İki Bayrak, Bir Kader: Güney Kutbu’na Giden İki Yolun Unutulmuş Hikâyesi


BÖLÜM 1: BEYAZ BOŞLUĞA ÇAĞRI

Londra, 1909 – Bir İmparatorluğun Rüyası

Gaz lambalarının sarı ışığı, Londra’nın sisli akşamına birer yara izi gibi dağılıyordu. Carlton Oteli’nin loş, meşe kaplı salonunda, havada puro dumanı ve pahalı konyak kokusuyla karışık, söze dökülmemiş bir beklenti asılıydı. Britanya İmparatorluğu, gücünün zirvesindeydi; haritaların dörtte birini pembeye boyayan bir irade, şimdi gözünü yeryüzünün son büyük sırrına, gezegenin dibindeki lekesiz beyazlığa dikmişti. Antarktika. O isimsiz, el değmemiş kıta, fethedilecek son kaleydi.

Salonun ortasındaki masada, Kraliyet Donanması’nın kırk bir yaşındaki Kaptanı Robert Falcon Scott, parmaklarının arasında gezdirdiği kalemiyle masanın cilalı yüzeyinde görünmez daireler çiziyordu. Yüzü, yıllarca deniz rüzgârına ve güneşe maruz kalmış bir adamın keskin hatlarına sahipti, lakin gözlerinde yorgun bir melankoli ile bastırılamayan bir hırsın tuhaf bir birleşimi okunuyordu. Sekiz yıl evvel, Discovery Seferi ile Antarktika’nın kapısını aralamış, güneye doğru o güne dek kimsenin gidemediği bir noktaya ulaşmıştı. O yolculuk onu bir kahraman yapmıştı, lakin kutup noktası, ulaşılamamış bir hayal olarak kalmıştı. Başarısızlık kelimesi, Scott’ın zihninde paslı bir çivi gibi duruyordu. Shackleton’ın, birkaç ay evvel kutba yüz milden az bir mesafeden geri dönmek zorunda kalması, hem bir rahatlama hem de yeni bir meydan okuma olmuştu. Bayrak direği hâlâ boştu ve onu oraya dikecek kişi, tarihin sayfalarına altın harflerle yazılacaktı.

Karşısında oturan Sir Clements Markham, Kraliyet Coğrafya Cemiyeti’nin yaşlı ve nüfuzlu başkanı, beyaz sakallarının arasından bilgece gülümsedi. Markham için Scott, bir piyon değil, bir varisti. Bilimsel keşfin soylu geleneğini sürdürecek, Britanya’nın şanını kutbun donmuş zirvesine taşıyacak ideal bir centilmendi.

“Robert,” dedi Markham’ın gür sesi, salondaki mırıltıları bastırarak. “Milletin gözü senin üzerinde. Shackleton yaklaştı, çok yaklaştı. Lakin o bayrağı oraya dikecek olan bir donanma subayı olmalı. Bir bilim insanı, bir lider… Ticari bir maceraperest değil.”

Bu son cümle, Shackleton’a yönelik üstü kapalı bir eleştiriydi. Scott, başını hafifçe salladı. Onun için keşif, bir maden arayışı yahut kâr hırsı değildi. Coğrafi keşiflerin yanı sıra meteoroloji, jeoloji, zooloji gibi alanlarda yapılacak çalışmalarla insanlığın bilgi hazinesini zenginleştirmekti. Kutba ulaşmak, bu büyük bilimsel senfoninin zirvesindeki zafer notası olacaktı.

“Hazırlıklar sürüyor, Sir Clements,” diye yanıtladı Scott, sesi sakin ve kararlıydı. “Fon toplama süreci yorucu, lakin halkımızın ve hükümetimizin desteğine güvenim tam. Terra Nova’yı satın aldık. Sağlam bir balina gemisi, buz için yaratılmış. Galler’den en kaliteli kömürü temin ediyoruz. Sibirya’dan midilliler ve Grönland’dan köpekler için bağlantılar kuruldu.”

Masadaki bir başka figür, Dr. Edward Wilson, sessizce dinliyordu. Bir doktor, zoolog ve yetenekli bir ressam olan Wilson, Scott’ın en yakın dostu ve sırdaşıydı. Onun varlığı, Scott’ın omuzlarındaki imparatorluk yükünü bir nebze hafifletiyordu. Wilson, kutbun bilimsel önemini herkesten iyi anlıyordu. Özellikle imparator penguenlerin üreme döngüsünü incelemek, onun için kutba ulaşmak kadar değerli bir hedefti.

Wilson söze girdi, sesi yumuşak ve düşünceliydi. “Midilliler, Robert… Shackleton’ın tecrübesi gösterdi ki o hayvanlar soğukta ve derin karda zorlanıyor. Belki de köpeklerin sayısını artırmalıyız. Norveçlilerin yaptığı gibi.”

Scott’ın yüzünden belli belirsiz bir rahatsızlık ifadesi geçti. Köpekler… Onları vahşi, güvenilmez buluyordu. Bir İngiliz centilmeninin, kendi yükünü taşıyarak, zorluklara göğüs gererek zafere ulaşması fikri ona daha asil geliyordu. Köpekleri itlaf ederek ilerleme fikri, ruhuna aykırıydı. Midilliler, soylu ve güçlü hayvanlardı. Onlar son ana dek hizmet edecek, sonra da son bir fedakârlıkla ekibin gıda kaynağı olacaklardı. Trajik, lakin onurlu bir son.

“Köpekler destekleyici bir rol oynayacak, Bill,” dedi Scott net bir şekilde. “Ana gücümüz motorlu kızaklar ve midilliler olacak. Teknolojiyi ve hayvan gücünü birleştireceğiz. İnsan iradesinin yetmediği yerde makine, makinenin donduğu yerde hayvan, hayvanın tükendiği yerde ise İngiliz inadı devreye girecek.”

Bu sözler, Scott’ın felsefesinin bir özetiydi. Her ihtimale karşı bir planı vardı: Motorlu kızaklar, modern dünyanın bir vaadiydi. Midilliler, geleneksel bir güçtü. Ve insan gücü, en temel, en onurlu yöntemdi. Birbirini yedekleyen katmanlı bir strateji. Kâğıt üzerinde kusursuz görünüyordu.

Toplantı dağılırken, Scott’ın zihni çoktan güneye, o beyaz kıtaya doğru yola çıkmıştı. Londra rıhtımlarında hazırlanan Terra Nova gemisini düşünüyordu. Üç direkli, ahşap gövdeli, cefakâr bir gemi. İçine sığdırılacak tonlarca malzeme: Konserveler, bisküviler, pemmikan, kömür, bilimsel aletler, prefabrik bir kulübe, üç adet motorlu kızak, on dokuz Sibirya midillisi, otuz üç kızak köpeği… Bir orduyu donatacak kadar teçhizat. Bu, bir keşif gezisinden çok, bir istila hazırlığıydı. Bir imparatorluğun, gezegenin son bakir toprağına kendi imzasını atma konusundaki sarsılmaz kararlılığının bir yansımasıydı.

Scott, otelden ayrılıp soğuk Londra gecesine adım attığında, gökyüzüne baktı. Yıldızlar, sisin arkasında solgun birer pırıltıydı. Güneyde, aynı yıldızların çok daha parlak, çok daha acımasız bir gökyüzünde parladığını hayal etti. Orada, medeniyetin gürültüsünden uzakta, insan kendi ruhunun en çıplak haliyle yüzleşiyordu. Ve o yüzleşmeye hazırdı. Tarih onu çağırıyordu ve o, bu çağrıya cevap verecekti.

Kristiania (Oslo), 1909 – Sessiz Bir Hazırlık

Norveç fiyortlarının sakin suları, Kristiania limanında demirlemiş gemilerin gövdelerini usulca yalarken, dünyanın dikkati tamamen başka bir yöne çevrilmişti. Gazeteler, Amerikalı Peary’nin Kuzey Kutbu’nu fethettiği haberleriyle çalkalanıyordu. İnsanlık, gezegenin tepesindeki o efsanevi noktaya ulaşmıştı. Bu haber, Norveçli bir kâşifin kalbine bir kama gibi saplanmıştı.

Roald Amundsen, kır evinin penceresinden dışarıdaki çam ağaçlarının karla kaplı dallarını izliyordu. Kırkına merdiven dayamış, kemikli yüzü ve delici mavi gözleriyle insanda hem saygı hem de bir miktar tedirginlik uyandıran bir adamdı. Onun teni, Londra’daki salon adamlarınınki gibi değil, kutup rüzgârlarının dövdüğü, buzun ve ayazın şekillendirdiği bir coğrafya haritası gibiydi. O, bir teorisyen değildi; bir pratisyendi. Hayatını buzun ve karın yasalarını öğrenerek geçirmişti. Kuzeybatı Geçidi’ni ilk kez aşan geminin kaptanı olarak adını tarihe yazdırmıştı. Bütün hayatı, tek bir hedefe kilitlenmişti: Kuzey Kutbu.

Peary’nin zafer haberi, Amundsen’in yıllardır üzerine titizlikle inşa ettiği hayalini bir gecede yıkmıştı. O akşam yemeğinde tek bir lokma yiyememiş, gece boyunca odasında bir o yana bir bu yana yürümüştü. Kuzey gitmişti. Geriye ne kalıyordu?

Cevap, zihninin derinliklerinde sessizce bekliyordu. Radikal, cüretkâr ve tehlikeli bir cevap. Güney.

Ertesi sabah, kardeşi Leon ile yaptığı konuşma kısaydı. Finansal destekçileri, Norveç hükümeti ve halkı, onun Kuzey Kutbu’na bilimsel bir yolculuk yapacağını sanıyordu. Fridtjof Nansen gibi büyük bir kahraman, ona efsanevi gemisi Fram’ı bu amaçla ödünç vermişti. Fram, “İleri” anlamına geliyordu ve o gemi, dünyanın en güçlü kutup gemisiydi. Yuvarlak gövdesi, buzun basıncına karşı koymak yerine, sıkıştığında buzun üzerine çıkacak şekilde tasarlanmıştı. O gemi, buz denizinde donup aylarca, hatta yıllarca sürüklenmek için bir sığınaktı.

“Planı değiştirmeliyiz, Leon,” dedi Amundsen, sesi buz kadar soğuk ve keskindi. “Kuzey artık bir hedef değil. Birincilik ödülü kapıldı.”

Leon, ağabeyinin ne düşündüğünü anlamıştı. Gözleri endişeyle parladı. “Yapamazsın, Roald. Nansen’e, krala, tüm ülkeye Kuzey Kutbu için söz verdin. Fonları o amaçla topladık. Bu bir aldatmaca olur.”

“Hayır,” diye karşılık verdi Amundsen. “Bu bir strateji. Gemi yola çıktığında, kimseye haber vermeden rotayı güneye çevireceğiz. Scott’ın haberi olacak elbet, lakin çok geç olduğunda. O, Melbourne’e uğradığında biz çoktan Antarktika’da olacağız. Bu bir keşif gezisi olmayacak, Leon. Bu bir yarış olacak. Ve Norveç bu yarışı kazanacak.”

Amundsen’in planı, Scott’ın imparatorluk destekli, ağır ve karmaşık operasyonunun tam zıttıydı. Onun stratejisi, sadelik ve verimlilik üzerine kuruluydu. Tek bir amaç: Kutup. Bilimsel araştırmalar, jeolojik numuneler, meteorolojik kayıtlar… Bunların hepsi ikincil önemdeydi. Başarı, hıza ve odaklanmaya bağlıydı.

Ekibini de bu felsefeye göre seçmişti. Londra’daki gibi bir bilim insanları, subaylar ve soylulardan oluşan bir kalabalık yoktu. Amundsen’in ekibi, Norveç’in en yetenekli kayakçıları ve kutup tecrübesi olan adamlardan oluşuyordu. Olav Bjaaland, bir kayak şampiyonuydu; Helmer Hanssen, Kuzeybatı Geçidi’nde onunla birlikte yolculuk etmiş usta bir köpek sürücüsüydü; Sverre Hassel, tecrübeli bir denizciydi. Bu adamlar, birbirine emir komuta zinciriyle değil, karşılıklı saygı ve güvenle bağlıydı. Onlar için Amundsen bir komutan değil, en tecrübeli yoldaşlarıydı.

