Moderatör (Ahmet Arslan): İyi akşamlar değerli izleyiciler. “Marmara Kıyısında Kırılma Noktası” özel yayınına hoş geldiniz. 23 Nisan 2025 günü öğle saatlerinde İstanbul ve çevresi, merkez üssü Silivri açıklarında bulunan ve büyüklüğü farklı kurumlarca 6.0 ile 6.2 arasında ölçülen bir depremle sarsıldı. Paniğe yol açan bu sarsıntının ardından gözler ve kulaklar her zaman olduğu gibi uzmanlara çevrildi. Ancak depremin hemen ardından yapılan ilk yorumlar, kamuoyunda daha fazla kafa karışıklığına ve endişeye yol açtı. Kimileri bunun beklenen büyük deprem olduğunu ve tehlikenin geçtiğini iddia ederken, kimileri tam tersine büyük depremin yaklaştığını, hatta bu sarsıntının bir öncü olabileceğini öne sürdü. Veri eksikliği ve erken yorumların yarattığı sis dağılmaya başlarken, biz bu akşam, konunun en yetkin, ancak zaman zaman farklı görüşleriyle de bilinen üç değerli bilim insanıyla, Prof. Dr. Celal Şengör, Prof. Dr. Şener Üşümezsoy ve Prof. Dr. Cenk Yaltırak ile birlikteyiz. Amacımız, hamasi nutuklardan, temelsiz iddialardan uzak, bilimsel verilerin ışığında 23 Nisan depremini anlamak, Marmara Denizi’ndeki fay sisteminin mevcut durumunu değerlendirmek ve en önemlisi, İstanbul’u gelecekte nelerin beklediğine dair gerçekçi bir tablo ortaya koymak. Hocalarım, yayınımıza hoş geldiniz. İlk sorumla başlamak istiyorum: 23 Nisan’da Marmara’da tam olarak ne yaşadık ve bu depremin ilk değerlendirmenizdeki bilimsel anlamı nedir? Prof. Dr. Celal Şengör, sizinle başlayalım lütfen.
Prof. Dr. Celal Şengör: Teşekkür ederim Ahmet Bey. Öncelikle bu tür programlarda veri olmadan konuşmanın ne kadar tehlikeli olduğunu tekrar vurgulamak isterim. Biz de bu yüzden Kandilli Rasathanesi’ndeki meslektaşlarımızın, özellikle Hayrullah Karabulut ve ekibinin, ve tabii ki müdireleri Nurcan Meral Özel Hanımefendi’nin yoğun çalışmalarıyla elde edilen ilk fay çözümlerini bekledik. Kendilerine buradan teşekkürlerimizi iletelim, büyük bir cömertlikle verileri paylaştılar. 23 Nisan’da yaşadığımız deprem, Kandilli’nin moment büyüklüğü olarak 6.0, USGS’in 6.2 olarak verdiği, bizim meşhur Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara Denizi içindeki kuzey kolu üzerinde meydana gelen, beklenen karakterde, yani sağ yanal doğrultu atımlı bir depremdir. Yeri tam da Silivri açıklarında, daha önce rahmetli Xavier Le Pichon ile yaptığımız çalışmalarla haritaladığımız ana fay zonu üzerinde. Derinliği konusunda AFAD’ın ilk başta telaffuz ettiği 23 kilometre gibi rakamlar kesinlikle mümkün değil, bu bölgedeki sismojenik zon çok daha incedir. USGS’in 10 km, Kandilli’nin ilk değerlendirmelerinin de 10-11 km civarında olması çok daha mantıklı. Bu depremin ilginç bir özelliği, Hayrullah Bey’in de belirttiği gibi, fayın daha önce yavaş kayma, yani ‘creep’ gösterdiği bilinen bir bölümünün hemen batı ucunda meydana gelmiş olması. Yani normalde sessizce hareket eden bir yerin komşusu aniden kırıldı. Bu durumun en önemli ve endişe verici sonucu ise şudur: Bu kırılma, fayın kilitli olduğunu bildiğimiz ve büyük İstanbul depremini üretmesini beklediğimiz doğu kesimine, yani Yeşilköy’e doğru uzanan ana segmente doğru ilave bir stres yüklemiştir. Dolayısıyla bu deprem, kesinlikle beklenen büyük deprem değildir ve maalesef riski azaltmak bir yana, o büyük depremin gerçekleşme olasılığını, ne kadar olduğunu ölçemesek de, bir miktar artırmıştır. Yani bu, doğuya doğru bir uyarıdır aslında. Tehlike geçmiş değil, bilakis kapımızda ve belki de kapıyı biraz daha জোরে çalmıştır. Beklediğimiz o 130 kilometrelik ana segmentin kırılması durumunda oluşacak 7.2 büyüklüğündeki deprem potansiyeli halen bütün ciddiyetiyle karşımızda durmaktadır.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: (Hafifçe öne eğilerek, sabırsız bir tavırla) Celal Hoca yine karamsarlık pompalıyor! Veri diyor, veri diyor ama yorumu tamamen felaket senaryosu üzerine kurulu. Ahmet Bey, bakın, ben bunu yıllardır söylüyorum, kitaplarımda yazdım, haritalarımda çizdim. Bu depremin olduğu yer, yani Kumburgaz çukuru, benim 2002’den beri Marmara’nın kuzeyinde İstanbul için yegane anlamlı risk taşıyan segment olarak işaret ettiğim yerdir! Başka yerde o büyüklükte enerji birikecek aktif yanal atımlı fay yok! Roland Armijo’nun gemilerle gelip baktığı, 50 kilometrelik riskli fay dediği hattın batı kesimidir burası. Armijo’nun Yeşilköy’e doğru uzattığı o doğu parçası, yani Orta Sırt dediği yerde benim detaylı batimetri ve yapısal analizlerime göre öyle aktif, kırılacak bir yanal atımlı fay yok! Orası ya ölüdür ya da normal fay karakterindedir, Adalar fayı gibi! Adalar fayı da ölüdür, bunu defalarca söyledim. Lepichon ve Şengör’ün o boydan boya uzanan tek fay hayalleri zaten Armijo’nun çalışmalarıyla çöpe atıldı. E geriye ne kalıyor? İşte bu Kumburgaz segmenti! Yaklaşık 30-35 kilometrelik bir parça. Bu parça da ancak 6.5 civarı bir deprem üretebilirdi, ki onu da üretti işte! 6.0 olur, 6.2 olur, 6.3 olur, o ölçüm hassasiyeti ama mertebe bu! Bu fay üzerindeki birikmiş enerjiyi boşalttı. Bitti! Kuzey Marmara’da, İstanbul’u doğrudan tehdit edecek, 7 ve üzeri büyüklükte bir deprem üretecek aktif fay segmenti kalmamıştır! Bu kadar basit. Stres artmışmış! Nereye artmış? Boşalan yerin stresi boşalır, komşusuna belki biraz yükler ama orada zaten kırılacak bir mekanizma yoksa, o yük birikmez, başka şekilde dağılır. Bakın ben Tatarım, hafızam kuvvetlidir, söylediklerimi unutmam, verilerimi de iyi bilirim. Bu işin jeolojisini, Marmara’nın derin yapısını, o sismik kesitleri metre metre incelemeden konuşanlar yanılıyorlar. İstanbul bu depremle rahat bir nefes almıştır. Elbette güney kolda, Bandırma tarafında riskler var, onları hep söyledim ama İstanbul’un burnunun dibindeki o büyük tehdit bu depremle sona ermiştir!
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Ahmet Bey, müsaadenizle… İki hocamın da görüşlerine saygı duymakla birlikte, bilimsel veriler ve bizim yürüttüğümüz modellemeler biraz daha farklı bir tablo ortaya koyuyor. Öncelikle Prof. Dr. Şengör’ün stresin doğuya aktarıldığı ve riskin bitmediği tespiti, bizim hesaplamalarımızla niteliksel olarak uyumlu. Ancak Prof. Dr. Üşümezsoy’un “bu iş bitti” şeklindeki kesin yargısı, maalesef mevcut veriler ve fiziksel modeller açısından desteklenmesi oldukça güç bir iddia. Neden? Biz İstanbul Teknik Üniversitesi’nde kurduğumuz ve İş Bankası’nın desteğiyle geliştirdiğimiz MATAM merkezi bünyesinde, Marmara’daki fayların üç boyutlu modellerini oluşturduk ve bunlar üzerinde stres birikimini ve transferini hesaplıyoruz. 2019’daki Silivri depreminden sonra yaptığımız analizler, ilginç bir şekilde, tam da bu 23 Nisan depreminin meydana geldiği Kumburgaz segmentinin bu bölümünde bir stres düşümü alanı, yani bir zayıflık bölgesi oluştuğunu göstermişti. Bu, depremin neden burada olduğunu açıklayabilir. Ancak aynı modelleme, bu depremin olduğu yerin hemen doğusunda ve fay boyunca daha da doğuya doğru uzanan kesimlerde stresin arttığını da gösteriyordu. Yani deprem, bir zayıflık noktasında gerçekleşirken, kilitli olan ve daha büyük potansiyel taşıyan komşu bölgelerdeki gerilimi artırdı. Prof. Dr. Üşümezsoy’un söylediği gibi fay enerjisini boşalttı ama ne kadarını boşalttı? Bizim hesaplarımıza göre, 1766’dan beri bu segment üzerinde biriken potansiyel kayma miktarı yaklaşık 3.7 metre civarında. Bu 6.2’lik deprem ise bu fay parçası üzerinde ortalama olarak en fazla 30-40 santimetrelik bir kayma yaratmıştır. Yani biriken toplam enerjinin, potansiyelin %10’undan bile azı boşalmış durumda! Dolayısıyla “iş bitti” demek için hiçbir bilimsel gerekçe yok. Tam tersine, fayın büyük kısmı hala kilitli ve önemli miktarda enerji depolamaya devam ediyor. Ayrıca Marmara’daki fay sistemi, Prof. Dr. Üşümezsoy’un bahsettiği kadar basit değil; tek bir segmentin kırılmasıyla açıklanamayacak kadar karmaşık, çoklu faylardan oluşan bir zon. Bu deprem de muhtemelen tek bir düzlem üzerinde değil, yakın ilişkili birkaç fay parçasını içeren bir alanda etkili oldu, artçı dağılımı da bunu gösteriyor zaten. Orta Sırt veya Adalar Fayı’nın aktivitesi ayrı bir tartışma konusu ama Kumburgaz segmentinin kendisinin hala 7 üzeri bir deprem potansiyeli taşıdığı bizim modellemelerimizde çok net görünüyor.
Moderatör (Ahmet Arslan): Hocalarım, teşekkür ederim. Görüyoruz ki daha ilk dakikalardan itibaren temel bir anlaşmazlık noktası belirdi. Prof. Dr. Üşümezsoy, riskli ana segmentin kırıldığını ve büyük tehlikenin geçtiğini savunurken, Prof. Dr. Şengör ve Prof. Dr. Yaltırak, tam tersine bu depremin sadece küçük bir kısmı etkilediğini ve asıl büyük riskin devam ettiğini, hatta bir miktar artmış olabileceğini belirtiyorlar. Prof. Dr. Üşümezsoy, size dönmek istiyorum. Riskli gördüğünüz yegane segmentin Kumburgaz olduğunu ve oranın da artık enerjisini boşalttığını söylediniz. Peki, sizin haritalarınızda olmayan veya aktif görmediğiniz, ancak diğer hocalarımızın işaret ettiği o doğudaki segmentler, özellikle Orta Sırt ve Adalar Fayı çevresi neden risk taşımıyor size göre? Bu kadar kesin konuşmanızın dayanağı nedir? Ardından diğer hocalarımıza da Prof. Dr. Üşümezsoy’un bu iddiasına yanıtlarını soracağım.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Ahmet Bey, dayanağım Marmara Denizi’nin jeolojisi, tektoniği ve kinematiğidir! Yıllardır çalıştığım, avucumun içi gibi bildiğim verilerdir. Bakın, Adalar Fayı dediğiniz yapı, bizim detaylı sismik kesitlerimizde ve batimetri haritalarımızda yanal atımlı bir fay karakteri göstermiyor. O eski, açılma rejimiyle ilişkili, artık büyük ölçüde ölmüş veya düşey hareket yapan normal bir faydır. Kuzey Anadolu Fayı gibi davranmaz, o şekilde enerji biriktirip 7’lik deprem yapmaz. Bunu Armijo da kısmen kabul etti zaten, normal fay dedi ama sonra gidip onun altına bir yanal atımlı fay daha çizmeye çalıştı Orta Sırt’ta. İşte orası tamamen spekülasyon! Bizim yaptığımız yüksek çözünürlüklü batimetri çalışmaları, o Orta Sırt denen yapının üzerinde Armijo’nun veya başkalarının çizdiği gibi fay tarafından kesilmiş, ötelenmiş bir yapı olmadığını gösteriyor. Orada bir devamlılık var, bir kaplumbağa sırtı gibi düşünün, kafası kesilmemiş! Halbuki batıda, Tekirdağ çukuru kenarındaki Ereğli sırtına bakın, orada fay barizdir, sırtı zürafa boynu gibi kesmiş ve 8 kilometre ötelemiştir. İşte aktif yanal atımlı fay budur! Ama bu fay 1912’de kırıldı. Enerjisi boşaldı. Doğuda Adalar Fayı ölü. E arada ne kaldı? İşte bu Kumburgaz çukuru. Orada evet, biriken bir stres vardı, fay yapısı da müsaitti ve bu depremle o stres büyük ölçüde boşaldı. 50 kilometrelik bir faydan bahsediliyordu, evet ama bunun hepsi tek parça ve aktif değildi. Aktif olan kısmı buydu ve kırıldı. Kalan kısımlar ya yoktur ya da bu büyüklükte bir deprem üretemez. Marmara’nın kinematiği, yani blokların hareket yönü de bunu destekler. O doğudaki fayların yanal atımlı olarak çalışması için gereken bölgesel stres alanı ve hareket vektörleri mevcut değil. Başkalarının modelleri genellikle bu temel jeolojik ve kinematik gerçekleri göz ardı ediyor, bilgisayar başında fay çizgileri birleştirip senaryo üretiyorlar. Benim analizlerim ise doğrudan arazi verisine, deniz tabanı haritalarına ve kaya mekaniği prensiplerine dayanıyor. Veriler bunu gösteriyor, diğerleri dediğim gibi spekülasyondur ve halkı boş yere paniğe sevk etmektedir. Kuzey Marmara’da büyük deprem işi bitmiştir!
Prof. Dr. Celal Şengör: (Alaycı bir gülümsemeyle) Şener yine kendi ezberini okuyor… Marmara’nın jeolojisini herkesten iyi bildiğini iddia ediyor ama anlaşılan o ki temel plaka tektoniği prensiplerini ve bölgedeki büyük fay sisteminin davranışını göz ardı ediyor. Adalar Fayı ölüymüş, Orta Sırt’ta fay yokmuş… Bunlar kabul edilebilir argümanlar değil. Evet, Adalar Fayı’nın yapısı tartışmalı olabilir, belki tamamen yanal atımlı değil ama tamamen ölü olduğunu söylemek için yeterli kanıt yok. Daha önemlisi, Kuzey Anadolu Fayı’nın ana kolu Kumburgaz’dan sonra bitmiyor! Bu fay sistemi doğuya, Prens Adaları’nın güneyine doğru devam ediyor ve orası kilitli! Bizim ve uluslararası camianın kabul ettiği modeller, sismik veriler, GPS ölçümleri hepsi burada bir gerilim birikimi olduğunu gösteriyor. Bu segment yaklaşık 130 kilometre uzunluğunda ve 7.2’lik bir deprem potansiyeli taşıyor. Şener’in “detaylı batimetri” dediği veriler fayın olmadığını değil, belki yüzeydeki izlerinin karmaşık olduğunu gösterebilir ama bu, fayın derinde var olmadığı anlamına gelmez. Faylar her zaman yüzeyde ders kitaplarındaki gibi net çizgiler bırakmazlar, özellikle de karmaşık tektonik bölgelerde. Şener’in “kinematik olarak mümkün değil” dediği argüman da geçersiz. Bölgesel GPS verileri Anadolu bloku ile Avrasya arasındaki göreceli hareketi net olarak gösteriyor ve bu hareketin Marmara’nın kuzeyinden geçtiğini, burada bir kilitlenme olduğunu işaret ediyor. 1766 depremi gibi büyük tarihsel depremlerin İstanbul’da yarattığı yıkım da cabası! O yıkımı Kumburgaz’daki 6’lık bir depremle açıklayamazsınız. O depremler tam da bu doğudaki, Şener’in “yok” dediği segmentin kırılmasıyla oluşmuştur. Dolayısıyla, Şener’in kişisel yorumları ve belki de sınırlı bir veri setine dayalı analizleri, genel kabul görmüş bilimsel tabloyu ve tarihsel gerçekleri değiştiremez. Tehlike devam ediyor ve maalesef yeri de belli: Silivri’nin doğusu, Yeşilköy’e kadar uzanan o kilitli bölüm!
