Barbarossa’nın Gölgesinde Balkan Fırtınası

1940 yılının yaz güneşi, Avrupa kıtasının üzerine tuhaf bir ışıkla vuruyordu. Fransa düşmüş, Paris’in zarif bulvarlarında gamalı haçlı bayraklar dalgalanıyordu. Berlin’de zafer naraları atılıyor, Reich’ın kudretinin zirvesinde olduğu düşünülüyordu. Alplerin eteklerindeki Kartal Yuvası Berghof’ta, Adolf Hitler, penceresinden görünen muazzam manzarayı seyrederken, zihninde yeni fetihlerin haritalarını çiziyordu. Batı’daki zafer tatlıydı, fakat tam değildi. Manş Denizi’nin öte yakasında inatçı bir ada, Winston Churchill’in bulldog kararlılığıyla direniyordu. Direniş, Führer’in sabrını taşıran bir dikendi. İngiltere’nin pes etmeyişi, ona göre tek bir anlama geliyordu: Kıta Avrupası’nda başka bir güce, doğudaki devasa Sovyetler Birliği’ne güveniyorlardı.

Hitler için Sovyetler Birliği, hem ideolojik bir düşman hem de Alman halkının ihtiyaç duyduğuna inandığı lebensraum, yani yaşam alanıydı. Komünizm, onun dünya görüşünde yok edilmesi gereken bir vebaydı; Slav halkları ise Alman efendilerine hizmet etmek üzere boyun eğdirilecek aşağı ırklardı. Fransa seferi henüz dumanı tüterken, gözlerini doğuya çevirmişti bile. Generalleriyle yaptığı toplantılarda, bu yeni ve devasa seferin ilk tohumları atılıyordu.

“Rusya” diye mırıldandı bir akşam, Genelkurmay Başkanı Franz Halder’e dönerek. “Rusya’nın çürük yapısı, ilk darbede bir kağıttan ev gibi çökecektir. Orduları lidersiz, halkı bezgin. Birkaç ay içinde Moskova’dayız.”

Halder, deneyimli bir kurmay subayı olarak, bu özgüvenin tehlikelerini seziyordu. Rusya’nın sonsuz genişliği, ikliminin acımasızlığı, insan kaynaklarının tükenmezliği… Bunlar kağıt üzerindeki planlarda kolayca göz ardı edilen faktörlerdi. Fakat Führer’in kararlılığı karşısında itirazlar cılız kalıyordu. Oberkommando der Wehrmacht (OKW) – Silahlı Kuvvetler Yüksek Komutanlığı – Şefi Wilhelm Keitel, Hitler’in iradesine sorgusuz sual etmeyen sadakatiyle biliniyordu. Operasyonlar Şefi Alfred Jodl ise daha analitik olmakla birlikte, Führer’in stratejik dehasına (?) inanma eğilimindeydi. Planlar şekillenmeye başladı: Kod adı “Barbarossa” olacaktı. İmparator Frederick Barbarossa’nın doğuya yaptığı seferlere gönderme yapan bu isim, tarihi bir misyonu çağrıştırıyordu.

Plan, üç ana ordu grubuyla Sovyet topraklarına yıldırım hızıyla girmeyi öngörüyordu. Kuzey Ordular Grubu Leningrad’a, Merkez Ordular Grubu Smolensk üzerinden Moskova’ya, Güney Ordular Grubu ise Ukrayna’nın zengin kaynaklarını ele geçirip Kafkas petrol sahalarına yönelecekti. Blitzkrieg taktikleri, Polonya ve Fransa’da olduğu gibi, Sovyet ordularını daha sınır bölgelerinde kuşatıp imha edecekti. Hesaplamalara göre, kış gelmeden zafer kazanılmış olacaktı. Lojistik? Muazzam mesafeler? Kızıl Ordu’nun potansiyel gücü? Bunlar, zafer sarhoşluğu içindeki planlamacıların zihinlerinde ya küçümsendi ya da çözülebilir detaylar olarak görüldü.

