KASSANDRA’NIN LANETİ VE JEOLOJİK GİYOTİN: İKTİDAR, RANT VE BEKLENEN KIYAMETİN EKONOMİ POLİTİĞİ


BÖLÜM 1: KASSANDRA KOMPLEKSİ VE BİLİMİN ÇARESİZLİĞİ

Antik çağların tozlu sayfaları arasında, insanlığın trajedisini ve bilginin çaresizliğini en iyi özetleyen hikayelerden biri Truva surlarının ardında gizlidir. Mitolojiye göre, Truva Kralı Priamos’un güzeller güzeli kızı Kassandra, Tanrı Apollon’un aşkına mazhar olur. Apollon, bu ölümlü prensese olan aşkının bir nişanesi olarak ona geleceği görme, yani kehanet yeteneğini bahşeder. Ancak Kassandra, Apollon’un aşkına karşılık vermeyi reddettiğinde, tanrısal bir öfkenin kurbanı olur. Apollon, verdiği bu yüce armağanı geri alamaz ama onu kahredici bir lanetle mühürler: Kassandra geleceği bütün çıplaklığıyla görecek, felaketleri, ölümleri, yıkımları en ince ayrıntısına kadar bilecek ama ne söylerse söylesin, nasıl yalvarırsa yalvarsın, sözlerine hiç kimse asla inanmayacaktır. Truva atının tahta karnında saklanan Yunan askerlerini gördüğünde, şehrin alevler içinde kalacağını ve halkının kılıçtan geçirileceğini haykırarak sokaklarda koştuğunda, kendi ailesi bile ona sadece delirtici bir acıma hissiyle bakmış, onu bir akıl hastası, bir histerik olarak damgalamıştır. Göz göre göre gelen bir yıkımı bilmek ve bu yıkımı durdurabilecek güce sahip olanları ikna edememek, Kassandra’nın ruhunu paramparça eden asıl felaket olmuştur. Şehir düştüğünde, Kassandra’nın haklı çıkması ona hiçbir teselli sunmamıştır; çünkü küle dönmüş bir medeniyetin üzerinde haklı olmanın hiçbir değeri yoktur.

Günümüze, o mitolojik surların binlerce yıl uzağına, modern metropollere döndüğümüzde, Apollon’un lanetinin şekil değiştirdiğini ama özünden hiçbir şey kaybetmediğini görürüz. Modern çağın Kassandra’ları artık tapınaklarda transa geçen kahinler değil; laboratuvarlarda, rasathanelerde, fay hatlarının üzerinde çalışan, deniz tabanına sismometreler yerleştiren, uydu verilerini analiz eden yerbilimciler, jeologlar ve sismologlardır. Onların kehanetleri tanrısal bir ilhamdan değil, rasyonel bilimden, matematiğin ve fiziğin şaşmaz yasalarından gelir. Yerin kilometrelerce altındaki levhaların birbirine nasıl kilitlendiğini, orada biriken devasa enerjinin her geçen saniye nasıl arttığını, milimetrik GPS ölçümleriyle takip ederler. O enerjinin ne zaman ve hangi büyüklükte bir şiddetle açığa çıkacağını, o şiddetin yerin üstündeki beton yığınlarına nasıl çarpacağını simülasyonlarla, denklemlerle, hata payı giderek azalan istatistiklerle ortaya koyarlar. Gözlerinin önünde, ekranlarında parlayan grafiklerde yaklaşan felaketi bütün çıplaklığıyla görürler. Tıpkı Kassandra’nın tahta atın içindeki ölümü gördüğü gibi, onlar da parlayan çelikten ve betondan yapılmış gökdelenlerin, daracık sokaklara yığılmış kalabalıkların, plansızca şişirilmiş devasa şehirlerin altındaki ölümü görürler. Ancak lanet, binlerce yıl sonra modern bilim insanının da yakasına yapışmıştır. Ekranlara çıkıp yaklaşan tehlikeyi, fayın kırılma ihtimalini, binaların mukavemetsizliğini ve alınması gereken acil önlemleri anlattıklarında, karşılaştıkları duvar Truva halkının Kassandra’ya ördüğü o sağır duvardan farksızdır. İnsanlar onları dinler gibi görünür, saniyelik bir ürperti yaşar, ancak sabah olduğunda herkes yine o çürük binaların içine girer, o tehlikeli fay hatlarının üzerine yeni betonlar dökmeye devam eder. Bilgi oradadır, nettir, sarsılmazdır ama kitleleri eyleme geçirme konusunda tamamen iktidarsızdır.

Bu durum, Aydınlanma Çağı’ndan bu yana insanlığın kendisine anlattığı o büyük yalanı, o devasa kibri yerle bir eder. Yüzyıllardır inandığımız temel bir felsefi kabul vardır: İnsan rasyonel bir varlıktır. Doğru bilgi, somut veri ve mantıklı argümanlar insana sunulduğunda, insan bu bilgiyi işler ve kendi lehine, hayatta kalmasına en uygun olan kararı alır. Eğitim, bilim, veri, istatistik… Bunların tüm sorunları çözeceğine dair o sarsılmaz inanç, yerbilimcinin deprem gerçeği ile kitlelerin bu gerçeğe verdiği tepkisizlik arasındaki uçurumda paramparça olmaktadır. Bilgi tek başına neden yetersizdir? Neden en ileri teknolojiyle üretilmiş, dünyanın en zeki beyinleri tarafından doğrulanmış bir felaket senaryosu, milyonlarca insanın rutin hayatını bir milimetre bile yerinden oynatamaz? Bu sorunun cevabı, insanın rasyonel olduğu kadar irrasyonel de olan, evrimsel psikolojisinin karanlık dehlizlerinde saklıdır. İnsan beyni, yüz binlerce yıllık evrim sürecinde anlık, acil ve görünür tehlikelere karşı tepki vermek üzere programlanmıştır. Çalılıklardan üzerine atlayan bir kaplana, elinde mızrakla üzerine koşan bir düşmana karşı adrenalin salgılar, savaşır ya da kaçar. Ancak insan beyni, “önümüzdeki otuz yıl içinde yüzde altmış beş ihtimalle gerçekleşecek” soyut, istatistiksel ve yeraltında görünmez bir şekilde büyüyen bir tehlikeyi algılayacak, ondan anında kaçacak evrimsel bir donanıma sahip değildir. Yirmi kilometre aşağıda kayaların birbirini ezerek stres biriktirmesi, ortalama bir insan için ay sonu ödenecek kiradan, çocuğunun okul taksidinden, iş yerindeki mobbingden, akşam izleyeceği diziden ya da tuttuğu takımın hafta sonu oynayacağı maçtan daha acil, daha somut bir gerçeklik hissi yaratmaz. Rasyonel veri, gündelik hayatın o bunaltıcı, somut ve acil sorunları karşısında sürekli olarak ertelenen, halının altına süpürülen lüks bir entelektüel uyarıya dönüşür.

Bazen insan doğasının bu sarsılmaz inkar yeteneğine bakıp, rasyonalitenin aslında biyolojik evrimimizde ne kadar da iğreti, ne kadar da yüzeysel bir eklenti olduğunu düşünmeden edemiyorum. İnsanoğlu, varoluşsal bir korkuyla yaşayamayacak kadar narin bir psikolojiye sahiptir. Üzerinde yaşadığı toprağın her an yarılıp kendisini yutabileceği, evinin tavanının çocuklarının üzerine çökebileceği gerçeği, bir insanın her gün aklında tutarak normal hayatına devam edebileceği bir düşünce değildir. Bu devasa dehşet, insan zihninin katlanabileceği sınırların çok ötesindedir. İşte bu noktada insan psikolojisinin en güçlü, en ilkel ve en ölümcül savunma mekanizması devreye girer: İnkar. Psikolojideki adıyla kognitif disonans, yani bilişsel çelişki. Bir yanda oturduğu evin çürük olduğuna ve fay hattının üzerinde bulunduğuna dair bilimsel gerçeklik, diğer yanda başka bir eve taşınacak maddi gücünün olmaması ya da alıştığı konfor alanını terk etme korkusu vardır. Zihin bu iki çatışan gerçeği aynı anda taşıyamaz, bu gerilim beyni yakıp kavurur. Ve zihin, en kolay olanı, en az enerji gerektireni seçer: Gerçeği inkar eder. Kişi, “Bize bir şey olmaz”, “Bu bina çok eski, bunca yıl yıkılmadıysa bir bildiği vardır”, “Uzmanlar da sürekli abartıyor”, “Kaderde varsa yaşarız” gibi irrasyonel ama psikolojik olarak muazzam derecede rahatlatıcı kalkanların arkasına sığınır. İnkar, tehlikeyi ortadan kaldırmaz ama tehlikenin yarattığı anksiyeteyi yok eder. Bu, milyonlarca insanın uyurgezer bir halde felakete doğru yürüdüğü, kolektif bir halüsinasyon halidir.

Bilim insanı, o modern Kassandra, işte tam da bu kolektif halüsinasyonu bozan, insanların o tatlı, uyuşturucu rüyasını yırtıp atan istenmeyen adamdır. İnsanlar, gerçeklerden kaçmak için devasa bir toplumsal illüzyon inşa etmişlerdir ve bilim insanı gelip elindeki sismik haritalarla bu illüzyonun camlarını kırmaya çalışmaktadır. O andan itibaren bilim insanı sadece “uyaran” kişi olmaktan çıkar; toplumun psikolojik dengesini bozan, huzurunu kaçıran, insanları sahip olmadıkları imkanlarla yüzleşmeye zorlayan zalim bir figüre dönüşür. Toplum, bu gerilimden kurtulmak için mesajı değil, elçiyi yok etme, onu itibarsızlaştırma yoluna gider. “Felaket tellallığı” suçlaması, tam da bu psikolojik zeminde yeşerir. Bilim insanı bozguncu ilan edilir. Yaptığı uyarılar, şahsına yönelik saldırılara, niyet okumalara, komplo teorilerine meze yapılır. “Bu adamlar da sürekli korku pompalayarak ekranlarda boy gösteriyor”, “İnşaat sektörünü baltalamaya çalışıyorlar”, “Dış güçlerin ekonomimizi çökertme planına alet oluyorlar” gibi akıl dışı savunmalar, aslında toplumun o ezici gerçekle yüzleşmemek için kıvrandığı psikolojik spazmlardır. Gerçeği dile getiren kişi marjinalleştirilir, felaketi dillendirmek neredeyse bir ihanet, bir toplumsal huzursuzluk çıkarma suçu olarak algılanmaya başlanır.

Bu reddediş süreci sadece sıradan vatandaşın psikolojik savunma mekanizmasıyla sınırlı kalmaz; devlet aygıtının, siyasi otoritelerin ve sermaye gruplarının pragmatik çıkarlarıyla birleştiğinde devasa bir kurumsal inkara dönüşür. Siyasetçi için zaman, seçim sandığından seçim sandığına akan, kısa vadeli ve sonuç odaklı bir nehirdir. Bir belediye başkanının ya da hükümet yetkilisinin, bilim insanının “Yirmi yıl içinde burası yıkılacak” uyarısını ciddiye alması, o şehrin ekonomisini durdurması, devasa bütçeleri görünmez altyapı projelerine ve şehir tahliyelerine aktarması demektir. Bu politikacı için intihardır. Oy veren kitleler, yerin altına gömülen, günlük hayatlarında göremedikleri, sadece ihtimaller üzerine kurulu bir güvenlik için mevcut konforlarından vazgeçmeyi, ağır vergiler ödemeyi ya da evlerinden tahliye edilmeyi kabul etmezler. Seçmen, gözünün önünde yükselen ışıltılı köprüleri, devasa alışveriş merkezlerini, yeni parkları ödüllendirir; bir gün gelmesi muhtemel olan felaketi önleyen sessiz ve renksiz yatırımları değil. Aynı şekilde sermaye ve gayrimenkul piyasası da bilim insanından nefret eder. Çünkü o bilim insanı her konuştuğunda, fay hattının geçtiği bölgelerdeki arsa fiyatları tehdit altına girer, yeni yapılacak devasa konut projelerinin satışları riske girer, yatırımcının iştahı kaçar. Dolayısıyla, gerçeğin sesi, hem halkın psikolojik inkarı, hem siyasetin kısa vadeli pragmatizmi, hem de sermayenin kar hırsı tarafından el birliğiyle boğulur. Kassandra bir kez daha yalnız, bir kez daha çaresizdir.

Tüm bu süreç boyunca, gerçeği söyleyen bilim insanının omzundaki yük her geçen gün daha da ağırlaşır. O, sadece jeolojik bir gerçeği bilen bir akademisyen değil; aynı zamanda sosyolojinin, psikolojinin ve politikanın duvarlarına çarpan yaralı bir bilincin taşıyıcısıdır. Yıllar boyunca katıldığı toplantılarda, sunduğu raporlarda, yazdığı makalelerde yaklaşan giyotinin bıçağının ne kadar keskin olduğunu bıkıp usanmadan anlatır. Yöneticilere yalvarır, topluma seslenir. Geceleri uykusuz kalır, ekranlarda çırpınır. Bazen sesini yükseltir, bazen acı acı gülümser. Ancak günün sonunda bir koca hiçlikle baş başa kalır. Raporları tozlu raflarda unutulur, uyarıları televizyon kanallarının reyting malzemesi olarak tüketilip çöpe atılır. Hayatın o umursamaz, vahşi ve cahil akışı devam eder. İnsanlar aynı çürük binalarda yaşamaya, aynı dar sokaklarda trafiğe kilitlenmeye, aynı fay hatları üzerinde hayaller kurmaya, borçlanmaya, çocuk büyütmeye devam ederler. Bilim insanı, koca bir ulusun ağır çekimde kendi felaketine doğru yürümesini elleri kolları bağlı, camın arkasından izleyen bir seyirciye mahkum edilmiştir. Bu, mesleki bir başarısızlıktan ziyade, varoluşsal bir işkencedir. Zekanın, bilginin ve öngörünün, insanlığın o muazzam aptallığı ve eylemsizliği karşısındaki mutlak yenilgisidir.

Ve sonra, o kaçınılmaz gün gelir. Yerin altındaki kayalar, yüzyıllardır süren o sessiz inatlaşmayı bırakıp aniden birbirinin üzerinden kayar. Milyonlarca tonluk yerkabuğu saniyeler içinde paramparça olur. Yeryüzüne vuran dalgalar, bilimin yıllardır milimetrik olarak hesapladığı o korkunç ivmeyle binalara, viyadüklere, okullara, hastanelere çarpar. Yıllarca süren o toplumsal inkar, o kolektif halüsinasyon saniyeler içinde beton tozuna, çelik yığınlarına ve kanlı bir enkaza dönüşür. “Bize bir şey olmaz” diyenler o enkazın altında son nefeslerini verirken, siyasetçilerin kısa vadeli hesapları, sermayenin gayrimenkul rantı, hepsi ama hepsi o devasa jeolojik giyotinin altında paramparça olur. Şehir bir mezarlığa, bir çığlık ve toz bulutuna döner. İnsanlar neden hazırlıksız yakalandıklarını, devletin neden orada olmadığını, binaların neden kağıt gibi katlandığını sorgulayarak ağlarlar.

İşte tam bu andan itibaren, bilim insanı için asıl trajedi, o karanlık haklı çıkma trajedisi başlar. O sağ kalmıştır belki, belki onun evi ayaktadır. Yıllarca yırtındığı, bağırdığı, anlattığı her şey kelimesi kelimesine, satırı satırına gerçekleşmiştir. Binaların nasıl yıkılacağını, hangi mahallelerin daha çok hasar göreceğini, sıvılaşma olan zeminlerde binaların nasıl toprağa gömüleceğini tam da onun çizdiği haritalardaki gibi olmuştur. İstatistikler şaşmamış, doğa bilimin yasalarını bir kez daha acımasızca doğrulamıştır. Fakat bu haklılığın içinde zerre kadar zafer hissi yoktur. O enkazın başında, moloz yığınlarının arasında duran bilim insanı için, “Ben demiştim” kelimesi, insan dilinin icat ettiği en boş, en anlamsız, en çorak ifadedir.

Haklı çıkmanın bu trajedi boyutunu anlamak, bilimin insan hayatındaki sınırlarını anlamak demektir. Bilim, bir olguyu önceden bilebilir, ama onu engellemek toplumun ve politikanın işidir. Toplum ve politika iflas ettiğinde, bilimin önceden bilmesi hiçbir canı kurtarmaz. Enkaz üzerinde durup “Ben sizi yıllarca uyardım” demek, parçalanmış bedenleri geri getirmez. Yıkılmış okulların altındaki çocukları yaşatmaz. Çöken bir ekonomiyi, silinen bir tarihi, yok olan bir kültürü yeniden inşa etmez. Kassandra’nın kehanetlerinin doğru çıkması Truva’yı küllerinden doğurmamıştır. Modern bilim insanının haklı çıkması da o şehri ayağa kaldırmaz. Aksine, o “Ben demiştim” cümlesi, bilim insanının kendi vicdanında devasa bir kara deliğe dönüşür. “Acaba daha farklı mı anlatmalıydım?”, “Acaba daha mı çok bağırmalıydım?”, “Acaba istifa edip sokak sokak gezmeli miydim?” gibi ömrünün sonuna kadar yakasını bırakmayacak suçluluk duygularının başlangıcı olur. Çaresizlik, yerini artık geri döndürülemez bir yasa, ağır bir travmaya bırakır. Haklı çıkmak, bir bilim insanı için verilebilecek en büyük, en kanlı ve en acımasız ödüldür. Bu ödül, binlerce insanın cesedi üzerine bırakılmış bir madalyadır ve hiçbir dürüst insan böyle bir madalyayı göğsünde taşımak istemez.

Bu süreç, sadece bilginin eyleme dönüşememesi sorunu değil, aynı zamanda insanın modernleşme hikayesinin de büyük bir yanılsama olduğunun ispatıdır. İnsanlık, ateşi bulduğundan, tekerleği icat ettiğinden, mikrobu keşfedip atomu parçaladığından beri doğaya hükmettiği sanrısına kapılmıştır. Şehirlerimizi çelikten ağlarla ördüğümüzde, nehirlerin önünü devasa beton barajlarla kestiğimizde, gökyüzünü uçaklarla fethettiğimizde doğanın efendisi olduğumuzu düşündük. Oysa yerbilimcilerin o çaresiz yalnızlığı bize gösteriyor ki; biz doğanın efendisi falan değiliz, sadece onun hoşgörüyle bize tanıdığı kısa aralıklarda hayatta kalmaya çalışan kırılgan kiracılarız. O hoşgörü süresi bittiğinde, yer kabuğu şöyle bir silkelendiğinde, bütün o teknolojik kibrimiz, ekonomik sistemlerimiz, siyasi çekişmelerimiz mikroskobik bir toz zerresi kadar anlamsızlaşır. Bilim insanları bu kozmik önemsizliğimizi, bu jeolojik kırılganlığımızı bize hatırlatan can sıkıcı aynalardır. Biz aynaya bakıp yüzümüzdeki çirkinliği ve çaresizliği görmek istemediğimiz için aynayı kırmayı seçeriz. Kassandra’yı susturur, uyaranı cezalandırır, sahte bir güven duygusu içinde yaşamayı tercih ederiz. Ve bedelini her zaman, ama istisnasız her zaman, kanla, gözyaşıyla ve yıkımla öderiz.

Rasyonel düşüncenin trajedisi tam da buradadır. Akıl, felaketi görebilir ama felaketi durduracak olan şey akıl değil, iradedir. Ve kitlelerin iradesi, her zaman rasyonel aklın değil, ilkel korkuların, kısa vadeli çıkarların ve sistemin yarattığı konfor illüzyonunun esiridir. Bir yerbilimcinin ekran karşısında gözyaşları içinde yalvarması, sadece bir uzmanın mesleki uyarısı değildir; insan aklının, insan iradesizliğine karşı çırpınışıdır. O an orada konuşan kişi sadece bir sismolog değil, yüzyıllardır aydınlanmanın, aklın, bilimin, insanı kendi karanlığından, kendi aptallığından kurtarabileceğine inanan o devasa felsefi mirasın çaresiz bir temsilcisidir. Görüyoruz ki bilgi bizi kurtarmıyor. Doğruyu bilmek, felaketi engellemiyor. İnsanlık olarak en büyük yanılgımız, teşhisi koymanın tedaviyi getireceğine olan çocukça inancımızdır. Oysa teşhis konmuştur. Hastanın durumu bellidir. Hastalık ölümcüldür. Tedavi yolları da bilim tarafından milimetrik olarak yazılmış, masanın üzerine bırakılmıştır. Ancak hasta, o ilacı içmektense, o zorlu ameliyat masasına yatmaktansa, hastalığı inkar edip son günlerini sahte bir coşku, sahte bir refah ve körlük içinde geçirmeyi tercih etmektedir. Kassandra’nın laneti artık sadece bir efsane değil; modern toplumların fay hatları üzerine inşa ettiği betonarme intiharın, göz göre göre gelen kıyametin ve bilimin o devasa, o sağır edici çaresizliğinin tam adıdır. Haklı çıkmanın hiçbir işe yaramadığı o sıfır noktasında, enkazın üzerinde rüzgar eserken, geriye sadece insanın kibrinden geriye kalan molozlar ve susturulmuş kahinlerin bitmeyen yası kalır. Bu yas, insanlığın sadece doğaya karşı değil, kendi aklına karşı da kaybettiği savaşın yasından başka bir şey değildir.


BÖLÜM 2: ZAMANIN İKİ FARKLI AKIŞI: JEOLOJİK SAAT VS. POLİTİK SAAT

Bir önceki bölümde insan zihninin ve kitle psikolojisinin rasyonel felaket uyarılarına karşı nasıl ölümcül bir inkar kalkanı ördüğünü, Kassandra’nın o sağır edici çaresizliğini incelemiştik. Ancak bu çaresizliğin tek sorumlusu bireylerin kaçılgan psikolojisi değildir; asıl köklü trajedi, bireylerin oluşturduğu yönetim sistemlerinin, yani devlet aygıtının ve siyaset mekanizmasının zamanı algılayış biçimindeki yapısal sakatlıktır. İnsanlık olarak doğayla aramızdaki en büyük, en aşılamaz uçurum, uzayda kapladığımız hacimden ya da fiziksel zayıflığımızdan ziyade, zamanı kavrama ve yönetme biçimimizdeki devasa farklılıktır. Bizler, evrenin ve yerkürenin ritmine kıyasla son derece aceleci, miyop ve kısa soluklu varlıklarız. Bu durum, özellikle yönetim biçimlerimizde, yani demokrasilerde kendini en yıkıcı haliyle gösterir. Yerkürenin kendi dinamikleriyle işleyen “jeolojik saati” ile, insan icadı olan yönetim sistemlerinin “politik saati” birbirine tamamen zıt yönlerde, bambaşka hızlarda ve uzlaşmaz bir biçimde akmaktadır. İşte yaklaşmakta olan felaketlerin göz göre göre gelmesinin ve hiçbir önlem alınamamasının kalbinde, zamanın bu iki farklı akışı arasındaki ölümcül uyumsuzluk yatar.

Doğa bilimlerinin, özellikle jeolojinin ve sismolojinin kullandığı zaman birimi “derin zaman” olarak adlandırılır. Yerkabuğunu oluşturan devasa tektonik levhalar, bir insanın tırnağının uzama hızıyla, yani yılda sadece birkaç santimetre hareket ederler. Bu levhaların birbirine sürtünmesi, takılması ve devasa bir stres biriktirmesi on yıllar, yüzyıllar, bazen bin yıllar sürer. Bir fay hattı için iki yüz elli yıl, sadece kısa bir esneme anı, bir göz kırpma süresidir. Yerin kilometrelerce altındaki o muazzam kayalar, bizim günlük telaşlarımızı, ekonomik krizlerimizi, savaşlarımızı ya da iktidar değişikliklerimizi umursamazlar. Onların kendi sessiz, ağır ama durdurulamaz bir takvimi vardır. Jeolojik saat, insan ömrünün kısalığına kıyasla o kadar yavaş işler ki, çoğu insan hayatı boyunca bu saatin sadece tik takları arasındaki o uzun, aldatıcı sessizliğe denk gelir. İnsanlar, fay hatlarının o uzun süreli sessizliğini değişmez bir güvenlik durumu, toprağın ebedi sükuneti zannederler. Oysa o sessizlik, aslında giderek gerilen devasa bir yayın, kopmak üzere olan kalın bir halatın çıkardığı o ince, duyulmaz inlemeden başka bir şey değildir. Yüzyıllar boyunca biriken bu kozmik enerji, jeolojik saatin alarmı çaldığında saniyeler içinde açığa çıkar ve bizim yüzyıllar, on yıllar boyunca inşa ettiğimiz medeniyeti yerle bir eder.

Buna karşılık, modern insan toplumlarının ve özellikle temsili demokrasilerin zaman algısı inanılmaz derecede sığ, dar ve parçalıdır. Siyasetin saati, jeolojik devirlerle değil, seçim periyotlarıyla işler. Demokrasilerin zaman birimi genellikle dört ya da beş yıllık kısa döngülerdir. Bir siyasetçi için ufuk çizgisi, bir sonraki sandığın kurulacağı gündür. Politik takvim, yirmi dört saatlik haber döngüleri, haftalık meclis toplantıları, aylık enflasyon verileri ve en nihayetinde birkaç yılda bir yenilenen iktidar mücadeleleri üzerinden şekillenir. Bu sistemin kendi içinde bir mantığı vardır; halkın iradesini sürekli tazelemek, yöneticileri hesap verebilir kılmak ve iktidar yozlaşmasını önlemek için bu kısa döngüler tasarlanmıştır. Ancak mesele gezegenin ritmiyle eşgüdümlü, varoluşsal ve yüz yıllık planlar gerektiren bir felaket olduğunda, demokrasinin bu kısa vadeli tasarım harikası aniden bir ölüm tuzağına, devasa bir kör noktaya dönüşür. Dört yıllık bir zaman dilimine hapsolmuş bir akıl, iki yüz elli yılda bir patlayan bir bombayı nasıl etkisiz hale getirebilir? Beş yıllık bir planlama ufkuyla, bin yıllık bir jeolojik tehdide karşı nasıl bir savunma hattı kurulabilir?

Bu uyumsuzluk, siyasetin o soğuk ve pragmatik doğasını bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarır. Siyaset teorisinde rasyonel seçim kuramı bize şunu söyler: Bir politikacı, her ne kadar idealist söylemlerle kürsüye çıksa da, temel amacı iktidarını korumak ve bir sonraki seçimi kazanmaktır. Bu temel hayatta kalma güdüsü, onun alacağı tüm kararların ana filtresidir. Şimdi, bu filtreyi yaklaşmakta olan bir mega deprem senaryosuna uygulayalım. Bilim insanları politikacının masasına bir rapor koyar ve şehrin altındaki fayın kırılmak üzere olduğunu, mevcut yapı stokunun, sanayinin ve nüfus yoğunluğunun bu sarsıntıya dayanamayacağını söyler. Çözüm de bellidir: Şehrin nüfusu seyreltilecek, ağır sanayi başka bölgelere taşınacak, riskli mahalleler tamamen boşaltılıp yeşil alana çevrilecek ve devasa bir ekonomik küçülme göze alınarak tüm kaynaklar bu görünmez altyapı güçlendirmesine harcanacaktır. Bu planın uygulanması en az otuz yıl sürecek, yüz milyarlarca dolara mal olacak ve günlük hayatı felç edecektir.

İşte tam bu noktada politik saatin o acımasız matematiği devreye girer. Eğer o politikacı bu doğru ve bilimsel planı uygulamaya kalkarsa, neler olacağını çok iyi bilir. Fabrikalar taşınmaya başladığında işsizlik artacak, ekonomik büyüme duracak, borsalar sarsılacaktır. Riskli mahalleleri boşaltmak istediğinde, insanlar evlerinden çıkmak istemeyecek, sokaklara dökülüp protestolar düzenleyecektir. Bu devasa bütçeyi karşılamak için vergiler artırılacak, halkın alım gücü düşecektir. İnsanlar, yerin yirmi kilometre altındaki görünmez bir tehlike için bugünkü ekmeklerinin, işlerinin ve evlerinin ellerinden alınmasını asla affetmeyeceklerdir. Sonuç ne olur? O doğru kararı alan, o cesur planı başlatan politikacı, bir sonraki seçimde sandığa gömülür ve siyasi hayatı sona erer. Dahası, o politikacı bütün bu siyasi bedeli, bütün bu nefreti bugün kendi üzerine çekerken; otuz yıl sonra o plan tamamlandığında, şehir gerçekten depreme dirençli hale geldiğinde ortaya çıkacak olan o muazzam başarıyı o günkü, belki de bambaşka bir partiden olan başka bir lider kutlayacaktır. Otuz yıl sonraki bir belediye başkanı ya da devlet başkanı, güvenli bir şehirde kahraman olarak kurdele kesecek; ama o işi başlatan lider, tarihin tozlu sayfalarında “ekonomiyi küçülten, vergileri artıran, evlerimizi yıkan adam” olarak sevilmeyen bir figür olarak kalacaktır.

