Yunanistan’ın son 150 yılı

Parthenon’un taşları kadar eski bir mirasın üzerinde yükselen modern Yunanistan, aslında genç, yaralı ve sürekli kendini arayan bir ülkedir. Son yüz elli yılı, büyük hayallerle trajik yenilgilerin, umut dolu başlangıçlarla acı sonların iç içe geçtiği bir destandır adeta. Antik dünyanın görkemli mirası, omuzlarına ağır bir yük bindirirken, modern devletin kuruluşu sancılarla dolu olmuştur. Yüz elli yıl öncesine, yani 1870’lerin ortalarına baktığımızda, karşımızda Osmanlı İmparatorluğu’ndan yeni kopmuş, sınırları bugünkünden çok daha dar, ekonomik olarak zayıf, politik olarak çalkantılı bir krallık buluruz. Bağımsızlık Savaşı (1821-1829), romantik bir kahramanlık öyküsü gibi anlatılsa da, arkasında büyük güçlerin (İngiltere, Fransa, Rusya) müdahaleleri, iç çatışmalar ve acımasız bir mücadele vardır. Yabancı bir kralın (Bavyeralı Otto, sonra Danimarkalı George) tahta oturtulması, ülkenin kendi kaderini tayin etme gücünün sınırlarını en başından göstermiştir.

O dönem Yunanistan’ının ruhuna damgasını vuran temel fikir Megali Idea, yani Büyük Ülkü idi. Kaybedilmiş toprakları geri alma, Bizans İmparatorluğu’nun mirasına sahip çıkarak İstanbul merkezli büyük bir Yunan devleti kurma hayaliydi. Tüm Yunanistan coğrafyasında yaşayan Rumca konuşan nüfusu tek bir bayrak altında toplama arzusu, nesiller boyu politikacıların, askerlerin, aydınların ve sıradan insanların zihinlerini meşgul etti. Hedef uğruna nice can लार feda edildi, nice kaynaklar tüketildi. Gerçekleşmesi zor, belki imkansız bir rüya, ulusal kimliğin çimentosu haline geldi. İstanbul’u yeniden Konstantinopolis yapma isteği, dış politikayı yönlendiren ana motivasyondu. Komşu Balkan ulusları da benzer ulusal uyanışlar yaşarken, bölge tam bir barut fıçısına dönmüştü. Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, herkes için bir fırsat gibi görünüyordu.

İçeride ise istikrar bir türlü sağlanamıyordu. Atina’da hükümetler sık sık değişiyor, askeri müdahaleler yaşanıyordu. Kraliyet ailesi ile meclis arasındaki güç mücadelesi, siyasi hayatı felç ediyordu. Charilaos Trikoupis gibi modernleşme yanlısı politikacılar altyapı yatırımları, ordu reformu ve ekonomik kalkınma için çabalarken, Theodoros Deliyannis gibi daha popülist ve milliyetçi figürler Megali Idea’yı körükleyerek kitleleri harekete geçiriyordu. Toprak reformu gibi temel sorunlar çözülemiyor, köylü nüfusun büyük bölümü yoksulluk içinde yaşıyordu. Şehirlerde ise küçük bir tüccar ve bürokrat sınıfı dışında refah yaygın değildi. Ülke sürekli dış borç batağındaydı; alınan krediler genellikle silahlanmaya veya günlük harcamalara gidiyor, kalkınmaya yeterli kaynak ayrılamıyordu. Büyük güçlerin ekonomik ve siyasi nüfuzu hissediliyordu.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası Berlin Kongresi’nde Teselya ve Epir’in bir kısmının Yunanistan’a verilmesi, Megali Idea’nın küçük bir adımı olarak görüldü. Fakat Girit Adası’nın statüsü sürekli bir sorun kaynağıydı. Adadaki Rumların Yunanistan’a katılma talepleri sık sık isyanlara yol açıyor, Atina’yı zor durumda bırakıyordu. 1897’de Girit meselesi yüzünden Osmanlı İmparatorluğu ile girişilen savaş (Otuz Gün Savaşı), Yunanistan için tam bir askeri felaketle sonuçlandı. Ordunun hazırlıksızlığı ve Megali Idea’nın yarattığı aşırı özgüven, acı bir ders oldu. Devlet iflasın eşiğine geldi, uluslararası mali kontrol altına girdi. On dokuzuncu yüzyıl biterken Yunanistan, büyük hayalleri olan ama o hayalleri gerçekleştirecek gücü ve istikrarı bulamayan, antik mirasının gölgesinde modern kimliğini inşa etmeye çalışan çalkantılı bir ülke görünümündeydi. Yaklaşan yeni yüzyıl, çok daha büyük fırtınalara gebeydi.

