Preveze: Akdeniz’in Kalbindeki Fırtına 

Takvimler 16. yüzyılın ilk yarısını gösteriyordu. Akdeniz, eski dünyanın atan kalbi, fokurdayan bir kazana dönmüştü. Bir yanda, doğudan yükselen, Viyana kapılarına dayanmış, karada olduğu kadar denizde de gücünü perçinlemek isteyen Osmanlı İmparatorluğu; diğer yanda ise bu yükselişe set çekmek için kenetlenmeye çalışan, kadim rekabetleri ve taze korkuları bir araya getiren Hristiyan Avrupa güçleri. devasa satranç tahtasının tam ortasında, tuzlu rüzgarların fısıldadığı efsanelerle anılan bir isim vardı. Barbaros Hayreddin Paşa. Kızıl sakalı, denizci dehası ve sarsılmaz iradesiyle o, Sultan Süleyman’ın denizlerdeki kılıcı, Akdeniz’deki sarsılmaz iradesiydi.

İstanbul, dünyanın göz bebeği, o yıllarda bambaşka bir telaşın içindeydi. Topkapı Sarayı’nın heybetli kubbeleri altında, Divan-ı Hümayun’da yankılanan fısıltılar, Akdeniz’deki Hristiyan ittifakının giderek somutlaşan tehdidini işaret ediyordu. Kanuni Sultan Süleyman, adıyla müsemma bir kanun koyucu, aynı zamanda usta bir stratejistti. İmparatorluğun sınırlarını Orta Avrupa’ya taşımış, Bağdat’ı fethetmişti; şimdi gözü, denizlerdeki hakimiyeti perçinlemekteydi. Veziriazam Ayas Mehmed Paşa, endişeli gözlerle haritalara eğilmişken, Sultan’ın bakışları Haliç’teki Tersane-i Amire’ye, orada hummalı bir faaliyetle hazırlanan donanmaya çevriliydi. İmparatorluğun kalbi, denizlerde atacak yeni bir zafer için çarpıyordu.

Bir meclis günü, Sultan Süleyman, yanına çağırdığı Kapudan-ı Deryası Barbaros Hayreddin Paşa’ya döndü. Yaşı ilerlemiş, sakalına aklar düşmüş kurt denizci, padişahın huzurunda dimdik duruyordu. Gözlerindeki ateş, gençlik yıllarındaki Midilli açıklarında korsanlık yaptığı günlerden farksızdı.

Sultan Süleyman’ın sesi, meclis salonunun kadife perdelerinde yankılandı “Hayreddin Paşam… Kulağımıza gelen haberler, Frenklerin büyük bir donanma topladığını söylüyor. Papa’nın çağrısıyla Venedik, İspanya, Ceneviz, Malta Şövalyeleri… Hepsi bir olmuş, üzerimize geliyorlarmış. Niyetleri, Akdeniz’deki varlığımıza son vermekmiş.”

Barbaros, sakalını sıvazladı. Denizin tuzuyla sertleşmiş yüzünde kendinden emin bir ifade belirdi. “Hünkarım, Frenklerin ittifakı kağıt üzerinde heybetli görünebilir. Lakin farklı bayraklar altında toplanmış, farklı emeller güden kaptanların bir araya gelmesi, zaferi garantilemez. Onları bir arada tutan yegane şey, Devlet-i Aliyyemize duydukları korku ve Papa’nın vaatleridir. Bizim donanmamız ise tek bir emirle, tek bir yürekle hareket eder. Leventlerimiz cenge açtır, gemilerimiz sefere hazırdır.”

Süleyman, Paşasının sözlerinden hoşnut kalmıştı. “Güzel dersin Paşam. Lakin karşımızdaki güç azımsanacak türden değil. Andrea Doria isminde, tecrübeli bir amiralleri varmış. Cenovalı, İmparator Şarlken’in hizmetinde. Onu alt etmek kolay olmayacaktır.”

Barbaros hafifçe gülümsedi. “Hünkarım, Doria mahir bir denizcidir, doğrudur. Lakin o, efendilerine hizmet ederken servetini ve itibarını düşünür. Biz ise Allah yolunda, sizin sancağınız altında dövüşürüz. Onun gemileri altınla, bizimkiler imanla doludur. Göreceksiniz, rüzgar bizden yana esecektir. Sadece doğru anı ve doğru yeri kollamamız gerek.”

Süleyman başıyla onayladı. “Sana itimadım tamdır, Hayreddin. Donanmayı hazırla. Akdeniz’in hakimi kimmiş, cümle aleme gösterelim. Allah yardımcın olsun.”

Barbaros, padişahın huzurundan ayrılırken, zihninde Akdeniz’in haritası canlanıyordu. İyon Denizi’nin labirent gibi adaları, rüzgarların oyunları, akıntıların sırları. Hepsi avucunun içi gibi bildiği sulardı. Frenk donanmasının nerede toplanacağını, hangi rotayı izleyeceğini tahmin etmeye çalışıyordu. Tersane-i Amiredeki hummalı çalışma hızlanmıştı. Yeni kadırgalar suya indiriliyor, eskiyenler onarılıyor, kürekçiler, cenkçiler, topçular gemilere yerleştiriliyordu. Barut fıçılarının keskin kokusu, katranın ağır rayihası ve demirci örslerinden çıkan çekiç sesleri birbirine karışıyor, devasa bir savaş makinesi yavaş yavaş canlanıyordu. Toplar dökülüyor, yelken bezleri dikiliyor, peksimetler fırınlanıyordu. İmparatorluğun dört bir yanından gelen leventler, Barbaros’un sancağı altında toplanmanın gururuyla doluydu. Onlar için Barbaros, sadece bir komutan değil, yaşayan bir efsaneydi; denizlerin fatihi, Hristiyan gemilerinin korkulu rüyasıydı.