Hiçbir rasyonel politikacı, bedelini tamamen kendisinin ödeyeceği, ekonomik daralmasını kendi döneminde yaşayacağı, oy kaybını kendi hanesine yazdıracağı ama meyvelerini kendisinden on yıllar sonra gelecek olan meçhul bir iktidarın toplayacağı böyle bir uzun vadeli kurtuluş planına yatırım yapmak istemez. Bu, insan doğasına da, siyasetin doğasına da aykırıdır. Siyaset, görünür olanı, hemen şimdi dokunulabilir olanı ödüllendirir. Bir lider için, bir sonraki seçimde kendisine oy getirecek olan şey, yerin altına gömülmüş ve felaket gelene kadar hiç kimsenin fark etmeyeceği sismik izolatörler veya güçlendirilmiş kanalizasyon sistemleri değildir. Seçmen bunu görmez, dokunmaz, bununla övünmez. Seçmen, ufukta parlayan devasa asma köprüleri, görkemli havaalanlarını, kurdelesi coşkuyla kesilen dev şehir hastanelerini, peş peşe açılan alışveriş merkezlerini görür. Bu projeler istihdam yaratır, rant yaratır, para döngüsü sağlar ve en önemlisi gözle görülür bir “iş yapılıyor” imajı çizer. Bu yüzden iktidarlar, ellerindeki kısıtlı bütçeyi ve zamanı, asla geri dönüşünü siyaseten alamayacakları o karanlık felaket hazırlığına değil; yarın sabah haber bültenlerinde parlayacak, halkın hemen kullanıp takdir edeceği, oya dönüşme hızı yüksek projelere yatırmayı seçerler. Bu bilinçli bir kötülük ya da ihanetten ziyade, sistemin kısa vadeciliğe dayalı yapısının kaçınılmaz bir sonucudur.

Bazen siyaset sahnesini, liderlerin konuşmalarını, o ateşli seçim kampanyalarını izlerken kendi kendime düşünüyorum: Acaba bütün bu gösterişli tartışmalar, o bitmek bilmeyen polemikler, aslında muazzam bir trajikomedinin dekorları mı? Yerin derinliklerinde kıyamet saati tıkır tıkır işlerken, yeryüzündeki insanların faiz oranları, suni gündemler ya da kısır siyasi çekişmeler üzerinden birbirini boğazlaması, rotası kırılmış ve hızla buzdağına çarpmaya giden bir geminin güvertesinde şezlong kapmaca oynamaya ne kadar da benziyor. Yöneticiler, tehlikenin boyutunu bilim insanları kadar iyi biliyorlar. Devletin kozmik odalarında, o kırmızı kaplı raporlarda her şeyin en ince detayına kadar yazılı olduğundan şüphem yok. Fakat sistemin o dört yıllık döngüsü onları adeta paralize ediyor. Doğru olanı yapmakla, iktidarda kalmak arasındaki o ölümcül uçurumda, her zaman iktidarda kalmayı, yani statükoyu sürdürmeyi seçiyorlar.

Bu çaresiz eylemsizlik halinin siyaset koridorlarındaki karşılığı, literatürde “Sıcak Patates” (Hot Potato) oyunu olarak bilinir. Oyunun kuralı basittir: Elinizde her an patlamaya hazır, pimi çekilmiş bir bomba ya da elinizi yakan kor ateşten bir patates vardır. Göreviniz, o patates elinizdeyken patlamamasını umut etmek ve en kısa sürede, yüzünüzde hiçbir panik belirtisi göstermeden, gülümseyerek onu yanınızdakine, yani bir sonraki iktidara devretmektir. Türkiye gibi deprem riski yüksek ülkelerde, siyasi iktidarların felaket yönetimi tam olarak bu sıcak patates oyunudur. İktidara gelen her lider, her belediye başkanı, her hükümet yetkilisi içten içe o aynı gizli duayı eder: “Lütfen beklenen büyük deprem benim görev süremde, benim nöbetimde olmasın.” Bütün strateji, bütün kriz yönetimi bu dua üzerine kuruludur. Çünkü eğer o deprem kendi dönemlerinde olursa, ekonominin tamamen çökeceğini, ülkenin on yıllar boyunca belini doğrultamayacağını ve siyasi faturanın kendi boyunlarına dolanacağını çok iyi bilirler. Ancak bu korku onları radikal önlemler almaya itmez; aksine, riski görmezden gelmeye, günü kurtarmaya ve bombayı bir sonraki seçime kadar başkasına aktarmanın yollarını aramaya iter.

Sıcak patates elden ele dolaşırken, aslında sadece zaman kazanılmış olur ama patatesin içindeki ısının, yani fay hattındaki stresin giderek arttığı gerçeği hasıraltı edilir. Liderler ekran karşısına çıkıp “Depreme hazırlıklıyız, kentsel dönüşüm yapıyoruz, çadır stoklarımız tam” gibi yatıştırıcı cümleler kurarken, aslında oynadıkları bu tehlikeli kumarın üstünü örtmektedirler. Kentsel dönüşüm adı altında yapılan şeylerin çoğu, şehri tahliye etmek ya da seyrelmek yerine, sadece eski binaları yıkıp aynı yere daha fazla katlı, daha fazla insanın yaşayacağı yeni beton bloklar dikmekten ibarettir. Bu, felaketi önlemek değil; felaket anında enkaz altında kalacak insan ve mal varlığı sayısını rantsal bir motivasyonla artırmaktır. Patates el değiştirir, her yeni hükümet, her yeni dönem bombayı kucağında bulur. Herkes tehlikenin farkındadır ama hiç kimse o bombayı etkisiz hale getirmek için gereken o uzun, sancılı ve siyasi olarak intihar anlamına gelen kablo kesme işlemini yapmaya cesaret edemez. Çünkü yanlış kabloyu keserse, yani ekonomiyi durdurup radikal bir tahliye başlatırsa bomba sandıkta patlayacaktır. Hiçbir şey yapmazsa ve deprem olursa bomba yine patlayacaktır. Ancak hiçbir şey yapmamak, depremin “kendi dönemine denk gelmeme ihtimalini” bir kumarbaz umuduyla canlı tutar. Siyasetçi her zaman ihtimalleri oynar. Depremin bu yıl olma ihtimali yüzde iki ise, siyasetçi o yüzde doksan sekizlik “olmama” ihtimaline sığınır ve o dört yılı sağ salim atlatıp, sıcak patatesi halefine bırakmanın hesaplarını yapar.

İşin daha da trajik boyutu, bu kumarın sadece yöneticiler tarafından değil, yönetilenler, yani halk tarafından da zımnen desteklenmesidir. Bir önceki bölümde değindiğimiz o psikolojik inkar mekanizması, siyasetin bu kısa vadeli riyakarlığı ile muazzam bir uyum içinde çalışır. Seçmen, siyasetçinin karşısına geçip “Benim mahallemi derhal boşalt, beni daha güvenli ama daha uzak bir yere gönder, mevcut evimin değerini sıfırla, benim işimi zorlaştır ama hayatımı kurtar” demez. Tam aksine seçmen, evinin değerinin artmasını, mahallesine metro gelmesini, binasına daha fazla imar izni verilmesini ister. Siyasetçi ile seçmen arasında, felaketi görmezden gelme üzerine kurulmuş sessiz, görünmez ve ölümcül bir mutabakat vardır. Seçmen kandırılmak ister, siyasetçi de onu seve seve kandırır. İki taraf da jeolojik saatin tik taklarını duymazdan gelerek, politik saatin o tatlı, hareketli ve kısa vadeli ritminde dans etmeye devam ederler. Bu karşılıklı sessizlik yeminidir; iktidar rantı dağıtır, halk rantı tüketir ve herkes fatura gününün asla gelmeyeceği yanılsamasına sıkı sıkı sarılır.

Zamanın bu iki farklı akışı arasındaki savaşta, kaybeden taraf her zaman insanlık olmuştur. Tarih, kendi politik saatini doğanın jeolojik saatinden üstün gören, doğanın zamanını siyasi manevralarla, ertelemelerle, algı yönetimleriyle oyalayabileceğini sanan kibirli imparatorlukların, devletlerin ve iktidarların enkazlarıyla doludur. Yerküre bizim siyasi mazeretlerimizle ilgilenmez. Siyasetçinin “bütçemiz kısıtlıydı”, “halk istemedi”, “projeler henüz onay aşamasındaydı”, “ekonomik kriz yüzünden önceliklerimiz değişti” gibi insan dünyasına ait bahaneleri, fay hattının üzerinde zerre kadar etkiye sahip değildir. Fay, sadece fiziğin ve matematiğin dilinden anlar. Stres birikir, sürtünme eşiği aşılır ve kırılma gerçekleşir. O an geldiğinde, jeolojik saat alarmını çaldığında, yeryüzündeki bütün o karmaşık politik saatler, seçim takvimleri, beş yıllık kalkınma planları, borsa verileri ve siyasi kariyerler saniyeler içinde un ufak olur. Jeoloji, siyasetin kısa vadeli yalanlarını ve ertelemelerini en acımasız, en vahşi şekilde cezalandıran nihai hakemdir.

Bu bağlamda değerlendirdiğimizde, siyasetin aslında ne kadar çaresiz bir illüzyon olduğunu görüyoruz. Yönettiğimizi sandığımız devasa sistemler, şehirler, ülkeler, aslında doğanın sonsuz toleransına sığınmış geçici çadırlardır. Bir yöneticinin “beklenen felaketin kendi nöbetinde olmaması” duası, aslında insan aklının iflasının, yönetme erkinin acizliğinin itirafıdır. Bu dua, “Ben bu sorunu çözemiyorum, gücüm ve siyasi ömrüm buna yetmiyor, benden sonra tufan” demenin süslü ve sessiz halidir. Ve o tufan er ya da geç gelecektir. Çünkü jeolojik zaman, politik zaman gibi esnetilemez, ertelenemez, kandırılamaz veya sandıkta oylanarak reddedilemez. Siyaset, insanları yalan söyleyerek sakinleştirebilir, ancak kayaları yalan söyleyerek durduramaz. Siyasetçinin en büyük yanılgısı, kitleleri yönetirken kullandığı o esnek, pazarlığa açık ve manipüle edilebilir zaman algısını, doğaya da dayatabileceğini sanmasıdır. Oysa doğanın pazarlık masası yoktur. Doğanın acıması, siyasi hesabı, oy kaygısı yoktur. O sadece zamanı geldiğinde faturasını keser ve o fatura, zamanında ödenmeyen tedbirlerin maliyetinden binlerce kat daha ağırdır.

Günün sonunda, zamanın bu iki farklı akışı arasındaki uyumsuzluk bizi kaçınılmaz bir felsefi ve sistemsel sorgulamaya iter: Eğer mevcut yönetim biçimlerimiz, seçime dayalı demokrasilerimiz ve politik sürelerimiz, jeolojik tehditler karşısında bu kadar kör ve işlevsizse, insanlığın varoluşsal tehlikeleri yönetebilecek yeni bir paradigma, yeni bir zaman algısı geliştirmesi gerekmez mi? Dört yıllık iktidar hırslarına kurban edilen yüz yıllık gelecekleri kurtarmanın yolu, belki de siyasetin doğasını, liderlik anlayışını ve toplumsal fedakarlık kavramını baştan aşağı yeniden tanımlamaktan geçmektedir. Ne yazık ki, içinde bulunduğumuz çağda, ne yöneticilerde bu siyasi intiharı göze alacak erdem, ne de kitlelerde bu acı reçeteyi yutacak uzun vadeli bilgelik bulunmaktadır. Sıcak patates, müzik eşliğinde elden ele dolaşmaya, kalabalıklar alkışlamaya, jeolojik saat ise yeraltının karanlığında son saniyelerini saymaya devam etmektedir. Ve müzik sustuğunda, bomba patladığında, kimse o an iktidarda olanı ya da geçmişte o patatesi elinde tutanları suçlayacak lükse sahip olamayacaktır; çünkü suçlayacakları mahkemeler, siyasetçiler ve hatta üzerinde tartıştıkları o ülke, o büyük giyotinin altında çoktan ikiye bölünmüş olacaktır.


BÖLÜM 3: RANTIN FİZİĞİ: KAPİTALİZM NEDEN FAY HATLARINI SEVER?

İnsanlık tarihi boyunca doğa ile kurduğumuz ilişki, her zaman barındırdığı o derin ve trajik çelişkilerle şekillenmiştir. Yeryüzünün en yıkıcı, en dehşet verici güçlerini barındıran fay hatları, aynı zamanda yaşamı filizlendiren, medeniyetleri besleyen ve zenginliği cezbeden birer bereket kaynağıdır. Bazen devasa metropollerin ışıltılı silüetlerine, körfezlerde süzülen ticaret gemilerine ya da verimli vadilerde uzanan sonsuz tarım arazilerine bakarken, bu büyüleyici manzaranın altında yatan o ölümcül kumarı düşünmeden edemiyorum. Doğanın bu ikiyüzlü cömertliği, sadece jeolojik bir tesadüf değil, aynı zamanda kapitalizmin mekansal kurgusunu belirleyen en temel fiziksel yasadır. Yerin derinliklerindeki kayaların birbirine sürtünerek parçalanması, yeryüzünde sadece yıkımı değil, rantın ve zenginliğin fiziğini de inşa eder. İnsanlık, fay hatlarının üzerine binalarını dikerken aslında sadece doğanın bu ölümcül cazibesine kapılmakla kalmamış, aynı zamanda ekonomik sisteminin merkezine bu tehlikeli coğrafyaları yerleştirmiştir. Neden en kalabalık şehirlerimiz, en büyük sanayi tesislerimiz ve küresel ekonominin can damarları ısrarla yerkabuğunun en çürük, en hareketli ve en tehlikeli kırıklarının üzerine inşa ediliyor? Bu sorunun cevabı, coğrafyanın o acımasız ironisinde ve kapitalizmin kar hırsının insan hayatına biçtiği istatistiksel değerde gizlidir.

Coğrafyanın ironisi, fay hatlarının yeryüzünde yarattığı o muazzam topografik ve ekolojik avantajlarda yatar. Bir fay hattı, sadece deprem üreten bir yarık değildir; aynı zamanda yerkabuğunu biçimlendiren usta bir heykeltıraştır. Tektonik plakaların birbirini itmesi, ezmesi ve yarması sonucunda, yeryüzünde suyun ve toprağın en mükemmel kombinasyonları ortaya çıkar. Kırılan ve ufalanan kayalar, yeraltı sularının yüzeye çıkmasına, sıcak su kaynaklarının fışkırmasına ve mineraller açısından inanılmaz derecede zengin toprakların oluşmasına neden olur. Yüz binlerce yıl boyunca fayların hareketiyle oluşan çöküntü alanları (grabenler), zamanla nehirlerin taşıdığı alüvyonlarla dolarak dünyanın en verimli tarım ovalarını meydana getirir. Erken dönem insan toplulukları için bu bölgeler, hayatta kalmanın ve refahın doğal merkezleriydi. Onlar, ayaklarının altındaki sismik tehlikeden habersizdiler; sadece suyun bolluğunu, toprağın bereketini ve vadilerin sunduğu korunma imkanını görüyorlardı. Uygarlıklar, felsefeler ve ticaret ağları bu fay hatlarının etrafında filizlendi.

Modern çağın en çarpıcı örneklerinden biri, Amerika Birleşik Devletleri’nin batı kıyısını boydan boya kesen San Andreas Fayı’dır. Bu sismik canavar, sadece yıkıcı depremlerin kaynağı değil, aynı zamanda Kaliforniya’nın dünyaca ünlü Napa Vadisi’ndeki o eşsiz bağların, verimli Central Valley tarım arazilerinin ve nihayetinde Silikon Vadisi’nin üzerine kurulduğu o muazzam coğrafyanın da mimarıdır. Kaliforniya ekonomisi, dünyanın en büyük beşinci ekonomisi konumundaysa, bunu büyük ölçüde o fay hattının yarattığı doğal limanlara, mikro klimalara ve verimli topraklara borçludur. Benzer bir durum Japonya’da, Büyük Kanto Ovası ve Tokyo Körfezi için geçerlidir. Dünyanın en yoğun nüfuslu ve ekonomik olarak en üretken mega kentlerinden biri olan Tokyo, tam da üç farklı tektonik plakanın birleştiği, yerkürenin en tehlikeli sismik kavşaklarından birinin kalbinde yer alır. Ancak o sismik kavşak, aynı zamanda o devasa doğal körfezi, deniz ticaretine olanak sağlayan derin suları ve etrafındaki verimli düzlükleri yaratmıştır.

Aynı jeolojik kader, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın Marmara Denizi ile buluştuğu o altın hilal için de geçerlidir. İzmit Körfezi’nden başlayıp Çınarcık Çukuru’na ve oradan Marmara’nın derinliklerine uzanan o muazzam yarık, sadece beklenen büyük sarsıntının beşiği değil; aynı zamanda Türkiye’nin sanayisini, deniz ticaretini ve nüfusunu besleyen devasa bir ekonomik makinenin de temelidir. Fay hattı olmasaydı, o derin körfezler oluşmaz, o devasa kargo gemileri kıyılara yanaşamaz, o verimli ovalar sanayi bölgelerine dönüşmezdi. Kapitalizm, doğanın bu ölümcül tuzağına seve seve düşmüştür; çünkü sermaye, suyun ve ticaretin aktığı yere doğru hareket eder. Rantın fiziği tam da burada çalışmaya başlar. Lojistik maliyetleri düşüren, doğal limanlar sunan ve uluslararası ticaret yollarının kesişim noktalarında yer alan bu fay hatları, kapitalist üretim biçimi için reddedilemez birer cazibe merkezidir. Sermaye, yerin yirmi kilometre altındaki fayın ne zaman kırılacağıyla ilgilenmez; o, limana yanaşan geminin boşaltma maliyetiyle, üretilen malın pazara ulaşma hızıyla ve arazinin getirdiği dönemsel rantla ilgilenir. Doğanın kurduğu bu pusu, kapitalizmin sınırsız büyüme arzusuyla birleştiğinde, fay hatları üzerindeki o gösterişli ama bir o kadar da kırılgan metropoller ortaya çıkar.

Bu coğrafi çekimin bir adım ötesine geçtiğimizde, karşımıza gayrimenkul değerlenmesinin ve kentsel rantın o soğuk, rasyonel görünümlü ama özünde son derece irrasyonel olan piyasa dinamikleri çıkar. Modern kapitalist ekonomilerde bir toprak parçasının değeri, o toprağın altındaki sismik tehlikeyle değil, o toprağın üzerindeki sosyal, ekonomik ve estetik fırsatlarla belirlenir. Daha önce incelediğimiz o zaman algısındaki derin uçurum, piyasanın fiyatlama mekanizmasında da kendini gösterir. Piyasalar, riski fiyatlamakla övünürler; ancak fiyatladıkları risk, genellikle bir sonraki çeyrek bilançosunda ya da en fazla on yıllık bir vadede gerçekleşmesi muhtemel olan finansal risklerdir. Yüzyılda bir gerçekleşecek olan bir mega deprem, piyasanın iskonto edebileceği, fiyatın içine dahil edebileceği bir risk metriği olmaktan çok uzaktır. Bu yüzden, fay hattının tam üzerinde, sıvılaşma riski en yüksek olan alüvyon bir zeminde, sadece denizi görüyor diye ya da finans merkezine yakın diye bir dairenin metrekare fiyatı milyonlarca dolara ulaşabilir.

Burada, insan hayatının istatistiksel değeri ile metrekare birim fiyatı arasında kan dondurucu bir çatışma başlar. Devletler ve sigorta şirketleri, bir insan hayatına “istatistiksel bir değer” (Value of a Statistical Life) biçerler. Bu, yolların güvenliği, sağlık politikaları ya da iş güvenliği yatırımları yapılırken kullanılan soğuk bir denklemdir. Ancak konu gayrimenkul piyasasına geldiğinde, bu değerleme tamamen çöker. Bir boğaz manzarasının, iş merkezlerine olan yakınlığın ya da prestijli bir semtte yaşamanın sunduğu statü, o binanın çürük olması gerçeğini ya da zeminin altından geçen fay hattını tamamen gölgeler. Rantın cazibesi, korkuyu yener. Kapitalizm, mekanı sadece barınılacak bir yer olarak değil, bir yatırım aracı, bir sermaye birikim modeli olarak kurgular. Bir gayrimenkulün değeri, onun sizi hayatta tutup tutamayacağıyla değil, bir sonraki alıcıya ne kadar karla satılabileceğiyle ölçülür. Bu spekülatif çılgınlık içinde tehlike görünmez kılınır, estetikleştirilir ya da inkar edilir. İnsanlar, aslında fay hattının yarattığı topografik yükseltilerin sunduğu manzaraya milyonlar ödediklerini, o manzarayı yaratan tektonik gücün bir gün o evi başlarına yıkacağını bilmezden gelirler. Deniz kenarındaki o dolgu alanlar, yürüyüş yolları, lüks kafeler… Hepsi doğanın sınırlarını zorlayan, rantı maksimize etmek için fay hattının üzerine çekilmiş cilalı birer örtüdür.

Peki, piyasa neden bu kadar kördür? Neden sigorta şirketleri, bankalar ve yatırım fonları bu devasa riski bilmelerine rağmen, fay hatları üzerindeki bu inşaat çılgınlığını finanse etmeye devam ederler? Bunun nedeni, modern ekonomilerin gayrimenkul sektörü üzerine inşa edilmiş o devasa, girift borç sarmalıdır. Bankalar, bilançolarındaki en sağlam teminat olarak toprağı ve binaları görürler. Milyarlarca dolarlık ipotekli konut kredileri, bu çürük binaların ve tehlikeli zeminlerin “değerli” olduğu varsayımı üzerine kuruludur. Eğer piyasa bir an için rasyonel davranıp, “Bu şehir büyük bir depremde yerle bir olacak, dolayısıyla buradaki gayrimenkullerin gerçek değeri aslında sıfıra yakındır” diyecek olursa, bütün bankacılık sistemi saniyeler içinde çöker. Riskin gerçek boyutunun kabul edilmesi, varlık balonunun patlaması ve devasa bir finansal krizin tetiklenmesi demektir. Bu nedenle kapitalist sistem, o ölümcül riski hasıraltı etmeyi, görmezden gelmeyi ve değerleme raporlarında süslü kelimelerle gizlemeyi kurumsal bir refleks haline getirmiştir. Sistemin kendi kendini kandırması, varlığını sürdürebilmesi için zorunludur.

Bu yapısal körlüğün bizi getirdiği en tehlikeli, en çözümsüz nokta ise finans literatüründen devraldığımız o meşhur “Too big to fail” (Batmak için çok büyük) sendromudur. 2008 küresel finans krizinde, devasa bankaların yaptıkları ölümcül hatalara rağmen devletler tarafından trilyonlarca dolarla kurtarılmasının arkasındaki mantık şuydu: Bu kurumlar o kadar büyümüşlerdi ve sistemin geri kalanına o kadar derinden nüfuz etmişlerdi ki, batmalarına izin vermek, bütün ekonominin ölmesi anlamına geliyordu. İşte modern mega metropoller de, fay hatları üzerinde tam olarak bu “batmak için çok büyük” sendromunu yaşamaktadırlar. Bir şehrin nüfusu on beş milyonu aştığında, ülkenin sanayi üretiminin yarısını tek başına sırtlandığında, finansın, verginin ve istihdamın mutlak merkezi haline geldiğinde, o şehir artık sadece bir yerleşim yeri olmaktan çıkar; o ülkenin beka meselesi, kalbi ve beyni haline gelir.

Bu devasa ekonomik yığılma, yöneticilerin ve planlamacıların elini kolunu bağlayan asıl büyük felakettir. Zira bir şehir batmak için çok büyük hale geldiğinde, o şehri kurtarmanın maliyeti, paradoksal bir şekilde, o şehrin yok olmasının getireceği korkunç sonla yarışır hale gelir. Diyelim ki rasyonel, cesur ve bilimin sesini dinleyen bir devlet aklı ortaya çıktı. Haritaları önüne koydu ve İstanbul’un, Tokyo’nun ya da San Francisco’nun mevcut nüfus yoğunluğuyla o fay hattının üzerinde yaşamasının bir intihar olduğuna karar verdi. Çözüm bellidir: Şehri kademeli olarak seyreltmek, ağır sanayiyi yüzlerce kilometre ötedeki güvenli bölgelere taşımak, finans merkezlerini Anadolu’nun ya da iç bölgelerin daha sağlam zeminlerine dağıtmak. Teoride kusursuz olan bu plan, pratiğe döküldüğünde devasa bir sistemik şok yaratır.

Şehri seyreltmek demek, o şehirdeki gayrimenkul rantını bilerek ve isteyerek çökertmek demektir. İnsanların yıllarca çalışıp borçlanarak aldıkları evlerin değerinin sıfırlanması demektir. Sanayiyi taşımak, yıllarca sürecek bir üretim kaybı, milyarlarca dolarlık yeni lojistik altyapı yatırımı ve kitlesel işsizlik anlamına gelir. Bankaların ellerindeki ipoteklerin değersizleşmesi, uluslararası yatırımcıların güvenini kaybedip sermayelerini ülkeden çekmesi kaçınılmazdır. Yani devleti yönetenler, şehri beklenen bir depremden kurtarmak için, kendi elleriyle hemen bugün gerçekleşecek, somut ve devasa bir ekonomik yıkımı başlatmak zorundadırlar. Şehri seyreltmenin, sanayiyi taşımanın ve o devasa çarkı yavaşlatmanın ekonomik faturası öylesine büyüktür ki, hiçbir iktidar bu faturayı ödemeye cesaret edemez. “Batmak için çok büyük” olan şehir, aslında “kurtarılmak için de çok pahalı” hale gelmiştir.

Yöneticilerin masasında iki korkunç seçenek durmaktadır: Birinci seçenek, bilimi dinleyip şehri tahliye etmeye başlamak ve böylece anında, kesin bir ekonomik krizi, toplumsal kaosu ve siyasi intiharı tetiklemektir. İkinci seçenek ise, hiçbir şey yapmamak, kentsel dönüşüm adı altında bölgesel makyajlar yapmak, fay hattının o sessiz döneminin kendi iktidarları süresince devam etmesi için dua etmek ve zarları tekrar atmaktır. Eğer deprem olmazsa, ekonomi büyümeye devam eder, rant akar, gökdelenler yükselir ve iktidarlar zafer şarkıları söyler. İkinci seçenek, yani o devasa kumar, kısa vadeli kazanımların çekiciliği ve anında yaşanacak bir çöküşün korkusu nedeniyle her zaman tercih edilen yol olur. “Belki fay kırılmaz”, “belki binalar o kadar da çürük değildir”, “belki deprem on yıllar sonra olur” gibi umut kırıntılarıyla, koca bir ulusun geleceği yeraltındaki o acımasız kayaların insafına terk edilir.

Bu açmaz, insanlığın mekansal organizasyon konusundaki en büyük başarısızlığıdır. Kapitalizmin verimlilik, yığılma ekonomileri ve kar maksimizasyonu gibi kavramları, fizik ve jeoloji yasalarıyla doğrudan bir çarpışma rotasındadır. Şehirler büyüdükçe, altyapı yatırımları arttıkça, o coğrafyaya gömülen “batık maliyet” (sunk cost) devasa boyutlara ulaşır. Gömülen bu maliyet, o bölgeden vazgeçmeyi imkansızlaştırır. Yeni bir liman yapmak, yeni bir raylı sistem kurmak, yeni bir finans merkezi inşa etmek milyarlarca dolara mal olmuşken, bilim insanları gelip “Burayı terk etmeliyiz” dediğinde sistem bu öneriyi adeta bir sistem hatası olarak algılar ve reddeder. Rantın fiziği, doğanın fiziğini yenemez belki ama onu son ana kadar görmezden gelme konusunda muazzam bir dirence sahiptir.

Sonuç olarak, fay hatlarının üzerindeki metropoller, insanlığın doğayla olan savaşında kazandığı geçici zaferlerin değil, kısa vadeli kar hırsının doğanın uzun vadeli yasalarına teslim oluşunun anıtlarıdır. Coğrafyanın bize sunduğu o verimli topraklar ve eşsiz körfezler, içlerine zehir konulmuş altın kadehler gibidir. Kapitalizm, bu kadehteki zehri bilmesine rağmen o tatlı suyu kana kana içmeye devam etmekten kendini alıkoyamaz; çünkü büyümenin, rantın ve değerlemenin motoru o suyla çalışmaktadır. İnsan hayatının paha biçilmez kutsallığı, piyasanın metrekare birim fiyatları karşısında sessizce erir. Ve bir şehir batmak için çok büyük hale geldiğinde, yöneticiler, o şehrin sismik bir kıyamette bir anda yok olmasını, kendi elleriyle kontrollü bir şekilde küçültülüp taşınmasına sessizce tercih ederler. Bu, ekonomi politiğin ve rant düzeninin bizi mahkum ettiği o soğuk, o kaçınılmaz ve o dehşet verici jeolojik giyotinin ta kendisidir. Doğanın kurduğu pusu, insanın açgözlülüğüyle birleştiğinde ortaya çıkan bu trajedi, yaklaşmakta olan felaketin aslında doğanın bize bir ihaneti değil, bizim kendi sistemimizin matematiksel ve kaçınılmaz bir sonucu olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.


