BÖLÜM 1: Kusursuz Makine ve Zamanın Yenildiği Adam
Zaman, insanlık tarihi boyunca yenilmezliği tartışılmamış tek mutlak güçtür. Krallar, imparatorluklar, medeniyetler ve elbette o yenilmez sanılan efsanevi sporcular; hepsi eninde sonunda zamanın amansız çarkları arasında un ufak olmuştur. Spor tarihi, zamanın zaferleriyle dolu bir mezarlıktan farksızdır. Bir zamanlar yerçekimine meydan okuyan, kas kütlesi ve refleksleriyle rakiplerine korku salan o insanüstü figürlerin, otuzlu yaşlarının ortalarına doğru nasıl yavaşladığına, dizlerindeki kıkırdakların nasıl eridiğine, kas liflerindeki patlayıcı gücün nasıl sönümlendiğine defalarca şahit olduk. Mitoloji, Akhilleus’un topuğundaki o tek zayıf noktayı anlatırken aslında insanın biyolojik sınırlarına dair evrensel bir gerçeği fısıldar: Ne kadar harika olursanız olun, biyolojiniz eninde sonunda size ihanet edecektir. Ancak bugün, parkelerde ter döken ve kırklı yaşlarına merdiven dayamış bir adam, bu evrensel kuralı adeta tek başına, inatla ve neredeyse mantık dışı bir şekilde yeniden yazıyor. O adamın adı LeBron James. Ve onun varlığı, spor biliminin, insan fizyolojisinin ve doğal sınırların nerede başlayıp nerede bittiğine dair tüm bildiklerimizi paramparça ediyor.
Bir sporcunun kariyerini değerlendirirken genellikle kronolojik yaşından ziyade “kilometresine” bakarız. Bir arabanın motorunun ne kadar yıprandığı, onun üretim yılından çok ne kadar yol yaptığıyla, o yolların ne kadar engebeli olduğuyla ve motorun hangi devirlerde zorlandığıyla ilgilidir. LeBron James’in fiziksel motoru, insanlık tarihinde hiçbir basketbolcunun, hatta belki de hiçbir elit sporcunun çıkmadığı devirlere çıkmış ve o devirlerde akıl almaz bir süre boyunca kalmıştır. İki bin üç yılında, henüz on sekiz yaşında bir lise öğrencisiyken profesyonel arenaya adım attığı o ilk günden bu yana, bedeni aralıksız bir şekilde dünyanın en zorlu, en temaslı ve fiziksel olarak en yıpratıcı liglerinden birinde çarpışıyor. Normal bir NBA oyuncusu için seksen iki maçlık bir normal sezon bile bedeni harabeye çevirmeye yeterken, LeBron James kariyeri boyunca neredeyse her yıl haziran ayına kadar süren derin playoff koşuları yapmış, bu yetmezmiş gibi yaz aylarında milli takım kamplarında oynamış ve bedenini kelimenin tam anlamıyla hiç dinlendirmemiştir. Bugün itibarıyla lig tarihinde en çok dakika alan, en çok maça çıkan, en çok playoff serisi oynayan insan unvanını taşıması sadece istatistiksel bir başarı değil, aynı zamanda tıbbi bir mucize olarak sunulmaktadır.
Bazen ekran başında bu adamı izlerken kendime şu soruyu sormadan edemiyorum: Gerçekten ne izliyoruz? Karşımızdaki yirmi yaşındaki genç yeteneklerin, atletizmlerinin doruğunda olan ve genetik piyangoyu kazanmış yeni nesil yıldızların, kırk yaşına yaklaşan bu adam karşısında fiziksel olarak nasıl ezilebildiklerini görmek insanı bir tür bilişsel uyumsuzluğa sürüklüyor. İnsan zihni, gördüğü şeyin mantıksızlığını reddetmek için bahaneler üretmeye meillidir. Biz de toplum olarak, medya tarafından bize sunulan o rahatlatıcı masala sığınmayı seçiyoruz: “O bir genetik ucube.” Bu ifade, hem medyanın hem de devasa spor giyim markalarının on yıllardır ilmek ilmek işlediği o kusursuz anlatının temel taşıdır. Bize onun milyarda bir rastlanan bir mutasyon olduğu, kemik yoğunluğunun, kas lifi yapısının ve hücresel yenilenme hızının doğuştan gelen ilahi bir lütuf olduğu söylendi. Elbette ortada muazzam bir genetik altyapı var; iki metrenin üzerinde boya, yüz on beş kilonun üzerinde saf kas kütlesine ve aynı zamanda bir oyun kurucunun hızına sahip olmak sadece çalışmakla elde edilebilecek bir şey değildir. Ancak genetik mükemmellik, hücresel yaşlanmayı durdurmaz. Genetik mükemmellik, yirmi yıl boyunca her gece parkeye çıkıp beton sertliğindeki zeminlere binlerce kez iniş yapmanın yarattığı mikro travmaları yok etmez. Genetik, size muazzam bir başlangıç noktası verir ama o başlangıç noktasındaki zirveyi yirmi yıl boyunca aynı seviyede tutmanızı sağlayacak bir gen dizilimi insanlık tarihinde henüz keşfedilmemiştir.
Bu noktada insan fizyolojisinin soğuk ve acımasız gerçekleriyle yüzleşmek zorundayız. İnsan bedeni, yirmili yaşların ortalarından itibaren zirve noktasını görür ve ardından yavaş ama kesin bir biyolojik çöküş süreci başlar. Özellikle Tip 2 adını verdiğimiz hızlı kasılan kas lifleri, yaş ilerledikçe hacimlerini ve tepki sürelerini kaybetmeye başlar. Bir basketbolcunun aniden hızlanmasını, havada asılı kalmasını, yön değiştirmesini ve patlayıcı güç üretmesini sağlayan ana motor bu liflerdir. Otuzlu yaşların başından itibaren bu liflerin küçülmesiyle birlikte sporcuların ilk adımları yavaşlar, sıçrama yükseklikleri azalır ve en önemlisi, bir efor sonrası vücudun toparlanma süresi dramatik bir şekilde uzar. Yirmi iki yaşında bir sporcu, gece oynadığı zorlu bir maçın ardından ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi antrenmana çıkabilirken, otuz beş yaşındaki bir sporcunun bedeni aynı efordan sonra günlerce süren bir iltihaplanma, kas ağrısı ve hücresel yorgunlukla boğuşur. Tendonlar esnekliğini yitirir, bağ dokuları sertleşir ve kopmaya çok daha müsait hale gelir. Kıkırdak dokusu, yıllar süren aşınmanın ardından incelir ve kemiklerin birbirine sürtünmesi kaçınılmaz bir acı kaynağına dönüşür. Spor hekimliğinin en temel kuralları bunlardır.
