Mignonette’in Son Yolculuğu: Atlas Okyanusu’nda Bir Hayatta Kalma Trajedisi

1884 yılının bahar aylarında southampton limanı, her zamanki gibi denizcilik faaliyetleriyle hareketliydi. rıhtımda demirlemiş gemilerin direkleri gökyüzüne uzanıyor, denizciler yük taşıyor, tüccarlar mallarını pazarlıyor, martılar ise tüm telaşın üzerinde süzülüyordu. işte böyle sıradan bir mayıs sabahında, limandaki küçük bir tekne dikkat çekmeye başladı: mignonette.

varlıklı bir avustralyalı avukat olan john henry want’ın satın aldığı mignonette, 15.8 metrelik zarif görünümlü bir yattı. teknenin yeni sahibi, onu ingiltere’den avustralya’ya götürecek cesur denizciler arıyordu. dönemin şartlarında 24000 kilometrelik böyle tehlikeli bir yolculuğa çıkacak mürettebat bulmak zordu. sonunda deneyimli kaptan tom dudley görevi üstlendi.

kaptan dudley, southampton’ın denizci çevrelerinde saygın bir isimdi. kırklı yaşlarında, güçlü yapılı, kendinden emin tavırlarıyla dikkat çeken tecrübeli bir denizciydi. karısı emma ile üç çocuğu vardı ve ailesinin geçimini sağlamak için bu tehlikeli görevi kabul etmişti. mürettebatını özenle seçti: denizcilik tecrübesi olan edwin stephens ve ned brooks’u yanına aldı. son olarak da 17 yaşındaki richard parker’ı kamarot olarak işe aldı.

richard parker, southampton’ın eski denizci ailelerinden birine mensuptu. babası ve amcaları da denizciydi. mavi gözlü, sarışın, ince yapılı bir delikanlıydı. henüz açık deniz tecrübesi olmasa da, küçük teknelerle kıyı sularında bolca vakit geçirmişti. yolculuk öncesi annesi sarah parker, oğlunun ilk uzun deniz seferine çıkacak olmasından endişeliydi:

“richard, emin misin oğlum? avustralya çok uzak. aylar sürecek zorlu bir yolculuk bu.”

“merak etme anne, kaptan dudley çok tecrübeli. hem denizcilik mesleğini öğrenmek için bundan iyi fırsat olmaz.”

sarah parker iç çekerek oğluna sarıldı. richard’ın heyecanını görünce içi biraz rahatlamıştı. yine de anne yüreği kötü bir şeyler olacağını seziyordu sanki.

19 mayıs sabahı mignonette demir aldı. rıhtımda toplanan aileler el sallıyordu. emma dudley üç çocuğuyla oradaydı. sarah parker gözyaşlarını tutamıyordu. kaptan son kontrollerini yaparken, edwin ile ned yelkenleri ayarlıyor, richard ise heyecanla etrafta koşturuyordu.

ilk günler sakin geçti. haziran ortalarına kadar avrupa kıyıları boyunca güneye indiler. portekiz açıklarındaki madeira adasına uğradıktan sonra rotayı afrika’ya çevirdiler. richard denizcilik konusunda hızla öğreniyordu. kaptan dudley ona pusulayı, haritaları, düğümleri öğretiyordu. akşamları güvertede oturup yıldızları inceliyorlardı.

temmuz başlarında hava değişmeye başladı. gökyüzünde kara bulutlar toplanıyor, rüzgar sertleşiyordu. afrika kıyılarına yaklaşık 2500 kilometre uzaktaydılar. kaptan dudley endişeliydi. kronometreye bakıp mırıldandı:

“fırtına yaklaşıyor. büyük ihtimalle şiddetli olacak.”