BÖLÜM 4: TARİHSEL EMSAL I – 1755 LİZBON: BİR İMPARATORLUĞUN FAY HATTINA GÖMÜLÜŞÜ

Önceki bölümlerde, insan zihninin inkar mekanizmalarını, siyasetin kısa vadeli takvimlerini ve kapitalizmin fay hatlarına duyduğu o ölümcül, kârlı aşkı incelerken hep modern zamanlardan, günümüzün betonarme ve çelikten inşa edilmiş metropollerinden bahsettik. Bütün bu anlattıklarımızın yirmi birinci yüzyılın karmaşık finansal sistemlerine has, yeni bir hastalık olduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Tarih, aslında sürekli olarak aynı hatayı farklı dekorlar, farklı kostümler ve farklı dillerle sahneleyen acımasız bir tiyatrodur. İnsanoğlu, doğanın uyarılarını dikkate almamak ve zenginliğin merkezi olan tehlikeli coğrafyaları terk etmemek uğruna, geçmişte de tam olarak bugün inşa ettiği o “batmak için çok büyük” olan şehirleri kurmuş ve bedelini yine bütün bir medeniyeti kaybederek ödemiştir. Bu bağlamda, modern Türkiye’nin ve beklenen büyük Marmara yıkımının potansiyel akıbetini anlamak için, tarihte yaşanmış en sarsıcı, en öğretici ve kelimenin tam anlamıyla “kıyamet” tasvirine en uygun olan emsale bakmamız gerekir. Bu emsal, on sekizinci yüzyılın ekonomi başkenti, yerkürenin o dönemki en büyük küresel ağının kalbi olan Lizbon’dur. 1755 yılında Portekiz İmparatorluğu’nun başkentinde yaşananlar, sadece sismik bir felaket değil; insanın doğa karşısındaki kibrinin, ticari hırsının ve jeolojik amnezisinin faturasının nasıl bir imparatorluğun topyekün çöküşüyle ödendiğinin evrensel bir kanıtıdır.

On sekizinci yüzyılın ortalarına gelindiğinde Lizbon, sadece Avrupa’nın değil, kelimenin tam anlamıyla bilinen dünyanın en zengin, en müreffeh ve en kalabalık ticaret merkezlerinden biriydi. Portekiz krallığı, Vasco da Gama’nın Ümit Burnu’nu aşarak Hindistan’a ulaşmasının ardından geçen iki yüz elli yıl içinde, sınırları Brezilya’nın balta girmemiş ormanlarından Hindistan’ın baharat limanı Goa’ya, Afrika’nın doğu sahillerinden Çin’deki Makao’ya kadar uzanan muazzam büyüklükte bir küresel sömürge imparatorluğu kurmuştu. Bütün bu devasa ağın, bu küresel sömürü ve zenginlik makinesinin ürettiği tüm değer, tek bir merkeze, Tejo Nehri’nin Atlas Okyanusu ile buluştuğu o eşsiz haliçte kurulan Lizbon’a akıyordu. Brezilya’nın Minas Gerais bölgesinden çıkarılan tonlarca som altın ve elmas, Afrika’dan getirilen kölelerin emeği, Asya’dan gemilerle taşınan karabiber, tarçın, ipek ve porselenler Lizbon limanına boşaltılıyor, buradan bütün Avrupa’ya dağıtılıyordu. Şehir, adeta refahtan sarhoş olmuştu. Sokaklarda altın sırmalı elbiselerle dolaşan soylular, her köşe başında yükselen ve içleri Brezilya altınıyla kaplanmış devasa katedraller, krallığın gücünü simgeleyen şatafatlı saraylar, bu akıl almaz servetin göz kamaştıran vitriniydi. Kral I. José’nin yönettiği bu imparatorluk, ekonomik olarak o kadar güçlüydü ki, devletin vergi toplamaya bile ihtiyaç duymadığı, sarayın bütün harcamalarının doğrudan sömürgelerden gelen altın filolarıyla karşılandığı efsanevi bir dönemi yaşıyordu.

Ancak bu devasa zenginlik, bir önceki bölümde uzun uzun tartışmasını yaptığımız o lanetli “rantın fiziği” yasalarını da beraberinde getirmişti. Küresel ticaretin kalbi olan Lizbon limanı, aynı zamanda şehrin en ölümcül tuzaklarından biriydi. Tejo Nehri’nin halici, gemilerin yanaşması için mükemmel bir doğal liman sunuyordu, ancak bu limanın etrafındaki arazi, yüzyıllar boyunca nehrin taşıdığı alüvyonlardan, yani sıvılaşma riski en yüksek, en yumuşak topraklardan oluşuyordu. Zenginliğin kokusunu alan yüz binlerce insan, kırsaldan, diğer Avrupa ülkelerinden ve sömürgelerden akın akın Lizbon’a göç etmişti. Şehir kontrolsüzce şişmiş, nüfusu üç yüz bini aşarak o dönemin standartlarında devasa ve yönetilemez bir metropole dönüşmüştü. Özellikle Alfama ve Bairro Alto gibi bölgelerde, insanlar daracık, güneş yüzü görmeyen labirent gibi sokaklara sıkışmış, binalar birbirinin omuzuna yaslanarak altı-yedi katlı taş devlerine dönüşmüştü. Hiçbir mühendislik hesabına dayanmayan, sadece merkeze, yani paranın, ticaretin ve limanın olduğu yere daha yakın olma güdüsüyle üst üste yığılan bu taş binalar, aslında içine milyonlarca insanın hapsedildiği devasa birer tabuttu. Tıpkı günümüz mega kentlerinde gördüğümüz gibi, Lizbon’da da hiç kimse yerin altındaki sismik gerçeklikle ilgilenmiyordu. Şehrin ekonomisi o kadar büyüktü, ticaretin akışı o kadar baş döndürücüydü ki, bu şehri seyreltmek, ticareti başka limanlara dağıtmak veya güvenli ama denize uzak tepelere taşınmak, dönemin kapitalist aklı için delilikten başka bir şey değildi. Paranın cazibesi, coğrafyanın jeolojik tehdidini tamamen görünmez kılmıştı.

Oysa Lizbon’un jeolojik bir saatli bomba olduğu sır değildi. İber Yarımadası’nın güneybatı açıkları, Afrika ve Avrasya tektonik plakalarının korkunç bir sürtünme savaşı verdiği, Azor-Cebelitarık kırık hattı adı verilen devasa bir sismik bölgenin tam karşısındaydı. Geçmişte, 1531 yılında şehir büyük bir depremle sarsılmış, binlerce insan ölmüş, evler yıkılmıştı. Ancak insan hafızasının o konforlu ve lanetli özelliği, yani “jeolojik amnezi” devreye girmişti. Aradan geçen iki yüzyıllık sessizlik, insanların doğaya karşı kazandıkları sahte bir zafer illüzyonu yaratmıştı. Ticaretin getirdiği ihtişam, geçmişin yıkıntılarını örtmüş, hafızaları silmişti. Doğanın yasaları ise sabırlıdır; insan aklının aksine unutmaz ve zamanı geldiğinde tahsilatını mutlaka yapar. Lizbonlular, o şatafatlı kiliselerinde şükür duaları ederken ve okyanustan dönen altın yüklü kalyonlarını karşılarken, okyanusun birkaç yüz kilometre açığında, yerin onlarca kilometre altında biriken o kozmik stres son sınırına dayanmıştı.

Takvimler 1 Kasım 1755’i, yani Katolik dünyası için en kutsal günlerden biri olan “Azizler Günü”nü (All Saints’ Day) gösteriyordu. Bu tarih, felaketin trajik boyutunu ve sonrasında yaşanacak teolojik sarsıntıyı katlayacak olan en önemli detaydır. Sabahın erken saatlerinde, şehrin üç yüz bin sakininin neredeyse tamamı, en güzel kıyafetlerini giymiş halde kiliseleri, katedralleri ve manastırları hıncahınç doldurmuştu. Her yer, azizlerin ruhu için yakılmış on binlerce mumla aydınlatılıyordu. Saat sabah dokuz buçuk sularında, dünya tarihinin kaydedilmiş en büyük felaketlerinden biri başladı. Modern sismologların tahminlerine göre büyüklüğü 8.5 ile 9.0 arasında olan, yani o döneme kadar Avrupa’nın gördüğü hiçbir şeye benzemeyen devasa bir deprem, Atlas Okyanusu’nun tabanını vahşice yırttı. Saniyeler içinde açığa çıkan milyarlarca tonluk enerji dalgası, deniz tabanından İber Yarımadası’na doğru saatte yüzlerce kilometre hızla ilerledi ve Lizbon’a çarptı.

Sarsıntı o kadar şiddetliydi ki, görgü tanıklarının ifadelerine göre zemin denizin dalgaları gibi inip kalkmaya, sokaklar kelimenin tam anlamıyla beşik gibi sallanmaya başladı. İlk şok sadece birkaç dakika sürdü, ancak bu süre o devasa, plansızca inşa edilmiş, dar sokaklara sıkıştırılmış taş binaların yerle bir olması için fazlasıyla yeterliydi. Kiliselerin o muazzam kubbeleri, devasa taş sütunları ve tonozlu çatıları, içlerinde dua eden on binlerce insanın üzerine korkunç bir gürültüyle çöktü. Azizler Günü ayini için toplanan halkın büyük bir kısmı, o çok güvendikleri, Tanrı’nın evi olarak gördükleri tapınakların içinde, devasa taş blokların altında saniyeler içinde can verdi. Şehrin üzerini öylesine yoğun bir toz bulutu kapladı ki, hayatta kalanlar sabahın ortasında güneşin tamamen kaybolduğunu, zifiri bir karanlığın içine düştüklerini anlattılar. Sarsıntı sadece Lizbon’u değil, Fas kıyılarından İrlanda’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı sallamış, Avrupa’nın yarısında göllerin ve nehirlerin sularını çalkalandırmıştı. Ancak Lizbon için asıl kıyamet, sarsıntının bitmesiyle değil, yeni başlamasıyla kopacaktı.

Toz bulutu yavaş yavaş dağılırken, hayatta kalmayı başaran, panik ve dehşet içindeki on binlerce insan, yıkılan dar sokaklardan kurtulup kendilerini şehrin en geniş ve açık alanına, Tejo Nehri’nin kıyısındaki devasa liman meydanına, yani Terreiro do Paço’ya attılar. Oraya sığındıklarında denizin güvenli bir sığınak olacağını düşünüyorlardı. Ancak doğa, o gün Lizbon’a karşı üç kollu bir imha planı hazırlamıştı: Toprak, su ve ateş. Nehir kıyısındaki kalabalık, hayatlarında daha önce hiç görmedikleri, doğa yasalarına aykırı kan dondurucu bir manzarayla karşılaştılar. Tejo Nehri’nin suları ve okyanus, devasa bir girdap gibi yavaşça geri çekilmeye başladı. Sular o kadar uzaklaştı ki, nehrin yüzyıllardır karanlıkta kalan yatağı, çamura saplanmış eski gemi enkazları ve kayıp kargolar aniden gün yüzüne çıktı. İnsanlar dehşetle bu boşluğa bakarken, sismik enerjinin okyanus tabanında yarattığı asıl büyük canavar onlara doğru yaklaşıyordu. Depremden yaklaşık kırk dakika sonra, ufukta beyaz, devasa bir duvar belirdi. On beş metre yüksekliğe ulaşan, içinde okyanusun bütün öfkesini ve gücünü barındıran devasa bir tsunami dalgası, saatte yüzlerce kilometre hızla Tejo halicinden içeri girerek şehre daldı. Kıyıya sığınmış olan binlerce insan, limandaki yüzlerce yelkenli gemi, depolar ve gümrük binaları saniyeler içinde bu devasa su duvarının altında ezilerek yok oldu. Dalgalar o kadar güçlüydü ki, şehrin içlerine doğru kilometrelerce ilerledi, nehrin akış yönünü tersine çevirdi ve harabelerin arasına devasa gemileri fırlattı.

Toprak sarsılmış, su yutmuştu; ancak yıkım henüz tamamlanmamıştı. Depremin ilk anında kiliselerde ve evlerde yanan on binlerce mum, devrilerek ahşap enkazları ve halıları tutuşturmuştu. Tsunami suları çekildikten sonra, enkaz yığınlarının altında başlayan bu küçük alevler, o gün esen şiddetli rüzgarın da etkisiyle hızla birleşerek tek bir devasa ateş fırtınasına (firestorm) dönüştü. O dönemde itfaiye teşkilatının olmaması, su yollarının tamamen parçalanmış olması ve sokakların enkazla kapanmış olması nedeniyle yangına hiçbir müdahale yapılamadı. Alevler o kadar şiddetlendi ve o kadar yüksek bir ısıya ulaştı ki, taş binalar bile bu sıcaklıkta çatlıyor, oksijen alevler tarafından öylesine hızla emiliyordu ki insanlar dumandan değil, havasızlıktan boğuluyordu. Lizbon, kelimenin tam anlamıyla dünyadaki cehenneme dönmüştü. Yangın kesintisiz olarak beş gün beş gece sürdü. Toprağın yıktığı ve suyun yuttuğu şehri, ateş tamamen temizledi, küle çevirdi.

Beşinci günün sonunda alevler sönüp dumanlar dağıldığında, yeryüzünün o en şatafatlı, en zengin ve en kibirli ekonomi başkenti artık yoktu. Olayın sadece mimari bir yıkım, bir insan kaybı olduğunu düşünmek, 1755 Lizbon depreminin tarihe vurduğu asıl darbeyi görememek demektir. Kayıpların bilançosu sadece ceset sayısıyla ölçülemeyecek kadar devasaydı. Tahminlere göre, şehrin üç yüz bin sakininin altmış ila doksan bini o gün hayatını kaybetti. Şehirdeki binaların yüzde seksen beşi tamamen yok oldu. Ancak Portekiz’in o gün asıl kaybettiği şey, binalar ya da nüfus değil; imparatorluğun o güne kadar biriktirdiği bütün tarihi, bütün ekonomik gücü, küresel hafızası ve geleceğiydi.

Dünya ticaretini yöneten o devasa merkez, “Casa da Índia” (Hindistan Evi) sulara ve alevlere gömülmüştü. Bu binada saklanan, Vasco da Gama’nın ve diğer büyük kaşiflerin kendi elleriyle çizdikleri paha biçilmez orijinal haritalar, seyir defterleri, sömürgelerle yapılan bütün ticaret anlaşmaları kül olmuştu. Portekiz engizisyonunun yüzlerce yıllık arşivi, sarayın kütüphanesindeki yetmiş bin nadide cilt eser, Tiziano, Rubens ve Correggio gibi Rönesans ustalarının orijinal tabloları tamamen silinip gitmişti. Limanda demirli olan ve imparatorluğun can damarı olan donanmanın ve ticaret filosunun büyük bir kısmı tsunamiyle parçalanmıştı. Yani doğa, sadece bir şehri yıkmamış; Portekiz devletinin hem ekonomik kasasını, hem askeri kalkanını, hem de kurumsal hafızasını aynı gün içinde haritadan silmişti. Bütün zenginliğini tek bir fay hattının üzerine yığmanın o korkunç kumarı kaybedilmişti. Portekiz, 1 Kasım 1755 sabahı dünyanın en büyük küresel süper gücü olarak uyandığı güne, akşamında Avrupa’nın yardıma muhtaç, çaresiz, ekonomisi sıfırlanmış sıradan bir devleti olarak veda etti. Küresel deniz ticaretindeki o devasa boşluk, felaketten hiç zarar görmemiş olan İngiltere ve İspanya tarafından anında dolduruldu. Portekiz bir daha asla o eski ihtişamlı, yönlendirici küresel gücüne kavuşamadı. “Batmak için çok büyük” denen o şehir batmış, ve kendisiyle birlikte koca bir imparatorluğun dünya tarihindeki rolünü de yutmuştu.

Ancak bu büyük kıyamet, beraberinde insanlık tarihinin gördüğü en keskin uyanışlardan ve en rasyonel afet yönetimlerinden birini de doğurdu. Yıkıntıların arasında, şoktan aklını yitirme noktasına gelmiş olan Kral I. José, devletin yönetimini tamamen sağ kolu olan, dönemin dışişleri bakanı Sebastião José de Carvalho e Melo’ya, nam-ı diğer Pombal Markisi’ne devretti. Pombal Markisi, o kaotik ortamda gösterdiği soğukkanlı, zalim ama son derece rasyonel tepkiyle modern afet yönetiminin kurucu babası olarak tarihe geçti. Kendisine panik içinde “Şimdi ne yapacağız?” diye soran soylulara verdiği o meşhur tarihi cevap, aslında sadece o günün değil, bütün kriz yönetimlerinin temel felsefesi oldu: “Ölüleri gömün ve yaşayanları doyurun.”

Pombal, zaman kaybetmeden ordunun kalıntılarını şehre indirdi. Salgın hastalıkların başlamasını engellemek için, kilisenin kesin yasaklarına ve aforoz tehditlerine rağmen cesetlerin gemilere yüklenip denizin ortasında batırılması (suya gömülmesi) emrini verdi. Yağmacıları engellemek için şehrin dört bir yanına darağaçları kurdurdu ve hırsızlık yaparken yakalananları anında idam ettirdi. Yiyecek stoklarına el koydu ve karaborsacılığı engellemek için fiyatları sabitledi. Ancak Pombal’ın asıl büyük dehası, şehrin yeniden inşası sürecinde ortaya çıktı. Geçmişteki dar, labirent gibi sokakların ve çürük binaların felaketin boyutunu nasıl katladığını gören Pombal, şehrin o en çok yıkılan merkezini (bugünkü adıyla Baixa Pombalina bölgesini) tamamen istimlak etti. Burayı, bir daha aynı hatayı yapmamak üzere, geniş caddelerin birbirini dik kestiği, açık meydanların yer aldığı ilk modern ızgara planlı (grid) şehir modeliyle yeniden tasarladı. Daha da önemlisi, dünyadaki ilk sismik yapı denetim kurallarını ve depreme dayanıklı mimariyi geliştirdi. “Gaiola pombalina” (Pombal kafesi) adı verilen ahşap bir iskelet sistemi zorunlu kılındı. Bu sistem, dışarıdan taş gibi görünen binaların içine esnek, şoku emebilen ahşap bir iskeletin yerleştirilmesi mantığına dayanıyordu. Bu binaların maketleri yaptırılmış ve etrafında askerlere yürüyüş yaptırılarak titreşime karşı dayanıklılıkları test edilmişti; ki bu da tarihteki ilk “sismik test masası” uygulaması olarak kabul edilir. Pombal’ın bu rasyonel, bilimsel ve katı planlaması sayesinde Lizbon küllerinden daha güvenli bir şehir olarak yeniden doğdu. Ancak şehir kurtarılmış olsa da, giden o ekonomik ve küresel imparatorluk gücü bir daha geri gelmedi. Bu durum, önceki bölümlerde bahsettiğimiz “yöneticilerin korktuğu o acı reçetenin” aslında ne kadar maliyetli olduğunun kanıtıdır; Pombal bu reçeteyi uygulamak zorunda kaldı, ancak bu, ülke ekonomisinin on yıllar sürecek bir resesyona girmesine ve Portekiz’in küresel yarışta geride kalmasına engel olamadı.

Lizbon depreminin binalardan, limanlardan ve imparatorluk hayallerinden çok daha köklü bir şeyi daha yıktığını söylemeden bu bölümü tamamlamak imkansızdır. 1755 Lizbon felaketi, Avrupa felsefe tarihinin en büyük kırılma noktalarından biridir. O güne kadar Ortaçağ ve erken Aydınlanma Avrupası’nda, doğa olaylarının Tanrı’nın iradesi, bir cezalandırma veya bir uyarı olduğu yönünde sarsılmaz bir teolojik inanç hakimdi. Özellikle Alman filozof Gottfried Wilhelm Leibniz’in savunduğu “Teodise” (kötülük problemi) ve “Mümkün olan dünyaların en iyisinde yaşıyoruz” şeklindeki o büyük iyimserlik felsefesi, entelektüel çevrelerde çok popülerdi. Bu felsefeye göre, dünyadaki kötülükler ve felaketler aslında evrensel, ilahi bir uyumun bizim anlayamadığımız parçalarıydı ve her şey nihayetinde en iyi sonuca hizmet ediyordu.

Ancak Lizbon depremi, bu felsefi rahatlığı ve teolojik kalkanı atomlarına ayırarak yok etti. Yaşanan yıkımın barındırdığı o dehşet verici ironi, en dindar beyinleri bile çaresiz bir sorgulamaya itti. Felaket tam da Katolik dünyasının en kutsal günü olan Azizler Günü’nde yaşanmıştı. Şehirdeki bütün kiliseler, manastırlar ve katedraller o tapınaklara sığınmış olan on binlerce masum inananın başına çökmüştü. Buna karşılık, şehrin genelevleriyle meşhur, günahkarların yaşadığı Alfama bölgesinin tepelik kısımları ile batakhaneler depremden neredeyse hiç hasar almadan kurtulmuştu. Eğer bu deprem Tanrı’nın günahkarlara verdiği bir cezaysa, Tanrı neden dua eden masum çocukları tapınaklarında ezip de genelevleri ve soyguncuları esirgemişti? Neden Avrupa’nın engizisyon mahkemeleriyle ünlü en dindar şehri, putperest Londra’dan ya da Paris’ten daha büyük bir gazaba uğramıştı?

Bu sorular, kilisenin otoritelerini paniğe sevk ederken, Aydınlanma Çağı’nın o keskin zekalı filozofları için yepyeni bir uyanışın kapılarını araladı. O dönemin en büyük aydını olan Voltaire, yaşanan trajedi karşısında dehşete düşmüş ve Leibniz’in o toz pembe “en iyi dünya” fikrine karşı kılıcını çekmişti. Voltaire, felaketten kısa bir süre sonra meşhur “Lizbon Felaketi Üzerine Şiir” (Poème sur le désastre de Lisbonne) adlı eserini yazarak Tanrı’nın adaleti ve doğanın merhametsizliği üzerine yüzyıllar sürecek bir tartışmayı başlattı. Voltaire şiirinde şöyle soruyordu: “Bu ezilmiş, kanayan bedenlerin, küle dönmüş harabelerin karşısında hala ‘Her şey iyiye gidiyor’ diyebilir misiniz? Bu masum kurbanlar, Paris’in ya da Londra’nın günahlarından daha mı fazla günah işlediler de Tanrı’nın hışmına uğradılar?” Voltaire, bu sorgulamasını daha sonra yazdığı o ünlü hiciv eseri “Candide” ile zirveye taşıyacak, dünyadaki kötülüğü rasyonalize etmeye çalışan o kör iyimserlikle amansızca alay edecekti.

Voltaire’in bu isyanına en çarpıcı, en modern ve kitabımızın şu ana kadar anlattığı bütün tezleri yüzyıllar öncesinden özetleyen cevap ise Jean-Jacques Rousseau’dan geldi. Rousseau, Voltaire’e yazdığı mektupta son derece devrimci bir sosyolojik tespitte bulundu. Rousseau, doğayı ya da Tanrı’yı suçlamanın anlamsız olduğunu, Lizbon’daki felaketin failinin doğrudan doğruya “insanlık ve medeniyetin kendisi” olduğunu savundu. Mektubunda kelimesi kelimesine şu muazzam tespiti yapıyordu: “Doğa, o yirmi bin, altı-yedi katlı evi oraya üst üste inşa etmedi. Eğer bu insanlar o kadar dar bir alana sıkışmasalardı, o yüksek taş binaları o çürük zeminin üzerine dikmeselerdi, doğanın onlara vereceği zarar çok küçük, belki de hiç olacaktı. Eğer ilk sarsıntıda açık alanlara kaçabilecek geniş sokakları olsaydı hayatta kalacaklardı. Onları öldüren şey deprem değil, onların o evleri o şekilde oraya yapmalarıdır.” Rousseau’nun bu mektubu, afet yönetiminde faturayı doğadan ya da ilahi kaderden alıp, tamamen insanın planlama hatalarına, şehircilik hırsına ve rant düzenine kesen tarihteki ilk sosyolojik metin olarak kabul edilebilir. Bizim bugün sismologlardan duyduğumuz “Deprem öldürmez, bina öldürür” mottosunun yüzlerce yıl önceki felsefi ispatı, Rousseau’nun Lizbon harabeleri üzerinden yaptığı bu okumada gizlidir.

Felsefedeki bu sarsıntı, bilimin doğuşunu da tetikledi. O güne kadar depremler “yeraltındaki rüzgarlar” veya “Tanrı’nın nefesi” gibi mistik kavramlarla açıklanırken, Aydınlanma’nın bir diğer dev ismi Immanuel Kant, henüz genç bir düşünürken Lizbon depreminden öylesine etkilendi ki, depremlerin nedenleri üzerine ardı ardına üç bilimsel makale yayımladı. Kant, depremlerin doğaüstü bir ceza değil, yeraltındaki gazların, suyun ve jeolojik katmanların sürtünmesinden kaynaklanan tamamen fiziksel ve mekanik bir doğa olayı olduğunu savundu. Kant’ın teorileri modern anlamda eksik ya da yanlış olsa da, metodolojik olarak muazzam bir devrimdi. O, depremi teolojinin alanından çıkartıp coğrafyanın ve fiziğin alanına sokan ilk isimlerden biriydi. Bu anlamda, 1755 Lizbon depremi, sadece Portekiz İmparatorluğu’nun mezarı değil; modern sismoloji biliminin, afet sosyolojisinin ve insanın doğayı akılcı bir şekilde anlama çabasının da doğumhanesi olmuştur.

Geriye dönüp baktığımızda, 1755 Lizbon depreminin bize bıraktığı o kanlı, o dumanlı ve o trajik miras, bugünün İstanbul’u, Tokyo’su ya da San Francisco’su için sadece tarihsel bir anekdot değil, doğrudan doğruya bir ön izlemedir. Lizbon’un hikayesi bize gösteriyor ki; coğrafya, üzerinde yaşayan imparatorlukların gücüne, okyanusları aşan donanmalarına, bankalarındaki altın rezervlerine ya da tapınaklarındaki duaların yüksekliğine zerre kadar saygı duymaz. Yöneticiler ister krallar olsun ister demokratik yollarla seçilmiş başkanlar, inşa ettikleri o “batmak için çok büyük” şehirleri doğanın yasalarından muaf tutamazlar. Ticari hırsla, rant sevdasıyla, plansızlıkla tek bir fay hattının üzerine bütün bir ülkenin servetini ve insan gücünü yığmak, tarihin her döneminde aynı sonucu doğurmuştur. Lizbon’da kiliselerin ve sarayların çöküşü, o muazzam zenginliğin saniyeler içinde okyanus sularına karışması, bir ulusun sadece bugününü değil, yüzyıllara yayılan geleceğini de elinden almıştır.

Bugün Lizbon’a gidenler, şehrin kalbinde Carmo Manastırı’nın harabelerini görürler. Pombal Markisi, şehrin geri kalanını yeniden inşa ederken bu manastırın çöken çatısını ve kırılan sütunlarını bilerek öylece, yıkıldığı haliyle bırakmıştır. Bu harabe, insanın kibrine, unutkanlığına ve doğanın o acımasız, boyun eğdirilemez gücüne karşı dikilmiş, gökyüzüne açılan devasa bir anıttır. Bizler bugün yeni manastırlarımızı plazalar, gökdelenler ve devasa alışveriş merkezleri olarak o aynı yumuşak, o aynı tehlikeli zeminlerin üzerine inşa ediyoruz. Rantın fiziği, bizi bir kez daha o uçurumun kenarına dizmiş durumda. Siyasetin o miyop saati, ekonominin o açgözlü çarkları dönmeye devam ederken, bizler modern zamanın Lizbonluları olarak kendi felaketimizin üzerine beton dökmeye devam ediyoruz. Eğer tarihten ve doğadan o acı dersi almazsak, şüphesiz ki yerkabuğu bir kez daha silkelenecek ve biz de kendi imparatorluğumuzu, kendi kültürümüzü ve geleceğimizi, o karanlık ve sessiz derinliklere kendi ellerimizle gömmüş olacağız. Çünkü yeraltındaki kayalar, bizim ne kadar zengin, ne kadar meşgul ya da ne kadar haklı olduğumuzla asla, ama asla ilgilenmezler. Onlar sadece zamanın dolmasını beklerler. Ve o zaman, daima, en beklemediğimiz anda gelir.


BÖLÜM 5: TARİHSEL EMSAL II – 1923 KANTO: BİLİMİN SANSÜRLENMESİ VE FAŞİZMİN DOĞUŞU

İlk bölümde uzun uzun bahsettiğimiz o trajik Kassandra lanetinin, sadece mitolojik bir kurgu veya modern zamanlara ait soyut bir kavram olmadığını, insanlık tarihinin en kritik dönemeçlerinde nasıl ete kemiğe büründüğünü görmek için yönümüzü on dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarındaki Asya’ya, hızla kabuk değiştiren Japon İmparatorluğu’na çevirmemiz gerekir. Bir önceki bölümde, Lizbon harabeleri üzerinden coğrafyanın bir imparatorluğun ekonomik kalbini nasıl söküp aldığını ve bu yıkımın Aydınlanma felsefesini nasıl tetiklediğini incelemiştik. Ancak Japonya’da, Büyük Kanto Depremi ile yaşananlar, Lizbon’dan çok daha karanlık, çok daha kompleks ve doğrudan doğruya günümüzün küresel siyasetini şekillendiren muazzam bir jeopolitik kelebek etkisine sahiptir. Tokyo’da yaşanan felaket, sadece ahşap binaları küle çevirmekle kalmamış; bir ülkenin filizlenmekte olan kırılgan demokrasisini yakmış, ekonomik buhranın o kanlı rahminden faşizmi doğurmuş ve nihayetinde dünyayı İkinci Dünya Savaşı’nın o korkunç karanlığına sürükleyen militarist çarkları harekete geçirmiştir. İnsanoğlu, yeraltındaki kayaların sürtünmesinden doğan bir enerjinin, yeryüzündeki milyonlarca askerin postal seslerine, okyanusları aşan savaş gemilerine ve toplama kamplarına nasıl dönüşebileceğini ilk kez bu felakette, o acımasız nedensellik zinciri içinde görmüştür.