Silahları ise basitti: Kayaklar ve köpekler. Amundsen, İnuit halkıyla yaşayarak onların hayatta kalma tekniklerini öğrenmişti. Köpeklerin, kutup yolculukları için en üstün çekiş gücü olduğuna inanıyordu. Onlar sadece birer yük hayvanı değildi; onlar bir sistemin parçasıydı. Yolculuk ilerledikçe, zayıf düşen köpekler, hem diğer köpekler hem de insanlar için taze et kaynağı olacaktı. Bu, Scott’ın asla kabul edemeyeceği, acımasız lakin son derece etkili bir mantıktı.

Kristiania limanında, Fram sessizce yükleniyordu. Gemiye alınan malzemeler, Scott’ın Terra Nova’sındakilerin yanında devede kulak kalırdı. Lakin her parça özenle seçilmişti. Yüz adet Grönland köpeği, geminin güvertesinde sabırsızlıkla uluyordu. Tonlarca kurutulmuş balık ve pemmikan, hem insanlar hem köpekler için istiflenmişti. Amundsen, her detayı bizzat denetliyordu. Giysiler, ren geyiği derisindendi; çizmeler, nemi dışarı atacak şekilde tasarlanmıştı; çadırlar, hafif ve rüzgâra dayanıklıydı. Motorlu kızak gibi denenmemiş, güvenilmez teknolojilere yer yoktu. Midilli gibi Antarktika iklimine yabancı hayvanlara yer yoktu. Sadece binlerce yıldır o koşullarda hayatta kalmayı başarmış yöntemler ve canlılar vardı.

Norveç halkı, kahramanlarını Kuzey’e uğurlamak için limana toplandığında, Amundsen geminin burnunda durmuş, kalabalığı selamlıyordu. Yüzünde hiçbir ipucu yoktu. Zihninde ise tek bir görüntü vardı: Güney Kutbu’nun sonsuz beyaz platosunun ortasına dikilmiş bir Norveç bayrağı. O, bir imparatorluğun şanını değil, küçük bir ulusun onurunu taşıyordu. Ve bu onur için her şeyi riske atmaya, herkesi aldatmaya hazırdı. Fram limandan ayrılırken, kimse o geminin aslında tarihin en büyük kumarını oynamak üzere güneye, dünyanın sonuna doğru yelken açtığını bilmiyordu.

Okyanuslar ve Beklentiler, 1910

Terra Nova, Atlantik’in dev dalgalarıyla boğuşurken, gemideki hayat düzenli bir kaos halini almıştı. Güverte, midilliler için yapılmış ahşap ahırlarla, köpek kulübeleriyle, motorlu kızakların branda altındaki metal yığınlarıyla ve yüzlerce kömür çuvalıyla doluydu. Aşağıdaki ambarlarda ise üç yıllık yiyecek, bilimsel ekipman ve binlerce başka malzeme sıkış tepiş duruyordu. Gemi, bir keşif gemisinden çok, yüzen bir çiftliğe, bir atölyeye ve bir laboratuvara benziyordu.

Scott, güvertede volta atarken yüzünde endişeli bir ifade vardı. Fırtınalar, yolculuğun sadece başlangıcıydı. Midilliler, deniz tutmasına karşı dayanıksızdı ve sürekli bakım gerektiriyordu. Birkaç tanesi şimdiden zayıf düşmüştü. Köpekler ise sürekli birbiriyle kavga ediyor, ulumaları geminin ahşap gövdesinde yankılanıyordu. Bilim insanları, sallanan gemide aletlerini kalibre etmeye çalışırken, denizciler yelkenleri ve makineyi idare etmek için insanüstü bir çaba sarf ediyordu. Bu, iki farklı dünyayı tek bir gemiye sığdırma denemesiydi: Donanmanın katı disiplini ile bilimin meraklı ve dağınık doğası.

Scott’ın liderliği, bu karmaşık yapıyı bir arada tutmaya çalışıyordu. O, emir vermeye alışkın bir adamdı. Lakin karşısındaki ekip, homojen bir askeri birlik değildi. Herkesin kendi uzmanlık alanı, kendi öncelikleri vardı. Jeologlar kaya örnekleri toplamak için sabırsızlanırken, biyologlar plankton ağlarını hazırlıyordu. Scott, herkesi ortak hedefe, kutbun fethine odaklamaya çalışıyordu, lakin bilimsel programın ağırlığı, seferin ana amacını zaman zaman gölgede bırakıyor gibiydi.

Binlerce mil ötede, Fram’ın yolculuğu bambaşka bir ritimde ilerliyordu. Amundsen’in gemisi daha az kalabalıktı ve herkesin görevi netti. Yolculuk, bir antrenman kampı gibiydi. Bjaaland, kayakları onarıyor, bağlama yerlerini mükemmelleştiriyordu. Hanssen, köpek takımlarını eğitiyor, en güçlü lider köpekleri belirliyordu. Amundsen, adamlarıyla birlikte haritalar üzerinde saatler harcıyor, Antarktika’ya vardıklarında izleyecekleri rotayı, kuracakları ikmal depolarının yerlerini en ince ayrıntısına kadar planlıyordu. Gemide bir gerginlik yoktu; aksine, iyi yağlanmış bir makinenin sessiz verimliliği hâkimdi.

Amundsen’in en büyük sırrı, hâlâ güvendeydi. Gemi Madeira adasına uğradığında, kardeşi Leon’a son talimatlarını içeren bir mektup göndermişti. Mektup, kendisi Antarktika’ya vardıktan sonra Norveç Kralı’na, Nansen’e ve en önemlisi, Robert Falcon Scott’a gönderilecek bir telgrafın metnini içeriyordu. Bu, satranç tahtasında yapılmış cüretkâr bir hamleydi. Rakibinin moralini bozacak, onu hazırlıksız yakalayacak bir hamle.

Ekim 1910’da, Terra Nova Melbourne, Avustralya’ya ulaştı. Şehir, İngiliz kâşifleri coşkuyla karşıladı. Gazeteler, seferin kahramanca hedeflerini öven manşetlerle doluydu. Scott, halkın ilgisinden memnundu; bu ilgi, seferin maliyetini karşılamak için hâlâ ihtiyaç duyduğu son fonları toplamasına yardımcı oluyordu. Gemiye yeni malzemeler yüklenir, son hazırlıklar tamamlanırken, Scott bir anlığına rahatlamış hissediyordu. Her şey yolunda gidiyordu.

İşte o anda, kaderin telgraf tıkırtılarıyla gelen şok edici mesajı ulaştı. Scott, liman ofisinde otururken, eline sarı bir zarf tutuşturuldu. Zarfı yırttığında, içinden çıkan kâğıtta yazan kısa, net ve dondurucu cümleyle karşılaştı:

“BİLDİRMEKTEN MEMNUNİYET DUYARIM FRAM ANTARKTİKA’YA İLERLİYOR. AMUNDSEN.”

BEG TO INFORM YOU FRAM PROCEEDING ANTARCTIC. AMUNDSEN.

Odanın içindeki hava bir anda buz kesti. Scott, telgrafı tekrar tekrar okudu. Anlamakta zorlanıyordu. Amundsen? Kuzey Kutbu’na gitmiyor muydu? Bu nasıl olabilirdi? Bu, centilmenlik kurallarına aykırıydı. Bu, bir düelloda rakibin arkasından ateş etmek gibi bir şeydi.

Ofisten fırtına gibi çıktı ve gemiye döndü. Yakın çevresini oluşturan subayları ve bilim insanlarını topladı. Yüzündeki ifade, öfke, ihanete uğramışlık ve derin bir endişenin karışımıydı. Telgrafı masanın üzerine fırlattı.

“Beyler,” dedi boğuk bir sesle. “Görünüşe göre artık yalnız değiliz.”

Odada bir anlık sessizlik oldu. Ardından bir uğultu yükseldi. İhanet! Aldatmaca! Norveçli bir korsan! Shackleton’ın eski ekibinden olan Frank Wild, küfürler savuruyordu. Dr. Wilson, sakin kalmaya çalışıyor, lakin onun bile yüzü kireç gibi bembeyazdı.

Bu haber, seferin tüm dinamiğini değiştirmişti. Artık bu, sadece doğaya ve mesafeye karşı bir mücadele değildi. Artık bu, bir yarıştı. Hem de pusu kurmuş, avantajlı bir rakibe karşı yapılacak bir yarış. Scott, adamlarının yüzündeki şoku ve morallerindeki sarsıntıyı gördü. Liderlik etme zamanıydı.

“Sakin olun!” diye gürledi. “Bu hiçbir şeyi değiştirmez. Bizim planımız belli. Biz buraya bilim yapmak ve kutba bir İngiliz olarak ulaşmak için geldik. Bir Norveçli maceraperestin gizli planları, bizim asil amacımızı gölgeleyemez. Biz, kendi planımıza sadık kalacağız. Onu görmezden geleceğiz. İşimize odaklanacağız ve kazanacağız.”

Sözleri kararlıydı, lakin kendi zihninde şüphe tohumları ekilmişti. Amundsen… O, kutup koşullarının ustasıydı. Köpeklerle olan deneyimi efsaneviydi. Scott’ın çok katmanlı, karmaşık planı, Amundsen’in tek odaklı, acımasız verimliliği karşısında nasıl bir performans gösterecekti? Yarış şimdi resmen başlamıştı ve Scott, daha ilk adımı atmadan geriye düşmüş gibi hissediyordu.

Ross Buz Sahanlığı, Ocak 1911 – İki Ayrı Dünya

Antarktika, onları bir duvar gibi karşıladı. Ufuk çizgisini kaplayan, yüzlerce kilometre uzunluğunda ve yer yer elli metreyi bulan yüksekliğiyle Büyük Buz Sahanlığı, insanı cüceleştiren, sessiz ve tehditkâr bir heybete sahipti. Güneş, yirmi dört saat boyunca gökyüzündeydi, lakin ışığı sıcaklık getirmiyordu. Sadece beyazın sonsuz tonlarını aydınlatıyor, kör edici bir parlaklık yaratıyordu.

Terra Nova, Scott’ın daha önceki seferinden bildiği McMurdo Boğazı’na doğru ilerledi. Hedef, Ross Adası’nda, Erebus Dağı’nın gölgesinde bir üs kurmaktı. Bu noktaya daha sonra Cape Evans adı verilecekti. Gemiyi demirleyecekleri uygun bir yer ararken, kışın yaklaşmakta olan gücünün ilk işaretleriyle karşılaştılar. Deniz buzu, beklenenden daha zayıf ve kırılgandı.

Malzemeleri karaya çıkarma operasyonu, tam bir kâbusa dönüştü. Adamlar, bel seviyesindeki buzlu suyun içinde saatlerce çalışarak tonlarca sandığı, kömürü ve yiyeceği kızaklarla karaya taşıdılar. Midilliler, karaya ayak bastıklarında dengesiz kar yüzeyinde zorlanıyor, zaman zaman kara saplanıyorlardı. En büyük felaket ise motorlu kızaklardan birinin başına geldi. Ağırlığına dayanamayan deniz buzu aniden çatladı ve tonlarca metal, buzlu suların derinliklerine gömülerek kayboldu. Bu, Scott’ın teknolojiye dayalı planına indirilen ilk büyük darbeydi.

Tüm bu kaosa rağmen, İngiliz inadı ve disiplini galip geldi. Prefabrik kulübe, haftalar süren yoğun bir çalışmanın ardından ayağa kaldırıldı. İçerisi, ranzalar, bir laboratuvar köşesi, bir karanlık oda ve ortak bir yemek salonuyla donatıldı. Dışarıda ise midilliler için bir ahır, köpekler için kulübeler ve malzeme depoları inşa edildi. Cape Evans, medeniyetin Antarktika’daki küçük, izole bir karakolu haline gelmişti. Lakin atmosfer ağırdı. Herkes, yaklaşık yüz kilometre doğuda, aynı buz sahanlığının başka bir köşesinde, Norveçlilerin ne yaptığını merak ediyordu.

Amundsen, Scott’ın aksine, bilinen bir üs noktasına gitmemişti. Fram’ı, Büyük Buz Sahanlığı’nın içine doğru bir girinti yapan ve daha önce kimsenin kışlamak için güvenli bulmadığı Balinalar Koyu’na (Bay of Whales) demirlemişti. Bu, riskli lakin dâhiyane bir seçimdi. Çünkü Balinalar Koyu, Scott’ın üssünden yaklaşık yüz kilometre daha güneydeydi. Bu, kutba gidiş-dönüş mesafesinde ona iki yüz kilometrelik bir avantaj sağlıyordu.