Yirminci yüzyılın şafağı, 1897 yenilgisinin yaralarını sarmaya çalışan, uluslararası mali denetim altında ezilen bir Yunanistan’a doğdu. Toplumdaki hoşnutsuzluk, ordudaki reformist subayların 1909’da Goudi’de gerçekleştirdiği askeri darbe ile patlak verdi. Ordu, siyasetin kısır çekişmelerinden bıkmış, ülkenin modernleşmesini ve ulusal hedeflere ulaşmasını istiyordu. Gözler, o sıralar Girit’te siyaset yapan karizmatik lider Eleftherios Venizelos’a çevrildi. Venizelos’un Atina’ya gelişi ve başbakan olması, Yunan siyasetinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Liberal reformlar, anayasal değişiklikler, ordunun yeniden yapılandırılması ve Balkanlar’daki diğer Hristiyan devletlerle Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ittifak arayışları hız kazandı. Megali Idea, Venizelos’un pragmatik ve hırslı politikalarıyla yeniden canlanıyordu.

Balkan Savaşları (1912-1913), Yunanistan için askeri zaferler ve önemli toprak kazanımlarıyla sonuçlandı. Epir’in güneyi, Makedonya’nın büyük bölümü (Selanik dahil), Girit ve Ege Adaları Yunanistan’a katıldı. Ülkenin toprakları neredeyse iki katına çıkmış, nüfusu artmıştı. Büyük Ülkü’nün gerçekleşebileceğine dair inanç doruğa ulaştı. Zafer sarhoşluğu, ülkenin gerçek kapasitesini aşan beklentiler yaratıyordu. Kazanılan topraklardaki farklı etnik ve dini grupların entegrasyonu, yeni sorunları beraberinde getirecekti. Ulusal birlik söylemi, farklılıkları görmezden gelme eğilimindeydi.

Ne var ki, Balkan Savaşları’nın hemen ardından patlak veren Birinci Dünya Savaşı, Yunanistan’ı kendi içinde bölecekti. Başbakan Venizelos, İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya) yanında savaşa girerek Anadolu’da yeni topraklar kazanmayı hedeflerken, Alman İmparatoru’nun kayınbiraderi olan Kral Konstantin, tarafsız kalmaktan yanaydı. Venizelos ile kral arasındaki o keskin görüş ayrılığı, kısa sürede Ulusal Bölünme (Ethnikos Dichasmos) olarak bilinen acı bir iç çatışmaya dönüştü. Ülke fiilen ikiye bölündü; Atina’daki kralcı hükümet ve Selanik’te Venizelos’un kurduğu İtilaf destekli geçici hükümet. Taraftarlar sokaklarda birbirine girdi, aileler bölündü, toplum kutuplaştı. Bölünme, Yunan siyasetinin sonraki on yıllarını zehirleyecek, istikrarsızlığı kalıcı hale getirecekti. Sonunda İtilaf Devletleri’nin baskısıyla Kral Konstantin ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve Yunanistan savaşa girdi.

Savaş sonrası Paris Barış Konferansı’nda Venizelos, diplomatik manevralarla İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verilmesini sağladı. Megali Idea’nın son ve en iddialı adımı atılıyordu. 1919’da Yunan ordusu İzmir’e çıktı. Başlangıçta kolay ilerleyen harekât, zamanla Anadolu içlerinde Türk direnişiyle karşılaştı. İç siyasetteki çalkantılar sürüyordu; Venizelos seçimleri kaybetti, sürgündeki Kral Konstantin geri döndü. Ordunun komuta kademesi değişti, moraller bozuldu. Sakarya’da alınan yenilgi, sonun başlangıcı oldu. 1922 yazı, Yunanistan için Küçük Asya Felaketi (Mikrasiatiki Katastrofi) olarak tarihe geçecekti. Ordu dağıldı, İzmir alevler içinde kaldı, yüz binlerce sivil Rum evlerini terk ederek Yunanistan’a sığınmak zorunda kaldı. Yüzyıllardır Anadolu’da var olan Rum kültürü, birkaç hafta içinde yok oldu. Megali Idea, kanlı bir şekilde son bulmuştu. Büyük hayal, yerini travmaya ve ulusal yasa bırakmıştı.