Bu trajik zincirin ilk halkası, Japonya’nın dış dünyaya kapalı, feodal ve geleneksel bir ada devletinden, Batı ile rekabet edebilecek modern bir sanayi imparatorluğuna dönüşme çabasıyla, yani Meiji Restorasyonu ile atıldı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Japon elitleri, sömürgeci Batı tehdidi karşısında hayatta kalabilmenin tek yolunun onların silahlarıyla, onların sanayisiyle ve onların ekonomik modeliyle kuşanmak olduğuna karar verdiler. Ülkenin bütün kaynakları, bütün enerjisi ve nüfusu, imparatorluğun yeni kalbi olan Tokyo’ya ve hemen yanındaki liman kenti Yokohama’ya akmaya başladı. Daha önce incelediğimiz o “sermayenin fay hatlarına duyduğu ölümcül aşk” burada da eksiksiz bir şekilde sahnedeydi. Tokyo Körfezi, devasa kargo gemilerinin yanaşması için mükemmel bir limandı; Kanto Ovası ise fabrikaların, demiryollarının ve milyonlarca işçinin barınabileceği dümdüz, geniş bir coğrafyaydı. Ancak bu devasa ovanın altı, Filipin Deniz Plakası’nın Japonya’nın altına doğru daldığı, yerkürenin en agresif, en yırtıcı tektonik çarpışma alanlarından biri olan Sagami Çukuru ile yarılmış durumdaydı. İnsanlar, tren yolları döşüyor, telgraf hatları çekiyor, devasa tersaneler inşa ediyordu ama bütün bunları, yüzyıllardır enerji biriktiren uykudaki bir ejderhanın tam sırtında yapıyorlardı. Japonya, Batı’nın çelikten ve tuğladan yapılmış modernitesini kopyalarken, halkın barınma ihtiyacını karşılamak için hala o eski, birbirine yapışık, kağıt ve ahşaptan inşa edilmiş geleneksel Japon evlerini kullanıyordu. Tokyo, daracık sokaklarla birbirine bağlanmış, rüzgara ve ateşe karşı tamamen savunmasız devasa bir ahşap ormanına dönüşmüştü.

İşte tam bu noktada, modern bilimin o ilk ve en trajik kurbanlarından biri olan sismolog Profesör Akitsune Imamura tarih sahnesine çıkar. Yirminci yüzyılın başlarında, Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nde çalışan bu parlak ve titiz bilim insanı, geçmiş deprem kayıtlarını, tsunami izlerini ve fay hatlarının periyodik hareketlerini saplantılı bir matematiksel kesinlikle incelemeye başladı. Imamura’nın elindeki veriler, Tokyo’nun altındaki fayın ortalama her yüz yılda bir yıkıcı bir enerji boşalttığını gösteriyordu. En son büyük felaket olan 1855 Ansei Edo depreminin üzerinden tam elli yıl geçmişti ve Imamura’nın hesaplarına göre fay, korkunç bir stres eşiğine hızla yaklaşıyordu. Imamura, 1905 yılında sadece akademik bir dergide değil, aynı zamanda popüler bir gazetede bu gerçeği bütün çıplaklığıyla anlatan tarihi bir makale kaleme aldı. Makalesinde, elli yıl içinde Tokyo’yu vuracak devasa bir depremin kesin olduğunu, asıl tehlikenin sarsıntıdan ziyade bu ahşap şehirde çıkacak olan yangın fırtınaları olacağını, insanların dar sokaklarda kaçacak yer bulamayarak diri diri yanacağını anlattı. Acilen şehrin planlamasının değiştirilmesini, binalar arasında devasa yangın kesici boşluklar bırakılmasını, su altyapısının güçlendirilmesini ve insanların bu felakete hazırlanmasını talep etti. Kısacası Imamura, yaklaşmakta olan giyotini görmüş ve bütün gücüyle çığlık atmıştı.

Ancak Imamura’nın bu bilimsel çığlığı, Japon İmparatorluğu’nun o parıltılı, kibirli ve yenilmezlik hissiyle sarhoş olmuş yükseliş dönemine denk gelmişti. 1905 yılı, Japonya’nın Rus İmparatorluğu’nu mağlup ederek bütün dünyayı şoka uğrattığı, Asya’dan çıkan bir gücün ilk kez bir Avrupa devini dize getirdiği o efsanevi zaferin yılıydı. Ülke eşi benzeri görülmemiş bir özgüven patlaması yaşıyor, ekonomi hızla büyüyor, yabancı sermaye Tokyo’ya akıyordu. Böyle bir ulusal bayram havasının, böyle bir ekonomik şahlanışın ortasında, çıkıp da “Bu şehir yakında yanarak kül olacak” demek, siyasi ve ekonomik elitler için kabul edilemez bir sabotajdı. İkinci bölümde anlattığımız o politik zaman algısı, jeolojik gerçeği yine boğmak üzere harekete geçti. Imamura’nın makalesi yayınlanır yayınlanmaz, devletin en üst kademelerinde, ticaret odalarında ve borsada büyük bir panik ve öfke patlaması yaşandı. İnsanlar arsalarının değer kaybedeceğinden, fabrikaların üretimini durduracağından, yabancı yatırımcıların kaçacağından korktular. Gerçek tehlike, yerin altındaki o devasa fay kırığı değil, Imamura’nın bu gerçeği yüksek sesle dile getirmesi olarak algılandı.

Imamura’nın bu süreçte aldığı en ağır ve en yıkıcı darbe, cahil siyasetçilerden veya hırslı tüccarlardan değil, bizzat kendi amirinden, dönemin en büyük sismoloji otoritesi olarak kabul edilen Profesör Fusakichi Omori’den geldi. Omori, sadece Japonya’da değil, uluslararası bilim camiasında da saygı gören, devletin en güvendiği aydınlardan biriydi. Omori, Imamura’nın öngörülerini sert ve alaycı bir dille reddetti. Ona göre Tokyo’da yakın zamanda büyük bir deprem olma ihtimali yoktu; son yıllarda meydana gelen küçük sarsıntılar, yerin altındaki stresi zaten yavaş yavaş boşaltıyor, şehri büyük bir yıkımdan koruyordu. Omori, devletin resmi sesi olarak gazetelere demeçler verdi ve Imamura’yı “asılsız dedikodular yayarak halkı paniğe sevk etmekle”, “felaket tellallığı yapmakla” ve “Japonya’nın ekonomik büyümesini baltalamakla” suçladı. Omori’nin bu tutumu aslında bilinçli bir kötülükten ziyade, o dönemin bilimsel kibri ile devletin çıkarlarını koruma güdüsünün trajik bir birleşimiydi. O, devleti ve toplumu koruduğunu sanıyordu, ancak aslında yaklaşan felaketin üzerini kendi kurumsal ağırlığıyla örtüyordu.

Devlet aygıtı, halk ve basın, duymak istedikleri o rahatlatıcı yalanı söyleyen, onlara “İnşaata devam edebilirsiniz, her şey yolunda” diyen otoriter profesör Omori’nin arkasında birleşti. Imamura ise bir anda akademik camiadan dışlandı, bütçeleri kesildi, alay konusu oldu ve adeta bir deli muamelesi görerek laboratuvarının o karanlık, yalnız köşesine itildi. Bilimin sansürlenmesi tamamlanmış, Kassandra bir kez daha zincire vurulmuştu. Aradan geçen on sekiz yıl boyunca, Tokyo büyümeye, ahşap evler birbiri ardına dizilmeye, nüfus katlanarak artmaya devam etti. Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı ekonomik boşluktan faydalanan Japonya, endüstriyel üretimini zirveye taşıdı. Herkes Imamura’nın o ürkütücü makalesini çoktan unutmuş, Omori’nin o güven verici illüzyonu içinde refahın tadını çıkarıyordu. Bazen o laboratuvardaki yalnız adamın, kendi halkının ve kendi şehrinin her geçen gün ölüme bir adım daha yaklaşmasını sessiz sismograflarının başında izlerken neler hissettiğini düşünmeden edemiyorum. İnsanın kendi aklının ağırlığı altında ezilmesi, doğruluğun bir ödül değil de kahredici bir işkenceye dönüşmesi tam olarak budur. O biliyordu; kayalar yalan söylemezdi. Ve nihayetinde söylemediler de.

Takvimler 1 Eylül 1923’ü gösterdiğinde, jeolojik saat alarmını çaldı. Saat tam 11:58’di. O dönemin Japonya’sında öğle yemeği hazırlıkları için yüz binlerce ahşap evde mangallar, kömür sobaları ve açık ateşler yakılmıştı. Tokyo’nun güneyindeki Sagami Çukuru, aniden ve korkunç bir şiddetle, 7.9 büyüklüğünde bir enerjiyle kırıldı. Sarsıntı öylesine büyüktü ki, Tokyo ve Yokohama’da yeryüzü kelimenin tam anlamıyla dalgalandı, çelik köprüler büküldü, demiryolu hatları birer spagetti gibi kıvrıldı. Sadece birkaç saniye içinde, o birbirine yaslanmış devasa ahşap binaların binlercesi iskambil kağıtlarından yapılmış şatolar gibi çöktü. Ancak Imamura’nın on sekiz yıl önce milimetrik bir doğrulukla yazdığı gibi, asıl kıyamet sarsıntıyla değil, sarsıntının hemen ardından gelen o sinsi düşmanla, yani ateşle kopacaktı.

Öğle yemeği için yakılan ateşler, devrilen evlerin ahşap enkazlarını saniyeler içinde tutuşturdu. Kırılan su boruları nedeniyle itfaiyenin hiçbir müdahale şansı yoktu. Ancak felaketin boyutunu cehennemi bir seviyeye taşıyan şey, doğanın o gün Japonya’ya oynadığı başka bir acımasız oyundu: Deprem anında Kanto bölgesinin hemen açıklarından geçen bir tayfunun kalıntıları, şehre doğru inanılmaz derecede güçlü rüzgarlar pompalıyordu. Şehrin dört bir yanında başlayan binlerce küçük yangın, bu şiddetli rüzgarların etkisiyle hızla birleşerek tek bir devasa ateş fırtınasına dönüştü. Oksijen alevler tarafından öylesine büyük bir hızla emiliyordu ki, devasa alev hortumları (fire whirls), gökyüzüne doğru yükselen ateşten ejderhalar oluşturdu. Sokaklara dökülen mahşeri kalabalık, bu dar ahşap labirentlerin içinde dört bir yandan üzerlerine gelen alev duvarlarının arasında sıkışıp kaldı. Asfaltlar eridi, insanların ayakkabıları yollara yapıştı, nehre atlayan binlerce insan bile suyun üzerindeki yanan enkaz ve aşırı ısı nedeniyle kelimenin tam anlamıyla haşlanarak can verdi.

Felaketin en trajik sahnesi, Honjo bölgesindeki eski Ordu Kıyafet Deposu’nun bulunduğu devasa boş alanda yaşandı. Yangınlardan kaçan yaklaşık kırk bin sivil, bu devasa açık alana sığınmış ve yanlarında taşıyabildikleri yatakları, giysileri, eşyalarıyla burayı güvenli bir ada sanmışlardı. Ancak öğleden sonra saat dört sularında, etraftaki bütün binaları yutan devasa ateş fırtınası, muazzam bir alev hortumu yaratarak doğrudan bu kalabalığın ortasına daldı. İnsanların yanlarında getirdiği eşyalar saniyeler içinde tutuştu. O daracık alana sığınmış olan insanların otuz sekiz bini, sadece birkaç dakika içinde tek bir alev girdabının içinde diri diri yanarak kömürleşti. Bu, insanlık tarihinde tek bir noktada, tek bir doğa olayı yüzünden aynı anda yaşanan en büyük toplu ölümlerden biriydi. Üç gün boyunca süren yangınlar, Tokyo’nun neredeyse yarısını, Yokohama’nın ise yüzde doksanını haritadan sildi. Yüz kırk binden fazla insan hayatını kaybetti. Yıllarca süren sanayileşme çabaları, fabrikalar, kütüphaneler, altyapı sistemleri ve Japonya’nın o gurur duyduğu modernite illüzyonu küle dönmüştü.

Sarsıntının yaşandığı o cehennem anında, Profesör Akitsune Imamura hayattaydı ve sarsıntıyı hissettiği an ilk iş olarak İmparatorluk Üniversitesi’ndeki sismoloji laboratuvarına koşmuş, binanın yıkılma tehlikesine rağmen cihazların başına geçerek o tarihi verileri kendi elleriyle kaydetmişti. Dışarıda onun on sekiz yıl önce yazdığı senaryo kelimesi kelimesine sahneleniyor, onu susturanların, onu alaya alanların inşa ettiği şehir cayır cayır yanıyordu. Imamura haklı çıkmıştı. Ama o an, yanan bir imparatorluğun külleri üzerinde haklı olmanın o ezici, kahredici ağırlığını bütün ruhunda hissediyordu. Onu sansürleyen, susturan ve halkı rehavete sürükleyen amiri Profesör Omori ise sarsıntı sırasında Avustralya’da bir sismoloji konferansındaydı. Haberi aldığında, yıllarca inkar ettiği gerçeğin, kendi bilimsel kibrinin bedelinin yüz binlerce insanın canına mal olduğunu anladı. Omori, Japonya’ya dönmek üzere bindiği gemide, suçluluk duygusunun, utancın ve pişmanlığın yarattığı o ağır psikolojik çöküntüyle yatağa düştü. Tokyo’ya vardığında, harabeye dönmüş şehrini gördü ve beyninde oluşan bir tümör nedeniyle sadece haftalar sonra, İmparatorluk Hastanesi’nde ölüm döşeğindeyken Imamura’yı yanına çağırttı. Kendisini affetmesini dileyerek, Japonya’nın sismik geleceğini ve yeniden inşasını onun omuzlarına bıraktı ve gözlerini yumdu. Imamura, haklı çıktığı bu savaşın galibiydi ama ortada kutlanacak bir zafer değil, sadece temizlenmesi gereken devasa bir kan ve kül gölü vardı. Bilimin intikamı çok acı olmuştu.

Ancak Büyük Kanto Depremi’nin hikayesi, binaların yıkılması ve sismologların trajedisiyle bitmez. Yazımızın başında belirttiğimiz o muazzam jeopolitik kelebek etkisi, işte tam bu kül yığınlarının arasından filizlenmiştir. Afetler, sadece fiziksel yapıları değil, toplumların ahlaki yapılarını, devletlerin siyasi dokularını ve kitlelerin psikolojisini de temellerinden sarsarlar. 1923 Tokyo’su, sarsıntının ardından eşi benzeri görülmemiş bir sosyolojik kaosa ve toplumsal histeriye sürüklendi. Devlet mekanizması çökmüş, iletişim hatları kopmuş, insanlar evlerini ve ailelerini kaybetmişti. Açlık, susuzluk ve korku, o “uygar” Japon toplumunun bilinçaltındaki en ilkel, en karanlık güdüleri saniyeler içinde su yüzüne çıkardı. Toplum, bu devasa acıyı rasyonel bir şekilde kabullenmek yerine, öfkesini yöneltebileceği, suçlayabileceği bir günah keçisi aramaya başladı. Ve o günah keçisi çok geçmeden bulundu: Koreliler.

Yangınların ardından, sokaklarda tamamen asılsız, korkunç dedikodular hızla yayılmaya başladı: “Koreliler su kuyularını zehirliyor”, “Koreliler planlı bir şekilde isyan çıkardı ve evleri onlar kundaklıyor”, “Koreliler yağma yapıyor.” Bu söylentiler, Japonya’nın o dönemki sömürgesi olan Kore’ye karşı beslediği derin ırkçı önyargıların ve imparatorluk kibrinin afet anında patlamasıydı. Polis ve ordu, bu asılsız söylentileri yalanlamak bir yana, bizzat bu paranoyaya ortak oldu. Eli silahlı, sopalı ve kılıçlı sivil Japonlardan oluşan “ihtiyat kuvvetleri” sokaklarda insan avına çıktı. Depremin yarattığı şok, yerini sistematik bir katliama bıraktı. Kanto Katliamı olarak tarihe geçen bu olaylarda, sadece birkaç gün içinde altı binin üzerinde masum Koreli işçi ve göçmen, sokak ortasında vahşice dövülerek, bıçaklanarak ve yakılarak öldürüldü. Ordu ve devletin derinliklerindeki aşırı sağcı unsurlar, bu kaosu fırsat bilerek uzun zamandır kurtulmak istedikleri solcu liderleri, sendikacıları ve anarşistleri de karakollarda gizlice infaz ettiler. Doğa bir tokat atmış, ancak insanlık o tokadın acısını kendinden daha zayıf olanın boğazını sıkarak çıkarmaya çalışmıştı. Bu kanlı olaylar, Japon devletinin içindeki militarist ve faşist damarın, kriz anlarında sivil hukuku nasıl kolayca askıya alabileceğinin ilk ve en korkunç provasıydı.

Fakat asıl yıkım, depremin ekonomiye indirdiği darbenin yıllar içinde bir kangrene dönüşmesiyle yaşandı. Kanto depreminin Japon ekonomisine verdiği zarar, dönemin milli gelirinin yaklaşık yüzde kırkına, devletin yıllık bütçesinin ise tam dört katına eşitti. Ülkenin sanayi altyapısı, Merkez Bankası’nın rezervleri, ticari envanterleri kelimenin tam anlamıyla buharlaşmıştı. Devlet, bu devasa enkazı kaldırmak ve şehri yeniden inşa etmek için akıl almaz miktarda borçlanmak, para basmak ve “deprem bonoları” (Earthquake Bills) adı verilen finansal araçları piyasaya sürmek zorunda kaldı. Üçüncü bölümde bahsettiğimiz o “batmak için çok büyük” olan şehrin kurtarılma faturası, bütün bir ulusun geleceğine ipotek konulması demekti. Hükümetler, bankaları iflastan kurtarmak için bu karşılıksız bonoları sürekli ertelediler, enflasyonu körüklediler. Bu ekonomik yara, 1927 yılına gelindiğinde artık sürdürülemez hale geldi ve Japonya’da “Showa Finansal Krizi” olarak bilinen devasa bir bankacılık çöküşü yaşandı. Onlarca banka battı, milyonlarca insan birikimlerini kaybetti. Depremin artçı şokları, yıllar sonra finansal sistemde patlamıştı.

Ekonominin çökmesi, işsizliğin patlaması ve sivil politikacıların bu krizleri yönetememesi, Japonya’nın o dönem “Taisho Demokrasisi” olarak adlandırılan liberal, çok partili siyasi sisteminin de sonunu hazırladı. Halk, yozlaşmış olarak gördüğü sivil siyasetçilerden umudunu kesmiş, yolsuzluklardan ve ekonomik buhrandan bıkmıştı. Bu siyasi boşluğu ve halkın çaresizliğini dolduran güç ise, disiplinli, kararlı ve otoriter bir alternatif sunduğunu iddia eden Japon İmparatorluk Ordusu oldu. Askerler, Tokyo’nun yeniden inşası için gereken muazzam miktardaki kerestenin, çeliğin ve kaynakların Japon adalarında bulunmadığını, adanın kendi kendine yetemediğini biliyorlardı. Sivil hükümetlerin beceriksizliği karşısında, militaristler tek bir radikal çözüm öne sürdüler: “Madem bu dar coğrafyada doğanın ve ekonominin kurbanıyız, o halde sınırlarımızı genişletmeli, anakaraya, Asya’ya yayılmalıyız.”

Bu emperyalist vizyon, depremin yıktığı ekonomiyi savaş ganimetleriyle ayağa kaldırma doktriniydi. Ordunun içindeki radikal subaylar, siyasetin kontrolünü yavaş yavaş, bazen suikastlerle, bazen askeri darbelerle ele geçirdiler. 1931 yılında Japonya’nın Mançurya’yı işgal etmesinin, Çin’e acımasızca saldırmasının ve nihayetinde 1941’de Pearl Harbor’u bombalayarak Amerika ile savaşa girmesinin temelinde yatan o sarsılmaz militarist inanç, köklerini büyük ölçüde 1923 sonrasında yaşanan o ağır travmadan, ekonomik çöküşten ve kaynak arayışından alıyordu. Tokyo’nun o enkaz yığınlarının arasından yükselen şey sadece yeni beton binalar değil, aynı zamanda Asya’yı kan gölüne çevirecek olan o aşırı milliyetçi, yayılmacı Japon faşizmiydi. Bir sismik felaket, bir toplumun liberal demokratik kurumlarını zayıflatmış, ekonomik güvencesizliği bir ırkçılık ve şiddet sarmalına dönüştürmüş ve en nihayetinde ülkenin direksiyonunu İkinci Dünya Savaşı’na doğru süren generallerin eline teslim etmişti.

Büyük Kanto Depremi’nin bize anlattığı bu ürkütücü tarihsel ders, doğa olaylarının sadece binaları yıkan fiziksel süreçler olmadığını, aynı zamanda bir ulusun bütün sinir sistemini, siyasi ahlakını ve dünya tarihindeki rotasını değiştirebilen olağanüstü tarihsel kırılmalar olduğunu kanıtlamaktadır. Imamura’nın 1905’te yazdığı o makaleyi sansürleyenler, ekonomiyi koruduklarını sanırlarken aslında sadece kendi şehirlerinin değil, kendi demokrasilerinin de idam fermanını imzalamışlardı. Bilimi susturmanın, gerçeği inkar etmenin ve rant uğruna faya meydan okumanın faturası, sadece o gün ölen yüz kırk bin canla sınırlı kalmamış; o felaketin doğurduğu canavar, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarına kadar uzanan o korkunç yıkım silsilesinin de ilk kıvılcımını çakmıştır.

Bugün, beklenen Marmara depremi üzerine tartışırken, sadece yıkılacak binalardan, kopacak viyadüklerden veya finansal kayıplardan bahsetmek, 1923 Tokyo’sunun bize bıraktığı o kanlı dersi hiç anlamamak demektir. Mesele sadece ekonomik bir enkazın altında kalmak değildir. Asıl dehşet verici soru şudur: Türkiye gibi kurumları kırılgan, fay hatları kadar kutuplaşmış siyasi hatlara sahip, ekonomik olarak zaten sınırlarında dolaşan bir ülke, milli gelirinin yarısını tek bir gecede kaybettiğinde sosyolojik olarak nasıl bir canavara dönüşecektir? Devlet otoritesinin sarsıldığı, kaynakların tükendiği o sıfır noktasında, tıpkı 1923 Tokyo’sunda olduğu gibi, hangi fay hatları kırılacak, toplum kime saldıracak, hangi otoriter kurtarıcılar o kaostan beslenerek demokrasinin geri kalan kırıntılarını da yok edecektir? Jeolojik giyotin sadece boynumuzu vurmakla kalmaz; o giyotin düştüğünde, bir ulusun bir arada yaşama iradesini, hukukunu ve özgürlüğünü de o kanlı sepetin içine düşürür. Japonya’nın o acı tarihi, bilimi sansürleyen ve felakete gözlerini yuman her ulusun sonunda sadece doğaya değil, kendi içindeki o karanlık, faşizan iblise de yenileceğinin en büyük ve en inkar edilemez ispatıdır. Doğanın zamanı ile insanın zamanı arasındaki o savaşta, kaybettiğimiz şey sadece şehirlerimiz değil, kelimenin tam anlamıyla insanlığımızın ve geleceğimizin ta kendisidir.


BÖLÜM 6: TARİHSEL EMSAL III – 2005 KATRİNA: MODERN ÇAĞIN SİSTEMATİK İFLASI

İnsanlığın doğa ile girdiği o sonu gelmez, kibirli ve yenilgiye mahkum savaşın en çarpıcı cephelerinden birini anlamak için, zamanın ve mekanın koordinatlarını bir önceki bölümde bıraktığımız yirminci yüzyıl başlarındaki Japonya’dan, yirmi birinci yüzyılın başlarındaki Amerika Birleşik Devletleri’ne, küresel kapitalizmin mutlak hegemonuna çevirmemiz gerekir. Geçmişin feodal imparatorluklarının ya da erken dönem sanayi devletlerinin düştüğü hataları, modernite eksikliğiyle, teknolojinin yetersizliğiyle veya bilimin henüz yeterince gelişmemiş olmasıyla açıklamak, modern insanın en sevdiği entelektüel kaçış yollarından biridir. 1755 Lizbon’unda binalar ahşap değildi, sismoloji bilinmiyordu; 1923 Tokyo’sunda ise ahşap şehir ateşe teslim olmuştu. Peki ya en gelişmiş uydulara, dünyanın en devasa mühendislik bütçelerine, süper bilgisayarlara ve modern bir kriz yönetimi aygıtına sahip bir süper gücün, göz göre göre gelen bir doğa olayında kendi vatandaşlarını sulara ve çaresizliğe nasıl terk ettiğini neyle açıklayacağız? 2005 yılında New Orleans kentini yutan Katrina Kasırgası, sadece meteorolojik bir felaket değil; modern çağın, neoliberal devlet aklının ve sınıfsal eşitsizliklerin sular altında kalarak bütün çıplaklığıyla iflas edişinin en utanç verici belgeselidir. Bu felaket, önceki bölümlerde “batmak için çok büyük” kavramıyla tanımladığımız o ekonomik illüzyonun, iş insan hayatına ve sosyal devlete geldiğinde nasıl “kurtarılmaya değmeyecek kadar yoksul” denklemiyle yer değiştirdiğinin kan dondurucu bir kanıtıdır.

New Orleans kentinin coğrafi konumu, insan aklının rant uğruna ne kadar büyük bir fiziksel mantıksızlığa tahammül edebileceğinin en uç örneğidir. Şehir, devasa Mississippi Nehri’nin taşıdığı alüvyonların üzerine, bir tarafında Pontchartrain Gölü, diğer tarafında ise Meksika Körfezi’nin bulunduğu devasa bir bataklık arazisine kurulmuştur. İşin en dehşet verici kısmı ise şehrin topoğrafyasıdır. New Orleans, deniz seviyesinin altında yer alan, adeta devasa bir kase ya da çorba kasesi formundadır. Kasenin kenarlarını, suyu dışarıda tutmak için ABD Ordusu Mühendisler Birliği tarafından inşa edilmiş kilometrelerce uzunluğundaki beton setler (levee sistemi) oluşturur. Suyu doğanın akışına bırakırsanız, fizik yasaları gereği bu kase saniyeler içinde suyla dolacak ve şehir haritadan silinecektir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri, bu imkansız coğrafyayı zorla, muazzam bir mühendislik inatçılığıyla ve pompalarla sürekli kuru tutarak hayatta tutmaya karar vermiştir. Peki neden? Neden aklı başında hiçbir medeniyetin yerleşmemesi gereken, denizin altındaki bu bataklık çukurunda yüz binlerce insanın yaşadığı devasa bir metropol inşa edilmiştir?

Bunun cevabı, yine o acımasız rantın fiziğinde saklıdır. New Orleans, Kuzey Amerika kıtasının kalbini yaran devasa Mississippi nehir sisteminin okyanusla buluştuğu nihai çıkış kapısıdır. Amerika’nın iç kesimlerinde üretilen tahılın, mısırın ve sanayi ürünlerinin dünyaya açıldığı en stratejik limanlardan biridir. Daha da önemlisi, Meksika Körfezi’ndeki devasa petrol platformlarının, rafinaj tesislerinin ve petrokimya endüstrisinin, yani Amerikan emperyalizminin ve kapitalizminin o siyah kanının pompalandığı ana atardamardır. Birleşik Devletler ekonomisi için buradaki liman trafiğinin ve petrol rafinajının bir gün bile durması kabul edilemez bir kayıptır. Şehir, işte bu küresel sermaye akışına hizmet eden bir lojistik merkez, bir depo ve bu devasa makineyi çalıştıracak olan ucuz işgücünün barındırıldığı bir işçi yatağı olarak tasarlanmıştır. Sermaye, doğanın okyanus kıyısına çizdiği bu ölümcül tehlike sınırını, beton duvarlar ve su pompalarıyla aşabileceğine, doğayı dize getirebileceğine inanmıştır. İnsanların deniz seviyesinin altında yaşatılması, sadece petrol ve liman ticareti sürsün diye alınan, ucu açık ve sürekli devam eden bir jeolojik kumardı.

Ancak yirmi birinci yüzyıla gelindiğinde, tıpkı fay hatlarını gözlemleyen sismologlar gibi, körfezin o ısınan sularını ve fırtına dinamiklerini izleyen meteorologlar ve mühendisler de yaklaşan giyotini net bir şekilde görüyorlardı. Küresel ısınmanın etkisiyle şiddetlenen kasırgaların, New Orleans’ı koruyan o eski, yorgun ve bakımsız set sistemini aşması artık bir “ihtimal” değil, sadece bir “zaman” meselesiydi. Modern bürokrasinin en korkutucu yanı, felaketi önceden bilmemesi değil, felaketi bütün milimetrik detaylarıyla bilip yine de eylemsiz kalmasıdır. Katrina kasırgasından sadece bir yıl önce, 2004 yılının Temmuz ayında, ABD Federal Acil Durum Yönetim Kurumu (FEMA) ve çeşitli federal ajanslar, akademisyenlerle birlikte Louisiana Eyalet Üniversitesi’nde tarihin en detaylı ve en isabetli felaket simülasyonlarından birini gerçekleştirdiler. Bu simülasyonun adı “Pam Kasırgası” (Hurricane Pam) idi. Kurgulanan senaryo öylesine gerçekçi, öylesine soğukkanlıydı ki, bir yıl sonra yaşanacak olan felaketin kelimesi kelimesine yazılmış bir kehanet metni gibiydi.

