BÖLÜM 1: GENETİK KODLAR VE “KİTAPSIZ” İDEOLOJİNİN DOĞUŞU (1920’LER)
Tarih sahnesine çıkan pek çok büyük siyasal ideolojinin ve kitle hareketinin kökeninde, o hareketin sınırlarını, hedeflerini, düşmanlarını ve müttefiklerini kesin hatlarla çizen bir kurucu metin, adeta bir kutsal kitap bulunur. Yirminci yüzyılın siyasi manzarasına yön veren büyük akımlara bakıldığında bu durum son derece belirgindir. Marksizm, en temelde Das Kapital ve Komünist Manifesto gibi metinlerin üzerine inşa edilmiş, diyalektik materyalizmi bir dogma olarak kabul eden, sınıf çatışmasını tarihin motoru olarak gören kesin bir teorik çerçeveye sahiptir. Nasyonal Sosyalizm, Kavgam kitabında sınırları çizilmiş olan ırkçı ve yayılmacı bir vizyonun kusursuz, ancak bir o kadar da hastalıklı ve katı bir uygulamasıdır. Faşizm, keza İtalyan entelektüellerinin ve Mussolini’nin kaleme aldığı doktrinlerle devletin kutsiyetini önceden belirlemiş bir manifestoya dayanır. Bu tür ideolojilerde teori, pratikten önce gelir. Liderler ve devrimciler, ellerindeki bu metinleri gerçeğe dönüştürmek, toplumu ve devleti bu önceden yazılmış reçetelere göre şekillendirmek için yola çıkarlar. Karşılaşılan krizlerde dahi ilk başvurulan yer, bu kurucu metinlerin tefsirleridir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesi ve daha sonraki yıllarda bir devlet doktrini haline gelecek olan Kemalizm, kökleri itibarıyla böylesi bir teorik lükse, önceden hazırlanmış bir reçeteye veya sınırları kalın çizgilerle çekilmiş bir manifestoya sahip olmanın çok uzağında doğmuştur. İdeolojinin genetik kodlarını incelediğimizde karşımıza çıkan ilk ve en sarsıcı gerçek, onun aslında kitapsız bir ideoloji olmasıdır.
Kemalizmin kitapsız bir ideoloji olması, onun entelektüel bir derinlikten yoksun olduğu anlamına gelmez. Aksine bu durum, imparatorluğun çöküş sürecinde yetişmiş, sürekli cepheden cepheye koşmuş, ölüm kalım mücadelelerinin tam merkezinde yer almış kurucu kadronun bir varoluşsal tercihidir. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, masa başında toplum mühendisliği planları yapan teorisyenler değil, ateş hattında bir devleti ipten almaya çalışan pratik askerler ve kurmaylardı. İçinde bulundukları tarihsel gerçeklik, onlara uzun felsefi tartışmalara girme, ideolojik saflık arayışında olma fırsatı tanımıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Sevr Antlaşması ile fiilen parçalanmış, orduları dağıtılmış, başkenti işgal edilmiş, ekonomisi tamamen çökmüş ve halkı savaş yorgunu bir coğrafyada, öncelik ideolojik bir ütopya kurmak değil, en temel biyolojik ve siyasi gerçeklik olan hayatta kalmayı sağlamaktı. Bu hayatta kalma güdüsü, Kemalizmin tüm tarihsel evrelerinde karşımıza çıkacak olan o muazzam esnekliğin, şekil değiştirme yeteneğinin ve pragmatizmin tohumlarını atmıştır. Başlangıçta Kemalizm diye adlandırılan bir mefhum bile ortada yoktu; var olan tek şey, Anadolu’yu düşman işgalinden temizlemek ve bağımsız bir siyasi entite kurmak için her türlü aracı mübah gören rasyonel bir kurmay aklıydı.
Bu kurmay aklı, ideolojik saplantıları bir kenara bırakarak, o anın jeopolitik ve sosyolojik koşulları neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan zerre kadar çekinmemiştir. Pragmatizm, burada salt bir ilkesizlik olarak değil, aksine devletin bekası ve bağımsızlık gibi en üstün ilkeye ulaşmak için kullanılan maharetli bir siyaset sanatı olarak okunmalıdır. Mustafa Kemal’in 1920’lerin başındaki hamleleri bu bağlamda incelendiğinde, onun bir satranç ustası gibi, birbirine tamamen zıt ideolojik cepheleri, toplumsal kesimleri ve dış güçleri aynı potada eritebilme ya da en azından aynı amaca doğru sevk edebilme dehası görülür. Bir yanda yüzyıllardır hilafet ve saltanat kültürüyle yoğrulmuş, muhafazakar, dini hassasiyetleri yüksek bir Anadolu halkı ve eşrafı vardır. Diğer yanda ise kuzeyde, Çarlık Rusyası’nı yıkarak yepyeni, emperyalizm karşıtı ama aynı zamanda din karşıtı ve proleterya diktatörlüğünü savunan Bolşevik devrimi gerçekleşmiştir. Batı’da ise Ankara hükümetini boğmak isteyen, kapitalist ve emperyalist İtilaf Devletleri bulunmaktadır. Bu korkunç denklemin içinden çıkabilmek, ne katı bir şeriatçılıkla, ne saf bir Batı tipi liberalizmle, ne de dogmatik bir Marksizmle mümkündü.
Ankara hükümetinin askeri ve mali kaynaklara şiddetle ihtiyacı vardı ve bu yardımı sağlayabilecek tek güç, Batılı emperyalistlerle ölümcül bir savaşa tutuşmuş olan Sovyet Rusya idi. Mustafa Kemal, Lenin ve Bolşeviklerle temas kurarken olağanüstü bir diplomatik ve ideolojik esneklik sergilemiştir. Lenin’e yazılan mektuplarda, Ankara hükümetinin anti-emperyalist mücadelesi ile Sovyetlerin kapitalizm karşıtı dünya devrimi vizyonu arasında bilinçli ve stratejik paralellikler kurulmuştur. Ortak düşman Batı emperyalizmidir. Ancak Anadolu’nun sosyolojik gerçeği, bir komünist devrime, sınıf savaşına ya da din karşıtı bir propagandaya asla hazır değildi; dahası böyle bir girişim Milli Mücadele’yi anında içeriden çökertebilirdi. Bu noktada Türk siyasi tarihinin en ilginç sentezlerinden biri olan İslami-Bolşevik retorik devreye sokulmuştur. Mustafa Kemal ve çevresindeki kadro, Bolşevizmin eşitlikçi ve anti-emperyalist söylemlerini, İslam’ın mazlumları koruyan, zalimlere (emperyalistlere) karşı cihat ilan eden kavramlarıyla harmanlayarak bir nevi İslami Sosyalizm dili yaratmışlardır. Cami kürsülerinden Sovyetlerin emperyalizme karşı verdiği savaşın aslında İslam’ın menfaatlerine uygun olduğu yönünde vaazlar verdirilmiş, Bolşeviklerin ezilen halkları kurtarma misyonu, İslam’ın adalet anlayışıyla eşdeğer tutulmuştur. Bu durum, Sovyetlerden gelecek altın, silah ve cephane yardımının yolunu açarken, içerideki muhafazakar kitlelerin de bu ittifaka itiraz etmesini engellemiştir. İdeoloji, burada açıkça hayatta kalma stratejisinin emrinde bir araca dönüştürülmüştür.
Benim bu döneme ilişkin siyasi tarih okumalarında en çok dikkatimi çeken husus, kurucu iradenin bu makyavelist ve aynı zamanda dâhiyane manevra kabiliyetidir. İdeolojilerin adeta birer din gibi yaşandığı, uğruna milyonların öldüğü bir çağda, ideolojiyi sadece bir dış politika kaldıracı olarak kullanabilmek, eşine az rastlanır bir rasyonelliktir. Sovyet Rusya’yı ikna etmek ve onlardan maddi destek alabilmek uğruna girişilen bu taktiksel yakınlaşma, sadece dış diplomatik yazışmalarla sınırlı kalmamış, iç siyasette de oldukça karmaşık ve tehlikeli oyunların oynanmasına neden olmuştur. Anadolu’da gerçekten de komünizme ve sosyalizme sempati duyan, bu ideolojileri içselleştiren radikal gruplar türemeye başlamıştı. Bunların en bilineni ve en güçlüsü, İslamiyet ile sosyalizmi sentezleyerek Anadolu’da bir halk devrimi yapmayı düşleyen Yeşil Ordu cemiyetiydi. Yeşil Ordu, Çerkez Ethem ve onun Kuvayı Seyyare’si gibi çok ciddi askeri güçlerle dirsek temasındaydı. Bolşevik devriminin rüzgarını arkasına alan, İslami bir cila ile Anadolu köylüsüne eşitlik vaat eden bu hareket, kısa sürede Ankara’daki merkezi otorite için, yani Mustafa Kemal ve düzenli ordu kurma çabasındaki kurmay heyeti için büyük bir tehdide dönüşme potansiyeli taşımaya başladı.
Mustafa Kemal, başlarda Yeşil Ordu’nun faaliyetlerine göz yummuş, hatta güvendiği bazı isimleri bu cemiyetin içine bizzat yerleştirerek hareketi kontrol altında tutmaya ve Sovyetlere karşı Türkiye’de komünist hareketlerin ne kadar canlı olduğunu gösteren bir vitrin olarak kullanmaya çalışmıştır. Sovyet altınının Anadolu’ya akması için bu vitrin şarttı. Ancak Yeşil Ordu’nun giderek güçlenmesi, Çerkez Ethem’in başına buyruk hareketleri ve düzenli orduya katılmayı reddetmesi, en önemlisi de bu hareketin sınıf temelli bir ayaklanma potansiyeli taşıyarak devlet otoritesini tanımamaya başlaması, Mustafa Kemal’in tahammül sınırlarını zorlamıştır. Devletin genetik kodlarında yatan o mutlak merkeziyetçi ve otoriter refleks tam bu noktada devreye girmiştir. Bir hareketin devlete faydalı olduğu sürece desteklenmesi, ancak devletin bekasına ve tekelci şiddet kullanımına ortak olmaya yeltendiği anda ezilmesi gerektiği ilkesi burada kristalleşmiştir.
Yeşil Ordu’nun tehlikeli boyutlara ulaştığını gören Mustafa Kemal, çok zekice bir karşı hamle ile kendi kontrolünde resmi bir Türkiye Komünist Fırkası kurdurmuştur. Tarihin gördüğü en ironik siyasi manevralardan biridir bu. Partinin kurucuları arasında İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir gibi hayatları boyunca komünizmle uzaktan yakından alakası olmamış, son derece muhafazakar, milliyetçi ve devletçi paşalar ile üst düzey bürokratlar yer alıyordu. Kurulan bu resmi komünist fırkasının amacı, ülkede bir işçi sınıfı devrimi yapmak falan değildi elbette; yegane amaç, komünist ideolojinin devlet tekeline alınması, dışarıda Sovyetlere “Bakın bizim de komünist partimiz var, biz dostuz” mesajının verilmesi ve içerideki gerçek, tabandan gelen, kontrol edilemez komünist ve sosyalist oluşumların meşruiyetinin elinden alınarak tasfiye edilmesiydi. Bu, Kemalizmin ileriki on yıllarda sağ, sol, milliyetçi veya dinci her türlü sivil toplumsal hareketi devletleştirmeye, devletin kontrolü altına almaya yönelik temel içgüdüsünün ilk başarılı provasıdır. Sivil alanda devletten bağımsız bir siyasi gücün yeşermesine izin vermeme geleneği, tam olarak bu resmi Türkiye Komünist Fırkası hamlesiyle doktrinleşmiştir.
Aynı dönemde, Anadolu dışından, doğrudan Sovyet Rusya’dan destek alarak Anadolu’ya girip gerçek bir Marksist-Leninist devrim yapmayı planlayan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının trajik sonu da bu pragmatik devlet aklının acımasızlığının bir sonucudur. Bakü’de kurulan Türkiye Komünist Partisi’nin lideri Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı, Milli Mücadele’ye katılmak ve Anadolu’daki sol hareketleri domine etmek üzere yola çıktıklarında, Ankara hükümeti tarafından büyük bir tehdit olarak algılandılar. Sovyetlerle olan ittifak ne kadar hayatiyse, içeride bağımsız ve doğrudan Moskova’ya bağlı bir komünist odağın yeşermesi de o kadar ölümcüldü. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Anadolu’ya giriş süreci, yerel idareciler ve güruhlar tarafından provoke edilen linç girişimleriyle engellenmiş, nihayetinde Trabzon’da bir tekneye bindirilerek Karadeniz’in karanlık sularında Yahya Kahya ve adamları tarafından vahşice katledilmişlerdir. Bu cinayet, Ankara’nın bilgisi ve onayı dışında gerçekleşmesi pek mümkün olmayan, oldukça profesyonel bir tasfiye operasyonudur. Sovyetler Birliği, o anki konjonktürde Anadolu’daki Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasını kendi güney sınırlarının güvenliği için elzem gördüğünden, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesine ciddi bir tepki göstermemiş, reel politiği ideolojik yoldaşlığa tercih etmiştir.
Mustafa Suphi olayı ve ardından Çerkez Ethem’in Kuvayı Seyyare’sinin düzenli ordu tarafından ezilerek tasfiye edilmesi, Türkiye’de Sol Kemalizm illüzyonunun, daha doğmadan sakatlandığı, temelden çelişkili hale geldiği ilk büyük tarihsel dönemeçtir. Günümüzde bazı Sol Kemalist çevreler, 1920’lerin başındaki o İslami-Bolşevik yazışmaları, anti-emperyalist söylemleri ve Atatürk’ün Lenin ile olan sıcak ilişkisini ön plana çıkararak Kemalizmin kökeninde derin bir solcu, anti-kapitalist bir devrimci öz bulunduğunu iddia ederler. Oysa tarihsel gerçeklik, bu sol ve anti-emperyalist söylemlerin tamamen konjonktürel bir zırh olduğudur. Devlet, Sovyet altınlarına ve silahlarına ihtiyaç duyduğu en zayıf anında bile gerçek sol siyaseti, tabandan gelen sınıf odaklı talepleri, özerk silahlı grupları ve bağımsız komünist aydınları Karadeniz’in sularında boğmaktan ya da süngüyle ezmekten çekinmemiştir. İdeolojik olarak sola göz kırpılırken, pratik siyasette solun kökü kazınmıştır. Bu ikilik, Kemalizmin sol bir okumasını yapmaya çalışanların her daim yüzleşmekten kaçındığı, ancak ideolojinin tarihsel genetiğini oluşturan en belirgin paradokstur.
Tehlike geçmeye başlayıp, askeri zaferler arka arkaya geldikçe ve özellikle Batı cephesinde Yunan ordusu denize döküldükten sonra, Ankara hükümetinin Sovyet Rusya’ya olan mutlak bağımlılığı azalmıştır. İşte bu noktada, o pragmatik bukalemun ideolojinin ne denli hızlı ve keskin bir şekilde renk değiştirebildiğine tanık oluruz. Savaşın kazanılmasının ardından, Lozan Barış Görüşmeleri’nin kesintiye uğradığı oldukça kritik bir evrede, 1923 yılının başlarında İzmir İktisat Kongresi toplanmıştır. Bu kongre, Milli Mücadele’yi destekleyen Batı karşıtı, anti-emperyalist ve devletçi/toplumcu beklentilere sahip kadrolar ve Sovyetler için tam bir hayal kırıklığı, Batı dünyası için ise derin bir oh çekme vesilesi olmuştur. Mustafa Kemal, bu kongrede yaptığı konuşmalarda ve alınan kararlarda, Türkiye’nin yönünün komünizm olmadığını, özel mülkiyete, serbest teşebbüse saygılı olduklarını, yabancı sermayeye (eğer siyasi bağımsızlığa saygı duyarlarsa) kapılarının açık olduğunu ve ülkenin kalkınmasının liberal, kapitalist bir modelle, bir milli burjuvazi yaratılarak sağlanacağını açıkça ilan etmiştir.
İzmir İktisat Kongresi kararları, 1920’lerin başındaki Bolşevik flörtünün tamamen sona erdiğinin, dış politikada bir denge unsuruna ihtiyaç kalmadığı anda devletin asli rotasının her zaman Batı medeniyeti ve kapitalist sistem olduğunun tescilidir. Kurucu irade, devletin bekası için bir dönem Sovyetleri kullanmış, ancak yeni kurulan cumhuriyetin toplumsal ve ekonomik temellerini asla bir işçi sınıfı ya da sınıf mücadelesi üzerine değil, tam aksine özel sermayeyi palazlandıracak, köylüyü ezecek ve Batı’ya entegre olacak bir model üzerine kurmuştur. Siyasi olarak anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı verilmiş olsa da, ekonomik olarak emperyalizmin ana vatanı olan kapitalist sisteme entegrasyon hedeflenmiştir. Bu durum, sol literatürde sıkça tartışılan “Kemalist devrimin burjuva demokratik devrimi karakteri” taşıdığı tezinin en büyük dayanağıdır. Komünist söylemlerin hemen ardından gelen bu keskin liberal vaatler, ideolojinin omurgasının herhangi bir iktisadi doktrine değil, gücün ve devletin tahkim edilmesine dayandığını kanıtlamaktadır.
1920’lerin bu karmaşık, çelişkilerle dolu ve baş döndürücü hızda değişen politik iklimi, Kemalizmin sonraki yüzyıl boyunca sergileyeceği metamorfozların adeta bir ön gösterimi gibidir. Mustafa Kemal’in kurucu dehası, ideolojik saflık uğruna devleti felakete sürüklemek yerine, ideolojileri devletin bekası için birer enstrüman olarak kullanma becerisinden gelir. Yeşil Ordu’nun tasfiyesi, resmi komünist partisinin bir parodi olarak kurulması, Mustafa Suphi’nin ortadan kaldırılması ve hemen ardından İzmir İktisat Kongresi ile kapitalizme selam çakılması, ardışık hatalar silsilesi değil, tam aksine ilmek ilmek örülmüş bir büyük stratejinin parçalarıdır. Bu stratejinin merkezinde, ideolojiler üstü, kutsal, bölünmez ve tartışılmaz bir “Devlet” mefhumunun yaratılması yatar. Sağ veya sol, İslamcılık veya Batıcılık, liberalizm veya devletçilik; hepsi dönemin şartlarına göre giyilip çıkarılabilecek elbiselerdir. Asıl olan, o elbiseyi giyen bedenin, yani Türk devlet aygıtının otoritesinin sarsılmaz bir biçimde tesis edilmesidir.
Bu bağlamda değerlendirdiğimizde, 1920’lerin pratiklerinden doğan Kemalizmin, henüz adı dahi konmamışken, kendi genetik kodlarına “devletçilik, merkeziyetçilik, otoriterlik ve liderlik kültü”nü işlediğini rahatlıkla görebiliriz. Dışarıdan bakıldığında çelişkili gibi görünen İslami argümanların, Bolşevik taktiklerin ve liberal ekonomik hedeflerin eşzamanlı olarak kullanılması, aslında ortada tek ve değişmez bir ideolojinin olduğunu gösterir: Reel politik üzerinden devletin yaşaması. O dönemin kurucu babaları, daha sonraki kuşakların Kemalizmi dondurarak bir dogma haline getirmeye çalışacaklarının muhtemelen farkında değillerdi. Onlar, o günün yangınından mal kaçırıyor, günü kurtarıyor ve yarını inşa edebilmek için her tuşa aynı anda basıyorlardı. İşte tam da bu nedenle, Kemalizmin kökenlerinde saf bir sağ ya da saf bir sol aramak, o dönemin tarihsel gerçekliğine haksızlık etmek ve anakronik bir yanılgıya düşmektir. Kitabı olmayan bu ideoloji, kitabını yaşarken, kan dökerek, masada müzakere ederek ve rakiplerini tek tek bertaraf ederek kendi üzerine yazmıştır. İlk yirmi yılın sonunda ortaya çıkan tablo, hiçbir ideolojik kaba tam olarak sığmayan, devrimci olduğu kadar muhafazakar, Batıcı olduğu kadar devletçi, eşsiz bir Türkiye prototipi yaratmıştır. Fakat bu plastik yapının içindeki en sert çekirdek, sivil inisiyatiflere, taban hareketlerine ve muhalif ideolojilere karşı gösterilen tahammülsüzlük ve devletin mutlak hakimiyetini sağlama refleksi olarak hep baki kalacaktır. Mustafa Suphi’nin boğulduğu sular ve İzmir İktisat Kongresi’nde alkışlanan tüccarlar, bu asırlık devletçi refleksin ilk kurbanları ve ilk efendileri olarak tarihteki yerlerini almışlardır.
BÖLÜM 2: KADRO HAREKETİ VE “SOL KEMALİZM” İLLÜZYONUNUN İFLASI (1930’LAR)
Cumhuriyetin kuruluşunun ardından askeri zaferlerin sıcaklığı yavaş yavaş yerini yeni devletin inşasının soğuk ve rasyonel gerçekliğine bırakırken, devrimi yapan kadroların önünde devasa bir ideolojik boşluk duruyordu. Bir önceki aşamada, yani devletin ölüm kalım mücadelesi verdiği o ateşten günlerde, ideolojinin salt bir hayatta kalma aracı olarak, son derece pragmatik bir yaklaşımla kullanıldığını, birbirine zıt fikirlerin bile o dönemin konjonktürü gereği nasıl ustalıkla aynı potada eritildiğini görmüştük. Ancak 1930’lara gelindiğinde, hayatta kalma safhası büyük ölçüde tamamlanmış, sınırlar çizilmiş, Lozan imzalanmış ve rejim kendisini kurumsal olarak temellendirmeye başlamıştı. İşte tam bu noktada, devrimi gerçekleştiren eylemci iradenin entelektüel kanadı şu yakıcı soruyla yüzleşmek zorunda kaldı: Biz ne yaptık ve bu yaptığımız şeyin dünyadaki ideolojik karşılığı nedir? Askeri bir kurtuluş sağlandıktan ve saltanat gibi köhnemiş kurumlar yıkıldıktan sonra, bu yeni devletin üzerine inşa edileceği felsefi temel, ekonomik doktrin ve toplumsal tahayyül ne olacaktı? 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın kapitalist sistemi temelden sarsması, liberal demokrasilerin çöküşe geçmesi ve dünyanın bir yanda faşizme diğer yanda komünizme doğru hızla savrulması, Ankara’nın genç aydınlarını, henüz adı tam konmamış olan “Kemalizm”i dünya literatürüne girecek özgün bir ideoloji olarak sistemleştirmeye itti. Bu sistemleştirme çabasının en iddialı, en entelektüel ve nihayetinde en trajik denemesi, Kadro dergisi etrafında toplanan aydınların başlattığı ve “Sol Kemalizm” olarak adlandırılabilecek olan harekettir.
Kadro hareketini salt bir yayın organının etrafında toplanmış birkaç entelektüelin hevesi olarak görmek, dönemin ruhunu ıskalamak anlamına gelir. Kadro, 1932 yılında yayın hayatına başladığında, kurucu kadrosunun entelektüel bagajı, Türkiye’nin o güne kadar gördüğü en ağır ve karmaşık siyasi sentezlerden birini taşıyordu. Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin gibi isimlerin bir araya gelmesi tesadüfi değildi. Özellikle Şevket Süreyya, Vedat Nedim ve İsmail Hüsrev gibi isimlerin geçmişine bakıldığında, gençlik yıllarında Turancılık hayalleriyle Kafkaslara koşmuş, ardından Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) Marksizm-Leninizm eğitimi almış, hatta Türkiye’ye dönüp yasa dışı komünist faaliyetlerden dolayı İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış isimler oldukları görülür. Bu “eski tüfek” Marksistlerin, bir zamanlar hapis yattıkları devletin kurucu ideolojisine teorik bir çerçeve çizmeye talip olmaları, ilk bakışta bir çelişki gibi görünse de aslında dönemin tarihsel gerçekliği içinde son derece tutarlı bir arayışın sonucuydu. Bu aydınlar, Türkiye’de klasik Marksist şemaların, yani proletarya ve burjuvazi arasındaki bir sınıf çatışmasının işe yaramayacağını yaşayarak, bedel ödeyerek öğrenmişlerdi. Zira ortada ne devrim yapacak sanayileşmiş bir işçi sınıfı vardı, ne de Batı anlamında bir burjuvazi. Geriye tek bir ilerici, anti-emperyalist ve değiştirici güç kalıyordu: Mustafa Kemal ve onun kurduğu devlet aygıtı. Bu aydınlar, eski Marksist metodolojilerini Kemalizmin kalıbına dökerek, devleti anti-kapitalist bir rotaya oturtmayı hayal ettiler.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bu ekibe katılımı ise meselenin edebi ve psikolojik boyutunu tamamlıyordu. Yakup Kadri’nin ünlü “Yaban” romanı, aslında Kadro hareketinin üzerine inşa edildiği toplumsal travmanın edebi manifestosudur. Anadolu köylüsünün cehaleti, yoksulluğu ve aydına duyduğu nefret ile aydının halktan kopukluğu arasındaki o korkunç uçurum, Yakup Kadri’nin zihninde derin yaralar açmıştı. Devrim, Ankara’nın salonlarında, bürokrasinin koridorlarında yapılmıştı ama bu devrimin ışığı Anadolu’nun çorak topraklarına, kerpiç evlerine henüz ulaşmamıştı. Yakup Kadri’ye göre bu kopukluğun aşılması, devrimin halka inmesi ve köylünün feodal ağaların, mürtecilerin elinden kurtarılması gerekiyordu. Fakat bu iş, halkın inisiyatifine bırakılamayacak kadar ciddiydi. Çünkü halk yobazdı, cahildi ve kendi çıkarını bilecek bilinçten yoksundu. Devrim, ancak bilinçli, seçkin ve adanmış bir “öncü birlik” yani bir “kadro” tarafından tepeden inme bir kararlılıkla halka götürülebilirdi. Lenin’in “profesyonel devrimciler” teorisinin Kemalist bir versiyonu olan bu öncü kadro fikri, derginin sadece ismini değil, tüm varoluş felsefesini oluşturuyordu. Kadro, kendini devletin resmi aklı, devrimin beyni olarak konumlandırmıştı. Onlara göre Mustafa Kemal bir “Milli Kurtuluş Savaşı” vererek siyasi bağımsızlığı sağlamıştı, ancak devrimin ikinci ve asıl zorlu aşaması olan ekonomik ve kültürel bağımsızlık henüz başlamamıştı. Bu ikinci devrimi gerçekleştirecek olan teorik silahı Kadro dergisi sağlayacaktı.