Peki LeBron James bu biyolojik yıkım tablosunun neresinde duruyor? Kariyerinin son demlerinde olması gereken bir dönemde, hala rakiplerinin üzerinden smaç basıyor, sahanın bir ucundan diğer ucuna inanılmaz bir deparla gidip blok yapıyor ve maç başına otuz sayı ortalamaları tutturabiliyor. Onunla aynı yaşta olan, hatta ondan daha genç olan efsanelerin kariyer sonlarına baktığımızda tablo çok daha nettir. Kobe Bryant, kariyerinin son yıllarında aşil tendonunun kopmasıyla başlayan yıkıcı bir sakatlık sarmalına girmiş, bedeni artık beyninin verdiği komutları yerine getiremez hale gelmişti. Dirk Nowitzki, son sezonlarında sahada adeta sürüklenerek koşuyor, bacaklarındaki tüm esnekliği kaybetmiş bir şekilde sadece sabit şut atabiliyordu. Tim Duncan, muazzam zekası sayesinde sahada kalmayı başarsa da fiziksel olarak bir enkaz halindeydi. Carmelo Anthony, Dwyane Wade, Chris Bosh… Hepsi zamanın karşısında boyun eğdiler. İnsan fizyolojisinin onlara biçtiği ömrü tamamladılar. Ama LeBron, sanki farklı bir biyolojik evrenin kurallarına tabiymiş gibi yola devam ediyor. Bu durum, onu istatistiksel bir anomali olmaktan çıkarıp, çok daha derin, çok daha karanlık soruların odağına yerleştiriyor.
Bu anomaliyi açıklamak için genellikle onun vücuduna yılda bir milyon doların üzerinde para harcadığı argümanı öne sürülür. Özel kriyoterapi odaları, hiperbarik oksijen çadırları, kişisel aşçılar, son teknoloji masaj terapileri, biyomekanik uzmanları ve uyku düzenleyiciler… Evet, modern spor bilimi sporcuların kariyerlerini uzatmada geçmiş on yıllara kıyasla devasa adımlar attı. Artık sporcular daha iyi besleniyor, daha akıllıca antrenman yapıyor ve yüklenme yönetimi (load management) sayesinde bedenlerini gereksiz yere yıpratmaktan kaçınıyorlar. Ancak tıp ve bilim dünyasındaki tarafsız uzmanlara sorduğunuzda alacağınız cevap oldukça nettir: Dışarıdan yapılan hiçbir yasal müdahale, hiçbir buz havuzu veya yüksek teknoloji ürünü kompresyon çorabı, yaşlanan bir bedenin hücre içindeki dejenerasyonunu durduramaz. Doğal yollarla, sadece uyuyarak, iyi beslenerek ve masaj yaptırarak insan bedeninin yirmi yıllık bir NBA tahribatından sıyrılarak kırk yaşında hala en üst düzey atletik performansı sergilemesi, mevcut tıp literatüründe açıklanabilir bir durum değildir.
İşte tam burada, “Kusursuz Makine” efsanesinin nasıl pazarlandığına ve bu pazarın arkasındaki milyar dolarlık endüstriye bakmak gerekir. NBA, bir spor organizasyonu olmasının ötesinde devasa bir eğlence ve pazarlama şirketidir. Bu şirketin en büyük vitrini, en değerli ürünü ise yıldızlarıdır. Michael Jordan’ın ayrılışından sonra ligin düştüğü popülarite krizini çözen, lige yeni bir soluk, yeni bir küresel yüz getiren kişi LeBron James olmuştur. Nike için, NBA yönetimi için, yayıncı kuruluşlar için LeBron’un sıradan bir fani gibi yaşlanıp çöktüğünü görmek, trilyonluk bir ekosistemin sarsılması demektir. Bu yüzden onun “Zamanın Yenildiği Adam” imajı, sadece hayranların değil, bütün bir endüstrinin ayakta tutmak için çabaladığı, kusursuzca kurgulanmış bir illüzyonun parçasıdır. O, çalışkanlığın, genetik bir lütfun ve profesyonelliğin nihai sembolü olarak sunulmalıdır. Bize anlatılan hikaye öylesine epik ve öylesine ilham vericidir ki, bu hikayenin içindeki biyolojik mantıksızlıkları sorgulamak neredeyse bir tür spor küfrü sayılmaktadır. Bir insan hem iki buçuk metre kanat açıklığına sahip olup hem yüz on kilo kas kütlesi taşıyıp, hem saatte otuz kilometre hızla koşup, hem de bunu yirmi yıl boyunca hiç ciddi bir bağ kopması, kıkırdak erimesi veya kas yırtılması yaşamadan yapabilir mi?
Ben kişisel olarak bir sporcunun kendine bakmasına, bedenine yatırım yapmasına her zaman büyük saygı duymuşumdur. Ancak sınırlar vardır. İnsan bedeni elastik bir lastik gibidir; çekebileceğiniz maksimum bir gerilim noktası bulunur. O noktayı geçtiğinizde lastik kopar. Basketbol sporu, insan anatomisine doğası gereği en aykırı hareketleri içeren sporlardan biridir. İnsan dizleri, beton bir zemine her gün yüzlerce kez kendi ağırlığının üç ila dört katı bir kuvvetle çarpmak üzere evrimleşmemiştir. İnsan ayak bilekleri, o devasa kütleyle aniden yön değiştirmek için tasarlanmamıştır. Sırt ve bel omurları, havadayken alınan ağır darbeleri yirmi yıl boyunca sorunsuz bir şekilde sönümleyemez. Her ribaunt mücadelesi, her smaç, her perdeleme bedende küçük bir fatura keser. Bu faturalar birikir, birikir ve eninde sonunda yaşlılık denen o acımasız tahsildar kapıya dayanır. LeBron James’in kariyerine baktığımızda, bu faturaların sanki hiç kesilmemiş, sanki o tahsildar onun kapısına hiç uğramamış gibi görünmesi, akıl sağlığımızı zorlayan bir tablodur.
Biyolojik yaş ile kronolojik yaş arasındaki uçurum elit sporcularda her zaman bir tartışma konusu olmuştur. Bazı insanların genetik olarak daha geç yaşlandığı, hücre bölünmeleri sırasındaki telomer kısalmasının daha yavaş olduğu bilimsel bir gerçektir. Belki de LeBron James, milyonda bir görülen bu genetik piyangonun en büyük kazananıdır. Belki de vücudundaki laktik asit birikimini temizleyen enzimler normal bir insandan on kat daha hızlı çalışıyordur. Belki de kaslarını kemiklere bağlayan dokular, tıpkı karbon fiber bir zırh gibi doğuştan gelen bir dayanıklılığa sahiptir. Medya bize bunu kabul ettirmek istiyor. Onun bir “Uzaylı”, bir “Cyborg” veya bir “Kral” olduğuna inanmamızı istiyorlar. Çünkü eğer o bir insansa ve bu başarıları saf, doğal ve müdahalesiz bir insan biyolojisiyle elde ediyorsa, o halde tıp kitaplarının baştan yazılması, evrimsel biyolojinin yeniden tanımlanması gerekir.
Öte yandan, fiziksel dayanıklılığın sadece kaslar ve kemiklerle ilgili olmadığını, aynı zamanda nörolojik bir mesele olduğunu da unutmamak gerekir. Merkezi sinir sistemi, yoğun fiziksel aktivite altında tükenir. Sadece kasların değil, beynin de kaslara o saniyelik patlayıcı emirleri gönderme hızı yaşla birlikte yavaşlar. Reflexler körelir. Sahadaki o milisaniyelik karar verme ve o kararı fiziksel eyleme dökme hızı, yirmili yaşlarındaki genç bir rakiple karşı karşıya geldiğinizde hayati bir fark yaratır. LeBron’un sadece kas gücünü değil, bu nörolojik tazeliği de yirmi yıl boyunca koruyabilmesi, sinir sisteminin de fizyolojik yaşlanmadan muafmış gibi davranması, durumun garipliğini bir kat daha artırıyor. O, sahada adeta zamanın yavaşlatıldığı bir boyutta yaşıyor gibi. Genç rakiplerinin tüm çevikliğine ve enerjisine rağmen, o hala doğru anda, doğru yerde, en yüksek zıplamayı ve en hızlı deparı atabiliyor.