Aynı sıralarda, Londra’daki savaş kabinesi odalarında hava farklıydı. Churchill, purosunun dumanı ardında, haritalara eğilmiş, umutsuz görünen durumu tersine çevirmenin yollarını arıyordu. Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF), Britanya Savaşı’nda Luftwaffe’ye karşı göklerde destansı bir zafer kazanmıştı, fakat Almanya kıtayı domine ediyordu. İngiltere yalnızdı, denizlerin hakimiydi belki, fakat Avrupa kapılarına dayanmış Alman gücü karşısında nefesi tükeniyordu. Churchill’in stratejisi çok yönlüydü: Amerika Birleşik Devletleri’ni savaşa çekmek, Alman savaş makinesini yıpratmak için bombalama seferlerini sürdürmek ve Avrupa’nın çeperlerinde, Almanya’yı zayıflatacak yeni cepheler açmak.

“Akdeniz” diye gürledi Churchill, Dışişleri Bakanı Anthony Eden’a. “Akdeniz, Almanya’nın yumuşak karnı olabilir. İtalyanlar zayıf halka. Mısır’ı korumalı, Balkanlar’da onları rahatsız etmeliyiz.”

İngiliz istihbaratı, özellikle Bletchley Park’taki kod çözücüler, Alman Enigma şifrelerini kırarak değerli bilgiler elde ediyordu. Barbarossa planının ana hatları henüz tam olarak bilinmese de, doğuda büyük bir hazırlık olduğu yönünde fısıltılar Londra’ya ulaşıyordu. Churchill için Hitler ile Stalin’in eninde sonunda çatışacağı aşikardı. Çatışma, İngiltere’ye nefes aldırabilirdi. Fakat o an gelene kadar, Almanya’yı meşgul tutmak, kaynaklarını dağıtmak hayati önem taşıyordu.

Moskova’da, Kremlin’in kalın duvarları ardında Josef Stalin, batıdaki gelişmeleri buzlu bir dikkatle izliyordu. Molotov-Ribbentrop Paktı, ona zaman kazandırmıştı. Polonya’nın paylaşılması, Baltık ülkelerinin ilhakı, Finlandiya ile yapılan Kış Savaşı… Sovyetler Birliği sınırlarını batıya doğru genişletmiş, bir tampon bölge oluşturmuştu. Fakat Stalin, Hitler’e güvenmiyordu. Nazi ideolojisinin temelinde anti-komünizm ve Slav düşmanlığı yattığını biliyordu. Pakt, onun için sadece geçici bir taktik manevraydı; kaçınılmaz savaşa hazırlanmak için bir fırsattı.

Kızıl Ordu, otuzlu yıllardaki Büyük Temizlik sırasında deneyimli komuta kademesinin önemli bir kısmını kaybetmişti. Şimdi hummalı bir yeniden yapılanma ve modernizasyon çabası içindeydi. Yeni tanklar, uçaklar üretiliyor, savunma hatları güçlendirilmeye çalışılıyordu. Fakat ordunun savaş yeteneği hâlâ sorgulanabilirdi. Stalin, Alman gücünden çekiniyor, bir Alman saldırısının yakın olduğuna dair istihbarat raporlarına rağmen, provokasyondan kaçınmaya çalışıyordu. Almanlarla iyi geçinme politikası izliyor, ticaret anlaşmalarına sadık kalıyor, hatta Hitler’in doğum gününü kutluyordu. Belki de zaman kazanarak, Almanya ile batılı güçler arasındaki savaşın her iki tarafı da yeterince yıpratmasını umuyordu.

“Almanlar aptal değil” dedi Dışişleri Komiseri Vyaçeslav Molotov’a. “İki cephede savaş açacak kadar aptal olamazlar. İngiltere işini bitirmeden bize dönmezler.” Hem bir umut hem de potansiyel bir yanılgıydı bu. Stalin, Hitler’in rasyonel bir aktör olduğunu varsayarken, onun ideolojik saplantılarını ve risk alma kapasitesini küçümsüyordu olabilir.