Kadrocuların ortaya koyduğu ideolojik çerçevenin merkezinde, dönemin dünyasını okuma biçimleri yatar. 1929 kriziyle birlikte Batı kapitalizminin can çekiştiğini görüyorlardı. Onlara göre kapitalizm, emperyalizm aşamasına gelerek sadece kendi içindeki işçi sınıfını değil, asıl olarak sömürge ve yarı-sömürge ulusları, yani Doğu’yu ezmeye başlamıştı. Bu nedenle 20. yüzyılın asıl çelişkisi, Marks’ın iddia ettiği gibi işçi ile işveren arasında değil, ezen emperyalist uluslar ile ezilen sömürge uluslar arasındaydı. Sınıf mücadelesi teorisini reddederek yerine “Milli Kurtuluş” teorisini ikame ettiler. Türkiye’nin verdiği Kurtuluş Savaşı, tüm ezilen uluslara örnek teşkil edecek cihanşümul (evrensel) bir nitelik taşıyordu. Ancak siyasi bağımsızlığın sürdürülebilmesi için ülkenin hızla sanayileşmesi gerekiyordu. Batı’nın yüz yılda kapitalist sömürüyle yaptığı bu sanayileşmeyi, Türkiye gibi sermayesi olmayan bir ülke nasıl başaracaktı? İşte Kadrocuların can alıcı tezi burada devreye giriyordu: Devletçilik. Ancak onların anladığı devletçilik, devletin sadece yollar, köprüler veya özel sektörün gücünün yetmediği büyük fabrikaları kurduğu geçici bir müdahale aracı değildi. Kadro’nun devletçiliği, kalıcı, planlı, özel sermaye birikimine izin vermeyen, sınıf oluşumunu engelleyen, ekonominin tüm komuta merkezlerinin mutlak surette devletin elinde olduğu bütüncül bir sistemdi. Amaç, kapitalist bir burjuva sınıfının doğmasını engellemek, böylece toplumsal sınıfların olmadığı, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle yaratmaktı. Devrim, kendi burjuvazisini yaratmamalı, doğrudan devlete dayanan, devleti hem siyasi hem ekonomik bir aygıt olarak kullanan yeni bir medeniyet inşa etmeliydi.
Kadro dergisi bu radikal, sistemli ve heyecan verici fikirleri savunurken, başlangıçta hem Atatürk’ten hem de İsmet İnönü’den ciddi bir destek ve hoşgörü gördü. Hatta İnönü dergiye bizzat makale yazarak bu entelektüel arayışa devletin en tepesinden meşruiyet sağladı. Devlet, Batı karşısında kendi modelini açıklayacak, ona felsefi bir derinlik katacak bu zeki aydınların kalemlerine ihtiyaç duyuyordu. Ancak Kadrocuların masa başında, kağıt üzerinde kurdukları bu kusursuz anti-kapitalist rüya, Ankara’nın ve Türkiye’nin güç dengelerinin sert kayalarına çarpmakta gecikmeyecekti. Çünkü Kadro dergisi, Kemalizmi sağdan, yani sermayeden ve liberalizmden koparıp tamamen sol, devletçi bir yörüngeye oturtmaya çalışırken, karşılarında çok daha örgütlü, devletin finans ve ekonomi bürokrasisini fiilen elinde tutan çok güçlü bir odak buldu: İş Bankası grubu ve onun lideri Celal Bayar.
Şahsi okumama göre, Kadro hareketinin trajedisi tam da burada başlar; fikirlerin gücünün, sermayenin ve devletin reel ihtiyaçlarının karşısında nasıl tuzla buz olduğunu gösteren muazzam bir laboratuvardır bu süreç. İş Bankası grubu, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bizzat Mustafa Kemal’in onayı ve talimatıyla kurulan, amacı milli bir burjuvazi yaratmak, yerli müteşebbisleri fonlamak ve kapitalist bir serbest piyasa ekonomisinin temellerini atmak olan yapının ta kendisiydi. Celal Bayar, İttihat ve Terakki’nin İaşecilik ve milli iktisat politikalarından yetişmiş, piyasa gerçeklerini bilen, anti-kapitalist ütopyalara itibar etmeyen pragmatik bir devlet ve ekonomi adamıydı. İş Bankası çevresi için “devletçilik”, sadece özel sektörün sermaye yetersizliğinden dolayı yapamadığı büyük yatırımları (demir çelik, dokuma, şeker fabrikaları gibi) devletin kendi eliyle yapması, ancak asıl hedefin nihayetinde güçlenecek bir özel sektöre bu alanları devretmek veya onunla entegre olmak olduğu “geçici” ve mecburi bir devlet kapitalizmiydi. Onların gözünde devlet, ticareti ve serbest girişimi boğacak bir canavar değil, tüccarın ve sanayicinin önünü açacak bir teşvik unsuru olmalıydı. İş Bankası, milletvekillerinin, eski askerlerin, nüfuzlu bürokratların da hissedarı olduğu, dönemin güç elitlerinin ekonomik merkez üssüydü.
Kadrocular her ay çıkardıkları dergide “komprador burjuvazi”, “aracı tefeciler”, “vurguncular” gibi kavramlarla ateşli makaleler yazıyor, serbest piyasayı ve bireysel zenginleşmeyi devrimin önündeki en büyük tehdit olarak görüyorlardı. Bu yazılar, doğrudan İş Bankası grubunu, ihalelerden zenginleşen yeni tüccar sınıfını ve devlet destekli milli burjuvazi projesini hedef alıyordu. Kadrocular, Mustafa Kemal’in arkasına saklanarak, onun adına bu yeni zenginleşen zümreye ideolojik bir savaş açmışlardı. Ancak anlamadıkları veya anlamak istemedikleri şey şuydu: Eleştirdikleri o yeni burjuvazi, devrime sızmış yabancı bir virüs değil, bizzat kurucu iradenin eliyle yaratılan rejimin organik bir parçasıydı. Mustafa Kemal ve devlet aygıtı, sadece köylüye ve aydına dayanarak devleti ayakta tutamayacaklarını çok iyi biliyordu. Modern bir ulus devletin, kendi zenginlerine, kendi müteşebbislerine, kendi sanayicilerine ihtiyacı vardı. Kadrocuların “sınıfsız toplum” ideali, kulağa hoş gelse de, pratik siyasette devletin müttefiki olan sermaye gruplarını tasfiye etmek, onları küstürmek anlamına geliyordu.
Bu noktada Ankara’daki kulislerde, Çankaya sofrasında ve parti koridorlarında Kadro dergisine karşı çok şiddetli bir tepki dalgası örgütlenmeye başlandı. İş Bankası grubu, Ahmet Ağaoğlu gibi liberal aydınlar, muhafazakar bürokratlar ve yeni palazlanan tüccarlar tek bir koro halinde Kadro dergisini “gizli komünistlikle” suçlamaya başladılar. Zaten Şevket Süreyya ve arkadaşlarının eski KUTV mezunu Marksistler olması, bu suçlamanın zeminini son derece elverişli hale getiriyordu. Eleştirilerin ana argümanı şuydu: Kadro dergisi, devletçilik maskesi altında aslında Marksist bir sınıf diktatörlüğü kurmaya çalışıyor, özel mülkiyete düşmanlık ederek anayasayı ihlal ediyor ve en tehlikelisi, milleti sınıflara bölerek rejim içinde nifak yaratıyordu. Oysa Kemalizmin temel ilkesi “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” şiarıydı. Kadrocular kapitalistleri ve tüccarları ayrı bir sınıf olarak hedef tahtasına koydukça, aslında Kemalizmin bu halkçılık ve bütünlükçülük ilkesini zedelemekle, rejimi içeriden sabote etmekle suçlandılar.
Benim burada bilhassa dikkat çekmek istediğim husus, devletin bu ideolojik kavgadaki hakem pozisyonudur. Mustafa Kemal, tartışmaları bir süre uzaktan, büyük bir dikkatle izlemiştir. Zira onun yönetme tarzı, farklı fraksiyonları birbiriyle çatıştırarak nihai dengeyi sağlayan mutlak bir hakemlik üzerine kuruluydu. Kadro’nun yazdıkları, 1930’ların başında devletin girişeceği Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı gibi hamleler için harika bir felsefi altyapı, Batı’ya karşı gösterilecek entelektüel bir vitrin oluşturuyordu. Fakat Kadro dergisi, sadece bir teori dergisi olarak kalmayı reddedip, devrimin rotasını tayin edecek asıl “Kadro” oldukları hezeyanına kapıldığında ve devletin yarattığı sermaye sınıfına açıkça savaş ilan ettiğinde, sınırlarını aşmış oldu. Mustafa Kemal için ideoloji her zaman devletin emrinde olmalıydı; oysa Kadrocular, devleti kendi ideolojilerinin (Sol Kemalizmin) emrine sokmaya çalışıyorlardı. Bu, kurucu iradenin asla affetmeyeceği türden bir hiyerarşik ihlaldi. Devrimin rotasını bir grup eski Marksist aydın değil, sadece ve sadece devletin bizzat kendisi, yani Mustafa Kemal ve onun bürokratik-askeri aygıtı belirleyebilirdi.
Baskılar, jurnaller ve şikayetler giderek artarken, işin içine devletin en tepe noktalarındaki güç mücadeleleri de girdi. İsmet İnönü ile Celal Bayar arasında, ekonominin kimin kontrolünde olacağına dair sessiz ama derinden yürüyen bir savaş vardı. İnönü daha devletçi, daha temkinli ve bürokratik bir çizgiyi temsil ederken; Bayar serbest girişimi, bankacılığı ve özel yatırımı temsil ediyordu. Kadro dergisi, İnönü’nün devletçi çizgisine yakın dursa da, Bayar ve ekibinin Atatürk üzerindeki etkisi daha gerçekçi ve dönemin iktisadi ihtiyaçlarına daha uygundu. Dünyadaki krizin etkilerini atlatmak, fabrikalar kurmak, üretimi artırmak gerekiyordu ve bu işi eski komünist teorisyenler değil, İş Bankası’nın pragmatik finansörleri yapacaktı. Nihayetinde Mustafa Kemal tercihini yaptı. Bu tercih, Kemalizmin hiçbir zaman anti-kapitalist, sınıf eksenli bir sol ideoloji olmayacağının, sermaye ile devlet arasında her zaman devleti koruyan ama sermayeyi de yaşatan bir denge mekanizması kuracağının en net ilanıydı.
Kadro dergisinin susturulması süreci, genç cumhuriyetin zarif ama kesin tasfiye yöntemlerinden birine sahne oldu. Dergi bir kararnameyle kapatılmadı, yazarları tutuklanmadı veya İstiklal Mahkemeleri’ne gönderilmedi. Bunun yerine, meselenin merkezindeki en prestijli isim, Atatürk’ün de çok sevdiği ve değer verdiği Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Tiran’a (Arnavutluk) elçi olarak atandı. Derginin imtiyaz sahibi olan Yakup Kadri’nin yurt dışına gönderilmesi, aslında kibarca “artık bu dergiyi kapatın ve bu tehlikeli fikir tartışmalarına son verin” mesajıydı. Nitekim Şevket Süreyya ve diğerleri bu devlet mesajını anında aldılar. 1934 yılının sonlarına doğru Kadro dergisi, “devletin ve devrimin liderinin uygun gördüğü lüzum üzerine” yayın hayatına son verdiğini duyurarak tarih sahnesinden çekildi. Şevket Süreyya Aydemir devlette bürokrat olarak çalışmaya devam etti, İsmail Hüsrev Tökin ve Burhan Asaf Belge gibi isimler sistemin içine entegre oldular. Kendi icat ettikleri “Kadro” kavramının kurbanı oldular; devlete bir yol çizmeyi hayal ederken, devletin çizdiği yolun sadece küçük birer memuru haline geldiler.
Kadro hareketinin bu şekilde sönümlenmesi ve tasfiye edilmesi, Türkiye siyasi tarihinde “Sol Kemalizm” illüzyonunun iflasını simgeler. Bugün bile zaman zaman alevlenen “Kemalizm sol bir ideoloji midir?” tartışmasının aslında 1934 yılında bizzat Mustafa Kemal tarafından, Kemalizmin kesinlikle sol, anti-kapitalist veya sınıfsal bir ideoloji olmadığı yönünde karara bağlandığını görmekteyiz. Kadro dergisinin kapatılması tesadüfi bir sansür vakası değil, yapısal bir reddiyedir. Rejim, anti-emperyalizmi sadece bir dış politika duruşu olarak, “siyasi bağımsızlık” çerçevesinde tutmayı tercih etmiş; emperyalizmin iktisadi temeli olan kapitalizmle yapısal bir hesaplaşmaya girmeyi kesin bir dille reddetmiştir. Sol Kemalizm, ancak ve ancak devletin sermaye ile ilişkisini zedelemeyecek, sınıf çelişkilerini kaşımayacak, sadece kültürel bir ilerleme ve aydınlanma hareketi olarak kaldığı sürece tolere edilebilir bir fantezi olarak görülmüştür. Ekonomi-politik alanda, kaynakların bölüşümünde ve servet transferinde devletin rotası başından beri sağa, yani sermaye birikimine dönüktür.
Bu iflasın ardından Kemalizmin ideolojik konsolidasyonu, ekonomik olarak karma ekonomi adı altında palazlanan bir milli burjuvaziyle, siyasi olarak ise giderek daha otoriterleşen, tek parti devletinin katı bürokratik hiyerarşisiyle şekillenmeye devam etmiştir. Kadrocuların boşalttığı entelektüel sahneyi, kısa bir süre sonra, Recep Peker gibi çok daha disipliner, Batı’daki faşist rüzgarlardan etkilenen, devleti sivil toplumun tamamen üstüne çıkaran ve devrimciliği sürekli bir ilerleme olmaktan ziyade statükonun korunmasına indirgeyen bir zihniyet dolduracaktır. Kadro deneyimi bize çok net bir tarihsel ders bırakmıştır: Türkiye’de sivil aydınların, ister Marksist kökenden gelsinler ister liberal, devlete dışarıdan ideolojik bir gömlek giydirme çabaları her zaman akamete uğramaya mahkumdur. Kemalizm, dışarıdan kendisine dikilen ideolojik gömlekleri yırtıp atan, bunun yerine gücü elinde tutanın kendi ihtiyacına göre şekillendirdiği, her defasında sermayenin ve devlet bekasının korunmasını nihai meşruiyet kaynağı olarak gören esnek, amorf ama son derece dirençli bir iktidar pratiğidir. Sol Kemalizm, 1930’larda devletin kendi içindeki güç savaşını kaybetmiş, ideolojik bir ütopya olarak rafa kaldırılmış ve ilerleyen yıllarda sadece rejim muhalifi solcuların devlete sızmak veya devleti meşrulaştırmak için kullanacakları retorik bir kalkana dönüşmüştür. İş Bankası elitlerinin pragmatizmi, Kadro’nun entelektüel romantizmini yenmiştir. Devletçi retorik ayakta kalırken, o devletçiliğin içini sermaye grupları ve bürokrasi doldurmuştur; böylece halkın, köylünün ve emekçinin gerçek anlamda ekonomik iktidara ortak olacağı bir düzen tahayyülü, resmi ideolojinin sınırları dışına sonsuza dek sürgün edilmiştir.
BÖLÜM 3: RECEP PEKER SENDROMU VE FAŞİZAN EĞİLİMLER
Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 1930’lu yıllara giriş serüveni, bir önceki evrede tasfiye edilen entelektüel arayışların bıraktığı ideolojik boşluğun, devasa ve katı bir bürokratik aygıt tarafından nasıl doldurulduğunun son derece çarpıcı bir laboratuvarıdır. İdeolojinin nasıl şekilleneceğine dair tartışmaların, sivil veya yarı sivil entelektüellerin (örneğin eski Marksistlerin) tekelinden çıkarılarak doğrudan devletin resmi, disipliner ve hiyerarşik kanallarına devredildiği bu dönem, Kemalizmin genetik kodlarındaki en belirgin otoriterleşme evresini temsil eder. Avrupa’da liberal demokrasilerin çatırdadığı, serbest piyasa ekonomisinin 1929 Büyük Buhranı ile birlikte çöktüğü ve kitlelerin büyük bir umutsuzluk içinde faşizm, nasyonal sosyalizm ve Stalinizm gibi “kurtarıcı” ve “düzen sağlayıcı” totaliter rejimlere yöneldiği bu tarihsel kesit, Ankara’nın siyasi elitlerini de derinden etkilemiştir. Siyasi bağımsızlığını kazanmış ancak ekonomik ve kültürel olarak hala kırılgan olan Türkiye’nin, bu küresel fırtınadan korunabilmesi için acilen “demir bir disipline” ihtiyaç duyulduğu fikri, devletin tepesinde genel bir kabul görmeye başlamıştır. İşte tam bu atmosferde, Kemalizmi bir aydınlanma, bir kültürel devrim veya anti-emperyalist bir kalkınma projesi olmaktan çıkarıp; sorgulanamaz, eleştirilemez, militer bir parti-devlet doktrinine dönüştürme misyonunu üstlenen baş aktör sahneye çıkmıştır: Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Recep Peker. Recep Peker ismi, Türk siyasi tarihinde sadece bir dönemin kudretli bir figürü olarak değil, devletin kılcal damarlarına kadar nüfuz edecek olan, toplumun sivil inisiyatiflerini devlete karşı bir tehdit olarak algılayan ve düzeni her türlü özgürlüğün üstünde tutan bir “bürokratik sendromun” isim babası olarak okunmalıdır.
Recep Peker’in siyasi ve zihinsel profili incelendiğinde, onun ne bir felsefeci, ne bir halk kahramanı, ne de kitleleri peşinden sürükleyen bir hatip olduğu görülür; o, İttihat ve Terakki’den bu yana Türk devlet geleneğinin ürettiği o tavizsiz, emretmeyi ve itaat etmeyi en yüce erdem sayan kurmay-bürokrat zihniyetinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Asker kökenli olması, olaylara ve toplumsal süreçlere bir mühendis veya kışla komutanı gözüyle bakmasını beraberinde getirmiştir. Peker için devlet, organik bir toplumun ihtiyaçlarını karşılayan bir hizmet aygıtı değil, bizatihi varlığı kutsal olan, toplumun şekillendirilmesi ve disipline edilmesi için kullanılması gereken en üstün amaçtır. Onun Genel Sekreterlik koltuğunda oturduğu 1931-1936 yılları arası, devrimin başlangıcındaki o heyecanlı, deneysel ve nispeten tartışmaya açık atmosferin yerini, buz gibi bir otoriterliğin, tek tipçiliğin ve devletçi dogmatizmin aldığı yıllardır. Şahsi okumama göre, eğer Kemalizm içinde gerçekten faşizan, baskıcı ve sivil toplumu tamamen boğmaya yönelik bir damar aranacaksa, bunun kökleri kesinlikle Recep Peker’in inşa etmeye çalıştığı mimaride gizlidir. Bu mimarinin temel taşı ise, parti ile devletin hukuken ve fiilen iç içe geçmesi, sınırların tamamen silinmesidir. Peker’in tasavvurunda Cumhuriyet Halk Partisi, sıradan bir siyasi organizasyon veya seçimlere giren bir parti değildir; o, milletin yegane temsilcisi, devletin asıl sahibi ve devrimin ebedi muhafızıdır. Dolayısıyla, partiye muhalefet etmek doğrudan devlete, millete ve devrime ihanet etmekle eşdeğer tutulmuştur. Bu zihniyet, valilerin aynı zamanda o ilin CHP başkanı olmasını sağlayan hukuki düzenlemelerle taçlandırılmış, parti müfettişleri devletin resmi denetçilerinden çok daha korkulan, yetkili ve kudretli figürlere dönüştürülmüştür.
1930’ların bu kurumsallaşma evresinde Kemalizm, giderek soyut ve felsefi bir tartışma alanı olmaktan çıkıp, somut, maddileşmiş ve yasalaşmış bir emirler silsilesine dönüşmüştür. 1931 yılındaki CHP Kurultayı’nda Altı Ok’un (Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, İnkılapçılık) partinin resmi programı olarak tescillenmesi, ideolojinin sınırlarının çekilmesi anlamına geliyordu. Ancak asıl büyük kırılma, Peker’in de büyük gayretleri ve mimarlığıyla, bu parti ilkelerinin 1937 yılında doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na dahil edilmesidir. Bir siyasi partinin programının, tüm vatandaşları bağlayan anayasal bir metne dönüşmesi, parti-devlet bütünleşmesinin şahikasıdır. Artık devletin ideolojisi anayasal bir zorunluluk haline gelmiş, farklı bir siyasi tahayyül kurmak sadece siyaseten yanlış değil, anayasal olarak da suç teşkil eder duruma gelmiştir. Recep Peker’in kurguladığı bu düzende “Halkçılık” ilkesi, Fransız Devrimi’nin eşitlikçi veya demokratik bir yorumu olarak değil; Ziya Gökalp’ten ve Emile Durkheim’dan devralınan “solidarizm” (tesanütçülük) bağlamında, yani toplumda sınıfların, çıkarların ve çatışmaların reddedildiği, herkesin devletin belirlediği büyük bir mekanizmanın uyumlu birer dişlisi olmak zorunda olduğu otoriter bir dayatma olarak yorumlanmıştır. Peker’e göre işçi, patronla çatışamaz; köylü, tüccarla rekabet edemez; herkes devlete karşı görevlerini yerine getirmek ve devletin koyduğu nizama koşulsuz itaat etmek zorundadır. Bu “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” retoriği, aslında sivil alandaki tüm hak arayışlarını, sendikal hareketleri, grevleri veya farklı siyasi örgütlenmeleri ezmek için kullanılan muazzam bir devlete sadakat silahı olmuştur.
Bu katı devletçi ve disipliner zihniyetin beslendiği asıl kaynak ise, Peker’in Avrupa’daki yükselen totaliter rejimlere, özellikle de Mussolini İtalyası’na duyduğu derin ve tehlikeli hayranlıktır. 1930’ların Avrupa’sına bakıldığında, liberalizmin krizinden doğan faşizm, birçok çevre tarafından sadece kaba bir diktatörlük olarak değil, aynı zamanda ekonomik kalkınmayı sağlayan, sınıf çatışmalarını bitiren, milleti tek bir yumruk haline getiren “modern ve ilerici” bir model olarak görülüyordu. Ankara’nın elitleri, özellikle de Peker gibi düzen aşığı figürler, Batı’nın çürümüş, bitmek bilmeyen parlamento kavgalarıyla zaman kaybeden demokrasilerine karşı, İtalya’daki o militer disiplini, korporatif devlet yapısını ve tek adamın etrafında kenetlenmiş toplumsal düzeni büyük bir gıptayla izliyorlardı. Recep Peker’in İtalya’ya yaptığı o meşhur ve tarihi seyahat, Kemalizmin seyrini değiştirebilecek kadar kritik bir dönüm noktasıdır. Peker, İtalya’da Mussolini’nin yarattığı mekanizmayı yerinde incelemiş, özellikle İtalyan Faşist Büyük Konseyi’nin (Gran Consiglio del Fascismo) devletin ve partinin üzerindeki mutlak otoritesinden son derece etkilenmiştir. Faşist Büyük Konsey, parlamentonun, kabinenin ve tüm diğer anayasal kurumların üzerinde yer alan, devletin temel politikalarını belirleyen ve liderin etrafında kenetlenmiş seçkinlerden oluşan bir “süper organ”dı. Peker’in kafasındaki Türkiye tasavvurunda eksik olan parça tam olarak buydu. Atatürk büyük bir liderdi, dahi bir kurtarıcıydı, devrimin tartışmasız önderiydi; ancak Peker’e göre devrimin bekası, Atatürk’ün fani varlığına, onun karizmasına ve şahsi otoritesine bırakılamayacak kadar önemliydi. Devrimin acilen şahsileşmiş bir otoriteden çıkıp, demir gibi bir kurumsallaşmaya, tıkır tıkır işleyen ve hiçbir sivil ya da siyasi itiraza mahal vermeyecek bir devlet aygıtına dönüşmesi gerekiyordu.
Peker, İtalya seyahatinden dönüşünde bu tehlikeli ilhamla hazırladığı ve Türk siyasi tarihinin en kritik kırılma anlarından birini teşkil eden raporunu/tasarısını Mustafa Kemal Atatürk’e sunmuştur. Tasarının özü, Türkiye’de de İtalyan modeline benzer, adı konmamış bir “Faşist Konsey” ya da “Yüksek Karar Organı” kurulmasıydı. Bu konsey, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, bakanlar kurulunun ve hatta hukuken tüm devlet kurumlarının üzerinde yer alacak; Atatürk’ün başkanlığında, seçilmişlerden ziyade atanmış, güvenilir, devrime sadık “kadro”dan oluşacak elit bir heyet olacaktı. Tüm yasalar, devlet politikaları ve devrimin yönü bu konsey tarafından belirlenecek, parlamento sadece bu konseyin aldığı kararları onaylayan bir tasdik makamına indirgenecekti. Peker’in amacı, Atatürk sonrası dönemin de garantisini almak, çok partili hayata veya demokratik denemelere (daha önce Serbest Fırka deneyiminde yaşanan travmayı hatırlayarak) kapıları ebediyen kapatmak ve Kemalizmi tam teşekküllü, resmi bir devlet diktatörlüğü formatına sokmaktı.
İşte bu noktada, Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihsel büyüklüğü, pragmatizmi ve siyasi dehası bir kez daha ortaya çıkmıştır. Atatürk, tasarıyı inceledikten sonra Recep Peker’e yönelttiği o meşhur, tarihi ve tokat gibi cevapla, Türkiye’nin rotasının resmi bir faşizme kaymasını kıl payı engellemiştir: “Hasan Rıza (Soyak), bu tasarıyı oku da gör. Arkadaşımız (Recep Peker) bize ne öneriyor? Başbakanı, vekilleri, Meclis’i bir kenara itip devleti partinin ve kendisinin yöneteceğini söylüyor. Beni kendi sağlığımda diktatör yapacaksınız.” Atatürk’ün bu reddiyesi, sadece demokratik bir ilkesellikten veya insan haklarına duyulan derin bir saygıdan kaynaklanmıyordu; bu aynı zamanda çok ince hesaplanmış bir güç ve vizyon meselesiydi. Atatürk, elbette dönemin şartları gereği otoriter bir liderdi, rejimi tek başına yönetiyordu ve kararları sorgulanamazdı. Ancak onun otoritesi, yasalara, anayasaya ve meşruiyetini Milli Mücadele’den alan Meclis’e dayanıyordu. Atatürk, kendisini ve kurduğu devleti, Avrupa’nın o dönemki konjonktürel modası olan, ancak uzun vadede izole olmaya, uluslararası arenada saygınlığını yitirmeye ve kapalı bir devreye dönüşmeye mahkum “diktatörlük”, “faşizm” veya “tek parti devleti” gibi yasal kalıplara sokmaktan şiddetle kaçınıyordu. Atatürk’ün zihnindeki nihai ufuk, daima Batı medeniyeti, rasyonel akıl ve eninde sonunda ulaşılması gereken bir demokrasi idealiydi. Mevcut otoriter uygulamaları, toplumu o ideale hazırlamak için bir “ara dönem”, bir “terbiye süreci” olarak görüyordu. Eğer Peker’in tasarısı kabul edilseydi, Türkiye kağıt üzerinde de resmi bir faşist devlet olacak, Meclis’in ve anayasal sistemin bir anlamı kalmayacak, rejim esnekliğini, o pragmatik bukalemun yapısını kaybederek kendi üzerine kapanan demir bir kafese dönüşecekti. Dahası Atatürk, kendi gücünü ve manevra alanını, Peker gibi bürokratların kontrolündeki bir konseye devretmeyi, yani kendi iktidarını bürokratik bir oligarşiyle paylaşmayı asla kabul edemezdi.