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: İki hocamın argümanlarını da dinledik. Prof. Dr. Üşümezsoy’un detaylı yapısal jeoloji ve batimetri vurgusu önemli, bu tür veriler olmadan modelleme yapmak eksik kalır. Ancak vardığı sonuç, yani riskin tamamen ortadan kalktığı iddiası, bizim elimizdeki entegre verilerle ve modellemelerle çelişiyor. Sayın Üşümezsoy’un bahsettiği detaylı batimetri verilerini biz de kullanıyoruz, sismik kesitleri de inceliyoruz, ancak bizim yorumumuz farklı. Özellikle Kumburgaz’ın doğusuna doğru uzanan segmentlerin tamamen inaktif olduğunu söylemek mevcut verilerle mümkün değil. GPS verileri orada hala göreceli bir hareket ve dolayısıyla bir kilitlenme olduğunu gösteriyor. Sismolojik çalışmalar, o bölgede belki mikrodeprem aktivitesinin az olduğunu gösteriyor ama bu, fayın kilitli olduğu anlamına gelir, ölü olduğu anlamına değil. Tam tersine, kilitli bölgeler daha tehlikelidir çünkü uzun süre enerji biriktirip aniden boşaltırlar. Bizim stres modellemelerimiz de tam da Prof. Dr. Şengör’ün işaret ettiği bu doğu segmentinde yüksek stres birikimi olduğunu gösteriyor. Belki fay geometrisi Şener Hoca’nın dediği gibi Orta Sırt’ta yüzeyde çok belirgin değildir, belki fay sistemi orada daha derindedir veya daha parçalıdır, ama kinematik olarak ve stres birikimi açısından o bölgenin inaktif olduğunu söyleyemeyiz. Aksine, hesaplarımız tam da oranın kilitli olduğunu ve büyük potansiyel taşıdığını gösteriyor. 1766 depreminin etkileri de bu potansiyeli destekler nitelikte. Dolayısıyla, 23 Nisan depremi önemli bir olaydır, fay sisteminin bir parçasının aktif olduğunu göstermiştir ama resmin tamamı değildir. Ana tehlike, yani o doğudaki kilitli segmentlerin kırılma potansiyeli devam etmektedir ve bu potansiyel 7 mertebesindedir. Belki tek bir 130 km’lik kırılma yerine, Prof. Dr. Şengör’ün de olasılık dahilinde gördüğü gibi, daha kısa segmentler halinde (örneğin 70-80 km) kırılabilir ama yine de 7’nin üzerinde depremler üretme kapasitesine sahiptir.
Moderatör (Ahmet Arslan): Prof. Dr. Şengör, Prof. Dr. Üşümezsoy’un argümanlarına doğrudan yanıt vermek ister misiniz? Özellikle Orta Sırt’ta aktif bir yanal atımlı fay olmadığı, Adalar Fayı’nın ölü olduğu ve kinematiğin bu bölgede büyük bir depreme izin vermeyeceği iddialarına karşı sizin kanıtlarınız nelerdir? 1766 depreminin etkileri, bu iddialarla nasıl çelişiyor?
Prof. Dr. Celal Şengör: Memnuniyetle Ahmet Bey. Şener’in argümanları, kusura bakmasın ama, bir jeoloğun bölgesel tektoniği anlamadaki temel eksikliklerini sergiliyor. Birincisi, Orta Sırt’ta yüzeyde bariz bir kesik görmemek, fayın derinde olmadığını kanıtlamaz. Büyük doğrultu atımlı fay zonları, yüzeye yaklaştıkça karmaşıklaşabilir, dağılabilir, ‘flower structure’ dediğimiz çiçek yapıları oluşturabilir veya daha önceki yapıların üzerine oturarak izlerini maskeleyebilir. Marmara Denizi gibi genç ve aktif bir tektonik havzada bu durum çok yaygındır. Bizim sismik verilerimiz, özellikle derin sismik kesitler, Kuzey Anadolu Fayı’nın ana kolunun bu bölgenin altından geçtiğini veya buradaki yapılarla etkileşim içinde olduğunu gösteriyor. İkincisi, Adalar Fayı’nın “ölü” olduğu iddiası. Şener buna neye dayanarak karar veriyor? Son birkaç bin yıldır büyük bir deprem üretmemiş olması, onun tamamen inaktif olduğu anlamına gelmez. Faylar uzun uyku dönemlerine girebilirler. Ancak daha önemlisi, Adalar Fayı’nın kendisi kırılmasa bile, onun hemen güneyinden geçen ve bizim ana kol olarak kabul ettiğimiz segmentin varlığıdır. Bu segmentin aktivitesini sadece batimetriyle değil, GPS verileriyle de takip ediyoruz. İstanbul ve çevresindeki GPS istasyonları, Anadolu plakasının batıya doğru göreceli hareketinin önemli bir kısmının Marmara’nın kuzeyinden geçtiğini ve bu bölgede bir kilitlenme, yani elastik deformasyon birikimi olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Eğer Şener’in dediği gibi fay orada yoksa veya ölü ise, bu biriken gerilim nereye gidiyor? Bu hareket nasıl karşılanıyor? Bunun fiziksel bir açıklaması yok. Şener’in “kinematik olarak mümkün değil” savı da işte bu yüzden geçersiz. Kinematik tam da orada bir fay olması gerektiğini söylüyor! Üçüncüsü ve en önemlisi, tarihsel depremler. 1766 depremi. Bu deprem İstanbul’u yerle bir etti. Fatih Camii’nin kubbesi tamamen çöktü, surlarda büyük yıkımlar oldu, yüzlerce insan öldü. Bu depremin merkez üssü ve etkilediği alan tam da bu doğu segmentine işaret ediyor. Şener’in “aktif” dediği ve şimdi kırıldığını iddia ettiği Kumburgaz segmenti üzerindeki 6.2’lik bir depremin 1766’daki yıkımı yaratması mümkün müdür? Kesinlikle hayır! 1766 depremi, bugünkü depremden katbekat daha büyüktü ve tam da bizim tehlikeli gördüğümüz, Şener’in ise “yok” dediği fayın kırılmasıyla oluşmuştu. Hatta 1766’da iki büyük deprem var, birkaç ay arayla. Biri muhtemelen bu doğu segmentini, diğeri belki daha batıyı veya güneydeki kolları etkilemiş olabilir. Bu bile tek bir küçük segmentin kırılmasıyla işin bitmediğini, sistemin karmaşıklığını gösterir. 1509 depremi ise daha da korkunç, onun etkileri çok daha geniş bir alana yayılıyor ve muhtemelen Marmara içindeki fayların çok daha büyük bir kısmının birlikte kırıldığını gösteriyor. Şener’in “iş bitti” tezi, hem modern jeofizik verileriyle hem de inkâr edilemez tarihsel kayıtlarla tamamen çelişmektedir. Tehlike, İstanbul’un hemen güneyindeki o kilitli fay segmentinde devam etmektedir.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Celal yine laf ebeliği yapıyor! GPS verileri diyor, modeller diyor… O GPS istasyonlarının çözünürlüğü nedir? Bölgedeki karmaşık blok hareketlerini, yerel deformasyonları ne kadar ayırt edebiliyor? O verileri alıp dümdüz bir fay hattına oturtmak en kolayı ama jeoloji bu kadar basit değil! Ben size yapısal jeolojiden, sahadan, deniz tabanından bahsediyorum. O Orta Sırt yapısı, Marmara’nın açılma döneminden kalma bir rölyef, bir ‘horst’ yapısı olabilir. Üzerindeki kırıklar da o döneme ait normal faylar olabilir. Kuzey Anadolu Fayı’nın yanal hareketi bu eski yapıyı kesip geçememiş, etrafından dolanmış veya enerjisini başka yerlerde sönümlemiştir. Benim “yok” dediğim, orada 130 kilometrelik kesintisiz, aktif, yanal atımlı bir fayın olmadığıdır. Elbette derinde bir şeyler vardır, ama bu yüzeydeki büyük kırılmayı yaratacak mekanizma orada işlemiyor. Tarihsel depremlere gelince… 1766 depreminin tam olarak hangi fay segmentini kırdığını kim kesin olarak söyleyebilir? O dönemin kayıtları bugünkü hassasiyette değil. Yıkımın büyüklüğü sadece depremin büyüklüğüne değil, o zamanki yapıların durumuna, zemin koşullarına da bağlı. Belki de 1766’da Kumburgaz segmenti bugünkünden çok daha büyük bir deprem üretti veya güneydeki faylarla birlikte tetiklendi. Fatih Camii’nin yıkılması tek başına fayın yerini kanıtlamaz, İstanbul’un genelinde büyük bir sarsıntı olduğunu gösterir. Benim modelim basit değil, tam tersine Marmara’nın gerçek karmaşıklığını dikkate alıyor. Sizin tek bir çizgi çekip “işte fay burada” demeniz asıl basitleştirmektir. Bakın tekrar ediyorum, Ereğli sırtındaki 8 kilometrelik ötelenme bariz bir kanıttır. Orada fay var ve çalışmış. Ama Orta Sırt’ta böyle bir kanıt yok! Kanıt olmadan, sadece modeller ve dolaylı verilerle “burada 7.2’lik fay var” demek bilimsel değil, kehanettir. Ben veriye bakarım, yapıya bakarım, kinematiğe bakarım. Bunlar bana İstanbul’un hemen güneyinde, o doğu kısımda büyük bir yanal atımlı fay olmadığını söylüyor. Kumburgaz’daki risk vardı, o da bu depremle büyük ölçüde ortadan kalktı. Bunu kabul etmek zorundasınız.
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Hocalarım, tartışma önemli ama sanırım bazı kavramları netleştirmemiz gerekiyor. Prof. Dr. Üşümezsoy’un vurguladığı yapısal kanıtlar, yani yüzeydeki veya sığ derinlikteki jeolojik yapılar elbette çok değerli. Ancak tektonik aktiviteyi anlamak için sadece bunlara bakmak yetmez. GPS verilerinin çözünürlüğü elbette tartışılabilir ama genel hareket paternini ve kilitlenme bölgelerini göstermede oldukça başarılılar ve Marmara’nın kuzeyinde bir kilitlenme olduğunu gösteriyorlar. Bu, göz ardı edilemez bir jeofiziksel kanıttır. Fayın yüzeyde net bir iz bırakmaması, onun derinde olmadığı anlamına gelmez. Örneğin, 1999 Gölcük depreminde de fayın bazı segmentleri yüzeyde çok belirgin kırıklar oluşturmazken, derinde büyük bir yırtılma gerçekleşmişti. Bizim sismik tomografi ve hız modellerimiz de Prof. Dr. Şengör’ün bahsettiği gibi, o doğu bölgesinde, derinde, sismojenik zonda anomali olduğunu, yani fayın varlığına işaret eden fiziksel özellikler bulunduğunu gösteriyor. Tarihsel depremlere gelince, evet, kayıtlar mükemmel değil ama 1766 depreminin İstanbul merkezli büyük bir yıkım yarattığı konusunda tarihçiler arasında bir konsensüs var. Bu yıkımın sadece Kumburgaz’daki gibi daha batıdaki bir segmentin kırılmasıyla açıklanması zor görünüyor. Prof. Dr. Üşümezsoy’un “belki güneydeki faylarla tetiklendi” demesi bile aslında Marmara’daki sistemin tek bir faydan ibaret olmadığını, etkileşimli bir ağ olduğunu kabul etmesi anlamına gelir ki bu da bizim çoklu fay modeli yaklaşımımızla uyumlu. Ancak bu etkileşim, kuzeydeki ana kolun potansiyelini ortadan kaldırmaz. Bizim MATAM’da yapmaya çalıştığımız şey tam da bu: Farklı disiplinlerden gelen tüm verileri (jeoloji, jeofizik, sismoloji, jeodezi, tarihsel kayıtlar) bir araya getirerek, fiziksel prensiplere dayalı matematiksel modeller oluşturmak ve fayların davranışını anlamaya çalışmak. Bu modeller, Prof. Dr. Üşümezsoy’un “yok” dediği doğu segmentinin hem var olduğunu hem de önemli bir sismik potansiyel taşıdığını gösteriyor. Bu potansiyelin tam büyüklüğü (7.2 mi, 7.4 mü, yoksa parçalı kırılırsa daha mı küçük olur) elbette modelin detaylarına ve varsayımlarına göre değişebilir ama sıfır olmadığı kesin. Bu son deprem de bu bölgedeki aktif tektoniğin bir göstergesi oldu, ancak tehlikenin bittiğinin değil, devam ettiğinin bir işareti olarak okunmalı.
Moderatör (Ahmet Arslan): Prof. Dr. Yaltırak, sizin çoklu fay modelinizden bahsettiniz. Prof. Dr. Üşümezsoy ise daha çok tekil, belirgin fay yapılarına odaklanıyor gibi. Prof. Dr. Şengör de ana Marmara kolunun bütünlüğünü vurguluyor. Bu farklı model yaklaşımları, vardığınız sonuçları nasıl etkiliyor? Yani Marmara’da tek bir ana fay mı var, yoksa birbiriyle etkileşen parçalı bir sistem mi? Bu, risk değerlendirmesi açısından ne anlama geliyor? Özellikle Prof. Dr. Yaltırak, sizin modelinizde bu 23 Nisan depreminin komşu segmentlere etkisi tam olarak nedir?
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Ahmet Bey, bu çok kritik bir nokta. Aslında Prof. Dr. Şengör’ün bahsettiği ana Marmara kolu ile bizim çoklu fay modelimiz birbiriyle çelişmek zorunda değil. Şöyle düşünün: Büyük bir nehir yatağı var (ana fay zonu), ancak bu yatak içinde nehir bazen tek bir kolda akar, bazen kollara ayrılır, menderesler yapar, eski yatakları terk eder. Marmara’daki durum da buna benziyor. Kuzey Anadolu Fayı’nın ana deformasyon zonu Marmara’nın kuzeyinden geçiyor, bu konuda genel bir fikir birliği var. Ancak bu zon, tek bir pürüzsüz çizgi değil. İçinde Prof. Dr. Şengör’ün vurguladığı gibi baskın, uzun segmentler (Kumburgaz, Orta Marmara/Adalar güneyi) olabileceği gibi, bu ana segmentlere bağlı veya onlardan bağımsız daha kısa, ikincil faylar da var (Silivri sırtı fayları gibi). Bizim modelimiz, bu yapıların hepsini üç boyutlu olarak haritalamaya ve aralarındaki etkileşimi, özellikle stres transferini modellemeye çalışıyor. Prof. Dr. Üşümezsoy’un odaklandığı belirgin yapılar da bu sistemin parçaları olabilir. Model farkı şurada ortaya çıkıyor: Tek bir fay segmentine odaklanırsanız, o kırıldığında “iş bitti” deme eğiliminde olabilirsiniz. Ama çoklu, etkileşimli bir sisteme bakarsanız, bir segmentin kırılmasının diğerlerini nasıl etkilediğini (stres yükleyip yüklemediğini, tetikleyip tetiklemediğini) anlamaya çalışırsınız. Risk değerlendirmesi açısından bu şu demek: Tehlike tek bir fayla sınırlı değil. Bir fay kırıldığında komşuları daha tehlikeli hale gelebilir veya tam tersi, stresi azalabilir. 23 Nisan depremine gelirsek, bizim ilk modellemelerimiz, bu depremin kırdığı yaklaşık 20 km’lik parçanın, hem hemen doğusundaki Kumburgaz segmentinin kalan kısmına hem de daha doğudaki Orta Marmara segmentine (veya Adalar güneyi segmenti, ismi ne olursa olsun) pozitif Coulomb stresi yüklediğini gösteriyor. Yani kırılma olasılığını artırıcı yönde bir etki yaptı. Batısındaki Tekirdağ segmentine ise etkisi daha az veya nötr görünüyor. Bu, tehlikenin doğuya doğru kaydığı veya yoğunlaştığı anlamına geliyor. Ancak bu, yarın deprem olacak demek değil. Stres birikimi yıllar, on yıllar sürebilir. Ama bu deprem, sistemin doğuya doğru evrildiğine dair önemli bir ipucu verdi. Prof. Dr. Üşümezsoy’un “orada fay yok” dediği bölgeye stres yüklendiğini hesaplıyoruz. Bu, modellerimiz arasındaki temel farklardan biri. Bizim yaklaşımımız, fayların sadece geometrisine değil, aynı zamanda mekanik etkileşimlerine de odaklanıyor.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Yaltırak’ın “çoklu fay modeli” kulağa hoş geliyor, modern geliyor ama temelde ne yapıyor? Bilgisayar başında oturup, yeterince doğrulanmamış varsayımlarla stres haritaları çiziyor. “Pozitif Coulomb stresi yükledi” diyor. Neye göre? Hangi sürtünme katsayısıyla, hangi kaya özellikleriyle, hangi derinlik parametreleriyle? Bunların hepsi belirsizliklerle dolu. Ben ise size doğrudan gözlemden bahsediyorum. Orta Sırt’ta o yanal atımlı fayın morfolojik kanıtı yok! Olmayan faya stres yükleseniz ne olur, yüklemeseniz ne olur? Önce fayın varlığını ve aktif karakterini tartışmasız bir şekilde kanıtlamanız lazım. Bunu yapmadan stres transferi hesaplamak, boşlukta matematik yapmaktır. Bakın, ben de stres transferini reddetmiyorum. Elbette faylar etkileşir. Ama bu etkileşimin anlamlı olabilmesi için alıcı fayın da kırılmaya müsait olması lazım. Benim iddiam, o doğudaki bölgenin bu tür bir kırılmaya müsait olmadığı yönünde. Belki küçük depremler olur, belki düşey hareketler olur ama 7’lik yanal atımlı bir deprem potansiyeli orada yok. Yaltırak’ın modeli kağıt üzerinde mantıklı görünebilir ama sahadaki jeolojik gerçeklerle örtüşmüyor. Örtüşmeyen bir modele dayanarak “risk doğuya kaydı” demek, insanları yanlış yönlendirmektir.