Diğer yanda, Avrupa’nın limanlarında farklı bir telaş hüküm sürüyordu. Papa 3. Paulus’un ateşli çağrıları nihayet yankı bulmuştu. Yüzyıllardır birbirleriyle didişen Venedik Cumhuriyeti ile Ceneviz Cumhuriyeti, aralarındaki ticari rekabeti bir kenara bırakmış gibi görünüyordu. Kutsal Roma İmparatoru Şarlken (5. Charles), hem karada hem denizde Osmanlı ilerleyişini durdurmak için ittifaka güçlü bir destek veriyordu. İspanyol kalyonları, Venedik’in hızlı kadırgaları, Ceneviz’in usta denizcileri, Papalık Devleti’nin gemileri ve Rodos’tan sürülmelerinin acısını unutmayan Malta Şövalyeleri’nin savaşçı ruhu… Hepsi Korfu adası açıklarında buluşmak üzere yelken açmıştı. uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir armadaydı bu; kağıt üzerinde Osmanlı donanmasından sayıca üstündü.

İttifakın başına getirilen isim, Avrupa’nın en namlı denizcilerinden biriydi. Andrea Doria. Yetmişini aşmış yaşlı kurt, Cenova’nın köklü ailelerinden birine mensuptu. Yıllarını denizlerde geçirmiş, sayısız muharebede zafer kazanmıştı. Disiplinli, hesaplı ve acımasız bir komutandı. Şarlken’e bağlılığı tamdı ve görevi, hem Hristiyanlık alemini savunmak hem de kişisel şanını perçinlemek için bir fırsat olarak görüyordu.

Korfu’da toplanan Haçlı donanmasının komuta kademesinde ise Doria’nın işi kolay değildi. Venedik amirali Vincenzo Capello, Doria’nın mutlak otoritesini kabullenmekte zorlanıyordu. Venedikliler, kendi ticari çıkarlarını ön planda tutuyor, Adriyatik’teki üslerini korumayı öncelikli görüyordu. Papalık amirali Marco Grimani ise daha çok dini bir coşkuyla hareket ediyor, bir an evvel kafir Osmanlı donanmasıyla savaşa tutuşmak istiyordu. İspanyol komutanlar, Doria’ya sadık kalsa da, farklı gemi tipleri ve savaş taktikleri uyum sorunlarına yol açıyordu. Doria, bu karmaşık yapıyı idare etmek, farklı ajandaları ortak bir hedefe yönlendirmek zorundaydı.

Bir akşam, Doria’nın amiral gemisinde, ittifak komutanları bir araya gelmişti. Haritalar masaya serilmiş, tartışmalar alevlenmişti.

Vincenzo Capello, sabırsız bir tavırla konuştu. “Amiral Doria, haftalardır Korfu’da bekliyoruz. Barbaros’un Preveze Körfezine sığındığı haberleri geliyor. Neden üzerine gitmiyoruz? Sayıca üstünüz, gemilerimiz daha büyük ve güçlü toplara sahip.”

Doria, sakinliğini koruyarak yanıtladı. “Amiral sabır en büyük erdemdir. Barbaros kurnaz bir tilkidir. Preveze Körfezinin dar girişi ve sığ suları, onun gibi kadırgalarla manevra yapmaya alışkın bir komutan için avantaj sağlar. Büyük kalyonlarımız orada hareket etmekte zorlanır. Onu açık denize çekmeliyiz.”

Papalık amirali Grimani araya girdi. “Ama Amiral, bekledikçe Osmanlı’nın morali yükselir. Bizim askerlerimiz ise sabırsızlanıyor. Tanrı’nın yardımıyla, o körfezde de onları yenebiliriz!”

Doria, Grimani’ye döndü. “Muhterem Amiral, Tanrı cesurlara yardım eder, acelecilere değil. Barbaros’un istediği tuzağa düşmeyeceğim. Onu kendi seçtiğimiz bir savaş alanına zorlamalıyız. Hava şartları da henüz tam olarak lehimize değil. Rüzgarı arkamıza almalıyız.”

Tartışmalar sürerken, Doria’nın zihninde Barbaros’la yıllar önceki karşılaşmaları canlanıyordu. İki büyük denizci, Akdeniz’in farklı köşelerinde defalarca kozlarını paylaşmış, birbirlerinin taktiklerini, cesaretini ve zaaflarını öğrenmişlerdi. sadece iki donanmanın değil, iki büyük rakibin de son hesaplaşması olabilirdi. Doria, Barbaros’un cüretkar manevralarını, ani baskınlarını biliyordu. Ona karşı hazırlıklı olmalı, tuzağa düşmemeliydi.

Bu sırada, Preveze Körfezinin sakin sularında demirlemiş Osmanlı donanmasında farklı bir hava esiyordu. Barbaros Hayreddin Paşa, gemilerini körfezin içine stratejik bir şekilde yerleştirmişti. Dar giriş, sayıca üstün düşman donanmasının tüm gücüyle saldırmasını engelleyecekti. Sığ sular, ağır ve hantal kalyonlar için tehlike arz ediyordu. Barbaros, araziyi kendi lehine kullanmayı planlıyordu. Leventleriyle sık sık konuşuyor, moralleri yüksek tutuyordu. Onlara, karşılarındaki ittifakın iç çekişmelerini, komutanlar arasındaki güvensizliği anlatıyordu.