Bu ret kararının ardından gelen süreç, siyasetin o acımasız ve net tavrını göstermiştir; Peker 1936 yılında büyük bir gürültüyle, tüm gücünü ve itibarını kaybettiği izlenimi yaratılarak Genel Sekreterlik görevinden tasfiye edilmiştir. Bu olay, resmi tarihte genellikle “Atatürk’ün faşizme geçit vermemesi ve devrimi demokratik rotada tutma iradesi” olarak oldukça romantik bir şekilde yorumlanır. Ancak meseleye daha derin, yapısal ve siyaset bilimi penceresinden baktığımızda, Peker’in fiziken tasfiye edilmesinin, onun zihniyetinin tasfiye edildiği anlamına gelmediğini dehşet verici bir netlikle görürüz. Evet, İtalyan modelinde bir Yüksek Konsey kurulmamıştır, resmi bir diktatörlük ilan edilmemiştir; fakat Peker’in o 5 yıllık Genel Sekreterliği döneminde devletin DNA’sına zerk ettiği “Peker Sendromu”, yani bürokrasinin sivil siyasete olan üstünlüğü, farklı seslere karşı duyulan alerji, devletin kutsallığı ve itaat kültürü, Türkiye Cumhuriyeti’nin fabrika ayarları olarak sistemin merkezine çoktan yerleşmişti. Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü’nün “Milli Şef” döneminde uygulanan katı, sansürcü ve devleti her şeyin hakimi kılan politikalar, aslında Peker’in kurguladığı o faşizan altyapının üzerinde yükselmiştir. Hatta Recep Peker, İnönü döneminde 1946 yılında, tam da çok partili hayata geçişin o sancılı günlerinde, rejimin emniyet sübabı olarak Başbakanlık koltuğuna oturtulmuş ve Demokrat Parti muhalefetini ezmek, ehlileştirmek için devletin demir yumruğu olarak yeniden sahneye sürülmüştür.
Recep Peker’in Kemalizme yaptığı en büyük, en kalıcı ve günümüzde bile etkilerini hissettiğimiz kötülük veya ideolojik müdahale (bunu ne şekilde tanımlarsak tanımlayalım), onun üniversitelerde bizzat okuttuğu “İnkılap Dersleri” aracılığıyla şekillenmiştir. 1933 Üniversite Reformu ile birlikte özerk üniversite kavramı yok edilmiş, Darülfünun kapatılarak yerine devletin ideolojik aparatı olarak kurgulanan İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu yeni dönemde genç beyinlere “devrimin” ne olduğunu anlatmak sıradan akademisyenlere değil, bizzat rejimin kudretli isimlerine, başta da Recep Peker’e bırakılmıştır. Peker’in bu derslerde anlattığı İnkılap (Devrim) tarihi, bir özgürleşme destanı değil, devlete mutlak itaat, liderin şaşmaz doğruluğu ve milletin birey olmaktan çıkıp yekpare bir kütle haline gelmesi üzerine kuruluydu. Birey, sadece devletin çıkarlarına hizmet ettiği sürece değerliydi. Hürriyet, liberal demokrasilerdeki gibi bireyin devlete karşı korunması değil, bireyin milletin ortak iradesinde eriyerek “devletin gösterdiği doğru yolda yürüme hürriyeti” olarak tanımlanıyordu. Bu, açıkça Rousseau’nun “genel irade” kavramının otoriter bir yozlaşması, faşizan bir devlet felsefesinin Türk üniversite sıralarına devlet eliyle indirilmesiydi. Nesiller boyunca Türk bürokrasisi, ordusu, hakimleri ve savcıları, kökleri bu Peker doktrinine dayanan, sivil toplumu daima bir tehlike, bir dış güç ajanı, bir bölücülük unsuru olarak gören, devleti ise hata yapmaz, kutsal bir baba (devlet baba) olarak algılayan bu patolojik eğitim tornasından geçerek yetiştirilmiştir.
Eğer Kemalizm başından beri plastik ve şekilden şekle giren bir ideolojiyse, 1930’larda içine girdiği bu “Peker kalıbı”, onun en katı, en esnemez ve en tahammülsüz versiyonudur. Devletin devrimci reflekslerinin, statükocu bir muhafazakarlığa dönüşmesinin miladıdır burası. O dönemki basın yasalarına, matbuat üzerindeki korkunç devlet tekeline, polis vazife ve salahiyet kanunlarına baktığımızda, sadece siyasi muhalefetin değil, kültürel farklılıkların, edebiyattaki sızıntıların bile devletin o ağır silindiri altında nasıl ezildiğini görürüz. Türk Faşizmi tartışmalarında, Kemalizmin hiçbir zaman Alman Nasyonal Sosyalizmi gibi biyolojik, imhacı bir ırkçılığa ya da İtalyan Faşizmi gibi emperyal, yayılmacı bir dış politikaya sahip olmaması haklı olarak Kemalizmi bu rejimlerden ayırır. Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkesi, onu Avrupa’daki kana susamış faşizmlerden koruyan en önemli kalkan olmuştur. Ancak, iç siyaset, devlet-toplum ilişkileri ve sivil itaat bağlamında bakıldığında, Peker’in inşa ettiği bu kurumsal yapı, faşizmin tüm yapısal araçlarını (tek parti, sansür, lider kültü, devlet güdümlü sendikalar, resmi gençlik örgütlenmeleri, polis devleti uygulamaları) büyük bir iştahla kopyalamış ve kullanmıştır. Devrim, kendi çocuklarını yememiş olabilir ama kendi halkını boğucu bir disiplin korsesinin içine hapsetmiştir.
Şahsi bir analiz olarak şunu rahatlıkla ifade edebilirim ki; Türkiye’nin modernleşme serüveninde demokratik bir kültürün, sivil bir uzlaşma ahlakının ve devlete karşı bireyin haklarını savunan bir hukuk devletinin kurulamamasının baş sorumlusu aranacaksa, adres 1930’ların bu kurumsallaşmış “Peker Sendromu”dur. Atatürk’ün kişisel karizması ve dehası ile vizyoner Batıcılığı, alttan alta işleyen bu karanlık, statükocu ve sivil düşmanı bürokratik mekanizmayı gizleyen parlak bir pelerin işlevi görmüştür. Lider hayattayken bu mekanizma kontrol altında tutulmuş, en aşırı uçlara savrulması bizzat liderin müdahaleleriyle (Peker’in tasfiyesi örneğinde olduğu gibi) engellenmiştir. Ancak o parlak pelerin 1938’de ortadan kalktığında, geriye tüm çıplaklığıyla, kendini milletin yegane vasisi olarak gören, gücünü paylaşmaktan ölümüne korkan, her türlü sivil talebi irtica veya komünizm paranoyasıyla ezen bu devasa bürokratik oligarşi kalmıştır. Daha sonraki on yıllarda ortaya çıkacak olan Sağ Kemalizm, 12 Eylül Atatürkçülüğü, hatta bugünün çeşitli ulusalcı/devletçi refleksleri, gökten zembille inmemiş; tohumları 1930’larda Recep Peker tarafından bizzat bu devletin merkezine ekilmiş, kurumsallaştırılmış ve Atatürk’ün vizyonu adı altında meşrulaştırılmaya çalışılmış o faşizan parti-devlet zihniyetinin doğal ve organik mirasçıları olmuşlardır. Devrim kendi sınırlarına ulaşmış, enerjisini tüketmiş ve kendini korumak adına kendi yarattığı kurumların, genelgelerin ve resmi tarihin içine hapsolarak, bir daha asla gerçek anlamda sivil ve sokağa ait bir hareket olamamıştır.
BÖLÜM 4: SAĞ KEMALİZMİN İNŞASI VE CELAL BAYAR’IN “MÜZESİ” (1950’LER)
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte yerkürenin siyasi fay hatları eşi benzeri görülmemiş bir şiddetle kırılmış ve dünya, kapitalist Batı ile komünist Doğu arasında acımasız bir ideolojik kutuplaşmanın, Soğuk Savaş’ın dondurucu iklimine hapsolmuştur. Bu küresel deprem, jeopolitik konumu itibarıyla Sovyetler Birliği’nin devasa gölgesi altında yaşamaya mahkum olan Türkiye’yi, varoluşsal bir tercihin eşiğine getirmiştir. Stalin’in Boğazlar ve Doğu Anadolu üzerindeki bitmek bilmeyen toprak talepleri, genç cumhuriyetin kurucu kadrolarını derinden sarsmış ve Ankara’yı, kuruluş yıllarındaki o pragmatik ve dengeci dış politika çizgisinden vazgeçerek, kayıtsız şartsız Batı bloğuna, yani “Hür Dünya”ya entegre olmaya mecbur bırakmıştır. Ancak bir devletin uluslararası ittifaklarını değiştirmesi, sadece askeri anlaşmalara imza atmaktan ibaret basit bir diplomatik hamle değildir; bu aynı zamanda devletin iç mimarisinin, toplumsal yapısının ve en önemlisi de resmi ideolojisinin bu yeni küresel hizalanmaya uygun olarak baştan aşağı yeniden programlanmasını gerektirir. Türkiye’nin NATO egemen sistemine dahil olması, Truman Doktrini ve Marshall Planı ile Amerikan sermayesine ve askeri vizyonuna kapılarını açması, o güne kadar tek parti sultası altında kendi yağında kavrulan, otarşik ve nispeten içe kapalı bir devletçi refleks sergileyen Kemalizmin tarihindeki en radikal mutasyonlardan birini tetiklemiştir. İdeolojinin devrimci, değiştirici ve bağımsızlıkçı tonları bir anda tehlikeli bulunarak törpülenmiş; yerine antikomünizmi varoluşunun merkezine yerleştiren, Batı kapitalizmiyle tam uyumlu, muhafazakar ve statükocu yepyeni bir devlet doktrini inşa edilmiştir. Bu yeni doktrinin adı Sağ Kemalizm’dir ve bu ideolojik metamorfozun baş mimarı, sanılanın aksine Cumhuriyet Halk Partisi değil, 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti ve onun kurucu lideri Celal Bayar’dır.
Celal Bayar’ın tarihsel kimliğini ve siyasi zihnini doğru okumadan, 1950’lerin Türkiye’sinde Kemalizmin nasıl bir “müzelik eşyaya” dönüştürüldüğünü anlamak imkansızdır. Bir önceki bölümde, Kadro hareketinin tasfiyesi bağlamında devlet ile sermaye arasındaki o organik bağın nasıl kurulduğuna ve bu sürecin İş Bankası grubu üzerinden nasıl yürütüldüğüne detaylıca değinmiştik. İşte o İş Bankası grubunun beyni, sermayenin devletteki en kudretli temsilcisi ve bizzat Atatürk’ün son başbakanı olan Celal Bayar, 1950’de Demokrat Parti’yi iktidara taşırken, muhafazakar kitlelerin oylarını almış olsa da, zihniyet olarak asla bir İslamcı veya gelenekçi değildi. O, İttihat ve Terakki geleneğinden süzülüp gelen, serbest piyasaya inanan, Batı tipi bir burjuva demokrasisini savunan, ancak devletin bekası söz konusu olduğunda en az İsmet İnönü kadar sertleşebilen pragmatik bir Cumhuriyet elitidir. Demokrat Parti iktidara geldiğinde, karşılarında sadece seçimi kaybetmiş bir siyasi parti yoktu; karşılarında ordusuyla, üniversitesiyle, bürokrasisiyle ve basınıyla tam yirmi yedi yıl boyunca devleti kendi mülkü gibi yönetmiş, devrimlerin yegane sahibi olduğuna inanan devasa bir Cumhuriyet Halk Partisi aygıtı duruyordu. DP’nin bu köklü bürokratik vesayete karşı meşruiyetini sağlayabilmesi, kendini “karşı devrimci” veya “irticacı” suçlamalarından koruyabilmesi için devasa bir ideolojik kalkana ihtiyacı vardı. Celal Bayar ve Adnan Menderes’in dehası, bu kalkanı devrimin en kutsal figüründe, bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsiyetinde bulmalarında yatar. Demokrat Parti, devrimi reddetmek yerine, devrimin yegane meşru varisi olduğunu ilan etmiş; CHP’yi Atatürk’ün yolundan sapmakla, onun mirasını İnönücülük adı altında bürokratik bir diktatörlüğe dönüştürmekle suçlayarak muazzam bir psikolojik harp başlatmıştır.
Bu psikolojik harbin temel felsefesi, Kemalizmi eylemsel bir süreç, sürekli devam eden bir “inkılap” (devrim) olmaktan çıkarıp, tamamlanmış, bitmiş ve artık sadece “muhafaza edilmesi gereken” donmuş bir tarihsel anıta dönüştürmekti. Devrim kavramı, doğası gereği değişimi, yıkıcılığı ve yeni bir düzen inşasını içerir. Oysa sermayeyi temsil eden, toprak ağalarının ve yeni palazlanan tüccarların desteğiyle iktidara gelen, Soğuk Savaş’ın antikomünist histerisine teslim olmuş bir sağ iktidar için “devrim” kelimesi, sokağın hareketlenmesi, mülkiyetin sorgulanması ve istikrarın bozulması anlamına geliyordu. Dolayısıyla Kemalizmin içindeki o devrimci tözün, o ilerlemeci ve dönüştürücü enerjinin acilen soğutulması, ideolojinin sterilize edilmesi gerekiyordu. Celal Bayar’ın zihninde kurgulanan bu yeni düzende Atatürk devrimleri, geçmişte yapılmış, büyük faydalar sağlamış ancak miladı dolmuş tarihi hamlelerdi. Tıpkı paha biçilemez tarihi eserlerin camekanlı müzelerde, özel güvenlik önlemleri altında, dokunulması ve kullanılması yasak bir biçimde sergilenmesi gibi; Atatürk devrimleri de devletin resmi müzesine kaldırılmalıydı. Müzedeki bir eseri eleştiremezsiniz, onu yeniden yorumlayamazsınız, ona yeni bir parça ekleyemezsiniz; ona sadece saygı duyar, önünde eğilir ve onu korursunuz. İşte Demokrat Parti’nin icat ettiği bu “Müze Kemalizmi”, ideolojinin dogmalaştırılmasının, Atatürk’ün fani ve eleştirilebilir bir siyasi lider olmaktan çıkarılıp, tartışılamaz bir dev yarı-tanrıya, bir tabuya dönüştürülmesinin en kurumsal adımıdır. Bu dondurma işlemi, sağ siyasetin devletle barışmasının, devletin kurucu felsefesini kendi muhafazakar ve kapitalist ajandasına uydurmasının en kestirme yoluydu.
Soğuk Savaş’ın Türkiye’ye dayattığı dış politik konjonktür, bu sağ Kemalizm inşasına muazzam bir uluslararası meşruiyet sağlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin kurguladığı yeni dünya düzeninde, çevre ülkelerde istenen yegane şey, komünizm tehlikesine karşı koşulsuz bir itaat ve toplumun her hücresine nüfuz edecek bir antikomünist paranoyaydı. Solun, eşitliğin, sendikal hakların veya gelir dağılımı adaletinin konuşulduğu her zemin, anında Sovyet ajanlığı, Moskova uyduluğu ve vatan hainliği ile etiketlenerek devletin demir yumruğuyla eziliyordu. Demokrat Parti, bu antikomünist devlet terörünü meşrulaştırmak için Atatürk’ü yeniden kurgulamıştır. Tarihteki anti-emperyalist, Sovyetlerle taktiksel de olsa omuz omuza vermiş, tam bağımsızlıkçı Mustafa Kemal silinmiş; yerine yüzünü tamamen Batı’ya dönmüş, özel teşebbüsün hamisi, komünizmi gördüğü yerde ezen “NATO’cu Atatürk” profili yaratılmıştır. Devletin gözünde artık en büyük Kemalist, en ateşli antikomünist olandı. Toplumsal muhalefet aktörleri, öğrenciler, aydınlar veya işçiler sokağa çıkıp hak talep ettiklerinde, karşılarına polis jopuyla birlikte “Atatürk’ün kurduğu nizamı bozmak isteyen anarşistler” suçlaması çıkarılıyordu. Düzen, devleti kutsayarak ve devleti Atatürk ile eşitleyerek, kendisine yönelen her türlü sivil ve demokratik itirazı “bölücülük ve rejim düşmanlığı” parantezine almayı başarmıştır. Siyasal iktidar, Atatürk’ü birleştirici bir felsefe olmaktan çok, kendi iktidar alanını koruyan ideolojik bir kalkan ve rakiplerinin kafasına vurduğu yasal bir sopa olarak araçsallaştırmıştır.
Bu araçsallaştırmanın en somut, en trajik ve siyasi tarihimizde etkileri bugün bile en şiddetli şekilde hissedilen yasal anıtı, şüphesiz 1951 yılında çıkarılan 5816 sayılı “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”, namıdiğer Atatürk’ü Koruma Kanunu’dur. Türkiye’de resmi tarihin ve popüler hafızanın en büyük yanılgılarından biri, bu kanunun devleti ve Atatürk’ü muhafaza etme kaygısıyla, Kemalist ve sol/seküler çevreler (örneğin CHP) tarafından çıkarıldığı yanılsamasıdır. Oysa tarihi gerçeklik son derece paradoksaldır: Demokrat Parti iktidarının henüz ilk yıllarında, bizzat muhafazakar bir meclis aritmetiği tarafından onaylanmış ve Celal Bayar’ın köşkteki imzasıyla yürürlüğe girmiştir. Peki, ezici bir çoğunlukla iktidara gelmiş, tek parti döneminin baskılarından şikayet eden, “Yeter Söz Milletindir” sloganıyla demokrasi vaat eden bir sağ parti, neden tarihte eşine az rastlanır bir şekilde, ölmüş bir lideri ceza kanunuyla koruma altına alan böylesine sansürcü ve dogmatik bir yasaya ihtiyaç duymuştur? Bu sorunun cevabı, Demokrat Parti’nin o dönemde içine düştüğü sıkışmışlıkta ve Celal Bayar’ın satranç ustalarına yaraşır makyavelist siyaset aklında gizlidir.
1950 seçimleriyle birlikte devletin o katı laiklik ve baskı cenderesinin hafifleyeceğini düşünen, yıllarca yeraltına itilmiş bazı radikal dini gruplar ve tarikatlar, iktidar değişikliğini bir intikam ve rövanş fırsatı olarak algıladılar. Özellikle Kemal Pilavoğlu liderliğindeki Ticani tarikatı mensupları, ülkenin dört bir yanındaki meydanlarda bulunan Atatürk heykellerine ve büstlerine balyozlarla saldırmaya, heykelleri parçalamaya ve açıkça rejim aleyhtarı eylemler düzenlemeye başladılar. Bu heykeller, tek parti döneminin, otoritenin ve seküler ulus inşasının taştan ve tunçtan yapılmış resmi sembolleriydi ve onlara vurulan her darbe, aslında devletin kalbine yöneltilmiş bir tehdit olarak algılanıyordu. Ordunun, CHP bürokrasisinin ve seküler aydınların gözü anında Demokrat Parti’ye çevrildi. DP iktidarı, “irticaya yüz vermekle”, “Atatürk düşmanlarını cesaretlendirmekle” ve “devrimin kazanımlarını tehlikeye atmakla” suçlanmaya başlandı. Askeri müdahale fısıltıları daha o günlerde Ankara kulislerinde dolaşmaya başlamıştı. Menderes ve Bayar için bu durum, iktidarlarının henüz başında karşılaşabilecekleri en ölümcül krizdi. Kendi muhafazakar tabanlarını küstürmeden, ama aynı zamanda orduya ve CHP’ye “Biz devrimin bekçileriyiz, Atatürk’e biz sahip çıkıyoruz” mesajını verecek olağanüstü bir siyasi manevraya ihtiyaçları vardı.
İşte 5816 sayılı yasa bu krizin ürünüdür. Kanun tasarısı meclise sunulduğunda, Demokrat Parti sadece heykellere saldıran Ticanileri cezalandırmayı değil, çok daha derin ve uzun vadeli bir siyasi stratejiyi hedefliyordu. Kanun, Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret etmeyi, sövmeyi, büst ve heykellerini kırmayı veya bozmayı ağır hapis cezalarına bağlıyordu. Ancak işin hukuki ve sosyolojik boyutu, bir heykeli korumanın çok ötesine geçmiştir. Bu kanunla birlikte, Mustafa Kemal Atatürk, hukuki bir zırh içine alınarak, dokunulmaz, eleştirilemez, tartışılamaz bir tabu, seküler bir kutsal ilan edilmiştir. Demokrat Parti, bu yasayı çıkararak CHP’nin elindeki en büyük silahı, yani “Atatürk’ün yegane temsilcisi olma” tekelini zorla söküp almıştır. Halka ve bürokrasiye şu mesaj verilmiştir: “CHP Atatürk’ün yolundan sapmıştır, onu bir diktatörlüğe alet etmiştir; asıl Kemalist biziz, bakın onun hatırasını korumak için kanun çıkardık, onu Ticanilere ve komünistlere karşı biz savunuyoruz.” Celal Bayar, kendi siyasi geçmişini, Atatürk’le olan silah arkadaşlığını ve onun son başbakanı olma sıfatını kullanarak, Demokrat Parti’yi Atatürkçülüğün yeni, meşru ve sağ merkezi olarak konumlandırmayı başarmıştır.
Şahsi okumama göre, bu kanunun Türkiye’nin demokratikleşme serüvenine vurduğu darbe, Ticanilerin heykellere vurduğu balyoz darbelerinden çok daha kalıcı ve yıkıcı olmuştur. Bir düşünceyi, bir tarihi figürü ya da bir siyasi ideolojiyi ceza kanunlarıyla korumaya çalışmak, o düşüncenin aslında entelektüel sahada kendi kendini savunamayacak kadar dondurulduğunun, yaşam pınarlarının kurutulduğunun resmi bir itirafıdır. Atatürk gibi, eylemleriyle tarihi değiştirmiş, tüm fikirlerini tartışarak ve ikna ederek hayata geçirmiş bir aydınlanmacı lider, trajik bir şekilde “korunmaya muhtaç” bir bibloya dönüştürülmüştür. Bu yasa, sağ Kemalizmin o dışlayıcı ve cezalandırıcı yüzünün yasallaşmış halidir. Devlet, “Atatürk’ü korumak” bahanesiyle kendisine muazzam bir sansür mekanizması yaratmıştır. İlerleyen yıllarda bu yasa, sadece heykellere saldıran yobazlara karşı değil; resmi tarihi sorgulayan aydınlara, alternatif sistem öneren siyasetçilere, devletin resmi ideolojisiyle çelişen her türlü sivil itaatsizliğe karşı kullanılan, aydınların üzerinde sallanan bir Demokles kılıcına evrilecektir. Demokrat Parti, kendi iktidarını korumak adına icat ettiği bu yasal sopanın, gelecekte bizzat kendi ardıllarının (sağ ve muhafazakar siyasetçilerin) ve Türkiye’deki demokratik muhalefetin kafasında patlayacağını öngörememiştir. Devleti bir kez kutsallaştırıp, liderini eleştiri üstü bir konuma yerleştirdiğinizde, o kutsiyeti kim tekelinde tutarsa, gücü o kullanır. Nitekim 1960’ta, 1971’de ve 1980’de ordu yönetime el koyduğunda, hep aynı argümanı, Demokrat Parti’nin inşa ettiği o “Atatürk’ü ve devleti koruma” argümanını kullanarak anayasaları askıya alacak, binlerce insanı zindanlara atacaktır.
Bu on yıllık Demokrat Parti iktidarı döneminde, ideolojinin isminde bile ince ama çok derin bir anlamsal kayma yaşanmıştır. 1930’ların o katı, teori inşa etmeye çalışan, devletçi ve tepeden inmeci yapısı genellikle “Kemalizm” kavramıyla anılırdı. Kemalizm, içinde “izm” barındıran, yani sistemli, tutarlı, ekonomik ve siyasi bir doktrin olma iddiası taşıyan, soğuk ve felsefi bir isimlendirmeydi. Ancak 1950’lerden itibaren, özellikle de Soğuk Savaş rüzgarlarının etkisiyle bu kavram yavaş yavaş terk edilmeye, yerine daha duygusal, daha pederşahi, daha itaatkar bir tınısı olan “Atatürkçülük” kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Atatürkçülük; bir ideolojik programı savunmaktan ziyade, devleti kuran lidere duyulan minneti, ona beslenen sadakati, babaya saygıyı ve mevcudu muhafaza etmeyi simgeler hale gelmiştir. Sağ iktidarların Kemalizm yerine Atatürkçülük demeyi tercih etmesinin sebebi tam olarak budur. “İzm” tartışmaya açıktır, farklı fraksiyonları olabilir (Sol Kemalizm gibi); ancak “Atatürkçülük”, devletin bekasına koşulsuz şartsız inanmayı, milli güvenlik kaygılarını her şeyin üstünde tutmayı ve resmi tarihe iman etmeyi gerektirir. Demokrat Parti’nin meydanlarda “Atatürk’ün kemikleri sızlıyor” diyerek muhalefeti sindirmeye çalışması, ideolojinin nasıl bir inanç sistemine, adeta seküler bir dine dönüştürüldüğünün ispatıdır.
Celal Bayar’ın mimarı olduğu bu sağ Kemalizm kurgusu, devletin değişen sınıfsal yapısıyla tam bir uyum içindeydi. Yeni burjuvazi, zenginleşen tüccar sınıfı ve toprak sahipleri, devletin komünistlere ve sendikalara karşı sert olmasını istiyor, ancak ticari hayatta devleti kendi çıkarlarına hizmet eden bir ihale dağıtıcısı olarak görüyordu. Atatürk, artık bu yeni kapitalist düzenin kurucu babası olarak kodlanmıştı. “Her mahallede bir milyoner yaratma” hayaliyle yola çıkan Demokrat Parti, ekonomik liberalizmi savunurken, siyasal alanda giderek otoriterleşmiş, tek parti döneminin o meşhur Takrir-i Sükun ruhunu, bu kez sağ bir muhafazakarlık ve Batı ittifakının verdiği cesaretle yeniden diriltmiştir. Üniversitelerin özerkliği ayaklar altına alınmış, basına eşi benzeri görülmemiş sansürler uygulanmış, muhalefet lideri İsmet İnönü’nün yurt gezileri bile devletin güvenlik güçleri ve partizan kitleler tarafından şiddetle engellenmiştir. İlginç olan şudur ki; Demokrat Parti bütün bu baskıcı, anti-demokratik ve anayasayı ihlal eden eylemlerini, “Atatürk devrimlerini korumak”, “milli iradeyi tecelli ettirmek” ve “komünizm tehlikesini bertaraf etmek” yalanlarının ardına saklanarak yapmıştır. Devrimlerin içini boşaltanlar, devrimlerin en büyük savunucusu kisvesine bürünmüştür.
Burada altını çizmemiz gereken asıl mesele, ideolojinin o amorf, bukalemun benzeri yapısının, iktidarı elinde tutan sivil bir sağ parti tarafından bile ne kadar kolayca şekillendirilebildiğidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihsel mirası, her kesimin ihtiyacına göre kesip biçtiği bir kumaşa dönüşmüştür. Soğuk Savaş dönemi Atatürkçülüğü (veya Sağ Kemalizm), özü itibarıyla düşünceden arındırılmış, slogana indirgenmiş bir refleksler bütünüdür. 10 Kasım törenlerinde çalınan sirenler eşliğinde ağlayan ancak ülkenin limanlarını, üslerini, ekonomik bağımsızlığını gözünü kırpmadan yabancı sermayeye ve NATO karargahlarına teslim eden bir zihniyetin yarattığı devasa bir çelişkidir bu. Celal Bayar ve Demokrat Parti, Atatürk’ü bir müzeye kilitlemekle kalmamış; o müzenin kapısına da nöbetçi olarak antikomünist paranoyayı dikmiştir. Müzenin anahtarı ise devletin kutsiyetini elinde tutan iktidarın cebindedir. Bu dönemde kurumsallaşan sağ Kemalizm, toplumu depolitize etme, siyaseti sadece elitlerin ve devlet aygıtının tekelinde tutma anlayışının en kusursuz örneğidir. Siyaset yapmak, muhalefet etmek, farklı bir dünya tahayyül etmek tehlikelidir; vatandaşa düşen yegane görev, devletin resmi dogmalarına iman etmek, çok çalışmak ve devlete itaat etmektir. Demokrat Parti’nin trajedisi, kendi inşa ettiği bu mutlak itaat ve devlet kutsaması kültürünün, 27 Mayıs 1960 sabahı askeri bir darbeyle bizzat kendi sonunu hazırlamasıdır. Kendilerini Atatürk’ün yegane varisi olarak görenler, “Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti koruma ve kollama” iddiasıyla kışlalarından çıkan genç subaylar tarafından iktidardan indirilmiş, yassıada zindanlarına atılmış ve idam sehpalarına gönderilmiştir. Devlet, kendi yarattığı ikon üzerinden meşruiyet devşiren siyasetçileri, yine aynı ikonun gölgesine sığınarak yok etmiştir. Bu, Türkiye’de ideolojinin ne kadar kullanışlı, esnek ve aynı zamanda ne kadar tehlikeli bir bumerang olduğunun en somut tarihsel ispatıdır. Demokrat Parti’nin 1950’lerde şekillendirdiği o dondurulmuş, sağa çekilmiş ve antikomünizmle zehirlenmiş Atatürkçülük vizyonu, 1960’ları, 70’leri ve en nihayetinde 12 Eylül karanlığını doğuracak olan o militarist-statükocu devlet anlayışının rahmine düşmüş en zehirli tohum olarak tarihteki yerini almıştır.