Pam Kasırgası simülasyonu, New Orleans’ı yavaş yavaş hareket eden, Kategori 3 veya üstü bir fırtınanın vurması durumunda neler olacağını hesapladı. Raporda yazanlar tüyler ürperticiydi: Fırtına kabarması setleri aşacak veya patlatacak, kase şeklindeki şehir metrelerce derinliğinde toksik bir suyla dolacaktı. Araçları olmayan, yoksul, yaşlı ve engelli yaklaşık üç yüz bin insan şehri tahliye edemeyecek ve sular altında mahsur kalacaktı. Evlerin çatılarına sığınan on binlerce insan günlerce kurtarılmayı bekleyecek, su sistemi, elektrik şebekesi ve iletişim hatları tamamen çökecek, hastaneler tahliye edilemeyecek ve jeneratörler su altında kalacaktı. Ölümlerin binleri bulacağı, devasa barınakların insan dışkısı ve hastalıkla dolacağı simülasyon raporunda açıkça belirtilmişti. Bu devasa veri seti, sadece akademik bir egzersiz değildi; doğrudan Beyaz Saray’a, devlet başkanının masasına, Kongre üyelerine ve askeri karar alıcılara sunulmuş resmi bir uyarıydı. Yani devlet, kendi ölüm fermanını kendi elleriyle yazmış, okumuş ve ardından hiçbir şey yapmamak üzere çekmecesine kaldırmıştı. Modern Kassandra artık tek bir kişi değildi; devletin kendi bürokratik organları birer Kassandra’ya dönüşmüş, ancak yine de o devasa siyasi ve ekonomik çarkları durduramamışlardı.

Peki, bu kadar kesin, böylesine bilimsel ve resmi bir uyarı karşısında neden hiçbir adım atılmadı? Neden o setleri güçlendirmek için gereken acil bütçeler onaylanmadı? İşte bu noktada, felaketin anatomisine siyasetin ve emperyalizmin o acımasız aritmetiği dahil olur. Yöneticilerin, New Orleans’ın etrafındaki setleri Kategori 5 bir kasırgaya dayanacak şekilde yeniden inşa etmesi için gereken bütçe birkaç milyar dolar civarındaydı. Ancak o dönemde ABD hükümeti, bütün mali, askeri ve lojistik odağını 11 Eylül sonrası başlatılan “Terörle Savaş” doktrinine, yani Afganistan ve Irak’ın işgaline çevirmişti. Amerikan emperyalizmi, dünyanın öbür ucundaki çöllerde bir savaş makinesi finanse ederken, kendi ülkesinin sınırları içindeki en kritik altyapıyı çürümeye terk etmişti. Her ay Irak’taki savaşa on milyarlarca dolar harcanırken, New Orleans’ı koruyacak olan Mühendisler Birliği’nin bütçesi ardı ardına gelen kesintilerle kuşa çevrilmişti. Askeri harcamalar rekor kırarken, sivil savunma ve altyapı güçlendirme fonları kurutulmuştu.

Bazen modern devletin bu soğukkanlı bütçe hesaplarını incelerken, insanın kendi yarattığı o bürokratik savaş aygıtının dişlileri arasında kendi halkını nasıl bu kadar kolay gözden çıkarabildiğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Devlet, güvenliği sınırların çok ötesinde ararken, içerideki jeolojik ve meteorolojik tehlikeyi adeta küçümsemişti. Bütçe kesintisi, bu bağlamda sıradan bir ekonomik tasarruf değil, doğrudan doğruya işlenmiş, tasarlanmış bir bürokratik cinayettir. Üstelik mesele sadece para da değildi. Olası bir iç felakette halkı kurtarmakla görevli olan Ulusal Muhafızların (National Guard) büyük bir kısmı, ellerindeki ağır iş makineleri, yüksek su araçları ve iletişim ekipmanlarıyla birlikte binlerce kilometre ötede, Bağdat ve Felluce sokaklarında devriye geziyordu. Evdeki yangını söndürecek olan hortum, komşunun evini basmak için zorla götürülmüştü. New Orleans’ın kaderi, rüzgar henüz esmeye başlamadan yıllar önce, Washington’daki klimalı toplantı salonlarında, bütçe tablolarındaki rakamların yeri değiştirilerek mühürlenmişti.

Ve 29 Ağustos 2005 sabahı, doğa o beklenen, o bilinen, simülasyonu yapılmış faturasını kesmek üzere geldi. Katrina, devasa bir girdap gibi Meksika Körfezi’nin sıcak sularından beslenerek New Orleans kıyılarına vurduğunda, devletin o umursamazlığının bedeli saniyeler içinde anlaşıldı. Fırtınanın yarattığı devasa su kabarması (storm surge), yıllardır ihmal edilen, zemin etütleri yanlış yapılan ve malzemeden çalınan set sistemine eşzamanlı olarak çarptı. Beton duvarlar suyu taşıyamadı. Setler üzerinden taşmakla kalmadı, kelimenin tam anlamıyla fiziksel olarak parçalandı, yarıldı ve patladı. Meksika Körfezi’nin ve Pontchartrain Gölü’nün on milyarlarca galonluk acımasız suları, o devasa kaseye doğru muazzam bir şelale gibi akmaya başladı. Şehrin yüzde sekseni, saatler içinde üç ila altı metre derinliğinde, içinde lağım suyunun, petrokimya tesislerinden sızan zehirli kimyasalların, yılanların ve cesetlerin yüzdüğü karanlık, zehirli bir çorbaya gömüldü. Rüzgarın şiddeti binaların çatılarını uçururken, asıl katil yükselen su oldu. İnsanlar boğulmamak için evlerinin tavan aralarına kaçtılar, ancak sular yükselmeye devam edince baltalarla çatıları kırarak o kavurucu ağustos güneşinin altında, sularla çevrili adacıklarda mahsur kaldılar.

İşte sular yükseldiğinde, modern çağın o en büyük, en riyakar mitlerinden biri daha iskambil kağıtları gibi yıkıldı: “Afetler ayrım yapmaz, herkesi eşit vurur” efsanesi. Doğanın rüzgarı ve suyu elbette ki zengini fakiri ayırmıyordu; ancak o suyun içinde kimin boğulacağı, kimin kaçacağı ve kimin ölüme terk edileceği, tamamen insan yapımı olan o acımasız sosyo-mekansal ayrışmanın, yani sınıfsal ve ırksal adaletsizliğin bir sonucuydu. Katrina, doğanın bir felaketi olmaktan çok, Amerikan kapitalizminin ve ırkçılığının bir röntgen filmiydi.

Kasırga yaklaşırken, yetkililer televizyonlara çıkıp “zorunlu tahliye” emri verdiler. Bu, modern devlet aklının ne kadar elitist ve halktan kopuk olduğunun en trajik göstergelerinden biridir. Tahliye emri vermek, insanların bu emre uyacak maddi ve fiziksel imkanlara sahip olduğunu varsayar. Şehri tahliye edebilmek için altınızda bir otomobil, o otomobilin deposunu dolduracak paranız, yüzlerce kilometre uzaktaki güvenli bir şehirde kalacak bir otel odasını ödeyecek kredi kartınız olması gerekiyordu. Beyaz ve orta-üst sınıf New Orleans sakinleri, klimalı araçlarına binerek, otoyolları kullanarak günlerce öncesinden şehri terk ettiler ve felaketi Texas veya Atlanta’daki güvenli otel odalarında televizyondan izlediler.

Ancak New Orleans nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan, otellerde ve restoranlarda asgari ücretle çalışan, aracı olmayan, kredi kartı olmayan ve banka hesabı ekside olan yoksul Siyahiler için “şehri terk et” emri boş bir gürültüden ibaretti. Onların gidecek hiçbir yeri, kaçacak hiçbir aracı yoktu. Özellikle şehrin en çukur, setlere en yakın ve en yoksul bölgesi olan Lower Ninth Ward (Aşağı Dokuzuncu Bölge), kelimenin tam anlamıyla sulara ve ölüme terk edildi. Sistemin gözünde bu insanlar, limanları ve turizm merkezlerini işletmek için gereken ucuz işgücünden ibarettiler; şehir sular altında kalırken kurtarılmaya değer birer “vatandaş” olarak bile görülmediler. Kaçamayan ve çatılarına sığınan on binlerce insan, günlerce aç, susuz, güneşin altında kavrularak yardım bekledi. Bebekler annelerinin kucaklarında susuzluktan öldü, hastanelerde solunum cihazına bağlı yaşlılar jeneratörler susunca karanlıkta sessizce can verdi. Dünyanın en zengin ülkesinin vatandaşları, üçüncü dünya ülkelerinde bile görülmeyecek bir çaresizlikle kendi ülkelerinin sınırları içinde mülteci konumuna düştüler.

Afetin o sınıfsal karakterini en acımasız haliyle sergileyen mekan ise, kaçamayan yoksulların “son sığınak” olarak yönlendirildiği, şehrin devasa kapalı Amerikan futbolu stadyumu olan Superdome ve yakındaki Kongre Merkezi oldu. Yaklaşık otuz bin çaresiz insan, fırtınanın en şiddetli anında ve sonrasındaki günlerde bu devasa kapalı alanlara sığındı. Ancak devlet, onları oraya yönlendirirken hiçbir lojistik hazırlık yapmamıştı. Yeterli içme suyu yoktu, yiyecek yoktu, elektrik kesildiği için havalandırma çalışmıyordu. İçerideki sıcaklık kırk derecenin üzerine çıktı. Tuvaletler ilk gün taştı ve on binlerce insan kendi dışkılarının, çöp yığınlarının ve çürüyen cesetlerin kokusu içinde hayatta kalmaya çalıştı. O stadyumun içi, modern bir devletin kendi vatandaşlarını koyduğu bir toplama kampına, Dante’nin cehenneminin modern bir tasvirine dönüştü. O karanlık dehlizlerde insanlar çaresizlikten ağlıyor, çocuklar hastalanıyor, yaşlılar tekerlekli sandalyelerinde sessizce ölüyor ve cesetler bir köşede battaniyelere sarılarak üst üste yığılıyordu. Dünyanın en büyük askeri gücü, dünyanın herhangi bir yerine yirmi dört saat içinde birlik kaydırabilen o devasa Amerika, kendi sınırları içindeki bir stadyuma günlerce bir şişe temiz su veya bir ekmek ulaştırmadı. Başkan George W. Bush ise bütün bu can pazarı yaşanırken felaketi Air Force One uçağının penceresinden, binlerce metre yüksekten, tamamen güvenli, yalıtılmış ve steril bir şekilde izliyordu.

Bu süreçte, medyanın ve devletin olaya yaklaşımındaki o kurumsal ırkçılık, krizin sosyolojik yıkımını daha da derinleştirdi. Sular altında kalan şehirde, insanlar hayatta kalabilmek, bebeklerine mama ve temiz su bulabilmek için terk edilmiş süpermarketlere girmek zorundaydılar. Ancak haber kanalları bu hayatta kalma çabasını inanılmaz bir ikiyüzlülükle servis etti. Ekranda, sular içinde yürüyerek elinde ekmek ve su taşıyan beyaz bir çift gösterildiğinde altyazıda “Marketten yiyecek bulan felaketzedeler” yazarken; aynı eylemi gerçekleştiren siyahiler gösterildiğinde altyazıda “Yağmacılar şehri talan ediyor” yazıyordu. Medyanın pompaladığı bu güvenlik histerisi, devletin kurtarma operasyonunun niteliğini tamamen değiştirdi.

Washington’dan beklenen yardım nihayet şehre ulaştığında, gelen şey helikopterlerden atılan yiyecek paketleri veya sağlık ekipleri değil; tam teçhizatlı, elleri tetikte, savaş bölgelerinden dönmüş askerler ve paramiliter özel güvenlik şirketlerinin paralı askerleriydi. Louisiana Valisi’nin o dönemde verdiği emir, modern devletin önceliklerini bütün çıplaklığıyla özetliyordu: “Askerlerin ellerinde M-16’lar var, doldurulmuş durumdalar ve vur emri aldılar. Gerekirse öldürecekler.” Odak noktası, çatılarda günlerce mahsur kalmış olan, susuzluktan halüsinasyon gören, yorgun ve çaresiz halkı kurtarmak değildi; odak noktası, özel mülkiyeti korumak, “yağmacı” olarak fişlenen yoksulları kontrol altına almak ve asayişi sağlamaktı. Askerler şehre bir kurtarma birliği olarak değil, adeta bir işgal gücü olarak girdiler. Danziger Köprüsü’nde yaşananlar, bu paranoyanın kanlı bir sonucuydu; güvenli bir yere geçmeye çalışan silahsız, masum siyahiler, polisler tarafından acımasızca kurşunlanarak öldürüldü. Can güvenliği, mülkiyet güvenliğine kurban edilmişti. Kapitalist devlet için, boş bir süpermarketteki televizyonun veya konserve kutusunun güvenliği, onu almaya çalışan aç bir insanın hayatından çok daha değerliydi.

Katrina, 1755 Lizbon’undaki din felsefesini sarsan sorulara benzer, ancak bu kez modern sosyolojiyi ve siyaset bilimini sarsan yeni sorular doğurdu. Eğer bir devlet, vatandaşlarını göz göre göre gelen bir felaketten korumuyorsa; bütçeyi altyapıya değil savaşa harcıyorsa; afet anında yoksulları bir stadyumda çürümeye terk edip sonra da üzerlerine silahlı asker gönderiyorsa, o zaman aramızdaki o “sosyal sözleşme” ne işe yarar? Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau’nun Lizbon’dan sonra sorduğu o meşhur soruyu, şimdi Katrina enkazı üzerinden tekrar sormak gerekiyordu. Bizi öldüren doğa değildi; bizi öldüren, altyapıyı çürümeye terk eden, bizi o bataklığa hapseden ve kaçmamıza izin vermeyen o vahşi sosyo-ekonomik sistemin kendisiydi.

Sular çekildikten aylar ve yıllar sonra, New Orleans bir daha asla eski haline dönemedi. Şehrin o yoksul siyahilerinin yaşadığı Lower Ninth Ward bölgeleri adeta harita silindi, insanlar ülkenin dört bir yanına savruldu ve geri dönemediler. Kapitalizm, bu felaketi bir arınma, bir “soylulaştırma” (gentrification) fırsatına çevirdi. Yıkılan okullar özelleştirildi, kamu konutları yıkılarak yerlerine zenginlere hitap eden lüks apartmanlar yapıldı. Şehrin demografisi zorla, suyun ve siyasetin gücüyle değiştirildi. Felaket, neoliberal politikaların bir laboratuvarına dönüştü. İnsanların acısı, büyük müteahhitlik şirketleri ve özel güvenlik firmaları için milyarlarca dolarlık bir rant kapısı oldu. “Batmak için çok büyük” olan şehrin sadece ekonomik ve turistik kısmı, o cazibeli Fransız Mahallesi (French Quarter) ve petrol limanları hızla onarıldı, ancak o şehrin ruhunu oluşturan yoksul halk bir daha o sınırlardan içeri alınmadı.

Bu emsalin, beklenen büyük İstanbul depremi gibi devasa felaket senaryoları için taşıdığı uyarı değeri tarif edilemez bir korkunçluğa sahiptir. Katrina bize gösterdi ki; modern bir devlet, sadece teknolojik ve finansal gücüyle afetleri yönetemez. Eğer bir ülkenin kurumları çürümüşse, yöneticilerin önceliği vatandaşın canı değil de siyasi ve ekonomik güçse, o ülkenin sahip olduğu uçaklar, uydular veya ordular felaket anında halkı kurtarmak için kullanılmaz. Yüksek teknoloji, eşitsizliği ortadan kaldırmaz, sadece o eşitsizliğin ölümcül sonuçlarını hızlandırır. Beklenen bir depremde, yollar kapandığında, viyadükler çöktüğünde ve kaynaklar tükendiğinde, yöneticilerin kimleri kurtarmaya öncelik vereceği, kimlerin kendi kaderine terk edileceği ve kimlerin helikopterlerle o cehennemden çıkarılacağı, Katrina’da yazılan o acımasız senaryonun bir kopyası olma riskini taşır.

Katrina’nın bize bıraktığı o karanlık ve boğucu ders şudur: Doğal afetler, toplumların fay hatlarını kırmaz; o fay hatları toplumların içinde, gelir dağılımında, adalet sisteminde ve yöneticilerin ahlakında zaten mevcuttur. Doğa sadece bir tetikleyicidir; asıl yıkıcı olan, adaletsizliğin üzerine inşa edilmiş o betonarme sistemin bizzat kendisidir. Eğer bir gün sular yükseldiğinde veya toprak yarıldığında geride kalacağınızı, kendi imkanlarınızla kaçamayacağınızı, bir stadyumda ya da enkazın başında yalnız başınıza bırakılacağınızı hissediyorsanız, Katrina Kasırgası o hissinizin paranoya değil, modern tarihin ta kendisi olduğunu kanıtlamaktadır. Sistem iflas ettiğinde, devletin o soğuk ve koruyucu yüzü hızla düşer ve geriye sadece, doğanın amansız gücü karşısında kendi hayatta kalma mücadelesiyle baş başa bırakılmış, ihanete uğramış ve unutulmuş kitleler kalır. Bu, doğanın bir cinayeti değil; modern çağın, yoksulluğa ve çaresizliğe karşı işlediği, üzeri sularla örtülmüş, planlı ve sistematik bir katliamıdır.


BÖLÜM 7: TÜRKİYE’NİN KÖRDÜĞÜMÜ: 1999 SONRASI İSTANBUL’UN SİSTEMATİK İNTİHARI

Tarihin bazı anları vardır ki, bir ulusun kaderi o anın içinde asılı kalır. O an, geçmişin bütün hatalarının bedelinin ödendiği ve geleceğin yepyeni, sarsılmaz bir akılla yeniden inşa edilebileceği o nadir, o kutsal kırılma noktalarından biridir. Türkiye için bu kırılma noktası, 17 Ağustos 1999 gecesi saat 03.02’de, yerkabuğunun kırk beş saniye süren o sağır edici kükremesiyle gelmişti. Gölcük merkezli Doğu Marmara Depremi, sadece binaları, viyadükleri ve fabrikaları yıkmamış; aynı zamanda devletin o güne kadar vatandaşına sunduğu güvenlik illüzyonunu, çürük yapı denetim sistemini ve rant odaklı büyüme modelini de yerle bir etmişti. Enkazın altından yükselen feryatlar, sadece fiziksel bir acının değil, on yıllardır süregelen bir ahlaki çürümenin, rüşvetle alınan iskan ruhsatlarının, deniz kumundan dökülen kolonların ve çalınan demirlerin bedeliydi. O sıcak ağustos sabahında, yıkıntıların arasında çaresizce sevdiklerini arayan bir ulus, bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına dair kendi kendine sessiz, kanlı ve kesin bir yemin etmişti. Bu travma, aslında aydınlanmanın, rasyonalitenin ve bilimin rehberliğinde yepyeni bir ülkenin, yepyeni bir şehirleşme felsefesinin doğuşu için emsalsiz bir fırsattı. Daha önceki bölümlerde Lizbon felaketinin ardından Pombal Markisi’nin o radikal ve akılcı yeniden inşa sürecinde gördüğümüz gibi, büyük yıkımlar büyük devlet akıllarını doğurma potansiyeline sahiptir. Ancak Türkiye’nin trajedisi, 1999 miladının bir uyanışa değil, tarihin gördüğü en büyük, en acımasız ve en sistematik gayrimenkul plandırasına dönüştürülmesinde yatmaktadır. Ölüm korkusu, kapitalizmin en verimli sermayesi haline getirilmiş ve bir ulusun hayatta kalma çırpınışı, inşaat şirketlerinin bilançolarında devasa bir rant kalemine dönüştürülmüştür.

Bu devasa ihanetin anatomisini anlamak için, öncelikle 1999 sonrasında devletin ekonomi politikasında yaşanan o keskin makas değişikliğini kavramak gerekir. İki binli yılların başına gelindiğinde, küresel piyasalarda eşi benzeri görülmemiş bir finansal genişleme dönemi başlamıştı. Gelişmekte olan ülkelere doğru akan bu devasa sıcak para seli, Türkiye gibi ülkeler için bir yol ayrımı demekti. Devlet, bu parayı teknolojiye, ağır sanayiye, tarıma veya eğitim reformlarına yatırarak Anadolu’yu baştan başa üreten bir coğrafyaya dönüştürebilirdi. Ancak bunun yerine, üçüncü bölümde detaylıca incelediğimiz o “rantın fiziği” devreye girdi. Siyasi iktidarların kısa vadeli başarı arzusu, inşaat sektörünün o hızlı, gözle görülür, istihdam yaratan ve en önemlisi muazzam bir siyasi finansman sağlayan tatlı cazibesine yenik düştü. Ülkenin büyüme motoru olarak inşaat seçildi ve bu motorun çalışması için gereken en büyük yakıt, 1999 depreminin halkın bilinçaltına ektiği o derin ölüm korkusuydu. “Depreme hazırlık” ve “eski binaların yenilenmesi” gibi son derece rasyonel ve insani kavramlar, hızla birer pazarlama argümanına, birer illüzyona dönüştürüldü. Kentsel dönüşüm adı altında başlatılan süreç, şehri afetlere karşı dirençli hale getirmeyi değil, şehrin her metrekaresinden elde edilecek rantı maksimize etmeyi hedefleyen bir yıkım ve yeniden yapım çılgınlığına dönüştü. İstanbul, artık bir şehir değil, devasa bir şantiye, küresel sermayenin ve yerel müteahhitlerin üzerinde zarlar attığı bir kumarhane masasıydı.

Kentsel dönüşüm paradoksu, modern şehircilik tarihinin en akıl almaz, en mantıksız mühendislik hatalarından biri olarak karşımızda durmaktadır. Bilimsel bir kentsel dönüşüm, bir şehrin sadece binalarını yenilemek değil; o şehrin altyapısını, nüfus yoğunluğunu, yeşil alanlarını, tahliye yollarını ve sosyal donatılarını da deprem gerçeğine göre yeniden kurgulamak demektir. Ancak Türkiye’de uygulanan model, tamamen “kat karşılığı yıkım” denilen, dünyada eşine az rastlanır bir ekonomik ucube üzerine inşa edildi. Sistemin işleyişi son derece basit ve bir o kadar da ölümcüldü: Çürük bir binada oturan vatandaşların, binayı kendi ceplerinden yenileyecek paraları yoktu. Devlet de bu finansmanı sağlamaktan kaçınıyor, topu tamamen serbest piyasanın, yani müteahhitlerin inisiyatifine bırakıyordu. Bir müteahhitin o binayı yıkıp yeniden yapması ve bundan kar elde etmesi için, mevcut daire sayısının üzerine yeni daireler ekleyip satması gerekiyordu. Böylece, beş katlı ve on daireli bir bina yıkılıyor; yerine sekiz katlı, yirmi daireli yeni bir bina dikiliyordu. Kağıt üzerinde bakıldığında bina yenilenmiş, beton kalitesi artmış, demirler standartlara uygun hale getirilmişti. Yani sistem kendi içinde başarılı görünüyordu. Ancak bu dar açılı, miyop bakış açısı, asıl büyük felaketi binaların dışındaki o daracık sokaklarda yaratıyordu.

Bu kat karşılığı sistemin İstanbul genelinde on binlerce binaya uygulandığını düşünün. Aynı sokakta, aynı mahallede binaların boyları uzadı, daire sayıları iki katına çıktı. Yirmi ailenin yaşadığı bir sokağa artık kırk aile yaşamaya başladı. Yirmi otomobilin park edildiği sokaklara artık kırk otomobil sığdırılmaya çalışıldı. Fakat sokağın genişliği bir milimetre bile artmadı. Kanalizasyon altyapısı, su hatları, elektrik şebekeleri aynı kaldı. Rousseau’nun Lizbon harabeleri üzerinden yaptığı o muazzam tespiti hatırlayalım: İnsanları öldüren şey deprem değil, o kadar dar bir alana sıkışmalarıdır. İstanbul’da kentsel dönüşüm, binaları sağlamlaştırırken şehri kelimenin tam anlamıyla boğdu, kilitledi ve nefessiz bıraktı. Olası bir İstanbul depreminde, o sağlamlaştırılmış yeni binaların yıkılmayacağını, insanların enkaz altında kalmayacağını varsaysak bile, sarsıntı bittikten sonra yaşanacaklar tam bir mahşer provasıdır. Nüfusu ve araç sayısı ikiye katlanmış o daracık sokaklarda panikle dışarı fırlayan insanlar, nereye gideceklerdir? Devrilen elektrik direkleri, patlayan doğalgaz boruları ve yollara saçılan cam kırıkları arasında, o sıkışık düzende bir itfaiye aracının, bir ambulansın ya da bir arama kurtarma ekibinin o mahalleye girmesi fiziksel olarak imkansızdır. Binalarımız sağlamlaşmış olabilir ama şehir bütünüyle felç edilmiştir. Bu, hastayı kanserden kurtarıp astım krizinden boğarak öldürmeye benzeyen korkunç bir tedavi yöntemidir.

İşin daha da ürkütücü boyutu, insanların sarsıntı anında evlerinden çıkmayı başardıklarında sığınacakları o “toplanma alanları”nın başına gelenlerdir. 1999 depreminden hemen sonra, devletin yetkili kurumları büyük bir ciddiyetle İstanbul’un dört bir yanında afet toplanma alanları belirlemiş, buraları haritalandırmış ve halka duyurmuştu. Bu alanlar genellikle mahalle aralarındaki boş araziler, eski fabrika arazileri, geniş kamu arazileri ve parklardan oluşuyordu. Ancak aradan geçen yıllar içinde, arsa değerlerinin astronomik seviyelere ulaşmasıyla birlikte bu alanlar müteahhitlerin ve siyasi karar alıcıların iştahını kabartan devasa rant lokmalarına dönüştü. Milyarlarca dolarlık projeler, alışveriş merkezleri, lüks rezidanslar ve gökdelenler birbiri ardına bu boş alanların üzerine dikildi. 1999 sonrasında belirlenen o kritik toplanma alanlarının çok büyük bir kısmı bugün artık beton ormanlarına dönüşmüş durumdadır. Devlet, afet anında vatandaşının sığınacağı o son toprak parçasını bile sermayenin emrine sunmaktan çekinmemiştir. Vatandaşa “endişelenmeyin, yeni toplanma alanları belirledik” denilerek gösterilen yerler ise genellikle kilometrelerce uzaktaki orman kenarları, mezarlıklar ya da ulaşılması imkansız yamaçlardır. Afet anında, viyadüklerin çöktüğü, yolların yarıldığı bir senaryoda, bir annenin iki çocuğuyla o kilometrelerce uzaktaki toplanma alanına nasıl ulaşacağı sorusu, rant hesaplarının yapıldığı o lüks toplantı salonlarında hiçbir zaman sorulmamıştır. Altıncı bölümde Katrina kasırgası sırasında sular altında kalan New Orleans’ın yoksul siyahilerinin bir stadyuma nasıl hapsedildiğini ve ölüme terk edildiğini incelemiştik. İstanbul’un kentsel dönüşüm modeli de, aslında milyonlarca insanı kendi mahallelerinde, kendi sokaklarında benzer bir kapana kıstırmış durumdadır. Kurtulacak yeriniz, kaçacak alanınız yoktur.

Bazen bu şehrin yüksek bir tepesinden, örneğin Çamlıca’dan ya da gökdelenlerin tepesinden İstanbul’a baktığımda, o bitmek bilmeyen vinç ormanını, ufuk çizgisini tamamen kapatan o gri, ruhsuz beton bloklarını görüyorum. O vinçlerin her biri, aslında yaklaşmakta olan felaketin anıtları gibi şehre saplanmış devasa çelik hançerlerdir. Şehrin silüeti sadece estetik olarak çirkinleşmekle kalmıyor; aynı zamanda jeolojik bir saatli bombanın üzerine her gün binlerce ton yeni ağırlık ekleniyor. Yerin yirmi kilometre altındaki fay hattı sessizce gerilirken, biz yerin üstünde o faya inat, daha da ağırlaşıyor, daha da sıkışıyor, daha da kalabalıklaşıyoruz. Bu, doğaya karşı kazanılması imkansız bir inatlaşma, sonu başından belli olan trajik bir kibrin ta kendisidir.

Bu kibrin ve makro-planlama iflasının en net, en affedilemez göstergesi ise şehrin kuzeyine, yani İstanbul’un tarihi, coğrafi ve ekolojik sınırlarının bittiği o kutsal topraklara yapılan tecavüzdür. Binlerce yıllık tarihi boyunca İstanbul, topoğrafyası ve rüzgar rejimleri gereği hep Doğu-Batı ekseninde, Marmara Denizi’ne paralel olarak büyümüştür. Şehrin kuzeyi, yani Karadeniz’e doğru uzanan o geniş coğrafya, şehrin akciğerleri olan Kuzey Ormanları’nı ve milyonlarca insanın içme suyunu sağlayan devasa su havzalarını barındırır. Şehircilik biliminin, ekolojinin ve aklın en temel, en değişmez kuralı şudur: İstanbul’un kuzeyi yapılaşmaya açılamaz. Eğer açılırsa, şehrin nefes borusu kesilir, su kaynakları kurur ve şehir kendi atığı içinde boğularak ölür.