“Ey gazilerim, yiğit leventlerim” diye gürlüyordu sesi güvertede. “Karşımızdaki kalabalık sizi ürkütmesin. Onlar farklı diller konuşan, farklı efendilere hizmet eden, birbirine güvenmeyen bir güruhtur. Başlarında Doria olsa da, Venedikli kendi kesesini, Papalık kendi Haçını, İspanyol kendi kralını düşünür. Biz ise tek bir sancak altında, tek bir imanla birleşmişiz. Bizim gücümüz birliğimizdedir, cesaretimizdedir. Bu körfez, Frenk donanmasına mezar olacaktır”

Leventlerden “Allah Allah!” nidaları yükseliyor, kılıçlar havada şakırdıyordu. Bekleyiş uzasa da, moraller bozulmuyordu. Turgut Reis, Salih Reis, Murat Reis gibi deneyimli reisler, Barbaros’un emirlerini harfiyen uyguluyor, gemilerini ve adamlarını her an savaşa hazır tutuyorlardı. Gözcüler, ufuk çizgisini dikkatle tarıyor, Haçlı donanmasının her hareketini anında Paşa’ya bildiriyorlardı.

Akdeniz’in kaderini belirleyecek fırtına öncesi sessizlik sürüyordu. İki devasa donanma, birbirlerini tartan iki yırtıcı hayvan gibi, İyon Denizinin mavi sularında karşı karşıya gelmeyi bekliyordu. Rüzgar, henüz yönünü tam olarak belirlememişti. Tarihin akışını değiştirecek o gün yaklaşıyordu. Güneş batarken, Preveze Körfezinin suları kızıla boyanıyor, sanki yaklaşan kanlı mücadelenin habercisi oluyordu. Barbaros, amiral gemisinin güvertesinde, batan güneşe karşı durmuş, derin düşüncelere dalmıştı. Yılların tecrübesi, ona sabırlı olmayı öğretmişti. Doğru an geldiğinde, tüm gücüyle saldıracak ve Akdeniz’e Osmanlı mührünü bir kez daha vuracaktı. Avrupa ise, Korfu açıklarında demirlemiş armadasına güveniyor, bu kez Türk tehdidini kesin olarak ortadan kaldıracağına inanıyordu. İki tarafın da beklentileri yüksekti, iki tarafın da kaybedecek çok şeyi vardı. Akdeniz, nefesini tutmuş, yaklaşan fırtınayı bekliyordu. Tarih, 1538 yılının Eylül ayında, Preveze açıklarında yazılacak yeni bir destana gebeydi. Rüzgarlar toplanıyor, dalgalar kabarıyor, kader ağlarını örüyordu.

Günler haftaları kovaladı. Eylül güneşi İyon Denizi üzerinde yakıcı bir kubbe oluşturuyor, durgun sularda yansıyan ışık gözleri kamaştırıyordu. Preveze Körfezi’nin korunaklı limanında Barbaros Hayreddin Paşa’nın donanması sabırla bekliyordu. Leventler güvertelerde talim yapıyor, silahlarını biliyor, topların mekanizmalarını yağlıyorlardı. Bekleyişin getirdiği gerginlik havada hissedilse de, Kaptan-ı Derya’nın sarsılmaz özgüveni ve karizması, adamlarının moralini yüksek tutuyordu. Barbaros, sık sık küçük bir tekneyle körfezin ağzına yaklaşır, ufuktaki Haçlı armadasını gözlerdi. Gemilerin dizilişi, yelkenlerin durumu, rüzgarın yönü… Hiçbir ayrıntı onun keskin gözlerinden kaçmazdı.

Bir öğleden sonra, güvertede Turgut Reis ve Salih Reis ile durumu değerlendiriyordu. Güneşin alnında parlayan denize bakarak konuştu. “Doria bekliyor, Reislerim. Bizi körfezden çıkarmak için uygun rüzgarı, uygun anı kolluyor. Kalyonlarının gücüne güveniyor, açık denizde bizi ezmek istiyor.”

Turgut Reis, kavruk yüzünde tecrübenin izlerini taşıyan yiğit bir denizciydi. “Paşam, bekleyiş bizim lehimize işliyor gibi. Frenklerin sabrı tükeniyor olmalı. Farklı komutanların bir arada durması zordur. Elbet bir çatlak ses çıkacaktır.”

Salih Reis başıyla onayladı. “Doğru dersin Turgut Kaptan. Gözcülerimiz, Venedik gemilerinde bir huzursuzluk olduğunu fısıldıyor. Capello’nun Doria’nın ihtiyatlı tavrından rahatsız olduğu söyleniyor.”

Barbaros, sakalını sıvazladı. Gözlerinde kurnaz bir parıltı vardı. “Öyleyse sabır oyununu oynamaya devam edeceğiz. Lakin tetikte olmalıyız. Doria tecrübelidir, bizi şaşırtacak bir hamle yapabilir. Yelkenlerini açıp üzerimize geldikleri an, körfezin ağzı onlar için bir kapan olmalı. İlk darbeyi vuran biz olacağız, rüzgar yüzümüze bile esse fark etmez. Bizim süratimiz, bizim cesaretimiz var.” Planını zihninde tekrar tekrar canlandırıyordu. Kadırgaların çevikliği, topçularının ustalığı, leventlerinin gözü pekliği… Bunlar onun en büyük silahlarıydı. Sayıca az olsalar da, tek bir vücut gibi hareket eden, komutanlarına ölümüne bağlı bir donanmaya sahipti.