Küçük Asya Felaketi, Yunanistan’ın ruhunda onarılması güç bir yara açtı. Megali Idea’nın enkazı altında kalan ülke, yüz binlerce yorgun, yoksul ve travmatize olmuş mültecinin akınıyla sarsıldı. Anadolu’dan gelenler, köklerinden koparılmış, yeni vatanlarında barınma, iş ve kabul görme mücadelesi veriyorlardı. Muazzam nüfus hareketi, Yunan toplumunun demografik yapısını temelden değiştirdi; ülke etnik olarak daha homojen hale gelirken, sosyal ve ekonomik sorunlar katlanarak arttı. Mülteciler, kentlerin çeperlerinde yeni mahalleler kurdular, siyasete yeni bir dinamizm getirdiler, fakat uzun süre yerli halkla aralarında bir gerilim yaşandı. Felaketin sorumluluğu konusunda başlayan siyasi hesaplaşma, zaten var olan Venizelosçu-Kralcı ayrımını iyice keskinleştirdi. Ordu yeniden siyasete müdahale etti, Kral Konstantin tekrar sürgüne gönderildi, altı siyasetçi ve komutan idam edildi. 1924’te cumhuriyet ilan edildi. Fakat istikrarsızlık sürdü; kısa ömürlü hükümetler, askeri darbeler birbirini izledi. Ekonomik krizler, toplumsal huzursuzluklar yakayı bırakmıyordu. Venizelos 1928’de tekrar iktidara gelip bir istikrar dönemi sağlasa da, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın etkileri ve siyasi kutuplaşma ortamı, kazanımları gölgeledi. 1930’lar, artan siyasi şiddet, başarısız bir Venizelosçu darbe girişimi ve sonunda kralın geri dönüşüyle geçti. Nihayetinde 1936’da General Ioannis Metaksas, kralın onayıyla bir diktatörlük kurdu. Metaksas rejimi, faşist İtalya ve Nazi Almanyası’ndan esinlenen otoriter bir yapıydı; siyasi partiler kapatıldı, sansür uygulandı, komünistler ve muhalifler baskı altına alındı. Ulusal birlik adına bireysel özgürlükler rafa kaldırılmıştı.

İkinci Dünya Savaşı kapıya dayandığında, Yunanistan kendini yine büyük güçlerin çatışma alanında buldu. Metaksas, Mussolini İtalyası’nın teslim olma ültimatomuna “Ohi” (Hayır) diyerek ülkesini savaşa soktu. Yunan ordusu, başlangıçta İtalyanlara karşı Arnavutluk cephesinde beklenmedik başarılar kazandı. Direniş, ulusal morali yükseltti. Ne var ki, Nazi Almanyası’nın müdahalesiyle Yunanistan Nisan 1941’de işgal edildi. İşgal yılları korkunç geçti; açlık, kıtlık, toplu katliamlar yaşandı. Ülkenin kaynakları sömürüldü, ekonomisi çöktü. İşgale karşı dağlarda güçlü bir direniş hareketi örgütlendi. Komünistlerin önderliğindeki EAM/ELAS ile cumhuriyetçi EDES gibi farklı ideolojilere sahip gruplar, işgalciye karşı savaşırken kendi aralarında da üstünlük mücadelesine girdiler. Savaşın sonuna doğru, kurtuluşun sevinciyle birlikte yaklaşan iç savaşın gölgesi hissediliyordu. İngilizlerin desteklediği sürgündeki hükümet ile komünist direnişçiler arasındaki güç mücadelesi, ülkeyi yeni bir felakete sürükleyecekti.