Toplum olarak efsanelere inanmaya programlanmışızdır. Bizler süper kahramanları, mitolojik tanrıları ve doğaüstü varlıkları severiz. Spor salonlarında ter döken gençlere, “eğer yeterince çalışırsan, milyonlarca dolar harcayıp kendine iyi bakarsan sen de 40 yaşında böyle olabilirsin” yalanını satmak oldukça karlı bir iştir. Bu romantizm, sporun karanlık gerçeklerini örtbas etmek için harika bir perdedir. Spor izleyicisi, gördüğü harikalığın arka planında kimyasal bir müdahale, laboratuvar ortamında tasarlanmış bir destek veya doğal olmayan bir dış etken fikrini düşünmekten nefret eder. Çünkü bu durum, emeğin, alın terinin ve o saf “çalışarak başarma” idealinin içini boşaltır. Eğer işin içine doğal olmayan yöntemler girmişse, o zaman hayran olduğumuz şey sporcunun iradesi değil, onun arkasındaki kimyagerlerin başarısı haline gelir. LeBron James’in doğal sınırların neresinde durduğu sorusu tam da bu yüzden çok tehlikeli bir sorudur. Bu soruya verilecek cevap, sadece onun mirasını değil, modern sporun tüm inandırıcılığını temelden sarsma potansiyeline sahiptir.
Zamanın yenildiği bir adamın hikayesi, yüzeyden bakıldığında insanlığın doğaya karşı kazandığı muazzam bir zafer gibi duruyor. Ancak tıp ve bilim, mucizelere inanmaz. Bilim, sebep-sonuç ilişkilerine inanır. Sebep yirmi yıllık aralıksız elit seviye profesyonel spor, sonuç ise sıfır yıpranma, sonsuz enerji ve korunan bir zirve ise; aradaki formülde eksik olan bir şeyler var demektir. Bu denklem doğal yollarla çözülemez. Bir bedenin doğal sınırları, ne kadar mükemmel genlere sahip olursanız olun, hücre ölümlerine, enflamasyona ve doku yıpranmalarına bir noktada boyun eğmek zorundadır. LeBron James’in bu kurallara nasıl boyun eğmediği, yirmi yıllık bir zaman diliminde o devasa vücudunu nasıl bir zırh gibi koruduğu, spor tarihinin en büyüleyici ama aynı zamanda en şüpheli fenomenlerinden biridir. Bu durum, onu istisnai bir atlet yapmanın çok ötesine taşıyıp, bir tür endüstriyel projenin, milyarlarca dolarlık bir sistemin en kusursuz ve en korunması gereken vitrini haline getiriyor. Ve böylesine kusursuz bir vitrinin arkasında yatan gerçekler, genellikle kameraların, spot ışıklarının ve o epik reklam filmlerinin asla gösteremeyeceği kadar karmaşık ve rahatsız edicidir. Biyolojinin sınırlarının aşıldığı bir yerde, mucizeleri değil, metodları sorgulamak en büyük zorunluluğumuzdur.
BÖLÜM 2: Kas Değil, İyileşme: Modern Dopingin Değişen Yüzü
Toplum olarak kelimelere yüklediğimiz anlamlar, genellikle o kelimelerin geçmişte bıraktığı görsel izlerle sınırlıdır. Doping veya steroid kelimelerini duyduğumuzda, zihnimizde canlanan o basmakalıp imaj neredeyse hepimiz için aynıdır. Seksenli yılların o abartılı, damarları patlayacakmış gibi duran, boyunları omuzlarıyla birleşmiş devasa vücut geliştiricileri, haltercileri veya yüz metre koşucuları hemen gözümüzün önüne gelir. Şişkin, neredeyse patlamaya hazır pazılar, doğal olmayan bir göğüs kafesi ve sentetik bir güç gösterisi… Bu imaj, popüler kültürün, Hollywood filmlerinin ve seksenli yıllardaki o büyük atletizm skandallarının beynimize kazıdığı bir yanılsamadır. Zihnimizdeki bu şablon öylesine güçlüdür ki, sahada ince, atletik, zarif ve kaslı ama “şişkin” olmayan bir basketbolcu gördüğümüzde, onun herhangi bir performans artırıcı kimyasal kullanıyor olabileceği ihtimalini anında reddederiz. Bilinçaltımız bize “O adam bir vücut geliştiriciye benzemiyor, demek ki temiz” der. Oysa bu, modern spor dünyasının en büyük, en kusursuz ve en iyi pazarlanmış yalanlarından biridir. Modern çağda, özellikle de basketbol gibi dayanıklılık, hız ve çevikliğin harmanlandığı sporlarda, dopingin amacı sizi bir gorile çevirmek değildir. Modern dopingin ana hedefi kas kütlesi inşa etmek değil, yıkılan kası, yırtılan tendonu ve iltihaplanan eklemi insanüstü bir hızla iyileştirmektir.
Bu devasa yanılsamanın kökenlerini anlamak için, modern basketbolun insan fizyolojisinden ne talep ettiğine çok yakından bakmamız gerekiyor. Seksen iki maçlık bir normal sezon takvimi, insan bedenine yapılmış sistematik bir işkenceden farksızdır. Bir sporcu, sekiz ay gibi kısa bir süre içinde, kıtalararası mesafelere denk gelen uçuşlar yapar, sürekli değişen saat dilimlerinde uyumaya çalışır ve neredeyse her iki günde bir parkeye çıkar. O parke, her ne kadar cilalı ve parlak görünse de, temelinde esnemeyen sert bir ahşaptır. Yüz yirmi kiloluk bir devin, saatte otuz kilometre hızla koşarken aniden durup yön değiştirmesi, fizik kuralları gereği diz kapaklarına, aşil tendonlarına ve ayak bileklerine muazzam bir kinetik enerji yükler. Her sıçrama, her yere iniş, her perdeleme çarpışması, kas liflerinde mikro yırtıklar oluşturur. Eklemlerdeki kıkırdak dokusu ezilir ve eklem sıvıları iltihaplanır. Bu mikro travmalar tek bir maç için tolere edilebilir düzeydedir. Ancak ertesi gece, bin kilometre ötedeki başka bir şehirde, başka bir takıma karşı aynı travmayı tekrar yaşamak zorundasınızdır. Normal bir insan bedeninin bu seviyedeki bir doku hasarını onarması için günlerce, bazen haftalarca dinlenmesi, derin uyku evrelerinde bolca büyüme hormonu salgılaması ve merkezi sinir sistemini sıfırlaması gerekir.