Bu büyük güçlerin satranç tahtasında, Balkanlar giderek ısınan bir piyon alanı haline geliyordu. İtalya’nın Duce’si Benito Mussolini, Hitler’in gölgesinde kalarak kendi imparatorluğunu kurma hayalleri kuruyordu. Ekim 1940’ta, Almanları hazırlıksız yakalayan bir kararla Yunanistan’ı işgale kalkıştı. Hamle, tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Küçük Yunan ordusu, dağlık arazide İtalyanları püskürtmekle kalmadı, Arnavutluk içlerine sürdü. Durum, Hitler için büyük bir sıkıntı kaynağıydı.

Birincisi, müttefiki İtalya’nın prestiji yerle bir olmuştu. İkincisi, daha önemlisi, Yunanistan’daki çatışma, İngilizlerin bölgeye müdahale etmesine olanak tanımıştı. Girit’e ve Yunan anakarasına İngiliz birlikleri konuşlanmaya başlamıştı. Barbarossa harekâtı için hayati önem taşıyan Romanya’daki Ploiești petrol sahalarını İngiliz bombardıman uçaklarının menziline sokuyordu bu. Almanya’nın savaş makinesi bu petrole bağımlıydı. Hitler, güney kanadının güvence altına alınması gerektiğini anladı.

“Mussolini’nin aptallığı bize pahalıya patlayacak” diye homurdandı Jodl’a. “Balkanlar’ı kontrol altına almalıyız. Yunanistan meselesini halletmeli, İngilizleri oradan atmalıyız.”

Alman diplomasisi harekete geçti. Macaristan ve Romanya, Mihver İttifakı’na katılmıştı. Bulgaristan da Mart 1941’de Tripartite Paktı’nı imzalayarak Alman askerlerinin topraklarından geçişine izin verdi. Geriye tek bir kilit ülke kalıyordu: Yugoslavya.

Yugoslavya, karmaşık etnik yapısı, coğrafi konumu ve geleneksel olarak Batı’ya ve Rusya’ya olan yakınlığıyla hassas bir denge üzerinde duruyordu. Ülke, genç Kral II. Petar adına Prens Naip Pavle tarafından yönetiliyordu. Prens Pavle, kültürlü, İngiliz yanlısı bir aristokrattı, fakat ülkesini savaşın dışında tutmak için çaresizdi. Etrafı Mihver güçleriyle çevrilmişti. Alman baskısı dayanılmaz hale geliyordu. Hitler, Yugoslavya’nın da Tripartite Paktı’na katılmasını istiyordu. Hem Yunanistan’a yönelik harekâtı kolaylaştıracak hem de Balkanlar’daki Alman hâkimiyetini perçinleyecekti.

Prens Pavle, Viyana’ya davet edildi. Hitler, ona hem havuç hem sopa gösterdi. Yugoslavya pakta katılırsa toprak bütünlüğü garanti edilecek, hatta Yunanistan’dan Selanik vaat edilecekti. Katılmazsa, ülkesi işgal tehdidiyle karşı karşıya kalacaktı. Pavle, zor bir kararla karşı karşıyaydı. Ordusu zayıftı, ülke içten içe Sırp, Hırvat ve Sloven gerilimleriyle bölünmüştü. Direniş intihar gibi görünüyordu.

Mart 1941’in sonlarına doğru, Viyana’daki Belvedere Sarayı’nda, ağır perdelerin ardında, Prens Pavle ve Başbakan Dragiša Cvetković, Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop ile masaya oturdu. Hava ağırdı. İmza atmak, ülkenin bağımsızlığından feragat etmek gibiydi, fakat diğer seçenek daha karanlıktı. Uzun müzakereler ve iç çekişmeler sonunda, 25 Mart 1941’de Yugoslavya, Tripartite Paktı’nı imzaladı. Ancak pakta, Yugoslavya’nın savaşa girmemesi ve topraklarından asker geçişine izin vermemesi gibi bazı güvenceler eklenmişti.