Norveçlilerin karaya çıkışı ve üs kuruşu, İngilizlerin operasyonuyla tam bir tezat oluşturuyordu. Onların çok daha az malzemesi vardı. Amundsen, köpekleri karaya salar salmaz, hayvanlar adeta evlerine gelmiş gibi coşkuyla koşturmaya başladılar. Derin karda batmıyor, aksine karın üzerinde yüzüyor gibiydiler.

Amundsen’in ekibi, prefabrik kulübelerini hızla kurdu. Lakin en zekice hamleleri, kulübeyi buzun üzerine kurmak yerine, karı ve buzu kazarak kulübeyi sahanlığın içine gömmekti. Bu, onlara Antarktika’nın ölümcül rüzgârlarına karşı doğal bir yalıtım sağladı. Üslerine “Framheim” (Fram’ın Evi) adını verdiler. Burası, Cape Evans’ın karmaşık ve kalabalık yapısına kıyasla, basit, işlevsel ve sıcaktı.

İki kamp da, yaklaşan Antarktika kışından önce son bir hamle yapmak için zamana karşı yarıştı. Amaç, güneye doğru, ilerideki kutup yolculuğu için ikmal depoları kurmaktı. Scott’ın ekipleri, ağır yükleri çeken ve derin karda bitkin düşen midillilerle yola çıktılar. Yolculuk yavaş ve eziyetliydi. Hava koşulları sürekli değişiyor, midilliler soğuktan titriyordu. Birkaç depo kurmayı başardılar, lakin planladıkları kadar güneye gidemediler. Adamlar üsse döndüğünde, yorgun ve endişeliydiler. Midillilerin performansı, büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı.

Aynı günlerde, Amundsen’in köpekli kızak takımları, buz sahanlığının üzerinde adeta uçarak ilerliyordu. Köpekler, enerjileri ve hızlarıyla Norveçlileri bile şaşırtıyordu. Amundsen, üç ayrı depo kurarak tonlarca fok etini ve yiyeceği güneye taşıdı. En güneydeki depoları, Scott’ın ulaşabildiği en ileri noktanın çok daha ötesindeydi. Framheim’a döndüklerinde, moralleri yüksekti. Planları tıkır tıkır işliyordu. Köpekler, kendilerini kanıtlamıştı.

Nisan 1911’de, güneş ufukta kayboldu ve altı ay sürecek olan kutup gecesi başladı. Cape Evans ve Framheim, karanlığa ve dondurucu soğuğa gömüldü. İki kampta, iki farklı lider, iki farklı strateji, şimdi uzun bir bekleyişe mahkûmdu. Dışarıda sıcaklık eksi elli dereceye düşerken, kulübelerin içinde rekabetin ateşi yanıyordu.

Scott, laboratuvarda bilimsel tartışmalara katılıyor, adamlarına dersler veriyor, bir gazete çıkarıyor ve bir sonraki bahar için planlarını gözden geçiriyordu. Zihninde, hâlâ midillilere ve insan gücüne dayalı onurlu bir zafer hayali vardı.

Amundsen ise adamlarıyla birlikte ekipmanlarını mükemmelleştirmekle meşguldü. Kızakların ağırlığını azaltmak için her bir parçasını yontuyor, yiyecek rasyonlarını gramı gramına hesaplıyor, haritalar üzerinde en verimli rotayı tekrar tekrar çiziyordu. Onun zihninde tek bir şey vardı: Hız.

İki dünya, aynı beyaz cehennemin farklı köşelerinde, aynı ödül için hazırlanıyordu. Tarihin en büyük kutup yarışının sahnesi kurulmuştu. Bahar geldiğinde, iki ekip de karanlıktan çıkıp güneye, bilinmeyene doğru yürüyecekti. Lakin o beyaz sessizliğin sonunda onları neyin beklediğini, o an için kimse bilmiyordu. Gerilim, donmuş havanın kendisi kadar elle tutulur bir hal almıştı.


BÖLÜM 2: KARANLIKTAKİ ATEŞ VE SAHTE ŞAFAK

Cape Evans, Kış Mevsimi 1911 – Bir Kütüphanenin Sıcaklığı ve Ruhun Ayazı

Nisan ayının son günlerinde, güneş son bir kez ufkun altına daldığında, altı ay sürecek olan o sonsuz gece başladı. Cape Evans’taki ahşap kulübe, Antarktika’nın uluyan rüzgârlarının ve eksi elli dereceye vuran soğuğun ortasında, medeniyetin titrek bir kandili gibi duruyordu. Dışarıdaki dünya, mutlak bir karanlığa ve hareketsizliğe gömülmüştü; hayat, o tek odalı, asetilen lambalarıyla aydınlatılan sığınağın içine çekilmişti.

Robert Falcon Scott, o uzun kış mevsimini bir anarşi ve umutsuzluk dönemine dönüşmekten kurtarmak için titiz bir program oluşturmuştu. Kaptan, düzenin ve rutinin, insan zihnini deliliğin kıyısından uzak tutan en güçlü çapa olduğuna inanıyordu. Sabahlar belirli bir saatte kalkılıyor, kahvaltı ediliyor, ardından herkes kendi görevine yöneliyordu. Bilim insanları, sallanan bir gemide yapamadıkları analizleri şimdi sabit bir zeminde yapma fırsatı bulmuştu. Jeolog Raymond Priestley, getirdikleri kaya örneklerini inceliyor, meteorolog George Simpson, manyetik gözlemlerini ve hava durumu kayıtlarını düzenliyor, biyologlar ise yazın topladıkları örnekleri mikroskop altında inceliyordu. Kulübenin bir köşesi, adeta küçük bir Cambridge laboratuvarına dönüşmüştü.

Scott, akşamları “Kutup Üniversitesi” adını verdiği bir dizi konferans organize etti. Her uzman, kendi alanında bir sunum yapıyordu. Biri fotoğrafçılığın kimyasını anlatırken, bir diğeri parazitlerin yaşam döngüsünü, bir başkası ise motorlu kızakların mekaniğini izah ediyordu. Fikir, adamların zihinlerini meşgul tutmak, onları entelektüel olarak beslemek ve bir ekip ruhu yaratmaktı. O akşamlar, kulübenin içi, dışarıdaki ölümcül sessizliğe inat, bilimsel tartışmaların ve dostane şakaların mırıltılarıyla doluyordu. Apsley Cherry-Garrard, grubun en genç üyelerinden biri, South Polar Times adında el yazması bir gazete çıkarmaya başladı. İçinde şiirler, karikatürler, ciddi makaleler ve kamp hayatıyla ilgili esprili haberler vardı. O gazete, karanlığın ortasında yaratılan küçük bir umut ve normallik anıtıydı.

Fakat tüm o entelektüel faaliyetin ve zoraki neşenin altında, bastırılmış bir gerilim yatıyordu. Herkesin aklının bir köşesinde o tek kelime vardı: Amundsen. Scott, günlüğüne yazdığı satırlarda soğukkanlılığını korumaya çalışsa da, Norveçlinin varlığı bir hayalet gibi üzerine çökmüştü. Rakibinin ne kadar avantajlı olduğunun farkındaydı. Daha güneyde bir üs, daha iyi köpekler, daha basit bir hedef… Scott’ın karmaşık, çok katmanlı planı, Amundsen’in acımasız sadeliği karşısında hantal ve kırılgan görünmeye başlamıştı.

Bir akşam, Scott ve Dr. Edward Wilson, kulübenin biraz uzağında, gökyüzünü kaplayan aurora australis’in yeşil ve pembe perdelerini izlemek için dışarı çıktılar. Dondurucu hava, nefeslerini anında küçük buz kristallerine dönüştürüyordu.

“Olağanüstü, değil mi Bill?” dedi Scott, sesi soğuktan boğuk çıkıyordu. “İnsan, tabiatın o kudreti karşısında ne kadar küçük olduğunu anlıyor.”

Wilson, sessizce gökyüzünü izliyordu. O, bir sanatçı ruhuna sahip bir bilim insanıydı. O yeşil ışık dansını, sadece manyetik bir olay olarak görmüyordu; ilahi bir fırçanın tuvale attığı geçici bir imza olarak algılıyordu. “Evet, Kaptan. Burada insanın kibri eriyip gidiyor. Geriye yalnızca irade kalıyor.”

Bir anlık sessizliğin ardından Scott, asıl zihnini meşgul eden konuya girdi. “Midilliler beni endişelendiriyor, Bill. O son depo yolculuğunda çok yıprandılar. Kışın ahırda kalmaları onlara iyi gelecek, lakin bahar geldiğinde o yumuşak karla nasıl başa çıkacaklar, emin olamıyorum.”

Wilson, dostunun omzuna elini koydu. “Sen en doğru kararları verdin, Robert. Planımız sağlam. Motorlu kızaklar bize ilk etapta büyük bir avantaj sağlayacak. Midilliler bizi Buzul’un eteklerine taşıyacak. Sonrası ise bizim inadımıza kalmış. İngiliz inadına.”

Scott, dostunun sözleriyle bir nebze rahatlamış gibiydi, lakin şüphe bulutları tamamen dağılmamıştı. “Ya Amundsen? O şimdi ne yapıyordur? Muhtemelen köpekleriyle birlikte sıcak kulübesinde oturmuş, bizim hantal ilerleyişimize gülüyordur.”

“Amundsen’in yöntemi farklı,” diye yanıtladı Wilson sakince. “Onun hedefi kutup. Bizimki ise ondan daha fazlası. Biz buraya bilim getirdik, medeniyet getirdik. Bizim zaferimiz, yalnızca bir bayrak dikmekten ibaret olmayacak. Biz, insanlığın bilgi ufkunu genişleteceğiz. Tarih, farkı anlayacaktır.”

Wilson’ın sözleri, Scott’ın ruhunu okşuyordu. Evet, onların misyonu daha asildi. Onlar fatih değil, kâşifti. Yine de, geceleri ranzasında uzanırken, zihninde hep o can sıkıcı soru dönüp duruyordu: Tarih, ikinci geleni hatırlar mıydı?

Kışın en karanlık zamanında, o bilimsel ve medeni misyonun en cüretkâr ve en çılgınca eylemi gerçekleşti. Wilson, İmparator Penguenlerinin kışın ortasında kuluçkaya yattığını biliyordu ve bir embriyo örneği almanın, kuşların evrimsel kökenleri hakkında paha biçilmez bilgiler sunacağına inanıyordu. O örnekleri alabileceği tek yer, yüz kilometreden uzaktaki Cape Crozier’di. Yolculuk, mutlak karanlıkta ve kışın en acımasız soğuğunda yapılmak zorundaydı.

Wilson, yanına Teğmen Henry “Birdie” Bowers’ı ve genç Cherry-Garrard’ı alarak yola çıktı. O yolculuk, insan dayanıklılığının sınırlarının test edildiği bir cehennem provasıydı. Sıcaklık eksi altmış dereceye düştü. Uyku tulumları, nefeslerinin nemiyle donup birer zırha dönüştü. Çadırlarını kurmaya çalışırken parmakları dondu. Bir keresinde, çadırları bir kar fırtınasında uçup gitti ve üç adam, bir kar çukurunda, ölümle burun buruna saatlerce beklemek zorunda kaldı. Cherry-Garrard’ın dişleri, soğuğun şiddetinden paramparça oldu.

Yine de başardılar. Penguen kolonisine ulaştılar, o değerli beş yumurtayı aldılar ve mucizevi bir şekilde hayatta kalarak Cape Evans’a geri döndüler. Döndüklerinde, birer hayalete benziyorlardı. Yüzleri simsiyah olmuş, vücutları donuk yaralarıyla kaplanmıştı. Lakin Wilson’ın elinde, bilim adına kazanılmış o küçük, donmuş küreler vardı. O “Kış Yolculuğu,” Britanya ekibinin ruhunu özetliyordu: Akıl almaz bir dayanıklılık, bilimsel bir amaç uğruna her türlü riski göze alma ve belki de, hedefe giden yolda pratikliği göz ardı eden soylu bir inatçılık.

Framheim, Kış Mevsimi 1911 – Bir Atölyenin Gürültüsü ve Tek Bir Hedef

Balinalar Koyu’ndaki Framheim’da kış, Cape Evans’takinden bambaşka bir havada geçiyordu. Burada konferanslar, bilimsel tartışmalar yahut el yazması gazeteler yoktu. Framheim, bir üniversite kampüsü değil, bir atölyeydi. Havanın içindeki tek entelektüel koku, meşe kokusu değil, çam talaşı, makine yağı ve köpeklerin keskin kokusuydu. Roald Amundsen, kışı bir bekleme süresi olarak görmüyordu; o, silahını bilediği bir hazırlık dönemiydi.