İşte tam bu noktada, spor medyasının bize sunduğu o romantik “çalışma etiği” masalı devreye girer. Televizyon kanalları ve sosyal medya hesapları, bize sürekli olarak buz havuzlarına giren, üzerlerinde yüksek teknoloji ürünü kompresyon cihazları olan, kaslarına masaj tabancalarıyla müdahale edilen sporcuların görüntülerini servis eder. Bu görüntüler son derece inandırıcıdır ve bize şu mesajı verir: “Bakın, bu adamlar bedenlerine milyonlarca dolar harcıyorlar, saatlerce masaj yaptırıyorlar, eksi yüz derecelik kriyoterapi kabinlerinde dondurucu soğuğa dayanıyorlar; işte bu yüzden her gece bu kadar harika oynayabiliyorlar.” Ben kişisel olarak bu anlatının, spor tarihindeki en başarılı halkla ilişkiler kampanyalarından biri olduğunu düşünüyorum. Buz havuzları, laktik asit birikimini hafifletir. Masaj, kan dolaşımını hızlandırır. Kriyoterapi, yüzeysel iltihaplanmayı bir süreliğine baskılar. Ancak bunların hiçbiri, kopma noktasına gelmiş bir bağ dokusunu yirmi dört saat içinde yeniden inşa edemez. Bunların hiçbiri, hücresel düzeyde tükenmiş bir bedenin protein sentezi kapasitesini sihirli bir şekilde on katına çıkaramaz. İnsan biyolojisinin bir iyileşme hızı limiti vardır. Ne kadar çok buz havuzuna girerseniz girin, o biyolojik tavanı doğal yollarla aşamazsınız. Seksen iki maçlık bir sezonda, o tavan defalarca, hem de acımasızca delinmek zorundadır. Aksi takdirde, ligin en büyük yıldızlarının sezonun yarısında sakatlıktan döküldüğünü izlerdik.
Modern basketbolda ayakta kalmanın, yorgunluğu hissetmemenin ve yıllara meydan okumanın yolu dışarıdan yapılan biyokimyasal müdahalelerden geçer. Bu müdahalelerin en başında, yaşlanma karşıtı kliniklerin ve elit sporcuların bir numaralı sığınağı olan İnsan Büyüme Hormonu, yani HGH gelir. HGH, aslında beynimizdeki hipofiz bezi tarafından salgılanan ve çocukluk ile ergenlik döneminde büyümemizi sağlayan doğal bir hormondur. Yaş ilerledikçe, özellikle yirmili yaşların ortalarından itibaren bu hormonun üretimi dramatik bir şekilde düşer. Yaşlanma dediğimiz sürecin fizyolojik altyapısını oluşturan ana faktörlerden biri de budur. Doğal seviyeler düştüğünde, vücudun kendini yenileme kapasitesi azalır. Dışarıdan sentetik olarak alınan HGH ise, bedeni adeta bir zaman makinesine sokarak onu yeniden on sekiz yaşındaki onarım kapasitesine ulaştırır. Ancak HGH’in asıl mucizesi, kasları büyütmesi değildir; asıl mucizesi, kan akışının çok az olduğu bağ dokularını, tendonları ve kıkırdakları onarabilme yeteneğidir.
Bir basketbolcu için kas kütlesi artışı her zaman istenen bir durum değildir. Fazla kas, vücudun taşıması gereken ekstra ağırlık anlamına gelir, bu da kalbe ve dizlere binen yükü artırır, çevikliği azaltır. Bu nedenle geleneksel anabolik steroidler, bir basketbolcu için uzun vadede faydadan çok zarar getirebilir. Fakat HGH böyle çalışmaz. HGH, vücuttaki kolajen sentezini inanılmaz bir seviyeye çeker. Basketbolda en çok korkulan sakatlıklar olan çapraz bağ kopmaları, aşil tendonu yırtılmaları veya patellar tendon iltihaplanmaları, zayıflayan kolajen yapısının bir sonucudur. Düzenli olarak HGH kullanan bir sporcunun tendonları, adeta çelik halatlara dönüşür. Maç sırasında alınan darbeler, burkulmalar ve aşırı esnemeler, sentetik büyüme hormonunun yarattığı bu ultra-dayanıklı bağ dokuları sayesinde büyük sakatlıklara dönüşmeden atlatılır. Ayrıca, herhangi bir yaralanma durumunda, normalde aylar sürecek bir iyileşme süreci, HGH destekli bir organizmada sadece birkaç haftaya, bazen günlere iner. Bu durum, ligin elit yıldızlarının neden hiçbir zaman yaşlanmadığını, o ağır sakatlıklardan nasıl olup da eskisi gibi, hatta eskisinden daha patlayıcı bir şekilde dönebildiklerini açıklayan en karanlık sırlarındandır.
Büyüme hormonunun yanı sıra, son yıllarda spor tıbbının yeraltı dünyasında devrim yaratan bir başka kavram daha vardır: Peptitler. Peptitler, basitçe anlatmak gerekirse, amino asitlerin kısa zincirleridir ve vücuttaki hücrelere spesifik talimatlar gönderen elçiler gibi çalışırlar. Doğal olarak vücudumuzda bulunurlar, ancak laboratuvar ortamında izole edilip belirli amaçlar için tasarlandıklarında, kelimenin tam anlamıyla birer mucize yaratıcısına dönüşürler. Bugün en çok bilinen ve elit sporcular arasında leblebi gibi tüketildiği fısıldanan peptitlerin başında BPC-157 (Body Protection Compound) ve TB-500 gelir. Bu kimyasalların yetenekleri, tıp dünyasının sınırlarını zorlayan türdendir. Örneğin BPC-157, mide özsuyunda bulunan bir peptitten izole edilmiştir ve vücudun herhangi bir yerindeki hasarı tespit edip, o bölgeye yeni kan damarları oluşumunu (anjiyogenez) tetikler.
Bunu basketbol bağlamında düşünün. Bir oyuncunun dizinde, zorlu bir sezonun ortasında mikro yırtıklar oluştuğunu varsayalım. Bölge iltihaplıdır ve normal şartlarda o dizin iyileşmesi için oyuncunun en az üç hafta dinlenmesi gerekir. Ancak o oyuncunun takımı playoff mücadelesi vermektedir ve yıldız ismin dinlenme lüksü yoktur. Oyuncu buz havuzuna girer, basınçlı çoraplarını giyer, kameralar bu “muazzam çalışma ahlakını” kaydeder. Fakat kameralar kapandığında, lüks malikanesinin izole odasında bacağına küçük bir enjeksiyon yapılır. BPC-157 ve TB-500 kombinasyonu, gece boyunca o hasarlı dizdeki hücrelere adeta hücum eder. Oradaki dokuya yeni kan damarları açar, oksijen akışını maksimize eder ve iltihabı hücresel düzeyde yok eder. Ertesi sabah o oyuncu uyandığında, dizindeki ağrıdan eser kalmamıştır. Sahaya çıkar, kırk dakika oynar ve spikerler onun “insanüstü iradesini” ve “genetik mucizesini” överler. Biz de ekran başında, insan iradesinin her engeli aşabileceğine dair o tatlı yalanı yutarak bu şovu izleriz. Peptitlerin en büyük avantajı, geleneksel testlerde yakalanmalarının neredeyse imkansız olmasıdır. Vücutta çok kısa sürede parçalanırlar ve doğal amino asit zincirleri oldukları için, sentetik bir dış müdahale olduklarını kanıtlamak, samanda iğne aramaktan farksızdır. Zaten lig yönetimlerinin de bu iğneyi aramak gibi bir niyeti pek yoktur.