İşgalin bitimi, barışı getirmedi. Atina’da Aralık 1944’te yaşanan kanlı çatışmalar (Dekemvriana), iç savaşın ilk perdesiydi. Kısa bir aranın ardından 1946’da başlayan Yunan İç Savaşı, üç yıl sürdü. Sağcı, kralcı hükümet güçleri (İngiliz ve Amerikan yardımıyla) ile komünist Demokratik Ordu arasında geçen savaş, toplumu paramparça etti. Köyler boşaltıldı, aileler bölündü, binlerce insan öldü veya sürüldü. Savaş, komünistlerin yenilgisiyle sonuçlandı. Fakat geride bıraktığı miras ağırdı: siyasi yasaklar, toplama kampları, fişlemeler ve on yıllarca sürecek bir sağ-sol kutuplaşması. Savaş sonrası Yunanistan, Amerikan yardımlarıyla (Marshall Planı) yeniden inşa edilmeye çalışıldı. Ekonomik toparlanma başladı, fakat siyasi hayat istikrarsızdı. Seçimler yapılsa da ordu, saray ve dış güçlerin etkisi hissediliyordu. Sol siyaset üzerindeki baskılar devam etti. Toplum, iç savaşın yaralarını sarmakta zorlanıyor, geçmişin hayaletleri siyaseti yönlendiriyordu. Ulusal kimlik, anti-komünizm üzerine yeniden inşa edilmeye çalışılırken, demokratikleşme süreci sancılı ilerliyordu. 1960’lar göreceli bir ekonomik gelişme getirse de siyasi gerilimler tırmandı ve 1967’de bir grup albayın yaptığı darbe ile ülke yeniden karanlık bir diktatörlük dönemine girdi.

Albaylar Cuntası (1967-1974), ülkenin üzerine bir karabasan gibi çöktü. Demokrasi rafa kaldırıldı, siyasi partiler kapatıldı, anayasal haklar askıya alındı. İşkence, sürgün, hapis cezaları muhalefeti sindirmenin aracı haline geldi. Solcular, liberaller, kralcı muhalifler, aydınlar, sanatçılar baskı gördü. Yönetim, “Helen-Hristiyan medeniyeti” gibi cafcaflı sloganlarla kendini meşrulaştırmaya çalıştı. Oysa iktidarları, toplumu daha fazla böldü, korku iklimi yarattı, kültürel hayatı çoraklaştırdı. İç savaşın yaraları yeniden kanatıldı; anti-komünizm, rejimin temel ideolojik dayanağıydı. Toplum mühendisliği çabaları, geçmişin travmalarını istismar etti. Milliyetçi söylem zirve yaptı, fakat o söylem çoğu zaman içi boş bir hamasetten ibaretti. Rejim, dış dünyada giderek yalnızlaştı, Avrupa kurumlarından dışlandı. Amerikan yönetimi, Soğuk Savaş koşullarında stratejik konumu nedeniyle cuntaya mesafeli bir destek verdi. Destek, Yunan halkının bir kesiminde Amerika karşıtı duyguları körükledi.

Yönetimin baskısı altında bile direniş ruhu sönmedi. Öğrenciler, işçiler, aydınlar çeşitli biçimlerde muhalefetlerini dile getirdiler. Kasım 1973’te Atina Politeknik Üniversitesi’ndeki öğrenci işgali ve isyanı, cuntaya karşı en kitlesel başkaldırı oldu. Tankların üniversite kapısını yıkarak içeri girmesi, rejimin acımasız yüzünü tüm dünyaya gösterdi. Olay, cuntanın sonunun yaklaştığının habercisiydi. Rejimin sonunu getiren olay ise Kıbrıs oldu. Cuntanın Atina’daki bazı unsurları, adayı Yunanistan’a ilhak etmek amacıyla Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı bir darbe tezgâhladılar. Temmuz 1974’teki o darbe girişimi, Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine yol açtı. Yunan ordusu hazırlıksızdı, cunta paniğe kapıldı ve tam bir çöküş yaşadı. Kıbrıs’ta milliyetçi bir maceraya girişmeleri, kendi sonlarını hazırlamıştı. Büyük Ülkü’nün son yankıları, yeni bir ulusal trajediye sebep olmuştu.