Amundsen’in felsefesi basitti: Ağırlık düşmandı, hız ise dost. O ve adamları, kış boyunca tüm ekipmanlarını baştan yarattılar. En usta kayakçı olan Olav Bjaaland, atölyenin efendisi olmuştu. Aldıkları kızaklar, fabrikadan çıktığı haliyle Amundsen’e göre çok ağırdı. Bjaaland, her bir kızağı parçalarına ayırdı. Dişbudak ağacından yapılmış ana iskeleti, bir heykeltıraş gibi yontarak inceltti, gereksiz gördüğü her bir santimetreyi kesti. Kızakların altındaki metal rayları söktü, yerlerine daha hafif ve daha iyi kayan ahşap kaplamalar taktı. Sonuçta, her bir kızağın ağırlığını neredeyse üçte bir oranında azaltmayı başardı. O hafifletilmiş kızaklar, Antarktika platosunda hayat ile ölüm arasındaki fark anlamına gelebilirdi.

Diğer adamlar da boş durmuyordu. Yiyecek sandıkları, içindekilere daha kolay ulaşmak için yeniden tasarlandı. Çizmeler, nemi dışarı atacak şekilde modifiye edildi. Çadırlar, rüzgâra karşı daha dayanıklı hale getirildi. Her bir adam, kendi ekipmanından sorumluydu ve onu kendi vücudunun bir uzantısı gibi tanıyordu. Amundsen, adamlarının arasında dolaşır, her detayı kontrol eder, önerilerde bulunur, lakin emir vermezdi. Onun liderliği, bir generalin liderliği değil, bir usta zanaatkârın çıraklarına yol göstermesi gibiydi.

Bir gün Bjaaland, üzerinde çalıştığı bir kızağın son rötuşlarını yaparken, Amundsen yanına geldi. Elindeki rendenin çıkardığı ritmik ses, atölyenin sessizliğini bozuyordu.

“Nasıl gidiyor, Olav?” diye sordu Amundsen.

Bjaaland, doğrulmadan cevap verdi. “Neredeyse bitti. Birkaç kilo daha attık. O kızak artık karın üzerinde uçacak.”

Amundsen, parmaklarını pürüzsüz ahşap yüzeyde gezdirdi. Gözlerinde takdir dolu bir pırıltı vardı. “Her bir gram önemli. Platoda, köpekler yorulduğunda, o birkaç kiloyu sırtımızda hissedeceğiz. Scott ve adamları, kitaplarını ve bilimsel aletlerini taşırken, biz rüzgâr gibi ilerleyeceğiz.”

Helmer Hanssen, köpeklerin bakımından sorumlu usta sürücü, söze girdi. “Köpekler hazır, Kaptan. Hepsi sağlıklı ve güçlü. Yüzden fazla köpeğimiz var. O bize, kutba gidip gelmek için gereken gücü ve yiyeceği fazlasıyla sağlayacak.”

Bu cümle, Norveçlilerin stratejisinin acımasız özünü ortaya koyuyordu. Köpekler, yalnızca bir çekiş gücü değildi; onlar yürüyen birer kilerdi. Yolculuk ilerledikçe, en zayıf köpekler, daha güçlü olanları ve insanları beslemek için itlaf edilecekti. Bu, Scott’ın ve İngilizlerin asla benimseyemeyeceği, barbarca bulacağı bir yöntemdi. Lakin Amundsen için duygusallığa yer yoktu. O, Antarktika’yı bir düşman olarak görüyordu ve düşmanı yenmek için onun kurallarıyla oynamak gerektiğini biliyordu. Doğada merhamet yoktu, yalnızca verimlilik vardı.

Amundsen’in ekibinde bilimsel bir endişe yoktu. Hedefleri net ve tekti: Mümkün olan en hızlı şekilde kutba ulaşmak ve geri dönmek. Bu tek odaklılık, onlara muazzam bir avantaj sağlıyordu. Zihinleri, jeolojik örnekler yahut penguen yumurtalarıyla bölünmemişti. Tüm enerjileri, tüm zekâları, o tek hedefe kilitlenmişti. Framheim, o uzun kış gecesinde, hırsla, disiplinle ve talaş kokusuyla ısınan, kusursuz bir savaş makinesine dönüşüyordu.

Framheim, 8 Eylül 1911 – Sahte Şafak ve Kırılan Güven

Ağustos ayının sonlarına doğru, ufukta beliren ilk solgun ışık, Framheim’daki bekleyişi sona erdirdi. Aylardır karanlığa mahkûm olan adamlar için güneşin dönüşü, bir yeniden doğuş gibiydi. Lakin Amundsen için o ışık, bir başlangıç çizgisinin habercisiydi. Zihnindeki saat işlemeye başlamıştı. Scott’tan önce yola çıkmalı, avantajını korumalıydı.

Sabırsızlığı, onu hayatının en büyük hatalarından birini yapmaya itti. Eylül başında sıcaklıklar eksi yirmi derecelere kadar yükselmişti. Amundsen, bunun baharın geldiğine dair kesin bir işaret olduğuna karar verdi. Adamlarını topladı ve yola çıkma emrini verdi. Sekiz adam, yedi kızak ve doksan köpekten oluşan bir kafile, 8 Eylül’de büyük bir coşkuyla Framheim’dan ayrıldı.

İlk gün her şey mükemmeldi. Sertleşmiş kar yüzeyinde kızaklar adeta akıyordu. Köpekler, aylardır süren esaretten kurtulmuşçasına neşeyle koşuyordu. Adamların morali yüksekti. Amundsen, zaferin kokusunu alıyordu.

Fakat Antarktika, aceleciliği affetmezdi. İkinci gün, gökyüzü kurşuni bir renge büründü ve sıcaklık aniden düştü. Eksi otuz, eksi kırk, eksi elli altı… Rüzgâr, iğne gibi batan buz kristalleriyle birlikte yüzlerine çarpıyordu. Köpeklerin nefesleri, ağızlarının kenarında anında donuyor, koşmalarını engelliyordu. Patileri, o acımasız soğukta çatlamaya başladı. Adamların ren geyiği derisinden giysileri bile o korkunç ayaza karşı yetersiz kalıyordu.

Amundsen, geri dönmekten başka çare olmadığını anladı. Lakin geri dönüş, gidişten çok daha kötü oldu. Düzen bozulmuş, yerini bir tür panik almıştı. Amundsen, en güçlü köpeklerin çektiği kendi kızağıyla hızla öne geçti ve üsse doğru dörtnala yol aldı. Arkasında, daha yavaş olan ekipler mücadele ediyordu. Adamlar dağılmış, bazıları donma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı.

En kötü durumda olanlardan biri, Hjalmar Johansen’di. Johansen, sıradan bir ekip üyesi değildi. O, Norveç’in yaşayan efsanelerinden Fridtjof Nansen ile birlikte Kuzey Kutbu’na doğru o meşhur yolculuğu yapmış tecrübeli bir kutup kâşifiydi. Daha genç ve zayıf olan Prestrud’un hayatını kurtarmak için kendi hızını feda etmiş, ona yardım ederek çok geride kalmıştı. İkili, Framheim’a saatler sonra, bitkin ve donmak üzereyken ulaştı.

O gece Framheim’daki atmosfer, bıçakla kesilebilecek kadar gergindi. Amundsen, kahvesini yudumlarken zafer planları yapmıyordu; bariz bir şekilde başarısız olmuş bir operasyonun sonuçlarıyla yüzleşiyordu.

Johansen, sessizliği bozan kişi oldu. Yüzü öfkeyle kasılmıştı. Doğrudan Amundsen’e döndü ve herkesin duyabileceği bir sesle konuştu: “Buna liderlik denmez! Bir komutan, adamlarını arkada bırakmaz. Bizi ölüme terk ettin!”

Oda buz kesti. Kimse bir ekip üyesinin, hele ki Johansen gibi saygın birinin, Amundsen’e o şekilde meydan okumasını beklemiyordu. Bu, Framheim’ın tek vücut halindeki ruhuna indirilmiş bir darbeydi.

Amundsen’in yüzünde hiçbir ifade belirmedi. Sakince kahvesini masaya bıraktı. Gözleri, çelik gibi soğuk ve keskindi. “Ben bir karar verdim, Johansen. Ve herkesin o karara uymasını beklerim. Tartışma bitmiştir.”

Fakat Johansen geri adım atmadı. “Bu bir tartışma değil! Bu bir panikti! Tecrübesiz çocuklar gibi davrandık ve sen en önden kaçtın!”

Amundsen ayağa kalktı. Sesi alçak, lakin tehditkâr bir tını taşıyordu. “Yetkimi sorguluyorsun, Johansen. O hatayı bir daha yapma.”

Ertesi gün, Amundsen kararını açıkladı. Kutba gidecek ana ekip yeniden düzenlenmişti. Kendisiyle birlikte Bjaaland, Hanssen, Hassel ve Wisting gidecekti. Üç kişi—Johansen, Prestrud ve Stubberud—kutup yolculuğundan çıkarılmıştı. Onlara tamamen farklı bir görev verilmişti: Kral VII. Edward Toprakları’na doğru tali bir keşif gezisi yapmak.

Bu, acımasız bir karardı. Amundsen, otoritesine yönelik en ufak bir tehdidi bile ortadan kaldırmıştı. Johansen’i, seferin ana hedefinden kopararak onu etkili bir şekilde sürgüne göndermişti. Bu olay, Amundsen’in karakterinin karanlık yüzünü gösteriyordu: Hedefine ulaşmak için her şeyi yapabilecek, insan ilişkilerini ve sadakati ikinci plana atabilecek bir pragmatizm. O “Sahte Şafak,” Norveç ekibinin içindeki ilk ve tek büyük çatlağı yaratmıştı. Lakin Amundsen, o çatlağı demir bir iradeyle kapatmış, yoluna devam etmeye hazırlanmıştı.

Cape Evans, 1 Kasım 1911 – Hantal Bir Başlangıç

Scott ve ekibi, kutup yolculuklarına çok daha temkinli bir zamanda, Ekim ayının sonlarında başladı. Plan, Scott’ın zihni gibi karmaşık ve çok aşamalıydı. İlk olarak, geriye kalan iki motorlu kızak yola çıkacak, ağır yükleri taşıyarak bir öncü birliği oluşturacaktı. Onları, Scott’ın liderliğindeki midilli takımları izleyecek, en son ise Cecil Meares’in komutasındaki köpekli kızaklar hareket edecekti. Farklı hızlardaki o gruplar, Beardmore Buzulu’nun eteklerinde birleşecek, sonrasında kutba yürüyecek seçilmiş bir grup ilerleyecekti. Kâğıt üzerinde, her olasılığı hesaba katan, ihtiyatlı bir plandı.

Gerçeklik ise çok daha sert oldu.

Motorlu kızakların yolculuğu, tam bir fiyaskoyla başladı. Daha beşinci günde, motorlardan birinin krank mili kırıldı. Birkaç gün sonra, ikinci motor da aşırı ısınarak iflas etti. Teğmen Evans ve ekibi, tonlarca yükü insan gücüyle çekmek zorunda kaldı. Scott’ın teknolojiye olan umudu, buzun üzerinde terk edilmiş iki metal yığınına dönüşmüştü.

Ardından midilliler yola çıktı. Scott, her midilliye bir isim vermiş, onlarla kişisel bir bağ kurmuştu. Lakin o soylu hayvanlar, Antarktika’nın koşullarına uygun değildi. Yumuşak, derin karda toynakları batıyor, her adımda muazzam bir enerji harcıyorlardı. Sık sık durup dinlenmek zorunda kalıyorlar, bu da ilerlemeyi acı verecek kadar yavaşlatıyordu. Üstelik, yaklaşan bir kar fırtınası, ekibi günlerce çadırlarında mahsur bıraktı. O değerli yem stokları, hiç yol kat etmeden tüketiliyordu.

Scott, günlüğüne hayal kırıklıklarını ve endişelerini döküyordu. Hava koşullarından, karın yumuşaklığından, şanssızlıktan şikâyet ediyordu. Onun dünyasında, talih bir faktördü. O, doğayla bir centilmen gibi mücadele etmeye çalışıyordu, lakin doğanın centilmenlikten anladığı yoktu.