Prof. Dr. Celal Şengör: Şener yine işi demagojiye döküyor. “Bilgisayar başında oturup” diyerek Cenk Yaltırak’ın ve ekibinin yaptığı ciddi bilimsel modellemeyi küçümsemeye çalışıyor. Bu modeller keyfi çizimler değil, fizik kanunlarına, kaya mekaniği deneylerine, laboratuvar verilerine dayanan, uluslararası bilim camiasında kabul görmüş yöntemlerdir. Elbette belirsizlikler vardır, hiçbir model mükemmel değildir. Ama bu belirsizlikler, modelin tamamen geçersiz olduğu anlamına gelmez. Prof. Dr. Yaltırak’ın ekibinin kullandığı parametreler de rastgele seçilmiyor, bölgedeki sismolojik verilerden, kuyu loglarından, laboratuvar testlerinden elde edilen en iyi tahminlere dayanıyor. Şener’in “morfolojik kanıt yok” takıntısı da anlamsız. Tekrar söylüyorum, büyük faylar her zaman yüzeyde textbook örneği gibi iz bırakmaz. Deniz tabanındaki sedimantasyon, erozyon, karmaşık yapılar bu izleri örtebilir. Ama jeofiziksel yöntemler (derin sismik, gravite, manyetik, GPS) bize derindeki durumu gösterir. Ve bu yöntemler, o doğu segmentinin varlığına ve aktif potansiyeline işaret ediyor. Şener’in sadece yüzey morfolojisine bakarak “fay yok” demesi, buzdağının sadece görünen kısmına bakıp altını inkâr etmeye benziyor. Kaldı ki, stres transferi sadece yanal atımlı faydan yanal atımlı faya olmaz. Bir fayın kırılması, çevresindeki stres alanını değiştirir ve bu, farklı geometrideki veya farklı karakterdeki fayları da etkileyebilir. Dolayısıyla, Şener’in “alıcı fay müsait değil” argümanı da mekanik olarak eksik bir bakış açısıdır. Sonuç olarak, Cenk Yaltırak’ın sunduğu modelleme sonuçları, bizim genel tektonik anlayışımızla ve tarihsel verilerle uyumludur ve ciddiye alınması gereken bilimsel bir çalışmadır.
Moderatör (Ahmet Arslan): Hocalarım, önceki bölümde farklı fay modelleri ve stres transferi konusundaki görüş ayrılıklarınızı dinledik. Şimdi biraz daha spesifik veri türlerine odaklanmak istiyorum. Özellikle GPS (Küresel Konumlama Sistemi) verileri ve paleosismoloji (eski depremlerin izlerini inceleyen bilim dalı) çalışmaları, Marmara Denizi’ndeki fayların aktivitesi ve gelecek risk hakkında bize neler söylüyor? Prof. Dr. Yaltırak, siz GPS verilerinin kilitlenmeyi gösterdiğini belirttiniz. Bu veriler, Prof. Dr. Üşümezsoy’un “doğuda aktif fay yok” tezini nasıl çürütüyor?
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Ahmet Bey, GPS verileri modern tektonik çalışmaların temel taşlarından biridir ve bize yer kabuğunun güncel hareket hızını ve yönünü santimetre, hatta milimetre hassasiyetinde ölçme imkanı sunar. Marmara bölgesi, Türkiye’nin en yoğun GPS ağlarından birine sahip. Bu ağdan elde edilen uzun süreli (yıllara yayılan) veriler bize şunu net olarak gösteriyor: Anadolu plakası, Avrasya plakasına göre batıya doğru yılda yaklaşık 2 ila 2.5 santimetre hızla hareket ediyor. Bu hareketin önemli bir kısmı Kuzey Anadolu Fayı boyunca gerçekleşiyor. Marmara Denizi’ne geldiğimizde, fayın kuzey kolu boyunca yerleştirilmiş GPS istasyonlarının hızlarına baktığımızda, fayın kuzeyindeki (Avrasya tarafındaki) istasyonlar ile güneyindeki (Anadolu tarafındaki) istasyonlar arasında belirgin bir hız farkı görüyoruz. Ancak bu hız farkı, fay hattını kestiğimizde aniden sıfırdan maksimuma çıkmıyor. Fay hattına yaklaştıkça hızlar kademeli olarak değişiyor. Bu durum, fayın yüzeye yakın kısımlarının ‘kilitli’ olduğunu, yani serbestçe kaymadığını, bunun yerine çevresindeki kabuğun elastik olarak deforme olduğunu, yani gerildiğini gösteriyor. Eğer fay serbestçe kaysaydı (creep yapsaydı), fayın iki yakasındaki hız farkı çok daha keskin olurdu. İşte bu kilitlenme ve elastik deformasyon birikimi, özellikle Prof. Dr. Şengör’ün de işaret ettiği Silivri’nin doğusundan başlayıp Adalar’ın güneyine kadar uzanan segment üzerinde oldukça belirgin. Prof. Dr. Üşümezsoy’un “orada aktif fay yok” veya “hareket yok” iddiası, bu bölgesel GPS verileriyle doğrudan çelişiyor. Hareket var ve bu hareket fay üzerinde kilitlendiği için elastik enerji olarak birikiyor. Bu biriken enerji de eninde sonunda büyük bir depremle boşalacak. GPS verileri bize fayın tam geometrisini vermez, ancak fayın nerede aktif olduğunu, nerede kilitlendiğini ve ne kadar hızla enerji biriktirdiğini gösterir. Marmara’nın kuzey kolunun doğu kısmı, bu verilere göre açıkça kilitli ve aktif bir segmenttir.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: (Başını iki yana sallayarak) Cenk Bey yine GPS verilerini mutlak doğru kabul ediyor. O istasyonlar nereye kurulu? Hangi blokların üzerinde? Marmara bölgesi homojen bir yapı değil ki! İçinde irili ufaklı birçok blok var, bunlar kendi içlerinde de dönme veya kayma hareketleri yapabilirler. Siz birkaç istasyonun verisini alıp bunu dümdüz bir fay hattı boyunca kilitlenme olarak yorumluyorsunuz. Belki de o gözlenen hız farkı, fayın kilitlenmesinden değil, bölgesel blok rotasyonlarından veya daha karmaşık, yayılı bir deformasyondan kaynaklanıyor? Ayrıca, GPS sadece yüzeydeki hareketi ölçer. Derindeki fayın davranışı hakkında ne kadar bilgi verebilir? Belki derinde fay yavaşça kayıyor (creep yapıyor) ama yüzeye yakın kısımlarda farklı bir durum var? Ya da o kilitlenme dediğiniz şey, çok daha geniş bir alana yayılmış durumda ve tek bir fay hattına odaklanmak yanlış? Bakın, ben GPS verilerini tamamen reddetmiyorum, elbette bir hareket olduğunu gösteriyorlar. Ama bu hareketin yorumlanması, özellikle de bunu alıp “işte burada kilitli fay var, 7.2’lik deprem yapacak” demek, verinin ötesine geçen bir spekülasyondur. Benim yapısal analizlerim, o bölgede böyle büyük, tek parça bir yanal atımlı fayın varlığına dair somut kanıt sunmuyor. GPS verilerini de bu yapısal çerçeve içinde yorumlamak gerekir, tersini yapmak değil. Yani önce jeolojiyi anlayacaksınız, sonra jeofiziksel verileri onun üzerine oturtacaksınız.
Prof. Dr. Celal Şengör: Şener yine kafa karıştırıyor. “Blok rotasyonları”, “yayılı deformasyon”… Bunlar elbette tektonikte olan şeyler ama Marmara’daki ana hareketi açıklamakta yetersiz kalıyorlar. Kuzey Anadolu Fayı gibi büyük bir transform fay zonunda, hareketin büyük kısmının dar bir zon boyunca lokalize olması beklenir. GPS verileri de tam olarak bunu gösteriyor; fay zonundan uzaklaştıkça hız farkı azalıyor, yani deformasyon fay civarında yoğunlaşıyor. Bu, basit bir kilitlenme modeline gayet iyi uyuyor. Elbette modeller mükemmel değil, yerel karmaşıklıklar olabilir ama ana tabloyu değiştirmez. Şener’in “GPS sadece yüzeyi ölçer” argümanı da yanıltıcı. Yüzeydeki deformasyon, derindeki kilitlenmenin bir yansımasıdır. Elastik teoriye göre, derinde kilitli bir fay, yüzeyde geniş bir alanda elastik gerinim yaratır ve GPS istasyonları tam da bu gerinimi ölçer. Hatta bu gerinimin dağılımından fayın derindeki kilitlenme derinliği ve genişliği hakkında tahminler yapmak mümkündür. Şener’in jeolojiye öncelik verme ısrarı da anlaşılır ama jeoloji tek başına yeterli değil. Özellikle aktif tektonikte, jeofiziksel ve jeodezik veriler (GPS gibi) bize fayın bugünkü davranışını gösterir. Jeoloji bize geçmişi ve yapıyı anlatır, GPS ise şimdiki zamanı ve gelecekteki potansiyeli. Bu ikisini birlikte yorumlamak gerekir. Ve mevcut tüm veriler (jeoloji, sismoloji, GPS, tarihsel depremler) bir araya getirildiğinde, Marmara’nın kuzey kolunun doğu segmentinin aktif, kilitli ve büyük bir deprem potansiyeli taşıdığı sonucu ortaya çıkıyor. Şener’in itirazları, bu bütünleşik tabloyu görmezden gelen, tekil ve bazen de yanlış yorumlanmış gözlemlere dayanıyor gibi görünüyor.
Moderatör (Ahmet Arslan): Peki paleosismoloji bu tartışmaya ne katıyor? Yani Marmara Denizi’nin dibinde veya kıyılarında yapılan hendek (trench) çalışmaları, karot alımları bize geçmişteki büyük depremlerin zamanlaması ve büyüklüğü hakkında ne gibi bilgiler veriyor? Bu bilgiler hangi modeli daha çok destekliyor? Prof. Dr. Şengör, bu konuda önemli çalışmalarınız olduğunu biliyoruz.
Prof. Dr. Celal Şengör: Evet Ahmet Bey, paleosismoloji Marmara gibi denizel ortamlarda zorlu bir çalışma alanı ama son yıllarda önemli ilerlemeler kaydedildi. Özellikle deniz tabanından alınan uzun karotlar ve yüksek çözünürlüklü sismik profiller, geçmişteki büyük depremlerin deniz tabanında bıraktığı izleri (fay kırıkları, sediman bozuşmaları, türbidit akıntıları vb.) görmemizi sağlıyor. Bu izleri tarihlendirerek (genellikle Radyokarbon veya diğer jeokimyasal yöntemlerle), bölgede geçmişte ne sıklıkla ve yaklaşık ne büyüklükte depremler olduğunu anlayabiliyoruz. Marmara Denizi’nde yapılan çalışmalar, özellikle Fransız meslektaşlarımızla (rahmetli Xavier Le Pichon, Rolando Armijo, Marc-André Gutscher ve diğerleri) ve Türk bilim insanlarıyla (Namık Çağatay, Cenk Yaltırak’ın ilk dönem çalışmaları vb.) yürüttüğümüz araştırmalar şunu gösteriyor: Marmara Denizi’ndeki faylar, son birkaç bin yıl içinde defalarca büyük (olasılıkla 7 ve üzeri) depremler üretmişler. Bu depremlerin tekrarlanma aralıkları tam olarak düzenli olmasa da, ortalama birkaç yüzyılda bir büyük bir olayın yaşandığı anlaşılıyor. En son büyük olaylar dizisinin 1766’da yaşandığını biliyoruz. Ondan önce 1509 var, daha da geriye gittikçe kayıtlar zayıflasa da benzer olayların izleri görülüyor. Bu paleosismolojik veriler, Marmara faylarının uzun süreli sessizlik dönemleri geçirebildiğini ama ardından büyük depremlerle bu sessizliği bozduğunu gösteriyor. Yani, Şener’in “artık bitti” veya “orada fay yok” gibi iddiaları, bu uzun vadeli paleosismolojik kayıtlarla da çelişiyor. Faylar oradaydı, geçmişte büyük depremler ürettiler ve şu anki sessizlikleri (veya göreceli sessizlikleri), yeni bir büyük deprem için enerji biriktirdiklerini gösteriyor olabilir. Paleosismolojik veriler, tek başına hangi segmentin ne zaman kırılacağını söylemez ama bölgenin genel sismik potansiyelini ve geçmişteki davranışını anlamamıza yardımcı olur. Ve bu veriler, Marmara’nın kuzey kolunun doğu kısmının da geçmişte aktif olduğuna ve büyük depremler ürettiğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Paleosismoloji önemli bir araç, buna itirazım yok. Ama Marmara gibi karmaşık bir ortamda yorumlanması çok zor. Deniz tabanındaki o bozuşmaların, türbiditlerin hepsini doğrudan fay kırılmasına bağlamak ne kadar doğru? Belki büyük fırtınalar, belki denizaltı heyelanları (depremle tetiklenmemiş olanlar), belki de başka jeolojik süreçler de benzer izler bırakabilir. Tarihlendirme yöntemlerinin hata payları da cabası. Yüzlerce yıllık belirsizliklerden bahsediyoruz. Evet, geçmişte Marmara’da büyük sarsıntılar olmuş ama bunların tam olarak hangi faydan kaynaklandığını, ne büyüklükte olduğunu o deniz dibi çamuruna bakarak kesin olarak söylemek mümkün değil. Celal Hoca ve Fransız meslektaşları bu verileri kendi “büyük fay” modellerine uyduracak şekilde yorumlama eğilimindeler. Ben ise daha temkinliyim. O paleosismolojik kayıtlar, bölgenin tektonik olarak aktif olduğunu gösterir, kabul. Ama spesifik olarak Adalar’ın güneyindeki o segmentin düzenli aralıklarla 7’lik depremler ürettiğini kanıtlamaz. Belki de o büyük olaylar, farklı fay segmentlerinin (kuzey, güney, belki daha küçük faylar) farklı zamanlarda veya bazen birlikte kırılmasıyla oluştu. Yani, paleosismoloji bize “geçmişte bir şeyler oldu” diyor ama “gelecekte tam olarak ne, nerede olacak” sorusuna net bir cevap vermiyor. Benim yapısal analizlerimle birleştirdiğimde, o doğu bölgesinin büyük yanal atımlı deprem üretme potansiyelinin düşük olduğu sonucuna varıyorum. Paleosismoloji tek başına bu sonucu çürütmeye yetmez.
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Paleosismolojinin zorlukları ve belirsizlikleri olduğu doğru, Prof. Dr. Üşümezsoy bu konuda haklı. Ancak modern paleosismoloji sadece tek bir karota veya tek bir ize bakmıyor. Bölgesel olarak birçok noktadan veri topluyor, farklı yöntemlerle (sismik, jeokimyasal, sedimantolojik) bu verileri çapraz kontrol ediyor ve olayları (depremleri) bölgesel olarak ilişkilendirmeye çalışıyor. Marmara’da yapılan çalışmaların sonuçları, farklı araştırma grupları tarafından da büyük ölçüde doğrulanıyor ve bölgede son birkaç bin yılda tekrarlanan büyük deprem olaylarının yaşandığı konusunda genel bir fikir birliği var. Evet, tam olarak hangi fayın kırıldığını %100 kesinlikle söylemek zor olabilir ama olayların büyüklüğü ve etkilediği alan, genellikle ana fay segmentlerinin kırılmasına işaret ediyor. Örneğin, belli bir tarihe ait türbidit katmanının Marmara’nın geniş bir alanında bulunması, büyük bir sarsıntının bölgesel etkisini gösterir. Bu veriler, GPS’in gösterdiği güncel kilitlenme ve tarihsel kayıtlardaki büyük depremlerle birleştiğinde, oldukça tutarlı bir tablo ortaya çıkıyor: Marmara’nın kuzey kolu, özellikle doğu kısmı, geçmişte defalarca büyük depremler üretmiştir ve şu anda da enerji biriktirmektedir. Paleosismoloji, bu sürecin uzun vadeli karakterini anlamamızı sağlıyor ve “artık bitti” gibi kısa vadeli yorumların eksik olduğunu gösteriyor. Bizim MATAM’daki amacımız da bu tür paleosismolojik çalışmaları daha da detaylandırmak, tarihlendirme hassasiyetini artırmak ve bu bilgileri sayısal modellerimize entegre ederek daha güvenilir tehlike analizleri yapmaktır.
Moderatör (Ahmet Arslan): Hocalarım, anlaşılan o ki farklı veri setleri (jeoloji, GPS, paleosismoloji) farklı yorumlara yol açabiliyor veya en azından farklı ağırlıklarla değerlendiriliyor. Bu da bizi kritik bir soruya getiriyor: Tüm bu bilgiler ışığında, İstanbul ve çevresi için deprem tehlike haritaları nasıl oluşturulmalı? Mevcut haritalar yeterince güvenilir mi? Özellikle son deprem ve sizin burada tartıştığınız farklı görüşler, bu haritaların güncellenmesi gerektiğini mi gösteriyor? Prof. Dr. Yaltırak, sizin azalım ilişkileri ve ivme haritaları konusundaki eleştirilerinizi biliyoruz. Tehlike haritalamada nasıl bir yaklaşım benimsenmeli?