Bu biyokimyasal illüzyonun sadece doku onarımıyla sınırlı kaldığını düşünmek safdillik olur. Basketbol, muazzam bir kardiyovasküler kapasite gerektiren bir spordur. Sahada sürekli git-gel yapmak, hücumda pozisyon almak, savunmada adam kovalamak, insan bedeninin oksijen tüketim kapasitesini sınırlarına kadar zorlar. Dördüncü çeyreğe girildiğinde, çoğu oyuncunun bacakları ağırlaşır, şutları kısa düşer ve karar verme mekanizmaları yorgunluktan dolayı körelir. Oksijen yetersizliği, kaslarda laktik asit birikimine neden olur ve bu da yanma hissiyle birlikte performansı dibe çeker. Bir oyuncunun dördüncü çeyrekte, sanki maç yeni başlamış gibi taze kalabilmesi, sadece kondisyon antrenmanlarıyla açıklanamaz. İşte burada sahneye, genellikle bisikletçiler ve maraton koşucularıyla özdeşleşen, ancak kapalı kapılar ardında basketbol dünyasının da en çok başvurduğu yöntemlerden biri olan EPO (Eritropoietin) ve kan dopingi çıkar.
EPO, böbrekler tarafından üretilen ve kemik iliğine daha fazla kırmızı kan hücresi üretmesi talimatını veren bir hormondur. Kırmızı kan hücreleri, vücutta oksijeni taşıyan kargo gemileridir. Kanınızda ne kadar çok kırmızı kan hücresi varsa, kaslarınıza o kadar çok oksijen gider. Oksijenin bol olduğu yerde laktik asit birikmez, yorgunluk hissedilmez. Bisiklet sporunu kökünden sarsan o devasa skandallarda gördüğümüz mekanizma, aslında parkelerde de kusursuz bir şekilde işlemektedir. Dışarıdan EPO alan veya kendi kanını yüksek rakımda aldırıp dondurarak, önemli maçlar öncesi vücuduna tekrar enjekte eden bir basketbolcu düşünün. Bu oyuncu, maçın son beş dakikasına girildiğinde, rakipleri nefes nefese kalmışken, sanki ciğerlerinde ekstra bir motor varmış gibi koşmaya devam eder. Oksijen bolluğu sadece kaslarını değil, beynini de besler. Yorgunluğun getirdiği zihinsel bulanıklığı yaşamaz. En kritik anlarda en doğru kararları verir, en keskin pasları atar ve en yüksek sıçramayı gerçekleştirir. O anlarda izleyiciler ve yorumcular, bu oyuncunun “kazanma karakterini”, “mamba zihniyetini” veya “şampiyonluk yüreğini” överler. Ancak gerçekte konuşan şey karakter değil, damarlardaki laboratuvar tasarımı oksijen taşıma kapasitesidir. Ben her zaman bu durumun, spordaki en büyük adaletsizliklerden biri olduğunu düşünmüşümdür. İki yetenekli insanı karşı karşıya getirdiğinizde, birinin kanında yüzde yirmi daha fazla oksijen taşıma kapasitesi varsa, orada yeteneğin veya karakterin bir önemi kalmaz. Kimyanın galibiyeti kaçınılmazdır.
Modern dopingin bu kadar sinsi ve kabul edilebilir olmasının ardındaki en büyük etken, onun bir “iyileştirme” maskesi altında sunulmasıdır. Toplum, haksız avantaj sağlayan maddelere karşı ahlaki bir tepki geliştirir. Eğer bir hap alıp aniden kas yapıyorsanız, bu hile olarak görülür. Ancak bir ilaç alıp, zaten size ait olan bir sakatlığı iyileştiriyor veya yorgunluğunuzu atıyorsanız, beyin bunu bir hile olarak kodlamakta zorlanır. Sporcular da kendilerini bu ahlaki gri alanda aklarlar. Muhtemelen birçoğu gece başını yastığa koyduğunda “Ben hile yapmıyorum, sadece takımım için sahada kalmaya çalışıyorum, aileme bakmak için bu vahşi fikstürde hayatta kalıyorum” diyerek vicdanını rahatlatıyordur. İşin tehlikeli tarafı, bunun bir noktada doğru olmasıdır. Mevcut profesyonel spor takvimleri, doğal insan bedeninin kaldırabileceği limitleri fersah fersah aşmıştır. İzleyiciler daha fazla maç, daha fazla şov, daha fazla insanüstü hareket talep ederken; lig yönetimleri yayın gelirlerini artırmak için sezonları sıkıştırmakta, oyuncuları birer makine gibi görmektedir. Bu makinenin parçaları kırıldığında, onları tamir etmek için kullanılan yöntemlerin yasal olup olmadığı, aslında kimsenin umrunda değildir. Yeter ki şov devam etsin, yeter ki yıldızlar sahada kalsın.
Toparlanma (recovery) endüstrisi, işte bu kimyasal gerçeğin üzerini örten devasa bir battaniyedir. Bugün herhangi bir elit sporcunun sosyal medya hesaplarına baktığınızda, bir kimya laboratuvarından çok bir uzay üssünü andıran iyileşme tesisleri görürsünüz. Pnömatik kompresyon botları, kızılötesi saunalar, beyin dalgalarını düzenleyen uyku odaları, kişiselleştirilmiş beslenme algoritmaları… Bütün bunlar elbette faydalıdır, vücudun otonom sinir sistemini parasempatik moda geçirerek rahatlamayı sağlar. Fakat bu yüksek bütçeli teknolojik şov, arka planda dönen o karanlık iğnelerin, damar yollarının ve sentetik hormonların dikkatini dağıtmak için harika bir illüzyon yaratır. Seyirciye “işte bu yüzden farklılar” mesajı aşılanır. Oysa, tendon hücresinin yenilenme hızı bellidir. İltihabın vücuttan atılma hızı bellidir. Kıkırdağın kendini onarma (daha doğrusu onaramama) kapasitesi bellidir. Bunlar, dışarıdan basınç vererek veya soğuğa maruz kalarak biyolojik duvarları yıkabilecek süreçler değildir. O duvarları yıkabilen tek şey, vücudun endokrin sistemini hacklemek ve dışarıdan sentetik emir komuta zincirleri kurmaktır.
Bu hackleme işlemi, genellikle çok dar ve son derece güvenilir bir “iç çember” tarafından yürütülür. Ligin elit yıldızları, öyle merdiven altı spor salonlarından veya şüpheli kliniklerden ilaç temin etmezler. Arkalarında, tıp fakültelerinden dereceyle mezun olmuş, endokrinoloji ve biyokimya alanında uzmanlaşmış, doping testlerinin açıklarını milimetrik hesaplarla bilen özel doktor orduları vardır. Bu uzmanlar, oyuncunun kan değerlerini her gün analiz eder, vücuttaki hormon dalgalanmalarını izler ve tamamen o oyuncunun genetik yapısına uygun, kişiselleştirilmiş kimyasal kokteyller hazırlarlar. Dozajlar o kadar kusursuz ayarlanır ki, oyuncu hem maksimum iyileşme seviyesine ulaşır hem de herhangi bir sürpriz testte sisteminde yasadışı bir kalıntıya rastlanmaz. İlaçların yarı ömürleri (half-life) saatler, bazen dakikalarla hesaplanır. Vücuda gece yarısı giren bir madde, sabah antrenmanında veya olası bir test anında tamamen metabolize olmuş, işini yapmış ve geride hiçbir iz bırakmadan yok olmuş olur. Bu, polislerin asla yetişemeyeceği kadar hızlı bir hırsızın, her gece evinize girip eşyalarınızı yenilemesi gibidir. Ortada bir iyileşme vardır ama bunu yapanın izi yoktur.