Korfu açıklarında ise durum farklıydı. Andrea Doria’nın amiral gemisi, bir arı kovanı gibiydi. Komutanlar arasındaki gerilim gün geçtikçe artıyordu. Vincenzo Capello, Venedik Senatosundan gelen baskı mektuplarını öfkeyle Doria’ya gösteriyordu.

“Amiral Doria! Daha ne kadar bekleyeceğiz? Barbaros körfezde keyif çatarken, biz burada kök mü salacağız? Venedik’in ticareti durma noktasına geldi. Senato derhal harekete geçmemizi emrediyor!” Capello’nun sesi geminin ahşap duvarlarında yankılanıyordu.

Doria, yaşlı gözlerini Capello’ya dikti. Sabrının sınırları zorlanıyordu. “Amiral Capello, Venedik’in çıkarlarını anlıyorum. Lakin kör bir cesaretle felakete yelken açamayız. Barbaros tam da bunu istiyor. Bizi o dar körfeze çekip, manevra kabiliyeti yüksek kadırgalarıyla kuşatmak. Rüzgar hala güneyden esiyor, bizim ağır kalyonlarımızın aleyhine. Uygun bir kuzey rüzgarı yakaladığımızda, onu açık denize çekecek ve gücümüzü göstereceğiz.”

Papalık Amirali Marco Grimani, dini bir gayretle araya girdi. “fakat Amiral, beklemek inancımızı zayıflatır! Askerlerimiz savaşmak için sabırsızlanıyor. Kutsal İttifakın gücüyle, o körfezi Barbaros’a mezar edebiliriz. Tanrı bizimledir”

Doria içini çekti. Farklı motivasyonları, farklı öncelikleri olan komutanları aynı çizgide tutmak, denizde fırtınayla boğuşmaktan zordu. “Muhterem Grimani, Tanrı’nın yardımı akıllıca hareket edenleredir. Barbaros’u hafife alıyorsunuz. Akdeniz’in gördüğü en mahir denizcilerden biri. Onu yenmek için gücümüz kadar aklımızı da kullanmalıyız. Sabredin. Doğru zaman gelecek.”

Doria’nın ihtiyatlılığı, bazılarınca korkaklık olarak yorumlanmaya başlamıştı. Fısıltılar artıyor, ittifakın geleceği sorgulanıyordu. Şarlken’e ve Papa’ya gönderilen raporlarda, Doria’nın kararsızlığından dem vuruluyordu. Yaşlı amiral, omuzlarındaki yükün ağırlığını hissediyordu. Bir yanda imparatorunun ve Papa’nın beklentileri, diğer yanda Venedik’in sabırsızlığı, öte yanda ise Barbaros gibi dişli bir rakip vardı. Yanlış bir karar, tüm Hristiyan aleminin Akdeniz’deki geleceğini tehlikeye atabilirdi.

Sonunda, ittifak komutanlarının baskısına dayanamayan Doria, Barbaros’u körfezden çıkarmak için bir plan yaptı. Donanmanın bir kısmıyla Preveze Körfezinin ağzına doğru ilerleyecek, Osmanlı donanmasını taciz ateşiyle kışkırtacaktı. Umudu, Barbaros’un öfkeye kapılıp körfezden çıkarak açık denizde savaşı kabul etmesiydi.

Eylülün 27si sabahı, hafif bir güney rüzgarıyla Haçlı donanması hareketlendi. Devasa kalyonlar, ağır yelkenlerini rüzgarla doldurarak Preveze’ye doğru süzülmeye başladı. Venedik kadırgaları öncü kuvvet olarak ilerliyor, İspanyol ve Papalık gemileri onları takip ediyordu. Doria, amiral gemisinden durumu dikkatle izliyordu. Barbaros’un tepkisini merak ediyordu.

Preveze’deki Osmanlı gözcüleri, Haçlı donanmasının hareketlendiğini derhal Barbaros’a bildirdi. Kaptan-ı Derya, durumu değerlendirmek için kurmaylarını topladı. “Frenkler üzerimize geliyor. Lakin tam bir saldırı niyetinde değiller gibi. Bizi yokluyorlar, tuzağa çekmeye çalışıyorlar.”

Turgut Reis sordu: “Ne yapacağız Paşam? Karşılık verecek miyiz?”

Barbaros gülümsedi. “Elbette vereceğiz. Lakin onların istediği gibi değil, bizim istediğimiz gibi. Onlara küçük bir hoş geldin diyelim. Körfezin ağzındaki toplarımız onlara selam versin. Birkaç öncü kadırgamızla onları yoklayalım. Lakin asıl kuvvetimizi koruyacağız. Doria’nın blöfünü görelim.”

Barbaros’un emriyle, körfezin iki yakasındaki Osmanlı kıyı bataryaları ateşe başladı. Gümbürtü, körfezin sularında yankılanıyor, yaklaşan Venedik kadırgalarının üzerine taş gülleler yağdırıyordu. Birkaç Osmanlı kadırgası da ileri atılarak Venediklilerle kısa süreli bir çatışmaya girdi. Kürek sesleri, top gümbürtüleri, leventlerin naraları birbirine karıştı.