“Fırtına nihayet dindi,” diye yazdı bir gece çadırının titrek mum ışığında. “Midilliler çok yorgun. Bowers ve Cherry, hayvanların durumu hakkında endişelerini dile getirdiler. Lakin ilerlemek zorundayız. Programın gerisindeyiz. Umarım köpekler bize yetiştiğinde biraz moral buluruz.”

Köpekli kızaklar, Meares ve Dimitri Gerof’un (Rus köpek bakıcısı) idaresinde, 1 Kasım’da ana gruptan sonra yola çıktı. Onların ilerleyişi, midillilerin mücadelesiyle tam bir tezat oluşturuyordu. Köpekler, sertleşmiş kar yüzeyinde neşeyle koşuyor, bir günde midillilerin kat ettiği mesafeyi ikiye katlıyorlardı. Lakin Scott’ın planına göre, köpeklerin görevi, Buzul’un eteklerine kadar yük taşıyıp geri dönmekti. Onları, kutup yolculuğunun son ve en zorlu etabında kullanma fikri, Scott’ın aklına yatmıyordu. O son şerefli yürüyüş, insan gücüyle yapılmalıydı.

Kasım ayının ortalarında, Scott ve adamları, Buz Sahanlığı’nın sonsuz beyazlığında ağır ağır ilerlerken, kendilerini yorgun ve umutsuz hissetmeye başlamışlardı. Büyük Britanya İmparatorluğu’nun tüm gücünü ve bilimini arkasına alan o büyük sefer, hantal bir kervan gibiydi.

Çok uzaklarda, onların haberi olmadan, Roald Amundsen ve dört yoldaşı, başarısız ilk denemelerinden ders çıkarmış, 19 Ekim’de Framheim’dan ikinci kez yola çıkmıştı. Dört kızak, elli iki köpek… Hafif, hızlı ve tek bir amaca kilitlenmiş bir birim. Onlar ilerlemiyor, adeta buzun üzerinde kayıyorlardı.

İki kafile de şimdi aynı beyaz satranç tahtasının üzerindeydi. Biri, her adımını hesaplayan, lakin ağır hareket eden bir şah; diğeri ise tahtanın öbür ucuna ulaşmak için her şeyi feda etmeye hazır, hızlı bir at. Oyun başlamıştı ve beyaz boşluk, kimin stratejisinin ve iradesinin daha güçlü olduğunu görmek için sessizce bekliyordu.


BÖLÜM 3: BUZULUN DİŞLERİ VE PLATOYA ÇIKIŞ

Ross Buz Sahanlığı, Kasım 1911 – Köpeklerin Ritmi ve Midillilerin Ağıtı

Roald Amundsen ve dört yoldaşı için Ross Buz Sahanlığı, bir engel değil, bir otobandı. Ayaklarının altındaki kayaklar, bedenlerinin birer uzantısı haline gelmişti. Bedenlerini öne doğru eğiyor, kayak sopalarıyla ritmik bir itişle kendilerini ileri atıyorlardı. Önlerinde, yelpaze şeklinde yayılmış köpek takımları, durmak bilmeyen bir enerjiyle koşuyordu. Kulaklarında yalnızca üç ses vardı: Kayaklarının kar üzerindeki yumuşak tıslaması, köpeklerin sabırsız solumaları ve kızakların sertleşmiş kar yüzeyinde çıkardığı kaygan ses. O ses, ilerlemenin, verimliliğin ve zaferin müziğiydi.

Framheim’dan ayrıldıktan sonraki ilk haftalar, kusursuz bir planın hayata geçişinin bir gösterisiydi. Her gün aynı rutinle işliyordu. Şafaktan evvel kalkıyor, sıcak bir kahvaltı ediyor, köpekleri besliyor ve güneş ufukta yükselirken yola koyuluyorlardı. Altı saatlik kesintisiz bir yolculuğun ardından mola veriyor, hem kendileri hem de köpekler için bir öğle yemeği hazırlıyorlardı. Ardından, birkaç saatlik bir yürüyüş daha ve kamp kurma zamanı. Çadırlar dakikalar içinde kuruluyor, köpekler yemlenip dinlenmeye bırakılıyor, insanlar ise uyku tulumlarının korunaklı sıcaklığına çekiliyordu. Duygusallığa, kararsızlığa yahut gereksiz tartışmalara yer yoktu. Amundsen, her akşam pusulasını ve sekstantını kontrol ediyor, ertesi günün rotasını belirliyor, kat edilen mesafeyi not ediyordu. O bir makine gibiydi ve ekibi de o makinenin mükemmel ayarlanmış parçalarıydı.

Bir akşam çadırda, Helmer Hanssen, köpeklerin patilerini kontrol ederken Amundsen yanına oturdu. Dışarıda rüzgâr hafifçe uğulduyordu.

“Lider köpekler iyi durumda,” dedi Hanssen, başını kaldırmadan. “Arkadakilerden bazıları yorulmaya başladı. Platoya tırmanışa başladığımızda, ilk fedakârlıkları yapmamız gerekecek.”

Amundsen başını salladı. “Plan bu. Bizi dağların eteklerine kadar taşıyacaklar. Orada, yükümüz hafifleyecek ve kalanlar için taze etimiz olacak. Tek bir gram bile israf edilmeyecek.”

Sözlerinde bir acıma yahut pişmanlık ifadesi yoktu. O, kutup seferini bir matematik problemi olarak görüyordu. Denklem basitti: Mesafe, hız, ağırlık ve kalori. Köpekler, o denklemin hayati değişkenleriydi. Bazıları çekiş gücüydü, bazıları ise yakıt. Duygular, o denklemin bir parçası değildi.

Yüzlerce kilometre geride, bambaşka bir drama yaşanıyordu. Robert Falcon Scott’ın kervanı, buz sahanlığında bir yara gibi ağır ağır ilerliyordu. Midilliler, o beyaz cehennemde acı çekiyordu. Yumuşak kar, toynaklarını yutuyor, her adımda titreyen kaslarını daha fazla zorluyordu. Hayvanların gözlerinde, anlayamadıkları bir acının donuk ifadesi vardı. Adamlar, onları çekiştiriyor, bağırıyor, yalvarıyordu. Her bir midilli, birer yoldaştı, lakin o yoldaşlar, ekibi yavaşlatan birer çapaya dönüşmüştü.

Kaptan Lawrence Oates, midillilerden sorumlu subay, her akşam Scott’ın çadırına gelerek bir rapor sunuyordu. Yüzü, çaresizlikle sertleşmişti.

“Jehu’nun bacağı kötüleşiyor, efendim,” dedi bir akşam, sesi yorgunluktan çatlamıştı. “Ve diğerleri de yemlerini bitirmekte zorlanıyor. Soğuk, iliklerine işliyor. O hayvanlar o koşullar için yaratılmamış.”

Scott, haritasının üzerinde parmağını gezdiriyordu. Yüzündeki gerginlik, çadırın titrek ışığında daha belirgin hale geliyordu. “Biliyorum, Titus. Biliyorum. Bizi yalnızca Buzul’un eteklerine kadar götürmeleri gerekiyor. Son bir gayret. Orada acıları son bulacak.”

Oates’in yüzünden bir gölge geçti. “Onları vurmak… O benim görevim olacak.”

“Hepimizin görevi,” diye düzeltti Scott. “Onlar, Kral ve ülke için hizmet ettiler. Onlara onurlu bir son borçluyuz.”

Fakat onur, midillilerin çektiği acıyı dindirmiyordu. Ekip içinde homurdanmalar başlamıştı. Birçok kişi, Scott’ın köpekleri en başından beri ana güç olarak kullanmamasını sorguluyordu. Teğmen “Teddy” Evans, motorlu kızakların başarısızlığından sonra daha da karamsarlaştı. Bowers, inanılmaz bir dayanıklılıkla midillilere yardım etmek için bir o yana bir bu yana koşturuyor, lakin o bile durumun vahametinin farkındaydı. İngilizlerin seferi, bir planın tıkır tıkır işlemesi değil, bir dizi krizin ve beklenmedik durumun üstesinden gelme mücadelesiydi.

Sonunda, Kasım ayının sonlarında, ufukta bir karartı belirdi. Transantarktika Sıradağları. O dağlar, Platoya açılan kapıydı. Lakin o kapı, devasa bir buz nehri olan Beardmore Buzulu tarafından korunuyordu. Scott ve adamları, planın en trajik aşamasını gerçekleştirmek için kamp kurdular. O kampa, tarihe geçecek bir isim verdiler: “Mezbaha Kampı” (Shambles Camp).

Mezbaha Kampı ve Kasap Dükkânı, Kasım-Aralık 1911 – İki Felsefenin Kanlı Yüzleşmesi

Scott için midillileri öldürme kararı, bir yenilginin itirafıydı. O hayvanlar, onun stratejisinin temel taşlarından biriydi. Şimdi ise, görevi tamamlayamadan birer et yığınına dönüşeceklerdi. Hava ağırdı. Oates, yüzünde hiçbir ifade olmadan en sevdiği midillinin yanına yaklaştı, yelesini son bir kez okşadı ve silahını çekti. Kampın sessizliğinde yankılanan tek bir silah sesi, bir dönemin sonunu ilan etti. Diğer atışlar onu takip etti. O gün, kimse pek konuşmadı. Adamlar, sessizce hayvanların derilerini yüzdü, etlerini parçalara ayırdı ve bir sonraki yolculuk için depoladı. Scott, günlüğüne şöyle yazıyordu: “Bu korkunç bir iş. O sadık hayvanların cansız bedenlerini görmek ruhumu yaralıyor. Umarım fedakârlıkları boşa gitmez.” O kamp, melankoli, görev bilinci ve bastırılmış bir kederle doluydu.

Yaklaşık üç hafta evvel, yüzlerce kilometre güneyde, Amundsen ve ekibi de kendi dönüm noktalarına ulaşmıştı. Dağların eteklerine varmışlardı. Lakin onlar, Scott’ın kullanacağı bilinen ve uzun Beardmore rotasını takip etmeyeceklerdi. Amundsen, haritalarda bir boşluk keşfetmişti. Orada, dağları yaran, daha önce hiç kimsenin görmediği bir buzul vardı. O, daha dik, daha tehlikeli, lakin çok daha kısaydı. Oraya sponsoru olan Axel Heiberg’in adını verdi.

Buzulun eteğinde kamp kurduklarında, Amundsen planının ikinci aşamasını devreye soktu. O kamp, Norveçlilerin hafızasına “Kasap Dükkânı” (The Butcher’s Shop) olarak kazınacaktı. Yanlarında getirdikleri elli iki köpekten yirmi dördü, görevini tamamlamıştı. Helmer Hanssen, en güçlü ve dayanıklı köpekleri ayırdı. Geri kalanlar, bir kenara çekildi.

Amundsen, adamlarına döndü. Sesi, her zamanki gibi net ve duygusuzdu. “Bugün yükümüzü hafifletiyoruz ve kilerimizi dolduruyoruz. Hanssen, başla.”

Hanssen, tüfeğini aldı ve seçilmiş köpeklerin yanına yürüdü. İngilizlerin kampındaki o hüzünlü sessizliğin aksine, burada soğuk bir verimlilik vardı. Peş peşe gelen silah sesleri, bir infazdan çok, bir prosedürün parçası gibiydi. Bjaaland ve Wisting, ölen köpekleri hemen parçalamaya başladılar. Etler ayrıldı, organlar çıkarıldı. En değerli parçalar insanlar için, geri kalanı ise hayatta kalan köpekler için istiflendi. Birkaç saat içinde, yirmi dört köpek, bir sonraki haftaların enerjisine dönüşmüştü.

Olav Bjaaland, kanlı elleriyle çalışırken, bu acımasız mantığı sorgulamıyordu. O, bir çiftçi çocuğuydu. Doğada hayatın ve ölümün nasıl iç içe geçtiğini biliyordu. Amundsen’in yöntemi, ona mantıklı geliyordu. Kutuplarda hayatta kalmak, bir salon oyunu değildi. Kurallar sertti ve kazanan, o kurallara en iyi uyum sağlayan olacaktı. Kasap Dükkânı, bir trajedi mekânı değil, bir zafer stratejisinin uygulama alanıydı.

Böylece, iki ekip de, kan ve fedakârlıkla, Platoya tırmanışlarına hazırlanmış oldu. Biri, kaybettikleri yoldaşlarının yasını tutarak; diğeri, kullandıkları araçları yakıta dönüştürerek.