Bu sistemin en çarpıcı örneklerini, sezon içinde aniden yaşanan fiziksel dönüşümlerde görebiliriz. Bir oyuncunun haftalarca süren bir yorgunluk dönemine girdiğini, bacaklarının gitmediğini, şut mekaniğinin çöktüğünü görürüz. Ardından, sözde “dinlenme” amacıyla birkaç maçlığına takımdan ayrılır veya kısa bir izne çıkar. Geri döndüğünde ise, sanki aylarca tatil yapmış, vücudu tamamen yenilenmiş ve enerjisi tavan yapmış bir halde parkeyi domine etmeye başlar. Normal biyolojide, üç beş günlük bir dinlenme, ayların biriktirdiği hücresel yıkımı onaramaz. Sadece merkezi sinir sistemini biraz rahatlatır. Fakat bu oyuncular, o kısa periyotlarda uygulanan yoğun “yenilenme protokolleri” (ki bu protokoller genellikle ağır dozlarda peptit ve büyüme hormonu kürlerini içerir) sayesinde, vücutlarındaki tüm iltihabı siler, yırtık dokuları onarır ve kanlarındaki kırmızı hücre sayısını maksimize ederler. Seyirci ise bu durumu, “Kral geri döndü”, “Kısa bir ara ona çok iyi gelmiş” gibi naif başlıklarla okur ve bu masala inanmayı tercih eder.
Düşünün ki, bir oyuncu yıllarca parkelerde ter döküyor, bedeni sayısız darbeye maruz kalıyor. Fiziksel çöküşün belirtileri aslında ortadadır; eskisi gibi hızlı sıçrayamaz, ilk adımı yavaşlar, savunmada adam takip ederken zorlanır. Tam “artık devri bitiyor” denildiği anda, o oyuncu yaz arasında veya sezon ortasında gizemli bir şekilde yeniden doğar. Bu yeniden doğuşun ardındaki mekanizma, sadece “daha çok ağırlık kaldırmak” veya “diyeti değiştirmek” olamaz. Kas lifleri yaşlandıkça doğal olarak küçülür, bu biyolojinin değişmez yasasıdır. Ancak bu lifleri dışarıdan verilen kimyasal talimatlarla zorla şişirmek ve yenilemek mümkündür. Mesele sadece fiziksel görüntü de değildir. Dışarıdan bakıldığında oyuncunun vücudunda devasa bir değişiklik görmeyebilirsiniz. Çünkü modern dopingin ustalığı, estetik değil işlevsellik üzerine kuruludur. Amaç, ayna karşısında büyük görünmek değil, seksen ikinci maçın son çeyreğinde o son ribauntu alırken bacaklarda hala o patlayıcı gücü bulabilmektir. Bu ince ayrım, halkın doping algısıyla gerçeklik arasındaki o devasa uçurumu yaratır. “O adam çok ince, doping yapıyor olamaz” cümlesi, modern biyokimyanın ulaştığı seviyeden bihaber olan kitlelerin avuntusudur. İnce bir adamın kasları, sentetik yollarla bir çelik kadar dayanıklı hale getirilebilir ve o adam, ağırlığının üç katı yüklerle zıplarken tendonlarının kopmamasını tamamen o görünmez kimyasallara borçludur.
Bunun ahlaki boyutu sürekli tartışılsa da, işin temelinde yatan vahşi kapitalizmi ve spor endüstrisinin acımasız taleplerini göz ardı edemeyiz. NBA oyuncuları, milyonlarca insanın eğlencesi için bedenlerini kurban eden modern gladyatörlerdir. Sahaya çıktıklarında onlardan beklenen şey, yorgunluk, ağrı veya insani zayıflık göstermemeleridir. Taraftarlar biletlere binlerce dolar öder, yayıncı kuruluşlar milyarlarca dolarlık anlaşmalar yapar. Tüm bu çarkın dönmesi, o yıldızların her gece, insanüstü bir performans sergilemesine bağlıdır. Ben, bu beklenti sarmalının içinde sıkışmış bir sporcunun, hayatta kalmak ve o inanılmaz standartları karşılamak için modern tıbbın sunduğu “karanlık” nimetlerden faydalanmasını zaman zaman anlayışla karşılayabiliyorum. Ahlaki bir çürüme var evet, ama bu çürümeyi başlatan sadece oyuncuların kişisel hırsları değil, sistemin onlardan talep ettiği imkansızlıklar silsilesidir. Sistem size, “Her gece kırk dakika boyunca dünyanın en iyi atletleriyle çarpışacak, ertesi gün başka bir şehirde aynısını yapacak ve bunu yirmi yıl boyunca hiç yorulmadan sürdüreceksin” dediğinde, siz ona “Bunu sadece tavuk göğsü yiyerek ve buzlu suya girerek yapabilirim” diyemezsiniz. Bu, doğaya karşı verilmiş, peşinen kaybedilmiş bir savaştır.
Spor bilimi ile doping arasındaki çizgi, günümüzde tamamen bulanıklaşmıştır. Neyin tedavi, neyin performans artırıcı olduğu artık yasal otoritelerin bile içinden çıkamadığı bir felsefi tartışmaya dönüşmüştür. PRP (Trombositten Zengin Plazma) tedavileri, kök hücre enjeksiyonları veya hiperbarik odalar bugün tamamen yasal kabul edilirken, aslında hepsi vücudun doğal iyileşme sürecini manipüle eden ve doğal olmayan şekillerde hızlandıran yöntemlerdir. Büyüme hormonu veya peptitlerin bunlardan tek farkı, etki güçlerinin çok daha dramatik olması ve Dünya Anti-Doping Ajansı’nın (WADA) yasaklı listesinde bulunmalarıdır. Ancak işleyiş mantığı, felsefesi tamamen aynıdır: İnsan biyolojisinin doğal sınırlarını aşmak ve zamanı geriye sarmak. Bugünün “yasadışı” yöntemleri, belki de yirmi yıl sonra sıradan tedaviler olarak kabul edilecektir. Fakat bugün için bu maddeler, haksız bir avantaj yaratan, kullananla kullanmayanı birbirinden kesin çizgilerle ayıran birer sihirli değnektir.
Ve bu sihirli değnek, ligdeki her oyuncunun eşit olarak ulaşabildiği bir şey değildir. Mesele sadece ilacı satın almak da değildir. Asıl maliyetli olan, o ilacın vücudunuza ne zaman, hangi dozda ve hangi kombinasyonla verileceğini bilen o uzmanlar ordusunu kiralamaktır. Sıradan bir rol oyuncusu, aldığı ortalama bir maaşla böyle bir laboratuvar altyapısını finanse edemez. Onun sakatlıkları daha uzun sürer, yorgunluğu daha çabuk başlar ve ligdeki ömrü ortalama dört-beş yılla sınırlı kalır. Ancak “iç çember”deki o ayrıcalıklı süperstarlar için durum farklıdır. Onların kendi adlarına kurulmuş biyolojik savunma kalkanları vardır. Onların yorgunlukları hücresel düzeyde silinir, onların yırtılan bağları gece uyurken laboratuvar tasarımı peptitler tarafından dikilir. Bu yüzden modern doping, sadece bir sağlık ve dürüstlük sorunu değil, aynı zamanda devasa bir fırsat eşitsizliği ve adaletsizlik sorunudur. Parkede izlediğimiz o muazzam rekabet, aslında eşit şartlarda savaşan insanların değil, farklı kimyasal bütçelere ve farklı medikal teknolojiye sahip biyolojik projelerin çarpışmasıdır.