BÖLÜM 5: BÜLENT ECEVİT ANOMALİSİ: ORTANIN SOLU VE SİVİL İSYAN (1960’LAR)
Türkiye’nin yirminci yüzyıl siyasi serüveninde 1960’lı yıllar, o güne dek birikmiş tüm sosyolojik, ekonomik ve ideolojik fay hatlarının muazzam bir enerjiyle kırıldığı, devletin ve toplumun yepyeni bir diyalektik çatışma zeminine savrulduğu olağanüstü bir tarihsel kesiti ifade eder. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, görünürde Demokrat Parti’nin on yıllık iktidarını devirerek devletin bozulan hiyerarşisini yeniden tesis etme amacı taşısa da, müdahalenin ardından kurulan mimari, niyetlenilmemiş çok radikal sonuçlar doğurmuştur. Hazırlanan 1961 Anayasası, Türkiye tarihinin o güne dek gördüğü en özgürlükçü, kuvvetler ayrılığını en katı biçimde savunan, temel hak ve hürriyetleri devletin bekasına karşı koruma altına alan bir metindi. Bu yeni hukuki zemin, tek parti döneminin sivil inisiyatifleri ezen bürokratik geleneği ile Demokrat Parti’nin antikomünist paranoyayla dondurduğu siyasal iklimin üzerinde birdenbire muazzam bir özgürlük şemsiyesi açmıştır. Üniversiteler özerklik kazanmış, işçi sınıfına grev ve sendika kurma hakkı anayasal bir teminat olarak verilmiş, sosyalizm ve Marksizm dahil olmak üzere o güne dek telaffuzu dahi hapis nedeni olan düşünceler yayın hayatında, sokaklarda ve mecliste yasal bir meşruiyet alanı bulmuştur. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) meclise girmesi, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulması ve üniversite gençliğinin dünyadaki 68 kuşağı isyanlarıyla senkronize bir biçimde sokağa inmesi, devleti yöneten elitler için adeta bir kabusun gerçeğe dönüşmesiydi. İşte böylesine fırtınalı, sınırların yeniden çizildiği ve sol hareketin entelektüel, politik ve sokak gücü olarak bir çığ gibi büyüdüğü bu atmosferde, devletin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi, tarihinin en derin varoluşsal krizlerinden biriyle baş başa kalmıştır.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1960’ların başındaki durumu tam anlamıyla trajik bir sıkışmışlık halidir. Bir yanda, devrimi yapan, Cumhuriyeti kuran ancak halka inememiş, köylüyle ve işçiyle sahici bir bağ kuramamış elitist bir bürokrasi partisi olma damgası vardır. Diğer yanda ise, dünyada ve Türkiye’de hızla yükselen, sorunların kaynağı olarak bizzat devletin yapısını ve kapitalist sömürü düzenini gösteren dinamik bir sosyalist sol yükselmektedir. Sol hareketler, Kemalizmi sadece “burjuva demokratik bir devrim” veya statükocu bir devlet ideolojisi olarak tanımlayıp aşılması gereken bir aşama olarak görüyor; sağ kitleler ise Kemalizmi hala din düşmanlığı, elitizm ve jandarma dipçiği ile eş tutuyordu. CHP, bu iki devasa toplumsal dalganın arasında, sadece asker-sivil bürokrasinin ve şehirli eşrafın desteğiyle ayakta kalmaya çalışan, günden güne eriyen ve kendi ideolojik mirası altında ezilen köhne bir yapıya dönüşmek üzereydi. İdeolojinin daha önce nasıl müzelik bir dogmaya dönüştürüldüğüne değinmiştik; işte 1960’larda bu müzenin duvarları, dışarıdan gelen toplumsal taleplerin gürültüsüyle sarsılmaktaydı. Eğer ideoloji yeni bir okumayla güncellenmezse, Kemalizm ya tarihin tozlu raflarına kalkacak ya da tamamen ordunun tekelinde, sadece askeri muhtıralarla hatırlatılan soğuk bir devlet doktrinine indirgenecekti. Bu ölümcül ideolojik tıkanıklığı gören, hastalığın teşhisini koyan ve Türk siyasi tarihinin en radikal, en entelektüel cerrahi müdahalelerinden birini gerçekleştiren kişi, o dönem partinin parlayan genç yıldızı, şair, yazar ve siyaset adamı Bülent Ecevit olmuştur.
Bülent Ecevit’in Kemalizme ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne müdahalesi, sıradan bir siyasi taktik veya seçim stratejisi değil, kökten bir paradigma değişimidir. Ecevit’in ortaya attığı “Ortanın Solu” kavramı, sadece partinin politik yelpazedeki yerini belirlemekle kalmamış, Kemalizmin genetik kodlarına sızmış olan o devletperest, otoriter ve halka yukarıdan bakan bürokratik virüsü temizleme çabasına dönüşmüştür. Ecevit’in analizine göre Kemalizm, tarihsel bir noktada, özellikle tek parti döneminin sonları ile Demokrat Parti döneminin dogmatizmi arasında bir yerde yarım bırakılmış, dondurulmuştu. Atatürk’ün devrimci hamlesi siyasi ve hukuki üst yapıyı dönüştürmüş ancak sosyoekonomik alt yapıyı, yani toprak ağalığını, sermaye tekelini ve halkın yoksulluğunu çözememişti. Ecevit, Kemalizmin Altı Ok’unu reddetmiyor, bilakis onları yeniden, bu kez halkın ve emeğin penceresinden yorumluyordu. Onun zihnindeki “Devletçilik”, devletin sadece zenginleşecek bir milli burjuvaziye ucuz kredi ve altyapı sağlaması, fabrikalar kurup bunları özel sektöre devretmesi (yani devlet kapitalizmi) demek değildi. Ecevitçi devletçilik, sosyal adaleti sağlayan, gelir dağılımındaki uçurumları kapatan, fırsat eşitliği yaratan ve en zayıfı en güçlüye karşı koruyan sosyal demokrat bir müdahale aracıydı. Aynı şekilde “Halkçılık” ilkesi, o eski “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” yalanının arkasına sığınıp işçi haklarını ve grevleri yasaklayan faşizan bir tektipleştirme değil; halkın kendi kendini yönettiği, sivil toplumun güçlendiği, “toprak işleyenin, su kullananın” şiarıyla köylünün ve emekçinin iktidara ortak edildiği demokratik ve çoğulcu bir katılımcılıktı.
Ecevit’in bu entelektüel ve politik hamlesi, şahsi kanaatime göre Kemalizm tarihinin gördüğü en sahici, en hümanist ancak bir o kadar da sistemin doğasına en aykırı anomalisidir. Bu bir anomalidir çünkü ideolojinin kökleri, önceki on yıllarda ilmek ilmek dokunmuş olan devletçi reflekslere, sivil itaatsizliği suç sayan bürokratik nizama dayanıyordu. Ecevit ise bu ideolojiyi, onu var eden o otoriter devlet aygıtından koparıp, gecekondu mahallelerine, maden ocaklarına, topraksız köylünün tarlasına ve grev çadırlarına indirmeye çalışıyordu. Ecevit, sivil isyanın, sendikal hak arayışlarının ve öğrenci itirazlarının karşısına devletin jopuyla dikilmek yerine, bu toplumsal enerjiyi partinin içine kanalize etmeyi, CHP’yi devletin partisi olmaktan çıkarıp halkın partisi yapmayı hedefliyordu. Solun radikalleşerek sisteme düşman olmasını, komünizme veya anarşiye kaymasını engellemenin tek yolunun, devletin kurucu felsefesini sosyal demokrasiyle evlendirmek, ona şefkatli, adil ve paylaşımcı bir yüz kazandırmak olduğuna inanıyordu. Ortanın Solu, bir yandan vahşi kapitalizme ve gelir adaletsizliğine karşı çıkarken, diğer yandan da Sovyet tipi bir proletarya diktatörlüğünü, Marksist-Leninist sınıf savaşımını kesin bir dille reddediyor, devrimi sokakta kan dökerek değil, sandıkta ve demokratik kurallarla yapmayı vadediyordu.
Fakat Ecevit’in bu görkemli vizyonu, dışarıdan, yani sağ partilerden çok, bizzat içeriden, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kılcal damarlarına yerleşmiş, statükoyu varlık sebebi sayan “Sağ Kemalist” bürokratik elitlerden eşi görülmemiş bir direnişle karşılaşmıştır. Bu direnişin, entelektüel karşı çıkışın ve partiyi bölünmeye kadar götüren hizbin tartışmasız lideri, Ecevit’in partisindeki en büyük ideolojik rakibi olan Prof. Dr. Turan Feyzoğlu’ydu. Turan Feyzoğlu figürü, Türk siyasi tarihinde genellikle sığ bir muhafazakarlıkla açıklanıp geçiştirilse de, meseleye derinlemesine bakıldığında onun, devletin o soğuk, nizamperver ve elitist ruhunun 1960’lardaki en kusursuz temsilcisi olduğu anlaşılır. Feyzoğlu ve etrafında kümelenen hizip (ki bunlar ileride Güven Partisi’ni kuracak olan gruptur), Ecevit’in Kemalizmi halklaştırma, sivilleştirme ve solculaştırma çabasını sadece bir politika hatası olarak değil, doğrudan devlete, rejime ve Atatürk’ün mirasına yapılmış affedilemez bir ihanet olarak görüyordu.
Turan Feyzoğlu’nun dünyasında devlet, sıradan bir idari mekanizma değil, asırlık bir Türk devlet aklının ve Atatürk’ün üstün dehasının yarattığı kutsal, aşkın ve dokunulmaz bir organizmadır. Devletin asli bekçileri de sıradan halk yığınları, işçiler veya köylüler değil; yüksek eğitimli sivil bürokrasi, yargı mensupları, üniversite hocaları ve elbette silahlı kuvvetlerdir. Feyzoğlu ekibine göre Kemalizm, devlete itaattir; nizamdır, kanundur, disiplindir ve her türlü toplumsal hareketliliğin devletin gözetimi ve izni dahilinde yapılması zorunluluğudur. Oysa Ecevit ne yapıyordu? Ecevit, sokakları hareketlendiriyor, grevci işçilerin sırtını sıvazlıyor, gecekondu mahallelerinde devleti eleştiren konuşmalar yapıyor, toprak reformu diyerek mülkiyet ilişkilerini tartışmaya açıyordu. Sağ Kemalistler için bu, demokrasi veya sosyal adalet değil, düpedüz devleti zayıflatmak, sokağa meşruiyet kazandırmak ve anarşiye kapı aralamaktı. Onlara göre sol ideolojiler, doğaları gereği düzen bozucu, yıkıcı ve devlete isyankardır; dolayısıyla Kemalizm ile solun yan yana gelmesi ontolojik olarak imkansızdır. Kemalizm düzen kurar, sol ise düzen yıkar. Feyzoğlu’nun zihninde, işçilerin veya öğrencilerin devlete karşı hak talep etmesi, sivil bir uyanış değil, ancak ve ancak dış güçlerin, komünist kışkırtıcıların veya Moskova ajanlarının devleti yıkmak için kullandığı maşalar olabilirdi.
1965 seçimlerine gidilirken Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in o meşhur “Ortanın Solu, Moskova’nın Yolu” sloganı, sadece sağ kitleleri CHP’ye karşı konsolide etmekle kalmamış, aynı zamanda CHP içindeki Feyzoğlu kanadının Ecevit’e karşı hissettiği paranoyayı da mükemmel bir biçimde özetlemiştir. Feyzoğlu ve arkadaşları, Ecevit’in partiyi komünizme sürüklediğine, sol söylemlerin CHP’nin o asil, devlet kuran ağırlığını sıradan, sokak ağzı bir popülizme feda ettiğine samimiyetle inanıyorlardı. Sağ Kemalistlerin en çok dehşete düştükleri kavramlardan biri Ecevit’in dilinden düşürmediği “düzen değişikliği” kavramıydı. Bir Kemalist nasıl olur da düzen değişikliğinden bahsedebilirdi? Düzen zaten Atatürk tarafından kurulmuş, yasalarla güvence altına alınmış ve korunması gereken bir emanet değil miydi? Eğer ortada değişmesi gereken bir düzen varsa, bu ancak devletin kademeli, kontrollü ve yukarıdan aşağıya yapacağı yasal düzenlemelerle olabilirdi; halkı düzene karşı kışkırtarak değil. Bu ayrım, aslında Türkiye’de sağ ve sol Kemalizmin en keskin fay hattıdır. Ecevit’in sol Kemalizmi, Atatürk’ü bir başlangıç noktası, devrimi süregelen bir inşa, devleti ise halkın refahı için değiştirilebilecek bir araç olarak görürken; Feyzoğlu’nun sağ Kemalizmi, Atatürk’ü aşılmaz bir son nokta, devrimi tamamlanmış bir anıt, devleti ise halktan korunması gereken kutsal bir amaç olarak görüyordu.
Parti içindeki bu entelektüel ve politik iç savaş, 1967 yılındaki CHP 8. Olağanüstü Kurultayı’nda kesin bir kopuşla sonuçlanmıştır. Kurultay salonu, iki farklı dünya görüşünün, devlete bakan iki farklı gözün arenasıydı. Ecevit ve destekçileri, Türkiye’nin hızla değiştiğini, eğer parti sola açılmazsa ve ezilen sınıfların sözcüsü olmazsa, TİP gibi daha radikal sol partilerin veya devrimci şiddet hareketlerinin ülkeyi bir felakete sürükleyeceğini savundular. Ecevit’e göre, “devletin bekası”, polisiye tedbirlerle değil, ancak sosyal adaletle, halkın devleti kendi devleti olarak hissetmesiyle sağlanabilirdi. Feyzoğlu ve ekibi ise, Ecevit’in sınıf siyaseti yaptığını, bunun Kemalizmin bütünleştirici, sınıfları reddeden milliyetçi dokusuna aykırı olduğunu, partinin içine Marksistlerin sızdığını ve “halk dalkavukluğu” yapıldığını haykırdılar. İsmet İnönü’nün, o büyük tarihsel figürün, partinin yenilenmesi gerektiğine kani olarak (kendi içindeki devletçi reflekse rağmen pragmatik bir siyasetçi içgüdüsüyle) ağırlığını Ecevit’ten yana koyması, Feyzoğlu hizbinin yenilgisini tescillemiştir.
Bu yenilginin ardından Turan Feyzoğlu ve beraberindeki 40’tan fazla milletvekili ile senatör, Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa ederek 1967 yılında Güven Partisi’ni (daha sonra Cumhuriyetçi Güven Partisi) kurmuşlardır. Bu bölünme, sıradan bir parti içi klik çatışması değil, Kemalizmin sağ kanadının, kendi kurdukları yuvayı, sol bir işgale uğradığı gerekçesiyle terk etmesidir. Güven Partisi’nin kuruluşu, siyaset sosyolojimiz açısından muazzam bir laboratuvar sunar. Parti programına, Feyzoğlu’nun nutuklarına ve partinin ideolojik referanslarına bakıldığında, karşılaşılan manzara tam anlamıyla rafine bir sağ Kemalizm manifestosudur. Güven Partililer, kendilerini Atatürk’ün gerçek mirasçıları olarak tanımlarken, referans aldıkları Atatürk, hiçbir zaman o anti-emperyalist, Batı’ya kafa tutan veya halkçı devrimci değildir. Onların taptığı Atatürk; nizamı sağlayan, devlete itaat etmeyenin başını ezen, anarşiyi tolere etmeyen, her şeyden önce “milli güvenliği” önceleyen o otoriter başkomutandır. Güven Partisi, solun sınıf siyasetine karşı katı bir devletçi milliyetçiliği, sivil toplumun özgürlük taleplerine karşı ise mutlak bir kanun ve nizam felsefesini savunmuştur.
Şahsi okumama göre, Turan Feyzoğlu’nun kurduğu bu çizgi, Kemalizmin en trajik ironilerinden birini barındırır. Cumhuriyet Halk Partisi’nden, “Bu parti aşırı sola kayıyor, devletin temelleri sarsılıyor” diyerek ayrılan bu elit, entelektüel ve bürokratik Kemalistler, bir süre sonra kendilerini devleti koruma güdüsüyle o kadar sağa savurmuşlardır ki, 1970’lerin o kaotik siyasi ikliminde kurulan, komünizme karşı devletin milis gücü gibi hareket eden, radikal sağcı, İslamcı ve aşırı milliyetçi partilerin bir araya geldiği Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin içinde yer almışlardır. Bir zamanların şanlı Kemalist aydınları, sadece solcuların önünü kesebilmek, üniversitelerdeki öğrenci eylemlerini ezebilmek ve sendikaları susturabilmek uğruna, Atatürk’ün en büyük düşman olarak gördüğü siyasal İslamcılarla ve şovenist milliyetçilerle aynı kabinede yan yana oturmaktan, onlarla devlet imkanlarını paylaşmaktan zerre kadar rahatsız olmamışlardır. Bu durum, sağ Kemalizmin anti-komünizm refleksinin, laiklik refleksinden çok daha güçlü ve belirleyici olduğunun en somut kanıtıdır. Devletin otoritesi tehdit altında hissesildiğinde, sağ Kemalist için siyasal İslam bile kullanışlı bir müttefik, ancak hak arayan solcu sivil her zaman yok edilmesi gereken bir düşmandır.
Bülent Ecevit’in “Ortanın Solu” hamlesi, kitleler nezdinde büyük bir heyecan yaratmış, özellikle 1973 ve 1977 seçimlerinde CHP’yi tarihinin en yüksek oy oranlarına ulaştırarak onu birinci parti yapmış, işçi sınıfı, köylü ve aydınlar arasında muazzam bir sivil uyanış dalgası yaratmıştır. Ecevit, o meşhur işçi gömleği ve kasketiyle, devleti temsil eden o asık suratlı, fraklı bürokrat imajını yıkmış, yerine halkın içinden, sivil, demokratik bir lider profili koymuştur. Kemalizmi sokağa indirmeyi, onu sosyal demokrasiyle harmanlamayı başarmış gibi görünüyordu. Ancak bu sivil isyan ve ideolojik restorasyon girişimi, nihayetinde devletin o derin, asırlık genetik kodlarına çarpıp parçalanmaya mahkumdu.
Ecevit anomalisinin asıl trajedisi şudur: O, sivil bir demokrasi ve halkçı bir Kemalizm inşa etmeye çalışırken, devletin asli sahipleri (ordu ve yüksek bürokrasi), 1960’ların sonlarından itibaren sokağın bu denli hareketlenmesinden, sendikaların güçlenmesinden ve Ecevit’in bu sivil güçlere arka çıkmasından büyük bir dehşete kapılmıştı. Sağ Kemalistlerin dillendirdiği “devlet elden gidiyor, komünizm geliyor” hezeyanları, ordu karargahlarında yankı buldu. Sistemin sahipleri, devrimin halka inmesini değil, halkın hizaya sokulmasını istiyordu. Bu sivil uyanış, 12 Mart 1971 muhtırasıyla önce şiddetli bir frenle durdurulmaya çalışıldı. Ecevit, partisinin ve İsmet İnönü’nün bu askeri müdahaleye boyun eğmesine isyan ederek CHP Genel Sekreterliğinden istifa etmiş, “Ya asker ya ben” diyerek sivil siyasetin onurunu askeri vesayete karşı savunan ilk Kemalist lider olmuştur. Ecevit’in 12 Mart’a karşı gösterdiği bu direniş, onun Kemalizmi askerin tekelinden kurtarma çabasının zirvesidir.
Fakat tarihsel akış, bireylerin iyi niyetli çabalarından çok, kurumların yapısal refleksleriyle şekillenir. 1970’ler boyunca Türkiye’nin içine sürüklendiği sağ-sol çatışması, ekonomik krizler, kontrgerilla operasyonları ve faili meçhul cinayetler, Ecevit’in hayal ettiği o barışçıl sosyal demokrat düzeni adeta kan gölünde boğmuştur. Düzenin bozulmasından korkan Turan Feyzoğlu ekolünün haklı çıktığı zannı, devlet katında hızla yayılmıştır. “Gördünüz mü, halka fazla özgürlük verirseniz birbirlerini öldürürler, devlete baş kaldırırlar, o yüzden devleti sokağa karşı korumak için yeniden o eski, otoriter, demir yumruklu günlere dönmeliyiz” tezi, 1970’lerin sonuna doğru devletin tüm kademelerinde zımni bir kabule dönüşmüştür. Ecevit’in Kemalizmi sivilleştirme projesi, halkta karşılık bulmasına rağmen, devleti elinde tutan güç odakları tarafından kesin bir dille reddedilmiştir. Devlet, halkın refahını ve özgürlüğünü sağlayan sosyal demokrat bir araç olmayı reddetmiş; bunun yerine her türlü sivil inisiyatifi ezmeyi varoluşunun temeli sayan o karanlık özüne rücu etmek için gün saymaya başlamıştır. Bu geri dönüşün, o korkunç restorasyonun ve Sağ Kemalizmin devlet ideolojisi olarak anayasaya, sokaklara, işkencehanelere ve okul kitaplarına mutlak bir şekilde hakim olacağı o meşum anın adı, 12 Eylül 1980 askeri darbesi olacaktır. 1960’larda Ecevit’in şahsında yeşeren sivil, özgürlükçü ve sol Kemalizm umudu, 12 Eylül paşalarının postalları altında ezilecek; Feyzoğlu’nun o asık suratlı, nizamperver ve devleti kutsayan sağ Kemalizmi ise darbecilerin elinde resmi bir devlet dini olarak yeniden şahlanacaktır. Ecevit bir anomaliydi, sistem ise normalliğine, yani o otoriter şiddetine geri dönmek üzereydi.
BÖLÜM 6: 12 EYLÜL DARBESİ: “ATATÜRKÇÜLÜK” SOPASI VE TÜRK-İSLAM SENTEZİ
Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi ve toplumsal tarihinde hiçbir olay, 12 Eylül 1980 sabahı radyolardan okunan o soğuk askeri bildiri kadar derin, yıkıcı ve kalıcı bir metamorfoza yol açmamıştır. 1970’lerin sonlarında sokakları kan gölüne çeviren sağ-sol çatışmaları, ekonomik darboğazlar, siyasi suikastlar ve bitmek bilmeyen hükümet krizleri, devletin asli unsuru olan ordunun gözünde ülkeyi uçurumun kenarına getirmişti. Ancak 12 Eylül müdahalesi, sadece bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek, anarşiyi durdurmak veya siyaset kurumuna geçici bir ayar vermek maksadıyla yapılmış basit bir askeri operasyon değildi. Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi’nin kurguladığı bu devasa müdahale, devletin felsefi temellerini, toplumun genetik kodlarını ve en önemlisi de resmi ideolojiyi baştan aşağı yeniden yazmayı hedefleyen muazzam bir toplum mühendisliği projesiydi. Bu projenin merkezinde, daha önceki dönemlerde parça parça dondurulan, muhafazakarlaştırılan ve araçsallaştırılan devlet ideolojisinin, artık geri dönüşü olmayan bir biçimde mutlak bir “sopaya”, ezici bir tahakküm aracına dönüştürülmesi yatıyordu. 12 Eylül cuntası, kendi meşruiyetini sağlayabilmek ve toplumsal muhalefeti eşi benzeri görülmemiş bir şiddetle ezebilmek için, tarihin gördüğü en kaba, en sığ ve en paradoksal ideolojik kurguyu icat etti: İçi tamamen boşaltılmış bir “Atatürkçülük” ve onunla organik olarak bütünleştirilmiş “Türk-İslam Sentezi”.
Kenan Evren ve cuntasının elinde Atatürkçülük, tarihi bir liderin aydınlanmacı vizyonunu, çağdaşlaşma idealini veya anti-emperyalist duruşunu temsil eden felsefi bir bütünlük olmaktan tamamen çıkarılmıştır. Darbeciler için Atatürk, sadece heykellerden, büstlerden, rozetlerden, ezberletilmiş vecizelerden ve yaka iğnelerinden ibaret bir fetiş objesine, siyasi bir zırha indirgenmişti. Bu dönemde kurumsallaşan resmi ideolojiye, felsefi derinlikten yoksun olduğu için “Kemalizm” bile denemezdi; bu tam anlamıyla bir “12 Eylül Atatürkçülüğü” idi. Bu yeni formatta Atatürk, topluma ilham veren sivil bir lider değil, elinde jopla nöbet tutan, asık suratlı, her an ceza vermeye hazır bir kışla komutanı olarak resmediliyordu. Cuntanın paşaları, yaptıkları her türlü hukuksuzluğu, anayasa ihlalini, işkenceyi ve idamı Atatürk’ün adını zikrederek meşrulaştırma yoluna gittiler. Öyle ki, 1981 yılının Atatürk’ün doğumunun 100. yılı ilan edilmesi, bu ideolojik şovun zirve noktası oldu. Devletin tüm kurumları, okullar, üniversiteler, TRT ekranları ve meydanlar sabahtan akşama kadar içi boş, sloganik bir Atatürk propagandasına maruz bırakıldı. Ancak bu propaganda, halka bir düşünce sistemi aşılamayı değil, halkın beynini uyuşturmayı, sorgulama yetisini elinden almayı ve “Susun, şu an devlet konuşuyor ve devlet eşittir Atatürk’tür” mesajını beyinlere kazımayı amaçlıyordu. Atatürk’ün o geniş, vizyoner ve sivil ufku, 12 Eylül paşalarının sığ, militer ve kışla tipi zihniyetinin dar kalıplarına zorla hapsedilmişti.
Bu içi boşaltılmış Atatürkçülük zırhının ilk ve en acımasız hedefi, 1960’lardan itibaren Türkiye’de filizlenen, örgütlenen ve devlete karşı sosyal adalet, eşitlik, emek hakları gibi sivil taleplerle ortaya çıkan sol hareketler, sendikalar ve aydınlar olmuştur. 12 Eylül rejimi, solu salt bir siyasi rakip olarak değil, devletin bekasına yönelmiş ontolojik bir virüs olarak kodlamıştır. Mamak, Metris ve Diyarbakır gibi isimleri bugün bile ürpertiyle anılan askeri cezaevleri, sadece suçluların tutulduğu yerler değil, bu yeni devlet ideolojisinin kanla, irinle ve işkenceyle bedenlere kazındığı laboratuvarlardı. Cezaevlerine tıkılan binlerce solcu genç, aydın, yazar, sendikacı ve akademisyen, tarihin en ironik ve trajik muamelesiyle karşı karşıya kaldı: Devleti yıkarak komünizm getirmekle suçlanan bu insanlara, işkence tezgahlarında İstiklal Marşı, Gençliğe Hitabe ve Atatürk’ün Nutuk’u zorla ezberletildi. Askeri idarenin gözünde solcu olmak, otomatikman Atatürk düşmanı olmak demekti. İşkenceciler, copladıkları, elektrik verdikleri veya Filistin askısına astıkları kurbanlarına “Atatürk’ün ilkelerini say” diyerek, kurucu lideri bir ceza ve eziyet aracına dönüştürdüler. Bir zamanlar emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı vermiş olan Mustafa Kemal’in sözleri, şimdi kendi yurdunda bağımsızlık ve eşitlik isteyen gençlerin hücrelerinde yankılanan bir terör ve baskı ritüeline alet ediliyordu. 12 Eylül cuntası, Atatürk’ü solcuları asarken altındaki sandalyeyi tekmelemek için kullandığı bir mazerete çevirerek, aslında devrimin o aydınlanmacı, ilerici ruhunu bizzat kendi elleriyle katletmiştir.