5 temmuz gecesi rüzgar 90 kilometreye kadar çıktı. dalgalar mignonette’i bir oyuncak gibi savuruyordu. kaptan “heave to” manevrasını emretti. bu manevrayla tekneyi rüzgara karşı sabit tutmaya çalışacaklardı. richard’ı aşağı göndererek çay istedi.

işte o an, dev bir dalga teknenin yan tarafını paramparça etti. mignonette su almaya başladı. kaptan dudley bağırdı:

“filikayı indirin! hemen!”

kaos içinde filikayı denize indirdiler. dalgalar teknenin içini dolduruyordu. son anda kronometreyi ve iki kutu turp konservesini kurtarabildiler. beş dakika içinde mignonette sulara gömüldü.

dört denizci, incecik tahtalardan yapılmış küçük bir filikada kaldılar. altlarında uçsuz bucaksız atlas okyanusu, üstlerinde fırtına bulutları vardı. kaptan dudley filikanın durumunu kontrol etti. teknenin dibinde küçük bir delik vardı.

“su sızdırıyor” dedi endişeyle. “nöbetleşe sürekli boşaltmamız gerekecek.”

o gece köpek balıkları filikanın etrafında dönmeye başladı. küreklerle onları uzak tutmaya çalıştılar. richard korkuyla titriyordu. edwin onu teselli etmeye çalıştı:

“korkma delikanlı, biz deneyimli denizcileriz. bir şekilde kurtulacağız.”

kimse ona inanmadı. hepsi biliyordu ki önlerinde zorlu günler vardı. su ve yiyecekleri çok azdı. en yakın kara parçası yüzlerce kilometre ötedeydi. kurtulma şansları çok düşüktü.

fırtına dindiğinde yıldızlar göründü. dört denizci sessizce oturmuş, kaderlerini düşünüyordu. kaptan dudley elindeki kronometreye baktı. en azından mevkilerini hesaplayabileceklerdi. ama bu bilgi şu an onlara bir fayda sağlamayacaktı. kurtuluşları başka bir geminin onları bulmasına bağlıydı.

ilk gece böyle geçti. ertesi sabah güneş doğduğunda durumlarının vahametini daha iyi gördüler. filika çok küçüktü, su sızdırıyordu ve sadece iki kutu konserveleri vardı. içme suları yoktu. kaptan dudley yüzünde ciddi bir ifadeyle mürettebatına baktı. hepsi onun gözlerinde aynı endişeyi gördü: içlerinden bazıları için son yolculuk olabilirdi.

filikanın içinde geçen ilk günler, dört denizcinin umutlarını korumaya çalıştığı zorlu bir sınav gibiydi. kaptan dudley ellerindeki iki kutu turp konservesini dikkatle saklıyordu. iki gün boyunca hiçbir şey yemediler, su içmediler. susuzluk, açlıktan daha büyük bir işkenceydi. güneş tepelerinde kavuruyor, tuzlu su derilerini yakıyordu.

üçüncü gün kaptan dudley konservelerden birini açtı. turpları beş eşit parçaya böldü. dört parça şimdi, bir parça yarın için. richard’ın elleri titreyerek payını aldı. edwin ve ned sessizce yediler. kaptan son kez kronometreye baktı, mevkilerini hesapladı. cape town’a yaklaşık 1600 kilometre vardı.

“bir gemi görürsek” dedi edwin umutla, “belki bizi kurtarırlar.”

ned denize bakıyordu. “burası ıssız bir rota. kimse geçmez.”

9 temmuz sabahı bir mucize oldu. edwin denizde bir kaplumbağa gördü. hemen yakalamaya çalıştılar. richard küreği uzattı, ned kaplumbağayı tekneye çekti. yaklaşık 1.5 kilogram et demekti bu. pişiremeyeceklerdi ama açlık her şeyi lezzetli kılıyordu.

kaplumbağayı parçalarken kanı deniz suyuna karıştı, içemediler. etini günlere böldüler. richard midesi bulanarak yedi çiğ eti. ama yaşamak için başka çareleri yoktu. temmuz ortasına geldiklerinde son kaplumbağa parçası da bitmişti.

yağmur sularını toplamaya çalıştılar. ceketlerini gerdiler, ağızlarını açtılar. birkaç damla ancak yakalayabildiler. susuzluk dayanılmaz hale gelince kendi idrarlarını içmeye başladılar. bu geçici bir rahatlamadan öte zarar veriyordu vücutlarına.

richard giderek zayıflıyordu. on yedi yaşındaki bünyesi bu koşullara dayanamıyordu. bir gün dayanamadı, eğilip deniz suyunu avuçlamaya başladı. edwin onu durdurmaya çalıştı:

“yapma richard! tuzlu su seni öldürür!”