Berlin’de bu, bir diplomatik zafer olarak kutlandı. Barbarossa’nın güney kanadı güvende görünüyordu. Yunanistan’a yönelik “Marita Harekâtı” planları son şeklini alıyordu. İtalyanlara yardım etmek ve İngilizleri bölgeden atmak üzere Alman tümenleri Bulgaristan sınırına yığılmaya başlamıştı. Barbarossa için belirlenen başlangıç tarihi olan 15 Mayıs yaklaşıyordu. Her şey yolunda gidiyor gibiydi.

Fakat Balkanlar, barut fıçısı olmaya devam ediyordu. Yugoslav halkı, özellikle Sırplar, geleneksel Alman düşmanlığı ve pakt’a katılımın getirdiği utançla kaynıyordu. Belgrad sokaklarında homurtular yükseliyordu. Prens Pavle’nin attığı imza, fırtınayı dindirmek yerine, daha büyük bir kasırganın fitilini ateşlemişti. Londra’daki gözlemciler ve Moskova’daki stratejistler, Belgrad’daki gelişmeleri nefeslerini tutarak izliyordu. Kimse, birkaç gün içinde patlak verecek olayın, Avrupa tarihinin akışını ne denli değiştireceğini tam olarak kestiremiyordu. Hitler’in doğuya yönelik devasa planı, hiç beklemediği bir anda, Balkanlar’ın çalkantılı sularında tehlikeli bir yol ayrımına girecekti. Ufukta beliren sadece Barbarossa’nın şafağı değildi, aynı zamanda beklenmedik bir krizin kara bulutlarıydı.

Viyana’da atılan imzaların mürekkebi kurumadan, Belgrad’ın Arnavut kaldırımlı sokaklarında uğursuz bir fısıltı rüzgârı esmeye başlamıştı. Prens Naip Pavle ve Başbakan Cvetković, ülkelerini savaşın alevlerinden koruduklarını düşünerek, belki bir nebze olsun rahatlamışlardı. Fakat imzaladıkları kâğıt parçası, Yugoslavya halkının, bilhassa gururlu Sırpların gözünde onursuzluğun vesikasıydı. Yüzyıllardır süregelen bağımsızlık ruhu, Alman çizmesi altında ezilme korkusuyla birleşince, patlamaya hazır bir volkana dönüşmüştü. Kafelerdeki sohbetler keskinleşmiş, subay lojmanlarında kapalı kapılar ardında toplantılar sıklaşmıştı. Hava Kuvvetleri Komutanı General Dušan Simović gibi figürler, ulusal onurun ayaklar altına alınmasına seyirci kalmamaya kararlıydı. Onların gözünde pakt, sadece bir teslimiyet değil, aynı zamanda Slav kardeşlerine ihanetti.

Londra’da, Downing Street 10 Numara’nın loş odalarında Winston Churchill, Balkanlar’daki bu mayalanmayı ilgiyle takip ediyordu. İngiliz istihbaratının, Özel Operasyonlar İdaresi’nin (SOE) gölge ajanları, Belgrad’daki hoşnutsuzluğu körüklemek, direniş ruhunu alevlendirmek için hummalı bir faaliyet içindeydi. Amaçları basitti: Hitler’in dikkatini dağıtmak, kaynaklarını bölmek, Barbarossa’nın yaklaşan gölgesini bir nebze olsun geciktirmek. Yugoslavya’nın Mihver’e katılması, İngiltere için stratejik bir darbeydi; Balkanlar’da potansiyel bir müttefikin kaybı anlamına geliyordu. Şimdi, bu durumu tersine çevirmek için son bir şans belirmişti. Churchill’in kumarı tutarsa, Balkanlar’da yeni bir cephe açılabilir, Alman savaş makinesinin güney kanadı tehdit altına girebilirdi. İngiltere’nin yalnız direnişine değerli bir nefes alma payı sağlayacaktı.