Sonuç olarak, spor dünyasındaki doping algımızı o seksenli yılların kaslı ve hantal prototiplerinden kurtarıp, bugünün görünmez, sessiz ve hücresel düzeyde çalışan onarım sistemlerine güncellememiz şarttır. Bugünün hilekarları, halter kaldıran kas yığınları değildir; bugünün hilekarları, seksen ikinci maçta bile ilk günkü gibi taze kalan, tendonları asla kopmayan, kasları yorgunluk asidi üretmeyen ve zamanın akışına adeta meydan okuyan o ince, zarif ve “çok çalışan” kusursuz makinelerdir. İyileşme, modern sporun en büyük savaş alanıdır. Ve bu savaşı kazananlar, masaj tabancaları veya buz havuzlarıyla değil; laboratuvarlarda sentezlenmiş amino asit zincirleri, büyüme hormonları ve genetik sınırları hackleyen kimyasal protokollerle hayatta kalanlardır. Mesele artık kas yapmak değil; mesele, yıkılanı inşa etmek ve o sahte gençlik pınarının suyundan hiç kimseye yakalanmadan, kana kana içebilmektir. Doğal sınırların çoktan aşıldığı bu evrende, gördüğümüz her mucizevi performansın ardında, sormaktan korktuğumuz o devasa biyokimyasal sorular yatmaktadır.
BÖLÜM 3: İlk Çatlaklar: 2009 Çene Ameliyatı ve Tıbbi Şüpheler
İnsan bedeni, milyonlarca yıllık evrimin kusursuz bir tasarımıdır ve bu tasarımın en temel kuralı denge üzerine kuruludur. Biyolojide “homeostazi” olarak adlandırılan bu denge durumu, vücudun iç ortamını her türlü dış müdahaleye rağmen sabit tutma çabasıdır. Dışarıdan sisteme müdahale ettiğinizde, doğanın o hassas terazisine fazladan bir ağırlık koyduğunuzda, beden bir süre bu yeni duruma uyum sağlamaya çalışır. Ancak doğa, kendisiyle oynanmasından pek hoşlanmaz. Genetik kodun dışına çıkıldığında, hücrelere normalde almaları gerekenden çok daha fazla büyüme, onarılma veya bölünme emri verildiğinde, sistem en beklemediğiniz yerlerden açık vermeye başlar. Kusursuz göründüğünü sandığınız o devasa mimari yapının, aslında temelinden değil ama hiç ummadığınız bir kolonundan ufak ufak çatırdamaya başladığını görürsünüz. Bu çatlaklar, genellikle kaslarda veya kemiklerde değil, bedenin o karanlık, sessiz ve derindeki yumuşak dokularında, bezlerinde ve iç organlarında kendini gösterir. Spor tarihinin en büyük efsanelerinden birinin, henüz yirmili yaşlarının ortasında, kariyerinin en parlak döneminde yüzleştiği o tuhaf tıbbi vaka, bana her zaman bu biyolojik isyanın ilk ve en net sinyali gibi gelmiştir.
İki bin dokuz yılı, LeBron James’in basketbol dünyasında krallığını mutlak bir şekilde ilan ettiği, fiziksel olarak bir doğa gücüne dönüştüğü ve Cleveland’da adeta tek kişilik bir ordu gibi savaştığı bir yıldı. O dönemde sahada izlediğimiz figür, sadece yetenekli bir genç değil, aynı zamanda durdurulamaz bir atletti. Rakiplerini ezip geçiyor, havada asılı kalıyor ve insan anatomisinin sınırlarını zorlayan bir dayanıklılık sergiliyordu. Herkes onun bu muazzam gidişatına odaklanmışken, o yaz, NBA gündemine aniden tuhaf, beklenmedik ve bir basketbolcu için son derece sıra dışı bir haber düştü. LeBron James, Cleveland Klinik’te tam beş saat süren bir ameliyata alınmıştı. Sorun bir diz bağı, bir ayak bileği burkulması veya kronik bir bel ağrısı değildi. Sorun, çenesinin sağ tarafında, kulak altı tükürük bezi olarak bilinen parotis bezinde ortaya çıkan bir tümördü.
Medya ve halkla ilişkiler mekanizması anında devreye girdi. Operasyonun tamamen “rutin” olduğu, alınan kitlenin “iyi huylu” (benign) çıktığı ve endişelenecek hiçbir şey olmadığı servis edildi. Haberin veriliş tarzı öylesine soğukkanlı ve sıradandı ki, spor kamuoyu bu durumu çabucak unutup yeni sezonun dedikodularına geri döndü. Sonuçta adamın dizinde bir sorun yoktu, çenesindeki ufak bir et parçasından kime neydi, değil mi? Zaten beş saat süren bir yüz ve boyun ameliyatı, dünyanın en büyük spor figürü için sıradan bir “hafta sonu operasyonu” gibi yansıtılmıştı. Ancak o günlerde tıp literatürüne aşina olanlar, endokrinoloji uzmanları ve insan fizyolojisinin karanlık köşelerini bilenler için bu haber sıradan olmaktan çok uzaktı. Yirmi dört yaşında, dünyanın en fit, en sağlıklı ve fiziksel olarak en kusursuz sporcusunun çenesindeki bir bezin aniden büyüyerek tümörleşmesi, istatistiksel bir anomaliydi.
Bu noktada parotis bezinin ne olduğuna ve vücuttaki bezlerin hormonlara nasıl tepki verdiğine derinlemesine bakmak gerekiyor. Parotis bezi, tükürük üreten en büyük bezimizdir. Vücudumuzdaki diğer tüm iç organlar ve salgı bezleri gibi, bu dokular da endokrin sistemin, yani hormonların kontrolü altındadır. Dışarıdan bedeninize hücre yenilenmesini, bağ dokularını güçlendirmeyi ve iyileşmeyi hızlandırmayı vadeden sentetik emirler (HGH gibi) gönderdiğinizde, bu emirler sadece sakat olan dizinize veya yorgun olan kasınıza gitmez. Kan dolaşımına karışan bu hormonlar, bedenin her bir noktasına ulaşır. Sentetik bir büyüme hormonu, “sadece bacak kaslarını büyüt” veya “sadece omuzdaki yırtığı onar” gibi seçici bir zekaya sahip değildir. O, tüm vücuda tek bir komut verir: “Büyü ve çoğal.”
İşte bu komut, spor hekimliğinin o karanlık odalarında çok iyi bilinen ama asla yüksek sesle konuşulmayan o büyük bedelin başlangıcıdır. Tıp literatürü, dışarıdan alınan İnsan Büyüme Hormonu’nun (HGH) en belirgin yan etkilerinden birinin iç organlarda ve bezlerde kontrolsüz büyüme (hipertrofi) olduğunu kesin bir dille yazar. Acromegaly (Akromegali) adı verilen ve genellikle vücudun kendi kendine aşırı büyüme hormonu üretmesiyle oluşan hastalıkta gördüğümüz semptomlar, sentetik hormon kullanan sporcularda da dışarıdan bir tetiklemeyle ortaya çıkar. Çene kemiğinin genişlemesi, alın kemiğinin çıkıntı yapması, ellerin ve ayakların büyümesi, kafatasının kalınlaşması ve en tehlikelisi, kalp, karaciğer, böbrekler ve tükürük bezleri gibi iç organların normalden fazla büyümesi bu sürecin klasik belirtileridir. Vücudun sürekli olarak maruz kaldığı bu kimyasal “büyü” komutu, hücrelerin doğal apoptoz (programlı hücre ölümü) döngüsünü bozar. Hücreler ölmesi gerektiği yerde ölmeyip çoğalmaya devam eder. Bu da, tıpta adenom veya iyi huylu tümör olarak adlandırdığımız kitlelerin oluşumuna zemin hazırlar.