Ancak 2010’lu yıllarla birlikte, kentsel dönüşüm rantının merkeze sığmaz hale gelmesi ve daha büyük, daha gösterişli, daha “mega” projelerle küresel sermayeyi cezbetme hırsı, devlet aklını bu evrensel kuralı yıkmaya itti. Üçüncü Köprü (Yavuz Sultan Selim Köprüsü), devasa boyutlardaki Yeni İstanbul Havalimanı ve bunları birbirine bağlayan Kuzey Marmara Otoyolu projeleri ardı ardına hayata geçirildi. Siyaset kurumu bu projeleri halka “ulaşımı rahatlatacak, trafiği çözecek vizyon projeleri” olarak pazarladı. Oysa şehircilik bilimiyle ilgilenen herkes çok iyi biliyordu ki; bu projelerin asıl amacı mevcut trafiği çözmek değil, şehrin o güne kadar el değmemiş, bakir kuzey ormanlarını devasa bir imar ve emlak piyasasına açmaktı. Ulaşım, sadece rantın o bölgeye akması için döşenen bir boru hattıydı.

Nitekim öyle de oldu. Köprü ve havalimanı inşaatları için milyonlarca ağaç kesildi, yaban hayatı yok edildi, su havzalarının ekosistemi geri dönülemez şekilde parçalandı. Ancak asıl yıkım, bu altyapıların tamamlanmasının ardından geldi. Yeni otoyolların geçtiği güzergahlardaki o sessiz, sakin orman köyleri bir anda emlak spekülatörlerinin, dev holdinglerin ve lüks villa inşaatçılarının akınına uğradı. “Orman manzaralı, havalimanına on dakika” sloganlarıyla pazarlanan bu yeni lüks yaşam alanları, şehrin merkezindeki nüfusu kuzeye doğru çekmeye başladı. İstanbul, adeta kuzeyindeki o yeşil denize doğru akan devasa, gri bir lav kütlesi gibi genişledi. Bu makro-planlama iflası, sadece ekolojik bir cinayet değil, aynı zamanda sismik bir intihardır. Çünkü İstanbul’un merkezini, riskli bölgelerini boşaltıp o insanları güvenli Anadolu şehirlerine taşımak yerine; o insanları yine aynı fay hattının etki alanında, sadece biraz daha kuzeyde yeni bir beton tuzağının içine çekmek, riskin boyutunu küçültmez, aksine etki alanını genişletir. Şehir, kontrolsüzce büyüyen bir tümör gibi kendi hayati organlarını (ormanlarını ve suyunu) yok ederek büyümeye devam etmektedir. Olası bir depremde altyapı çöktüğünde, suların kesildiği o mahşer günlerinde, İstanbul halkı o yok ettikleri kuzey ormanlarının altındaki tatlı su havzalarına ne kadar muhtaç olacaklarını acı bir şekilde anlayacaklardır. Ama o gün o havzaların üzerinde devasa havalimanı pistleri, lüks villalar ve otoyol gişeleri duruyor olacaktır.

İstanbul bu şekilde kuzeye, doğuya ve batıya doğru çılgınca şişirilirken, madalyonun diğer yüzünde, yani Anadolu’da ise tam anlamıyla sessiz bir ölüm, bir insansızlaştırma trajedisi yaşanıyordu. Türkiye’nin ekonomi politiğindeki en büyük kördüğüm, işte bu dengesizlikte, bu ölümcül asimetride yatar. Bir devlet, topraklarının yüzde doksanını oluşturan, sismik olarak çok daha güvenli, tarımsal potansiyeli muazzam olan o devasa Anadolu coğrafyasını kaderine terk etmiş; bütün kaynaklarını, sanayisini, finans merkezlerini ve eğitim kurumlarını Marmara’nın o daracık, deprem riski en yüksek, en çürük köşesine yığmıştır. İnsanlar İstanbul’a, o kalabalığa, o trafiğe, o çürük binalara kendi istekleriyle, mazoşist bir zevk aldıkları için gelmiyorlar. İnsanlar geliyor, çünkü devlet işi, aşı, hastaneyi, üniversiteyi, parayı ve geleceği sadece bu fay hattının üzerine inşa etmiştir.

Tarım politikalarının çökertilmesi, çiftçiliğin sürdürülemez hale getirilmesi ve Anadolu’daki sanayi teşviklerinin yetersizliği, milyonlarca genci köylerinden ve kasabalarından koparıp İstanbul’un varoşlarındaki ucuz işgücü ordusuna katılmaya mecbur bırakmıştır. İstanbul’un nüfusu yirmi milyona dayanırken, Anadolu’nun o güzelim kadim şehirleri, köyleri yaşlılara, emeklilere ve hayaletlere terk edilmiştir. Bu, sadece demografik bir dengesizlik değil; aynı zamanda ulusal güvenliği, ekonomik bağımsızlığı ve ülkenin bekasını doğrudan tehdit eden sistematik bir hatadır. İkinci bölümde siyasetin o kısa vadeli saatinden bahsederken değindiğimiz gibi; Anadolu’yu kalkındırmak, sanayiyi oraya taşımak, yeni ulaşım ağları kurmak on yıllar sürecek, vizyoner ve cefakar bir planlama gerektirir. Oysa İstanbul’daki o taşı taşına sürtünen, her an patlamaya hazır rant makinesinin üzerinden vergi toplamak, o devasa ihaleleri dağıtmak ve ekonomik büyümeyi inşaat üzerinden hormonlu bir şekilde şişirmek, günlük siyaset için çok daha kolay, çok daha caziptir.

Bu akıl tutulmasının Türkiye’ye faturası, istatistiksel olarak bakıldığında kelimenin tam anlamıyla tüyler ürperticidir. Bugün Türkiye’nin gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYH) yaklaşık yüzde kırkı doğrudan İstanbul ve çevresinde üretilmektedir. Ülkenin topladığı vergilerin neredeyse yarısı bu bölgeden gelmektedir. Dış ticaretin, ithalat ve ihracatın kalbi buradadır. Finans merkezleri, bankaların genel müdürlükleri, telekomünikasyon altyapısının ana omurgaları, en büyük sanayi tesisleri, otomotiv yan sanayisi, tekstil üretiminin merkezleri… Hepsi, istisnasız hepsi, sismologların “eli kulağında, her an kırılabilir” dediği o Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın Kumburgaz segmentinin tam ağzındadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti, kelimenin tam anlamıyla bütün yumurtalarını aynı sepete, hem de altı delik, her an yere çakılabilecek en çürük sepete koymuştur. Bu durum, dördüncü bölümde anlattığımız 1755 Lizbon felaketinin öncesindeki Portekiz İmparatorluğu’nun o kibirli, o ölümcül zenginlik yığılmasının milimetrik bir kopyasıdır.

“Batmak için çok büyük” (Too big to fail) sendromu, İstanbul söz konusu olduğunda ekonomik bir terim olmaktan çıkıp, ulusal bir yok oluş senaryosuna dönüşür. Olası bir Marmara depreminde, yerkabuğu sadece o on binlerce çürük binayı yıkmakla kalmayacak; aynı zamanda Türkiye’nin ekonomik şalterini de tek bir hamlede indirecektir. Depremin olduğu sabahın ertesinde fabrikalar duracak, limanlar işlevsiz hale gelecek, bankacılık sistemi çökecek, vergi tahsilatı duracaktır. Türkiye, bir gecede milli gelirinin neredeyse yarısını kaybedecektir. Bu devasa ekonomik kara delik, sadece yıkılan şehri değil, depremden hiç etkilenmemiş olan Hakkari’deki öğretmeni, Trabzon’daki balıkçıyı, Konya’daki çiftçiyi de yutacaktır. Çünkü İstanbul düştüğünde, devlete vergi akışı duracağı için devlet memurunun maaşını ödeyemeyecek, emeklisine aylık bağlayamayacak, sınırlarını bekleyen askerine mermi alamayacak duruma gelecektir.

Marmara bölgesinin yıkımı, o devasa ekonomiyi yeniden ayağa kaldırmak için yüz milyarlarca dolarlık bir kaynağa ihtiyaç duyacaktır. Ancak üretimi durmuş, kalbi sökülmüş bir ülkenin bu borcu bulması, bulsa bile ödemesi nesiller boyu sürecek bir kölelik anlamına gelir. Ülke, tıpkı 1923 Tokyo depreminden sonra Japonya’nın yaşadığı o karanlık ve buhranlı döneme, beşinci bölümde anlattığımız o sosyolojik kaosa sürüklenecektir. Kendi vatandaşını enkaz altından çıkaramayan, gıda ve su tedarik zincirleri tamamen parçalanmış, milyonlarca insanın Trakya’ya veya Anadolu’ya doğru başıboş ve çaresiz bir göç dalgası başlattığı o mahşeri tabloda, devletin otoritesi ve kurumların işleyişi hayatta kalabilecek midir? Bu, sadece bir şehrin değil, bir devlet geleneğinin, bir medeniyet tasavvurunun fay hattına gömülüşü demektir.

1999 yılından bu yana geçen çeyrek asırlık süreç, insanlığın eline geçen o tarihi düzeltme fırsatının nasıl heba edildiğinin, göz göre göre gelen bir kıyametin nasıl kentsel dönüşüm illüzyonlarıyla, köprü ve havalimanı ihaleleriyle rant şölenine çevrildiğinin hikayesidir. Bu, yöneticilerin bilgisizliğinden veya mühendislerin yetersizliğinden kaynaklanan bir kaza değildir. Bu, sistemin temel mantığının, sermaye birikim modelinin ve siyasi iktidar yapısının tam da bu şekilde dizayn edilmesinin bir sonucudur. Sermaye, güvenliği değil karlılığı seçmiştir. Siyaset, uzun vadeli bekleyişi değil, kısa vadeli oy hasadını seçmiştir. Toplum ise, kendi gerçeğiyle yüzleşip radikal bir değişimi talep etmek yerine, o çürük binalarda, o daracık sokaklarda “bize bir şey olmaz” diyerek, celladına aşık bir şekilde yaşamayı seçmiştir.

Bugün İstanbul, o daracık sokaklarında sıkışmış milyonlarca aracı, kuzey ormanlarını kemiren beton dişleri, gökyüzünü kapatan vinçleri ve yerin altındaki o sessiz, o durdurulamaz tehlikesiyle kendi felaketini bekleyen bir metropoldür. 1999’da bize verilen o acı uyarıyı dikkate alıp, şehri tahliye etmek, Anadolu’yu yeniden canlandırmak ve riski dağıtmak yerine; tam tersine gaz pedalına sonuna kadar bastık, daha da büyüdük, daha da ağırlaştık. İstanbul’un 1999 sonrasındaki bu büyüme hikayesi, bir başarı öyküsü değil, bir medeniyetin gözleri açık, şuuru yerinde bir şekilde sismik bir uçurumdan aşağıya doğru attığı en görkemli, en pahalı ve en sistematik intihar atlayışıdır. Ve yerin yirmi kilometre altındaki o kayalar, bizim bu çılgınca koşumuzu, bu rant hırsımızı, bu kördüğümümüzü zerre kadar umursamadan, o son ve büyük kırılma anı için sadece saniyeleri saymaktadır. Doğa, er ya da geç faturasını kesecektir; ancak bu kez faturanın bedeli, bir ülkenin tüm varlığıyla, tüm tarihiyle ve tüm geleceğiyle ödenecektir.


BÖLÜM 8: BEKLENEN ÇARPIŞMA: MARMARA YIKILDIĞINDA ANADOLU NEDEN ÖLÜR?

Bir önceki bölümde, Türkiye’nin çeyrek asırdır eline geçen bütün fırsatları nasıl heba ettiğini, kentsel dönüşüm adı altında şehri nasıl nefessiz bıraktığını ve İstanbul’un kuzeyine doğru yayılan o devasa, ölümcül betonlaşmanın ülkenin makro-ekonomik planlamasını nasıl iflasa sürüklediğini incelemiştik. İktidar hırsının ve rantın fiziğinin, bütün ulusal zenginliği tek bir fay hattının üzerine nasıl yığdığını gördük. Şimdi, bu kördüğümün çözüleceği o kaçınılmaz anın, yerkabuğunun biriktirdiği stresi serbest bırakacağı o sıfır noktasının hemen sonrasına bakmamız gerekiyor. Beklenen büyük Marmara depremi gerçekleştiğinde, yıkımın sadece o coğrafyayla, sadece o çürük binaların enkazıyla veya sadece o şehirde yaşayan yirmi milyon insanla sınırlı kalacağını düşünmek, modern devletin ve küresel kapitalizmin nasıl işlediğine dair korkunç bir cehaletin ürünüdür. Deprem, fiziksel bir doğa olayı olarak saniyeler içinde başlar ve biter; ancak yarattığı şok dalgaları, modern toplumların üzerine inşa edildiği o görünmez ağları, o hassas ve kırılgan sistemleri on yıllar boyunca sürecek bir sarmalın içine çeker. Bu bağlamda, Marmara bölgesi yıkıldığında yaşanacak olan şey yerel bir afet değil, kelimenin tam anlamıyla ulusal bir kalp krizidir. Beyne giden kan durduğunda bedenin geri kalanının yaşamaya devam etmesi nasıl biyolojik olarak imkansızsa, İstanbul ve çevresindeki o devasa çark durduğunda Anadolu’nun hayatta kalması da sosyolojik, ekonomik ve jeopolitik olarak imkansızdır. Bu bölüm, binaların yıkılmasının ardından başlayacak olan o sessiz ama çok daha ölümcül zincirleme reaksiyonun, yani devletin ve medeniyetin hücre hücre iflas edişinin anatomisini ortaya koymaktadır.

Modern yaşamın en büyük illüzyonu, hayatımızın sağlam binalara veya geniş yollara bağlı olduğuna inanmamızdır. Oysa yirmi birinci yüzyıl insanını hayatta tutan şey, beton veya çelik değil; dijital verilerin, tedarik zincirlerinin, bankacılık sistemlerinin ve telekomünikasyon ağlarının oluşturduğu o görünmez sinir sistemidir. Marmara depremi vurduğunda, o ilk korkunç sarsıntının hemen ardından yaşanacak olan en büyük yıkım, işte bu sinir sisteminin tamamen çökmesiyle başlayacaktır. Türkiye’nin ekonomik modeli gereği, ülkenin bütün hayati verileri, bankacılık altyapısının ana sunucuları, e-devlet sistemlerinin omurgası, telekomünikasyon fiber optik ağlarının ana santralleri ve devasa şirketlerin veri merkezleri İstanbul’da konumlanmıştır. Sarsıntının şiddetiyle fiber optik kabloların kopması, devasa veri merkezlerinin enerji altyapılarının çökmesi veya binalarının hasar görmesiyle birlikte, sadece İstanbul değil, Kars’taki, Antalya’daki, Trabzon’daki bütün sistemler anında kör ve sağır hale gelecektir. Anadolu’nun en ücra köşesindeki bir vatandaş hastaneye gittiğinde sistem çöktüğü için kaydı bulunamayacak, maaşını çekmek için ATM’ye gittiğinde ekran kararmış olacak, markette kredi kartını uzattığında pos cihazı işlem yapmayacaktır. Ülkenin dijital hafızası saniyeler içinde silindiğinde, ticaretin, bürokrasinin ve gündelik yaşamın devam etmesi fiziksel olarak imkansızlaşır. Kağıt paranın bile değerini yitirdiği, elektronik hiçbir işlemin yapılamadığı o karanlık ilk haftalarda, Türkiye ekonomisi kelimenin tam anlamıyla taş devrine dönecektir.

Bu dijital körlüğün hemen ardından, fiziksel dünyadaki tedarik zincirlerinin o devasa, hantal ve acımasız domino taşı etkisi devreye girecektir. Daha önceki bölümlerde “batmak için çok büyük” kavramını açıklarken belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin ithalat ve ihracatının, sanayi üretiminin ve gümrük trafiğinin kalbi Marmara’dır. Ambarlı, Tuzla, Pendik, Kocaeli ve Gemlik gibi devasa limanlar, sadece İstanbul’u değil, bütün Anadolu’yu besleyen ana atardamarlardır. Yerkabuğu şiddetle sarsıldığında, sıvılaşma riski yüksek dolgu alanlar üzerine kurulu olan bu limanların rıhtımları çatlayacak, devasa yükleme vinçleri denize devrilecek, konteyner sahaları yerle bir olacaktır. Bu limanların durması demek, Türkiye’ye giren ilacın, tıbbi malzemenin, doğalgazın, petrolün, buğdayın ve sanayi hammaddesinin anında kesilmesi demektir. Kayseri’deki bir fabrikanın üretim yapabilmesi için ihtiyaç duyduğu hammadde Marmara gümrüklerinde enkaz altında kalacak, Konya’daki bir diyaliz hastasının ihtiyaç duyduğu filtre yurda giremeyecektir. Ülke içindeki lojistik merkezlerin, soğuk hava depolarının ve devasa antrepoların çok büyük bir kısmı yine bu fay hattının üzerindedir. Depremin ertesi günü, Anadolu’daki marketlerin rafları boşalmaya başlayacak, akaryakıt istasyonlarında kilometrelerce kuyruklar oluşacak ve panik alımları nedeniyle birkaç gün içinde ülkede temel gıda maddelerine ulaşım imkansız hale gelecektir. Şalter inmiştir ve o şalteri yeniden kaldıracak olan teknik kadrolar, mühendisler ve gümrük memurları, kendi ailelerini enkaz altından çıkarmaya çalışmaktadır.

Tüm bu sistemik çöküş yaşanırken, dışarıdan veya Anadolu’dan İstanbul’a uzanacak bir “kurtarma fantezisi”, devlet aklının ve toplumun kendi kendini rahatlatmak için uydurduğu en büyük yalanlardan biridir. İnsanlar, deprem olduğunda devletin bütün gücüyle, uçaklarla, gemilerle ve tırlarla şehre akın edeceğini, enkazların etrafında yüz binlerce kurtarma görevlisinin anında belireceğini hayal ederler. Oysa İstanbul’un topoğrafyası ve coğrafi yapısı, böyle bir kurtarma operasyonunu matematiksel, fiziksel ve lojistik olarak kesin bir dille reddeder. İstanbul, ortasından deniz geçen, kuzeyi ormanlarla kaplı, güneyi ise denize bakan ve karaya sadece çok dar boğazlardan bağlanan devasa bir yarımadalar kompleksidir. Şehre karadan giriş yapabileceğiniz ana arterler bir elin parmaklarını geçmez: E-5 karayolu, TEM otoyolu ve Kuzey Marmara Otoyolu. Bu yolların tamamı, kilometrelerce uzunluğunda viyadüklerle, köprülerle ve tünellerle vadileri aşarak şehre ulaşır. Sarsıntı anında bu viyadüklerden sadece birkaç tanesinin çökmesi, bağlantı yollarının çatlaması veya devrilen tırların yolları kapatması, şehre karadan girmeyi imkansız hale getirir. Dahası, sarsıntı biter bitmez hayatta kalan milyonlarca insan, tarifsiz bir panik haliyle arabalarına binecek ve şehirden kaçmak veya sevdiklerine ulaşmak için bu ana arterlere akın edecektir. Milyonlarca aracın aynı anda yola çıkmasıyla yollar saniyeler içinde kilitlenecek, terk edilmiş araçlar, kazalar ve panik nedeniyle İstanbul’un ulaşım ağı devasa bir otoparka, aşılmaz bir çelik duvarına dönüşecektir. Anadolu’dan yola çıkan ve içinde vinçler, iş makineleri, jeneratörler, doktorlar olan o kurtarma konvoyları, İstanbul’un sınırlarına geldiklerinde bu viyadük enkazları ve kilitlenmiş milyonlarca araç yüzünden şehre adım bile atamayacaklardır. Enkazın altında bağıran bir insana yirmi kilometre uzakta olan devasa bir vinç, o yirmi kilometreyi belki de yirmi günde geçemeyecektir.

Karayolu çöktüğünde akla ilk gelen alternatif deniz yolu olur. “Denizden çıkarma yaparız, gemilerle yardım getiririz” argümanı sıkça dile getirilir. Ancak doğanın o acımasız fiziği deniz lojistiğini de felç etmek üzere programlanmıştır. Büyük bir sarsıntı, Marmara Denizi’nin tabanında devasa heyelanlar yaratacak ve bu heyelanlar tsunamileri tetikleyecektir. Tsunami dalgaları ve fay hareketleri, İstanbul kıyılarındaki o çok güvendiğimiz Ro-Ro limanlarını, feribot iskelelerini, dolgu alan üzerine yapılmış marinalleri paramparça edecektir. İskelesi çökmüş, tabanı sıvılaşmış ve vinçleri devrilmiş bir kıyıya, dünyanın en büyük yardım gemisini getirseniz bile, o gemideki iş makinelerini karaya indiremezsiniz. Askeri çıkarma gemilerinin (LST) sayısı ise, yirmi milyonluk bir şehrin lojistik ihtiyacını karşılamak için okyanusta bir damla bile olamayacak kadar yetersizdir. Havayolu alternatifi ise çok daha trajik bir tablo çizer. Atatürk Havalimanı’nın rant uğruna parçalanmış olması, Sabiha Gökçen’in fay hattına olan ölümcül yakınlığı ve Yeni İstanbul Havalimanı’nın zemin problemleri, hava köprüsü kurma umutlarını sıfıra yaklaştırır. Pistler sağlam kalsa, kargo uçakları inse dahi, o uçaktan indirilen malzemenin enkaz bölgesine ulaştırılacağı yollar kapalıdır. Havalimanı, yardımların yığıldığı ama şehre dağıtılamadığı devasa, işlevsiz bir depoya dönüşecektir. Kısacası, İstanbul sadece binalarının altında değil, kendi hantal coğrafyasının ve ulaşım ağlarının yarattığı o devasa kapanın içinde sıkışarak can verecektir.

Matematiğin o soğuk yüzü, kurtarma çaresizliğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. İstanbul’da bir milyondan fazla bina bulunmaktadır. En iyimser tahminler bile, bu binaların yüzde onunun, yani yüz bin binanın tamamen çökeceğini veya ağır hasar alarak içine girilemez hale geleceğini göstermektedir. Yüz bin enkaz demek, o mahşer sabahında milyonlarca insanın beton yığınları altında kalması demektir. Dünya üzerinde hiçbir devletin, hiçbir ordunun, hiçbir arama kurtarma teşkilatının aynı anda yüz bin enkaza müdahale edecek kapasitesi yoktur. Geçmişteki felaketlerde, örneğin on veya yirmi binanın yıkıldığı durumlarda bile bir ülkenin bütün kaynaklarının nasıl zorlandığını hepimiz gördük. Yüz bin enkazda, on binlerce vinç, yüz binlerce profesyonel kurtarıcı, milyonlarca ton mazot gerekir. Ve bir önceki paragrafta ispatladığımız üzere, bu kaynaklar olsa bile şehre sokulamazlar. Bunun anlamı şudur: Marmara depreminde enkaz altında kalanların çok büyük bir kısmı, günlerce, belki de haftalarca hiçbir profesyonel yardım alamadan, karanlıkta, kendi ailelerinin çaresiz elleriyle o betonu kazıma çabaları arasında sessizce ölüme terk edilecektir. Bu bir beceriksizlik değil, yıllar öncesinden ilmek ilmek örülmüş o makro-planlama iflasının matematiksel ve kaçınılmaz sonucudur.

Fiziksel yıkımın yarattığı bu çaresizlik, ilk şokun atlatılmasının ardından yerini çok daha karanlık, çok daha ilkel ve korkutucu bir sosyolojik patlamaya bırakacaktır. Sular altında kalan New Orleans’ta yaşananları incelediğimiz bölümde afetin nasıl sınıfsal bir karakter taşıdığını görmüştük; ancak Marmara’da yaşanacak olan şey bir şehrin değil, devasa bir medeniyet havzasının topyekün çöküşüdür. Yirmi milyon insan, elektriklerin kesildiği, suların akmadığı, kanalizasyon sistemlerinin patlayıp içme sularına karıştığı, doğalgaz yangınlarının gökyüzünü kızıla boyadığı bir cehennemin ortasında kalacaktır. Sadece birkaç gün içinde, yaz sıcaklarının da etkisiyle cesetlerin çürümeye başlaması, patlayan altyapıdan sızan bakterilerle birleşerek kolera, tifo, dizanteri gibi salgın hastalıkların patlak vermesine neden olacaktır. Hastanelerin yıkıldığı, ayakta kalanların ise yaralılarla dolup taştığı, ilaç stoklarının tükendiği bu ortamda, salgın hastalıklar enkazdan kurtulanları da yavaş yavaş ve acımasızca avlamaya başlayacaktır. Bir plaza çalışanı, bir şirket yöneticisi, bir akademisyen ya da bir işçi; sarsıntının ardından herkes eşitlenmiş, herkes tek bir amaca, yani temiz bir damla su ve bir dilim ekmek bulma gibi ilkel bir güdüye indirgenmiştir.

İşte bu çaresizlik, dünya tarihinin gördüğü en büyük, en acımasız ve en kaotik iç göç dalgalarından birini, adeta yirmi birinci yüzyılın “Kavimler Göçü”nü başlatacaktır. İstanbul’da barınma imkanı kalmayan, çocuklarını hastalıktan ve açlıktan korumak isteyen beş ila on milyon arasındaki insan, yürüyerek, otostop çekerek, hasarlı araçlarına doluşarak şehri terk etmeye başlayacaktır. Gidebilecekleri sadece iki yön vardır: Ya batıya, Avrupa sınırına doğru Trakya topraklarına ya da doğuya, Anadolu’nun içlerine doğru. Bu devasa göç dalgası, sıradan bir sığınmacı krizi değildir. Travmatize olmuş, aç, susuz ve öfkeli milyonlarca insanın yollara dökülmesi, geçtikleri her kasabayı, her şehri devasa bir çekirge sürüsü gibi tüketmeleri anlamına gelir. Trakya yönüne ilerleyen milyonlar, Edirne ve Tekirdağ gibi şehirlerin zaten kısıtlı olan kaynaklarını saniyeler içinde kurutacak, ardından Avrupa Birliği sınırlarına dayanacaklardır. Avrupa’nın bu devasa iklim ve deprem mültecisi akını karşısında sınırlarını kapatması, o bölgede eşi benzeri görülmemiş bir insanlık dramına ve diplomatik kaosa neden olacaktır.

Doğuya, Anadolu’ya doğru ilerleyen milyonlarca insan ise, Sakarya, Bursa, Balıkesir, Eskişehir ve Ankara gibi şehirlerin üzerine devasa bir tsunami gibi çökecektir. Ülkenin ekonomisi çoktan durmuş, tedarik zincirleri kopmuşken, nüfusu aniden ikiye, üçe katlanan bu Anadolu şehirleri, gelen bu devasa nüfusu doyuracak, barındıracak, hastanelerinde tedavi edecek altyapıya sahip değildir. Fırınlarda un bitecek, benzinliklerde yakıt kalmayacak, çadır kentler kurmak için gereken malzemeler bile bulunamayacaktır. Göç dalgası, Marmara’nın enkazını ve çaresizliğini Anadolu’nun kılcal damarlarına kadar taşıyacak; depremden fiziksel olarak hiç zarar görmemiş olan Anadolu şehirleri, sosyolojik ve lojistik bir çöküntünün altında kalarak felç olacaktır. Türkiye’nin misafirperverlik miti, açlığın ve hayatta kalma güdüsünün o vahşi baskısı altında un ufak olacak; yerel halk ile göç eden depremzedeler arasında kaynakların paylaşımı üzerinden korkunç sosyal çatışmalar, gerilimler ve şiddet olayları patlak verecektir. Marmara yıkıldığında, sadece kendi üzerine çökmez; taşıdığı o devasa demografik yükü Anadolu’nun omuzlarına bırakarak Anadolu’yu da ezer ve boğar.

Toplumsal dokunun bu derece ağır bir travmayla parçalanması, beraberinde devletin varoluşsal bir krizine, yani beka sorununun en çıplak haline yol açacaktır. Devlet dediğimiz aygıtın temel meşruiyeti, vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlamak, toplum içindeki şiddet tekelini elinde bulundurmaktır. Ancak İstanbul gibi devasa bir metropolde, her şeyin çöktüğü o sıfır noktasında polis teşkilatının, askeri birliklerin ve güvenlik güçlerinin tam kapasiteyle çalışmasını beklemek, insan doğasına ve fiziğe aykırıdır. O güvenlik güçleri de insandır; onların da evleri yıkılmış, onların da çocukları o enkazın altında kalmıştır. Bir polis memurunun, ailesini enkaz altında bırakıp sokaklarda yağmacı kovalamasını veya trafiği düzenlemesini beklemek bir hayalden ibarettir. Devlet otoritesinin sahadan silindiği, güvenlik güçlerinin ya mağdur olduğu ya da o devasa kaos içinde yetersiz kaldığı o ilk günlerde, sokakların hakimiyeti en acımasız olanın, en ilkel güdülerle hareket edenin eline geçecektir.