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Ahmet Bey, bu hayati bir konu. Mevcut resmi deprem tehlike haritaları, genellikle olasılıksal sismik tehlike analizi (PSHA) dediğimiz bir yönteme dayanır. Bu yöntemde, bölgedeki bilinen tüm fay kaynakları, bunların geometrileri, deprem üretme potansiyelleri (büyüklük-frekans ilişkileri) ve farklı deprem senaryolarının olasılıkları bir araya getirilir. Sonra, bu kaynaklardan kaynaklanacak yer hareketinin (ivme, hız vb.) mesafeyle nasıl azalacağını tahmin eden ‘azalım ilişkisi’ formülleri kullanılır. Tüm bu olasılıklar ve azalımlar birleştirilerek, belirli bir yerde, belirli bir zaman periyodunda (örneğin 50 yılda aşılma olasılığı %10 olan) beklenen yer hareketi seviyesi haritalanır. Bu yaklaşım, bölgesel bir tehlike değerlendirmesi için standart bir yöntemdir ancak ciddi kısıtlamaları ve belirsizlikleri vardır. Birincisi, fay kaynaklarının tanımı ve parametreleri (özellikle Marmara gibi karmaşık yerlerde) hala tartışmalıdır, işte burada gördüğünüz gibi. İkincisi, azalım ilişkileri genellikle geçmiş deprem kayıtlarından elde edilen istatistiksel formüllerdir ve her zaman yerel zemin koşullarını veya fayın spesifik kırılma mekanizmasını tam olarak yansıtmayabilirler. 23 Nisan depreminde ve özellikle Maraş depremlerinde gördük ki, bazı yerlerde ölçülen ivmeler, standart azalım ilişkilerinin tahmin ettiğinden çok daha yüksek veya bazen daha düşük çıkabiliyor. Bu, özellikle ‘yakın alan’ etkileri ve yerel zemin büyütmesi gibi faktörlerin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bizim MATAM’daki yaklaşımımız biraz daha farklı. Evet, olasılıksal analizi tamamen dışlamıyoruz ama ‘deterministik’ yaklaşıma daha fazla ağırlık veriyoruz. Yani, en olası veya en kötü durum senaryolarını (belirli fayların kırılması gibi) ele alıp, bu senaryolarda oluşacak yer hareketini, fiziksel prensiplere dayalı sayısal simülasyonlarla ve çok daha detaylı yerel zemin modelleriyle hesaplamaya çalışıyoruz. Amacımız, 750 metreye 750 metre piksel yerine, 100 metreye 100 metre, hatta mümkünse bina bazında tehlikeyi belirleyebilmek. Bu, bize sadece “burada tehlike yüksek” demek yerine, “bu binanın temelinde şu frekanslarda şu kadar ivme bekleniyor” gibi çok daha spesifik bilgiler verecek. Mevcut haritalar tamamen yanlış değil ama özellikle yerel ölçekte, kentsel dönüşüm veya yapısal tasarım gibi kararlar için yeterince hassas ve güvenilir olmayabilirler. Son depremler ve devam eden araştırmalar, bu haritaların sürekli olarak güncellenmesi ve özellikle yerel zemin etkilerini daha iyi yansıtan, yüksek çözünürlüklü modellerle desteklenmesi gerektiğini gösteriyor.
Prof. Dr. Celal Şengör: Cenk Yaltırak’ın söylediklerine büyük ölçüde katılıyorum. Olasılıksal haritalar, bölgesel bir fikir vermek açısından yararlı olabilir ama mühendislik uygulamaları ve risk azaltma stratejileri için deterministik senaryolar çok daha anlamlıdır. Bizim de yıllardır savunduğumuz şey budur: Marmara’da en olası ve en tehlikeli senaryo, o kuzey koldaki 130 km’lik fayın kırılmasıdır. Bu senaryoyu temel alıp, bu depremin İstanbul’un farklı bölgelerinde ne kadar sarsıntı yaratacağını (şiddet veya ivme olarak) en iyi şekilde modellemeliyiz. Bu modellemede yerel zemin koşulları (alüvyon kalınlığı, kaya türü, yeraltı suyu seviyesi vb.) hayati önem taşır. Çünkü aynı deprem, kaya üzerinde farklı, yumuşak zemin üzerinde bambaşka bir etki yaratır. İstanbul’un jeolojisi de oldukça değişken. Bu yüzden, Cenk’in dediği gibi, genel haritalar yerine, mikro-bölgeleme çalışmalarıyla elde edilen detaylı zemin haritaları üzerine oturtulmuş deprem senaryoları kullanılmalıdır. Mevcut haritaların en büyük eksikliği belki de bu yerel detayları yeterince yansıtamamasıdır. Ayrıca, haritalar genellikle belirli bir tekrarlanma periyoduna göre (örneğin 475 yıl) hazırlanır. Ama depremler bu kadar düzenli olmaz. Belki de 250 yıldır beklenen deprem yarın olacak. Dolayısıyla, sadece belirli bir olasılık seviyesine göre değil, en kötü durum senaryosuna göre de hazırlıklı olmak gerekir. Bu son deprem, Marmara’daki tehlikenin boyutunu değil ama yerini ve karakterini bir kez daha hatırlattı. Bu hatırlatmayı dikkate alarak, tehlike analizlerimizi ve buna bağlı risk azaltma planlarımızı gözden geçirmemiz şarttır.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Tehlike haritası yapmak istiyorsanız, önce hangi fayın tehlike yarattığını doğru tespit etmeniz lazım! Siz olmayan bir fayı veya ölü bir fayı aktif kabul edip onun üzerine senaryolar kurarsanız, ürettiğiniz harita da hayali olur. Benim söylediğim basit: İstanbul için ana tehlike Kumburgaz segmentindeydi, o da kırıldı. Şimdi siz hala “doğudaki fay kırılırsa” diye senaryo üretiyorsunuz. O fayın kırılma potansiyeli yoksa, o senaryonun ne anlamı var? Önce şu doğudaki fayın varlığını ve 7’lik deprem üretecek aktif yanal atımlı karakterini tartışmasız kanıtlayın, ondan sonra tehlike haritasını konuşalım. Zemin koşulları önemli, evet. İstanbul’un zemini yer yer kötü, bu doğru. Ama zeminin kötü olması, olmayan bir faydan gelecek büyük bir deprem riskini yaratmaz. Küçük veya orta büyüklükteki depremlerin etkisini artırabilir, o ayrı. Ama siz işe temelden yanlış başlıyorsunuz. Önce fay haritanızı düzeltin! Benim gösterdiğim verilere bakın, Orta Sırt’ın, Adalar Fayı’nın durumuna bakın. Tehlikeyi doğru yere odaklayın. Belki de asıl tehlike şimdi güney kolda veya başka bir yerdedir. Ama siz inatla, eski modellere takılıp, olmayan fay üzerinden İstanbul’u korkutmaya devam ediyorsunuz. Bu bilimsel değil.
Moderatör (Ahmet Arslan): Hocalarım, görünen o ki tehlike haritalarının temeli olan fay modelleri konusunda bile hala temel bir anlaşma sağlanabilmiş değil. Bu durum, risk azaltma çalışmalarını ve kamuoyunun bilgilendirilmesini de zorlaştırıyor şüphesiz. Üçüncü bölümü burada noktalarken, bir sonraki bölümde bu farklı görüşlerin pratik sonuçlarına odaklanacağız: Kentsel dönüşüm nasıl yönlendirilmeli, bina güçlendirme ne kadar etkili, İstanbullular bireysel olarak ne gibi önlemler almalı ve en önemlisi, bu bilimsel belirsizlikler ortamında karar vericiler nasıl bir yol izlemeli? Tartışmanın en can alıcı kısmına geçeceğiz.
Moderatör (Ahmet Arslan): Hocalarım, 23 Nisan depreminin bilimsel analizini, Marmara’daki fay sisteminin mevcut durumu ve farklı tehlike modelleri üzerine yoğun bir tartışma yürüttük. Şimdi bu tartışmaların somut sonuçlarına, yani İstanbul’daki milyonlarca insanı ve yapıyı doğrudan ilgilendiren risk azaltma stratejilerine odaklanmak istiyorum. Prof. Dr. Şengör, siz tehlikenin büyüklüğü ve kaçınılmazlığı konusunda oldukça net ve hatta karamsar bir tablo çizdiniz. Bu tablo karşısında, “artık çok geç” deseniz de, yine de sorayım: Kentsel dönüşüm ve bina güçlendirme çalışmaları, bu beklenen büyük depremin yaratacağı yıkımı azaltmada ne kadar etkili olabilir? Öncelik nereye verilmeli?
Prof. Dr. Celal Şengör: Ahmet Bey, “çok geç” derken kastettiğim şuydu: Beklenen 7.2’lik depremin yaratacağı yıkımı tamamen ortadan kaldıracak ölçekte bir dönüşümü veya güçlendirmeyi bu saatten sonra yetiştirmemiz mümkün değil. Çünkü sorun sadece binaların kendisi değil, aynı zamanda altyapı (yollar, köprüler, viyadükler, enerji hatları, su şebekeleri), hastaneler, okullar ve en önemlisi, bu kadar büyük bir nüfusun tahliyesi, barınması, iaşesi gibi devasa bir organizasyon problemi. 17 Ağustos 1999’dan beri geçen 26 yılda maalesef bu konularda yeterli adımlar atılmadı. Ancak bu, hiçbir şey yapılamaz anlamına gelmez. Elbette yapılacak her iyileştirme, kurtarılacak her can, azaltılacak her hasar önemlidir. Kentsel dönüşüm ve güçlendirme, doğru yapıldığı takdirde, can kayıplarını azaltmada ve binaların toptan göçmesini engellemede çok etkili olabilir. Özellikle Prof. Dr. Alper İlki’nin de daha önceki sunumlarda gösterdiği gibi, güçlendirilmiş binalar depremde ayakta kalabiliyor. Öncelik nereye verilmeli? İşte bu kritik soru. Benim görüşüm, öncelikle en kötü durum senaryosunda (yani bizim beklediğimiz 7.2’lik depremde) en yüksek sarsıntıyı (şiddet 8 ve 9) hissedecek bölgelere odaklanılması gerektiği yönünde. Yani Yeşilköy’den Tuzla’ya kadar uzanan o sahil bandı ve yakın çevresi ile tarihi yarımada gibi bölgeler. İkinci olarak, bu bölgelerdeki en zayıf yapıların tespit edilip acilen müdahale edilmesi lazım. Yani 2000 öncesi yapılmış, mühendislik hizmeti görmemiş, malzeme kalitesi düşük, özellikle zemin katlarında dükkan vb. nedenlerle taşıyıcı sistemi zayıflatılmış ‘yumuşak kat’ veya ‘zayıf kat’ düzensizliği olan binalar en büyük riski taşıyor. Bu binaların hızlı tarama yöntemleriyle belirlenip, yıkılıp yeniden yapılması veya mümkünse çok hızlı ve etkin bir şekilde güçlendirilmesi gerekiyor. Güçlendirme, her zaman yıkıp yeniden yapmaktan daha hızlı ve ekonomik bir çözüm olabilir, özellikle de can güvenliğini ‘kurtarma’ (collapse prevention) seviyesine getirmek hedefleniyorsa. Ancak güçlendirmenin de doğru projelendirilmesi ve uygulanması şart. Yani, öncelik: en riskli bölgelerdeki en riskli binalar ve tabii ki hastaneler, okullar, itfaiye binaları gibi kritik kamu yapıları.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Celal yine İstanbul’un yarısını riskli ilan etti! Sahil bandı diyor, tarihi yarımada diyor… Neye göre? Kendi hayali fay modeline göre! Ahmet Bey, kentsel dönüşüm veya güçlendirme gibi milyarlarca dolarlık, milyonlarca insanın hayatını etkileyecek kararları alırken, tehlikeyi doğru yere odaklamak zorundasınız. Siz olmayan bir faydan korkup Yeşilköy’deki, Tuzla’daki binaları yıkmaya veya güçlendirmeye kalkarsanız, hem muazzam bir kaynak israfı yaparsınız hem de asıl riskli olabilecek başka yerleri ihmal edersiniz. Benim analizlerime göre Kuzey Marmara’da, İstanbul önlerinde büyük deprem riski kalmadı. Tehlike, eğer varsa, Marmara’nın güneyindedir, Bandırma’dadır, Biga Yarımadası’ndadır, belki Tekirdağ açıklarındaki fayların uzun vadeli potansiyelindedir. İstanbul için konuşuyorsak, evet, zemin bazı yerlerde kötü. Özellikle dere yatakları, eski dolgu alanları, sahil şeridindeki gevşek zeminler riskli olabilir. Ama bu risk, daha çok zemin büyütmesi veya sıvılaşma gibi yerel etkilerden kaynaklanır ve belki de 6-6.5 büyüklüğündeki daha küçük depremlerde bile sorun yaratabilir. Bu tür yerlerdeki binalara elbette bakılmalı, zemin iyileştirmesi veya yapısal güçlendirme yapılmalı. Ama bunu “7.2’lik deprem geliyor” paniğiyle değil, mevcut zemin koşullarının ve yapı stoğunun gerçek durumuna göre yapmak lazım. Yani odak noktası, fay hattına yakınlık değil, zeminin kötülüğü ve binanın kendi yapısal zayıflığı olmalı. Özellikle 2000 öncesi yapılmış, denetimsiz, kötü malzemeli binalar her yerde risklidir, sadece sahilde değil. Ama İstanbul’un genelini, özellikle kaya üzerine kurulu bölgelerini 8-9 şiddetinde sallayacak bir deprem senaryosu artık geçerli değildir. Kaynaklarımızı bu hayali senaryoya değil, gerçek sorunlara, yani kötü zeminlerdeki kötü binalara yönlendirmeliyiz. Güçlendirme evet işe yarar ama doğru yerde yapılırsa. Yanlış yerde yapılan güçlendirme sadece para israfıdır.
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Burada iki farklı uç görüşü görüyoruz yine. Prof. Dr. Şengör, en kötü senaryoya odaklanıp geniş bir alanı önceliklendirirken, Prof. Dr. Üşümezsoy riski neredeyse tamamen İstanbul dışına veya sadece çok lokalize zemin sorunlarına indirgiyor. Bizim yaklaşımımız bu ikisinin arasında bir yerde duruyor ve daha veri odaklı bir önceliklendirmeyi savunuyor. Evet, Prof. Dr. Şengör’ün dediği gibi, beklenen büyük deprem senaryosunda (bizim hesabımıza göre 7.4 veya belki parçalı kırılırsa 7.2 civarı) en yüksek sarsıntının sahil bandına yakın bölgelerde olması beklenir. Dolayısıyla bu bölgeler elbette öncelikli. Ancak tehlike sadece fay hattına olan uzaklıkla belirlenmiyor. Prof. Dr. Üşümezsoy’un vurguladığı gibi yerel zemin koşulları da en az fay uzaklığı kadar, hatta bazen daha da önemli. Yumuşak zeminler, alüvyon vadileri deprem dalgalarını büyütebilir ve faya daha uzak olsalar bile daha yüksek sarsıntıya maruz kalabilirler (Avcılar örneği gibi). Dolayısıyla bizim önerimiz, hem beklenen deprem senaryolarından kaynaklanan yer hareketi dağılımını (ivme haritalarını) hem de detaylı mikro-bölgeleme çalışmalarıyla elde edilen yerel zemin büyütme haritalarını üst üste koyarak, gerçek riskin en yüksek olduğu bölgeleri belirlemektir. Yani hem faya yakınlık hem de zeminin kötülüğü bir araya geldiğinde risk katlanarak artar. İşte önceliklendirme tam da bu kesişim bölgelerinden başlamalı. İkinci adımda ise, bu yüksek riskli bölgelerdeki yapı stoğunun durumunu değerlendirmek gelir. Alper İlki Hoca’nın bahsettiği hızlı tarama yöntemleri bu noktada çok değerli. Bu yöntemlerle en zayıf, en riskli binaları (yaş, kat sayısı, malzeme kalitesi, düzensizlikler vb. parametrelere göre) belirleyip, acil müdahaleyi (güçlendirme veya yıkım) bu binalara yönlendirmek gerekir. Yani yaklaşımımız, hem bölgesel tehlike analizine (fay ve zemin) hem de bina bazında hasar görebilirlik analizine dayanmalı. Güçlendirme kesinlikle etkili bir yöntemdir. Özellikle toptan göçmeyi önleyerek can kaybını azaltmada kritik rol oynar. Yıkıp yeniden yapmaya göre çoğu zaman daha hızlı ve ekonomiktir. Ancak her bina güçlendirmeye uygun olmayabilir veya güçlendirme maliyeti yeniden yapım maliyetine yaklaşabilir. Bu kararların da yine mühendislik analizleriyle verilmesi gerekir. Sonuç olarak, ne tehlikeyi tamamen yok sayabiliriz ne de tüm şehri aynı kefeye koyabiliriz. Veriye dayalı, bilimsel bir önceliklendirme ile kaynaklarımızı en doğru şekilde kullanarak, en azından can kayıplarını minimize edecek adımları hızla atmalıyız.