Aynı şiddet, aynı Atatürkçülük kamuflajı altında Türkiye’nin en kanayan yarası olan Kürt meselesinde de devreye sokulmuş, hatta durum orada çok daha patolojik bir asimilasyon cinnetine dönüşmüştür. Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi, 12 Eylül rejiminin faşizan yüzünün, milliyetçiliği nasıl bir ırkçı barbarlığa dönüştürdüğünün en somut mekanıdır. Esat Oktay Yıldıran komutasındaki bu cezaevinde, Kürt siyasi tutuklulara uygulanan insanlık dışı muameleler, onur kırıcı işkenceler ve sistematik vahşet, resmi olarak “Atatürk milliyetçiliğini öğretmek” adı altında yapılıyordu. Duvarlara kanla “Ne Mutlu Türküm Diyeni” yazdırılması, anadili yasaklanmış insanlara zorla “Türkçe konuş, çok konuş” tabelalarının önünde esas duruş gösterilmesi, Kemalizmin kurucu yıllarındaki o kapsayıcı, kültürel milliyetçilik iddiasının tamamen iflas edip, kaba, reddiyeci ve biyolojik bir ırkçılığa dönüşmesinin resmidir. Kenan Evren’in meydanlarda “Kürt diye bir şey yoktur, onlar dağda yürürken kart kurt sesleri çıkaran dağ Türkleridir” şeklindeki o meşhur ve cehalet kokan hezeyanı, devletin resmi politikası haline gelmiştir. Devlet, Kürt realitesini inkar etmekle kalmamış, bu inkarı Atatürk’ün şahsiyetiyle özdeşleştirerek, bölge halkı ile Cumhuriyetin kurucu ideolojisi arasına bir daha asla kapanmayacak devasa bir kan davası tohumu ekmiştir. Şahsi kanaatime göre, bugün Türkiye’nin on yıllardır boğuştuğu PKK terörünün ve ayrılıkçı hareketin sosyolojik ve psikolojik temelleri, tam olarak 12 Eylül cuntasının Diyarbakır cezaevinde uyguladığı bu “sopalı Atatürkçülük” vahşetinin duvarlarında atılmıştır. Cunta, bir sorunu çözmek yerine, o sorunu devlet terörüyle bastırmaya çalışırken, ülkenin geleceğini rehin alacak bir canavarı kendi elleriyle yaratmıştır.
Ancak 12 Eylül rejiminin ideolojik mimarisindeki asıl deha, asıl sinsi ve uzun vadeli proje, sol muhalefeti ve Kürt siyasetini ezerken ortaya çıkan devasa sosyolojik ve manevi boşluğu neyle dolduracağına karar vermesidir. Sadece kaba kuvvetle, sadece cezaeviyle ve sadece Atatürk heykelleriyle koca bir toplumu uzun süre zapt edemeyeceğini çok iyi bilen cuntanın aklı, bu noktada devletin o soğuk mekanizmasına sıcak, kitleleri uyuşturan, itaatkar kılan manevi bir yapıştırıcı enjekte etmeye karar verdi: İslam. Fakat bu sıradan bir dindarlık veya sivil bir inanç özgürlüğü değildi; bu, 1970’lerden beri Aydınlar Ocağı çatısı altında sistemleştirilen, devletin bekasını dinin bekasıyla eşitleyen “Türk-İslam Sentezi” adlı resmi devlet ideolojisinin ta kendisiydi. Türk-İslam Sentezi, aslında Soğuk Savaş’ın küresel konjonktüründe, özellikle de 1979’da İran’da gerçekleşen İslam Devrimi ve Sovyetlerin Afganistan’ı işgali sonrasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurguladığı Yeşil Kuşak (Green Belt) projesinin Türkiye şubesinden başka bir şey değildi. Sovyet yayılmacılığına ve içerideki sol tehlikeye karşı en etkili panzehirin milliyetçilikle soslanmış, devlete kayıtsız şartsız itaat eden, şükürcü ve ehlileştirilmiş bir İslam anlayışı olduğu tezi, 12 Eylül generalleri tarafından hararetle benimsendi.
Aydınlar Ocağı’nın İbrahim Kafesoğlu ve Muharrem Ergin gibi teorisyenleri tarafından kurgulanan bu senteze göre, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesi tarihteki en mükemmel uyumdu. Türklerin o cihangir, devleti kutsayan, asker ruhu ile İslam’ın cihat, itaat ve gaza ruhu birbirini kusursuzca tamamlıyordu. Dolayısıyla devlet, millet ve din etle tırnak gibiydi. Dinin zayıflaması demek, otomatikman solun, anarşizmin ve bölücülüğün güçlenmesi demekti. İşte Türkiye Cumhuriyeti tarihinde laikliğin en amansız bekçisi olduğunu iddia eden, her nutkunda Atatürk’ün laiklik ilkesini savunan o üniformalı paşaların, aynı zamanda Türkiye’yi en hızlı ve en radikal biçimde İslamlaştıran kadro olması, siyaset tarihimizin en büyük paradokslarından biridir. Bu, Kemalizmin geçirdiği metamorfozun ulaştığı en çarpıcı aşamadır; devletin bekası için gerekirse laiklik bile rafa kaldırılabilir, Atatürk bile bir din propagandisti gibi sunulabilirdi. Kenan Evren’in, meydanlarda elinde Kur’an-ı Kerim ile halka hitap etmesi, ayetler ve hadisler okuyarak komünizmin kötülüklerini anlatması, sağ partileri bile kıskandıracak düzeyde bir popülist İslamcılıktı. Evren, “Biz bu memlekete dini bütün, anasına babasına, vatanına milletine saygılı gençler yetiştireceğiz” diyerek, aslında düşünen, sorgulayan, hak arayan aydınlık bir nesli değil; biat eden, kaderine razı olan, devleti sorgulamayan muhafazakar bir yığını hedeflediklerini açıkça ilan ediyordu.
Bu ideolojik dönüşümün en kalıcı hukuki anıtı, şüphesiz 1982 Anayasası’nın 24. maddesiyle okullara getirilen zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleridir. Laik bir cumhuriyette, üstelik Atatürkçülüğü dilinden düşürmeyen bir darbe yönetimi tarafından din eğitiminin anayasal bir zorunluluk haline getirilmesi, seküler sivil toplumun tabutuna çakılan en büyük çividir. 12 Eylül rejimi, sol ideolojilerin gençlerin zihnine girdiği o ahlaki, felsefi ve toplumsal eşitlik arayışını, devlet eliyle verilen standartlaştırılmış, Sünni-Hanefi eksenli bir devlet İslam’ı ile silip atmayı planlamıştır. Aynı dönemde İmam Hatip liselerinin sayısında muazzam bir artış yaşanmış, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi ve yetkileri devasa boyutlara ulaştırılarak kurum adeta devletin asli güvenlik aparatlarından biri haline getirilmiştir. Camiler, sadece ibadet edilen yerler olmaktan çıkmış, devletin “anarşiye ve bölücülüğe” karşı toplumu hizaya soktuğu ideolojik karargahlara dönüşmüştür. Diyanet hutbelerinde devletin kutsallığı, yöneticilere itaatin farz olduğu, grev yapmanın, sokağa çıkmanın ve düzene isyan etmenin dinen caiz olmadığı vurgulanarak, Türk-İslam Sentezi kitlelerin bilinçaltına zerk edilmiştir.
12 Eylül’ün “Atatürkçü” görünümlü bu İslamlaştırma politikasının en karanlık, en sinsi ve gelecekte Türkiye’nin başına en büyük belaları açacak olan boyutu ise, cemaatlerin ve tarikatların devlet içindeki gayriresmi istihdamına açılan geniş kapıdır. Cunta yönetimi, sivil toplumu, sendikaları, sol dernekleri, aydınlanmacı vakıfları adeta dozer gibi ezip geçerken; yeraltında örgütlenen, şeyh-mürit hiyerarşisiyle çalışan, devlete koşulsuz biat sözü veren dini cemaatlere inanılmaz bir müsamaha göstermiş, hatta onların devlet kadrolarına sızmasının önünü bilinçli olarak açmıştır. Bu örtülü ittifakın temel kuralı basitti: “Siz komünizme karşı devletin yanında durun, bizim otoritemizi sorgulamayın, sokağa çıkıp olay çıkarmayın; biz de sizin yurtlarınıza, evlerinize, finansal ağlarınıza ve devlet bürokrasisinde (özellikle eğitim, emniyet ve yargıda) kadrolaşmanıza göz yumalım.” Fethullah Gülen Cemaati (bugünkü adıyla FETÖ), Süleymancılar, İsmailağa, Menzil gibi yapılar, 12 Eylül sonrası oluşan o muazzam sivil boşlukta, devletin adeta taşeron sivil toplumu olarak işlev görmüşlerdir. Özellikle FETÖ’nün altın nesil projesi, askeri darbenin itaatkar, dindar ve devlete bağlı nesil projesiyle kusursuz bir frekans uyumu yakalamıştır. Solcuların, seküler aydınların ve demokratların temizlendiği devlet kadroları, yavaş yavaş, sinsi bir biçimde bu cemaatlerin müridleriyle doldurulmuştur. Kenan Evren paşalarının meydanlarda “İrticaya geçit vermeyeceğiz” diye bağırması sadece sahnede oynanan bir tiyatroydu; perdenin arkasında generaller, devletin kılcal damarlarına kendi elleriyle İslami yapıları enjekte ediyorlardı. Bu durum, Kemalizmin o sözde laik bekçilerinin, söz konusu devletin otoritesini tahkim etmek ve solu ezmek olduğunda, laikliği bir paçavra gibi nasıl fırlatıp atabildiklerinin, pragmatizmin nasıl ilkesizliğe dönüştüğünün en somut ispatıdır.
Bu bağlamda 12 Eylül, sadece fiziksel bir darbe değil, eşi benzeri görülmemiş bir kültürel soykırım, bir hafıza silme operasyonudur. Türkiye’nin 1960’larda büyük bir heyecanla tanıştığı o sivil uyanış, edebiyattaki, sinemadaki, tiyatrodaki ve entelektüel sahadaki o büyük çoğulculuk, cunta yönetiminin ağır postalları altında ezilmiştir. Kitaplar toplatılıp yakılmış, filmler yasaklanmış, akademisyenler 1402’likler kararnamesiyle üniversitelerden sürülmüş, aydınlar hapishanelerde çürütülmüştür. Devlet, toplumun düşünme yeteneğini hadım etmiştir. Ortaya çıkan bu entelektüel çölün ortasına da betondan, asık suratlı bir Atatürk heykeli dikilmiş; o heykelin gölgesinde ise Türk-İslam senteziyle zehirlenmiş, apolitikleştirilmiş, sadece tüketen, sadece kendi çıkarını düşünen, devlete itaat etmeyi yegane erdem sayan o “12 Eylül nesli” yaratılmıştır. Özallı yıllarla birlikte bu yapıya bir de vahşi, kuralsız bir neoliberal kapitalizm eklenince; parayı kutsayan, dini bir sosyal statü aracı olarak kullanan, Atatürk’ü ise sadece milli bayramlarda hatırlanan içi boş bir ritüele indirgeyen o ucube sosyolojik sentez tamamlanmıştır.
12 Eylül’ün kurguladığı bu “Atatürkçülük sopası”, Kemalizmi geri dönülmez bir biçimde zehirlemiştir. 1980 öncesinde, Bülent Ecevit gibi liderlerin veya çeşitli sol Kemalist aydınların çabalarıyla toplumun geniş kesimlerine, ezilenlere, emekçilere hitap edebilme potansiyeli taşıyan, dinamik ve aydınlanmacı bir felsefe olma şansını barındıran bu ideoloji; Kenan Evren’in elinde sadece işkencehanelerde yankılanan bir şiddet aracına, Kürtleri asimile etmeye çalışan ırkçı bir balyoza, solu boğan bir kordona dönüşmüştür. Bu tarihten sonra Türkiye’de genç nesillerin, özgürlükçü aydınların ve Kürtlerin Kemalizm kelimesine duydukları o derin alerjinin, nefretin ve güvensizliğin baş sorumlusu, devrimleri yaptığını iddia eden Atatürk değil; onun mirasını çalıp, o mirası faşizan bir devlet terörünün maskesi olarak kullanan 12 Eylül cuntasının ta kendisidir. Şahsi kanaatim odur ki, Kemalizm sivil ve ilerici bir ideal olarak aslında 12 Eylül 1980’de ölmüştür; o günden sonra bize Kemalizm diye yutturulan şey, ölmüş bir ideolojinin üniforma giydirilmiş, içi Türk-İslam senteziyle doldurulmuş, eline jop verilmiş nekrotik bir zombisidir. Darbeciler, Türkiye’nin üzerinden bir silindir gibi geçerken, en büyük hasarı, adına hareket ettiklerini iddia ettikleri o kurucu babanın devrimci ruhuna vermişlerdir; onu öylesine araçsallaştırmış, öylesine tüketmişlerdir ki, Atatürk “Susun, devlet konuşuyor” demenin yasal ve fetişist bir kod isminden öteye geçemez hale gelmiştir. Bu enkazın altından sivil, demokratik ve gerçekten aydınlanmacı bir toplum yaratma çabası, Türkiye’nin bugüne kadar hala tamamlayamadığı, belki de 12 Eylül’ün o zehirli mirası yüzünden uzunca bir süre daha tamamlayamayacağı en acı dolu sınavıdır.
BÖLÜM 7: ATTİLA İLHAN VE KAVRAMSAL İÇ SAVAŞ: “GAZİ” Mİ, “İNÖNÜ” MÜ?
Türkiye’nin ideolojik serüveninde, kavramların salt birer kelime olmaktan çıkıp, birbirini yok etmeye yemin etmiş siyasi orduların sancaklarına dönüştüğü anlar vardır. 12 Eylül rejiminin devletin tüm sivil hücrelerine zerk ettiği o asık suratlı, militer ve içi boşaltılmış ideolojik kurgunun yarattığı tahribat, 1980’lerin sonu ve 1990’ların başına gelindiğinde artık gizlenemez bir entelektüel bunalıma dönüşmüştü. Önceki kırılma noktalarında detaylıca irdelediğimiz üzere, devletin bekası adına inşa edilen bu dondurulmuş resmi doktrin, toplumu sadece depolitize etmekle kalmamış; aynı zamanda aydınları, gençleri ve sivil siyasetçileri Cumhuriyetin kurucu değerlerine karşı derin bir yabancılaşmanın içine itmişti. Soğuk Savaş’ın bitişi, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve küresel kapitalizmin “Tarihin Sonu” tezleriyle mutlak zaferini ilan ettiği bu yeni konjonktürde, Türkiye bir yanda yükselen Kürt ayrılıkçılığı, diğer yanda ivme kazanan siyasal İslam ve bir başka yanda da Avrupa Birliği’ne entegrasyon hayalleri arasında sıkışıp kalmıştı. İşte böylesine kaotik, yön duygusunun yitirildiği ve resmi ideolojinin artık toplumsal bir çimento işlevi göremediği bu tarihsel kesitte, Türk siyasi düşünce tarihine yıldırım gibi düşen, ezberleri altüst eden ve Cumhuriyetin kurucu ideolojisini tam ortasından ikiye yaran bir aydın sahneye çıkmıştır: Attilâ İlhan. Onun başlattığı bu entelektüel isyan, sadece tarihsel bir okuma denemesi değil; “Kemalizm” ile “Atatürkçülük” kelimeleri arasına çekilmiş, tel örgüleri ve mayın tarlaları olan kanlı bir kavramsal iç savaştır.
Attilâ İlhan’ın bu ideolojik savaşta üstlendiği rolü anlayabilmek için, onun şair ve romancı kimliğinin ötesinde, gençliğinde Marksist-Leninist hareketlerin içinde bulunmuş, Paris’te Batı medeniyetini ve aydınını yakından tanıyarak onun ikiyüzlülüğüyle yüzleşmiş, sonrasında ise kendi köklerine, Anadolu’nun ve Asya’nın tarihsel derinliğine dönmüş bir “sentezci” olduğunu kavramak elzemdir. İlhan, 1990’lı yıllarda yazdığı köşe yazıları, televizyon ekranlarında milyonları ekran başına kilitleyen sohbetleri ve “Hangi Atatürk”, “Hangi Batı”, “Hangi Sol” gibi ufuk açıcı kitaplarıyla, devletin ve ordunun tekelindeki o dokunulmaz tabuyu paramparça etmiştir. Onun temel tezi son derece sarsıcı ve bir o kadar da berraktı: Türkiye’de kutlanan, devlet dairelerine asılan, 12 Eylül zindanlarında işkence aracı olarak kullanılan ve sürekli Batı’yı işaret eden o “Atatürk” figürü, aslında gerçek Mustafa Kemal’in üzerine geçirilmiş plastik bir maskedir. Attilâ İlhan, tarihsel bir otopsi yaparak, Cumhuriyetin kurucu felsefesinin aslında 1938 yılında, yani Atatürk’ün ölümüyle birlikte çok büyük bir ihanete uğradığını, rotasından saptırıldığını ve adeta bir “karşı devrim” ile ele geçirildiğini iddia etmiştir. Bu karşı devrimin mimarı ise, resmi tarihin İkinci Adam olarak yücelttiği, Milli Şef İsmet İnönü’den başkası değildi.
Bu kavramsal iç savaşın merkezinde yatan temel ayrım, “Gazi” ile “İnönü” figürleri üzerinden okunan iki tamamen farklı dünya görüşüdür. Attilâ İlhan’ın terminolojisinde Mustafa Kemal, “Gazi”dir. Gazi kelimesinin seçimi asla tesadüfi değildir; bu kelime, anti-emperyalist bir direnişin, sahiciliğin, Anadolu halkının inançlarıyla ve kökleriyle barışık olmanın, Kuvayı Milliye ruhunun ve en önemlisi Batı emperyalizmine kılıç çekmiş Asyalı bir ihtilalcinin sembolüdür. İlhan’a göre Gazi Mustafa Kemal’in Kemalizmi; tam bağımsızlıkçı, ekonomik olarak devletçi ama halkın refahını önceleyen, dış politikada Sovyet Rusya ve ezilen Doğu milletleriyle stratejik ittifaklar kuran, Batı’nın sadece bilimini ve tekniğini almayı hedefleyip onun emperyalist kültürüne ve hegemonyasına şiddetle direnen bir “Üçüncü Dünya” kurtuluş ideolojisidir. Gazi’nin devrimi, kökleri bu topraklarda olan, Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinden beslenen, yerli, milli ve bir o kadar da devrimci bir harekettir.
Ancak İlhan’ın tarih okumasına göre, 1938’de Gazi’nin vefat etmesiyle birlikte, devletin dümenine geçen İsmet İnönü ve etrafındaki bürokratik elit, bu anti-emperyalist, Asyalı ve tam bağımsızlıkçı rotayı terk etmiştir. İsmet İnönü dönemi, İlhan’ın gözünde Türkiye’nin Batı emperyalizmine gönüllü olarak teslim olduğu, devrimin o bağımsızlıkçı ateşinin söndürülerek yerine elitist, tepeden inmeci, halkı hor gören ve Batı’ya şirin görünmeye çalışan bir bürokratik diktatörlüğün kurulduğu yıllardır. İşte bu noktada Attilâ İlhan, çok keskin bir kavramsal ayrım yapar: Gazi’nin tam bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist devrimciliğine “Kemalizm” adını verirken; İsmet İnönü döneminde başlayan, 1950’lerde NATO’ya girişle kurumsallaşan ve 12 Eylül askeri darbesiyle resmi devlet dini haline gelen o şekilci, Batı taklitçisi, NATO’cu, elitist ve gardırop devrimcisi yapıya “Atatürkçülük” veya “İnönücülük” adını vermiştir.
Bugün sıradan bir vatandaşın zihninde veya ana akım siyasette “Kemalist” ile “Atatürkçü” kelimeleri eşanlamlı olarak, birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılmaktadır. Hatta birçok siyasetçi bu iki kelimeyi aynı cümlede bir vurgu pekiştirmesi olarak kullanır. Ancak 1990’ların o hararetli entelektüel tartışmalarında bu iki kelime birbirinin can düşmanıydı. Kendine “Kemalist” diyen bir aydın için, birisine “Atatürkçü” demek hakaretti. Çünkü Kemalist olmak; Attilâ İlhan’ın çizdiği çerçevede, anti-emperyalist olmayı, Avrupa Birliği’nin Gümrük Birliği dayatmalarına karşı çıkmayı, Amerika’nın Orta Doğu’daki planlarına (örneğin Birinci Körfez Savaşı ve Çekiç Güç’e) itiraz etmeyi, Türkiye’nin yönünün Avrasya’ya, kendi bölgesel gerçekliklerine dönük olması gerektiğini savunmayı gerektiriyordu. Kemalist, sivil bir ihtilalciydi. Buna karşılık “Atatürkçü” kelimesi; devletin sıcak koltuklarında oturan, NATO karargahlarında eğitim görmüş yüksek rütbeli subayları, Batı klasik müziği dinleyip halkın türkülerini küçümseyen elitleri, ülkenin ekonomik bağımsızlığını IMF’ye ve Dünya Bankası’na teslim ederken 10 Kasım’larda en çok ağlayan ve frak giyerek cumhuriyet balolarında dans etmeyi çağdaşlaşmak sanan komprador burjuvaziyi ve bürokrasiyi temsil ediyordu. İlhan’ın deyişiyle Atatürkçüler, Batı emperyalizminin Türkiye’deki “mütareke aydını” kalıntılarından, kendi kültürüne yabancılaşmış zümrelerden ibaretti.
Şahsi okumama göre Attilâ İlhan’ın bu teşhisi, Türk modernleşme tarihindeki en parlak, en sarsıcı ancak kendi içinde belirli çelişkiler barındıran müthiş bir tarihsel mühendislik harikasıdır. İlhan, Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve devletin o tek tipçi, elitist uygulamalarının faturasını bütünüyle İsmet İnönü’nün omuzlarına yükleyerek, Mustafa Kemal’i bu otoriter tarihsel bagajdan kurtarmış, onu yeniden devrimci ve efsanevi bir kaideye oturtmuştur. Ancak bu analiz, 1930’ların o katı disipliner yapısının (daha önceki sayfalarda uzun uzun değindiğimiz Kadro hareketinin tasfiyesi, sivil toplumun boğulması ve tek parti sultasının kurulması gibi olayların) doğrudan Mustafa Kemal’in sağlığında, onun onayı ve iradesiyle gerçekleştiği gerçeğini bir ölçüde teğet geçer. İlhan, ideolojik bir kurtarma operasyonu yapmak için, devrimin tüm doğrularını “Gazi”ye, tüm hatalarını, yozlaşmalarını ve Batı’ya teslimiyetini ise “İnönü”ye yazmıştır. Bu, siyaset sosyolojisi açısından son derece kullanışlı, kitleleri mobilize eden muazzam bir mitten başka bir şey değildir; ancak Türkiye solunun ve ulusalcı hareketinin o dönemki varoluşsal krizi aşması için bu mite şiddetle ihtiyacı vardı.
İlhan’ın İnönü dönemine yönelttiği kültürel ve ekonomik eleştirilerin dozu ve niteliği, bu kavramsal iç savaşın cephelerini daha da netleştirir. Ona göre Cumhuriyetin o çok övünen, üzerine güzellemeler yazılan Hasan Âli Yücel öncülüğündeki Eğitim Reformu, Köy Enstitüleri ve Tercüme Bürosu faaliyetleri, sanıldığı gibi yerli ve milli bir aydınlanma hamlesi değil, tam aksine Türk aydınını kendi köklerinden koparıp Greko-Romen (Eski Yunan ve Roma) kültürünün kölesi yapan korkunç bir kültürel yabancılaşma projesidir. İlhan, Batı klasiklerinin devlet eliyle zorla tercüme edilip okutulmasını, Türk aydınının “Batılı efendilerine” benzemeye çalışan birer karikatüre dönüştürülmesi olarak okur. Gazi döneminin kültür politikası Orta Asya’ya, Sümerlere, Hititlere, yani bu topraklara ve Asya derinliğine uzanırken; İnönü döneminin kültür politikası, Türkiye’yi zoraki bir Akdeniz ülkesi, sahte bir Avrupalı yapma çabasıdır. Bu kültürel sapma, aydının halktan kopmasına, halkın değerlerini yobazlık olarak görüp aşağılamasına ve nihayetinde devlet ile millet arasındaki o devasa uçurumun açılmasına neden olmuştur. İşte “Atatürkçü” aydın, bu Greko-Romen tornadan çıkmış, Paris’te veya Londra’da yağan yağmura şemsiye açıp, Anadolu’nun kuraklığından habersiz olan o elitist, “Tanzimat züppesi” geleneğinin yirminci yüzyıldaki devamıdır.
Ekonomik ve dış politik boyutta ise İlhan’ın “İnönücülük” eleştirisi çok daha acımasızdır. O, Türkiye’nin Batı’nın uydusu haline gelmesinin, 1950’lerdeki Demokrat Parti iktidarıyla değil, 1939’da İsmet İnönü’nün İngiltere ve Fransa ile imzaladığı Üçlü İttifak anlaşmasıyla başladığını ileri sürer. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Türkiye’nin Sovyet tehdidi bahanesiyle Amerika Birleşik Devletleri’nin kanatları altına girmesi, 1947 Truman Doktrini, Marshall Yardımları ve nihayetinde ikili anlaşmalarla Türk ekonomisinin, eğitim sisteminin ve ordusunun Amerikan emperyalizmine teslim edilmesi, Gazi’nin “Tam Bağımsızlık” ilkesine ihanettir. İlhan’ın bu tezi, Türkiye solunun yıllarca Demokrat Parti’yi suçladığı “bizi Amerika’ya sattılar” argümanını temelden sarsmış; ihanetin sağcı Menderes ile değil, CHP’nin Milli Şef’i İnönü ile başladığını haykırmıştır. Böylece Kemalizm, CHP’nin ve geleneksel merkez solun vesayetinden çıkarılarak, çok daha radikal, anti-emperyalist, adeta “Ulusal Sol” diyebileceğimiz yepyeni bir zemine oturtulmuştur.