“susuzluktan ölmekten iyidir” dedi richard. avuç avuç içti deniz suyunu.

saatler sonra sancılar başladı. ishal oldu, vücudu daha hızlı su kaybetti. ateşi yükseldi, sayıklamaya başladı. filikanın dibine uzanmış, kıvranıyordu. annesi sarah’ı sayıklıyordu:

“anne… su… ne olur biraz su…”

kaptan dudley diğer iki denizciyle göz göze geldi. hepsi aynı şeyi düşünüyordu. richard ölmek üzereydi. o gece kaptan, “denizin geleneği”nden bahsetti ilk kez. eski bir denizci geleneğiydi bu. mahsur kalan denizciler arasında kura çekilir, kaybeden diğerlerinin yaşaması için kendini feda ederdi.

edwin tereddüt etti. ned kesin bir dille reddetti: “asla! biz katil değiliz!”

ertesi sabah richard daha kötüydü. nabzı zayıflamıştı. kaptan tekrar konuyu açtı. bu kez kura çekmeden bahsetmedi. richard zaten ölmek üzereydi. onun ölümü diğerlerinin yaşaması için bir şans olabilirdi.

“hepimizin aileleri var” dedi kaptan. “çocuklarımız var. richard bekâr, tek başına. birinin ölmesi gerekiyorsa…”

ned tekrar karşı çıktı. vicdanı el vermiyordu böyle bir şeye. edwin kararsızdı. iki küçük kızı vardı ingiltere’de. onları bir daha görebilmek için her şeyi yapardı.

o gece filikanın içindeki gerilim doruk noktasına ulaştı. richard’ın inlemeleri kesilmişti artık. yarı baygın yatıyordu. kaptan ve edwin bakıştılar. ned köşeye sinmiş, olanları görmemeye çalışıyordu.

viktorya dönemi ingiliz toplumunda “denizin geleneği” gri bir alandaydı. resmen yasaklanmamıştı ama hoş görülmezdi. mahkemelerde emsal kararlar vardı. 1600lerde benzer bir olayda hayatta kalanlar affedilmişti. 1820de essex adlı balina gemisinin mürettebatı kura çekmiş, seçilen denizci diğerlerinin yaşaması için kendini feda etmişti.

fakat kaptan dudley kuralları değiştiriyordu. kura çekmeden, en zayıf olanı seçiyordu. geleneğin ruhuna aykırıydı. denizin yazısız kurallarına göre herkesin eşit şansı olmalıydı. kaptan bunu biliyordu ama başka çare göremiyordu.

şafak sökerken edwin, richard’ın bacaklarını tuttu. kaptan cebinden çakısını çıkardı. dua etti. sonra…

ned gözlerini kapadı. ama sesleri duyabiliyordu. richard’ın son nefesini verirken çıkardığı hırıltıyı. kanın kronometrenin kutusuna damlarken çıkardığı sesi. kaptan ve edwin’in yutkunma seslerini.

kutuyu ned’e uzattılar. titreyerek aldı. günlerdir ilk kez ağzına sıvı değiyordu. iğrenç bir tattı ama içti. yaşamak istiyordu. hepsi yaşamak istiyordu.

kaptan ve edwin cesedi parçaladılar. çiğ eti yediler. ned mecburen katıldı onlara. dört gün boyunca et bozulmadan önce yaşama tutundular. richard’ın bedeni çürümeye başlayınca denize attılar kalan parçaları.

vicdanları kadar bedenleri de yaralıydı artık. güneş yakıyor, rüzgar tuz serpiyordu yaralarına. ufukta hala hiç gemi görünmüyordu. kurtuluş umudu azalıyordu. richard’ın hayaleti filikada dolaşıyor gibiydi.