Cuntanın çöküşüyle birlikte, sürgündeki deneyimli politikacı Konstantin Karamanlis Paris’ten Atina’ya döndü. Ulusal birlik hükümeti kuruldu, demokrasiye geçiş süreci (Metapolitefsi) başladı. Dönem, Yunanistan için bir yeniden doğuş anıydı. Ordu kışlasına çekildi. Siyasi tutuklular serbest bırakıldı. Siyasi partiler yeniden kuruldu, Komünist Partisi yasal statü kazandı. 1974 sonunda yapılan referandumla halk monarşiyi lağvetti ve cumhuriyet rejimini tercih etti. Yeni, demokratik bir anayasa kabul edildi. Cunta liderleri yargılanarak mahkûm edildi. Ülke, Avrupa ile bütünleşme yoluna girdi; Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik başvurusu yapıldı. İç savaşın ve diktatörlüğün yarattığı kutuplaşmalar yavaş yavaş yumuşamaya başlasa da, geçmişin gölgeleri siyasi tartışmaları etkilemeye devam ediyordu. Yüz elli yıllık çalkantılı yolculuk, ağır bedeller ödenerek kazanılmış bir demokrasiye ulaşmıştı. Fakat eski taşların üzerindeki genç ruhun kimlik arayışı, ekonomik zorluklarla ve bölgesel gerilimlerle sınanarak yeni bir döneme giriyordu. Geçmişin hayaletleriyle yüzleşmek, istikrarlı bir gelecek kurmanın ön koşulu olacaktı.

Demokrasiye dönüş, Metapolitefsi, Yunanistan için bir nefes alma anıydı, geçmişin ağır yükünden kurtulma umuduydu. Konstantin Karamanlis’in liderliğindeki Yeni Demokrasi Partisi, ülkeyi istikrara kavuşturma ve Avrupa ailesine entegre etme hedefiyle yola çıktı. Yapılan referandumla monarşinin kaldırılması, cumhuriyetin sağlam temellere oturtulması, yeni ve demokratik anayasanın kabulü o dönemin önemli adımlarıydı. Cunta sorumlularının yargılanması, geçmişle bir hesaplaşma, adaletin tesisi çabasıydı. Karamanlis’in en büyük stratejik hamlesi, ülkeyi Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) tam üye yapmaktı. Avrupa yolculuğu, ülkenin yalnızlıktan kurtulma, ekonomik olarak kalkınma, demokratik kurumlarını güçlendirme arzusunun bir ifadesiydi. 1981’de AET’ye tam üyelik gerçekleşti. Olay, Yunanistan’ın modern tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edildi; Batı dünyasıyla bütünleşme süreci hızlandı.

Fakat Metapolitefsi sonrası siyasi hayat, Karamanlis’in sağ merkez çizgisine karşı güçlü bir alternatifin doğuşuna tanıklık etti. Andreas Papandreou liderliğindeki Panhelenik Sosyalist Hareket (PASOK), “Değişim” (Allagi) sloganıyla kitleleri mobilize etti. Papandreou, karizmatik kişiliği, popülist söylemi, Amerikan ve NATO karşıtı duruşuyla (başlangıçta), iç savaş sonrası dışlanmış kesimlere ve mülteci kökenlilere seslendi. 1981 seçimlerini kazanarak iktidara gelmesi, Yunan siyasetinde köklü bir değişimi simgeliyordu. PASOK hükümetleri, sosyal devlet uygulamalarını genişletti, sağlık ve eğitimde reformlar yaptı, Ulusal Direniş’i (işgal yıllarındaki) resmen tanıdı, kadın hakları konusunda adımlar attı. Dönem, toplumsal refahın arttığı, siyasal katılımın genişlediği bir süreç oldu. Yine de, PASOK dönemi eleştirilerden uzak kalmadı; devletçilik, kayırmacılık (clientelism), artan kamu borçları ve zaman zaman gerginleşen dış ilişkiler, iktidarının tartışmalı yönleriydi.