Buzulların Üzerinde, Aralık 1911 – İki Farklı Tırmanış

Beardmore Buzulu’na tırmanış, Scott ve on bir adamı için tam bir cehennemdi. Artık midilliler yoktu. Yükleri, insan gücüyle çekilen kızaklara dağıtılmıştı. Her bir kızak yüzlerce kilo ağırlığındaydı. Buzul, yüz milden daha uzundu ve dev bir donmuş nehir gibi, çatlaklar ve buz tepeleriyle doluydu. O çatlaklar, bazıları yüzlerce metre olan, dibi görünmeyen mavi boşluklardı. Bir adamın yahut bir kızağın içine düşmesi, anında felaket demekti.

Adamlar, kendilerini halatlarla birbirine bağlayarak ilerliyordu. Önlerinden giden, elindeki uzun sopayla sürekli karı yokluyor, bir çatlağın habercisi olan o tehlikeli boşluğu arıyordu. Yüzey, rüzgârın oyduğu keskin kar sırtları olan sastrugi ile kaplıydı. Kızakları o engebelerin üzerinden çekmek, insanüstü bir çaba gerektiriyordu.

Scott, adamlarının moralini yüksek tutmak için elinden geleni yapıyordu. “Biraz daha, beyler! Her adım, bizi tepeye daha da yaklaştırıyor. O platoya çıktığımızda, önümüzde düz bir yol olacak!”

Fakat yorgunluk, adamların kemiklerine işlemişti. Geceleri, çadırlarda uykuya dalmakta zorlanıyor, kaslarındaki ağrılarla kıvranıyorlardı. Yine de, o ekipte inanılmaz bir dayanıklılık vardı. “Birdie” Bowers, kısa ve tıknaz yapısına rağmen, adeta bir insan lokomotifiydi. Hiç şikâyet etmeden, herkesten fazla yük çekiyordu. Petty Officer Edgar Evans, güçlü ve tecrübeli bir denizci, kızakların onarımında harikalar yaratıyordu. Wilson, her zamanki gibi sakin gücüyle etrafına güven veriyordu.

Her birkaç günde bir, Scott zorlu bir karar vermek zorundaydı: Destek gruplarından bazılarını geri göndermek. İlk grup, ardından ikinci grup… Geri dönenlerin yüzünde, hayal kırıklığı ve yoldaşlarını geride bırakmanın hüznü vardı. Kutba yürüme şerefine nail olamayacaklardı. O ayrılık anları, sessiz ve duygusaldı.

Axel Heiberg Buzulu ise bambaşka bir canavardı. Beardmore gibi uzun ve geniş değil, aksine inanılmaz derecede dik ve kısaydı. Amundsen ve ekibi, adeta donmuş bir şelaleye tırmanıyordu. Burada, onların İskandinav kökenleri ve kayak yetenekleri devreye girdi.

Köpekler, o dik yokuşlarda zorlanıyordu. Adamlar, kızakların önüne geçip halatlarla çekiyor, arkadan itiyor, köpekleri teşvik ediyordu. Bazen, kızakları boşaltıp malzemeleri sırtlarında taşımak zorunda kalıyorlardı. Tırmanış, kısa lakin son derece yoğundu. Birkaç gün içinde binlerce metrelik bir irtifa kazandılar.

Olav Bjaaland, o tırmanışta bir kahramana dönüştü. Kayaklarıyla buzun üzerinde bir dağ keçisi gibi sekiyordu. En güvenli rotayı bulmak için önden gidiyor, diğerlerine yol gösteriyordu. Onun kayak ustalığı, ekibe saatler, hatta günler kazandırıyordu.

Bir gün, neredeyse dikey bir buz duvarıyla karşılaştılar. İlerlemenin imkânsız göründüğü bir andı. Amundsen, durup durumu değerlendirdi.

“Buradan geçemeyiz,” dedi Hanssen, nefes nefese.

Amundsen, gözlerini kısıp buz duvarını taradı. Sonra Bjaaland’a döndü. “Olav, bir yol bulabilir misin?”

Bjaaland, tek kelime etmeden kayaklarını ayarladı ve zikzaklar çizerek tırmanmaya başladı. Adeta yerçekimine meydan okuyordu. On dakika sonra, yukarıdan bağırdı: “Bir geçit var! Dar, lakin geçebiliriz!”

Saatler süren bir çabayla, kızakları ve köpekleri tek tek o dar geçitten yukarı çektiler. O günün sonunda, bitkin lakin muzaffer bir şekilde kamp kurduklarında, Amundsen adamlarının yüzündeki ifadeyi gördü. Yorgunluk, evet, lakin yenilgi değil. Aksine, imkânsızı başarmış olmanın getirdiği bir özgüven.

Platonun Eşiği, Aralık 1911 – Sonsuz Beyazlığa İlk Adım

Aralık ayının sonlarına doğru, Scott ve ekibi, Beardmore Buzulu’nun son etabına geldi. Tırmanış bitmişti. Önlerinde, göz alabildiğine uzanan, dümdüz, bembeyaz ve tamamen özelliksiz bir plato uzanıyordu. Sanki dünyanın kendisi orada bitmiş ve yerini sonsuz bir boşluğa bırakmıştı.

Scott, o anı günlüğüne bir zafer anı olarak kaydetti. “Nihayet tepedeyiz! Zorlu tırmanış bitti. Şimdi önümüzde 300 millik düz bir yürüyüş var. Moralimiz yüksek. Rüzgâr arkamızdan esiyor. Şansımız dönüyor gibi.”

Son destek ekibini geri gönderme zamanı gelmişti. Scott, son kararını açıkladı. Kendisiyle birlikte, Wilson, Oates, Edgar Evans ve bir sürpriz isim daha ilerleyecekti: Henry Bowers. Bowers’ın aslında son grupta olması planlanmamıştı, lakin Scott onun inanılmaz dayanıklılığından ve navigasyon yeteneğinden etkilenmişti. O karar, beş kişilik bir ekibin, dört kişilik olarak tasarlanmış bir çadırda ve dört kişilik erzakla ilerlemesi anlamına geliyordu. O an için küçük görünen o detay, ileride büyük sonuçlar doğuracaktı.

Aynı günlerde, Amundsen ve dört yoldaşı da Axel Heiberg Buzulu’nu fethetmiş, kendi platolarına adım atmıştı. Lakin onların deneyimi farklıydı. Onlar, platoya çıktıklarında, son köpeklerden birkaçını daha itlaf ettiler. Yükleri artık minimuma inmişti. Önlerinde uzanan boşluk, onlara bir son değil, bir başlangıç gibi görünüyordu. Hızlanacakları, son deparı atacakları bir yarış pisti.

Amundsen, ufka baktı. Orada, coğrafi Güney Kutbu’nun soyut noktası bir yerlerde onları bekliyordu. Scott ve adamlarının nerede olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Belki öndeydiler, belki geride. Önemli değildi. Onun tek bir görevi vardı: Mümkün olan en hızlı şekilde güneye gitmek.

İki ekip de şimdi aynı arenadaydı. Gezegenin tepesindeki o acımasız, rüzgârlı platoda. Biri, beş yorgun ama kararlı adamdan oluşan, insan gücüne dayalı bir ekip. Diğeri, dört dinç adam ve onları çeken on sekiz sadık köpekten oluşan, hız için tasarlanmış bir birim. Tırmanış bitmişti. Şimdi, iradelerin ve dayanıklılığın son sınavı olan yatay bir yarış başlıyordu. Ve plato, rüzgârın uğultusuyla, kimin kazanıp kimin kaybedeceğine dair hiçbir ipucu vermeden sessizce bekliyordu.


BÖLÜM 4: ŞEYTAN’IN PİSTİ VE UFAK BİR SİYAH NOKTA

Kutup Platosu, Aralık 1911 – İki Hız, İki Kader

Plato, bir başka gezegenin yüzeyi gibiydi. Zamanın ve mekânın anlamını yitirdiği, sonsuz bir beyaz düzlük. Güneş, gökyüzünde bir daire çiziyor, lakin asla batmıyor, gece ile gündüzü birbirinden ayırmayı reddediyordu. Yeryüzü, gökyüzünün solgun bir yansımasıydı; insan, iki beyaz boşluğun arasında sıkışmış, önemsiz bir leke gibi hissediyordu.

Amundsen ve dört yoldaşı için o plato, bir yarış pistiydi. Kayakları, karın üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmadan kayıyordu. Önlerindeki on sekiz köpek, son tırmanışın ardından hafiflemiş kızakları, sanki birer oyuncakmış gibi çekiyordu. İşleyişleri, bir makinenin kusursuz ritmini andırıyordu. Her gün yirmi beş, bazen otuz kilometre yol kat ediyorlardı. Amundsen’in zihni, bir muhasebecinin defteri gibi çalışıyordu: Kat edilen mesafe, kalan mesafe, kalan erzak, köpeklerin durumu. Duygulara yer yoktu, yalnızca rakamlar vardı.

Çadır hayatları, bir verimlilik abidesiydi. Akşamları, sıcak bir yemek ve fok etinden yapılmış güveçle güçlerini topluyorlardı. Bjaaland, bir sonraki gün için kayakları kontrol eder, Hassel pusulayı kalibre eder, Wisting ise köpeklerin koşum takımlarını onarırdı. Amundsen, her gece günlüğüne kısa, net notlar düşüyordu: “28 km. Hava açık. Rüzgâr arkadan. Tüm adamlar ve köpekler iyi durumda. Hedefe yaklaşıyoruz.” Birbirleriyle az konuşuyorlardı; konuşmaya gerek yoktu. Hepsi, tek bir hedefe kilitlenmiş, tek bir organizma gibi hareket ediyordu.

Yüzlerce kilometre arkalarında, Scott’ın beş kişilik ekibi için o plato bir işkence odasıydı. Onlar için hız yoktu, yalnızca eziyet vardı. Man-hauling, yani insan gücüyle kızak çekme, platonun koşullarında korkunç bir hal almıştı. Kar yüzeyi, buz gibi sert değil, kum gibi gevşekti. Kızakların rayları, o kristalize kumun içine gömülüyor, muazzam bir sürtünme yaratıyordu. Her adım, balçıkta yürümek gibiydi.

“İleri, beyler! İleri!” diye bağırıyordu Scott, nefesi göğsünü yakarken. Lakin kendi sesi bile rüzgârın uğultusunda kayboluyordu.

Beş adam, tek bir halata bağlı, o canavarca ağırlığı çekmek için öne doğru eğilmişti. Kasları yanıyor, ciğerleri patlayacak gibi oluyordu. Terleri, giysilerinin içinde donuyor, vücutlarını buz gibi bir zırhla kaplıyordu. Her gün on beş, belki on sekiz kilometre ilerleyebiliyorlardı. Amundsen’in ekibinin neredeyse yarısı.

Wilson, her zamanki gibi metanetini korumaya çalışıyor, lakin onun bile yüzünde yorgunluğun derin izleri okunuyordu. Oates, sessizce acı çekiyordu; eski bir savaş yarası, o amansız zorlanmayla birlikte yeniden sızlamaya başlamıştı. Güçlü Edgar Evans, ekibin devi, her adımda homurdanıyor, hayal kırıklığını gizleyemiyordu. Ve Bowers, kısa bacaklarıyla diğerlerine yetişmek için iki kat efor sarf ediyor, lakin bir kez olsun şikâyet etmiyordu.

Scott, günlüğüne daha uzun ve daha duygusal notlar düşüyordu: “Kar yüzeyi korkunç. Sanki kumun içinde çekiyoruz. Bu kadarını beklemiyordum. Hızımız çok düştü. Her gün bir önceki günden daha zor. Yine de ruhumuz sağlam. Zafere ulaşacağız, çünkü bunu hak ediyoruz.” O satırlar, bir komutanın kendine ve tarihe moral verme çabasıydı. Lakin satır aralarında, şüphenin zehirli bir sarmaşık gibi ruhunu sarmaya başladığı okunuyordu.

İki ekip, aynı platoda, farklı gerçeklikler yaşıyordu. Biri için plato, hedefe giden bir yoldu. Diğeri içinse, iradelerini her gün yeniden sınayan bir düşman.

Şeytan’ın Balo Salonu, Aralık sonu 1911 – Rüzgâr ve Şüphe

Noel’i, çadırlarının içinde kutladılar. Scott, bu özel gün için sakladığı küçük lüksleri ortaya çıkardı: Biraz erikli puding, bir miktar konyak. O anlık neşe, dışarıdaki acımasız gerçekliği bir süreliğine unutturdu. O gün, en iyi mesafelerinden birini kat etmişlerdi. Bir anlığına, şanslarının döndüğüne inandılar.