ned geceleri ağlıyordu sessizce. edwin karısına, kızlarına mektuplar yazıyordu zihninde. kaptan dudley dua ediyordu sürekli. tanrı’dan af diliyordu belki de. ya da bir gemi göndermesini…

temmuz’un son günlerinde atlas okyanusu’nun ortasında küçük bir filika sürükleniyordu. içindeki üç denizci artık konuşmuyordu. güneşten yanmış derileri, kurumuş dudakları, içine çökmüş gözleriyle yaşayan ölüler gibiydiler. richard parker’ın kanıyla lekelenmiş filikanın dibinde oturuyorlardı.

29 temmuz sabahı edwin ufukta bir karaltı gördü. önce serap sandı. denizde geçen haftalar boyunca kaç kez hayal görmüştü. ama karaltı büyüdü. bir gemi yaklaşıyordu. kalan son güçleriyle bağırmaya başladılar.

moctezuma adlı alman gemisi hamburg’a gidiyordu. vardiya nöbetindeki denizci önce küçük bir nokta gördü ufukta. dürbünle bakınca içinde insanlar olan bir filika olduğunu anladı. kaptana haber verdi.

moctezuma rotasını değiştirip filikaya yaklaştı. gemiden sarkan halatlara tutunup güverteye çıkarıldıklarında üç denizci gözyaşlarına boğuldu. kaptan dudley diz çöküp dua etti. alman denizciler onları kamaralara götürdüler, su verdiler, yemek verdiler.

filikanın içi kan içindeydi. richard parker’ın parçalanmış cesedinin kalıntıları hâlâ oradaydı. alman denizciler dehşete düştüler. kaptan dudley her şeyi anlattı. bir hayatta kalma meselesi olduğunu, başka çareleri kalmadığını söyledi.

“ceset… lütfen onu gemiye alın” dedi kaptan. “ingiltere’de hristiyan geleneklerine göre defnetmek istiyoruz.”

alman kaptan kararsız kaldı ama kabul etti. cesedin kalıntıları gemiye alındı. hamburg’a gitmek yerine rotayı ingiltere’ye çevirdiler. yolculuk bir ay sürdü. bu süre boyunca kaptan dudley günlük tuttu. yaşadıklarını, kararlarını, pişmanlıklarını yazdı:

“richard iyi bir delikanlıydı. hayatını korumak için elimden geleni yaptım. ama sonunda onu ben öldürdüm. tanrı beni affetsin. emma’ya, çocuklarıma ne diyeceğim? onların yüzüne nasıl bakacağım?”

6 eylül’de moctezuma ingiltere’ye vardı. alman kaptan, üç denizciyi gümrük memuruna götürdü. kaptan dudley olanları anlatırken odada bir polis memuru da vardı. memur şaşkındı. böyle bir vaka karşısında ne yapacağını bilemedi.

yasal tavsiye alana kadar üç denizciyi gözaltında tuttular. moctezuma’nın mürettebatının da ülkeyi terk etmesine izin vermediler. tanık olarak kalmaları gerekiyordu. soruşturma başladı. üç denizci defalarca ifade verdi.

ingiliz hukuk sistemi denizde işlenen cinayetler konusunda belirsizdi. emsal kararlar vardı ama net bir yasal çerçeve yoktu. mignonette vakası bu boşluğu doldurmak için bir fırsat olabilirdi.

ned brooks’un cinayete karşı çıktığı anlaşılınca serbest bırakıldı. kaptan dudley ve edwin stephens tutuklandı. vaka avrupa basınında geniş yer buldu. kamuoyu ikiye bölündü. bazıları kaptan’ı katil olarak görüyordu. diğerleri ise zor şartlar altında verilen bir hayatta kalma kararı olduğunu savunuyordu.

richard parker’ın ağabeyi daniel mahkemeye geldi. kaptan dudley ve edwin’le görüşmek istedi. üç adam karşı karşıya geldiğinde salon buz kesti. daniel elini uzattı:

“ben de denizciyim” dedi. “doğru kararı verdiniz.”

emma dudley kocasını her gün ziyaret ediyordu. çocukları babalarının neden hapiste olduğunu anlayamıyordu. edwin’in karısı mary ise hamilton kentindeki evinde yas tutuyordu. kocasının bir katil olarak yargılanması onu yıkmıştı.

kasım ayında dava başladı. hâkim daha ilk günden tavrını belli etti: insan öldürmenin hiçbir mazereti olamazdı. o dönemde cinayet suçunun tek cezası vardı: idam. jüri üyeleri ağır bir yükün altındaydı.

duruşmalar sırasında mahkeme salonu dolup taşıyordu. gazeteciler her detayı yazıyordu. kaptan dudley ifade verirken gözyaşlarını tutamadı:

“richard’ı evlat gibi seviyordum. onu korumak, eğitmek için söz vermiştim. ama açlık ve susuzluk bizi canavara çevirdi. vicdan azabı beni her gece uyutmuyor.”

edwin suskundu çoğunlukla. sadece bir kez konuştu:

“kızlarım var. onları bir daha görebilmek için her şeyi yapardım. richard ölmek üzereydi zaten. biz… biz yaşamak istedik.”

ned brooks tanık olarak dinlendi. titreyerek anlattı o korkunç anları. richard’ın son nefesini, kanın kronometrenin kutusuna damlayışını, etin parçalanışını… jüri üyeleri dehşet içinde dinledi.

savunma avukatları “zaruret hali” üzerinde durdu. herkesin hayatta kalma içgüdüsü vardı. sıradışı koşullarda sıradışı kararlar alınabilirdi. ama savcılık karşı çıktı: bir insanı öldürüp etini yemek hiçbir koşulda mazur görülemezdi.

jüri karar vermekte zorlandı. tüm deliller, tüm ifadeler ortadaydı. ama vicdanları rahat değildi. sonunda ilginç bir karara vardılar: özel bir hüküm. ne suçlu ne masum. dava üst mahkemeye gönderildi.

londra’nın kalbinde, victoria döneminin ihtişamlı adliye binasında beş yüksek mahkeme yargıcı tarihi bir davaya hazırlanıyordu. yıl 1884’ün sonlarıydı. mignonette vakası ingiliz hukuk tarihinin dönüm noktalarından biri olacaktı.

mahkeme salonunda gergin bir hava vardı. kaptan dudley ve edwin stephens sanık sandalyesinde oturuyordu. savunma masasında dönemin en saygın hukukçularından edward clarke vardı. karşısında kraliyet savcıları oturuyordu. izleyici sıralarında gazeteciler, hukuk öğrencileri ve meraklı vatandaşlar vardı.

lord baş yargıç coleridge davayı açtı. zarif bir üslupla konuşuyordu:

“sayın meslektaşlarım, karşımızda sıradan bir cinayet davası yok. insanlık tarihinin en eski ikilemlerinden biriyle karşı karşıyayız. hayatta kalmak için öldürmek haklı görülebilir mi?”

savunma avukatı clarke ayağa kalktı. tok sesiyle salonu doldurdu:

“saygıdeğer yargıçlar, müvekkillerim ölümle burun buruna geldiler. açlık ve susuzluk onları deliliğin eşiğine getirdi. richard parker zaten ölmek üzereydi. onun kaçınılmaz ölümü diğerlerinin yaşaması için bir şans oldu.”

savcı william watkin karşı çıktı:

“mazeretler cinayeti haklı çıkarmaz. eğer açlık hırsızlığı meşru kılmıyorsa, cinayet hiç meşru olamaz. bu davada verilecek karar gelecek nesilleri etkileyecek.”

yargıçlar dikkatle dinliyordu. aralarında en deneyimlisi lord coleridge’di. elli yıllık hukuk kariyerinde böyle bir davayla karşılaşmamıştı. emsal kararları inceledi. 1641deki bir davada açlıktan ölmek üzere olan bir adam ekmek çalmış, mahkeme onu mahkum etmişti. 1820’deki essex vakasında ise kura çekerek arkadaşlarını yiyen denizciler beraat etmişti.