Haçlı donanması, beklenmedik direniş karşısında şaşırmıştı. Kıyı bataryalarının isabetli atışları bazı gemilere hasar verdi. Doria, Barbaros’un tuzağına düşmediğini anlamıştı. Osmanlı donanması körfezden çıkmıyor, aksine körfezin avantajını kullanarak savaşı kendi istediği koşullarda kabul ediyordu. Rüzgar hala güneyden estiği için kalyonlar etkili manevra yapamıyor, dar alanda sıkışıp kalma riski taşıyorlardı. Kısa bir çatışmanın ardından Doria, geri çekilme emri verdi. Amacı Barbaros’u kışkırtmaktı, fakat şimdi kendi donanmasının bir kısmını tehlikeye attığını fark etmişti.

geri çekilmeyle birlikte Haçlı komuta kademesindeki gerilimi doruk noktasına çıkardı. Capello ve Grimani, Doria’yı korkaklıkla suçluyor, kaçırılan fırsattan dolayı öfkeleniyorlardı. Doria ise savunmasındaydı. “Görmediniz mi? Barbaros bizi bekliyordu. Körfezin ağzı ölüm tuzağına dönmüştü. Rüzgar dönmeden oraya girmek intihar olurdu”

O gece, her iki donanmada da hava gergindi. Haçlı kampında suçlamalar ve tartışmalar sürerken, Osmanlı kampında temkinli bir iyimserlik hakimdi. Barbaros’un taktiği işe yaramış, düşmanın ilk hamlesi boşa çıkarılmıştı. fakat Kaptan-ı Derya biliyordu ki, asıl mücadele henüz başlamamıştı. Gözü gökyüzündeydi, rüzgarın dönmesini bekliyordu.

Ve beklenen an geldi. 28 Eylül sabahı şafak sökerken, rüzgar yön değiştirdi. Kuzeyden esen sert bir poyraz, İyon Denizi’nin sularını kabartmaya başlamıştı. Barbaros Hayreddin Paşa için işaret verilmişti. Hava, deniz ve düşmanın durumu, hepsi onun lehine dönmüştü. olanlar Allah’ın bir lütfuydu, kaçırılmaması gereken bir fırsattı.

Hızla emirlerini verdi. “Reislerim! Leventlerim! Vakit tamamdır! Rüzgar bizden yana esiyor. Frenkler beklemediğimiz bir anda üzerlerine gideceğiz. Demir alın! Yelkenler fora! Allah yardımcımız, zafer bizimdir!”

Osmanlı donanması, inanılmaz bir hız ve disiplinle harekete geçti. Yüz yirmi iki gemi, büyük bir kısmı çevik kadırgalardan oluşan filo, Preveze Körfezi’nin dar ağzından bir sel gibi boşaldı. Barbaros, en öndeki Baştardasından (Amiral Gemisi) donanmasını yönetiyordu. Kızıl sakalı rüzgarda dalgalanıyor, gözleri ateş saçıyordu. Osmanlı donanması, klasik hilal veya yarım ay formasyonunu alıyordu. Merkeze en güçlü gemilerini yerleştirmiş, kanatları daha hızlı ve hareketli kadırgalarla güçlendirmişti. Turgut Reis sağ kanada, Salih Reis sol kanada komuta ediyordu. Murat Reis ise ihtiyat kuvvetlerinin başındaydı.

Haçlı donanması, Osmanlıların körfezden bu kadar ani ve kararlı bir şekilde çıktığını görünce gafil avlanmıştı. Doria, rüzgarın değiştiğini fark etmiş, fakat Barbaros’un bu kadar çabuk harekete geçeceğini tahmin etmemişti. İttifak gemileri hala dağınık bir haldeydi. Sabahın erken saatleriydi, birçok mürettebat henüz tam olarak hazır değildi. Panik havası yayılmaya başladı.

Doria, hemen savaş düzeni alma emri verdi. Kalyonları merkeze toplamaya, Venedik kadırgalarını kanatlara yerleştirmeye çalışıyordu. ama kuzeyden esen sert rüzgar, ağır kalyonların manevra yapmasını zorlaştırıyordu. Yelkenleri rüzgarla dolan Osmanlı kadırgaları ise ok gibi üzerlerine geliyordu.

Andrea Doria, Barbaros’un Baştardasını gördü. İki ezeli rakip, Akdeniz’in ortasında, kaderlerini belirleyecek savaş için karşı karşıyaydı. Doria’nın yanında duran İspanyol komutanlardan biri endişeyle sordu. “Amiral, Osmanlılar çok hızlı geliyor. Düzenimizi tam olarak kuramadan üzerimize varacaklar.”

Doria’nın yüzü sertleşti. “Yapacak bir şey yok! Olduğumuz yerde savaşacağız! Topçular ateşe hazır olsun! Barbaros’un küstahlığının bedelini ödetmenin zamanı geldi!”

İki devasa donanma arasındaki mesafe hızla kapanıyordu. Denizin üzeri yüzlerce geminin yelkenleriyle beyaza bürünmüştü. Topların kükremesi, gümbürtüsü ufukta yankılanmaya başladı. Osmanlı öncü kadırgaları, Haçlı gemilerine ilk ateşi açtı. Gülleler havada vızıldıyor, suya düştüklerinde devasa sütunlar oluşturuyor, bazıları ise gemilerin ahşap gövdelerine isabet ederek kıymıklar saçıyordu.