Fakat plato, onlara bir hediye verdikten sonra misliyle geri aldı. Noel’den sonraki günler, bir kâbusa dönüştü. Gökyüzü kapandı ve bir beyazlık fırtınası başladı. Görüş mesafesi sıfıra indi. Yeryüzü ile gökyüzü birleşmişti; neyin kar, neyin bulut olduğunu ayırt etmek imkânsızdı. O kör edici beyazlığın içinde ilerlemek, bir uçurumun kenarında gözleri bağlı yürümek gibiydi. Pusulaya ve hislerine güvenmekten başka çareleri yoktu.

Ardından rüzgâr başladı. Kutup platosunun dinmek bilmeyen, kemiklere işleyen rüzgârı. Sürekli olarak karşılarından esiyor, ilerlemelerini engelliyor, yüzlerini donmuş bir maskeye çeviriyordu. Rüzgârın taşıdığı ince buz kristalleri, en korunaklı giysilerden bile içeri sızıyordu. O bölgeye, zihinlerinde “Şeytan’ın Balo Salonu” adını verdiler. Çünkü rüzgâr, uğultusuyla onlarla alay ediyor gibiydi.

Bir akşam, çadırın içinde sıkışmış beş adam, fırtınanın dinmesini bekliyordu. Scott, hesaplamalarını tekrar tekrar gözden geçiriyordu. Yüzü asıktı.

“Bu hızla, kutba ulaşmamız Ocak ayının ortasını bulacak,” dedi sessizliği bozarak. “Programın çok gerisindeyiz.”

Oates, donmuş çizmelerini çıkarmaya çalışıyordu. “Ya Amundsen?” diye sordu kısık bir sesle. “Köpeklerle, o rüzgârda bile bizden hızlıdır.”

O soru, çadırın içindeki havada asılı kaldı. Kimse cevap vermek istemiyordu. Amundsen’in varlığı, o ana dek soyut bir endişeydi. Şimdi ise, o amansız rüzgâr gibi, somut bir tehdide dönüşüyordu.

Edgar Evans, öfkeyle konuştu. “O Norveçli hilekâr! Bu bir yarış değil, bir pusu. Biz centilmence savaşıyoruz.”

Wilson, araya girdi. Sesi sakindi. “Kimin nasıl yarıştığı önemli değil, Evans. Önemli olan bizim kendi görevimizi tamamlamamız. Zihnimizi dağıtmayalım. Gücümüzü korumalıyız.”

Lakin güçleri tükeniyordu. Beş kişiyi, dört kişilik bir çadıra sığdırma kararı, şimdi sonuçlarını gösteriyordu. İçerisi sıkış tepişti. Nem, duvarlarda buz katmanları oluşturuyordu. Uyku tulumları asla tam kurumuyor, her gece bir öncekinden daha soğuk ve daha nemli oluyordu. Rasyonlar, beş kişiye göre ayarlanmadığı için, herkes olması gerekenden daha az kalori alıyordu. Adamlar, farkında olmadan kilo veriyor, vücutları kendi kendini tüketiyordu.

Amundsen ve ekibi, aynı rüzgârla farklı bir şekilde mücadele ediyordu. Onlar için rüzgâr, yenilmesi gereken bir düşman değil, uyum sağlanması gereken bir doğa olayıydı. Kar fırtınası bastırdığında, çadırlarında oturup beklemiyorlardı. Bjaaland, önden giderek kayaklarıyla en uygun rotayı çiziyor, rüzgârın oluşturduğu kar tepelerinin arkasında ilerleyerek ekibi koruyordu. Köpekler, başlarını eğip inatla koşmaya devam ediyordu. Onlar, binlerce yıldır o koşullarda hayatta kalmak için evrimleşmişti.

Onların çadır hayatı da farklıydı. Amundsen, bir primus ocağını çadırın içinde sürekli yakarak hem sıcaklık sağlıyor hem de uyku tulumlarını ve giysilerini kurutuyordu. Basit, lakin hayat kurtaran bir yöntemdi. Onların morali bozulmuyordu, çünkü her zorluk, planlarının bir parçasıydı. Amundsen, o zorlu hava koşullarını bile hesaba katmıştı. Onun için sürpriz yoktu, yalnızca çözülmesi gereken problemler vardı.

Kırılma Noktası, Ocak 1912 – Çatlayan Zırh

Yeni yıl, Scott’ın ekibi için yeni bir umut getirmedi. Yorgunluk, artık kronik bir hal almıştı. Özellikle bir adam, diğerlerinden daha fazla acı çekiyordu: Edgar Evans.

Evans, ekibin en iri ve fiziksel olarak en güçlü üyesiydi. Bir Galli devi, bir donanma boks şampiyonu. Lakin o muazzam güç, kutup platosunun amansız yıpratıcılığına karşı bir zırh değildi. Aksine, o büyük kas kütlesi, daha fazla kalori gerektiriyordu ve yetersiz rasyonlar onu herkesten daha çabuk tüketiyordu.

İlk işaret, ellerindeki donuk yaralarıydı. Kızakları tamir ederken ve halatlarla uğraşırken, metalin soğuğu parmaklarına işlemişti. Tırnaklarının altı simsiyah olmuştu. Ardından, bir gün kızağı çekerken ayağı kaydı ve sert bir şekilde düştü. Başını buza çarptı. Hafif bir sarsıntı geçirdiğini düşündüler. Lakin o günden sonra, Evans eskisi gibi olamadı.

Zihni bulanıklaşıyor, basit görevlerde hatalar yapıyordu. Eskiden şakalar yapan, neşeli dev gitmiş, yerine sessiz, somurtkan bir adam gelmişti. Yürüyüşü ağırlaşmış, sık sık geride kalmaya başlamıştı.

Scott, o durumu endişeyle izliyordu. “Toparla kendini, Evans!” diye sesleniyordu. “Geride kalamayız!”

Fakat Evans’ın iradesi kırılıyordu. Bir akşam çadırda, Wilson onun donmuş elini muayene ederken, Evans’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. “Yapamıyorum, Dr. Bill,” diye fısıldadı. “Gücüm kalmadı.”

Wilson, o dev adamın omzunu sıvazladı. “Yapabilirsin, Taff. Hepimiz yorgunuz. Birbirimize destek olacağız.” Lakin Wilson, Evans’ın gözlerinde, yalnızca yorgunluk değil, umutsuzluk gördüğünün farkındaydı. Ekibin en güçlü halkası, kopmak üzereydi.

Oates’in durumu da iyi değildi. Ayaklarındaki donma, kangrene dönüşüyordu. Her adım, onun için bir işkenceydi. Lakin o, bir askerdi. Acısını içinde yaşıyor, tek bir kelimeyle şikâyet etmiyordu. Yalnızca geceleri, diğerleri uyuduğunda, acıyla inlediği duyuluyordu.

Scott, ekibinin yavaş yavaş dağıldığını hissediyordu. Liderliği, artık moral vermekten çok, bir kırbaç gibiydi. İlerlemek zorundaydılar. Geri dönmek, kutba o kadar yaklaşmışken, düşünülemezdi. Tek umutları, zirveye ulaşıp o zaferle yeniden güç bulmaktı.

Norveç Bayrağı, Ocak 1912 – Sessizliğin Ortasındaki Zirve

Ocak ayının ortalarında, Amundsen, sekstantıyla yaptığı ölçümlerin ardından, yoldaşlarına döndü. Yüzünde, aylardır ilk kez, profesyonel bir ifadenin yerini saf bir heyecan almıştı.

“Beyler,” dedi. “Hesaplamalarıma göre, yarın oradayız.”

O gece kimse pek uyuyamadı. Ertesi gün, son birkaç kilometreyi neredeyse törensel bir sessizlik içinde kat ettiler. Plato, her zamanki gibi boş ve kayıtsızdı. Lakin o boşluğun ortasında, coğrafi olarak hesaplanmış, görünmez bir nokta vardı.

Amundsen, durmalarını işaret etti. Aletlerini çıkardı ve son ölçümleri yaptı. Birkaç kez kontrol etti. Ardından, doğruldu ve etrafına baktı. Ufuk, her yönde aynıydı. Düz, beyaz, sonsuz.

“İşte burası,” dedi sakince. “Gezegenin dibi.”

Birbirlerine sarıldılar. Bağırmadılar, nara atmadılar. O, gürültülü bir zafer değildi. O, titizlikle planlanmış bir işin, mükemmel bir şekilde tamamlanmasının getirdiği o sakin, derin tatmindi.

Çantalarından küçük, ipek bir Norveç bayrağı çıkardılar. O bayrak, Framheim’daki atölyede, gizlice dikilmişti. Bayrağı, yedek bir kayak sopasına bağladılar ve hep birlikte, o sopayı donmuş kara sapladılar. O parlak kırmızı, mavi ve beyaz renkler, dünyanın en yalnız yerindeki tek renk lekesiydi. Rüzgârda hafifçe dalgalanırken, küçük bir ulusun, büyük imparatorluklara meydan okuyan iradesinin bir sembolü gibi duruyordu.

Amundsen, bununla yetinmedi. Küçük bir çadır kurdular—”Polheim” (Kutup Evi). İçine, hayatta kalan birkaç köpekten biriyle birlikte bir miktar erzak ve Norveç Kralı Haakon’a hitaben yazılmış bir mektup bıraktılar. Bir de, doğrudan Robert Falcon Scott’a yazılmış bir not vardı. O not, hem bir nezaket gösterisi hem de zaferin tartışmasız bir kanıtıydı.

Üç gün boyunca, kutup noktasının etrafında ölçümler yaparak bölgeyi “daire içine aldılar”, böylece noktanın tam olarak orası olduğundan emin oldular. İşleri bittiğinde, son bir kez o küçük çadıra ve dalgalanan bayrağa baktılar. Sonra, arkalarını dönüp kuzeye, eve doğru yola çıktılar. Onların yarışı bitmişti.

Gölge ve Umut, Ocak 1912 – Son Adımlar

Scott ve ekibi, o günlerde hâlâ güneye doğru, acı içinde ilerliyordu. Amundsen’in zaferinden habersiz, kendi zaferlerinin hayalini kuruyorlardı. Kendi hesaplamalarına göre, onlar da hedefe çok yaklaşmışlardı.

“Birkaç gün daha, beyler!” diyordu Scott, sesindeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak. “Sadece birkaç gün daha! O bayrağı oraya dikeceğiz ve tüm o acılar unutulacak.”

O umut, onları ayakta tutan son yakıttı. Her adımda, her nefeste, o anı hayal ediyorlardı: Union Jack’i kutup noktasına dikmek, imparatorluk adına o son bakir toprağı fethetmek.

16 Ocak günü, ilerlerken, en keskin gözlere sahip olan Bowers, aniden durdu. Gözlerini kısarak ufka baktı.

“Kaptan,” dedi, sesinde tuhaf bir ton vardı. “İleride bir şey var.”

Scott durdu. Diğerleri de durdu. Hepsi, Bowers’ın işaret ettiği yöne baktı. Beyazlığın ortasında, olması gereken bir şey değildi. Küçük, siyah bir leke.

“Bir sastrugi,” dedi Evans, umutla. “Rüzgârın bir oyunu.”

Lakin leke, bir kar tepesine benzemiyordu. Daha düzenli, daha yapay bir şekli vardı.

Wilson, dürbününü çıkardı. Elleri o kadar donmuştu ki, aleti gözüne götürmekte zorlandı. Bir süre odaklanmaya çalıştı. Sonra, dürbününü yavaşça indirdi. Yüzü, ifadesiz bir maskeye dönüşmüştü.

“O bir kar tepesi değil,” dedi boğuk bir sesle.

Scott, onun ne demek istediğini anlamıştı, lakin zihni o gerçeği kabul etmeyi reddediyordu. “Ne o zaman, Bill? Söyle!”

Bowers, herkesten önce konuştu. Sesi, bir fısıltı gibi çıktı.

“O bir bayrak.”


BÖLÜM 5: BİTMEYEN DÖNÜŞ VE SESSİZLİK

Güney Kutbu, 17 Ocak 1912 – Kırılmış Bir Hayalin Ağırlığı

O küçük siyah nokta, bir virüs gibi zihinlerine sızmıştı. Bir gün boyunca, ona doğru yürüdüler. Her adım, umudun son kırıntılarını tüketen birer eziyetti. Konuşmuyorlardı. Sessizlik, çadırlarındaki en gürültülü fırtınadan daha boğucuydu. Scott’ın zihninde tek bir düşünce yankılanıyordu: “Olamaz. Olamaz.”