Moderatör (Ahmet Arslan): Önceliklendirme konusunda farklı yaklaşımlar olsa da, kötü zeminlerdeki eski ve mühendislik hizmeti almamış binaların en büyük riski taşıdığı konusunda bir ortak nokta var gibi görünüyor. Peki İstanbullular bireysel olarak ne yapmalı? Evlerinin risk durumunu nasıl öğrenebilirler ve ne gibi önlemler alabilirler? Prof. Dr. Üşümezsoy, sizin “büyük risk bitti” tezinize rağmen, vatandaşlara bir öneriniz var mı?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Elbette var. “Büyük risk bitti” demek, “hiçbir risk yok” demek değil. İstanbul’da hala depremler olabilir, belki 6-6.5 büyüklüğünde sarsıntılar yaşanabilir. Özellikle kötü zeminlerde bu sarsıntılar bile hasara yol açabilir. Vatandaşın yapması gereken ilk şey, oturduğu binanın zeminini ve yapım yılını öğrenmek. Eğer 2000 öncesi yapılmış bir binada ve özellikle dolgu alan, dere yatağı, sahil şeridi gibi riskli bir zeminde oturuyorsa, binasının durumunu bir uzman mühendise kontrol ettirmesi faydalı olur. Belediyelerin yaptığı hızlı tarama testleri de bir ön fikir verebilir. Eğer bina riskli görünüyorsa, güçlendirme veya dönüşüm seçeneklerini apartman sakinleriyle birlikte değerlendirmelidir. Ama tekrar ediyorum, sağlam kayalık zeminde, 2000 sonrası yapılmış, mühendislik görmüş bir binada oturuyorsa, Kuzey Marmara’dan gelecek 7’lik deprem korkusuyla panik yapmasına gerek yok. Onun dışında, her türlü depreme karşı alınması gereken temel önlemler var tabii: Evdeki eşyaları sabitlemek, bir deprem çantası hazırlamak (içinde su, ilk yardım malzemesi, düdük, fener mutlaka olmalı), acil durum planı yapmak gibi. Ama en önemlisi, bilgi kirliliğine karşı dikkatli olmak ve her söylenene inanmamak. Bilimsel verilere dayanan, mantıklı açıklamalara itibar etmek gerekir. Benim söylediğim gibi, İstanbul için büyük tehlike geçti, ama bu rehavete kapılmak anlamına gelmez. Bina özelinde ve zemin özelinde riskler devam edebilir, bunlara karşı tedbirli olmakta fayda var.
Prof. Dr. Celal Şengör: Şener’in “sağlam zemindeki yeni bina güvende” sözü tehlikeli bir genelleme. Evet, göreceli olarak daha güvendeler ama 7.2’lik bir depremde 6-7 şiddetinde sallanacak bir bölgede, yeni bile olsa kötü tasarlanmış veya kötü inşa edilmiş bir binanın hasar görmeyeceğinin garantisi yok. Maraş’ta yeni yapılan binaların da yıkıldığını gördük. Dolayısıyla “benim binam yeni, zemini sağlam, bana bir şey olmaz” demek doğru değil. Herkesin oturduğu binanın deprem yönetmeliğine uygun yapılıp yapılmadığını, projesine sadık kalınıp kalınmadığını sorgulaması gerekir. Ama bireysel çabalar maalesef yetersiz kalacaktır. Asıl çözüm, devletin ve yerel yönetimlerin kararlı bir şekilde riskli yapı stoğunu elden geçirmesidir. Vatandaş ne yapabilir? Öncelikle oturduğu binanın risk durumu hakkında bilgi talep edebilir. Belediyelerin yaptığı çalışmalara katılabilir, sonuçlarını öğrenebilir. Eğer bina riskli ise, diğer kat malikleriyle organize olup dönüşüm veya güçlendirme için baskı yapabilir. Ama kabul edelim ki bu süreçler çok zorlu. Onun dışında Şener’in saydığı bireysel önlemler (eşya sabitleme, çanta, plan) elbette önemli ama bunlar hayatta kalma şansını artırır, yıkımı engellemez. Asıl mesele, o büyük deprem olduğunda mümkün olduğunca az binanın yıkılmasını sağlamaktır. Bu da bireysel çabaların ötesinde, kamusal bir irade ve planlama gerektirir. Vatandaşa düşen en önemli görevlerden biri de belki bu iradenin oluşması için talepte bulunmak, sesini yükseltmektir.
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: İki hocamın da belirttiği gibi, bireysel önlemler önemli ama yeterli değil. Vatandaşların kendi binalarının durumu hakkında bilgi sahibi olması kritik. Belediyelerin sunduğu hızlı tarama hizmetleri veya özel mühendislik firmalarından alınacak raporlar bu konuda yardımcı olabilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Farklı yöntemler farklı sonuçlar verebilir. Bir yöntem “risksiz” derken, diğeri “riskli” diyebilir. Bu nedenle, mümkünse birden fazla değerlendirme yapmak veya daha kapsamlı analizlere başvurmak gerekebilir. Riskli olduğu tespit edilen binalarda ise güçlendirme veya kentsel dönüşüm seçenekleri gündeme gelir. Burada da apartman genel kurulunun kararı, finansman bulma gibi zorluklar ortaya çıkıyor. Devletin bu süreçleri kolaylaştırıcı adımlar atması (yasal düzenlemeler, finansal destekler, nitelikli çoğunluk yerine basit çoğunluk gibi) çok önemli. Bireysel olarak deprem çantası hazırlamak, eşyaları sabitlemek gibi önlemlerin yanı sıra, belki de en önemlisi deprem anında ve sonrasında nasıl davranılacağını bilmektir. Panik yapmamak, ‘çök-kapan-tutun’ gibi doğru davranışları uygulamak, deprem sonrası güvenli toplanma alanlarını bilmek hayati önem taşır. Bilgi kirliliğine karşı da Prof. Dr. Üşümezsoy’un uyarısı çok yerinde. Vatandaşlar, kaynağı belli olmayan, bilimsel dayanağı olmayan bilgilere itibar etmemeli, yetkili kurumların (Kandilli, AFAD gibi) ve konunun uzmanı bilim insanlarının açıklamalarını takip etmelidir. Bizim MATAM olarak hedeflerimizden biri de bu bilimsel bilgiyi daha anlaşılır ve erişilebilir bir şekilde kamuoyuyla paylaşmaktır.
Moderatör (Ahmet Arslan): Hocalarım, önceki bölümde tehlike haritalarının oluşturulmasındaki zorlukları ve farklı yaklaşımları ele aldık. Ancak haritalar ve modeller ne kadar gelişirse gelişsin, asıl soru belki de şu: Olası bir büyük İstanbul depremine ne kadar hazırız? Sadece binalarımızın durumu değil, deprem sonrası yaşanacak kaos ortamıyla başa çıkabilecek bir acil durum yönetim planımız, yeterli ve dayanıklı bir altyapımız var mı? Prof. Dr. Şengör, sizin bu konudaki değerlendirmeniz nedir? İstanbul, beklediğiniz o 7.2’lik senaryo gerçekleşirse, sonrasıyla başa çıkabilir mi?
Prof. Dr. Celal Şengör: Ahmet Bey, bu sorunun cevabı maalesef acı ve net: Hayır, başa çıkamaz! Bakın, biz burada 7.2 büyüklüğünde, İstanbul’un önemli bir kısmını 8 ve 9 şiddetinde sarsacak bir depremden bahsediyoruz. Bu, 1999 Gölcük depreminin İstanbul’da yarattığı etkinin katbekat fazlası demektir. O günkü depremde bile Avcılar’da yaşananları, iletişim hatlarının çökmesini, yolların kapanmasını hatırlayın. Şimdi bunun çok daha geniş bir alanda, çok daha şiddetli bir şekilde yaşandığını düşünün. Öncelikle, on binlerce, belki yüz binlerce binanın ağır hasar alması veya yıkılması söz konusu olacak. Bu, milyonlarca insanın evsiz kalması, yüz binlerce insanın yaralanması ve maalesef on binlerce, belki yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesi anlamına gelebilir. Bu tablo karşısında hangi acil durum planı işleyebilir? İtfaiye, ambulans, arama-kurtarma ekipleri enkaz altındaki insanlara nasıl ulaşacak? Yolların büyük kısmı hasar görmüş veya enkazla kapanmış olacak. Köprüler, viyadükler… Özellikle eski olanların durumu meçhul. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Boğaziçi Köprüsü… Bunların ayaklarının oturduğu zeminler, deprem sırasında nasıl davranacak? Ya Avrasya Tüneli, Marmaray? Bunlar modern yapılar deniyor ama böylesine büyük bir sarsıntıda ne kadar işlevsel kalabilecekler? Hadi diyelim ayakta kaldılar, içlerine doluşacak milyonlarca paniğe kapılmış insanı nasıl yöneteceksiniz? İletişim altyapısı büyük ihtimalle çökecek. Cep telefonları çalışmayacak, internet erişimi olmayacak. Elektrik kesintileri yaşanacak, su şebekeleri hasar görecek, doğalgaz hatlarında sızıntılar ve yangın riski ortaya çıkacak. Hastaneler… İstanbul’daki hastanelerin önemli bir kısmı eski binalarda veya riskli bölgelerde. Depremde ayakta kalabilenler bile yaralı akınıyla başa çıkamayacak, personel ulaşamayacak, malzeme yetersiz kalacak. Toplanma alanları deniyor… O toplanma alanlarına insanlar nasıl ulaşacak? Ulaşsalar bile orada ne kadar süre, hangi koşullarda barınabilecekler? Yiyecek, su, tuvalet, güvenlik… Bunlar nasıl sağlanacak? İstanbul’un nüfus yoğunluğu, dar sokakları, plansız yapılaşması, deprem sonrası kaosu daha da büyütecek faktörler. Kısacası, beklenen büyüklükteki bir deprem sonrası İstanbul’da tam bir felaket senaryosuyla karşı karşıya kalacağız. Mevcut hazırlıklar, planlar bu ölçekteki bir felaketle başa çıkmaktan çok uzak. “Çok geç” dememin bir nedeni de budur. Sadece binaları değil, bütün bir şehri, bütün bir yaşam sistemini bu depreme hazırlamak gerekirdi, ama maalesef bu yapılmadı. Şimdi yapılacak olan, ancak hasarı bir nebze sınırlamak ve belki de o kaçınılmaz kaos ortamında ayakta kalmaya çalışmak olacaktır.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Celal yine felaket tellallığı yapıyor! 7.2 diyor, 8-9 şiddet diyor… Neye göre? Kendi kafasındaki, benim varlığını reddettiğim o doğudaki fayın kırılacağı varsayımına göre! Ahmet Bey, eğer benim dediğim gibi, İstanbul önlerindeki ana risk Kumburgaz segmentindeydi ve o da bu son depremlerle enerjisini büyük ölçüde boşalttıysa, o zaman Celal’in çizdiği bu kıyamet senaryosunun bir anlamı kalmıyor. Evet, İstanbul’da hala depremler olabilir. Belki 6.5’u geçmeyecek sarsıntılar yaşarız. Bu sarsıntılar da elbette kötü zeminlerdeki çürük binalarda hasara yol açabilir, bazı altyapı sorunları yaratabilir. Ama bu, Celal’in anlattığı gibi şehrin tamamen çökmesi, yolların kapanması, köprülerin yıkılması anlamına gelmez! Bizim odaklanmamız gereken, bu daha olası, daha küçük ama yine de hasar verici depremlere karşı hazırlıklı olmak. Bunun için ne lazım? Öncelikle, sıvılaşma riski olan, zemin büyütmesi yapacak olan bölgelerdeki (dere yatakları, dolgu alanlar, sahil şeritleri) altyapıyı güçlendirmek lazım. Su boruları, kanalizasyon hatları, doğalgaz boruları buralarda daha dayanıksız olabilir. İkincisi, yine bu riskli zeminlerdeki ve genel olarak 2000 öncesi yapılmış eski, denetimsiz binaların oluşturduğu tehlikeye odaklanmak lazım. Acil durum planları da bu daha gerçekçi senaryoya göre yapılmalı. Yani, şehrin tamamının enkaz altında kalacağı varsayımıyla değil, belirli bölgelerde yoğunlaşacak hasara müdahale edebilecek şekilde planlama yapılmalı. Hastanelerin, okulların güçlendirilmesi önemli, evet. Ama bunu 7.2’lik hayali bir depreme göre değil, bulundukları zeminin ve kendi yapılarının gerçek risk durumuna göre yapmak lazım. Belki de sağlam kayadaki bir hastaneyi güçlendirmek yerine, alüvyondaki bir okulun yıkılıp yeniden yapılması daha acildir. Yani kaynaklarımızı, Celal’in yarattığı o büyük korku tüneline değil, somut, ölçülebilir risklere yöneltmeliyiz. İstanbul’un altyapısı elbette mükemmel değil ama 6-6.5’luk depremlerle başa çıkabilecek kapasitesi, Celal’in iddia ettiğinden çok daha fazladır. Panik yaratıp insanları umutsuzluğa sevk etmek yerine, gerçekçi riskleri belirleyip onlara yönelik çözümler üretmeliyiz.
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Burada Prof. Dr. Şengör’ün çizdiği tablonun ciddiyetini ve Prof. Dr. Üşümezsoy’un odaklanma önerisindeki bazı haklı noktaları kabul etmekle birlikte, daha dengeli bir yaklaşım gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle, Prof. Dr. Şengör’ün 7.2 veya üzeri bir deprem senaryosunda İstanbul’un karşılaşacağı zorluklar konusundaki tespitleri maalesef büyük ölçüde doğrudur. Bu büyüklükteki bir deprem, sadece bina hasarı değil, çok ciddi bir altyapı çöküşü ve sistemik bir kriz yaratma potansiyeline sahiptir. Mevcut hazırlık düzeyimizin bu senaryoyla başa çıkmak için yetersiz olduğu da bir gerçektir. Ancak Prof. Dr. Üşümezsoy’un dediği gibi, riski sadece bu en kötü senaryoya indirgemek de doğru değil, daha küçük depremlerin yaratabileceği yerel hasarlara karşı da hazırlıklı olmalıyız. Fakat, Prof. Dr. Üşümezsoy’un 7 ve üzeri riskin tamamen ortadan kalktığı varsayımı bilimsel olarak desteklenmediği için, planlamalarımızı sadece 6-6.5’luk depremlere göre yapmak da büyük bir hata olur. Mühendislikte ve afet yönetiminde prensip, ‘umudu en iyiye bağla, hazırlığı en kötüye göre yap’tır. Dolayısıyla, İstanbul’un acil durum ve altyapı planlaması, bilimsel olarak makul görünen en kötü durum senaryolarını (ki bu bizim modellerimize göre 7.2-7.4 aralığındadır) dikkate almak zorundadır. Bu ne anlama geliyor? Ulaşım ağlarının (köprüler, viyadükler, ana arterler, metro hatları) deprem sonrası işlevsel kalmasını sağlayacak güçlendirme çalışmaları hayati önemdedir. Çünkü yardımın ve ekiplerin ulaşımı buna bağlıdır. Hastanelerin sadece yıkılmaması değil, aynı zamanda deprem sonrası hizmet verebilir durumda olması (enerji, su, medikal gaz sistemlerinin çalışması) gerekir; sismik izolatörlü hastaneler bu yüzden önemlidir. İletişim sistemlerinin (hem kablolu hem kablosuz) yedekli ve dayanıklı hale getirilmesi şarttır. Enerji nakil hatları, trafo merkezleri, su ve doğalgaz şebekeleri, özellikle riskli bölgelerden geçen kısımları güçlendirilmeli veya alternatif güzergahlar oluşturulmalıdır. Bizim MATAM projesindeki hedeflerimizden biri de tam olarak budur: Yüksek çözünürlüklü tehlike haritaları üreterek, hangi altyapı elemanlarının ne kadar risk altında olduğunu belirlemek ve güçlendirme çalışmalarının doğru önceliklendirilmesine yardımcı olmak. Örneğin, hangi köprünün, hangi viyadüğün, hangi trafo merkezinin daha acil müdahaleye ihtiyacı olduğunu bilimsel verilerle ortaya koyabiliriz. Yani, evet, mevcut durum endişe verici ama umutsuz değil. Doğru bir planlama, veri odaklı bir önceliklendirme ve kararlı bir uygulama ile deprem sonrası yaşanacak kaosun boyutunu ve etkilerini azaltmak mümkündür.
Moderatör (Ahmet Arslan): Hazırlık ve altyapı konusundaki farklı görüşleri de dinledik. Şimdi belki de en çok merak edilen ve zaman zaman speülasyonlara yol açan bir konuya geçmek istiyorum: Depremin önceden tahmini… Bilim bugün bu konuda ne noktada? Özellikle sosyal medyada veya bazı platformlarda “depremi bildim” iddiaları ortaya atılıyor. Veya hayvan davranışları, havadaki değişiklikler gibi bazı ‘öncü işaretler’den bahsediliyor. Bilimsel olarak depremi önceden, yani saati, yeri ve büyüklüğüyle tahmin etmek mümkün mü? Erken uyarı sistemleri bu noktada ne işe yarıyor? Prof. Dr. Şengör, sizin bu konudaki net tavrınızı biliyoruz ama tekrar alabilir miyiz?