1990’lı yıllar, Attilâ İlhan’ın bu teorilerinin sadece entelektüel çevrelerde yankılanıp sönmediği, aksine geniş kitleler, hayal kırıklığına uğramış solcular, ordudan ihraç edilmiş veya Batı’nın çifte standartlarından bıkmış subaylar, sendikacılar ve gençler arasında bir virüs gibi yayıldığı yıllardır. Bu dönemde Türkiye, PKK terörüyle boğuşurken, Batılı müttefiklerinin (özellikle ABD ve Avrupa ülkelerinin) PKK’ya gizli veya açık destek verdiğini, Çekiç Güç eliyle Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurmaya çalıştıklarını fark etmiştir. Avrupalı parlamenterlerin Türkiye’yi her fırsatta insan hakları kisvesi altında köşeye sıkıştırması, Gümrük Birliği sürecinde Türk sanayisinin Avrupa sermayesine karşı korumasız bırakılması, toplumda muazzam bir “Yeni Sevr” paranoyası yaratmıştır. Batı’nın Türkiye’yi bölmek ve parçalamak istediği inancı, sadece sağ milliyetçilerin değil, eski solcuların da ortak kanaati haline gelmiştir. İşte Attilâ İlhan’ın yeniden inşa ettiği o “Anti-emperyalist, Asyalı, Batı’ya kafa tutan Gazi” figürü, bu konjonktürde devasa bir can simidi işlevi görmüştür.
Eskiden devleti kapitalist bir baskı aygıtı olarak gören ve Marksist bir devrim hayal eden pek çok solcu aydın, dünyada sosyalizmin çöküşünün de getirdiği boşlukla, Attilâ İlhan’ın bu “Kemalizm” kurgusuna dört elle sarılmıştır. İlhan, onlara kendi tarihlerinden, kendi topraklarından devrimci bir kahraman hediye etmişti. Artık Lenin’in veya Mao’nun resimlerini taşımaya, uluslararası enternasyonalist marşlar söylemeye gerek yoktu; Kuvayı Milliye destanı, anti-emperyalist Kurtuluş Savaşı ve “Sarı Saçlı Mavi Gözlü Dev” (Gazi) yeterince sol, yeterince devrimci ve çok daha meşru bir referans noktasıydı. Bu kavramsal iç savaş, Türkiye’de solun milliyetçileşmesi, milliyetçilerin ise anti-emperyalist bir sol söyleme kayması gibi eşine az rastlanır bir ideolojik melezleşmeyi doğurmuştur. 2000’li yıllara gelindiğinde “Ulusalcılık” adını alacak olan, Avrupa Birliği’ne, Amerika’ya ve küreselleşmeye karşı hem eski MHP’li ülkücüleri, hem eski solcuları, hem de Kemalist ordu mensuplarını aynı bayrak altında toplayan o “Kızılelma Koalisyonu”nun felsefi babası, attığı bu kavramsal tohumlarla bizzat Attilâ İlhan’dır.
Ancak bu sürecin kendi içinde taşıdığı karanlık bir diyalektik de vardır. Attilâ İlhan, “Atatürkçülük” adını verdiği o bürokratik, 12 Eylülcü ve NATO’cu yapıyı kıyasıya eleştirirken, ortaya koyduğu “Gazi’nin Kemalizmi”, devleti ve milletin bölünmez bütünlüğünü o kadar yüksek, o kadar dokunulmaz bir yere koyuyordu ki; bu yeni ulusalcı-Kemalist hat, bir süre sonra otoriterleşme konusunda eleştirdiği o 12 Eylül zihniyetiyle benzeşmeye başlamıştır. Batı emperyalizmine karşı duyulan haklı öfke, kısa sürede içe kapanmacı, sivil toplumun her türlü demokratik talebini (örneğin Kürt meselesinin barışçıl çözümü, azınlık hakları veya ifade özgürlüğü gibi konularda Avrupa İnsan Hakları normlarını savunanları) anında “Batı ajanı, Soros çocuğu, mütareke basını, numaralı cumhuriyetçi” diyerek linç eden refleksif, şovenist bir devlet tapıncına dönüşmüştür. Attilâ İlhan’ın teorik derinliği ve entelektüel zarafeti, sokaktaki kitlelerin, bazı televizyon kanallarının ve marjinal siyasi grupların elinde, Batı’ya düşman olmayı vatanseverliğin yegane ölçütü sayan, komplo teorileriyle beslenen kaba bir izolasyonizme indirgenmiştir.
Bu kavramsal savaşın, Türkiye’nin yön arayışında (jeopolitik düzlemde) yarattığı en büyük fay hattı ise, Kemalizmin yüzünü Batı’dan Doğu’ya, yani Avrasya’ya çevirmesidir. Attilâ İlhan, tarih boyunca Türklerin asli yerinin Asya olduğunu, Batı medeniyetinin Türklere her zaman bir “şark meselesi” olarak, yani yokedilmesi veya sürülmesi gereken barbarlar olarak yaklaştığını ısrarla vurgulamıştır. Oysa Mustafa Kemal, bu coğrafyada hayatta kalabilmek için Sovyet Rusya ile, Afganistan ile, İran ile (Sadabat Paktı) doğu eksenli bir güvenlik mimarisi kurmuştu. İlhan’a göre, Türkiye’nin kurtuluşu yeniden o Gazi’nin Asyalı rotasına dönmekten, Rusya ve Asya’nın yeni yükselen güçleriyle stratejik ortaklıklar kurarak Batı’nın hegemonik kıskacını kırmaktan geçiyordu. Bu tez, Türk ordusu içindeki NATO’cu subaylar ile Avrasyacı subaylar arasındaki o örtülü ve ölümcül savaşın da ideolojik arka planını oluşturur. “Atatürkçüler” yüzünü Brüksel’e ve Washington’a dönmüşken, “Kemalistler” yüzünü Moskova’ya, Pekin’e ve Türk Cumhuriyetlerine dönmüştü. İdeoloji, artık sadece bir iç siyaset yönetimi değil, aynı zamanda Türkiye’nin dünyadaki yerini tayin eden bir dış politika pusulasına dönüşmüştü.
İlhan’ın kurguladığı bu “Gazi” imgesi, aynı zamanda İslam’la ve halkın dini inançlarıyla barışık bir imgedir. O, 12 Eylülcülerin ve sağcıların İslam’ı bir sopa olarak kullanmasına da, Batıcı-elitist Atatürkçülerin İslam’ı bir yobazlık ve gericilik sembolü olarak görüp halkı aşağılamasına da aynı şiddetle karşı çıkmıştır. İlhan’ın Kemalizminde, Kuvayı Milliye din adamlarının, Anadolu müftülerinin okuduğu dualarla başlamış, Gazi, Büyük Millet Meclisi’ni cuma namazından sonra Kuran okutarak açmış bir liderdir. İslam, bu toprakların anti-emperyalist direnişinin sosyolojik mayasıdır; yozlaşmış olan dinin kendisi değil, emperyalizmle işbirliği yapan işbirlikçi saray uleması ve tarikatlardır. Bu okuma, Kemalizmi din düşmanı bir laiklik cenderesinden kurtarıp, onu Anadolu’nun tarihsel ve sosyolojik gerçekliğiyle yeniden tanıştırma denemesidir. Nitekim 1990’ların sonlarında ve 2000’lerde, muhafazakar kesimlerin bile kısmen “Mustafa Kemal” figürüyle barışabilmesinin, onu “iki ayyaştan” biri olarak görmek yerine Çanakkale’de savaşan, memleketi düşmandan kurtaran “Gazi” sıfatıyla benimseyebilmesinin altında, Attilâ İlhan’ın ideolojiyi seküler dogmatizminden arındıran bu zihinsel operasyonunun payı yadsınamaz.
Toparlamak gerekirse, Attilâ İlhan’ın 1990’larda başlattığı bu kavramsal iç savaş, Kemalizmin o donuk, devletçi, 12 Eylül üniforması giydirilmiş çehresini paramparça ederek içinden tamamen yeni, anti-Batıcı, Asyalı, halkçı ve bağımsızlıkçı bir ideoloji çıkarmayı başarmıştır. “Gazi” ile “İnönü”, “Kemalist” ile “Atatürkçü” arasına çekilen bu kalın çizgi, Türk entelektüel hayatına muazzam bir nefes aldırmış, solun kendi tarihiyle yüzleşmesini ve devletin kurucu ideolojisini yeniden, bu kez devrimci bir retorikle okumasını sağlamıştır. Ancak, sürekli vurguladığım gibi ideolojiler, yaratıcılarının elinden çıktıktan sonra kitlelerin ve siyasi güç odaklarının elinde başkalaşmaya mahkumdur. İlhan’ın Batı emperyalizmine karşı halkı uyanık tutmak, aydını kendi kültürüne döndürmek ve “sahici” bir kurtuluş felsefesi inşa etmek için yarattığı bu “Kemalist” paradigma, ilerleyen yıllarda sivil hakları, evrensel demokrasi standartlarını ve çok kültürlülüğü emperyalizmin bir oyunu olarak gören, her taşı kaldırdığında altında yabancı bir casus arayan, paranoyak ve otoriter bir ulusalcılığa evrilmekten kurtulamamıştır. Kavramsal savaşın galibi belki de Attilâ İlhan’ın “Gazi”si olmuş, 12 Eylül’ün plastik “Atatürk” figürü entelektüel sahada ağır bir yenilgiye uğramıştır; fakat bu zafer, devleti sivilleştirmeye ve demokratikleştirmeye yetmemiş, sadece devletin bekasını savunanların ideolojik cephaneliğini yenilemiş ve onlara yeni bir “öteki” (Batı ve Batı işbirlikçileri) yaratmıştır. Bu açıdan bakıldığında, 1990’lardaki bu ideolojik yarılma, Türkiye’nin yüzyıllık sarkaç misali Doğu ile Batı, devlet ile toplum, otorite ile özgürlük arasındaki bitmek bilmeyen salınımının en edebi, en derinlikli ve en trajik sayfalarından biri olarak tarihsel önemini daima koruyacaktır.
BÖLÜM 8: AVRASYACI MUTASYON: KIZILELMA VE DOĞU’YA ÇEVRİLEN YÜZ (2000’LER)
Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal ve ideolojik evriminde 2000’li yılların başı, Soğuk Savaş’ın bitişinin ardından ortaya çıkan jeopolitik sarsıntıların, içeride devletin bekasına yönelik algılanan devasa tehditlerle birleşerek, eşine az rastlanır bir ideolojik mutasyona sahne olduğu bir dönemi işaret eder. Bir önceki evrede incelediğimiz o kavramsal iç savaşın, yani “Atatürkçülük” ile “Kemalizm” arasındaki entelektüel yarılmanın sokaktaki, siyasetteki ve devletin derin dehlizlerindeki pratik sonuçları bu dönemde ete kemiğe bürünmüştür. Ancak bu ete kemiğe bürünme süreci, sadece bir ideolojinin kendi köklerine dönmesi veya tarihsel bir restorasyon yaşamasından ibaret değildir; bilakis, Kemalizmin o güne dek taşıdığı tüm rasyonel, Batıcı ve aydınlanmacı bagajı şiddetle reddederek, kendisini yepyeni, melez ve bir o kadar da paradoksal bir eksene, Avrasyacılığa taşımasıdır. Bu dönemin siyasi atmosferini, toplumsal psikolojisini ve devlet aklının içine düştüğü varoluşsal paniği anlamadan, “Ulusalcılık” adı altında kurumsallaşan ve Kızılelma Koalisyonu olarak hafızalara kazınan o tuhaf ittifakın genetiğini çözmek imkansızdır. Kemalizm, 2000’li yılların o puslu ikliminde, tarihinde hiç olmadığı kadar radikal bir biçimde yüzünü Batı’dan koparıp Doğu’ya, Asya steplerine, Rusya’nın ve Çin’in jeopolitik yörüngesine çevirmiş; kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk ise bu yeni konjonktürde adeta bir Üçüncü Dünya milis liderine, bir Avrasya direnişçisine dönüştürülmek istenmiştir.
2000’li yılların başına gelindiğinde Türkiye’yi çevreleyen uluslararası manzara, devletin geleneksel elitleri ve güvenlik bürokrasisi için tam anlamıyla bir kabus senaryosunu andırıyordu. 1990’ların sonlarında Avrupa Birliği ile hızlanan entegrasyon süreci, 1999 Helsinki Zirvesi ile Türkiye’nin resmi adaylık statüsü kazanmasıyla zirveye ulaşmış; ancak bu adaylık, beraberinde Kopenhag Kriterleri adı altında devletin o asırlık, merkeziyetçi ve güvenlikçi yapısını temelden sarsacak olan Kızılelma Koalisyonu’nun deyimiyle “dayatmalar” silsilesini getirmişti. Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde idam cezasının kaldırılması, Kürtçe yayın ve eğitim haklarının tartışmaya açılması, ordunun siyaset üzerindeki vesayetini kırmaya yönelik sivil denetim mekanizmalarının teşvik edilmesi, devletin o güne dek bir “iç güvenlik” meselesi olarak gördüğü Kıbrıs sorununda Annan Planı gibi uluslararası çözüm baskılarının artması, Ankara’daki geleneksel devlet aklında muazzam bir “Yeni Sevr” paranoyası yaratmıştır. Bu paranoya yersiz veya tamamen hayal ürünü bir evham değildi; devletin asli sahipleri, imparatorluğun çöküş döneminde Batılı güçlerin azınlık hakları ve reform baskılarıyla devleti nasıl içeriden çökerttiklerini tarihsel bir travma olarak hafızalarında taşıyorlardı. Şimdi aynı Batı, demokrasi ve insan hakları ambalajı altında, Türkiye’nin üniter yapısını çözmeye, ordusunu kışlaya hapsetmeye ve Kıbrıs gibi stratejik bir adayı elinden almaya çalışıyordu.
Bu Avrupa Birliği baskısının üzerine, 2003 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgali ve Türkiye’nin güney sınırında, doğrudan Amerikan himayesinde fiili bir Kürt devletinin (Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi) temellerinin atılması eklenince, devlet içindeki NATO’cu ve Batıcı kanat ile Batı şüphecisi kanat arasındaki ipler tamamen kopmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’taki özel kuvvetler mensuplarının başına Amerikan askerleri tarafından çuval geçirilmesi olayı (4 Temmuz 2003 Çuval Olayı), Türk milletinin ve ordusunun kolektif psikolojisinde, onurunda açılmış öylesine derin bir yaradır ki; bu olay, Türkiye’de Amerikan karşıtlığının ve anti-emperyalist milliyetçiliğin patlama noktası, adeta yeni bir ideolojik uyanışın miladı olmuştur. Batı ittifakı, artık müttefik değil, Türkiye’yi parçalamak, onurunu kırmak ve bölgesel gücünü yok etmek isteyen açık bir düşman olarak kodlanmıştır. İşte bu muazzam güvensizlik, ihanete uğramışlık ve yalnızlaşma hissi, Türkiye’de birbirinden tarihsel olarak nefret eden, geçmişte birbirlerini sokaklarda kurşunlamış olan iki zıt siyasi kutbu, ortak bir “devlet savunması” çatısı altında birleşmeye zorlamıştır: Eski solcu/Maocu aydınlar ile aşırı sağcı/Ülkücü milliyetçiler.
Kızılelma Koalisyonu adını alan bu sosyolojik ve politik hilkat garibesinin ideolojik mimarlığını ve siyasi organizatörlüğünü, Türk siyasi tarihinin en esnek, en pragmatik ve aynı zamanda en tartışmalı figürlerinden biri olan Doğu Perinçek ve onun liderliğini yaptığı İşçi Partisi (bugünkü Vatan Partisi) kadroları üstlenmiştir. Doğu Perinçek hareketinin 1970’lerdeki Maocu/Aydınlıkçı kökenlerinden sıyrılarak, 2000’li yıllarda katı bir Kemalist, ordu aşığı ve aşırı milliyetçi bir eksene kayması, aslında Kemalizmin o dönem içine girdiği bukalemunvari mutasyonun en somut yansımasıdır. İşçi Partisi geleneği, dünyada Sovyet sosyalizminin iflası ve Çin’in devlet kapitalizmine evrilmesiyle birlikte, Türkiye’de bir işçi sınıfı devrimi yapma hülyasından vazgeçmiş; bunun yerine, emperyalizme karşı direnecek yegane gücün “Milli Devlet” ve o devletin kılıcı olan “Milli Ordu” olduğu tezine sarılmıştır. Onların kurguladığı bu yeni Ulusalcılık, solun sınıf eksenli eşitlik ideallerini tamamen bir kenara bırakarak, devletin sınırlarını, üniter yapısını ve askeri gücünü kutsayan, tam bağımsızlık adı altında aşırı güvenlikçi ve içe kapanmacı bir devlet fetişizmine dönüşmüştür.
Bu yeni Ulusalcı-Avrasyacı hat, kendilerine meşruiyet sağlamak, kitleleri mobilize etmek ve ordu içindeki anti-Batıcı subaylarla organik bir bağ kurabilmek için “Kemalizm” kavramına dört elle sarılmıştır. Ancak bu Kemalizm, 1930’ların modernleşmeci, Batı’nın rasyonel aklını ve aydınlanma felsefesini örnek alan, çağdaş medeniyetler seviyesini (ki bu o dönem için tartışmasız Avrupa’dır) hedefleyen o asli ideoloji değildi. Doğu Perinçek ve Avrasyacı teorisyenlerin elinde Mustafa Kemal, Asya’nın derinliklerinden kopup gelen, Batı kapitalizmine ve emperyalizmine karşı kılıç çekmiş, Sovyetler ile kol kola girerek kapitalist sistemi yıkmayı hedefleyen efsanevi bir Üçüncü Dünya devrimcisine dönüştürülmüştür. Bu anlatıda, Atatürk’ün yüzünün Batı’ya dönük olduğu gerçeği ya tamamen reddediliyor ya da “Batı’nın sadece teknolojisi alınmak istendi, kültürü değil” gibi sığ bir mazeretle geçiştiriliyordu. Oysa şahsi okumama ve tarihsel gerçeklere göre bu durum, ideolojik körlüğün ve tarihsel tahrifatın şahikasıdır.
Mustafa Kemal Atatürk, sadece bir askeri bağımsızlık savaşı vermemiş; asıl devrimini toplumun kültürel, hukuki ve zihinsel kodlarını Orta Doğu ve Asya karanlığından koparıp doğrudan Avrupa medeniyetinin değerler sistemine entegre etmek üzerine kurmuştur. Arap alfabesinin terk edilip Latin alfabesinin kabul edilmesi, sadece bir harf inkılabı değil, bin yıllık Doğu-İslam medeniyeti dairesinden çıkıp Batı medeniyeti dairesine girişin geri dönülmez köprüsüdür. İsviçre Medeni Kanunu’nun alınması, İtalyan Ceza Kanunu’nun kopyalanması, şapka kanunuyla kılık kıyafette bile Batılı bir görünümün yasal bir zorunluluk haline getirilmesi, tekkelerin ve zaviyelerin kapatılarak aklın ve müspet bilimin yegane mürşit ilan edilmesi; tüm bunlar, Üçüncü Dünyacı bir milis liderinin değil, jakoben, aydınlanmacı ve rotasını şaşmaz bir biçimde Avrupa’ya fikslemiş radikal bir modernleşmecinin vizyonudur. Atatürk’ün Asyacılığı veya Doğuculuğu, sadece 1920’lerin başındaki o hayatta kalma mücadelesinde Sovyetlerden silah ve altın alabilmek için kullanılmış geçici, pragmatik bir taktikten ibarettir. Cumhuriyet kurulduktan sonra Ankara’nın Doğu’ya veya komünist dünyaya yönelik en ufak bir ideolojik muhabbeti veya yapısal yakınlaşması olmamıştır.
İşte Avrasyacı Ulusalcılığın en büyük, en kanayan çelişkisi tam olarak buradadır. Onlar, Latin alfabesini getiren, çok partili Batı demokrasisine geçmeyi nihai bir hedef olarak önüne koyan ve ölüm döşeğindeyken bile Batı ile ilişkilerin sıcak tutulmasını vasiyet eden bir lideri; Aleksandr Dugin’in mistik, otoriter ve Batı düşmanı Rus Avrasyacılığının ya da Çin’in tek parti tahakkümüne dayalı devlet kapitalizminin Türkiye şubesinin onursal başkanı yapmak istemişlerdir. Çağdaş Batı medeniyetini “tek dişi kalmış canavar” olarak okuyan bu yeni Kemalist yorum, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecini bir ihanet, evrensel insan haklarını bir emperyalist truva atı, sivil toplum örgütlerini ise Batı fonlarıyla beslenen casus yuvaları olarak yaftalamıştır. Oysa kendi kurguladıkları Asya blokunda insan haklarının, ifade özgürlüğünün veya demokratik bir hukuk devletinin esamesi bile okunmuyordu. Onlar için önemli olan, devletin üniter yapısının, askeri otoritenin ve homojen bir Türk kimliğinin korunmasıydı; bu uğurda feda edilecek ilk şey de demokrasinin ta kendisiydi.
Bu anti-Batıcı, devletperest ve güvenlikçi paranoya, sosyolojik olarak imkansız gibi görünen bir ittifakı, Kızılelma Koalisyonu’nu doğurdu. 2000’li yılların ortalarında, Taksim meydanında, çeşitli mitinglerde ve üniversite kampüslerinde o güne dek görülmemiş manzaralar yaşanmaya başlandı. Bir yanda ellerinde Doğu Perinçek bayrakları, dillerinde anti-emperyalist sol sloganlar olan eski Maocular; diğer yanda üç hilalli bayraklarıyla, bozkurt işaretleriyle yürüyen, geçmişte komünizmle mücadelenin vurucu gücü olmuş ülkücüler yan yana yürüyordu. Bu iki grubun birleştiği ortak payda, Avrupa Birliği karşıtlığı, Amerikan düşmanlığı ve hepsinden önemlisi “Devletin elden gittiği” korkusuydu. Özellikle Kıbrıs’ta Denktaş’ın tasfiye edilmeye çalışılması ve Türkiye’de hız kazanan özelleştirme politikaları, bu koalisyon tarafından “vatanın satılması” olarak algılanıyordu. Ülkücü hareketin bu koalisyona eklemlenmesi, sağ Kemalizmin ve milliyetçiliğin Soğuk Savaş yıllarındaki o katı Amerikan muhipliğinden, NATO şemsiyesinden nasıl travmatik bir kopuş yaşadığının kanıtıdır. 1970’lerde “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” diyerek Amerikan 6. Filosu’nu protesto eden solculara saldıran sağcı milliyetçiler; 2000’lerde aynı Amerika’yı Türkiye’yi bölmekle suçlayan, Avrupa’yı haçlı zihniyetiyle eş tutan ve devletin asıl tehlikesinin artık Moskova’dan değil, Washington’dan ve Brüksel’den geldiğini savunan bir Avrasyacı çizgiye savrulmuşlardı.
Benim siyaset sosyolojisi penceresinden okumam odur ki; bu Kızılelma Koalisyonu, ideolojik bir sentezden ziyade, küreselleşmenin ve demokratikleşme dalgasının Türkiye’nin o geleneksel, içine kapalı, devletin her şeyi kontrol ettiği yapısını sarsmasına karşı duyulan müşterek bir reaksiyondu. Eski solcular için küreselleşme, vahşi kapitalizmin ve emperyalizmin ülkeyi sömürmesi demekti. Ülkücüler ve milliyetçiler için ise küreselleşme, ulus-devlet sınırlarının silikleşmesi, Kürt kimliğinin tanınması ve milli onurun ayaklar altına alınması demekti. Her iki kesim de devleti bir sığınak, bir zırh olarak görüyordu. Bu zırhın üzerine “Kemalizm” yazılması, sadece tarihsel bir meşruiyet devşirme çabasıydı. Atatürk, bu koalisyonun elinde, Batı medeniyetini reddeden, içe kapanmayı savunan, çok sesliliğe düşman, şovenist ve savunmacı bir ideolojinin kalkanı haline getirilmişti. Cumhuriyetin o ilk yıllarındaki cesur, dünyayı okuyan, Batı ile eşit şartlarda rekabet etmeyi hedefleyen vizyoner Kemalizm gitmiş; yerine her köşede hain arayan, sivil siyaseti küçümseyen, çözümü daima askerin müdahalesinde gören korkak ve paranoyak bir Kemalizm ikame edilmişti.
Bu ideolojik yarılma ve Avrasyacı mutasyon, sivil toplumda ve siyaset sahnesinde yaşandığı kadar, hatta çok daha şiddetli bir biçimde, devletin asıl sahibi konumundaki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin o kapalı kapıları ardında, karargah koridorlarında da yaşanmaktaydı. 2000’li yıllar, ordunun kendi içinde homojen bir bütün olmadığını, NATO’cu paşalar ile Avrasyacı paşalar arasında amansız, sessiz ama çok kanlı bir iktidar savaşının yürütüldüğünü ortaya çıkarmıştır. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç’ın 2002 yılında yaptığı o tarihi açıklama, bu çatışmanın dışa vuran en şiddetli sarsıntısıdır. Kılınç Paşa, “Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin milli menfaatlerine aykırı hareket ettiğini, Türkiye’nin yönünü Rusya ve İran’ı da içine alacak şekilde Avrasya’ya çevirmesi gerektiğini” açıkça beyan ederek, devletin asli güvenlik aygıtının içindeki o radikal eksen kaymasını resmi olarak ilan etmiştir. Bir NATO ordusunun üst düzey bir komutanının, Soğuk Savaş’ın baş düşmanı Rusya’yı ve rejim ihracıyla suçlanan İran’ı alternatif bir stratejik ittifak olarak önermesi, Türkiye’nin geleneksel Batıcı devlet aklında yaşanan kırılmanın boyutlarını gösteriyordu. Ordunun içindeki bu Avrasyacı Ulusalcı kanat, tıpkı sivil hayattaki Kızılelma Koalisyonu gibi, Avrupa Birliği reformlarının Türkiye’yi böleceğine, sivil siyasetin emperyalizmin güdümüne girdiğine ve gerekirse ordunun bu gidişata (tıpkı 28 Şubat’ta olduğu gibi ama bu kez Batı’ya rağmen) el koyması gerektiğine inanıyordu.
Bu dönemde organize edilen “Cumhuriyet Mitingleri” de aslında bu Avrasyacı, ulusalcı ve devletçi refleksin sokaktaki kitlesel gövde gösterisiydi. Yüz binlerce insan, ellerinde Türk bayrakları ve Atatürk posterleriyle meydanları doldururken, dillendirilen ortak kaygı laikliğin elden gitmesinin yanı sıra vatanın, toprakların ve devletin bağımsızlığının emperyalizme teslim edildiği yönündeydi. Bu kitleler samimi bir yurtseverlik duygusuyla hareket ediyorlardı; ancak bu enerjiyi yönlendiren elitler, o kürsülerde konuşan emekli paşalar, ulusalcı yazarlar ve Avrasyacı teorisyenler, kitlelerin bu demokratik tepkisini, askeri bir vesayeti meşrulaştırmak ve Türkiye’yi Batı sisteminden tamamen koparmak için manipüle ediyorlardı. Kemalizm, bu meydanlarda sivil bir demokrasi projesi olarak değil, sivil siyasete (ve dönemin iktidarına) karşı ordunun hizalanmasını talep eden, “Ordu Göreve” pankartlarıyla zedelenen bir vesayet çağrısına dönüştürülmüştür. Sivil siyasetin yozlaştığı, dış güçlere boyun eğdiği bir ortamda, yegane “temiz” ve “Kemalist” kurumun ordu olduğu inancı pompalanıyor, halkın kendi iradesiyle yapamadığını, tankların yapması arzulanıyordu. Bu, Kemalizmin en temel ilkesi olan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” şiarının, “Egemenlik kayıtsız şartsız devletin ve onu koruyan ordunundur” şeklinde tersyüz edilmesidir.