Berlin’de ise Führer, yaklaşan Yunanistan seferi “Marita Harekâtı”nın son hazırlıklarıyla meşguldü. Yugoslavya’nın pakt’a katılımı, güney kanadını güvence altına almış, planları kolaylaştırmıştı. Generallerine Barbarossa’nın Mayıs ortasındaki başlangıç tarihini teyit ederken, yüzünde zaferden emin bir komutanın ifadesi vardı. Ribbentrop’un diplomatik başarısı, ona göre Alman gücünün karşı konulmazlığının bir başka kanıtıydı. Reich’ın iradesi karşısında kimse duramazdı.

Fakat kaderin cilvesi, olayları bambaşka bir yöne sürükleyecekti. 26 Mart’ı 27 Mart’a bağlayan gece, Belgrad uykudayken, General Simović ve ona bağlı subaylar harekete geçti. Tanklar stratejik noktaları tuttu, hükümet binaları kuşatıldı, Prens Pavle ve bakanları gözaltına alındı. Şafak sökerken, radyodan yapılan anonsla Yugoslavya halkı yeni bir güne değil, yeni bir döneme uyanıyordu: Prens Naip’in yönetimi sona ermiş, genç Kral II. Petar reşit ilan edilmiş, pakt’ı imzalayan hükümet devrilmişti.

Haber Belgrad sokaklarına yayıldığında, bir anda şehir bayram yerine döndü. Kalabalıklar kraliyet sarayı’nın önünde toplandı, “Živeo kralj!” (Yaşasın kral!) sloganları göğe yükseldi. Alman ve İtalyan elçiliklerinin önünde öfkeli gösteriler yapıldı. En çok duyulan sloganlar ise pakt’a duyulan nefreti özetliyordu: “Bolje grob nego rob!” (Mezara girmek köle olmaktan iyidir!) ve “Bolje rat nego pakt!” (Savaşa girmek pakt’tan iyidir!). Halkın bu coşkulu tepkisi, darbenin arkasındaki ordu kliğinin eylemine beklenmedik bir meşruiyet katıyordu. Yugoslavya, birkaç saat içinde Mihver yörüngesinden kopmuş, belirsiz bir geleceğe yelken açmıştı.

Bu haber Berlin’e ulaştığında, etkisi bir bomba gibi oldu. O günlerde Alplerdeki sığınağı Berghof’ta bulunan Hitler, haberi aldığında önce inanamadı. Diplomatik zaferinin bu kadar çabuk, bu kadar aşağılayıcı bir şekilde tersine çevrilmesi, onun narsist kişiliğine indirilmiş ağır bir darbeydi. İmza töreninin üzerinden iki gün bile geçmemişti. Öfkesi, kontrol edilemez bir volkan gibi patladı. Odasında volta atıyor, generallerine, bakanlarına bağırıyor, Yugoslavları “hain”, “güvenilmez bir güruh” olarak niteliyordu. Darbe, onun gözünde kişisel bir hakaretti; Alman Reich’ının prestijine yönelik affedilmez bir saldırıydı.

“Bu ihanet cezasız kalamaz!” diye kükrediği duyuldu koridorlarda yankılanan sesiyle. “Belgrad bombalanacak! Yugoslavya haritadan silinecek! Bu Sırp komplocuları, Alman gücüyle oynamanın ne demek olduğunu öğrenecek!”

Öfkesi dinmek bilmiyordu. Fakat öfkenin ilk şoku geçtikten sonra, soğuk stratejik gerçekler kendini dayatmaya başladı. Hitler, korkunç bir ikilemle yüz yüze kaldı. Bir yanda, Barbarossa Harekâtı, onun en büyük hayali, ideolojik ve stratejik hedefi duruyordu. Sovyetler Birliği’ni ezmek, lebensraum’u ele geçirmek için her şey hazırdı. Wehrmacht’ın seçkin tümenleri doğu sınırına yığılmış, lojistik hatlar kurulmuş, taarruz tarihi (15 Mayıs) belirlenmişti. Plan, titizlikle hazırlanmış, zamanlaması kritik bir operasyondu. Rusya’nın geniş topraklarında zafer kazanmak için yaz aylarının tamamına ihtiyaç vardı. Herhangi bir gecikme, sonbahar yağmurlarına (“Rasputitsa”) ve ardından dondurucu Rus kışına yakalanma riskini taşıyordu ki bu, Napolyon’un acı tecrübesinden beri Alman kurmaylarının kabusuydu.