savunma iki ana argüman üzerinde durdu: meşru müdafaa ve zaruret hali. clarke şöyle açıkladı:

“meşru müdafaa sadece fiziksel saldırıya karşı değil, ölüm tehdidine karşı da geçerlidir. müvekkillerim ölümden kaçınmak için öldürdüler. zaruret hali ise sıradışı durumlarda sıradışı kararların alınabileceğini söyler.”

lord yargıç huddleston araya girdi:

“peki kura çekilmemesi hakkında ne diyorsunuz? denizcilik geleneklerine göre herkesin eşit şansı olmalıydı.”

clarke cevapladı:

“richard parker zaten ölmek üzereydi. kura çekmek anlamsız olurdu. müvekkillerim en insani seçeneği tercih ettiler.”

savcı watkin bu noktayı yakaladı:

“işte tam da bu yüzden bu bir cinayettir. gelenekleri hiçe sayıp en zayıf olanı seçtiler. planladılar, tartıştılar ve soğukkanlılıkla uyguladılar.”

duruşmalar günlerce sürdü. tanıklar dinlendi. denizcilik uzmanları görüş bildirdi. tıp doktorları açlık ve susuzluğun insan psikolojisi üzerindeki etkilerini anlattı. felsefeciler ahlaki boyutunu tartıştı.

kaptan dudley son kez söz aldı:

“yaptığımız şey korkunçtu. richard’ın hayaleti beni her gece ziyaret ediyor. ama o an başka seçeneğimiz yoktu. hepimiz ölecektik. üç aile babasız kalacaktı.”

edwin suçluluk duygusuyla konuştu:

“keşke ben ölseydim onun yerine. ama yaşama içgüdüsü galip geldi. cezamız ne olursa olsun kabul ediyoruz.”

lord coleridge diğer yargıçlarla uzun istişareler yaptı. karar günü geldiğinde salon tıklım tıklımdı. baş yargıç ayağa kalktı:

“bu dava ingiliz hukukunda bir dönüm noktası olacak. kararımız hem bugünü hem geleceği etkileyecek. uzun müzakereler sonunda şu sonuca vardık…”

salon nefesini tutmuş bekliyordu. lord coleridge devam etti:

“insan hayatının kutsallığı her şeyin üzerindedir. hiçbir mazeret, hiçbir zorunluluk cinayet suçunu ortadan kaldıramaz. sanıklar suçludur.”

salonda uğultular yükseldi. emma dudley hıçkırarak ağlamaya başladı. edwin’in karısı mary bayıldı. gazeteciler hızla not alıyordu. lord coleridge sözlerini tamamladı:

“ancak… sıradışı şartların varlığını göz önüne alarak idam cezasını altı ay hapis cezasına çeviriyoruz.”

karar tartışmalara yol açtı. bazıları çok hafif buldu. diğerleri ise insaflı bir karar olduğunu savundu. richard parker’ın ailesi kararı sükunetle karşıladı.

mahkeme böylece tarihi bir ilke koymuş oldu: hayatta kalma içgüdüsü bile cinayet suçunu meşru kılamazdı. bu karar “regina v. dudley and stephens” adıyla hukuk literatürüne geçti. yüzyıl sonra bile hukuk fakültelerinde okutulacaktı.