Avrasyacı Kemalizm mutasyonunun entelektüel sahada yarattığı tahribat sadece dış politika vizyonunun değiştirilmesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda toplumun düşünsel dünyasında muazzam bir komplo teorisi bataklığı yaratmıştır. Bu dönemin en çok satan kitapları, en popüler televizyon programları, Türkiye’nin nasıl gizli tarikatlar, yabancı istihbarat örgütleri, misyonerler ve sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından kuşatıldığını anlatan, akıl dışı kurgularla doluydu. “Misyonerlik tehlikesi” adı altında Hıristiyan azınlıklara yönelik inanılmaz bir nefret kampanyası yürütüldü. Sivil toplum kuruluşları, demokrasi talep eden dernekler, hatta çevre hakkı savunan örgütler bile “Soros’un çocukları”, “Beşinci Kol faaliyetleri” olarak damgalanarak vatan haini ilan edildi. Avrasyacı Kemalizm, dünyayı ve siyaseti rasyonel bir sosyo-ekonomik çerçeveden okumayı tamamen terk etmiş; her taşın altında bir Amerikan ajanı, her reform paketinin içinde gizli bir Sevr maddesi arayan patolojik bir zihniyeti kurumsallaştırmıştır. Bu zihniyet, 1930’ların o kendi ayakları üzerinde duran, özgüvenli, dünyaya meydan okurken bile onunla entegre olmaya çalışan yapıcı milliyetçiliğinden o kadar uzaktı ki; geriye sadece korkuya, nefrete ve içe kapanmaya dayalı reaktif bir ideolojik enkaz kalmıştı.
Bu sürecin Türkiye’ye ödettiği bedel, sadece ideolojik bir kafa karışıklığı veya sokaklardaki kutuplaşma olmadı. Avrasyacı ve ulusalcı dalganın ordunun, yargının ve sivil bürokrasinin içinde bu denli güçlenmesi, devletin diğer kanatlarını (özellikle Atlantikçi/NATO’cu kanadı ve iktidarla işbirliği yapan muhafazakar/Cemaatçi yapıları) büyük bir karşı operasyon yapmaya itmiştir. 2007’den itibaren Türkiye’nin üzerine bir karabasan gibi çöken Ergenekon ve Balyoz davaları süreçleri, bir yönüyle bu ideolojik ve jeopolitik iç savaşın hukuki bir kılıf altında tasfiye edilmesinden başka bir şey değildir. O davalar sürecinde, yıllarca Avrasyacılığı, ulusalcılığı ve anti-Batıcı Kemalizmi savunan emekli generaller, yazarlar, akademisyenler ve sivil toplum liderleri, terör örgütü kurmak ve darbe planlamak suçlamalarıyla sabaha karşı evlerinden alınarak Silivri zindanlarına atıldılar. Elbette o süreçte ordunun siyasete müdahale hevesi ve vesayetçi geleneği yadsınamaz bir gerçekti; ancak bu yargılamaları yapan güç (ki ileride FETÖ olarak adlandırılacaktır), o günlerde Batı’nın, Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin tam desteğini arkasına almış, “Türkiye bağırsaklarını temizliyor, demokratikleşiyor, Kemalist vesayet yıkılıyor” ambalajı altında, devletin içindeki o anti-emperyalist, Avrasyacı ve ulusalcı çekirdeği acımasızca tasfiye etmiştir.
Silivri mahkemeleri, bir anlamda 2000’lerin başındaki Avrasyacı Kemalizm mutasyonunun kendi kibrinde ve darbeci heveslerinde boğulduğu, halkın demokratik reflekslerinden kopuk olmanın cezasını ödediği yerdir. Avrasyacılar, devleti ve Kemalizmi sadece kendilerine ait bir mülk olarak görmüş, halkın muhafazakar ve demokratik taleplerini hep aşağılamış, siyasete tepeden bakmışlardı. Bu kibir, onları devletin içinde örgütlenen çok daha sinsi, çok daha uluslararası destekli ve halkla iletişim kurmayı bilen bir başka yapının (Cemaatin ve dönemin sivil iktidarının) karşısında savunmasız bıraktı. Ulusalcılar, Ergenekon sürecinde sokaktan, işçi sınıfından veya geniş halk kitlelerinden dişe dokunur bir destek bulamadılar; çünkü onların kurguladığı Kemalizm, hiçbir zaman halkın dertlerine deva olacak sosyal bir proje üretememiş, sadece devleti, sınırları ve askeriyeyi kutsamıştı. Halk, kendi derdine derman olmayan, sadece “tehlike var” diyerek kendisini korkutan bu asık suratlı ideolojiye, en zor gününde sahip çıkmadı.
Son tahlilde, 2000’li yılların bu Kızılelma ve Avrasyacı mutasyonu, Kemalizmin serüveninde yaşanmış en absürt ideolojik sapmalardan biri olarak tarihteki yerini almıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlanmacı, yüzünü çağdaş dünyaya dönmüş, aklı ve bilimi rehber edinen o felsefesi; Doğu Perinçeklerin, emekli paşaların ve şovenist kitlelerin elinde, Batı düşmanlığına, Rus ve Çin muhipliğine, komplo teorilerine ve militer bir vesayet özlemine indirgenmiştir. Latin alfabesini getiren, kılık kıyafette Batılılaşmayı zorunlu kılan, yüzünü Batı hukukuna dönmüş bir liderin, Asya’nın otokratik rejimlerinin ideolojik bir müttefiki gibi sunulmaya çalışılması, siyasal aklın iflasından başka bir şey değildir. Bu mutasyon, Kemalizmi emperyalizme karşı bir kalkan yapma iddiasıyla yola çıkmış; ancak nihayetinde onu evrensel demokrasi değerlerinden kopararak, içine kapalı, otoriteryen ve kendi halkına yabancılaşmış, sadece jeopolitik kaygılarla hareket eden ruhsuz bir “devletçilik” dogmasına dönüştürmüştür. Yüzünü Doğu’ya çeviren Kemalizm, o engin Asya steplerinde aradığı gücü bulamamış; aksine kendi tarihsel rotasını kaybetmiş, ideolojik meşruiyetini yitirmiş ve 21. yüzyılın o karmaşık küresel denklemi içinde, kendi kurduğu devletin mahkeme salonlarında yargılanıp tasfiye edilmek gibi acı bir sonla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bu dönem, ideolojilerin esnekliğinin aynı zamanda onların en büyük zaafı olduğunun, şekilden şekile giren bir fikrin en nihayetinde kendi özünü kaybederek bir karikatüre dönüştüğünün siyaset bilimindeki en ibretlik örneklerinden birini teşkil etmektedir.
BÖLÜM 9: SİYASAL İSLAM’IN “KISMİ” ENTEGRASYONU: İKİ AYYAŞTAN, GAZİ MUSTAFA KEMAL’E
Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzyıllık siyasi serüveninde, resmi ideoloji ile toplumun belirli kesimleri arasında yaşanan çatışmaların en derini, en köklüsü ve en kanlısı şüphesiz Siyasal İslam ile Kemalizm arasındaki ontolojik savaştır. Önceki bölümlerde detaylıca incelediğimiz üzere, Kemalizmin sağcı, otoriter veya Avrasyacı versiyonları, kurucu felsefenin belirli yönlerini törpülese de nihayetinde o felsefeyle aynı devlet aygıtının, aynı modernleşmeci veya milliyetçi paradigmanın birer türevi olarak sahneye çıkmışlardı. Ancak Siyasal İslam’ın durumu, bu iç fraksiyon çatışmalarından bütünüyle farklıdır. Milli Görüş geleneğinden süzülerek gelen ve 2000’li yılların başında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) formunda iktidarı ele geçiren bu hareket için Kemalizm, düzeltilmesi veya güncellenmesi gereken bir devlet felsefesi değil; bütünüyle reddedilmesi, yıkılması ve tarihsel bir parantez olarak kapatılması gereken yabancı, “din düşmanı” ve “Batı işbirlikçisi” bir vesayet rejimiydi. Siyasal İslamcı tahayyülde 1923, bir kurtuluşun değil, bin yıllık İslam medeniyetiyle bağların acımasızca koparıldığı, ümmetin yetim bırakıldığı, hilafetin ilgasından harf devrimine kadar uzanan bir kültürel soykırımın miladıdır. Bu nedenle, iktidarlarının ilk on yılında bu kadroların temel hedefi, devleti yönetirken yavaş yavaş Kemalist bürokratik vesayeti, yani ordunun, yargının ve üniversitelerin o katı seküler duvarlarını yıkmak olmuştur. Avrupa Birliği uyum yasaları, liberal aydınlarla kurulan taktiksel ittifaklar ve en nihayetinde önceki bölümlerde değindiğimiz o meşum Ergenekon ve Balyoz davaları, bu “Kemalist devleti çökertme” operasyonunun en kusursuz ve en acımasız adımlarıydı. Devletin o soğuk, laik ve Batıcı asık suratı parçalanırken, Siyasal İslam’ın siyasi özgüveni de tarihi bir zirveye ulaşmıştı.
Bu muazzam siyasi özgüvenin, devlet aygıtını tamamen ele geçirmiş olmanın verdiği o sarhoşluğun ve resmi tarihi yeniden yazma cesaretinin en kristalize olduğu, sembolik olduğu kadar da sarsıcı olan an, dönemin başbakanı tarafından telaffuz edilen “iki ayyaş” çıkışıdır. Alkol düzenlemeleriyle ilgili bir meclis konuşmasında sarf edilen bu cümle, sıradan bir siyasi polemik değil; Türkiye’nin kurucu liderlerine, Mustafa Kemal Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye, onların devrimci mirasına ve Cumhuriyetin laik hukuki temellerine yöneltilmiş en doğrudan, en cüretkar ve en ideolojik saldırıydı. “İki ayyaşın yaptığı yasa muteber oluyor da dinin emrettiği bir yasa sizin için neden reddedilmesi gereken bir yasa oluyor?” sorusu, aslında yeni Türkiye’nin epistemolojik kopuşunun resmi ilanıydı. Bu cümleyle Siyasal İslam, Kemalizmin kurucu babalarını devletin ve milletin meşru liderleri olmaktan çıkarıp, onları İslami literatürdeki “fasık” (günahkar) veya “tağut” (ilahi kanunları reddeden seküler otorite) konumuna indirgiyordu. İktidarın zihninde Cumhuriyetin o ilk 15 yılı, övünülecek bir modernleşme destanı değil, camilerin ahıra çevrildiği, Kur’an’ın yasaklandığı, şapka giymeyen alimlerin İstiklal Mahkemelerinde asıldığı karanlık bir “Fetret Devri” idi. 2010’ların başındaki bu hakim atmosferde hedef, Kemalizmi sadece devletin içinden temizlemek değil, aynı zamanda sosyolojik olarak da marjinalleştirmek, sokağın, meydanların ve kamusal alanın hafızasından silmekti. Yeni köprülere, havaalanlarına ve devasa devlet projelerine ısrarla Osmanlı padişahlarının (Yavuz Sultan Selim gibi) veya İslam alimlerinin isimleri veriliyor, 1923 referansı yerine 1071 (Malazgirt), 1453 (İstanbul’un Fethi) ve 2053 gibi bütünüyle İslami ve Osmanlıcı tarihsel sıçrama tahtaları kullanılıyordu. Atatürk, bu yeni kurulan Neo-Osmanlıcı hayal dünyasında, sadece uluslararası bir zorunluluk olarak portresi duvarlarda asılı tutulan, ancak fikren ve ruhen devletten tamamen aforoz edilmiş “istenmeyen bir kurucu” statüsündeydi.
Ancak ideolojiler masa başında ne kadar kusursuz kurgulanırsa kurgulansın, tarih ve jeopolitik, o kurguları en acımasız gerçekliklerle test etme huyuna sahiptir. Siyasal İslam’ın bu ihtişamlı “Yeni Türkiye” ve “Neo-Osmanlı” rüyası, önce dış politikada, ardından da devletin tam merkezinde korkunç bir kabusa dönüşmekte gecikmedi. Arap Baharı’nın Suriye’de kanlı bir iç savaşa evrilmesi, Mısır’da İhvan (Müslüman Kardeşler) iktidarının askeri darbeyle devrilmesi ve Türkiye’nin Orta Doğu’da “Sünni blokun lideri” olma hayalinin iflas ederek ülkeyi eşi benzeri görülmemiş bir jeopolitik yalnızlığa (değerli yalnızlık adı altında) sürüklemesi, Siyasal İslam’ın dış sınırlarının çöküşüydü. Fakat asıl büyük felaket içeride patlak verdi. Kemalist vesayeti yıkmak için devletin tüm kilit noktalarını, emniyeti, yargıyı ve orduyu altın tepside sundukları koalisyon ortakları, yani Fethullah Gülen Cemaati, 15 Temmuz 2016 gecesi devleti bütünüyle ele geçirmek ve dönemin iktidarını yok etmek için kanlı bir askeri darbeye kalkıştı. 15 Temmuz darbe girişimi, Türk siyasi tarihinde sadece bir cunta faaliyeti değil; aynı zamanda devleti “eski sahiplerinden” (Kemalistlerden) temizlerken cemaatlerle ve tarikatlarla dolduran o liyakatsiz, pragmatik ve gayrimilli Siyasal İslamcı aklın iflas belgesidir. O gece ve sonrasında devlet aygıtı paramparça olmuş, ordunun emir komuta zinciri çökmüş, yargı sistemi felç olmuş ve devletin en mahrem kurumları kendi vatandaşlarını bombalayan bir ihanet çetesinin yuvası haline gelmişti.
İşte Siyasal İslam’ın “kısmi” Kemalizm entegrasyonu ve resmi ideolojinin tarihteki en tuhaf metamorfozu tam da bu yıkıntının ortasında, 15 Temmuz sonrasındaki o muazzam varoluşsal panik ikliminde başlamıştır. Darbe bastırıldıktan sonra iktidar, elinde paramparça olmuş bir Leviathan (devlet) ile dımdızlak ortada kalmıştır. Devleti yeniden inşa etmeleri, orduyu toparlamaları, milleti ortak bir paydada birleştirmeleri ve meşruiyetlerini sarsılmaz bir temele oturtmaları gerekiyordu. Ancak o güne kadar kullandıkları İhvancı, Ümmetçi veya salt Osmanlıcı referanslar, modern bir ulus-devletin güvenlik mekanizmasını, ordusunu ve kutuplaşmış milyonlarca seküler/milliyetçi vatandaşını bir arada tutmaya yetmiyordu. Abdülhamid Han’ın hatırası veya Kut’ül Amare zaferi, siyasi mitinglerde alkış alabilirdi ama kışladaki askerin moralini düzeltmek, uluslararası arenada meşruiyet sağlamak veya sokağa dökülen farklı ideolojilerdeki kitleleri aynı bayrak altında konsolide etmek için yeterli, hukuki ve modern bir “kurucu mit” değildi. Üstelik devleti ayakta tutmak için, daha düne kadar kumpaslarla hapse attıkları o ulusalcı, Avrasyacı ve Kemalist subayların liyakatine ve tecrübesine acilen ihtiyaçları vardı. Bu varoluşsal kriz anında, Siyasal İslam’ın kurmay aklı, eşine az rastlanır bir makyavelizmle, düne kadar “ayyaş” diyerek aşağıladıkları, devrimlerini reddettikleri o tarihi figüre, devleti kuran yegane harca geri dönmek zorunda olduklarını idrak etti. Ancak bu geri dönüş, içten bir aydınlanma, laikliği bir erdem olarak kabul etme veya Atatürk’ün çağdaşlaşma vizyonuna teslim olma anlamına gelmiyordu. Bu geri dönüş, Kemalizmin içinin bütünüyle boşaltılıp, Siyasal İslam’ın acil güvenlik ve meşruiyet ihtiyaçlarına göre yeniden formatlandığı, son derece seçici, cerrahi ve “kısmi” bir entegrasyon operasyonuydu.
Bu ideolojik cerrahi operasyonun en temel stratejisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihsel şahsiyetini ortadan ikiye bölmek üzerine kurulmuştur. İktidarın zihninde, reddedilen, görmezden gelinen ve hala içten içe düşmanlık beslenen figür “Atatürk”tür. Bu Atatürk; Batı medeniyetini hedef gösteren, tekkeleri kapatan, hilafeti kovan, şapka kanununu çıkaran, harfleri değiştiren, laikliği anayasaya sokan, kadınlara seçme hakkı veren, balolarda vals yapan ve rakı içen o radikal aydınlanmacı sivil devrimcidir. Siyasal İslam için bu “Atatürk” profili zehirlidir ve asla kabul edilemez. Ancak madalyonun diğer yüzünde, iktidarın devleti ayakta tutmak için şiddetle sarıldığı, yücelttiği ve adeta yeni bir mitolojiyle kendi saflarına kattığı figür ise “Gazi Mustafa Kemal”dir. Peki kimdir bu İslamcıların kabul ettiği Gazi Mustafa Kemal? O, Trablusgarp’ta İtalyanlara karşı direnen bir Osmanlı subayıdır. Çanakkale’de Anafartalar’da İslam’ın son kalesini Haçlı sürülerine (Batı emperyalizmine) karşı savunan büyük bir askerdir. 1920’de Ankara’da Birinci Meclis’i Cuma namazından sonra, dualarla, kurbanlarla ve tekbirlerle açan, Anadolu’daki mollaları, şeyhleri ve din adamlarını İngiliz ve Yunan işgaline karşı “cihat” bayrağı altında toplayan o milli kahramandır. İktidarın inşa ettiği bu yeni anlatıda Gazi, Batılılaşmacı bir seküler değil; tam aksine, Batı emperyalizminin Anadolu’yu Hıristiyanlaştırma ve parçalama projesine karşı İslami ve milli direnişi örgütleyen “Son Osmanlı Paşası”dır.
Şahsi bir sosyolojik okumayla belirtmeliyim ki, bu ikilik (dikotomi) üzerinden yürütülen ideolojik asimilasyon, Siyasal İslam’ın Türkiye’deki en zekice siyasi hamlelerinden biridir. İktidar, 15 Temmuz sonrası süreçte her fırsatta “Gazi Mustafa Kemal” ismini zikrederek, onun anti-emperyalist duruşuna övgüler dizerek hem devletin o geleneksel kodlarına saygı duruşunda bulunmuş, hem MHP ve Avrasyacı çevrelerle kurduğu o yeni beka ittifakının (Cumhur İttifakı) ideolojik çimentosunu karmış, hem de seküler muhalefetin elindeki en büyük siyasi silah olan “Atatürk tekelini” kırmıştır. İktidarın söylemi şudur: “Siz (CHP ve sekülerler) Gazi’nin mirasını Batı’ya uşaklık ederek, emperyalistlerin kapısında bekleyerek (AB vizyonunu kastederek) tükettiniz. Oysa Gazi, mandayı ve himayeyi reddetmiş, yedi düvele kafa tutmuş, savunma sanayisini kurmak istemiş, yerli ve milli bir liderdi. Bugün onun bu tam bağımsızlık vizyonunu, İHA’larla, SİHA’larla, mavi vatan doktriniyle ve Batı’ya kafa tutan bağımsız dış politikamızla biz hayata geçiriyoruz. Gerçek Gazi’nin izinden giden biziz.” Böylece, alfabe devrimi yapan sivil “Atatürk” tarih sahnesinden sessizce silinirken, yerine SİHA üreten, Batı’ya kılıç sallayan, İslam sosuyla harmanlanmış, askeri ve güvenlikçi bir “Gazi” ikame edilmiştir. Bu, Atatürk’ün sadece seküler kimliğinden değil, aynı zamanda barışçıl (“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”) ve aydınlanmacı kimliğinden de arındırılıp, 21. yüzyıl Siyasal İslamının paramiliter ve yayılmacı ihtiyaçlarına uydurulmuş bir anakronik mutasyondur.
Bu “Gazi” kurgusu, sadece soyut siyasi söylemlerde değil, devletin en somut, en fiziksel ritüellerinde de kendini göstermeye başlamıştır. Birçok insanın gözünden kaçan veya yanlış yorumladığı en çarpıcı detay, eskiden resmi bayramlarda Anıtkabir’e gitmemek için hastalık bahaneleri üreten, o ritüelleri “putperestlik” olarak görüp aşağılayan Siyasal İslamcı sağ kadroların, bugün Anıtkabir törenlerine eskisinden çok daha kalabalık, çok daha ihtişamlı ve çok daha tavizsiz bir biçimde sarılıyor olmasıdır. İktidar yanlısı kitlelerin Anıtkabir avlusunda “Recep Tayyip Erdoğan” sloganları atması, seküler çevrelerde büyük bir öfke ve “mekana saygısızlık” olarak algılansa da, meselenin derinindeki siyaset sosyolojisi çok daha karmaşıktır. İktidar elitlerinin Anıtkabir ritüellerini bu denli sahiplenmesinin nedeni, bir gecede aydınlanıp Atatürkçü olmaları veya laik Cumhuriyet değerleriyle aniden barışmaları değildir. Bu sahiplenme, tamamen devleti temsil etme, devletin gücünü sokağa ve muhalefete karşı bir hegemonya aracı olarak kullanma, yani Thomas Hobbes’un tabiriyle “Leviathan”ı mutlak surette kontrol altında tutma refleksidir.
Devletler, sadece anayasalarla, vergi daireleriyle veya ordularla yönetilmezler; devletleri ayakta tutan en önemli unsur, kitlelerin ruhunda uyandırdıkları o aşkın, dokunulmaz ve kutsal sivil dindir. Türkiye Cumhuriyeti’nin sivil dininin Kabe’si, tartışmasız bir biçimde Anıtkabir’dir. Anıtkabir, sadece bir anıt mezar değil; devletin kudretinin, kurucu iradenin, sarsılmazlığın ve meşruiyetin taştan ve mermerden yapılmış fiziki tecessümüdür. İktidarı elinde tutan güç (Siyasal İslam), eğer Anıtkabir ritüellerini terk ederse, o mekanı ve o mekanın temsil ettiği devletsel kutsiyeti tamamen seküler sokağa, muhalefete ve sivil itaatsizliğe terk etmiş olur. Siyasal İslam, devleti tamamen ele geçirdikten sonra şu gerçeği acı bir şekilde öğrenmiştir: Devleti yöneten, devletin ritüellerinden kaçamaz. Anıtkabir’de o merdivenleri çıkmak, mozoleye çelenk koymak, özel defteri imzalamak; aslında “Bu devletin yegane hakimi, sahibi ve efendisi biziz. Bizim dışımızda hiçbir güç, hatta bu devletin kurucusu bile bizim iktidarımızın üzerinde değildir; biz onun mekanına geliriz, kuralları biz koyarız, o mekanı kendi siyasi gücümüzün bir sergi alanına dönüştürürüz” mesajını vermektir. İktidar kitlelerinin Anıtkabir’de slogan atması, bir saygısızlık olmanın ötesinde, o seküler tapınağın manevi olarak fethedilmesi, Kemalizmin en mahrem alanının Siyasal İslam’ın gövde gösterisiyle “ehlileştirilmesi” anlamına gelir. İktidar, Anıtkabir’i reddetmemiş, bilakis Anıtkabir’i de kendi “Yerli ve Milli” vizyonunun bir şubesi haline getirerek, muhalefetin elindeki o son sivil direniş merkezini devletin soğuk bürokrasisi içinde boğmayı hedeflemiştir.
Siyasal İslam’ın Kemalizmi bu şekilde araçsallaştırmasında dikkati çeken bir diğer hayati husus, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve devlet kontrolündeki tarikatların bu süreçteki ikili rolüdür. Siyaset kurumu Anıtkabir’de saygı duruşunda bulunup “Gazi Mustafa Kemal”i överken, eş zamanlı olarak Cuma hutbelerinde Cumhuriyetin kuruluşuna dair tek bir minnet cümlesi kurulmamakta, Diyanet’in tepe yöneticileri Ayasofya’da kılıçla hutbe okurken Cumhuriyetin kurucu kadrolarına (isim vermeden) lanet okuyan ifadeler kullanabilmektedir. Bu bir çelişki veya idari bir hata değildir; bu, iktidarın son derece bilinçli olarak yürüttüğü “ideolojik çift dilli” bir stratejidir. İktidar, devlet katında, resmi diplomaside, askeri törenlerde ve milli bayramlarda o “Gazi Mustafa Kemal” zırhını giyerek devletin üniter bütünlüğünü ve Kemalist-milliyetçi elitlerle olan ittifakını korumaktadır. Ancak tabanda, kendi kemik muhafazakar seçmenine, tarikatlara ve İslamcı entelijansiyaya yönelik olarak ise Diyanet ve yandaş medya üzerinden o klasik, Cumhuriyet ve laiklik düşmanı anti-Kemalist propagandayı sürdürmesine göz yummaktadır. Böylece iktidar, hem devleti kuran “Gazi”yi sahiplenerek merkez sağı ve ulusalcıları sistemde tutmakta, hem de devrimi yapan “Atatürk”e düşmanlık eden radikal İslamcı çekirdeğini konsolide etmektedir. Birbiriyle ontolojik olarak kanlı bıçaklı olan bu iki anlatı, günümüz Türkiyesinde aynı iktidarın şemsiyesi altında, sırf devletin bekası ve iktidarın devamlılığı uğruna ucube bir sentez halinde yaşatılmaktadır.
Bu süreçte Kemalizmin laiklik ilkesinin nasıl ustalıkla bir kenara itildiği ve içinin boşaltıldığı da bu “kısmi entegrasyon”un en çarpıcı sonuçlarından biridir. Önceki bölümlerde, 12 Eylül rejiminin Türk-İslam Sentezi ile laikliği nasıl kendi çıkarları doğrultusunda eğip büktüğünü görmüştük. Siyasal İslam iktidarı ise bu bükmeyi nihai bir kopuşa taşımıştır. İktidarın kurguladığı “Yerli ve Milli Gazi” imajında laiklik, evrensel bir insan hakkı, devletin inançlar karşısındaki tarafsızlığı veya aydınlanmanın önkoşulu olarak yer almaz. Onların söyleminde laiklik, sadece devletin dini gruplara (kendi kontrolündeki gruplara) müdahale etmemesi, ancak devletin sonuna kadar Sünni İslam’ı finanse etmesi, okullarda din eğitimini ana eksen yapması ve toplumsal hayatı dindar nesiller yetiştirme hedefiyle dizayn etmesi şeklinde yeniden tanımlanmıştır. Siyasal İslam, Kemalizmin diğer oklarını (özellikle Batıcı ve aydınlanmacı olanları) tamamen çöpe atarken; sadece ve sadece “Milliyetçilik” (o da İslami bir kılıfa sokulmuş muhafazakar bir milliyetçilik) ve “Devletçilik” (ekonomik değil, otoriter, devleti her şeyin üstünde tutan bekacı bir güvenlik devleti anlayışı) oklarını alıp kendi ideolojik kubbesine yerleştirmiştir. Atatürk, artık modern ve seküler bir ulusun mimarı değil; İHA’ların, SİHA’ların, sınır ötesi askeri operasyonların, Mavi Vatan’daki donanmanın ve sadece “bize” ait olan o izole, içe kapanık, Batı’ya diş bileyen gururlu devletin sembolik maskotudur.
Şahsi bir analizle bu durumu özetlemek gerekirse; Siyasal İslam’ın Kemalizm ile olan bu yüz yıllık savaşı aslında tarihin en ironik galibiyeti ve mağlubiyetiyle sonuçlanmıştır. Siyasal İslam, Kemalist devleti yenmiş, onun ordusunu dize getirmiş, üniversitelerini ele geçirmiş, bürokrasisini tarikatlara açmış ve laik yaşam tarzını devletin makbul vatandaş tanımından çıkarmıştır. Görünürde Siyasal İslam savaşı kazanmıştır. Ancak bu zaferin bedeli, Siyasal İslam’ın o eski, sınır tanımayan, ümmetçi, devleti küçümseyen ve alternatif bir dünya düzeni kurmayı vaat eden tüm evrensel iddialarından vazgeçip; nihayetinde o nefret ettiği Kemalist ulus-devletin sınırları içine, onun milliyetçi reflekslerine ve onun güvenlik paranoyalarına hapsolması olmuştur. İktidar, devleti ele geçirdikten sonra devleti İslami bir şeriata dönüştürememiş; tam aksine Siyasal İslam’ın kendisi o köklü devletçi geleneğin içinde eriyerek, sıradan, güvenlikçi, milliyetçi ve bekacı bir devlet ideolojisine, yani bir tür “Yeşil Kemalizme” dönüşmüştür.