Prof. Dr. Celal Şengör: Ahmet Bey, bu konuda tavrım net ve değişmez: Günümüz bilimiyle, kısa vadeli, yani saatler veya günler öncesinden bir depremin yerini, zamanını ve büyüklüğünü kesin olarak tahmin etmek mümkün değildir! Bunu iddia edenler ya bilimden bihaberdirler ya da maalesef insanları kandırmaya çalışan şarlatanlardır. Neden mümkün değil? Çünkü deprem dediğimiz olay, yer kabuğundaki fayların aniden kırılmasıdır ve bu kırılma süreci son derece karmaşık, kaotik bir süreçtir. Bir fayın neresinin ne zaman, ne kadar kayacağına etki eden o kadar çok faktör vardır ki (kayaçların heterojen yapısı, gözenek basıncı, fay geometrisindeki küçük değişiklikler, bölgesel ve yerel stres alanındaki anlık değişimler vb.), bu süreci önceden tam olarak modelleyip “şu gün, şu saatte, şurada, şu büyüklükte kırılacak” demek imkansızdır. Evet, faylar üzerinde enerji biriktiğini biliyoruz, nerelerde kilitlenme olduğunu tahmin edebiliyoruz, uzun vadeli olasılık hesapları (forecasting) yapabiliyoruz; yani “önümüzdeki 30 yıl içinde şu bölgede 7 büyüklüğünde deprem olma olasılığı %60’tır” gibi ifadeler kullanabiliyoruz. Ama bu, “tahmin” (prediction) değildir, sadece istatistiksel bir olasılıktır. “Öncü işaretler” denilen şeylere gelince… Hayvan davranışları, havadaki iyonlaşma, radon gazı çıkışı, elektromanyetik anormallikler… Bunlarla ilgili yüzlerce yıldır gözlemler ve iddialar var. Ancak bunların hiçbiri, bilimsel olarak tekrarlanabilir, güvenilir ve her depremden önce ortaya çıkan kesin işaretler olarak kanıtlanamamıştır. Bazı depremlerden önce bazı anormallikler gözlenmiş olabilir ama bunlar ya tesadüfidir ya da depremle doğrudan ilişkisi kurulamayan başka olaylardır. Güvenilir bir öncü işaret, her büyük depremden önce ortaya çıkmalı ve yanlış alarm vermemelidir. Böyle bir işaret henüz bulunamamıştır. Erken uyarı sistemleri ise tamamen farklı bir mekanizmadır. Onlar depremi önceden tahmin etmezler. Deprem olduktan sonra, fay kırılmaya başladıktan sonra oluşan ve daha hızlı ilerleyen P (primer) dalgalarını en yakın istasyonlarda algılayıp, daha yavaş ama daha yıkıcı olan S (sekonder) dalgaları ve yüzey dalgaları daha uzak yerlere ulaşmadan saniyeler öncesinden bir uyarı gönderirler. Bu saniyeler, otomatik sistemlerin (doğalgaz vanaları, trenler, asansörler) kapatılması veya insanların ‘çök-kapan-tutun’ pozisyonu alması için değerli olabilir ama bu bir tahmin değildir, deprem başladıktan sonra verilen çok kısa süreli bir uyarıdır. Dolayısıyla, halkımız deprem tahmini iddialarına kesinlikle itibar etmemeli, umudunu buna bağlamamalıdır. Çözüm, deprem tahmininde değil, depreme dayanıklı yapılar inşa etmekte ve depreme hazırlıklı olmaktadır.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Celal Hoca’nın “tahmin mümkün değil” kesinliğine katılıyorum, o konuda bir tartışmamız yok. Şarlatanlara inanmamak lazım. Ancak, bilim her zaman ilerliyor. Bugün “imkansız” dediğimiz şey, yarın mümkün olabilir. Belki de bizim henüz tam anlayamadığımız, fayların kırılma öncesi yaydığı bazı sinyaller vardır. Hayvanların hassasiyeti veya bazı jeofiziksel anormallikler tamamen tesadüf olmayabilir. Bunları “öncü işaret” olarak kabul edip üzerine sistem kurmak için elbette çok erken ve bilimsel temel yok. Ama bu konudaki araştırmaları da tamamen dışlamamak, küçümsememek lazım. Benim asıl odaklandığım nokta ise şu: Tahmin peşinde koşmak yerine, biz jeologlar olarak fayların davranışını anlamaya çalışmalıyız. Hangi fay ne kadar enerji biriktirdi, hangisi boşalttı, hangisi yavaş kayıyor, hangisi kilitli? İşte bu bilgiler bize uzun vadeli riskin nerede yoğunlaştığını gösterir. Mesela ben Kumburgaz’ın enerjisini boşalttığını söylüyorum, bu bir tür “tersine tahmin” gibi düşünülebilir; yani “buradan artık büyük bir şey beklemeyin” diyorum. Bu, somut jeolojik verilere dayalı bir yorum. Başkaları doğudaki fayın kilitli olduğunu söylüyor, o da bir yorum. İşte bu yorumları sağlam verilere dayandırıp, riskin nerede olduğunu belirlemek, tahmin kovalamaktan çok daha önemlidir. Erken uyarı sistemleri ise faydalı olabilir ama Celal’in de dediği gibi, sadece birkaç saniye kazandırır ve depremin merkez üssüne yakın yerlerde pek işe yaramaz. Dolayısıyla ona bel bağlamak da doğru değil. Esas olan, yapılarımızı sağlam yapmak ve riskli bölgeleri doğru tespit etmektir.
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: İki hocamın da temel noktalarına katılıyorum. Kısa vadeli, deterministik deprem tahmini şu anki bilimsel olanaklarımızla mümkün görünmüyor. Güvenilir öncü işaretler konusunda da Prof. Dr. Şengör’ün söyledikleri geçerli; henüz kanıtlanmış, operasyonel olarak kullanılabilecek bir öncü işaretimiz yok. Ancak bu alandaki araştırmalar devam ediyor. Özellikle fay zonlarındaki akışkan basıncı değişimleri, elektromanyetik alan değişimleri, çok hassas deformasyon ölçümleri (örneğin fiber optik sensörlerle), yapay zeka destekli sismik sinyal analizleri gibi konularda ilginç çalışmalar var. Belki gelecekte, bu farklı veri türlerini birleştirerek, kırılma sürecine işaret eden bazı anormallikleri daha erken tespit etmek mümkün olabilir, ama bu şu an için bir araştırma konusu. Prof. Dr. Üşümezsoy’un vurguladığı gibi, bizim şu an yapabileceğimiz en iyi şey, fayların mevcut durumunu ve davranışını anlamak, enerji birikimini modellemek ve buna dayalı olasılıksal tahminler yapmaktır. Yani, “önümüzdeki 10 yıl içinde şu fayın kırılma olasılığı nedir?” gibi sorulara cevap aramaktır. Bu tahminler de kesinlik içermez ama risk yönetimi ve planlama için önemli bir girdi sağlar. Erken uyarı sistemleri ise, tahmin değil, bir müdahale aracıdır. Saniyeler bile kritik tesislerin güvenli hale getirilmesi, cerrahi operasyonların durdurulması, hızlı trenlerin yavaşlatılması gibi konularda hayat kurtarıcı olabilir. İstanbul gibi büyük ve riskli bir metropolde, etkin bir erken uyarı sisteminin kurulması ve yaygınlaştırılması kesinlikle gereklidir. Ancak bu sistemin de sihirli bir değnek olmadığını, özellikle merkez üssüne yakın bölgelerde çok sınırlı bir uyarı süresi sağlayacağını bilmek gerekir. Sonuç olarak, bilimsel gerçeklik şudur: Depremi önceden tam olarak bilemiyoruz. Bu yüzden enerjimizi tahmin beklentisine değil, deprem olduğunda ayakta kalacak şehirler ve toplumlar yaratmaya harcamalıyız. Bu da ancak sağlam mühendislik, doğru planlama, etkin risk yönetimi ve toplumun her kesiminin katıldığı bir hazırlık kültürüyle mümkün olabilir.
Moderatör (Ahmet Arslan): Hocalarım, şimdiye kadar Marmara’daki deprem tehlikesinin bilimsel boyutunu, farklı modelleri, risk azaltma stratejilerini ve tahmin konusundaki gerçekleri tartıştık. Ancak tüm bu bilimsel bilgi ve tartışmaların bir de kamuoyuna ve karar vericilere aktarılması boyutu var. Görüyoruz ki, sizler gibi değerli bilim insanları arasında bile zaman zaman temel konularda görüş ayrılıkları olabiliyor. Bu durum, kamuoyunda kafa karışıklığına, güvensizliğe ve hatta paniğe yol açabiliyor. Diğer yandan, medyanın konuyu ele alış biçimi, reyting kaygısı veya sansasyonel başlıklar da bu karmaşayı artırabiliyor. Bu noktada sormak istiyorum: Bilim dünyası ile toplum ve karar vericiler arasındaki iletişim nasıl daha sağlıklı hale getirilebilir? Bilim insanlarının bu süreçteki sorumluluğu nedir? Prof. Dr. Üşümezsoy, siz sık sık medyanın ve bazı meslektaşlarınızın halkı yanlış yönlendirdiğini savunuyorsunuz. Ne yapılmalı?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Ahmet Bey, sorun tam da burada başlıyor zaten! Bilim insanı dediğin, önce kendi alanının verilerine hakim olacak, sonra da bu verileri abartmadan, spekülasyona kaçmadan, halkın anlayacağı dilde ama bilimsel doğruluktan taviz vermeden aktaracak. Ama bizde ne oluyor? Bazı arkadaşlar, ellerinde yeterli veri olmadan, kendi teorilerini mutlak doğru gibi sunuyorlar. “7.2 kesin geliyor”, “İstanbul yıkılacak” gibi kesin ve korkutucu ifadeler kullanıyorlar. Medya da bu felaket senaryolarını seviyor, reyting getiriyor çünkü. Sonra bir bakıyorsunuz, ortada bilimsel bir tartışma yerine bir korku iklimi oluşmuş. Benim gibi farklı bir şey söyleyen, “Hayır, o kadar büyük risk yok, tehlike şurada” diyen biri çıktığında da “halkı rehavete sürüklüyor” diye yaftalanıyor. Halbuki ben rehavet değil, gerçekçilik öneriyorum! Halkın doğru bilgiye ulaşması lazım. Bunun için ne yapılmalı? Birincisi, bilim insanları sorumluluk sahibi olmalı. Bilmediği konuda veya emin olmadığı veriler hakkında kesin konuşmamalı. Farklı görüşler varsa, bunları “bu bir görüştür, diğer görüş budur, kanıtlar şunlardır” diye medeni bir şekilde sunmalı. İkincisi, medya sorumluluk sahibi olmalı. Konuyu sansasyonelleştirmek yerine, farklı bilimsel görüşlere dengeli bir şekilde yer vermeli, uzman olmayan kişilerin veya şarlatanların boy göstermesine izin vermemeli. Üçüncüsü, belki de en önemlisi, devletin veya yetkili kurumların (TÜBİTAK, üniversiteler, AFAD gibi) bu konuda bir koordinasyon sağlaması, bilimsel verileri derleyip, ortak bir zeminde tartışılmasını ve sonuçların kamuoyuna anlaşılır bir dille aktarılmasını sağlayacak platformlar oluşturması lazım. Örneğin, bir “Ulusal Deprem Konseyi” gibi, farklı disiplinlerden yetkin bilim insanlarının yer aldığı, düzenli olarak toplanıp bilgi paylaşan ve ortak bir raporlama yapan bir yapı kurulabilir. Böylece hem bilgi kirliliği önlenir hem de karar vericiler daha sağlıklı bilgilere dayanarak politika üretebilir. Benim sorumluluğum, kendi uzmanlık alanımda elde ettiğim verilere dayanarak doğru bildiğimi söylemektir. Başkaları katılmayabilir ama ben kanıtlarımı ortaya koyarım. Halkı korkutmak yerine, gerçek riskin nerede olduğunu ve ne olmadığını anlatmaya çalışırım.
Prof. Dr. Celal Şengör: Şener yine kendine yontuyor! “Felaket senaryosu” dediği şey, bizim bilimsel verilerle ortaya koyduğumuz ciddi bir tehlikedir. Bunu halktan saklamak mı bilimsel sorumluluk? Tam tersine, tehlikenin boyutunu açıkça ortaya koymak, insanları ve yöneticileri uyarmak bizim asli görevimizdir. Elbette bunu yaparken paniğe yol açmamaya çalışmalıyız ama gerçekleri de eğip bükemeyiz. “7.2 geliyor” demek kehanet değil, mevcut fay uzunluğu, biriken gerilim ve tarihsel deprem verilerine dayanan bilimsel bir öngörüdür. Bunun olasılığını tartışırız ama tehlikenin varlığını inkâr edemeyiz. Şener’in “farklı görüş” dediği şey, çoğu zaman bilimsel konsensüsün dışına çıkan, yeterince desteklenmeyen kişisel yorumlardır. Bilimde elbette farklı görüşler olur ama bu görüşlerin bilimsel metodolojiye uygun, kanıta dayalı olması gerekir. Medyanın sorumluluğu konusunda Şener’e katılıyorum. Maalesef medya, konunun uzmanı olmayan kişilere veya sansasyon peşinde koşanlara sıkça yer verebiliyor. Bu konuda bir denetim veya otokontrol mekanizması şart. Bilim insanlarının sorumluluğuna gelince… Evet, anlaşılır olmalıyız ama basitleştirme adına bilimsel doğruluğu feda edemeyiz. Marmara’daki durum karmaşık, bunu basit sloganlarla anlatmak mümkün değil. Bizim görevimiz, bu karmaşıklığı dürüstçe ortaya koymak, belirsizlikleri belirtmek ama aynı zamanda en olası senaryoları ve bunların sonuçlarını da çekinmeden ifade etmektir. “Ulusal Deprem Konseyi” fikri kulağa hoş geliyor ama böyle bir konseyin kimlerden oluşacağı, nasıl çalışacağı, ne kadar bağımsız olacağı önemli. Geçmişte benzer girişimler oldu ama pek başarılı olamadı. Önemli olan, kurumların (üniversiteler, Kandilli, AFAD, MTA) kendi içlerinde ve birbirleriyle koordineli bir şekilde çalışmaları, veri paylaşımını artırmaları ve bilimsel liyakate dayalı bir iletişim stratejisi izlemeleridir. Biz bilim insanları olarak konuşmalıyız, tartışmalıyız ama bunu kamuoyu önünde bir kavgaya dönüştürmeden, saygı çerçevesinde yapmalıyız. Farklılıklarımız olabilir ama amacımız ortak olmalı: toplumu doğru bilgilendirmek ve riskleri azaltmaya katkıda bulunmak.
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: İletişim konusu gerçekten de en az bilimsel araştırmanın kendisi kadar önemli ve zorlu bir alan. Bilim insanları olarak bizler, genellikle kendi teknik dilimize ve detaylara odaklanmaya alışkınız. Bunu kamuoyunun anlayacağı bir dile çevirmek, mesajı net ve doğru bir şekilde vermek ayrı bir beceri gerektiriyor ve hepimiz bu konuda mükemmel olmayabiliriz. Görüş ayrılıklarının olması da bilimin doğasında var. Farklı veriler, farklı metodolojiler, farklı yorumlar olabilir. Önemli olan, Prof. Dr. Şengör’ün de dediği gibi, bu farklılıkları saygılı bir zeminde tartışabilmek ve ortak noktaları vurgulayabilmektir. Belki de iletişimdeki temel sorunlardan biri, belirsizliği doğru bir şekilde aktaramamaktır. Bilimde, özellikle de deprem gibi karmaşık konularda, her zaman belirsizlikler vardır. Ama kamuoyu genellikle net cevaplar, kesin tarihler veya garantiler bekler. Bizim “olasılık”, “senaryo”, “model” gibi kavramları daha iyi anlatmamız, “kesin” ifadelerden kaçınmamız gerekebilir. Medyanın rolü ise kritik. Medya mensuplarının da konu hakkında temel bir bilgiye sahip olması, uzmanları doğru seçmesi, soruları doğru sorması ve haberleri dengeli bir şekilde sunması gerekiyor. “Felaket tellallığı” ile “rehavet” arasında bir denge kurmak zor ama imkansız değil. Yetkili kurumların koordinasyonu ve ortak bir dil oluşturması fikrine ben de katılıyorum. MATAM’ı kurarken hedeflerimizden biri de buydu: Farklı disiplinlerden uzmanları bir araya getirerek, entegre bir bilgi üretmek ve bu bilgiyi hem karar vericilere hem de kamuoyuna güvenilir bir kaynak olarak sunmak. Belki de üniversitelerin, araştırma merkezlerinin bu konuda daha proaktif rol alması, düzenli bilgilendirme toplantıları yapması, anlaşılır raporlar yayınlaması gerekiyor. Bizim sorumluluğumuz sadece araştırma yapmak değil, aynı zamanda bu araştırmanın sonuçlarını toplumun faydasına olacak şekilde paylaşmaktır. Bu paylaşımı yaparken de dürüst, şeffaf ve anlaşılır olmaya özen göstermeliyiz. Farklı görüşlerimizi ifade ederken bile, ortak amacın riskleri azaltmak olduğunu unutmamalıyız.