Barbaros, savaşın merkezine doğru ilerliyordu. Amacı, Doria’nın komuta ettiği merkezdeki kalyonları hedef almaktı. “Topçular! Hedef Frenk kalyonları! Durmayın, ateşe devam edin! Leventlerim, bordalamaya hazır olun!”

Osmanlı kadırgaları, sayıca üstün Haçlı gemilerinin arasına korkusuzca dalıyordu. Çeviklikleri sayesinde kalyonların ağır top atışlarından ustaca kaçınıyor, yanlarına yaklaşıp kendi toplarıyla veya ok ve tüfek atışlarıyla düşmanı yıpratıyorlardı. Venedik kadırgaları Osmanlı kanatlarıyla şiddetli bir mücadeleye girişmişti. Kürek sesleri, komutanların bağırışları, yaralıların iniltileri, top sesleri ve kılıç şakırtıları, denizin üzerinde korkunç bir senfoni oluşturuyordu.

Savaşın en kritik anlarından biri, Venedik’in devasa ve ağır silahlarla donatılmış kalyonu Galleon of Venicein etrafında yaşanıyordu. gemi, adeta yüzen bir kaleydi ve Osmanlı kadırgaları için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Barbaros, bu geminin etkisiz hale getirilmesi gerektiğini biliyordu. Birkaç Osmanlı kadırgası, koordineli bir saldırıyla kalyonun etrafını sardı. Yoğun topçu ateşi altında kalyonun yelkenleri parçalandı, direkleri hasar gördü. Leventler, kancalarını atıp gemiye tırmanmaya çalışıyor, güvertede göğüs göğüse bir mücadele başlıyordu.

Andrea Doria, savaşın gidişatını endişeyle izliyordu. Osmanlıların disiplini, hızı ve cesareti karşısında ittifak donanması bocalıyordu. Kendi kalyonları rüzgarın azizliğiyle yeterince hareket edemiyor, Venedik kadırgaları ise Osmanlı kanatları tarafından baskı altına alınıyordu. Komuta zincirinde kopukluklar yaşanıyor, bazı gemiler emirlere uymakta zorlanıyordu. Barbaros’un savaş planı tıkır tıkır işliyordu.

Barbaros, dürbünüyle Doria’nın amiral gemisini aradı. Onu bulduğunda, yanındaki reislerine döndü. “Hedefimiz Doria! Merkezini yarmalıyız! Haydi yiğitlerim, Allah aşkına!” Baştardası, diğer seçkin kadırgalarla birlikte Haçlı donanmasının kalbine doğru bir kama gibi ilerlemeye başladı. Akdeniz’in çelik fırtınası daha yeni başlıyordu ve rüzgar, şimdilik Kaptan-ı Derya’nın yelkenlerini dolduruyordu. Savaşın kaderi, önlerindeki birkaç saat içinde belli olacaktı.

Deniz, bir mahşer yerine dönmüştü. Barut dumanı, güneş ışığını kesif bir perde gibi örtüyor, havayı geniz yakan keskin bir kokuyla dolduruyordu. İyon Denizi’nin mavi suları, yer yer kana ve gemi enkazlarından sızan yağlara bulanmıştı. Topların sağır edici gümbürtüsü, kırılan direklerin çatırtısı, suya düşen insanların çığlıkları ve kılıçların birbirine çarparken çıkardığı tiz sesler, korkunç bir kakofoni oluşturuyordu. Osmanlı kadırgaları, bir arı sürüsü misali, Haçlı donanmasının ağır ve hantal gemilerinin etrafında dönüyor, zayıf noktalarını arıyor, ani darbelerle yıpratıyordu.

Barbaros Hayreddin Paşa’nın Baştardası, savaşın tam kalbindeydi. Kaptan-ı Derya, güvertede dimdik duruyor, emirlerini gür sesiyle dört bir yana iletiyordu. Gözleri kartal keskinliğindeydi; savaş alanının tamamını tarıyor, Turgut Reis’in sağ kanattaki kuşatmasını, Salih Reis’in sol kanattaki baskısını, merkezdeki gemilerin ilerleyişini takip ediyordu. Hilal taktiği kusursuz işliyordu. Haçlı donanmasının merkezi sıkıştırılıyor, kanatları ise içeri doğru kıvrılan Osmanlı gemileri tarafından çevreleniyordu.

“Turgut Reis’e haber uçurun!” diye bağırdı Barbaros yanındaki ulaklardan birine. “Venedik kadırgalarını iyice sıkıştırsın! Geri çekilme yollarını kapasın! Salih Reis, Ceneviz gemilerine aman vermesin! Merkezdeki kalyonların yardımına gitmelerini engelleyin!”

Leventler, akıl almaz bir cesaretle savaşıyorlardı. Kadırgalar, devasa kalyonların bordalarına yanaşıyor, kancalar atılıyor, yiğit denizciler düşman güvertelerine atlıyorlardı. Kalyonların yüksek bordaları tırmanmayı zorlaştırsa da, Osmanlı cenkçileri birbirlerine omuz vererek, kalkanlarının altında korunarak yukarı tırmanıyor, güvertelerde kanlı bir boğuşma başlıyordu. Yalın kılıçlar şakıyor, baltalar savruluyor, tüfekler patlıyordu. Osmanlı denizcisinin yakın dövüşteki ustalığı ve gözü karalığı, sayıca üstün olabilen Avrupalı askerleri zorluyordu.