Bu bağlamda yağma ve asayiş sorunları, sadece boş bir televizyon bayisinin camını kırıp elektronik eşya çalmak gibi basit hırsızlık olayları olarak algılanmamalıdır. Sistem tamamen çöktüğünde yağma, hayatta kalmanın tek fiziksel yolu haline gelir. Bir babanın, günlerdir susuz olan çocuğuna bir şişe su bulmak için girdiği kapalı bir marketteki eylemi, hukuk sisteminde yağma olarak adlandırılabilir; ancak o mahşer yerinde bu, sadece varoluşsal bir reflekstir. Milyonlarca insanın su, ekmek, bebek maması ve ilaç için marketlere, depolara ve eczanelere saldırması, ardından silahlı çetelerin bu kaostan faydalanarak evlere girmesi, sokaklarda linç kültürünün, özel güvenlik paranoyasının ve kabileciliğin yeniden doğmasına neden olacaktır. Zenginlerin yaşadığı sitelerin etrafına silahlı barikatlar kurulacak, mahalleler kendi içlerinde milis kuvvetleri oluşturacak, devletin yasal şiddet tekeli yerini binlerce küçük, öfkeli ve kontrolsüz şiddet odağına bırakacaktır. Kanto katliamını anlatırken gördüğümüz o günah keçisi arayışı ve linç histerisi, Türkiye gibi zaten politik, etnik ve sınıfsal fay hatlarıyla bölünmüş bir ülkede çok daha korkunç kırılmalara yol açma potansiyeli taşır. Söylentiler, yalan haberler ve panik, kalabalıkları birbirine düşürerek devletin tamamen kontrolü kaybetmesine yol açacaktır.

Sosyolojik patlamanın ve asayişin çökmesinin yarattığı bu girdap, en nihayetinde ülkenin jeopolitik ve ulusal güvenlik stratejilerini paramparça edecek devasa bir dış güvenlik zafiyetine dönüşür. Dünyanın en zorlu, en istikrarsız ve çatışmaya en meyilli coğrafyalarından birinde, Ortadoğu’nun, Kafkasların ve Balkanların kesişim noktasında bulunan Türkiye, varlığını devasa bir askeri güce ve caydırıcılığa borçludur. Ancak bu caydırıcılık, arkasındaki o devasa ekonomik motora, vergi gelirlerine, tedarik zincirlerine ve iç istikrara dayanır. Marmara yıkıldığında, Türkiye’nin milli geliri yarı yarıya eridiğinde, bankalar kapandığında ve devlet kendi memurunun, kendi askerinin maaşını bile ödeyemeyecek duruma düştüğünde, o güçlü ordu efsanesi de lojistik ve finansal bir kabusun içine uyanacaktır.

Ordu, sınır ötesi operasyonları yönetmek, sınırları korumak, dışarıdan gelebilecek asimetrik tehditlerle mücadele etmek yerine; ülkenin kendi içindeki devasa yangını söndürmek, milyonlarca göçmeni kontrol etmek ve çöken şehirlerde asayişi sağlamak üzere bütün enerjisini kendi içine, kendi topraklarına çevirmek zorunda kalacaktır. Askeri birliklerin büyük çoğunluğu deprem bölgesine kaydırılacak, mühimmat, yakıt ve gıda tedariki tamamen sekteye uğrayacaktır. Türkiye’nin bu felç olmuş, kendi içine dönmüş ve ekonomik olarak iflas etmiş durumu, bölgedeki hasmane güçler, uluslararası aktörler ve terör örgütleri için yüzyılda bir bulunacak tarihi bir fırsat penceresi açacaktır. Sınır güvenliğinin zayıflaması, terör unsurlarının ülkenin o kargaşa ortamından faydalanarak içeride kök salmasına, dış devletlerin ise Türkiye’nin o zor durumunu kullanarak Doğu Akdeniz’de, Ege’de veya güney sınırlarında Türkiye’ye uluslararası baskılar ve tavizler dayatmasına zemin hazırlayacaktır. “Marmara yıkılırsa Türkiye beka sorunu yaşar” söylemi, siyasi bir abartı değil, uluslararası ilişkiler ve strateji biliminin o soğuk, o tavizsiz matematiğidir. Ekonomik olarak batan, ordusu lojistik olarak felç olmuş ve kendi içinde milyonlarca mülteciyle boğuşan bir devletin, o vahşi jeopolitik arenada masada kalması ve bağımsızlığını tam anlamıyla koruması imkansıza yakındır. Ülke, dış yardımlara, küresel güçlerin finansal boyunduruğuna ve onların dayatacağı siyasi şartlara kayıtsız şartsız boyun eğmek zorunda kalan, egemenliği fiilen zedelenmiş bir “hasta adam” konumuna geri dönecektir.

Tüm bu tabloyu bütüncül bir gözle değerlendirdiğimizde, Marmara depreminin sadece bir doğa olayı veya bir şehircilik başarısızlığı olmadığını, devasa ve acımasız bir sistem sıfırlaması olduğunu idrak ederiz. İnsanlar yıllarca fay hatlarının üzerine binalar inşa ederken, sadece beton bloklar değil, o beton blokların içine hapsedilmiş devasa bir ekonomi, bir kültür, bir devlet mekanizması ve bir ulusun bütün umutları yığılmıştı. Beklenen çarpışma anı geldiğinde, yerküre sadece o beton blokları silkelemekle yetinmeyecek, o blokların üzerine inşa edilmiş bütün yalanları, bütün siyasi kibri, bütün kısa vadeli ekonomik büyüme fantezilerini de un ufak edecektir.

Anadolu’nun ölümü, Marmara’nın ölümüyle fiziksel olarak birleşik olmasa da, sistemik olarak birbirine o görünmez, o koparılamaz zincirlerle bağlıdır. İstanbul’u, bu ülkenin tek ve mutlak merkezi haline getiren o hastalıklı merkeziyetçi anlayış, aslında kendi elleriyle Anadolu’nun boğazına o ilmeği geçirmiştir. Beyin kanaması geçiren bir bedende kolların ve bacakların ne kadar güçlü olduğunun, kalbin ne kadar temiz olduğunun hiçbir önemi yoktur; beyin komut veremediğinde, sistem komaya girer ve beden yavaş yavaş, acı içinde çürüyerek ölür. İstanbul Türkiye’nin beyni, kalbi, midesi ve kasasıdır. O çöktüğünde, Anadolu’nun o geniş ovaları, o kadim dağları ve o çalışkan insanları, kendi kendilerini yönetecek, besleyecek ve savunacak mekanizmalardan yoksun bırakıldıkları için o devasa bedenin geri kalanıyla birlikte uçuruma sürükleneceklerdir.

Bu trajik beklenti, bizim için artık “deprem ne zaman olacak?” veya “benim binam sağlam mı?” gibi sığ ve bireysel soruların çok ötesinde, varoluşsal bir felsefi ve politik muhasebeyi zorunlu kılmaktadır. Eğer bir millet, coğrafyasının en büyük tehdidine karşı bütün varlığını, bütün servetini ve bütün geleceğini tam da o tehdidin merkezine yığarak kumar oynuyorsa, o millet sadece doğaya karşı değil, kendi tarihi ve gelecek nesilleri karşısında da en büyük ihaneti işliyor demektir. Bizler, viyadüklerin üzerindeki o bitmek bilmeyen trafiğin içinde, plazaların camlı odalarında, şantiyelerin gölgesinde günü kurtarırken, aslında altımızda kaynayan o kozmik saatin farkında olarak ya da olmayarak kendi sonumuzu finanse ediyoruz. Lojistik kilitlenmenin, tedarik zinciri çöküşünün ve o sosyolojik patlamanın senaryoları bütün kurumların raflarında, devletin kozmik odalarında kırmızı kapaklı dosyalar içinde yıllardır duruyor. Tıpkı Katrina öncesi Pam Kasırgası simülasyonunda olduğu gibi, tıpkı Imamura’nın makalesinde olduğu gibi, her şey biliniyor, her detay hesaplanmış durumda. Ancak çarkın durması, o devasa kapitalist rant makinesinin yavaşlaması o kadar korkutucu geliyor ki, herkes hızla giden o otomobilin uçuruma uçacağını bile bile gaza basmaya devam ediyor.

Beklenen o çarpışma günü geldiğinde ve enkazın toz bulutu ülkenin üzerine bir kefen gibi örtüldüğünde, geriye ne borsa endekslerinin, ne arsaların metrekare fiyatlarının, ne de kısır siyasi tartışmaların bir önemi kalacaktır. Geriye sadece, doğanın yasalarını küçümseyip kendi uydurduğu kısa vadeli ekonomik yasalara tapan bir medeniyetin, o devasa çaresizliği ve yüzleşmek zorunda kalacağı o dipsiz, karanlık uçurum kalacaktır. Marmara yıkıldığında Anadolu’nun ölmesi bir tesadüf, bir kader ya da ilahi bir ceza değil; tamamen insan eliyle tasarlanmış, ince ince işlenmiş ve bile isteye yürürlüğe konulmuş sistematik ve matematiksel bir intihardır. Doğanın bu intihara tepkisi ise her zamanki gibi sadece fiziksel ve şaşmaz olacaktır; kayalar kırılacak, enerji boşalacak ve kendi yasalarına uymayan her şeyi, o devasa jeolojik giyotinin tek ve acımasız darbesiyle tarihin o tozlu, karanlık sayfalarına gömecektir.


BÖLÜM 9: OYUN TEORİSİ VE ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK: NEDEN KİLİTLENDİK?

İnsanlık tarihinin en büyük açmazlarından biri, bir toplumun kendi felaketine doğru giden yolu bütün çıplaklığıyla görmesi, o yolun sonundaki uçurumu milimetrik olarak hesaplayabilmesi, ancak adımlarını durduracak iradeyi bir türlü gösterememesidir. Önceki bölümlerde zaman algısındaki o ölümcül kopuşu ve makro-planlama iflaslarını inceledikten sonra, akla ister istemez o basit, o can alıcı ve o kahredici soru gelir: Bütün bu gerçekler bu kadar netken, bütün veriler masanın üzerinde dururken, biz neden kilitlendik? Neden bu devasa, ölümcül çarkı durduramıyoruz? Toplumun sıradan bir ferdinden, devleti yöneten en üst düzey bürokrata kadar herkes yaklaşmakta olan giyotinin sesini duyarken, neden herkes o giyotinin altına boynunu uzatmış, sırasını bekleyen uyuşmuş bir mahkum gibi hareketsiz kalmaktadır? Bu devasa eylemsizliği sadece “cahillik”, “rant hırsı” veya “yöneticilerin basiretsizliği” gibi sığ kavramlarla açıklamak, aslında içinde bulunduğumuz o karmaşık ve kusursuz tasarlanmış tuzağın doğasını hiç anlamamak demektir. İçinde bulunduğumuz bu paralize olma halinin temelinde, rasyonel gibi görünen ama bütününde intihara yol açan matematiksel bir oyun ve bu oyunun kitleler üzerinde yarattığı derin bir psikolojik felç yatmaktadır. Bu bölüm, yöneticilerimizin neden aptal olmadığını, bireysel akılcılığın nasıl kolektif bir deliliğe dönüştüğünü ve “bana bir şey olmaz” diyen elitlerin o zavallı, o çaresiz yanılgısını, oyun teorisi ve öğrenilmiş çaresizlik kavramları üzerinden en acımasız haliyle deşifre edecektir.

Öncelikle şu çok yaygın, çok popüler ama bir o kadar da yanlış olan şehir efsanesini yıkmakla başlayalım: Devleti yönetenler, karar alıcılar, bürokratlar veya büyük sermaye sahipleri aptal değildir. Beklenen Marmara depreminin o korkunç faturasını, ekonominin kalbinin nasıl duracağını, devletin nasıl bir beka krizine sürükleneceğini sokaktaki vatandaştan bin kat daha iyi, bin kat daha detaylı bir şekilde bilmektedirler. Masalarının üzerinde, en kötü senaryoların simüle edildiği, ekonomik kayıpların kuruşu kuruşuna hesaplandığı, lojistik çöküşün saat saat modellendiği binlerce sayfalık raporlar durmaktadır. Peki, madem bu kadar zekiler ve her şeyi biliyorlar, neden İstanbul’u acilen tahliye etmiyorlar? Neden sanayiyi yarın sabah Orta Anadolu’ya taşımak için olağanüstü hal ilan etmiyorlar? Cevap, modern kapitalist devlet aklının “riski yönetme” biçiminde, yani iki farklı intihar seçeneği arasında yaptığı o soğukkanlı, o dehşet verici tercihte gizlidir.

Eğer devlet, bilimin ve aklın emrettiği o radikal kararı alırsa; yani “İstanbul artık sanayi ve finans merkezi olmaktan çıkarılacaktır, nüfus zorla seyreltilecektir, buradaki yatırımlar durdurulmuştur” derse, yaşanacak olan şey sismik bir felaketten çok daha hızlı, çok daha kesin ve çok daha yıkıcı bir ekonomik intihardır. Küresel sermaye, güvenin ve istikrarın olduğu yere gider. Bir devlet kendi eliyle en büyük metropolünü “güvensiz ve tahliye edilmesi gereken bir alan” ilan ettiğinde, o şehre akan bütün yabancı doğrudan yatırımlar (FDI) saniyeler içinde durur. İstanbul’daki gayrimenkul piyasası, yani Türkiye ekonomisinin o devasa köpüğü, anında patlar. Milyonlarca dolarlık plazalar, lüks konutlar, araziler bir anda değersizleşir. Bankacılık sektörü, verdiği kredilerin teminatı olan bu gayrimenkullerin değerinin sıfırlanmasıyla birlikte muazzam bir batık kredi krizinin içine düşer ve birkaç hafta içinde finansal sistem tamamen çöker. Sermaye kaçışı (capital flight) öylesine vahşi bir hızla gerçekleşir ki, Türk Lirası tarihte görülmemiş bir devalüasyona uğrar, enflasyon hiper seviyelere çıkar ve ülke, deprem henüz olmadan, sırf depreme hazırlanmak için aldığı radikal kararlar yüzünden topyekün bir ekonomik buhrana, bir moratoryuma sürüklenir.

Yöneticilerin karşı karşıya kaldığı bu denklem, aslında bir “Zamanlama ve Kesinlik” paradoksudur. Masadaki birinci seçenek, şehri tahliye edip ekonomiyi bilerek ve isteyerek bugün, hemen şimdi, yüzde yüz kesinlikle çökertmektir. Masadaki ikinci seçenek ise, hiçbir şey yapmamak, inşaat çarkını döndürmeye devam etmek ve faturayı “belki yarın, belki yirmi yıl sonra” gerçekleşecek olan o belirsiz deprem ihtimaline havale etmektir. Hiçbir rasyonel politikacı, hiçbir devlet aklı, yüzde yüz kesin olan ve hemen bugün yaşanacak bir ekonomik çöküşü, ne zaman olacağı belli olmayan bir jeolojik çöküşe tercih etmez. Devlet aklı, faturayı her zaman geleceğe, belirsizliğe doğru ötelemeyi seçer. Bu yüzden eylemsizlik, bilgisizlikten değil, mevcut ekonomik sistemin dayattığı o acımasız rasyonaliteden kaynaklanır. Yöneticiler, fay hattının üzerinde dans ettiklerini bilirler, ancak müziği durdurdukları an salonun başlarına yıkılacağını bildikleri için, müzik hiç bitmeyecekmiş gibi, ter içinde, korku içinde o ölümcül dansa devam ederler. Kilitlenmenin birinci ve en büyük sebebi, kapitalizmin bu kısa vadeli, tavizsiz ve rehin alıcı doğasıdır.

Bu makro kilitlenmenin toplum tabanındaki karşılığını, insanların neden bu çürük şehirde kalmaya devam ettiğini anlamak için ise Oyun Teorisi’nin o meşhur ve sarsıcı kavramına, “Mahkum İkilemi”ne (Prisoner’s Dilemma) bakmamız gerekir. Mahkum İkilemi, birbirinden bağımsız hareket eden ve sadece kendi çıkarını düşünen rasyonel bireylerin, mantıklı kararlar almalarına rağmen kolektif olarak nasıl en kötü sonuca ulaştıklarını ispatlayan dahiyane bir matematiksel modeldir. İstanbul’un nüfusunu, yatırımcılarını, işçi sınıfını ve beyaz yakalılarını bu oyunun oyuncuları olarak düşünelim. Önümüzde çok net bir çözüm var: Eğer herkes (bütün şirketler, bütün vatandaşlar) eşzamanlı olarak anlaşıp İstanbul’u terk eder ve Anadolu’ya yerleşirse, ülke kurtulacak, yeni ve güvenli şehirler kurulacak, herkesin canı ve malı güvende olacaktır. Bu, oyunun “Kolektif Kurtuluş” (İşbirliği) senaryosudur.

Ancak gerçek hayatta kimse milyonlarca insanla aynı anda anlaşıp eşgüdümlü hareket edemez. Bireyler, kararlarını tek başlarına ve kendi kısa vadeli çıkarlarına göre almak zorundadırlar. Şimdi, İstanbul’da yaşayan parlak bir mühendisi ya da yeni mezun bir genci ele alalım. Eğer o birey, “İstanbul çok tehlikeli, ben depremden kaçıp Anadolu’da küçük bir şehre yerleşeceğim” kararını alır ve tek başına bunu uygularsa, ne olur? Diğerleri İstanbul’da kalmaya, şirketler merkezlerini İstanbul’da tutmaya devam ettiği sürece, o genç Anadolu’da işsiz kalacak, kariyer fırsatlarını kaçıracak, kültürel ve sosyal hayattan kopacak, ekonomik olarak marjinalleşecektir. Yani “doğru olanı” yapan birey, sistem tarafından anında cezalandırılacaktır. Diğer taraftan, bir yatırımcıyı düşünelim. “Ben fabrikamı İstanbul’a değil, fay hattından uzak Karaman’a kuracağım” derse; İstanbul’daki limanlara olan uzaklık, kalifiye eleman bulamama sorunu ve lojistik maliyetler yüzünden rakipleri karşısında rekabet avantajını kaybedecek ve batacaktır.

İşte Mahkum İkilemi tam olarak burada devreye girer. Sistemin kuralları öylesine acımasızca dizayn edilmiştir ki, birey için en rasyonel, en mantıklı seçenek her zaman “İstanbul’da kalmak ve riske ortak olmaktır”. Çünkü İstanbul’da kalmak, en azından deprem olana kadar iyi bir maaş, iyi bir kariyer, yüksek bir arsa rantı ve sosyal imkanlar demektir. Her birey, “Nasıl olsa diğerleri gitmiyor, ben tek başıma gidersem sadece ben kaybederim” diyerek İstanbul’da kalmayı seçer. Ve milyonlarca rasyonel bireyin, kendi çıkarını korumak için aldığı bu son derece mantıklı kararlar üst üste toplandığında, ortaya çıkan sonuç devasa, akıl almaz bir kolektif delilik, topyekün bir milli intihardır. Bireysel rasyonalite, toplumsal irrasyonaliteyi doğurmuştur. Oyun teorisinde buna “Nash Dengesi” denir; oyuncuların hiçbiri stratejisini tek taraflı olarak değiştirmek istemez, çünkü tek taraflı bir değişim sadece o kişiye zarar verecektir. Böylece yirmi milyon insan, herkesin yanlış olduğunu bildiği ama kimsenin tek başına terk edemediği o devasa, o çürük, o ölümcül dengenin içinde kilitli kalır. İstanbul, bir cazibe merkezi olmaktan çoktan çıkmış; insanların birbirini ekonomik olarak rehin tuttuğu, kimsenin kaçmasına izin verilmeyen devasa bir açık hava hapishanesine, dev bir mahkum ikilemi matrisine dönüşmüştür.

Bu amansız kilitlenme hali, zamanla insan psikolojisi üzerinde çok daha derin, çok daha karanlık bir tahribat yaratır. İnsan beyni, çözemeyeceği, kaçamayacağı ve sürekli olarak maruz kaldığı bir ölüm tehdidi karşısında biyolojik olarak uzun süre alarm durumunda kalamaz. Sürekli korku, sürekli stres, bedeni ve zihni tüketir. İşte bu noktada psikoloji biliminin “Öğrenilmiş Çaresizlik” (Learned Helplessness) adını verdiği o kahredici savunma mekanizması devreye girer. Amerikalı psikolog Martin Seligman’ın köpekler üzerinde yaptığı o meşhur ve zalimane deneyleri hatırlayalım. Kaçma imkanı olmayan, ne yaparsa yapsın o acı verici elektrik şoklarına maruz kalan denekler, bir süre sonra çabalamayı bırakır. Kafesin kapısı ardına kadar açılsa bile, artık kaçabileceklerini öğrenemedikleri, çaresizliği içselleştirdikleri için oldukları yere yığılır, acıyı kabullenir ve hareketsiz kalırlar.

Bugün İstanbul halkının, Marmara Bölgesi’nde yaşayan milyonlarca insanın içine düştüğü o tuhaf, o hastalıklı sükunet hali, tam olarak bu öğrenilmiş çaresizliğin devasa bir toplumsal simülasyonudur. İnsanlara 1999 yılından beri her gün, her akşam haber bültenlerinde, her sismoloji programında “büyük bir deprem geliyor, yüz binlerce insan ölecek” denilmiştir. Ancak aynı insanlara, bu depremden kaçabilecekleri ekonomik bir çıkış yolu, uygun kredili sağlam bir ev veya Anadolu’da garantili bir iş sunulmamıştır. Sürekli olarak felaket senaryoları dinleyen ama asgari ücretle geçindiği için o çürük bodrum katından taşınma ihtimali sıfır olan bir insan ne yapabilir? Ya aklını yitirecektir ya da beyninin o muazzam uyum yeteneğini kullanarak tehlikeyi tamamen yok sayacaktır.

Öğrenilmiş çaresizlik, toplumun o karanlık mizahında, o vurdumduymazlığında vücut bulur. Başlarda hazırlanan deprem çantalarının içindeki bisküvilerin tarihi geçmiş, sular çürümüş, çantalar dolapların en ulaşılamaz köşelerine atılmıştır. Deprem gerçeği, bir varoluşsal kriz olmaktan çıkıp, rakı masalarında konuşulan acı bir espriye, sosyal medyada paylaşılan bir “kara mizah” malzemesine dönüşmüştür. İnsanlar, o çürük binalarına girerken tavandaki çatlaklara bakar, içlerinden sessiz bir küfür eder ve uyumaya devam ederler. Çünkü çırpınmanın, korkmanın, uykusuz kalmanın sonucu değiştirmeyeceğini, sistemin o devasa duvarlarını aşamayacaklarını kanıksamışlardır. Devletin makro-ekonomik kilitlenmesi ve oyun teorisinin bireyleri hapsettiği o Nash dengesi, en nihayetinde ruhları da felç etmiş; koca bir metropol, o giyotinin altında başını uysalca uzatan, gözlerini kapatıp acının bir an önce gelip geçmesini bekleyen kurbanlık bir kitleye dönüşmüştür. Bu, korkunun yok olması değil; umudun, değişime olan inancın ve eyleme geçme iradesinin tamamen yitirilmesi, ruhsal bir iflastır.

Bazen bu devasa paradoksa dışarıdan, o soğuk ve analitik mercekten baktığımda, insanın kendi aklıyla kurduğu hapishanelerin, doğanın yarattığı hapishanelerden ne kadar daha acımasız ve aşılamaz olduğunu dehşetle fark ediyorum. Ancak bu kilitlenme hali içinde, yoksulların ve çaresizlerin o sessiz kabullenişinden çok daha irrite edici, çok daha tehlikeli ve sosyolojik olarak çok daha büyük bir körlük barındıran başka bir kesim vardır. Bu kesim, ekonomik gücüne, banka hesaplarına ve statüsüne güvenerek bu felaketten izole bir şekilde kurtulabileceğini sanan, “bireysel kurtuluş” fantezisine tapınan o yeni dönem elitleri, o izole edilmiş sitelerin sakinleridir. Bu yanılgı, kilitlenmeyi aşamayan toplumun kendi içinde yarattığı en trajikombik savunma mekanizmalarından biridir.

Sistem, yoksulu çaresizliğe iterken, zengine de sahte bir “dokunulmazlık” satar. İstanbul’un kuzeyindeki o kayalık zeminlere, deprem yönetmeliklerinin en katı kurallarına göre inşa edilmiş, altına sismik izolatörler yerleştirilmiş, kendi jeneratörü, kendi su deposu olan devasa lüks projelere milyonlarca dolar ödeyen o ayrıcalıklı sınıfı düşünelim. Onlar, televizyonda deprem uzmanlarını izlerken kahvelerini yudumlar ve içlerinden o kibri, o sahte rahatlamayı fısıldarlar: “Benim evim sağlam. Benim sitem kaya zeminde. Benim ailem güvende. Yıkılacak olanlar, o çürük varoşlardaki evler.” Onların kafasındaki deprem senaryosu, sarsıntının sadece kendi evlerinin duvarlarında test edileceği, dışarıdaki dünyayla hiçbir bağlarının olmadığı steril bir laboratuvar deneyi gibidir. Paranın, tıpkı kanseri satın alamadığı gibi sismik dalgaları da satın alamayacağını bilirler, ancak paranın onlara deprem sonrasında da o konforlu fanusu sağlamaya devam edeceğine dair o muazzam, o ölümcül yanılgıya körü körüne inanırlar.

Oysa şehir dediğimiz şey, birbirinden bağımsız beton kutuların yan yana dizildiği bir lego seti değildir; şehir, damarlarıyla, sinir sistemiyle, kan akışıyla yaşayan devasa, entegre ve tek bir biyolojik organizmadır. Tıpkı bir insan bedeninde sadece kalbinin sağlıklı olması, karaciğeri ve böbrekleri iflas etmiş, kanı zehirlenmiş bir insanı hayatta tutmaya yetmeyeceği gibi; altyapısı, lojistiği ve sosyolojisi tamamen çökmüş bir şehirde, tek bir binanın ya da sitenin ayakta kalması o sitede yaşayanları kurtarmaya yetmez. Afetler, özellikle Marmara depremi gibi mega afetler, “izole kurtuluşa” asla ve asla izin vermezler. Bireysel hazırlığın yanılgısı tam da o sarsıntının bitip, kapıdan dışarı adım atıldığı o mahşer anında bütün çıplaklığıyla yüzlerine çarpacaktır.

O milyon dolarlık akıllı evin, sismik izolatörlü lüks rezidansın sakini, deprem sabahı uyanıp evinin yıkılmadığını gördüğünde derin bir oh çekecektir. Ancak saniyeler sonra, kombisinin çalışmadığını, doğalgazın şehre güvenlik amacıyla tamamen kesildiğini fark edecektir. Musluğu açtığında su akmayacaktır, çünkü kilometrelerce ötedeki ana isale hatları fayın kırılmasıyla paramparça olmuştur. Kendi jeneratörü devreye girecek, ancak şehre akaryakıt taşıyan tankerler, o çok güvendiği TEM otoyolunun viyadükleri çöktüğü için asla o siteye ulaşamayacak ve o devasa jeneratör birkaç gün içinde yakıtsızlıktan susacaktır. Lüks villasının kapısından çıkıp, o güne kadar sadece hizmetçi, kurye, güvenlik görevlisi veya şoför olarak gördüğü insanların yaşadığı o çürük mahallelerin yerle bir olduğunu, yolların devasa enkazlarla kapandığını gördüğünde, asıl kilitlenmenin ne demek olduğunu o an idrak edecektir.

Daha da vahimi, bu izole elitlerin güvendiği o paranın, o kredi kartı limitlerinin ve o lüks ciplerin saniyeler içinde anlamsız birer demir ve plastik yığınına dönüşecek olmasıdır. Çocuğu o gece apandisit krizi geçiren bir milyoner, evinin garajındaki milyonluk spor arabasına binecek, ancak yollar kapalı olduğu için site kapısından dışarı çıkamayacaktır. Helikopter çağırmak isteyecek, telekomünikasyon ağları çöktüğü için kimseye ulaşamayacaktır. Bir şekilde yolları aşıp bir hastaneye ulaştığında, hastanenin ya çökmüş olduğunu, ya doktorların kendi can derdine düştüğünü ya da kapısında on binlerce yaralının kan revan içinde beklediği o kaotik cehennemi görecektir. O an, banka hesabındaki milyonlarca doların, sedyede yatan ve doktor bekleyen bir garibanın önünde ona hiçbir ayrıcalık sağlamadığını, paranın fiziksel acı ve çaresizlik karşısındaki o mutlak hiçliğini tadacaktır. Şehrin altyapısı çöktüğünde, zenginlik sadece o çöküşün içinde konforlu bir şekilde beklemekten ibaret kalır; sizi o çöküşten çıkarıp alamaz.

Ama asıl büyük korku, asıl yüzleşme güvenlik illüzyonu kırıldığında yaşanır. O lüks sitelerin etrafını saran o yüksek duvarlar, o parmak iziyle açılan turnikeler, o üniformalı özel güvenlik görevlileri, barış zamanının ve işleyen bir ekonominin dekorlarıdır. Bir önceki bölümde anlattığımız o sosyolojik patlama yaşandığında, şehrin varoşlarında ekmek, su ve ilaç bulamayan on binlerce aç, öfkeli ve çaresiz insan sokaklara döküldüğünde, o güvenlik dekoru saniyeler içinde un ufak olur. Sitenin kapısında bekleyen o özel güvenlik görevlisi, asgari ücretle çalışan, kendi ailesi belki de o an o çürük varoşlardan birinde enkaz altında olan bir babadır. Şehirde devlet otoritesi kalktığında, o güvenlik görevlisi, kendisine ayda yirmi bin lira maaş veren o elitlerin lüks evlerini korumak için kapıda nöbet tutmaya, o öfkeli kalabalıkların önüne çıkıp canını siper etmeye devam edecek midir? Elbette hayır. O da üniformasını çıkarıp atacak, kendi ailesini kurtarmak için o kaosa karışacaktır. O sismik izolatörlü evlerinde güvende olduklarını sananlar, yolların kesildiği, suların akmadığı, telefonların çekmediği o lüks hapishanelerinde, kendi yarattıkları o muazzam servet eşitsizliğinin ve şehirdeki gelir adaletsizliğinin faturasını, kapılarına dayanan o devasa çaresizlik karşısında korku içinde titreye titreye ödeyeceklerdir. Çünkü bir şehir yanarken, sadece o şehrin saraylarında oturarak serin kalamazsınız; o yangın, eninde sonunda o yüksek duvarları aşar ve içerideki herkesi o eşitlikçi, o acımasız ateşin içine çeker.