Moderatör (Ahmet Arslan): Ortak bir dil ve koordinasyon ihtiyacı açıkça görülüyor. Peki karar vericiler, yani hükümet, yerel yönetimler, ilgili bakanlıklar bu bilimsel tartışmalar ve belirsizlikler ortamında nasıl hareket etmeli? Onlara düşen sorumluluklar nelerdir? Farklı bilimsel görüşler arasında nasıl bir denge kurmalılar? Prof. Dr. Yaltırak, siz MATAM projesiyle karar vericilere doğrudan veri sağlamayı hedefliyorsunuz. Onlardan beklentileriniz neler?
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Karar vericilerin işi gerçekten zor, çünkü bir yanda bilimsel belirsizlikler, diğer yanda ise milyonlarca insanın can ve mal güvenliği ile ilgili acil kararlar alma ihtiyacı var. Onların sorumluluğu, öncelikle bilime kulak vermek, farklı görüşleri dinlemek ama kararlarını hamasi nutuklara veya kişisel fikirlere göre değil, mümkün olan en sağlam bilimsel verilere ve analizlere dayandırmaktır. Farklı görüşler arasında denge kurarken, belki de en sağlam kanıtlara dayanan, en güncel metodolojileri kullanan ve en önemlisi, en kötü durum senaryolarını da göz ardı etmeyen yaklaşımlara öncelik vermelidirler. Yani, “risk yok” diyen bir görüş yerine, “risk var ama yönetilebilir” diyen ve çözüm önerileri sunan görüşlere daha fazla itibar etmelidirler. Bizim MATAM olarak karar vericilerden beklentimiz, öncelikle üreteceğimiz detaylı, yüksek çözünürlüklü tehlike ve risk verilerini ciddiye almaları ve bunları kentsel dönüşüm, altyapı planlaması, arazi kullanımı gibi stratejik kararlarında temel girdi olarak kullanmalarıdır. Biz onlara “nereden başlamalısınız?”, “hangi bölgeler, hangi yapılar daha öncelikli?” gibi soruların cevaplarını bilimsel olarak sunmayı hedefliyoruz. İkinci beklentimiz, bilimsel araştırmalara ve veri toplama altyapısına (sismik ağlar, GPS istasyonları, deniz tabanı gözlem sistemleri vb.) daha fazla yatırım yapmalarıdır. Çünkü ne kadar çok ve kaliteli verimiz olursa, modellerimiz o kadar güvenilir olur ve belirsizlikler o kadar azalır. Üçüncü olarak, risk azaltma çalışmalarını (güçlendirme, dönüşüm) hızlandıracak yasal ve finansal mekanizmaları oluşturmaları ve bu süreçte şeffaflığı, denetimi sağlamalarıdır. Son olarak da, toplumun bilinçlendirilmesi ve afete hazırlık kültürünün yaygınlaştırılması konusunda bilim dünyasıyla işbirliği içinde çalışmalarıdır. Yani karar vericiler, bilimi bir yol gösterici olarak görmeli, kaynakları doğru yönlendirmeli ve uzun vadeli, sürdürülebilir politikalar üretmelidir.
Prof. Dr. Celal Şengör: Cenk’in söylediklerine ek olarak şunu vurgulamak isterim: Karar vericilerin cesur olması gerekiyor. Popülist yaklaşımlardan, kısa vadeli siyasi çıkarlardan uzak durup, bilimsel gerçekler ne kadar acı olursa olsun, bunlarla yüzleşip gerekli adımları atmaları lazım. Örneğin, riskli olduğu bilinen bölgelerde yeni yapılaşmaya izin vermemek, mevcut riskli yapıların dönüşümünü zorunlu kılmak gibi kararlar siyasi olarak zor olabilir ama bunlar yapılmazsa bedeli çok daha ağır olur. Ayrıca, liyakat prensibine önem vermeliler. Depremle ilgili kurumların başına veya projelere, konuyla ilgisi olmayan, siyasi atamalar yapmak yerine, gerçekten işin uzmanı olan, yetkin kişileri getirmeliler. Bilimsel kurulların tavsiyelerine kulak vermeliler. Eğitim sisteminde afet bilincinin yerleştirilmesi de yine karar vericilerin sorumluluğundadır. Çocuklarımıza depremle yaşamanın ne demek olduğunu, nasıl hazırlıklı olunacağını küçük yaşlardan itibaren öğretmeliyiz. Yani sorumluluk çok boyutlu: bilime yatırım yapmak, bilimsel veriyi kullanmak, cesur kararlar almak, liyakate önem vermek ve toplumu eğitmek. Bunlar yapılmadığı sürece, biz ne kadar konuşursak konuşalım, ilerleme sağlamak çok zor.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Karar vericilerin yapması gereken en önemli şey, farklı bilimsel görüşleri dinleyip, hangisinin daha sağlam verilere dayandığını ayırt edebilmektir. Sadece “korkutan” görüşe veya “medyatik” olan isme göre hareket etmemelidirler. Benim gibi, belki popüler olmayan ama sağlam verilere dayanan farklı bir bakış açısı sunan kişileri de dinlemeliler. Belki de bir hakem heyeti gibi, farklı görüşleri değerlendirip bir sentez yapacak mekanizmalar kurulmalı. İkincisi, kaynakları doğru kullanmalılar. Tüm İstanbul’u aynı derecede riskli görüp her yere aynı müdahaleyi yapmaya kalkmak yerine, benim işaret ettiğim gibi, öncelikle zemin sorunlarının olduğu, yapı stoğunun bariz şekilde kötü olduğu yerlere odaklanmalılar. Gereksiz yere sağlam binaları yıkmak veya olmayan bir faydan korkup yanlış yerlere yatırım yapmak yerine, parayı gerçekten ihtiyaç olan yerlere harcamalılar. Üçüncüsü, şeffaf olmalılar. Yapılan çalışmalar, risk değerlendirmeleri, alınan kararlar kamuoyuyla açıkça paylaşılmalı. Böylece hem güven artar hem de vatandaşlar kendi önlemlerini almada daha bilinçli olurlar. Yani karar vericilerden beklentim; objektiflik, doğru önceliklendirme ve şeffaflıktır. Korku yerine akıl ve bilimle hareket etmeleridir.
Moderatör (Ahmet Arslan): Hocalarım, altıncı bölümde bilimsel bilginin topluma ve karar vericilere aktarılmasındaki zorlukları ve sorumlulukları tartıştık. Şimdi biraz da ufuk turu yapmak istiyorum. Marmara Denizi, dünyanın en aktif fay zonlarından birinin üzerinde yer alıyor ve bu nedenle yoğun bir bilimsel araştırma alanı. Günümüzde Marmara’da yürütülen en son araştırmalar nelerdir? Özellikle deniz tabanı gözlem sistemleri, derin sondaj projeleri, fiber optik sismik ağlar gibi yeni teknolojiler bize fayların davranışını anlamada ne gibi yeni kapılar açıyor? Bu teknolojiler, bugün tartıştığımız belirsizlikleri (fay geometrisi, kilitlenme mekanizmaları, stres birikimi vb.) azaltmada nasıl bir rol oynayabilir? Prof. Dr. Yaltırak, siz MATAM projesiyle bu yeni teknolojilere yatırım yapıyorsunuz. Bize bu konudaki son gelişmelerden bahseder misiniz?
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Ahmet Bey, Marmara Denizi gerçekten de doğal bir laboratuvar ve son yıllarda burada kullanılan araştırma teknolojileri inanılmaz bir hızla gelişiyor. Sizin de bahsettiğiniz gibi, deniz tabanı gözlem sistemleri (Ocean Bottom Seismometers – OBS’ler ve diğer sensörler) artık çok daha yaygın ve hassas bir şekilde kullanılıyor. Bunlar sayesinde, karadaki istasyonların algılayamadığı çok küçük mikrodepremleri bile deniz tabanında, fayın hemen üzerinde kaydedebiliyoruz. Bu mikrodepremlerin dağılımı, fayların aktif kısımlarını, kilitli bölgeleri ve hatta fay geometrisindeki küçük detayları anlamamıza yardımcı oluyor. Ayrıca, deniz tabanına yerleştirilen GPS benzeri akustik pozisyonlama sistemleri (örneğin SeaGAPS), fayın iki yakasındaki göreceli hareketi ve krip (yavaş kayma) oranlarını doğrudan ölçebiliyor. Bu, Prof. Dr. Şengör’ün bahsettiği krip yapan segmentlerin davranışını daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bir diğer heyecan verici gelişme, fiber optik algılama sistemleri (Distributed Acoustic Sensing – DAS). Mevcut veya yeni döşenecek denizaltı fiber optik kablolarını, binlerce sismometreden oluşan devasa bir ağa dönüştürebiliyoruz. Bu kablolar, üzerlerinden geçen sismik dalgaların yarattığı çok küçük gerinimleri algılayarak, fay zonu boyunca sürekli ve yüksek çözünürlüklü bir sismik gözlem imkanı sunuyor. MATAM olarak biz de bu teknolojiyi Marmara’da uygulamak için çalışmalar yürütüyoruz. Derin sondaj projeleri ise, doğrudan fay zonuna inip oradan kaya örnekleri almamızı, fayın içindeki fiziksel ve kimyasal koşulları (sıcaklık, basınç, akışkan içeriği vb.) ölçmemizi sağlıyor. Bu, fayların neden ve nasıl kırıldığına dair temel mekanizmaları anlamamız için çok değerli bilgiler sunuyor. Örneğin, Japonya’daki Nankai Çukuru’nda veya San Andreas Fayı üzerinde yapılan derin sondajlar, fay mekaniği anlayışımızda devrim yarattı. Marmara için de benzer bir proje (örneğin ICDP – International Continental Scientific Drilling Program kapsamında) uzun zamandır gündemde ve gerçekleşirse, buradaki belirsizlikleri önemli ölçüde azaltabilir. Bunların yanı sıra, yapay zeka ve makine öğrenmesi algoritmaları, devasa sismik veri setlerinin içinde insan gözünün kaçırabileceği örüntüleri (örneğin, öncü olabilecek sismik sinyalleri veya fay davranışındaki küçük değişimleri) tespit etmede giderek daha fazla kullanılıyor. Biz de MATAM’da bu tür algoritmaları geliştirip uygulamayı hedefliyoruz. Kısacası, teknoloji bize fayları hiç olmadığı kadar yakından ve detaylı bir şekilde dinleme ve anlama imkanı sunuyor. Bu yeni veriler, Prof. Dr. Üşümezsoy’un “orada fay yok” veya Prof. Dr. Şengör’ün “burası kilitli” gibi iddialarını test etmek, fay geometrisindeki belirsizlikleri azaltmak, stres birikimini daha hassas modellemek ve sonuç olarak deprem tehlikesini daha doğru bir şekilde belirlemek için kritik öneme sahip. Belirsizlikler tamamen ortadan kalkmayacak ama önemli ölçüde azalacak ve bu da risk yönetimi stratejilerimizi daha sağlam bir zemine oturtacak.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Cenk Bey’in saydığı teknolojiler elbette heyecan verici. Bilimin ilerlemesine kimsenin itirazı olamaz. Ancak bu teknolojilerin de sınırları ve yorum zorlukları var. Deniz tabanı sismometreleri evet, faydalı ama yerleştirilmesi, bakımı, veri toplama maliyeti çok yüksek. Fiber optik ağlar ilginç bir fikir ama Marmara gibi yoğun gemi trafiği olan, balıkçılık yapılan bir denizde bu kabloların güvenliği ve dayanıklılığı ne kadar sağlanabilir? Derin sondaj ise muazzam maliyetli ve tek bir noktadan alacağınız veri, bütün bir fay zonunun davranışını ne kadar temsil edebilir? Yani, bu teknolojiler “sihirli değnek” değil. Elde edilecek verilerin de yine doğru bir jeolojik ve tektonik çerçeve içinde yorumlanması lazım. Eğer temel jeolojik modeliniz yanlışsa, en sofistike teknolojiyle topladığınız veri bile sizi yanlış sonuçlara götürebilir. Örneğin, siz olmayan bir faya OBS dizip mikrodeprem aktivitesi ararsanız, bulacağınız gürültüyü “fay aktivitesi” diye yorumlayabilirsiniz. Ya da fiber optik kabloyu yanlış bir güzergaha döşerseniz, asıl aktif zonu kaçırabilirsiniz. Benim endişem, bu yeni ve pahalı teknolojilere odaklanırken, temel jeolojik saha çalışmaları, yapısal haritalama, batimetri analizleri gibi daha klasik ama vazgeçilmez yöntemlerin ihmal edilmesi. Bizim önce Marmara’nın temel jeolojik yapısını, fayların geometrisini, segmentasyonunu, kinematiğini tartışmasız bir şekilde ortaya koymamız lazım. Bunu yapmadan, en ileri teknolojiyle elde edilen veriler bile havada kalır, farklı yorumlara açık olur. Örneğin, ben yıllardır Marmara’nın yüksek çözünürlüklü batimetri haritalarının önemini vurguluyorum. Deniz tabanının detaylı morfolojisi, bize fayların yüzeydeki izlerini, ötelenmelerini, segmentasyonunu gösterir. Bu temel veriyi doğru yorumlamadan, derine yönelik spekülasyonlar yapmak anlamsızdır. Yani, evet, yeni teknolojiler önemli ama temel bilimleri, sağlam jeolojik gözlemi ve akılcı yorumu unutmamak kaydıyla. Aksi takdirde, daha çok veri, daha çok kafa karışıklığı anlamına gelebilir.
Prof. Dr. Celal Şengör: Şener yine klasikçi bir yaklaşımla yeni teknolojilere biraz mesafeli duruyor gibi ama ben Cenk’in anlattığı gelişmelerden oldukça umutluyum. Elbette hiçbir teknoloji tek başına her sorunu çözmez. Şener’in vurguladığı temel jeolojik çalışmaların önemi yadsınamaz. Ancak bu yeni teknolojiler, o temel jeolojik anlayışımızı test etme, detaylandırma ve hatta bazen kökten değiştirme potansiyeline sahip. Örneğin, derin sondaj projesi, Şener’in “orada yanal atımlı fay yok” dediği bir bölgede yapılırsa ve oradan aktif bir fay zonuna ait kanıtlar (kırık zonu, fay breşi, yüksek sıcaklık anomalisi vb.) elde edilirse, bu Şener’in modelini ciddi şekilde sarsar. Ya da fiber optik ağlar, fay boyunca çok detaylı bir krip (yavaş kayma) haritası çıkarırsa, kilitli bölgelerin sınırlarını çok daha net belirleyebiliriz. Bu, tehlike analizlerimizi doğrudan etkiler. Yapay zekanın sismik verilerdeki öncü sinyalleri tespit etme potansiyeli ise, eğer kanıtlanabilirse, deprem tahmini olmasa bile, belki de bir “uyarı penceresi” oluşturma konusunda çığır açabilir. Elbette bu teknolojilerin maliyeti yüksek, uygulaması zor. Ama Marmara gibi stratejik öneme sahip, milyonlarca insanın yaşadığı bir bölgede, bu maliyetler göze alınmalı. Çünkü bu yatırımlar, sadece bilimsel merakı gidermek için değil, aynı zamanda can ve mal kaybını önlemek, riskleri azaltmak için yapılıyor. Şener’in “temel jeolojik model yanlışsa” endişesi de bir yere kadar haklı. Ama bilim zaten böyle ilerler: Yeni veriler gelir, eski modeller test edilir, gerekirse revize edilir veya tamamen terk edilir. Önemli olan, yeni verilere ve yeni teknolojilere açık olmak, dogmatik yaklaşımlardan kaçınmaktır. Ben bu yeni teknolojilerin, Marmara’daki fay sisteminin karmaşıklığını daha iyi anlamamıza ve dolayısıyla tehlikeyi daha doğru değerlendirmemize çok önemli katkılar sunacağına inanıyorum. Bu, Prof. Dr. Üşümezsoy’un iddialarını da, bizim modellerimizi de daha sağlam bir zeminde test etme imkanı verecektir.
Moderatör (Ahmet Arslan): Yeni teknolojilerin potansiyeli ve getirebileceği tartışmalar konusunda önemli bir pencere açtınız. Peki, bu araştırmaların ve teknolojik gelişmelerin uluslararası boyutu nedir? Marmara Denizi, sadece Türk bilim insanlarının değil, uluslararası camianın da ilgi odağında. Bu uluslararası işbirlikleri, bilgi ve teknoloji transferi açısından ne gibi avantajlar sağlıyor? Veya tam tersi, bazen veri paylaşımı, ortak çalışma kültürü gibi konularda zorluklar yaşanıyor mu? Prof. Dr. Şengör, sizin bu konuda engin bir deneyiminiz var.