Avrupa Birliği üyeliği, Yunan ekonomisine önemli fon akışı sağladı. Altyapı yatırımları arttı, yaşam standardı yükseldi. Turizm, ülkenin lokomotif sektörü haline geldi. Fakat yapısal sorunlar çözülemedi. Tarım ve sanayide rekabet gücü zayıftı. Kamu sektörü şişkinliğini korudu. Artan kamu harcamaları, vergi tahsilatındaki sorunlar, borç yükünü zamanla ağırlaştırdı. Komşularla ilişkiler gerginliğini korudu. Türkiye ile Ege sorunları, Kıbrıs meselesinin çözümsüzlüğü devam etti. Balkanlar’daki gelişmeler, Yugoslavya’nın dağılması yeni sınamalar getirdi. Makedonya isim sorunu, ulusal kimlik algısının dış politikayı nasıl karmaşık hale getirebildiğini, milliyetçi duyguların nasıl kolayca alevlenebildiğini gösterdi. Tartışma, ülkeyi uluslararası alanda zor durumda bıraktı, iç siyasette kutuplaşmayı artırdı.

Yirmi birinci yüzyılın başları, görünüşte bir refah dönemiyle başladı. Atina 2004 Olimpiyat Oyunları, ülkenin modern yüzünü dünyaya gösterme fırsatı sundu. Fakat olimpiyatların yüksek maliyeti ve küresel ekonomik koşullar, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. 2009 sonrasında patlak veren ağır borç krizi, Yunanistan’ı derinden sarstı. Ülke iflasın eşiğine geldi, uluslararası kurtarma paketlerine muhtaç kaldı. Kemer sıkma politikaları, maaş ve emekli aylıklarındaki kesintiler, artan işsizlik, toplumsal çalkantılara yol açtı. Büyük protesto gösterileri yaşandı, siyasi tablo altüst oldu. Geleneksel partiler (Yeni Demokrasi ve PASOK) büyük oy kaybına uğrarken, radikal sol SYRIZA ve aşırı sağ Altın Şafak gibi partiler yükselişe geçti. Kriz yılları, Avrupa Birliği üyeliğinin sorgulanmasına, ulusal egemenlik tartışmalarına neden oldu. Antik mirasın ağırlığı, yakın tarihin travmaları, Megali Idea’nın hayaleti, iç savaşın yaraları, diktatörlüğün anıları ve ekonomik krizlerin yükü altında Yunanistan, yüz elli yıllık yolculuğunun sonunda, hala kendi kimliğini, istikrarını ve refahını arayan, zorlu sınamalardan geçmiş bir ülke görünümündedir. Geçmişin dersleri, geleceğin yolunu aydınlatacak mı, yoksa eski hatalar tekrarlanacak mı; o sorunun cevabı, zamanın ve Yunan halkının tercihlerinin içinde saklıdır.

İki binli yılların ilk on yılındaki yapay refah balonu, küresel mali krizin dalgalarıyla acı bir şekilde patladı. Yunanistan, yıllardır biriken yapısal ekonomik sorunların, şişirilmiş kamu harcamalarının, yaygın vergi kaçakçılığının ve istatistiklerle oynanmasının faturasını çok ağır ödemek zorunda kaldı. 2009 sonbaharında yeni seçilen PASOK hükümeti, kamu açığının ve borcunun önceden açıklanandan çok daha yüksek olduğunu itiraf ettiğinde, Pandora’nın kutusu açılmıştı. Uluslararası piyasalar Yunanistan’a sırtını döndü, borçlanma maliyetleri fırladı, ülke iflasın kıyısına sürüklendi. Kurtuluş, Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu’ndan oluşan Troyka’nın kapısını çalmakta bulundu. Fakat kurtarma paketleri bedelsiz değildi. Karşılığında talep edilen sert kemer sıkma önlemleri, Yunan toplumunu yıllarca sürecek bir girdabın içine çekti.

Maaşlarda, emekli aylıklarında yapılan devasa kesintiler, kamu hizmetlerindeki daralmalar, vergilerdeki artışlar milyonlarca insanı yoksulluğa itti. İşsizlik oranları, genç nüfus arasında korkunç boyutlara ulaştı. Binlerce eğitimli genç, beyin göçüyle ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Atina ve diğer şehirlerin meydanları, öfkeli kalabalıkların protestolarıyla dolup taştı. İnsanlar, yılların birikimiyle oluşan sorunların faturasının kendilerine kesilmesine isyan ediyor, Troyka’nın dayattığı politikaları ulusal egemenliğin ihlali olarak görüyordu. Toplumda bir umutsuzluk ve güvensizlik havası hakimdi. Çalkantılı ortam, siyasi yelpazeyi temelden sarstı. Metapolitefsi sonrası Yunan siyasetine on yıllarca hakim olan Yeni Demokrasi ve PASOK, halkın gözündeki itibarlarını yitirdiler, seçmen destekleri dramatik şekilde eridi. Boşluğu dolduran güçlerden biri, kemer sıkmaya kökten karşı çıkan, radikal sol koalisyon SYRIZA oldu.