Öte yandan, Andrea Doria’nın amiral gemisinde durum tam bir kargaşaydı. Yaşlı amiral, Barbaros’un bu denli organize ve şiddetli saldırısı karşısında zor anlar yaşıyordu. Kuzeyli rüzgar, onun en güvendiği büyük kalyonların ve Venedik’in savaş makinesi olarak görülen ağır silahlı kalyonlarının (galleass) etkinliğini sınırlıyordu. devasa gemiler, çevik Osmanlı kadırgaları karşısında adeta kapana kısılmış gibiydi. Topları güçlüydü, lakin isabet ettirmekte zorlanıyor, yakın mesafeden gelen kadırga ateşine ve hücumlara karşı savunmasız kalıyorlardı.

Doria’nın yanındaki İspanyol ve Papalık komutanları endişeliydi. “Amiral! Merkezimiz yarılmak üzere! Barbaros’un Baştardası bize doğru geliyor! Tüm gücümüzle karşı koymalıyız!”

Doria, çatık kaşlarla savaş alanını süzüyordu. Zihninde fırtınalar kopuyordu. Bir yanda Kutsal İttifak’ın onuru ve Papa’nın beklentileri vardı. Savaşı kazanmak, Hristiyan dünyasına büyük bir moral verecekti. Öte yanda ise İmparator Şarlken’e karşı sorumluluğu vardı. Bu donanma, Şarlken’in Akdeniz’deki gücünün temel taşıydı. Kalyonlar, imparatorluğun servetiyle inşa edilmişti. Onları kaybetmek, telafisi zor bir darbe olurdu. Rüzgar hala aleyhlerindeydi ve Barbaros’un tuzağına çekilme riski yüksekti. O an, yılların tecrübesi ve devlet adamı kimliği ağır bastı. Tüm donanmayı Barbaros’un üzerine sürmek yerine, en değerli kalyonlarını korumayı, savaşı daha kontrollü bir şekilde yönetmeyi seçti. Belki de umudu, Barbaros’un saldırısının şiddetinin azalması veya rüzgarın tekrar dönmesiydi.

“Ateşe devam edin!” diye emretti. “formasyonu koruyun! Kalyonları riske atmayın! Kadırgalar ön safta mücadeleyi sürdürsün!”

savaşın kaderini belirleyen anlardan biri karar oldu. Doria’nın en güçlü gemilerini tam olarak savaşa sürmemesi, ön saflarda çarpışan Venedik ve Papalık kadırgalarını desteksiz bıraktı. Barbaros, Doria’nın tereddüdünü fark etmişti. rakibinin gardını düşürdüğü andı.

“Gördünüz mü Reislerim!” diye seslendi Barbaros. “Doria çekiniyor! Kalyonlarını ateşe atmaktan korkuyor! Şimdi tam zamanıdır! Yarma harekatına devam! Frenk’in kalbine inelim!”

Osmanlı saldırısı daha da şiddetlendi. Turgut Reis’in komutasındaki sağ kanat, Venedik gemilerini iyice bunaltmıştı. Birkaç Venedik kadırgası batırıldı, bazıları ağır hasar alarak saf dışı kaldı. Venedik Amirali Capello, çaresizlik içinde Doria’dan destek bekliyordu, lakin beklediği yardım gelmiyordu. Sol kanatta Salih Reis, Ceneviz ve Papalık gemilerini meşgul ediyor, onların merkeze yardım etmesini engelliyordu.

Merkezde ise Barbaros’un gemileri, Doria’nın korumaya çalıştığı kalyonlara doğru ilerliyordu. Özellikle Venedik’in gururu Galleon of Venice, Osmanlı kadırgalarının yoğun ateşi altındaydı. Direkleri kırılmış, yelkenleri paramparça olmuştu. Güvertesi leventlerin hücumuna uğruyor, Venedikli askerler umutsuzca direniyordu. Saatler süren çatışmanın ardından, bu devasa gemi ağır yaralar alarak savaşma kabiliyetini yitirdi. Diğer kalyonlar da Osmanlı topçusunun isabetli atışlarından nasibini alıyordu.

Güneş batıya doğru kaymaya başladığında, savaşın sonucu belirginleşmişti. Haçlı donanması dağılmış, koordinasyonunu yitirmişti. Birçok gemi hasarlıydı, mürettebat yorgun ve moralsizdi. Kayıplar artıyordu. Doria, artık zafer umudunun kalmadığını anladı. Önceliği, donanmanın geri kalanını kurtarmaktı. İmparatoruna sağlam gemilerle dönmeliydi. Akşam karanlığı çökerken, Doria o zor emri verdi: Geri çekilme.

Haçlı donanması, düzensiz bir şekilde Korfu’ya doğru çekilmeye başladı. Kalyonlar, rüzgarın da yardımıyla daha hızlı uzaklaşırken, hasarlı ve yavaş kalan kadırgalar geride kalma tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Barbaros, zaferin kazanıldığını görüyordu. Leventler sevinç çığlıkları atıyor, tekbir sesleri denizin üzerinde yankılanıyordu. Yanındaki reisler, çekilen düşmanı takip edip tamamen yok etmeyi önerdiler. “Paşam, kaçıyorlar! Peşlerine düşüp hepsini denizin dibine gönderelim!”