Prof. Dr. Celal Şengör: Ahmet Bey, Marmara Denizi’ndeki araştırmalar, başından beri uluslararası bir nitelik taşımıştır. Özellikle Fransızlarla (IFREMER, IPGP gibi kurumlar ve Xavier Le Pichon, Rolando Armijo, Marc-André Gutscher gibi isimler) çok yakın ve verimli işbirliklerimiz oldu. Onların deniz araştırmalarındaki deneyimleri, gemi ve ekipman olanakları, bizim bölge hakkındaki jeolojik bilgimizle birleşince, Marmara faylarının keşfi ve anlaşılmasında dev adımlar atıldı. L’Atalante, Le Suroît gibi araştırma gemileriyle yapılan seferler, deniz tabanı haritalaması, sismik yansıma çalışmaları, karot alımları hep bu uluslararası işbirliklerinin ürünüdür. Bu işbirlikleri, sadece veri ve teknoloji transferi sağlamakla kalmadı, aynı zamanda genç Türk bilim insanlarının yetişmesine, uluslararası bilim camiasıyla entegre olmasına da büyük katkı sundu. Elbette, zaman zaman veri paylaşımı konusunda veya farklı bilimsel yaklaşımlar nedeniyle küçük sürtüşmeler, anlaşmazlıklar olabilir ama bunlar bilimin doğasında vardır. Önemli olan, ortak bir amaç (bilimsel gerçeğe ulaşmak) etrafında birleşebilmektir. Günümüzde de bu uluslararası ilgi devam ediyor. Japonlar, Almanlar, Amerikalılar, İtalyanlar… Birçok ülkenin araştırma kurumları ve bilim insanları Marmara ile ilgileniyor. Cenk Yaltırak’ın bahsettiği ICDP gibi uluslararası sondaj projeleri veya Avrupa Birliği çerçevesindeki araştırma programları (örneğin EMSO gibi deniz tabanı gözlem ağları) bu işbirliğinin devam ettiğini gösteriyor. Bu uluslararası boyut, hem mali kaynak bulma hem de en son teknolojilere ve uzmanlığa erişim açısından çok değerli. Ancak burada dikkat etmemiz gereken bir nokta var: Bu işbirliklerinde Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarını ve bilimsel önceliklerini koruması, veri sahipliği ve kullanımı konusunda net politikalar izlemesi ve en önemlisi, kendi bilimsel kapasitesini (insan gücü, altyapı) sürekli olarak geliştirmesidir. Yani, sadece dışarıdan gelen bilgi ve teknolojiye bağımlı kalmak yerine, kendi özgün araştırmalarımızı yapabilecek, uluslararası projelerde eşit ortak olarak yer alabilecek bir seviyeye ulaşmalıyız. MATAM gibi girişimler bu açıdan çok önemli.
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Prof. Dr. Şengör’ün söylediklerine tamamen katılıyorum. Uluslararası işbirlikleri, Marmara gibi karmaşık ve maliyetli bir araştırma alanında vazgeçilmezdir. Biz de MATAM olarak bu işbirliklerini çok önemsiyoruz ve aktif olarak yürütüyoruz. Örneğin, Kanada’daki Memorial Üniversitesi ile deniz tabanı jeofizik araştırmaları konusunda, Çin Yer Bilimleri Akademisi ile yüksek çözünürlüklü İHA tabanlı haritalama konusunda, Hollanda’daki Delft ve Wageningen Üniversiteleri ile yapay zeka ve sunucu altyapısı konusunda önemli ortaklıklarımız var. Bu işbirlikleri sayesinde, normalde Türkiye’ye getirmemiz çok zor veya pahalı olacak teknolojilere ve uzmanlığa erişebiliyoruz. Örneğin, Kanadalıların bize sağlayacağı çok hassas bir deniz tabanı karot alma sistemi veya Çinlilerin İHA teknolojisi, bizim araştırma kapasitemizi önemli ölçüde artıracak. Veri paylaşımı konusunda ise, evet, bazen hassasiyetler olabiliyor. Özellikle stratejik öneme sahip verilerin (örneğin fayların tam konumu, derinliği gibi) ulusal güvenlik mülahazalarıyla korunması gerekebilir. Ancak bilimsel ilerleme için de verinin mümkün olduğunca açık ve erişilebilir olması önemlidir. Burada bir denge kurmak gerekiyor. Biz MATAM olarak, ürettiğimiz temel bilimsel verileri, uluslararası standartlara uygun bir şekilde ve mümkün olduğunca açık erişimli olarak paylaşmayı hedefliyoruz. Ancak bu, ham verinin kontrolsüz bir şekilde dağıtılması anlamına gelmez. Veri politikalarımızın net olması, etik kurallara uyulması ve Türkiye’nin bilimsel çıkarlarının gözetilmesi esastır. Uluslararası projelerde de Türk bilim insanlarının sadece “veri toplayan” veya “yerel rehber” konumunda değil, projenin tasarımından analizine, yorumundan yayınına kadar her aşamasında aktif ve eşit ortak olarak yer alması için çaba gösteriyoruz. Bu, hem kendi kapasitemizi geliştirir hem de uluslararası bilim camiasındaki saygınlığımızı artırır.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Uluslararası işbirliği elbette güzel bir şey ama bazen bu işbirliklerinin, Türkiye’nin kendi özgün bakış açısını ve bilimsel birikimini gölgelediğini düşünüyorum. Özellikle bazı Batılı araştırma gruplarının, kendi teorilerini veya modellerini Marmara’ya empoze etme, yerel bilim insanlarını sadece birer “teknisyen” gibi kullanma eğilimleri olabiliyor. Bizim kendi verilerimizle, kendi jeolojik anlayışımızla ürettiğimiz modeller, sırf “uluslararası değil” diye veya “ünlü bir yabancının imzası yok” diye göz ardı edilebiliyor. Halbuki Marmara’yı en iyi biz biliriz, çünkü burada yaşıyoruz, buranın jeolojisini yıllardır çalışıyoruz. Yabancılar gelir, birkaç haftalık bir gemi seferi yapar, topladığı veriyi kendi ülkesine götürür, orada kendi teorisine göre yorumlar ve sonra bize “işte Marmara budur” der. Buna karşı dikkatli olmalıyız. Kendi bilim insanlarımıza, kendi kurumlarımıza daha fazla güvenmeli, onlara daha fazla kaynak ve imkan sağlamalıyız. Elbette teknoloji transferi, ortak proje yapmak önemli ama bu, kendi aklımızı kiraya vermek anlamına gelmemeli. Veri paylaşımı konusunda da son derece temkinli olunmalı. Özellikle stratejik veriler, milli menfaatler gözetilerek, ancak bilimsel ilerlemeye de engel olmayacak şekilde yönetilmeli. Yani, uluslararası işbirliğine evet ama kendi özgünlüğümüzü ve ulusal çıkarlarımızı koruyarak.
Moderatör (Ahmet Arslan): Değerli izleyiciler, “Marmara Kıyısında Kırılma Noktası” özel yayınımızın son bölümüne geldik. Şimdiye kadar 23 Nisan depremini, Marmara’daki fay sistemlerini, risk azaltma stratejilerini, deprem tahmini konusunu, bilimsel iletişimi ve en son teknolojileri hocalarımızla detaylı bir şekilde tartıştık. Şimdi, tüm bu birikimin ışığında, İstanbul’un deprem geleceğine dair bir vizyon çizmeye ve son mesajlarınızı almaya çalışacağız. Prof. Dr. Şengör, sizin sık sık dile getirdiğiniz karamsar tabloya rağmen, İstanbul için bir umut ışığı görüyor musunuz? Eğer varsa, bu umudu yeşertmek için atılması gereken en acil ve en temel adımlar nelerdir? Bilim dünyasına ve topluma son mesajınız ne olurdu?
Prof. Dr. Celal Şengör: Ahmet Bey, karamsar olmamın nedeni, tehlikenin büyüklüğü karşısında bugüne kadar gösterilen vurdumduymazlık ve atalettir. Yoksa bilimsel olarak umutsuz olmak için bir neden yok. Umut, bilimin kendisindedir, aklın ve mantığın rehberliğindedir. İstanbul için umut, ancak ve ancak tehlikenin ciddiyetini tam olarak kabul edip, buna uygun, uzun vadeli, kararlı ve bilimsel temellere dayanan adımlar atılırsa yeşerebilir. En acil adım, hala söylüyorum, beklenen o 7.2’lik deprem senaryosunu ciddiye alıp, bunun yaratacağı hasarı en aza indirecek bir “ulusal seferberlik” başlatmaktır. Bu seferberliğin ilk ayağı, benim defalarca söylediğim gibi, en riskli bölgelerdeki (sahil bandı, tarihi yarımada, kötü zeminler) en zayıf yapıların (2000 öncesi, mühendislik görmemiş, yumuşak katlı) acilen tespit edilip, ya yıkılıp yeniden yapılması ya da çok hızlı bir şekilde can güvenliğini sağlayacak seviyede güçlendirilmesidir. Bu, milyonlarca yapıyı değil, belki de on binlerce, yüz binlerce en kötü durumdaki yapıyı hedef alarak başlamalıdır. İkincisi, kritik altyapının (hastaneler, okullar, ulaşım ağları, enerji ve su şebekeleri) depreme dayanıklı hale getirilmesidir. Bu, sadece mevcutları güçlendirmek değil, aynı zamanda yeni yapılacak olanları da en yüksek standartlarda inşa etmek anlamına gelir. Üçüncüsü, afet sonrası müdahale kapasitesinin (arama-kurtarma, sağlık hizmetleri, barınma, iaşe) bu ölçekteki bir felakete göre yeniden planlanması ve güçlendirilmesidir. Bilim dünyasına mesajım şudur: Kişisel egoları, küçük çıkar hesaplarını bir kenara bırakıp, ortak bir amaç etrafında birleşin. Verilerinizi paylaşın, farklı görüşlerinizi saygıyla tartışın ama kamuoyunu gereksiz yere paniğe sevk edecek veya rehavete sürükleyecek sorumsuz açıklamalardan kaçının. Bilimin saygınlığını koruyun ve karar vericilere doğru, güvenilir bilgi sağlayın. Topluma mesajım ise şudur: Korkmak yerine bilinçlenin. Oturduğunuz binanın durumunu sorgulayın, bireysel önlemlerinizi alın ama en önemlisi, bu konuda karar vericilere baskı yapın. Depreme hazırlık, sizin en temel hakkınızdır. Bu hakkınızı talep edin. Unutmayın, deprem öldürmez, çürük bina ve hazırlıksızlık öldürür. İstanbul’un kaderi, bizim bugün alacağımız kararlara ve atacağımız adımlara bağlıdır. Eğer aklımızı kullanır, bilimin rehberliğinde hareket edersek, bu büyük tehlikeyi en az hasarla atlatma şansımız hala vardır. Ama zaman daralıyor. Her geçen gün, aleyhimize işliyor.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Celal Hoca yine aynı ezberden devam ediyor, “7.2 gelecek, seferberlik lazım” diyor. Ben ise diyorum ki, İstanbul için o büyük kıyamet senaryosu artık geçerli değil! Umut, tam da bu noktada başlıyor. İstanbul, Kuzey Marmara’dan gelecek o devasa deprem tehdidinden büyük ölçüde kurtulmuştur. Bu son depremler, benim yıllardır işaret ettiğim Kumburgaz segmentinin enerjisini boşaltmasıyla bu süreci tamamlamıştır. Bu, rehavete kapılalım demek değildir. Ama paniğe de gerek yoktur. İstanbul için umut, tehlikeyi doğru yere odaklamakta ve kaynakları akılcı kullanmaktadır. En acil adım nedir? Benim için en acil adım, İstanbul’un gerçek risk haritasını yeniden çizmektir. Bu harita, benim gösterdiğim gibi, Kuzey Marmara’daki büyük fay tehlikesinin azaldığını, ancak yerel zemin sorunlarının (sıvılaşma, büyütme) ve yapı stoğunun kendi içindeki zayıflıklarının hala bir risk oluşturduğunu göstermelidir. Kentsel dönüşüm ve güçlendirme çalışmaları, bu gerçekçi risk haritasına göre yapılmalıdır. Yani, Celal’in dediği gibi bütün sahil şeridini değil, özellikle kötü zeminlerdeki (dere yatakları, dolgu alanları) eski ve mühendislik görmemiş binaları hedef almalıyız. Belki de sağlam kayadaki bir binayı güçlendirmek yerine, alüvyondaki bir binayı zemin iyileştirmesiyle birlikte ele almak daha doğrudur. Bilim dünyasına mesajım: Dogmatikleşmeyin! Eski, yanlış olduğu kanıtlanmış modellere sıkı sıkıya sarılmak yerine, yeni verilere ve farklı yorumlara açık olun. Benim sunduğum kanıtları ciddiye alın, tartışın ama yok saymayın. Marmara’nın jeolojisini, kinematiğini yeniden değerlendirin. Topluma mesajım: Gereksiz korkularla yaşamayın. Evet, deprem bir gerçek ama her deprem felaket olmak zorunda değil. Oturduğunuz binanın zeminine ve kendi yapısal durumuna odaklanın. Eğer riskli bir durum varsa, bireysel ve toplu olarak çözüm arayın. Ama “her an 7.2 gelecek” korkusuyla hayatınızı zehir etmeyin. İstanbul, doğru bir risk analizi ve akılcı müdahalelerle çok daha güvenli bir şehir haline gelebilir. Yeter ki tehlikeyi doğru tanımlayalım ve kaynaklarımızı doğru kullanalım. Umut, bilimin korkuyu yenmesindedir.
Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Hocalarımın farklı tonlardaki mesajlarını dinledik. Ben, ne Prof. Dr. Şengör kadar karamsar ne de Prof. Dr. Üşümezsoy kadar “tehlike geçti” rahatlığındayım. Benim için umut, bilimin ve teknolojinin bize sunduğu yeni imkanları kullanarak, belirsizlikleri azaltmakta ve riski daha iyi yönetebilmektedir. İstanbul’un deprem geleceği için vizyonumuz, ‘dirençli bir şehir’ (resilient city) yaratmak olmalıdır. Bu, sadece binaların yıkılmamasını değil, aynı zamanda deprem sonrası şehrin temel fonksiyonlarının (ulaşım, enerji, su, iletişim, sağlık) hızla devam edebilmesini, toplumun hızla toparlanabilmesini hedefler. Bunun için atılması gereken adımlar çok boyutludur. Birincisi, Prof. Dr. Şengör’ün de vurguladığı gibi, en riskli yapı stoğunun ve kritik altyapının hızla elden geçirilmesi şarttır. Ancak bu, Prof. Dr. Üşümezsoy’un dediği gibi, körü körüne değil, bizim MATAM’da üretmeye çalıştığımız gibi, yüksek çözünürlüklü, veri odaklı tehlike ve risk analizlerine dayanarak, doğru bir önceliklendirme ile yapılmalıdır. İkincisi, yeni yapılacak tüm yapıların ve altyapının, sadece mevcut yönetmeliklere uymakla kalmayıp, gelecekteki olası daha büyük sarsıntıları da göz önünde bulundurarak, daha yüksek performans hedefleriyle tasarlanması ve inşa edilmesi gerekir. Üçüncüsü, toplumun her kesiminin afete hazırlık bilincinin artırılması, eğitim programları, tatbikatlar ve yerel örgütlenmelerle bu sürecin tabana yayılmasıdır. Bilim dünyasına mesajım: Disiplinler arası işbirliğini artıralım. Jeologlar, jeofizikçiler, sismologlar, mühendisler, şehir plancıları, sosyal bilimciler… Hepimiz aynı masaya oturup, bilgilerimizi ve yeteneklerimizi birleştirmeliyiz. MATAM bu işbirliğinin bir örneği olmayı hedefliyor. Verilerimizi daha açık paylaşalım, modellerimizi şeffaf bir şekilde tartışalım ve eleştiriye açık olalım. Amacımız haklı çıkmak değil, doğruya ulaşmak olmalı. Topluma mesajım: Bilime güvenin ama sorgulayın. Tek bir sese değil, farklı uzmanların görüşlerini dinleyerek kendi kanaatinizi oluşturun. Bireysel hazırlığınızı yapın ama unutmayın ki deprem sadece bireysel bir sorun değil, toplumsal bir sorundur. Bu sorunun çözümü için de toplumsal bir irade ve katılım gerekir. Korku ve panik yerine bilgi ve eylemle hareket edersek, İstanbul’u depreme karşı çok daha dirençli hale getirebiliriz. MATAM’ın ve benzeri bilimsel çalışmaların amacı, tam da bu dirençli geleceğe katkı sağlamaktır. Umut, bilgiye dayalı eylemdedir.
Moderatör (Ahmet Arslan): Hocalarım, değerli görüşleriniz, bilimsel analizleriniz ve son mesajlarınız için çok teşekkür ediyorum. Bu akşam, Marmara’daki deprem tehlikesini, farklı bilimsel perspektiflerden, zaman zaman hararetli ama her zaman saygı çerçevesinde bir tartışmayla ele almaya çalıştık. Gördük ki, bilimde kesinlikler kadar belirsizlikler de var ve önemli olan bu belirsizlikleri yönetebilmek, en güncel bilgi ve teknolojilerle riski en aza indirmeye çalışmak. Prof. Dr. Celal Şengör, Prof. Dr. Şener Üşümezsoy ve Prof. Dr. Cenk Yaltırak’a, bu zorlu konuda kamuoyunu aydınlatma çabaları için bir kez daha teşekkür ediyoruz. Değerli izleyiciler, “Marmara Kıyısında Kırılma Noktası” özel yayınımızın sonuna geldik. Umarız bu tartışma, deprem gerçeğiyle yüzleşme ve hazırlıklı olma konusunda hepimize yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. Unutmayalım ki, depremle yaşamak bir kader değil, bir bilim ve bilinç meselesidir. İyi akşamlar.