SYRIZA’nın 2015 başında iktidara gelmesi, Avrupa’da şok dalgaları yarattı. Alexis Tsipras liderliğindeki hükümet, Troyka ile müzakereleri sertleştireceğini, kemer sıkmaya son vereceğini vadetmişti. Aylarca süren gergin pazarlıklar, restleşmeler yaşandı. Tsipras hükümeti, kreditörlerin sunduğu anlaşma paketini halk oyuna sunmak için bir referandum düzenledi. Halkın ezici bir çoğunluğu, anlaşmaya “Ohi” (Hayır) dedi. Sonuç, bir direniş çığlığı gibiydi. Ne var ki, finansal çöküş riski ve Avrupa’dan dışlanma tehdidi karşısında hükümet, referandum sonucunun tersine, daha da ağır koşullar içeren yeni bir kurtarma paketini imzalamak zorunda kaldı. Geri adım, SYRIZA destekçileri arasında büyük bir hayal kırıklığı yarattı, partiyi böldü. Kriz yılları, milliyetçi ve yabancı düşmanı söylemlerin de zemin bulmasına yol açtı. Neonazi eğilimli Altın Şafak Partisi, ekonomik çöküntüden ve göçmen karşıtlığından beslenerek meclise girmeyi başardı. Onların yükselişi, Yunan demokrasisi için bir alarm ziliydi, toplumdaki fay hatlarının ne kadar tehlikeli olabileceğini gösterdi.

Yunanistan, 2018’de kurtarma programlarından resmen çıktı. Ekonomi yavaş yavaş toparlanma işaretleri verse de, krizin yarattığı tahribatın izleri silinmedi. Borç yükü hala devasa boyutta. İşsizlik yüksek seyrediyor. Toplumun önemli bir kesimi yoksulluk sınırında yaşıyor. Beyin göçünün etkileri hissediliyor. Siyasi kutuplaşma devam ediyor. Yüz elli yıllık modernleşme serüveni, büyük hayallerle başlayıp, savaşlar, iç çatışmalar, diktatörlükler ve nihayetinde derin bir ekonomik krizle sınanmıştı. Antik mirasın görkemi, modern devletin kırılganlığıyla sürekli bir tezat oluşturdu. Megali Idea gibi ulusalcı projelerin yarattığı travmalar, iç bölünmelerin acısı, dış müdahalelerin gölgesi, ülkenin kaderini şekillendirdi. Bugün Yunanistan, Avrupa ailesinin bir üyesi olarak, zorlu bir geçmişin muhasebesini yaparak, daha istikrarlı ve adil bir gelecek inşa etme mücadelesini sürdürüyor. Eski taşların üzerindeki genç ruh, yaralarını sarmaya, kimliğini yeniden tanımlamaya devam ediyor.

Kurtarma programlarının resmi bitişi, bir dönemin kapandığı anlamına geliyordu, fakat krizin açtığı yaralar kolay kapanmayacaktı. Ülke ekonomisi nefes almaya başlasa da, devasa kamu borcu bir dağ gibi tepede duruyordu. Toplumun sırtındaki yük hafife alınamazdı. İşsizlik oranları yavaşça geriledi, yine de Avrupa ortalamalarının üzerindeydi. Kriz yıllarında ülkeyi terk eden nitelikli gençler geri dönmekte tereddüt ediyordu; beyin göçünün yarattığı boşluk kolay dolmuyordu. Gelir dağılımındaki eşitsizlikler belirginleşti, yoksulluk pek çok hane için somut bir gerçeklik olmayı sürdürdü. Troyka’nın dayattığı reçeteler, sosyal devletin temellerini sarsmıştı. Sağlık sistemi, eğitim olanakları, kamu hizmetleri on yıl önceki seviyesine ulaşmaktan uzaktı. Toplumda bir yorgunluk, geleceğe dair bir güvensizlik hissediliyordu.