Öte yanda, Balkanlar’daki yeni durum vardı. Yugoslavya’daki Alman karşıtı hükümet, güney kanadını istikrarsızlaştırıyordu. Daha da kötüsü, İngilizlerin Yunanistan’daki varlığı, şimdi potansiyel olarak Yugoslavya üzerinden desteklenebilirdi. Romanya’daki Ploiești petrol sahaları, Alman savaş makinesinin can damarıydı ve şimdi daha büyük bir tehdit altındaydı. Belgrad’daki darbeyi cezasız bırakmak, Hitler’in imajına zarar verir, diğer potansiyel direnişçilere cesaret verirdi. Üstelik İngilizlerin Balkanlar’da tutunmasına izin vermek, Barbarossa başladığında güneyde tehlikeli bir cephe açılması anlamına gelebilirdi.

Hitler, kurmaylarını acil toplantıya çağırdı. Berghof’un büyük toplantı salonunda, haritalar serili masanın etrafında gergin bir hava hakimdi. Dışişleri Bakanı Ribbentrop, diplomatik çabalarının boşa gitmesinin öfkesiyle, derhal ve sert bir askeri müdahaleden yanaydı. “Mein Führer” dedi titreyen bir sesle, “Bu alçakça darbe Londra’nın işi! İngilizler Balkanlar’ı karıştırmak istiyor. Yugoslavya’ya anında dersini vermeliyiz. Alman otoritesi yeniden tesis edilmeli!”

OKW Başkanı Mareşal Wilhelm Keitel, her zamanki gibi Führer’in iradesini yansıtmaya hazırdı. “Emirlerinizi bekliyoruz, Mein Führer! Ordumuz hazırdır. Bu küstahlığın cevabı ezici bir güçle verilmeli!”

Luftwaffe Komutanı Hermann Göring, hava kuvvetlerinin gücüyle övünerek araya girdi. “Luftwaffe, Belgrad’ı birkaç gün içinde moloz yığınına çevirebilir, Mein Führer! Bu Sırp haydutlarına gökyüzünden cehennemi yaşatırız!”

Operasyonlar Şefi General Alfred Jodl, daha soğukkanlıydı. Olası bir Balkan seferinin Barbarossa üzerindeki etkilerini hesaplıyordu. “Mein Führer” diye başladı dikkatle seçtiği kelimelerle, “Yugoslavya’ya yönelik bir harekât, kaçınılmaz olarak kuvvetlerimizin bir kısmının doğu cephesinden kaydırılmasını gerektirecektir. Yunanistan seferi (Marita) ile birleştirilecek böyle bir operasyonun planlanması ve icrası zaman alacaktır. En önemlisi, Barbarossa’nın başlangıç tarihini ertelemek zorunda kalacağız.”

Jodl’un sözleri salonda buz gibi bir etki yarattı. Barbarossa’nın ertelenmesi… Bu ihtimal bile Hitler’i çileden çıkarmaya yetiyordu. Masanın üzerindeki haritaya eğildi. Bir eli doğudaki geniş Sovyet topraklarını işaret ederken, diğer eli Balkanlar’ın karmaşık coğrafyasında geziniyordu. Zihninde fırtınalar kopuyordu. İhanetin ateşi onu yakıyor, intikam arzusu körüklüyordu. Fakat stratejik aklı, doğudaki büyük hedefin önemini fısıldıyordu. Rusya’yı dize getirmeden nihai zafer mümkün değildi. Gecikmek, kışa yakalanmak demekti; kış ise Rusya’nın en güçlü müttefikiydi.