Barbaros, duruma baktı. Hava kararmıştı, deniz kabaydı. Kendi donanması da sabahtan beri aralıksız savaşmış, yorulmuştu. Gemilerinde hasarlar vardı, mürettebat dinlenmeliydi. Ayrıca, Preveze Körfezi’nin güvenli sularına dönmek, olası bir gece baskını riskini ortadan kaldırmak akıllıca olurdu. En önemlisi, zafer kesindi. Haçlı donanması ağır bir darbe almış, moralleri çökmüştü. Akdeniz’deki Osmanlı hakimiyeti perçinlenmişti. Daha fazlasını istemek, gereksiz bir risk olabilirdi.

“Durun yiğitlerim,” dedi sakin bir sesle. “Zafer bizimdir. Allah bize yardım etti. Düşman kaçıyor, bırakalım gitsinler. Yaralarını sarmakla meşgul olsunlar. Biz de kendi yaralarımızı saralım, şehitlerimize dua edelim, gazilerimizi kutlayalım. zafer Sultanımıza en güzel armağan olacaktır. Preveze’ye dönüyoruz!”

Osmanlı donanması, muzaffer bir edayla Preveze Körfezine geri döndü. Savaş alanında ise batan veya terk edilmiş Haçlı gemileri, denizin üzerinde yüzen enkazlar ve cansız bedenler kalmıştı. Osmanlılar, birkaç düşman gemisini ele geçirmiş, yüzlerce esir almıştı. Kendi kayıpları ise düşmana oranla oldukça azdı.

Savaşın ertesi günü, Preveze Körfezi bir bayram yerine dönmüştü. Barbaros, leventlerini tebrik ediyor, kazanılan ganimetler sayılıyordu. Sultan Süleyman’a zafer müjdesini taşıyacak ulaklar hızla yola çıkarıldı. İstanbul’da bu haber büyük bir coşkuyla karşılanacak, şenlikler düzenlenecekti. Barbaros Hayreddin Paşa, sadece bir zafer kazanmamış, aynı zamanda Akdeniz’deki Osmanlı üstünlüğünü tartışmasız bir şekilde kanıtlamıştı. Adı, denizcilik tarihine altın harflerle yazılacaktı.

Korfu’ya dönen Haçlı donanmasında ise matem ve öfke hakimdi. Komutanlar birbirini suçluyordu. Venedikliler, Doria’yı ihanetle, donanmayı kasten riske atmamakla itham ediyordu. Capello’nun öfkesi dinmiyordu. Papalık Amirali Grimani, Tanrı’nın kendilerine neden yardım etmediğini sorguluyordu. Doria ise soğukkanlılığını korumaya çalışarak, verdiği kararları savunuyordu. İmparator Şarlken’e ve Papa’ya gönderdiği raporlarda, olumsuz hava koşullarını, Barbaros’un kurnazlığını ve ittifak içindeki koordinasyonsuzluğu gerekçe gösterdi. Donanmanın çekirdeğini kurtardığını, daha büyük bir felaketi önlediğini iddia etti.

yine de hiçbir gerekçe, Preveze’deki ağır yenilginin üzerini örtemezdi. Kutsal İttifak, büyük umutlarla topladığı devasa armadasıyla Osmanlı donanması karşısında hezimete uğramıştı. yenilgi Avrupa’da büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Akdeniz’deki Hristiyan ticareti büyük darbe aldı. Venedik, Osmanlılarla barış yolları aramak zorunda kaldı. İspanya ve Papalık, Osmanlı deniz gücü karşısındaki çaresizliklerini bir kez daha gördüler.

Preveze Deniz Savaşı sonuçları itibarıyla Akdeniz tarihinde bir dönüm noktası oldu. zaferle birlikte Osmanlı İmparatorluğu, gelecek otuz yılı aşkın bir süre boyunca Akdeniz’in mutlak hakimi haline geldi. Barbaros Hayreddin Paşa, kazandığı bu zaferle sadece Osmanlı tarihinin değil, dünya denizcilik tarihinin de en büyük amirallerinden biri olarak anıtlaştı. uyguladığı taktikler, kadırga savaşlarının incelikleri, cesareti ve liderliği, sonraki nesil denizcilere ilham kaynağı oldu.

Andrea Doria’nın kariyeri ise bu yenilgiyle gölgelendi. Bazıları ihtiyatlı bir devlet adamı olarak görse de, pek çok kişi tarafından Barbaros karşısında yetersiz kalmakla ve Kutsal İttifak’ı yüzüstü bırakmakla suçlandı. Preveze, iki büyük amiralin son büyük hesaplaşması olmuş ve kazanan tartışmasız bir şekilde Barbaros olmuştu.

Yıllar sonra bile, Preveze adı Akdeniz rüzgarlarında fısıldanmaya devam etti. O gün, İyon Denizi’nin suları iki medeniyetin denizlerdeki kaderinin de çarpıştığı bir arenaya dönüşmüştü. Barbaros’un zaferi, bir imparatorluğun denizlerdeki gücünü zirveye taşırken, bir ittifakın hayallerini sulara gömmüştü. Dalgalar, Preveze’nin yankısını asırlar boyu taşıyacak, o günkü çelik fırtınasını, kızıl sakallı Kaptan-ı Derya’nın adıyla birlikte anacaktı. Akdeniz, uzun bir süre Osmanlı gölü olarak kalacaktı ve bunun temelleri, 1538 yılının o unutulmaz Eylül gününde, Preveze açıklarında atılmıştı. Rüzgarın ve cesaretin zaferiydi bu; tarihin akışını değiştiren bir fırtınanın hikayesiydi.

Yorum bırakın

Scroll to Top