Siyasi arenada da değişim rüzgarları esti. SYRIZA’nın vaatleriyle gerçekler arasındaki makas açıldıkça, seçmen desteği zayıfladı. 2019 seçimlerinde Kiryakos Miçotakis liderliğindeki Yeni Demokrasi Partisi, istikrar, ekonomik reform ve yatırımı artırma vaatleriyle tek başına iktidara geldi. Miçotakis hükümeti, daha iş dünyası dostu bir çizgi izledi, bürokrasiyi azaltmaya, yabancı sermayeyi çekmeye odaklandı. PASOK, küllerinden doğmaya çalışsa da eski gücüne kavuşamadı. Kriz yıllarında tehlikeli bir şekilde yükselen aşırı sağcı Altın Şafak Partisi ise, liderlerinin suç örgütü yönetmekten mahkûm edilmesiyle siyasi arenadan büyük ölçüde silindi. Mahkûmiyet kararı, Yunan demokrasisinin kendini savunma refleksi göstermesi açısından önemliydi. Fakat aşırı sağcı, milliyetçi fikirlerin toplumdaki potansiyel varlığı ortadan kalkmış değildi.

Yeni hükümetin karşılaştığı sınamalar az değildi. Küresel koronavirüs salgını, turizme dayalı Yunan ekonomisini vurdu. Ardından gelen enerji krizi, enflasyonu tırmandırdı, halkın alım gücünü daha da zorladı. Dış politikada sular durulmadı. Türkiye ile Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ve enerji kaynakları konusundaki anlaşmazlıklar, zaman zaman tehlikeli gerilimlere yol açtı. Ege’deki sorunlar, adaların silahlandırılması tartışmaları gündemden düşmedi. Gerilimler, iç siyasette milliyetçi duyguları kabartmak için kullanışlı bir malzeme sunuyordu. Kuzey Makedonya ile imzalanan Prespa Anlaşması, isim sorununu çözmüş olsa da, anlaşmaya karşı çıkan kesimlerin tepkisi sürdü. Yunanistan, bir yandan Avrupa Birliği ve NATO içindeki konumunu güçlendirmeye çalışırken, bir yandan da Balkanlar’daki karmaşık ilişkiler ağını yönetmek zorundaydı. Göçmen ve mülteci krizi, ülkenin omuzlarındaki bir diğer ağır yüktü. Coğrafi konumu nedeniyle göç yollarının üzerinde bulunan Yunanistan, binlerce sığınmacıya ev sahipliği yapmak durumunda kaldı. Adalardaki kampların koşulları, insani yardım kuruluşlarının eleştirilerine hedef oldu. Göçmen konusu, toplumda zaman zaman gerginliklere, yabancı düşmanı tepkilere zemin hazırladı.

Bugün yüz elli yılı aşan modern tarihinde biriktirdiği zaferler, yenilgiler, travmalar ve umutlarla yoluna devam ediyor. Antik dünyanın mirası hala bir ilham kaynağı, fakat modern gerçeklerle yüzleşmek kaçınılmaz. Demokrasi, ağır bedeller ödenerek kazanılmış bir değer olarak korunmaya çalışılıyor. Ekonomik istikrar arayışı sürüyor. Toplumsal yaraların sarılması, kutuplaşmaların aşılması zaman alacak. Ulusal kimlik, Ortodoksluk, Avrupa aidiyeti, Balkan gerçekliği ve Ege’nin mavi suları arasında şekillenmeye devam ediyor. Megali Idea gibi büyük, yıkıcı hayallerin yerini, daha gerçekçi, sürdürülebilir hedeflerin alıp almayacağı, ülkenin geleceğini belirleyecek temel sorulardan biri olmaya devam ediyor. Eski taşların üzerindeki genç ruh, geçmişin hayaletlerinden tamamen kurtulup, kendi özgün yolunu çizebilecek mi? Sorunun yanıtını önümüzdeki 150 yılın gelecek nesillerin vereceği kararlarda gizli.

Yorum bırakın

Scroll to Top