1885 yılının ilkbaharında kaptan tom dudley ve edwin stephens hapisten çıktılar. altı aylık mahkumiyet süreleri bitmiş, özgürlüklerine kavuşmuşlardı. fakat ruhlarındaki hapislik devam ediyordu. richard parker’ın hayaleti peşlerini bırakmıyordu.

kaptan dudley southampton’a döndü. emma ve çocukları onu karşıladı. küçük kızı jane boynuna sarıldı:

“baba, neden bu kadar uzun süre uzak kaldın?”

dudley cevap veremedi. nasıl anlatabilirdi altı yaşındaki kızına yaşananları? evine döndü ama eski hayatına dönemedi. geceleri kabuslar görüyordu. richard’ın son anlarını, kanın kronometrenin kutusuna damlayışını, çiğ etin tadını…

emma kocasındaki değişimi görüyordu. eskiden neşeli, konuşkan bir adamken şimdi içine kapanmıştı. geceleri ter içinde uyanıyordu. denize açılmak istemiyordu artık. küçük bir tekne dükkanı açtı. karaya bağlı kalmayı tercih etti.

edwin stephens hamilton’daki evine döndü. karısı mary onu affetmişti ama komşuları affetmemişti. dedikodular yayıldı. “yamyam” diye fısıldaşıyorlar, çocuklarını ondan uzak tutuyorlardı. kızları okula gitmek istemiyordu artık. edwin ailesini alıp kanada’ya göç etti. montreal’de yeni bir hayat kurdu.

ned brooks da southampton’dan ayrıldı. liverpool’a taşındı. richard’ın ölümüne engel olamamanın verdiği suçluluk duygusuyla yaşıyordu. içkiye başladı. bir gemi kazasında hayatını kaybetti.

richard parker’ın ailesi trajediyle kendine has bir şekilde başa çıktı. annesi sarah parker oğlunun eşyalarını bir sandığa koyup tavan arasına kaldırdı. bir daha açmadı o sandığı. ağabeyi daniel denizcilik yapmaya devam etti. her seferinde kardeşinin ruhu için dua etti.

mignonette vakası ingiliz hukuk sisteminde derin izler bıraktı. “regina v. dudley and stephens” davası emsal teşkil etti. lord coleridge’in kararı yıllarca tartışıldı. hayatta kalma içgüdüsü ile ahlaki değerler arasındaki çatışma hukuk felsefesinin konusu oldu.

oxford üniversitesinde profesör james fitzjames stephen davayı eleştirdi:

“yargıçlar gerçeklikten kopuk bir karar verdi. sıradışı durumlarda sıradışı kararlar alınabilir. hiç kimse başkasının ayakkabısını giymeden yargılayamaz.”

cambridge’de sir frederick pollock karşı çıktı:

“medeniyet kurallarla ayakta durur. istisnalar tanırsak, kuralların anlamı kalmaz. lord coleridge doğru karar verdi.”

denizcilik dünyası da değişti. gemilerde filika ve acil durum malzemesi bulundurma zorunluluğu getirildi. uzun mesafeli yolculuklar için minimum mürettebat sayısı belirlendi. hayatta kalma eğitimleri başladı.

richard parker ismi denizcilik tarihinde lanetli bir isim olarak kaldı. ilginç bir tesadüf, 1797de bir richard parker donanmada isyan çıkardığı için idam edilmişti. 1838’de yazar edgar allan poe, “arthur gordon pym’in öyküsü” adlı romanında bir richard parker’ı yamyamlık kurbanı yapmıştı. 1884’te gerçek richard parker benzer bir kaderi paylaştı.

2001 yılında yann martel “pi’nin yaşamı” romanını yazdı. romandaki kaplanın adı richard parker’dı. martel, mignonette vakasından esinlenmişti. böylece richard parker’ın hikayesi edebiyata da girdi.

kaptan dudley 1900 yılında öldü. son nefesinde richard’dan af diledi. edwin stephens montreal’de 1914te hayata veda etti. iki adam da vicdan azabıyla yaşadı. yaptıkları seçimin bedelini ömür boyu ödediler.

richard parker on yedi yaşında öldü. ilk uzun deniz yolculuğu son yolculuğu oldu. cesedinden kalanlar ingiltere’ye getirildi. hristiyan geleneklerine göre defnedildi. mezar taşında sadece ismi ve tarihleri yazıyor. hikayesi ise denizcilik ve hukuk tarihine kazındı.

mignonette’in karanlık yolculuğu böylece tarihe karıştı.

kaynaklar – https://pastebin.com/YN7PCwT1

Yorum bırakın

Scroll to Top