Bu yüzden, “benim evim sağlam” demek, modern insanın jeolojik gerçeği ve şehircilik bilimini anlama konusundaki o en sığ, en bencil ve en aptalca refleksidir. Afet hazırlığı, bireysel bir eylem değil, bütünüyle kolektif, bütüncül ve sistemik bir varoluş mücadelesidir. Senin evin sağlam olabilir, ama o evi besleyen su borusu, o eve elektrik taşıyan kablo, o evden çıktığında yürüdüğün yol, hasta olduğunda gittiğin hastane, güvendiğin polis karakolu, ekmek aldığın fırın sağlam değilse, o sağlam evin sadece senin lüks mezarından başka bir şey değildir. Toplumun bütününü kurtarmayan hiçbir plan, elitleri kurtarmaya yetmez. Kilitlenme, tam da bu yanılsamanın, herkesin kendi bireysel kurtuluşunu satın alabileceğine olan inancın üzerine inşa edilmiştir.

Oyun teorisinin o soğuk matrisine geri dönersek; Türkiye’nin içine düştüğü bu kördüğüm, devletin makro-ekonomik korkuları, bireylerin mahkum ikilemine hapsolmuş rasyonel çıkar hesapları, kitlelerin öğrenilmiş çaresizliği ve elitlerin bireysel kurtuluş fantezisi gibi dört devasa, aşılamaz duvarla çevrilidir. Her bir aktör, kendi bulunduğu noktadan bakıldığında son derece mantıklı, son derece haklı nedenlerle eylemsizliği seçmektedir. Devlet, ekonomiyi batırmamak için; işçi, aç kalmamak için; sanayici, rekabeti kaybetmemek için; zengin, kendi duvarları arkasında güvende olduğunu sandığı için o ilk adımı atmaktan, o radikal değişimi başlatmaktan kaçınır. Bu mükemmel bir kilitlenmedir. Hiçbir dış müdahaleye, hiçbir kötü niyetli dış güce ihtiyaç duymadan, tamamen kendi iç dinamikleriyle, kendi akılcılığıyla intihara giden bir sistemin başyapıtıdır.

Bu kilitlenmeyi kırabilecek tek şey, bireysel veya sınıfsal çıkarları aşan, o dört yıllık siyasi takvimleri çöpe atan, ekonominin o kısa vadeli büyüme hırsını elinin tersiyle iten ve “Hayır, ölümü reddediyorum” diyebilen o devasa, o ütopik kolektif iradenin ortaya çıkmasıdır. Ancak ne yazık ki tarih, bu tür kilitlenmelerin, toplumların kendi iradeleriyle, huzur ve barış zamanlarında çözüldüğüne dair çok az örnek sunar. Genellikle bu kördüğümler, o düğümü atanların akıllanmasıyla değil; İskender’in kılıcı gibi inen, o devasa, o acımasız ve tartışılmaz jeolojik şoklarla çözülürler. Kayalar kırıldığında, oyun biter. Oyun teorisinin kuralları, doğanın o mutlak ve değiştirilemez yasaları karşısında iflas eder. O an geldiğinde, ne borsanın düşüş korkusu, ne mahkum ikileminin kurnazlıkları, ne de o lüks sitelerin yüksek duvarları bir anlam ifade eder. Kilitlendik, çünkü aklımızı sadece dünü ve bugünü kurtarmak, cebimizi doldurmak ve gerçeği inkar etmek için kullandık. Ve şimdi, o kilitli kapının ardında, zamanın kum saati usulca boşalırken, kendi rasyonalitemizin kurbanları olarak, bizi bekleyen o mutlak, o kaçınılmaz bedeli ödeyeceğimiz günü sessizce, çaresizce bekliyoruz. Doğanın umurunda değiliz; biz, sadece kendi yarattığımız bu devasa hapishanenin, kendi aklımızla kilitlediğimiz kapısının arkasında, gardiyanımızı bekleyen tutsaklarız.


BÖLÜM 10: SONUÇ VE BİR ÇIKIŞ DOKTRİNİ: KADERİ YENİDEN YAZMAK MÜMKÜN MÜ?

İnsanlık tarihinin o uzun, kanlı ve meşakkatli yürüyüşünde, medeniyetlerin kaderini belirleyen anlar, genellikle gökyüzünden inen ilahi mucizelerle değil, uçurumun kenarına gelmiş bir toplumun kendi karanlığına bakıp o radikal, o sarsıcı uyanışı yaşayabilme cesaretiyle şekillenmiştir. Önceki bölümler boyunca, yerin kilometrelerce altındaki jeolojik saatin tik taklarıyla, yeryüzündeki siyasi ve ekonomik saatin o miyop, kısa vadeli ve ölümcül uyumsuzluğunu, bu uyumsuzluğun bizi nasıl devasa bir kilitlenmenin içine hapsettiğini bütün çıplaklığıyla deşifre ettik. Siyasetin çaresizliğini, sermayenin rant hırsını, bireylerin mahkum ikilemine hapsolmuş o trajik eylemsizliğini ve nihayetinde bir ulusun bütün varlığını tek bir fay hattının üzerine yığarak kendi idam fermanını nasıl imzaladığını gördük. Artık teşhisi koyduk. Hastalığın ne olduğunu, bedeni nasıl sardığını, hangi hücreleri çürüttüğünü ve bizi ne kadar süremiz kaldığını bilmediğimiz o karanlık finale doğru nasıl hızla sürüklediğini biliyoruz. Ancak salt teşhis, bir hastayı iyileştirmeye yetmez. En kusursuz analizler bile, eyleme dönüşmediği, cesur bir doktrinle hayata geçirilmediği sürece, felaketin ardından okunacak o acıklı ağıtların süslü birer ön taslağı olmaktan öteye gidemez. Bu yüzden, bu son bölümde, karanlığa küfretmeyi bırakıp o karanlığı yırtacak, ezberleri bozacak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını sismik bir tehdidin ipoteğinden kurtaracak o devasa, o ütopik ama bir o kadar da elzem çıkış doktrinini inşa etmek zorundayız.

Öncelikle, on yıllardır kendimize söylediğimiz o tatlı, o uyuşturucu yalanı bir kenara bırakmalıyız. Türkiye’nin afet yönetimi stratejisi, uzun süredir “kentsel dönüşüm” adı altında, hastayı iyileştirmekten ziyade hastalığı daha da derinleştiren devasa bir plasebo etkisi yaratmaktadır. İstanbul gibi yirmi milyon insanın üst üste, nefes almadan yaşadığı, dünyanın en karmaşık ve en yoğun metropollerinden birini, binaları tek tek yıkarak, yerlerine yenilerini ve daha yükseklerini dikerek kurtarabileceğimiz inancı, matematiksel, fiziksel ve sosyolojik bir fanteziden ibarettir. Hastalığımız basit bir sıyrık değildir ki üzerine bir yara bandı yapıştıralım. Bedeni sarmış, kılcal damarlara kadar nüfuz etmiş, organları iflasın eşiğine getirmiş devasa bir kangrenle karşı karşıyayız. Tıp biliminin en acı, en tavizsiz ama hayat kurtaran o evrensel kuralı burada da geçerlidir: Kangren olan uzvu kurtarmaya çalışmak, yara bandıyla tedavi etmeyi ummak bedenin tamamının ölümüne neden olur; hayatta kalmanın tek yolu, o acı verici, o travmatik ama zorunlu olan amputasyon işlemidir. Türkiye’nin de İstanbul söz konusu olduğunda ihtiyacı olan şey, sokak sokak bina güçlendirme projeleri değil, devasa ve radikal bir amputasyondur.

Amputasyon, bu bağlamda, İstanbul’un sadece bir cazibe merkezi olmaktan çıkarılması değil, bilinçli, planlı ve devlet aklıyla yönetilen bir şekilde küçültülmesi, nüfusunun seyreltilmesi ve sanayisinin tahliye edilmesi, yani tam anlamıyla bir “Desantralizasyon” sürecidir. İstanbul, o daracık yarımada coğrafyasının üzerinde taşıyabileceği biyolojik, ekolojik ve lojistik kapasiteyi on yıllar önce aşmıştır. Şehir, kendi atığında boğulan, kendi trafiğinde kilitlenen, kendi rantında tükenen bir kara deliğe dönüşmüştür. Bütün binalarını bugün sihirli bir değnekle dünyanın en sağlam betonuna dönüştürseniz bile, o binaların içindeki yirmi milyon insan sarsıntı sonrasında o daracık sokaklarda ezilecek, o ulaşılamaz enkazların arasında kalacak, salgın hastalıkların ve lojistik kilitlenmenin kurbanı olacaktır. Kurtuluş, o faya dayanıklı binalar yapmakta değil, o fayın etki alanından insanı, sanayiyi ve sermayeyi uzaklaştırmaktadır. Şehrin ekonomik büyümesini durdurmak, inşaat rantını sıfırlamak ve o devasa çarkı yavaşlatmak, ilk bakışta bir siyasi intihar gibi görünebilir. Evet, İstanbul’un bilerek ve isteyerek küçültülmesi kısa vadede devasa bir ekonomik daralmaya, gayrimenkul fiyatlarının çöküşüne ve ciddi bir sancıya neden olacaktır. Ancak amputasyonun doğası budur; kesilen uzvun acısı yıllarca hissedilir, fantom ağrılar beyni zorlar, yürümek yeniden öğrenilir ama nihayetinde beden yaşar. Biz ise o acıyı çekmemek için, göz göre göre bütün ülkenin o faya gömülmesini izliyoruz. Radikal tahliye doktrini, bir tercih değil, Türkiye’nin coğrafi kaderine karşı verebileceği yegane rasyonel hayatta kalma savaşıdır.

Peki, bu devasa nüfus, bu trilyonlarca liralık sanayi çarkı, bu fabrikalar nereye gidecek? İşte bu soru, bizi çıkış doktrinimizin o en heyecan verici, en hayati ve en tarihsel hamlesine, yani “Anadolu’nun Yeniden Fethi” vizyonuna götürür. Tarih boyunca Anadolu, sadece bir toprak parçası değil, milletin başı sıkıştığında geri çekildiği, yaralarını sardığı, küllerinden yeniden doğduğu o sarsılmaz, o kutsal ve o engin sığınak olmuştur. On dokuzuncu yüzyılın o karanlık dönemlerinde Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan sökülüp atıldığımızda, emperyalizmin çizmeleri altında ezildiğimizde bizi bağrına basan, Milli Mücadele’nin ateşini yakan yer o bozkırdı. Bugün ise bizi vatanımızdan söküp atmak isteyen şey düşman orduları değil, doğrudan doğruya doğanın o amansız jeolojik kuvvetleridir. Düşman değişmiş ama sığınağımız, o yegane kurtuluş reçetemiz değişmemiştir. Ancak bu kez Anadolu’ya sığınmak, çaresiz bir kaçış, bir mülteci sürüklenişi olarak değil; planlı, görkemli ve akılcı bir medeniyet inşası, yeni bir sanayi devrimi olarak tasarlanmak zorundadır.

Bu fethin merkez üssü, fay hatlarının en uzağında, sismik olarak ülkenin en güvenli, topografik olarak en düz ve genişlemeye en müsait olan o devasa plato, yani Konya-Karaman-Kayseri üçgeni olmalıdır. Sadece bu bölge de değil; Yozgat’tan Sivas’a, Ankara’nın çeperlerinden Eskişehir’e kadar uzanan o devasa İç Anadolu havzası, Türkiye’nin yeni ekonomik kalbi, yirmi birinci yüzyılın o sarsılmaz sanayi kalesi olarak yeniden kurgulanmalıdır. Ancak sermaye, sadece vatanseverlik duygularıyla ya da devletin kuru emirleriyle yer değiştirmez. Sermayenin dili matematiktir, karlılıktır ve lojistiktir. İstanbul’un o eşsiz limanlarına, o devasa küresel ticaret ağlarına alışmış bir sanayiciyi, fabrikasını söküp Karaman’ın ortasına taşımaya ikna edebilmek için, devletin o güne kadar görülmemiş büyüklükte, adeta çılgınca sayılabilecek teşvik ve planlama paketlerini devreye sokması şarttır.

Bu, yüzyılın en büyük ekonomik operasyonudur. Devlet, bu yeni sanayi havzalarına taşınacak olan şirketlere, beş yıl, on yıl değil, belki otuz yıl boyunca sıfır kurumlar vergisi vaat etmelidir. Arazi, sanayiciye ücretsiz ve altyapısı tamamen bitmiş bir şekilde sunulmalıdır. İşçinin sigorta primleri, enerjinin maliyeti devlet tarafından sübvanse edilmelidir. Ancak vergi muafiyeti tek başına yeterli değildir; sanayicinin ürettiği malı dünyaya satabilmesi için okyanusa, limanlara ulaşması gerekir. Bu nedenle, İç Anadolu’nun bu yeni merkezlerinden, sismik olarak daha az risk barındıran güney limanlarımıza, özellikle Mersin ve İskenderun limanlarına, otoyollara hapsedilmemiş, tamamen demir ağlarla örülmüş devasa, süper hızlı yük treni koridorları inşa edilmelidir. Bir sanayici, Karaman’da ürettiği bir makine parçasının, İstanbul’daki trafiğe takılmadan, doğrudan Mersin limanından gemiye yükleneceğini bilmeli ve bu lojistik avantajın maliyetlerini ne kadar düşürdüğünü kendi gözleriyle görmelidir. İstanbul’daki üçüncü köprülere, denizin altındaki devasa tünellere, o rant odaklı mega projelere gömülen o milyarlarca dolarlık kaynak, derhal bu Anadolu demiryolu ağlarının inşasına aktarılmalıdır.

Ancak bir şehri şehir yapan şey sadece fabrikaların bacaları, limanların vinçleri veya demiryollarının çeliği değildir. Şehir, insandır. Fabrikayı taşıyabilirsiniz, ama o fabrikayı yönetecek olan kalifiye mühendisi, yazılımcıyı, vizyoner yöneticiyi ve onların ailelerini o bozkıra taşımak, işin en zor, en sosyolojik ve en hassas mühendisliğidir. İstanbul’un o kaotik ama bir o kadar da büyüleyici kültürel aurasına, o tiyatrolara, konserlere, boğaz manzarasına, iyi liselere ve köklü üniversitelere alışmış bir beyaz yakalı sınıfı, sosyal donatıları olmayan, kültürel çölleşme yaşayan bir Anadolu kasabasına gitmeye nasıl ikna edeceksiniz? İşte “Anadolu’nun Yeniden Fethi” doktrini tam da burada, sadece bir sanayi hamlesi olmaktan çıkıp, devasa bir sosyokültürel devrim hamlesine dönüşmek zorundadır.

Devlet, bu yeni sanayi havzalarını inşa ederken, aynı zamanda o şehirlerin ruhunu da inşa etmelidir. Bu yeni merkezler, TOKİ’nin o ruhsuz, birbirinin kopyası, estetikten yoksun beton bloklarıyla değil; geniş yeşil alanlara sahip, yatay mimariyle tasarlanmış, bisiklet yollarının, modern sanat müzelerinin, opera binalarının, devasa kütüphanelerin ve sivil toplum merkezlerinin bulunduğu, nefes alan yirmi birinci yüzyıl kampüs şehirleri olarak tasarlanmalıdır. Türkiye’nin en iyi, en elit üniversitelerinin kampüsleri, en donanımlı araştırma hastaneleri, en kaliteli eğitim veren liseleri İstanbul’dan sökülüp bu yeni merkezlere nakledilmelidir. Genç bir anne-baba, çocuğu için en iyi eğitimi, en temiz havayı, en güvenli sokağı ve en zengin kültürel hayatı İstanbul’da değil, bu yeni Anadolu şehirlerinde bulacağını bilmelidir. İnsanlar İstanbul’dan bir sürgün gibi, bir zorunluluk gibi değil; daha kaliteli, daha güvenli, sismik korkudan arınmış, işe giderken ömrünün üç saatini trafikte harcamayacağı, uygar ve onurlu bir yaşama doğru hevesle, koşarak gitmelidir. Bu başarıldığında, nüfus kendiliğinden, suyun yatağını bulması gibi o güvenli topraklara akacak, İstanbul ise zamanla o taşıyamadığı yüklerinden arınarak, kendi tarihi ve coğrafi sınırlarına çekilecek, güvenli bir kültür, turizm ve finans kenti olarak asıl asaletine geri dönecektir.

Bütün bu anlattıklarımız, elbette ki mevcut devlet yapısının, mevcut bürokratik hantallığın ve o dar ufuklu siyasi algının çok ötesinde bir vizyonu, adeta bir zihniyet devrimini gerektirir. Bu noktada, Türkiye’nin hayatta kalabilmesi için devlet felsefesini, özellikle de “Ulusal Güvenlik” kavramını baştan aşağı yeniden tanımlaması şarttır. Yüzlerce yıldır zihinlerimize kazınmış o klasik, o arkaik devlet anlayışına göre, ulusal güvenlik sadece sınırları tanklarla, toplarla korumak, gökyüzünde savaş uçakları uçurmak, denizaltılarla mavi vatanı savunmak ve terör örgütleriyle mücadele etmekten ibarettir. Elbette ki zorlu bir coğrafyada bu askeri caydırıcılık hayati bir zorunluluktur. Ancak daha önce jeopolitik kırılmaları incelerken ispatladığımız üzere; eğer ülkenin kalbi olan Marmara bölgesi yerle bir olursa, o sınırda bekleyen tankın içine koyacak mazotu, o uçağı uçuracak pilotun maaşını, o donanmayı yönetecek lojistik aklı saniyeler içinde kaybedersiniz. İçeride ekonomisi çökmüş, altyapısı paramparça olmuş, on milyonlarca vatandaşı enkaz altında veya yollarda sefalet içinde kıvranan bir devletin sınırlarının ne kadar iyi korunduğunun, askeri cephaneliğinin ne kadar dolu olduğunun hiçbir hükmü kalmaz. İç cephe düştüğünde, dış cephe kendiliğinden buharlaşır.

O halde devletin yeni tanımı, sadece askeri tehditlere karşı değil, jeolojik tehditlere karşı da vatandaşını, ekonomisini ve geleceğini koruyan bir “Jeolojik Devlet” aklına evrilmelidir. Bir ülkenin ulusal güvenliği, onun faya olan mesafesiyle, sanayisinin jeolojik olarak ne kadar dağınık olduğuyla, binalarının ne kadar depreme dirençli olduğuyla doğrudan, matematiksel ve ayrılmaz bir biçimde ölçülmelidir. Tank paleti üreten fabrikayı fay hattından uzağa taşımak, en az o tankı üretmek kadar stratejik bir savunma hamlesidir. Nüfusu İstanbul’dan seyreltip Anadolu’ya yaymak, sınır boylarına hendek kazmaktan, füze savunma sistemleri almaktan çok daha büyük, çok daha hayati bir ulusal beka meselesidir. Devletin Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında, dış güçlerin hamlelerinden çok, yerin altındaki o fayın stres birikimi tartışılmalı; ülkenin savunma bütçesi kadar büyük bir bütçe, her yıl şaşmaz bir kararlılıkla bu desantralizasyon ve Anadolu’nun yeniden inşası vizyonuna, yani gerçek sivil savunmaya aktarılmalıdır. Eğer devleti kutsal, koruyucu ve yaşatıcı bir çatı olarak tanımlıyorsak; o çatının altındaki temel direklerin çürümesine seyirci kalan, sınırlarını korurken vatandaşının evinde ezilerek ölmesini sadece bir “kader” ya da “doğal afet” olarak rasyonalize eden bir devlet mekanizması, kendi varoluş amacını inkar ediyor demektir. Devlet, fay hattıyla savaşamaz; doğanın gücünü tankla topla durduramaz. Ancak devlet, o faya yem olmayacak coğrafyaları planlayarak, doğanın o acımasız kurallarının etrafından dolanacak aklı ve iradeyi gösterebilir. Yeni dönemin vatanseverliği, betona ve ranta tapmak değil, coğrafyanın yasalarına saygı duyarak, bilimin ve aklın ışığında o vatanı güvenli bir sığınak haline getirmektir.

Ancak bu noktada durup, aynayı sadece yöneticilere, o ulaşılmaz karar alıcılara veya soyut devlet mekanizmalarına tutmak en hafif tabirle ikiyüzlülük, en ağır tabirle ise devasa bir toplumsal riyakarlıktır. Tarihin o amansız mahkemesi kurulduğunda, sadece siyasileri, sadece o büyük müteahhitleri veya o açgözlü holding patronlarını sanık sandalyesine oturtmak adaleti sağlamaz. O mahkemede, bütün bir toplum, hepimiz, o sessiz kalabalıklar olarak en ön sırada yargılanmak zorundayız. Çünkü yöneticilerin bu radikal adımları atmaktan korkmasının, o inşaat ve rant çarkını bir türlü durduramamasının arkasında, sadece sermayenin baskısı değil; aynı zamanda o rantı arzulayan, o ranttan pay kapmak için sıraya giren, kendi çocuğunun geleceğini üç kuruşluk bir imar affına, fazladan bir kat iznine seve seve satan toplumun o devasa, o ahlaki çürümesi yatmaktadır.

Hepimiz o suça, o büyük jeolojik intihara kendi çapımızda, kendi gücümüz yettiğince ortak olduk. Üç katlı mütevazı ama sağlam evinin bulunduğu arsaya, sırf müteahhit beş kat yapacak ve kendisine fazladan iki daire verecek diye o daracık sokakları cehenneme çeviren sözleşmelere imza atan vatandaş masum mudur? Seçim dönemlerinde meydanlara inen siyasetçilerden, yaşadığı şehrin depreme hazırlanmasını, altyapının yenilenmesini, parkların, toplanma alanlarının korunmasını talep etmek yerine; tarlasına imar gelmesini, kaçak katına af çıkmasını, kapısının önüne metro gelmesini talep eden seçmen masum mudur? Kendi imzaladığı çürük yapı denetim raporunun, bir gün binlerce insanın mezar taşı olacağını bile bile o rüşveti cebine indiren mühendis, o betonu sulandıran işçi, o projeye onay veren belediye meclis üyesi masum mudur? Ev alırken binanın zemin etüdünü, kolonların kesilip kesilmediğini sormak yerine, mutfak dolaplarının ankastre olup olmadığına, banyonun fayansına veya otoparkın büyüklüğüne bakarak milyonlarını o ölüm tuzağına yatıran eğitimli, beyaz yakalı sınıf masum mudur?

İşte bu yüzden, beklenen İstanbul depremi sadece bir doğa olayı değil, aynı zamanda toplum olarak ahlaki iflasımızın, bilime sırt çevirişimizin, kısa vadeli küçük hesaplar uğruna birbirimizin celladı oluşumuzun doğa tarafından yüzümüze çarpılacak o son, o en acımasız tokatıdır. Sermaye, sadece o toplumun arzularını şekillendirir ve o arzuları sömürür. Siyasetçi, sadece o toplumun taleplerini aynalar ve o talepler üzerinden iktidarını korur. Eğer toplum rant talep ediyorsa, sistem rant üretir. Eğer toplum güvenlik talep etmiyorsa, sistem güvenlik için bir kuruş bile harcamaz. Kilitlenmenin asıl şifresi, yöneticilerin masasında değil, evlerimizin oturma odalarında, tapu dairelerindeki o karanlık pazarlıklarda ve zihinlerimizin o korkunç eylemsizliğinde gizlidir.

Tarihin mahkemesinde, 1755 Lizbon’unun o şatafatlı kibriyle, 1923 Tokyo’sunun o bilim karşıtı sansürcü aklıyla, 2005 New Orleans’ının o sınıfsal vahşetiyle birlikte yargılanacağız. Ancak bizim suçumuz hepsinden daha ağır olacak. Çünkü biz, her şeyi biliyorduk. Bilimin, teknolojinin, sismolojinin ve iletişimin zirvesinde yaşadığımız bir çağda, her gün ekranlarımızda o korkunç senaryoyu milimetrik olarak izlememize, altımızdaki fayın her hareketini uydulardan takip etmemize rağmen, hiçbir şey yapmamayı, hiçbir şey talep etmemeyi seçtik. Cahillik bir mazeret olabilir, teknolojisizlik bir mazeret olabilir; ancak bilerek ve isteyerek, sadece konforumuzdan ve rantımızdan vazgeçmemek için o fay hattının üzerinde kurbanlık koyunlar gibi beklemek, tarih önünde hiçbir mazeretle açıklanamayacak devasa bir şuursuzluk, ahlaki bir çöküş ve kollektif bir cinayettir.

Yine de, henüz o son saniye bitmemişken, yerin altındaki o karanlık mekanizma son kilidini açmamışken, umudu tamamen rafa kaldırmak insan doğasına ve yaşama direncine ihanettir. Kader, gökyüzündeki yıldızlara ya da yeraltındaki kayalara kazınmış, değiştirilemez bir hüküm değildir. Kader, bizim bugün aldığımız, ya da almaktan korktuğumuz kararların toplamıdır. Doğanın yasalarını değiştiremeyiz; fay hattının ne zaman kırılacağına, ne kadar enerji boşaltacağına müdahale edemeyiz. Ancak o kırılma gerçekleştiğinde nerede olacağımızı, o enerji boşaldığında o şiddeti nasıl karşılayacağımızı, o betonların altında kalıp kalmayacağımızı belirlemek tamamen, ama tamamen bizim kendi hür irademizin, aklımızın ve devlet-toplum olarak alacağımız o büyük, o cesur kararların elindedir.

Bu kitap boyunca anlattığımız o karanlık senaryolar, o acımasız tarihsel emsaller ve o boğucu kilitlenme analizleri, sizi bir karamsarlık çukuruna itmek, elinizi kolunuzu bağlayıp çaresizliğe teslim etmek için yazılmadı. Tam aksine, gerçeğin o bütün çirkinliğiyle, o bütün dehşetiyle yüzleşmek, bir uyanışın, silkelenişin ve radikal bir isyanın ilk ve en gerekli şartıdır. Kanseri yenebilmek için önce kanser olduğunuzu, o karanlık teşhisi en çıplak haliyle kabul etmeniz, inkar safhasını geçmeniz gerekir. Biz, ülke olarak on yıllardır o inkar safhasında takılı kaldık. Şimdi, o korkunç teşhisle yüzleşme, aynaya bakma ve o radikal ameliyat masasına kendi rızamızla, aklımızla ve bilimin ışığıyla yatma zamanıdır.

Bir çıkış var. O çıkış, günü kurtaran yalanları, rant dolu vaatleri, kentsel dönüşüm adı altındaki o ölümcül yoğunlaştırma projelerini elimizin tersiyle itmekle başlar. O çıkış, devleti yönetenlerden köprüler, yeni havalimanları, çılgın mega projeler istemek yerine; “Bizi bu ölüm tuzağından çıkarın, Anadolu’da güvenli, yaşanabilir, uygar ve üreten yeni şehirler kurun ve ekonomiyi o faya gömmekten vazgeçin” diye haykıran, omuz omuza vermiş bir toplumsal iradeyi yaratmakla mümkündür. Bireysel kurtuluş fantezilerini bırakıp, yanımızdaki komşunun, sokağımızdaki yoksulun, şehrimizdeki işçinin hayatını kurtarmadan kendi hayatımızın da kurtulamayacağı o büyük, o devasa kolektif bilinci inşa etmekle mümkündür.

Kassandra’nın lanetini kırmak bizim elimizde. O kahinlerin, o laboratuvarlarında çırpınan sismologların, o gerçeği haykıran yerbilimcilerin yalnızlığına son vermek zorundayız. Onların söylediklerini sadece bir akşam haberleri fon müziği gibi dinlemekten çıkıp, o uyarıları devletin planlama teşkilatlarına, meclis kürsülerine, belediye meclislerine ve kendi hayatımızın tam merkezine sarsılmaz birer yasa olarak yerleştirmeliyiz. Çünkü eğer bu uyanışı gerçekleştiremezsek, eğer o radikal amputasyon cesaretini gösteremezsek ve Anadolu’nun o güvenli bozkırlarına akılcı bir medeniyet kuramazsak; doğa o jeolojik giyotini çalıştırdığında, arkamızdan sadece “Biliyorlardı ama durmadılar” diyecek olan tarihin o soğuk, o acımasız ve affetmez sessizliği kalacaktır. Bizler, kendi cehaletimizin kurbanları değil, kendi hırsımızın, kendi rantımızın ve bilime sırt çevirmemizin gönüllü mahkumları olarak o enkazın altında yok olup gideceğiz.

Uyanış için bu son çağrıdır. Fay hattı sadece yerin altında değil; aklımızla kibrimiz, ahlakımızla rantımız, geçmişimizle geleceğimiz arasında giderek derinleşen o devasa uçurumda uzanmaktadır. Kaderi yeniden yazmak, hala, şu an, tam da burada mümkündür. Yeter ki aklımızı o kilitli kafesinden çıkaralım, doğanın karşısındaki o zavallı kibrimizden arınalım ve yaşamak için, gerçekten ve onurlu bir şekilde yaşamak için o büyük, o sarsıcı adımı atmaya cesaret edelim. Zaman tükeniyor; ve doğa, aklını kullanmayanları asla, ama asla affetmiyor.

Scroll to Top