Kemalizm, o olağanüstü esnekliği, şekilsizliği ve pragmatizmi sayesinde, kendini yok etmeye yemin etmiş bir ideolojiyi bile kendi içine çekmiş, onu devletin asli aygıtı haline getirirken kendi mitolojisini (Gazi efsanesini) ona zorla kabul ettirmiştir. İki ayyaş diyerek başladıkları yolda, milyonlarca dindar seçmene Gazi Mustafa Kemal’in aslında ne kadar büyük bir İslami kahraman olduğunu anlatmak zorunda kalmaları, Kemalizmin devleti koruyan o ruhunun nasıl bir bukalemun gibi şekil değiştirdiğinin ancak asla yok olmadığının ispatıdır. Devleti ele geçirenler, o devletin kurucu felsefesini yok edemezler; en fazla onun üniformasını çıkarıp üzerine bir cübbe giydirir, elindeki kadehi alıp yerine bir tespih tutuşturur, ama nihayetinde o heykelin gölgesinde siyaset yapmaya, kitleleri o kurucu figürün büyüklüğü üzerinden hizaya sokmaya mecbur kalırlar. Bugün Türkiye’de Siyasal İslam’ın entegre ettiği bu “Gazi” kurgusu, Kemalizmin yüzyıllık serüveninde ulaştığı en eklektik, en çelişkili ve entelektüel namustan en yoksun aşamadır. Ancak siyaset felsefesinin o acımasız kuralı burada da işlemiştir: Önemli olan bir ideolojinin felsefi olarak ne kadar tutarlı olduğu değil, gücü elinde tutan Leviathan’ın o anki hayatta kalma refleksine ne kadar hizmet ettiğidir. Siyasal İslam, kendi Leviathan’ını yaşatabilmek için o Leviathan’ı yaratan adama sığınmış; Atatürk’ün Batılı aklını reddederken, Mustafa Kemal’in Asyalı ve Osmanlı askeri dehasını kendi bekası için sonuna kadar sömürmeyi, Türk siyasi tarihinin en pragmatik ve sinsi hayatta kalma stratejisi olarak başarıyla uygulamıştır.
BÖLÜM 10: SONUÇ VE Z KUŞAĞININ NEO-KEMALİZMİ (GÜNÜMÜZ)
Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzyıllık ideolojik serüveninin son durağına, yani günümüzün sosyopolitik gerçekliğine ulaştığımızda, karşılaştığımız manzara siyaset sosyolojisi açısından kelimenin tam anlamıyla baş döndürücü ve emsalsiz bir paradoksu ifade etmektedir. Bir ideolojinin, doğumundan tam bir asır sonra kendi başlangıç noktasına taban tabana zıt bir sosyolojik karaktere bürünmesi, tarihte çok az rastlanan bir diyalektik ironidir. Önceki tarihsel kırılmalarda detaylıca incelediğimiz üzere, Kemalizm doğası gereği her zaman tepeden inmeci, devleti ve nizamı sokağa karşı koruyan, ordu ve yüksek bürokrasi tarafından kitlelere dayatılan, kurucu, buyurgan ve sert bir devlet doktriniydi. Jakoben köklerinden gelen bu ideoloji, halkı aydınlatmak ve hizaya sokmak için “halka rağmen halk için” şiarını benimsemiş; farklı dönemlerde sağcı, solcu, ulusalcı veya sentezci iktidarların elinde şekilden şekle girse de, hep devletin sıcak koltuklarında, resmi dairelerin koridorlarında ve kışlaların nizamiyelerinde üretilmişti. Ancak yirmi yılı aşkın süredir Türkiye’yi yöneten Siyasal İslamcı hegemonyanın devleti tüm kurumlarıyla, yani ordusu, yargısı, akademisi ve medyasıyla bütünüyle ele geçirmesinin ardından, Kemalizm tarihinde ilk kez “devletli” olmaktan çıkmış, devlet aygıtından adeta kapı dışarı edilmiştir. İşte bu noktada, ölmesi, sönümlenmesi veya tarihin tozlu raflarına kalkması beklenen bu ideoloji; eşine az rastlanır bir dirençle sokağa inmiş, devletin resmi binalarından gençlerin odalarındaki posterlere, cep telefonu ekranlarına ve sosyal medya mecralarına taşınarak tabandan tavana doğru yükselen, sivil, reaktif ve kültürel bir direniş hattına, yani “Neo-Kemalizme” dönüşmüştür.
Bu yeni dönemin asli taşıyıcısı, Türkiye’nin demografik yapısındaki en dinamik, en öfkeli ve en anlaşılamayan kesimi olan, dijital çağın içine doğmuş Z kuşağıdır. Bu kuşağın siyasal ve psikolojik zeminini doğru okumadan günümüz Neo-Kemalizminin kodlarını çözmek imkansızdır. Z kuşağı dediğimiz bu kitle, gözlerini Siyasal İslam’ın mutlak iktidarına açmış, hayatları boyunca başka hiçbir hükümet, başka hiçbir başbakan veya cumhurbaşkanı görmemiştir. Onların siyasal hafızalarında 1990’ların istikrarsız koalisyonları, 28 Şubat’ın başörtüsü yasakları, ikna odaları veya Kemalist vesayetin muhafazakar kitleler üzerinde kurduğu o ağır mahalle baskısı yoktur. Önceki kuşakların İslamcıları veya liberalleri için “Kemalizm” denildiğinde akla asker postalı, faili meçhuller, inanç özgürlüğüne vurulan prangalar veya tek tipçi asimilasyon politikaları gelirken; Z kuşağı için Kemalizm bunların hiçbirini ifade etmez. Zira bu gençler için baskının, yasakların, ekonomik buhranın, liyakatsizliğin ve özgürlüklerin kısıtlanmasının yegane kaynağı, tam karşılarında duran ve yirmi yıldır devleti yöneten Siyasal İslamcı iktidarın ta kendisidir. İktidar, devleti ele geçirdikçe ve toplumsal yaşamı kendi muhafazakar ideallerine göre “dindar ve kindar bir nesil” yetiştirmek üzere tepeden tırnağa dizayn etmeye çalıştıkça; bu baskıya maruz kalan seküler, kentli ve internet sayesinde küresel dünyaya entegre olmuş gençler, doğal bir savunma mekanizması olarak devletin eski sahibine, yani iktidarın en çok nefret ettiği figür olan Mustafa Kemal Atatürk’e sarılmışlardır. Ancak bu sarılış, ideolojik bir kitap okuma, Altı Ok’u hatmetme veya 1930’ların politikalarına geri dönme arzusu değildir; bu sarılış, tamamen güncel bir boğulma hissine karşı alınan acil bir nefes, otoriter muhafazakarlığa karşı çekilmiş kültürel bir kalkandır.
Günümüz Neo-Kemalizminin en belirgin özelliği, onun kelimenin klasik anlamıyla “siyasi” veya “programatik” bir ideoloji olmaktan bütünüyle çıkmış olmasıdır. 1930’ların Kadro hareketinin tartıştığı o karmaşık devletçilik ve planlı ekonomi modelleri, bugün Z kuşağının umurunda bile değildir. Keza, 1960’larda Ecevit’in “Ortanın Solu” hamlesiyle getirmeye çalıştığı sendikal haklar, toprak reformu veya köylüyü kalkındırma idealleri de bu yeni Kemalizmin lügatinde yer almaz. Hatta 1990’larda Attilâ İlhan’ın veya 2000’lerde ulusalcıların hararetle savunduğu o anti-emperyalist, Batı karşıtı, Asyacı ve içe kapanmacı “Tam Bağımsızlık” retoriği bile günümüz gençliğinin vizyonuyla taban tabana zıttır. Z kuşağı; küresel kapitalizmin tüketim alışkanlıklarına entegre olmuş, internet sayesinde sınırların kalktığı bir dünyada yaşayan, fırsat bulduğunda Avrupa’ya veya Amerika’ya göç etmeyi en büyük kurtuluş olarak gören, son derece bireyci, pragmatist ve neoliberal dünyanın çocuklarıdır. Onlar için “Batı emperyalizmi” diye mücadele edilecek bir düşman yoktur; aksine, ulaşılmak istenen, pasaportunun itibarına sahip olunmak istenen, vizesi alınmak için sıraya girilen bir refah, özgürlük ve teknoloji medeniyeti vardır. Bu gençler Atatürk’ü, Batı’ya kafa tutan bir Asyalı milis lideri olduğu için değil, tam aksine bu ülkenin yüzünü ısrarla Batı’ya döndüren, onlara Avrupalı gibi yaşama hakkını veren bir “modernleşme dehası” olduğu için sevmektedirler. Dolayısıyla günümüz Kemalizmi, makro-ekonomik iddialarından, sınıf politikalarından ve jeopolitik doktrinlerinden tamamen arınmış; sadece ve sadece mikro-politikaya, yani gündelik yaşam tarzının savununulmasına, bireysel hürriyetlere ve kültürel varoluşa indirgenmiş bir “yaşam tarzı ideolojisi” halini almıştır.
Siyasal İslam’ın son on yılda kültürel hegemonyayı kurabilmek adına gündelik hayata, sivil alana ve özellikle gençlerin yaşam alanlarına yaptığı ağır müdahaleler, bu yaşam tarzı Kemalizminin radikalleşmesini ve kitleselleşmesini sağlayan asıl motordur. Gece yarısından sonra uygulanan müzik yasakları, valilikler eliyle “toplum ahlakını bozduğu” veya “kamu güvenliğini tehdit ettiği” gerekçesiyle iptal edilen gençlik festivalleri, üniversite kampüslerinde yaşanan baskılar, içki fiyatlarına uygulanan ve fiili bir yasağa dönüşen astronomik özel tüketim vergileri, konserleri iptal edilen sanatçılar, LGBTİ+ bireylere yönelik sistematik nefret söylemleri ve hepsinden önemlisi, devletin bizzat teşvik ettiği ve fonladığı tarikat yurtlarında gençlerin içine itildiği o karanlık, istismara açık ve baskıcı cendereler… İktidarın bu adımları, Z kuşağı ve kentli orta sınıf üzerinde muazzam bir boğulma, kendi ülkesinde parya olma ve “yaşam tarzına kastedilme” korkusu yaratmıştır. Gençler, işte tam bu kültürel savaşın ortasında, kendi bireysel özgürlüklerini, içki içme haklarını, flört edebilme hürriyetlerini, şort giyebilme rahatlıklarını ve istedikleri konserde eğlenebilme meşruiyetlerini savunabilmek için sığınacakları bir liman, bir otorite aramışlardır. Bu otorite, ne cılız kalan sivil toplum örgütleri ne de onlara umut veremeyen klasik muhalefet partileri olabilmiştir; sığınılan yegane otorite, bizzat kurucu babanın hatırası, yani sekülerizmi Türkiye’nin anayasasına kazımış olan Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Onlar için Atatürk, artık bir devlet ideolojisinin adı değil; tarikat şeyhlerinin, ahlak bekçilerinin ve baskıcı bürokratların karşısına dikilen yenilmez bir idol, bir pop-kültür isyancısıdır.
Bu durum, Kemalizmin kavramsal içeriğinde muazzam bir daralmaya, ancak aynı zamanda inanılmaz bir keskinleşmeye yol açmıştır. Gençler için Kemalizmin Altı Ok’u içinde gerçekten hayati öneme sahip olan tek bir ok kalmıştır: Laiklik. Ancak bu laiklik, 1930’ların o Fransız tipi, dini kamusal alandan tamamen dışlayan, sert, entelektüel ve felsefi “Laïcité” anlayışı değildir. Yeni kuşağın laiklik anlayışı bütünüyle pragmatik ve bireyseldir; “Kimse benim ne yediğime, ne içtiğime, ne giydiğime karışmasın; tarikatlar devlet kurumlarından temizlensin; din, insanların şahsi vicdanında kalsın ve bana dayatılmasın” ekseninde şekillenen, aslında klasik Batı liberalizminin birey özgürlüğü tanımıyla örtüşen bir seküler yaşam talebidir. İktidarın muhafazakar dayatmalarına karşı gösterilen en ufak bir sivil refleks bile anında “Kemalist” bir sembolizme bürünmektedir. Bir müzik festivalinin iptal edilmesine sosyal medyada gösterilen tepkinin altına Atatürk fotoğrafı konulması, bir tarikat yurdunda intihar eden gencin ardından yapılan anmalarda devrim kanunlarının hatırlatılması, spor müsabakalarında veya konserlerde on binlerce gencin hep bir ağızdan İzmir Marşı’nı veya Onuncu Yıl Marşı’nı okuması tesadüf değildir. Bu eylemler, devletin eski sahibi olan Kemalistlerin iktidarı geri alma arzusu değil; devleti ele geçirmiş olan yeni rejimin sivil alana daha fazla sızmasını engellemek için çekilmiş kültürel bir sınır, bir siper savaşıdır. Gençler, Siyasal İslam’a “Dur” demek için ellerindeki en meşru, en dokunulmaz ve iktidarın bile alenen saldırmaktan çekindiği o yegane silahı, yani Atatürk mitini kullanmaktadırlar.
Bu sivil direnişin en ilginç ve sosyolojik olarak incelenmeye değer boyutlarından biri, Neo-Kemalizmin görsel kültürde ve sosyal medyada yarattığı “Estetize Edilmiş Atatürk” kurgusudur. Z kuşağının Kemalizmi, uzun tarihsel metinler okunarak, Nutuk tahlil edilerek veya Cumhuriyet tarihinin ekonomik atılımları incelenerek içselleştirilmiş bir öğreti değildir. Bu kuşak, bilgiyi sosyal medya platformlarından, kısa videolardan (Reels, TikTok), memelerden (caps) ve dijital akımlardan tüketmektedir. Bu dijital ekosistem içinde Atatürk, tarihsel ve insani bir figür olmaktan çıkarılarak, adeta bir Hollywood karakterine, karizmatik bir alfa erkeğine, bir “Sigma” tiplemesine dönüştürülmüştür. Phonk müzik veya sert elektronik ritimler eşliğinde kurgulanan, Atatürk’ün sigara içtiği, askeri üniformasıyla düşmanlarına sert bakışlar attığı, balolarda şık frakıyla dans ettiği o kısa ve çarpıcı videolar, gençler arasında milyonlarca kez paylaşılmaktadır. Bu videolarda yaratılan imge; devleti kuran bir fikir adamı veya mecliste anayasa tartışan bir siyasetçi imgesi değildir. Bu imge, kimseye boyun eğmeyen, düşmanlarını (ki bu düşmanlar bugünün bağlamında örtülü olarak mevcut iktidarın politikaları, Arap mülteciler veya gerici akımlar olarak kodlanmaktadır) ezip geçen, hiper-maskülen, karizmatik, “cool” ve yenilmez bir güç fetişizmidir. Tarihteki o entelektüel, pragmatist, masa başında sabahlara kadar kitap okuyan yalnız adam gitmiş; yerine Z kuşağının çaresizliğini, öfkesini ve intikam arzusunu tatmin eden, ekranlarda havalı edalarla yürüyen bir dijital süper kahraman gelmiştir. Bu estetizasyon, ideolojiyi tamamen düşünceden ve tarihsel bağlamdan arındırarak onu salt bir duyguya, saf bir imaja ve bir pop-kültür ikonuna indirgemiştir.
Şahsi kanaatimce, burada yaşanan dönüşüm Türkiye’nin düşünce hayatı açısından oldukça trajik bir sığlaşmayı da beraberinde getirmektedir. Genç kitleler, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını atarken veya kollarına Atatürk imzası dövmesi yaptırırken, aslında Cumhuriyetin o meşakkatli, çelişkilerle dolu ve eleştirel düşünceyi temel alan devrimci tarihini değil, kendi yarattıkları o konforlu, mitleştirilmiş ve tüketilebilir kimliği kutsamaktadırlar. Neo-Kemalizm, derinlikli bir felsefi itirazdan ziyade, bir kimlik siyaseti, bir aidiyet beyanıdır. Özellikle Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ağır demografik değişim, düzensiz göçmen dalgaları ve milyonlarca sığınmacının getirdiği sosyolojik şok, bu genç kitlelerin Kemalizm algısına yeni ve çok sert bir boyut daha eklemiştir: Reaktif Milliyetçilik. İktidarın Ümmetçi ve ensar-muhacir söylemiyle meşrulaştırmaya çalıştığı açık kapı politikası, seküler gençlikte sadece ekonomik bir kriz korkusu değil, aynı zamanda ülkenin demografik olarak Araplaşacağı, çağdaş yaşam tarzının Ortadoğu karanlığında boğulacağı korkusunu tetiklemiştir. Bu korku, Neo-Kemalizmi giderek göçmen karşıtı, dışlayıcı ve seküler bir milliyetçilik hattına doğru itmektedir. Z kuşağının Atatürk’ü, sadece tarikatlara karşı şort giyen kızı koruyan bir kalkan değil, aynı zamanda sınırları sonuna kadar açık bırakılmış, sokakları yabancılarla dolmuş bir ülkede, “Türk milliyetçiliğinin” ve “vatan savunmasının” da son kalesidir. Ancak bu milliyetçilik, 1930’ların o homojenleştirici ulus inşası milliyetçiliği veya 1970’lerin Ülkücü hareketinin komünizm karşıtı Türk-İslam milliyetçiliği değildir. Bu, tamamen savunmacı, endişeli, Batılı yaşam tarzını korumaya çalışan, ancak bunu yaparken de giderek öfkelenen ve radikalleşen seküler bir ulusalcılıktır.
İşte tam bu noktada, yüzyıllık serüvenin kapanan çemberini ve o muazzam tarihsel ironiyi bütün çıplaklığıyla görebiliriz. Birinci evrede, 1920’lerde ve 30’larda Kemalizm neydi? Devleti sıfırdan kuran, toplumu tepeden inme bir şekilde hizaya sokan, gerekirse İstiklal Mahkemeleriyle, Takrir-i Sükun kanunlarıyla, Kadro dergisini kapatmasıyla sivil toplumu ve muhalefeti ezen, devletin o mutlak, değiştirici, buyurgan ve rasyonel aklıydı. Devleti eleştiremezsiniz, çünkü devlet Kemalistti. Aradan geçen bir asrın, sağ iktidarların, askeri darbelerin ve en nihayetinde Siyasal İslam’ın o uzun ve aşındırıcı yirmi yılının ardından bugün Kemalizm nedir? Devletin o sert, buyurgan, sopa sallayan polisinin, Diyanet işleri başkanının, vali kararnamesinin ve RTÜK yasağının karşısında duran sivil gencin, üniversite öğrencisinin, sanatçının sığındığı o isyankar, tabandan tavana yükselen “aşağıdan yukarı” bir özgürlük talebidir. Devleti kuran tepeden inmeci resmi ideoloji, yüzyıl sonra devletin baskısına karşı halkın sığındığı sivil bir yaşam tarzı mitine, adeta bir devrimci direniş felsefesine dönüşmüştür. Dünün otoriter modernleşmecisi, bugünün anti-otoriter sivil isyancısıdır. Devletçi Kemalizm ölmüş, yerine sivil ve kültürel bir Neo-Kemalizm doğmuştur. Siyaset bilimi literatüründe, bir kurucu ideolojinin kendi devlet aygıtı tarafından dışlandıktan sonra toplumun sivil hücrelerinde böylesine köklü, reaktif ve tamamen form değiştirmiş bir biçimde yeniden dirilmesi, incelenmesi gereken devasa bir fenomendir.
Bu durum, iktidarı elinde tutan Siyasal İslamcı blok için de aşılması imkansız bir kültürel hezimetin resmi itirafıdır. Yirmi yılda okulları İmam Hatiplere çeviren, müfredatı baştan aşağı İslami referanslarla dolduran, medyayı tekelleştiren ve muazzam bir finansal güçle kendi gençlik örgütlenmelerini (TÜGVA, TÜRGEV vb.) kuran iktidar; tüm bu devlet imkanlarına rağmen gençliğin zihinsel, kültürel ve estetik dünyasına nüfuz edememiştir. Baskı arttıkça, gençlik daha da sekülerleşmiş; din dersleri zorunlu oldukça, deizm ve agnostisizm gençler arasında patlama yapmış; devlet Atatürk’ü unutturmaya veya kendi kurguladığı o ucube “Gazi” formatına sokmaya çalıştıkça, gençler Anıtkabir’i bir inat ve isyan mabedine çevirerek milyonlarca kişiyle o avluya akın etmiştir. İktidarın kültürel iktidarı kuramamasının ardında yatan sebep, Siyasal İslam’ın küreselleşen dünyaya, dijital çağa ve Z kuşağının o bireyci hazcılığına sunabilecek estetik, evrensel ve cezbedici bir hikayesinin kalmamış olmasıdır. Baskıyla, korkutmayla ve “beka” söylemleriyle bir devleti yönetebilirsiniz; ancak bir gencin kalbini, onun dinlediği müziği, giydiği kıyafeti ve hayal ettiği geleceği baskıyla şekillendiremezsiniz. İşte Neo-Kemalizm, tam da iktidarın o estetik ve kültürel çoraklığının ortasında, gençlerin kendi kendilerine icat ettikleri, modernleşme ile Batı yaşam tarzını harmanladıkları o görkemli sivil barikattır.
Ancak bu derin analizde gözden kaçırılmaması gereken çok acı, melankolik ve entelektüel namus gereği yüzleşilmesi gereken bir gerçek vardır. İster 1930’ların otoriter parti devleti, ister 1950’lerin müzeye kaldırılmış statükosu, ister 1960’ların ortanın solu, ister 12 Eylül’ün elinde kanlı bir jop, isterse 1990’ların anti-emperyalist Avrasyacı bir doktrini, ister Siyasal İslam’ın sığındığı bir Neo-Osmanlı Gazisi, isterse de bugünün Z kuşağının elindeki seküler bir pop-ikonu olsun… Bu yüzyıllık sirküler metamorfozun altında ezilen, kaybolan, sesi kısılan ve asıl haksızlığa uğrayan kişi, tarihi gerçekliği içindeki o fanî, pragmatist, zeki ve acımasız siyasetçi Mustafa Kemal’in ta kendisidir.
Türkiye’de ideolojik kabilelerin yüz yıldır sürdürdüğü bu kavganın asıl trajedisi budur: Herkesin kendi kafasında, kendi siyasi ihtiyaçlarına, kendi korkularına ve kendi komplekslerine göre şekillendirdiği, adeta kilden yapılmış bir “Atatürk” heykeli vardır. Sağcı, kendi otoriter ve düzen koruyucu refleksini haklı çıkarmak için komünistleri ezen bir Atatürk yaratır. Solcu, devrim fantezilerini tatmin etmek için Asyalı, anti-kapitalist bir Atatürk icat eder. 12 Eylül paşası, işkence tezgahını meşrulaştırmak için militer bir Atatürk bulur. Siyasal İslamcı, devleti yönetirken zora düştüğünde sarılacağı dindar ve anti-Batıcı bir Gazi figürü üretir. Ve nihayet bugünün genci, bira içebilmek, festivalde eğlenebilmek ve tarikatlardan kurtulmak için kendisine süper kahraman gibi bir Atatürk çizer. Bu devasa mitoloji fabrikası, öylesine yoğun, öylesine sağır edici bir gürültüyle çalışmaktadır ki, 1881’de Selanik’te doğmuş, cephelerde yokluk ve hastalıkla boğuşmuş, Osmanlı’nın çöküş enkazından bir devlet çıkarabilmek için bazen dostlarını bile feda etmiş, rasyonel, hataları olan, zaafları bulunan, siyasi manevralar yapan, eşsiz bir vizyona sahip ama nihayetinde bir “insan” olan o gerçek Mustafa Kemal, bu mitoloji dağının altında çoktan can vermiştir.
Türkiye, kurucusunu tarihsel bir şahsiyet olarak okumayı, onu anlamayı, onunla entelektüel bir diyaloğa girmeyi asla başaramamıştır. Çünkü Türkiye, hiçbir zaman geçmişiyle, siyasi krizleriyle ve sınıfsal çatışmalarıyla kendi kurumsal aklıyla baş edebilecek sivil bir olgunluğa erişememiş; her dara düştüğünde, her köşeye sıkıştığında, her rejim krizinde çözümü aklın ve demokrasinin evrensel kurallarında aramak yerine, kurucu babanın ruhunu seansa çağıran o çaresiz siyasi nekromansiye başvurmuştur. İdeolojinin o bukalemun gibi şekil değiştirme özelliği, aslında Atatürk’ün fikirlerinin zenginliğinden ziyade, Türkiye toplumunun o derin kurumsal yetersizliğinin, sivil aklı bir türlü üretememesinin ve her siyasi fraksiyonun kendi meşruiyetini gökten zembille inmiş bir ilahi lider onayı olmadan sağlayamamasının utanç verici bir kanıtıdır.
Sonuç olarak; Kemalizm, yüzyıllık serüveninde bir devleti kuran devrimci bir iradeden yola çıkmış, zamanla o devletin kendi halkını hizaya soktuğu otoriter bir ideolojik sopaya dönüşmüş, soğuk savaşta antikomünist bir kalkana, 12 Eylül’de faşizan bir eziyet aracına evrilmiş, 2000’lerde Avrasyacı bir paranoyanın zırhı olmuş ve en nihayetinde bugün, Siyasal İslam’ın devlet aygıtından sürgün edilmesiyle birlikte sokaklara düşüp gençlerin elinde seküler bir direniş mitosuna dönüşerek çemberi tamamlamıştır. Bu plastik, her kabın şeklini alan, gücü kim eline geçirirse onun silahına dönüşen ama gücü kaybedenin de ilk sarıldığı teselli olan ucube ve bir o kadar da büyüleyici ideolojik yapı, Türkiye’nin o bitmek bilmeyen kimlik krizinin tam ortasında durmaya devam etmektedir. Z kuşağının icat ettiği bu son sürüm Neo-Kemalizm, Siyasal İslam’ın kültürel hegemonyasını kırmakta, onu yenilgiye uğratmakta son derece başarılı olmuştur; fakat Türkiye’yi evrensel bir demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve aydınlanmış bir sivil topluma taşıyacak yeni, kurucu ve rasyonel bir siyaset felsefesi üretmekten de bir o kadar uzaktır. Çünkü mitlere sarılarak baskıdan kurtulabilirsiniz, heykellerin gölgesinde özgürlüğünüzü haykırabilirsiniz; ancak o mitlerin ve heykellerin gölgesinden çıkıp kendi sivil aklınızla, kendi kurumlarınızla yeni bir gelecek inşa etme cesaretini gösteremediğiniz sürece, bu yüzyıllık kısır döngünün, bu kavramsal iç savaşların ve bu bitmek bilmeyen kimlik buhranının içinde dönüp durmaya mahkum olursunuz. Türkiye’nin asıl aşması gereken barikat, Kemalizmin şu ya da bu yorumu değil; kurucusunu sevmek ile onu bir dogmaya çevirerek düşünmeyi bırakmak arasındaki o ince, yakıcı ve hayati çizgidir.