Ertesi gün, oraya vardılar. Gerçek, en acımasız haliyle karşılarındaydı. Hafifçe dalgalanan bir Norveç bayrağı. Yanında, karla kaplı küçük bir çadır. Etrafta, köpek patilerinin ve kızak raylarının belirgin izleri. Düzensiz değil, kendinden emin. Sanki birileri oraya gelmiş, işini bitirmiş ve sakince ayrılmış gibiydi.

Beş adam, o sahnenin önünde donakaldı. Aylarca süren mücadele, çekilen acılar, ölen midilliler, buzun dişleri, rüzgârın kamçısı… Hepsi, o an anlamsızlaşmıştı. Onlar, bir keşif yarışının galipleri değil, bir başkasının zafer sahnesine geç kalmış seyircilerdi.

Scott, sanki bir rüyadaymış gibi yavaşça çadıra doğru yürüdü. İçeri girdi. Orada, Amundsen’in bıraktığı eşyaları, mektupları gördü. Özellikle kendisine yazılmış olan notu eline aldı. Kâğıt, parmaklarının arasında titriyordu. Amundsen, medeni bir dille, ondan önce oraya vardığını bildiriyor ve Kral Haakon’a yazdığı mektubu, olur da kendi ekibi geri dönemezse, Scott’ın Norveç’e ulaştırmasını rica ediyordu. O, bir rakibin nezaketi değil, bir galibin lütfuydu.

Bowers, fotoğraf makinesini çıkardı ve o anı ölümsüzleştirdi. O fotoğraf, tarihin en hüzünlü zafer pozlarından biri olacaktı. Beş yorgun adam, kendilerine ait olmayan bir bayrağın yanında, yüzlerinde zaferin değil, mutlak bir yenilginin ifadesiyle duruyordu. Kendi Union Jack’lerini de diktiler, lakin o, birincilik kürsüsünün yanına konulmuş bir teselli ödülü gibi duruyordu.

Scott, o gece günlüğüne, ruhunun en karanlık köşesinden gelen kelimeleri döktü:

“Kutup. Evet, lakin farklı koşullar altında. Büyük Tanrım! Bu korkunç bir yer ve buraya gelmek için çektiğimiz onca eziyetten sonra böyle bir hayal kırıklığına uğramak ne kadar korkunç. Tüm hayallerimiz yıkıldı… Geri dönüş yolculuğu korkunç olacak.”

O, bir kehanetti. Zaferin getireceği o adrenalin ve moral desteği olmadan, 900 millik (yaklaşık 1450 km) geri dönüş yolculuğu, yalnızca fiziksel bir mücadele değil, ruhsal bir çöküş olacaktı. Geriye, yalnızca görev bilinci ve hayatta kalma içgüdüsü kalmıştı. Lakin o içgüdü bile, platonun acımasızlığı karşısında ne kadar dayanabilirdi?

Platonun İntikamı, Ocak-Şubat 1912 – Geri Sayım

Geri dönüş, gidişten çok daha kötüydü. Artık onları ileri iten bir hedef yoktu. Yalnızca arkalarında bıraktıkları hayal kırıklığı ve önlerinde uzanan sonsuz beyazlık vardı. Rüzgâr, inadına, yine karşılarından esiyordu. Sıcaklıklar, mevsim ilerledikçe daha da düşüyordu.

En kötüsü, adamların zihinlerindeki çöküştü. Scott, ekibini bir arada tutmaya çalışıyor, lakin kendi hayal kırıklığı o kadar büyüktü ki, liderliği titriyordu. Homurdanmalar, yerini tehlikeli bir kayıtsızlığa bırakmıştı.

Edgar Evans’ın durumu, hızla kötüleşiyordu. Başındaki sarsıntının etkileri daha belirgin hale gelmişti. Yürürken tökezliyor, eşyalarını düşürüyordu. Zihni bulanıktı; bazen nerede olduğunu unutuyor gibiydi. Donmuş elleri, ona dayanılmaz acılar veriyordu. Diğerleri, ona yardım etmeye çalışıyor, lakin kendi güçleri de tükeniyordu. Evans, artık bir yoldaş değil, ekibin hızını kesen bir yüktü. O acımasız gerçek, kimse tarafından dile getirilmese de, herkesin zihnindeydi.

Şubat ayının ortalarında, Beardmore Buzulu’na inişe başladıklarında felaket vurdu. Bir çatlağı geçerken, Evans bir kez daha düştü. O düşüş, son darbeydi. Onu çadıra taşıdıklarında, bilinci kapalıydı. Wilson, çaresizce onu hayata döndürmeye çalıştı, lakin yapacak bir şey yoktu. O gece, ekibin güçlü devi, o buz cehenneminde son nefesini verdi.

Diğerleri, şok içindeydi. Ölüm, soyut bir tehdit olmaktan çıkmış, çadırlarının içine girmişti. Onu, buzun içine basit bir mezar kazarak gömdüler. O an, geri kalan dört adamın zihninde bir şeylerin koptuğu andı. Hayatta kalma mücadelesi, artık somut bir ölüm kalım savaşına dönüşmüştü.

Amundsen ve ekibi ise, o sıralarda çoktan Framheim’a ulaşmıştı. Yolculukları, gidiş gibi neredeyse kusursuz geçmişti. Köpekler, onları sanki eve uçurmuştu. 25 Ocak 1912’de, yola çıktıktan 99 gün sonra, üslerine geri döndüler. Sağlıklı, güçlü ve muzafferdiler. Yarışı kazanmışlardı. Planları, her detayıyla işlemişti.

Bir Askerin Sonu, Mart 1912 – Onurlu Bir Yürüyüş

Evans’ın ölümü, ekibin üzerindeki yükü hafifletmemiş, aksine manevi ağırlığı artırmıştı. Şimdi dört kişiydiler. Lakin sorunları daha da büyüyordu. Erzakları azalıyordu. Scott, depo noktaları arasındaki mesafeleri yanlış hesaplamıştı. Daha da kötüsü, depolardaki gazyağı kutularının bir kısmının, aşırı soğuk nedeniyle contalarının bozulduğu ve içindeki yakıtın buharlaştığı ortaya çıktı. Yakıt, yalnızca yemek pişirmek için değil, en önemlisi karı eritip içme suyu elde etmek için hayatiydi. Susuzluk, açlıktan ve soğuktan daha hızlı öldürürdü.

Lawrence “Titus” Oates, en çok acı çeken kişiydi. Ayakları, donmanın son evresindeydi. Siyahlaşmış, hissizleşmişti. Kangren başlamıştı. Her adım, onun için tarifsiz bir ıstıraptı. Yürüyüşü o kadar yavaşlamıştı ki, diğerleri onu sürekli beklemek zorunda kalıyordu. Oates, bir askerdi. Birliğinin hızını kestiğini, onların hayatta kalma şansını azalttığını biliyordu.

Günlerce, sessizce o acıya katlandı. Lakin bir sabah, durumun umutsuz olduğunu anladı. Dışarıda, bir kar fırtınası uluyordu. Çadırın içinde, diğerleri bitkin bir halde yatarken, Oates yavaşça doğrulmaya çalıştı.

Wilson, ona baktı. “Ne yapıyorsun, Titus?”

Oates, donmuş çizmelerini giymeye çalışıyordu. “Yalnızca dışarı çıkıyorum,” dedi sakince. “Biraz uzun kalabilirim.”

Herkes ne demek istediğini anlamıştı. Scott, ona yalvardı. “Tanrı aşkına, yapma!” Lakin Oates’in kararı kesindi. Bir askerin son fedakârlığını yapacaktı. Kendi hayatını feda ederek, yoldaşlarına bir şans verecekti.

Çadırın kapısını açtı ve dışarıdaki beyaz cehenneme doğru yürüdü. Gözden kayboldu. Onu bir daha asla görmediler. Oates, Antarktika’nın buzları arasında, bir centilmenin son, onurlu yürüyüşünü gerçekleştirmişti.

Son Kamp, Mart Sonu 1912 – Mürekkep Donana Kadar

Oates’in fedakârlığı, boşa gitmişti. Geriye kalan üç adam—Scott, Wilson ve Bowers—zaten çok zayıf düşmüştü. Birkaç gün daha ilerlemeyi başardılar. Lakin son bir kar fırtınası, onları çadırlarına hapsetti.

En büyük depolardan biri olan “Tek Ton Deposu”na (One Ton Depot) yalnızca 11 mil (yaklaşık 18 km) kalmıştı. O kadar yakın, lakin o kadar uzaktı. Fırtına günlerce dinmedi. Yakıtları bitmişti. Yiyecekleri neredeyse tükenmişti. Güçleri kalmamıştı.

Çadırın içinde, üç adam, sonun geldiğini bilerek bekliyordu. Wilson ve Bowers, büyük olasılıkla ilk ölenlerdi. Sakin ve sessizce, uyku tulumlarının içinde son nefeslerini verdiler.

Scott, en sona kalmıştı. Yanında, bitmek üzere olan günlüğü duruyordu. Donmak üzere olan parmaklarıyla, titreyerek son satırlarını yazdı. Artık kendi kaderini değil, tarihi düşünüyordu. Başarısızlıklarının nedenlerini açıklıyor, hava koşullarını, şanssızlıkları, yakıt sızıntısını anlatıyordu. Adamlarının cesaretini ve dayanıklılığını övüyordu. Ve son olarak, İngiliz halkına bir mesaj yazdı. Onların geride bıraktıkları ailelerine sahip çıkmaları için bir yakarış.

“Bu notu ve ölü bedenlerimizi bulan kişiye, lütfen ailelerimize ulaştırın. İnsan, zorluklara dayanabilir ve sonuna kadar mücadele edebilir. Bizim ölümümüz, İngilizlerin dayanıklılığını, yardımseverliğini ve cesaretini kanıtlayacaktır.”

Son cümlesi, basit ve dokunaklıydı:

“Tanrı aşkına, halkımıza iyi bakın.”

Mürekkep, o kelimelerden sonra dondu. Robert Falcon Scott, günlüğünü göğsüne bastırdı, uyku tulumunun içine çekildi ve sessizce bekledi. Dışarıda, rüzgâr ulumaya devam ediyordu.

Keşif ve Miras, Kasım 1912

Sekiz ay sonra, bir sonraki baharda, Cape Evans’tan yola çıkan bir arama ekibi, karın altından hafifçe belli olan bir çadır tepesi buldu. İçeri girdiklerinde, donmuş üç bedeni ve Scott’ın günlüğünü buldular.

O günlük, Scott’ı ve ekibini birer kahramana dönüştürecekti. Amundsen, yarışı kazanmıştı. O, verimliliğin, planlamanın ve acımasız pragmatizmin zaferini temsil ediyordu. Lakin Scott’ın trajik hikâyesi, insan ruhunun dayanıklılığı, onurlu bir yenilgi ve fedakârlık üzerine yazılmış bir destana dönüştü. O, başarısız olmuş bir kâşif değil, son ana kadar mücadele eden trajik bir kahraman olarak tarihe geçti.

Amundsen’in zaferi, yıllarca Scott’ın gölgesinde kaldı. Birçokları onu, centilmence olmayan yöntemlerle yarışı kazanan bir “hilekâr” olarak gördü. Lakin zamanla, tarihçiler onun dehasını, titiz planlamasını ve kutup koşullarını anlama konusundaki üstünlüğünü takdir etmeye başladı.

Güney Kutbu Yarışı, yalnızca coğrafi bir keşif değildi. O, iki farklı felsefenin, iki farklı dünya görüşünün ve iki farklı liderlik tarzının çarpışmasıydı. Biri, İmparatorluğun geleneklerine, bilime ve onurlu mücadeleye inanıyordu. Diğeri ise, doğanın acımasız kurallarına uyum sağlamanın, hızın ve tek bir hedefe odaklanmanın gücüne.

Sonunda, Antarktika kararını vermişti. Zaferi, kendini en iyi hazırlayana, kurallarını en iyi anlayana verdi. Lakin ölümsüzlüğü ve efsaneyi, son ana dek mücadele eden, yenilgiyi bile bir onur abidesine dönüştürenlere bahşetti. O beyaz sessizliğin ortasında, hem kazananın hem de kaybedenin hikâyesi, insan iradesinin sınırları hakkında sonsuza dek fısıldamaya devam edecekti.

Yorum bırakın

Table of Contents

Scroll to Top