Peki ya güney kanadı? Orayı güvencesiz bırakabilir miydi? İngilizlerin Girit ve Yunanistan üzerinden Ploiești’yi tehdit etmesine izin verebilir miydi? Hayır, bu da kabul edilemezdi. Petrol olmadan tanklar yürümez, uçaklar havalanamazdı.

Dışarıda Alplerin zirveleri güneşin altında parlarken, Berghof’un içindeki atmosfer giderek kararıyordu. Hitler, odada volta atmaya devam ediyordu. Gözleri sabit bir noktaya kilitlenmişti. Yüzündeki kaslar seğiriyordu. Generalleri sessizlik içinde onun kararını bekliyordu. Sadece askeri bir karar değildi; aynı zamanda siyasi, psikolojik ve belki de kaderini belirleyecek bir karardı. İngilizlerin “sinsi oyunu” onu tam da istemediği bir noktaya getirmişti: İki ateş arasında kalmıştı. Ya Balkanlar’daki yangını söndürecek, fakat doğudaki büyük taarruzu riske atacaktı; ya da Barbarossa’ya odaklanacak, fakat arkasında potansiyel bir tehdit bırakacaktı.

Saatler süren gergin bekleyişin ardından, Hitler aniden durdu. Yüzünde buz gibi, kararlı bir ifade belirmişti. Öfkesi yerini soğuk bir hiddete bırakmıştı. Masaya yaklaştı, elini Balkan haritasının üzerine koydu.

“Yugoslavya” dedi keskin bir sesle. “Yugoslavya, askeri güçle ve acımasız bir sertlikle yerle bir edilecektir. Sırpların direniş iradesi kırılacaktır. Belgrad, örnek bir ceza olarak bombalanacaktır.”

Salondaki nefesler tutulmuştu. Führer devam etti.

“Marita Harekâtı ile eş zamanlı olarak, mümkün olan süratle Yugoslavya’ya saldırılacaktır. Gerekli kuvvetler derhal doğu cephesinden kaydırılacak.”

Sonra en kritik cümleyi söyledi, sesi neredeyse bir fısıltı gibi çıkmıştı, fakat salondaki herkesin kemiklerine işledi:

“Barbarossa Harekâtı… dört hafta ertelenecektir.”

27 Mart 1941’de verilen karar, tarihin dönüm noktalarından biri olarak, 25 numaralı Führer Direktifi adıyla karanlık sayfalarına yazıldı. Hitler, Balkanlar’daki onur kırıcı darbenin ateşiyle tutuşup, stratejik aklının sesini boğarken, kaderin iplerini de elinden bırakmıştı. Belgrad’ın arduvaz çatıları üzerine yağacak bombalar, Yugoslavya’nın direniş ruhunu kırmaya yetse de, Reich’ın kaderini mühürleyen bir intikam olacaktı. O dört hafta, belki altı hafta, zamanın acımasız akışında önemsiz görünen bu gecikme, tarihin devasa çarklarını bambaşka bir yöne çevirdi. Alman panzerlerinin çamura saplanacağı, Sibirya soğuğunun Alman erinin iliklerine işleyeceği, Moskova’nın sisli ufkunun daima bir serap olarak kalacağı bir kaderin ilk adımıydı bu. Doğuda, stepler boyunca uzanan Kızıl Ordu, Hitler’in öfkesinin kendisine bahşettiği bu zamanın değerini henüz bilmiyordu. Stalingrad’ın karları, Kursk’un bozkırları, Berlin’in yıkıntıları ise henüz düşlerde bile görünmezdi. İnsanlık tarihinin en kanlı çatışması, bir darbenin tetiklediği öfke nedeniyle rotasını değiştirmiş, milyonlarca insanın yazgısını yeniden şekillendirmişti. Balkanlar’da kopan fırtına, doğunun uçsuz bucaksız ovalarında hayalet gibi bekleyen kışa doğru Wehrmacht’ı ittikçe, Hitler’in imparatorluk düşleri de o sonsuz beyazlıkta, ayaz bir mezara gömülecekti.

Yorum bırakın

Scroll to Top