Yirmi dört yaşındaki bir atlette, genetik bir yatkınlık veya ağır bir radyasyon maruziyeti olmadan, kulak altı tükürük bezinde beş saatlik cerrahi müdahale gerektirecek boyutta bir kitlenin oluşması tıbbi açıdan son derece nadir bir durumdur. Bu tür parotis bezi tümörleri (genellikle pleomorfik adenomlar), daha çok orta yaş ve üzeri bireylerde, yıllar süren yavaş bir hücresel değişimin sonucunda ortaya çıkar. Genç ve sağlıklı bir erkekte bunun böylesine agresif bir şekilde büyümesi, hücresel mekanizmayı hızlandıran, bölünmeyi kışkırtan dışsal bir katalizörün varlığını güçlü bir şekilde akla getirir. Şahsi fikrim odur ki, iki bin dokuz yılında Cleveland Klinik’in o soğuk ameliyathanesinde alınan o kitle, sadece masum bir tesadüf değil, doğanın kendi sınırlarını aşmaya zorlanan bir bedene verdiği ilk kırmızı alarmlardan biriydi. Sistem, “Bana kaldıramayacağım kadar çok bölünme komutu veriyorsun, artık kontrolü kaybediyorum” diyordu.
O dönemin atmosferini hatırlamak, bu olayın nasıl ustalıkla halı altına süpürüldüğünü anlamak açısından çok önemlidir. LeBron James, sadece bir takımın değil, tüm bir şehrin, hatta tüm bir ligin üzerine inşa edildiği devasa bir endüstriyel temel taşıydı. Nike’ın milyarlarca dolarlık yatırımı, NBA’in global pazarlama stratejisi ve medya organlarının “Seçilmiş Kişi” (The Chosen One) anlatısı tamamen bu kusursuz bedenin üzerine kurulmuştu. Böylesine devasa bir yapıda, “Yıldız oyuncumuzun çenesinde, genellikle dışarıdan alınan hormonların yan etkisi olarak bilinen tuhaf bir büyüme var, acaba biyokimyasal bir müdahale mi yapılıyor?” şeklinde bir sorunun sorulması bile düşünülemezdi. Gazeteciler, bu beş saatlik operasyonun detaylarını deşmek yerine, onun ne kadar çabuk iyileşeceğine, yeni sezona ne kadar hazır olacağına odaklandılar. “Kral”ın bir tümörü yendiği yönünde ufak tefek kahramanlık hikayeleri bile yazıldı. İyileşme süreci her zamanki gibi mucizevi derecede hızlıydı. Çenesinde ufak bir yara iziyle sahaya döndü ve o inanılmaz atletizmine kaldığı yerden devam etti. Ancak o yara izi, dikkatli gözler için bedenin içine zerk edilen sinsi bir paktın ilk faturası gibiydi.
Dışarıdan hormon alımının vücuttaki bezlere ve yumuşak dokulara etkisini düşünürken, organomegali (iç organ büyümesi) gerçeğiyle yüzleşmemiz gerekir. Bir basketbolcu parkede zıplarken, koşarken veya maç sonunda terlerken siz onun sadece dışarıdan görünen o muazzam omuzlarını, belirgin karın kaslarını veya damarlı kollarını görürsünüz. Ancak o kasları besleyen, o enerjiyi üreten ve o kimyasalları filtreleyen bir iç ekosistem vardır. Sentetik HGH kan dolaşımında dolaşırken, tiroid bezi, pankreas, prostat ve tükürük bezleri gibi hücresel aktivitesi yüksek olan dokular bu hormonu sünger gibi çekerler. Büyüme faktörleri (özellikle IGF-1) bu bölgelerde adeta bir inşaat şantiyesi kurar. Kas hücreleri büyürken, ne yazık ki organ hücreleri de büyür. Tıp dünyasında, özellikle uzun yıllar steroid ve büyüme hormonu kürleri yapmış vücut geliştiricilerde görülen o “palumboism” (hamile gibi şişkin bir karın) sendromunun asıl sebebi karın kaslarının değil, içerideki mide, bağırsak ve karaciğerin devasa boyutlara ulaşarak dışarıya doğru baskı yapmasıdır. Elbette LeBron James bir vücut geliştirici değil; onun estetik bir görünüme değil, fonksiyonelliğe ihtiyacı var. Ancak kimyanın kuralları fonksiyonellik dinlemez. Dozu ne kadar iyi ayarlarsanız ayarlayın, o ilacı vücuda soktuğunuzda risk ruletini döndürmeye başlamışsınız demektir. İki bin dokuz yılındaki o tümör, rulet topunun kırmızıya düştüğü o ilk andı.
Burada sorgulanması gereken en ilginç noktalardan biri de, NBA’in o dönemdeki test politikaları ve bu tür operasyonların raporlanma biçimidir. Bir oyuncunun böylesine atipik bir hastalık geliştirmesi, ligin sağlık komisyonunda hiçbir soru işareti yaratmamış mıdır? Yoksa kapalı kapılar ardında herkes neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor, fakat “Don’t ask, don’t tell” (Sorma, söyleme) kuralı mı işletiliyordu? Bir önceki bölümde bahsettiğimiz o kusursuz “iyileşme” illüzyonu, burada adeta duvara toslamıştı. Zira bu kez iyileştirilmesi gereken bir diz veya aşil tendonu değil, bizzat o iyileşmeyi sağlayan kimyasalların yan etkisi olarak ortaya çıkmış bir mutasyondu. Sporcunun menajerlik şirketi ve halkla ilişkiler ekibi, bu tıbbi anomalinin etrafına adeta çelikten bir duvar ördü. Ameliyatın detayları, biyopsi raporlarının tam içeriği veya bu kitlenin neden böylesine hızlı büyüdüğüne dair medikal tartışmalar asla kamuoyuna açık bir şekilde yapılmadı. Gizlilik, modern sporda en az yetenek kadar değerlidir. Bazen neyin söylenmediği, neyin söylendiğinden çok daha fazla gerçeği barındırır. Bu olaydaki sağır edici sessizlik, benim zihnimde hep bir şüphe tohumu olarak kalmıştır.
Olayın psikolojik boyutuna da değinmek gerekir. Yirmi dört yaşında, dünyanın zirvesinde olan bir adamın, çenesindeki bir kitle yüzünden beş saat boyunca anestezi altında kalması, onun kendi ölümlülüğüyle yüzleştiği bir an olsa gerek. Vücudunuzun, size milyonlar kazandıran, sizi bir ikon haline getiren o “kusursuz makinenin” aniden kendi kendine ihanet etmeye başlaması korkutucu bir deneyimdir. Belki de bu olay, onun bedenine yaptığı yatırımların şeklini ve dozunu değiştirmesine neden olan bir dönüm noktasıydı. Belki de o tarihten sonra, hormon döngülerini ayarlayan doktor ekibi değişti, kullanılan peptitlerin formülasyonu revize edildi. Çünkü doğaya karşı açılan savaşta taktik hatalar yapabilirsiniz, ancak aynı hatayı ikinci kez yaparsanız bedeli çok daha ağır olur. Gerçekten de bu çene ameliyatından sonra, onun kariyerinde böylesine “garip” ve “beklenmedik” bir iç organ/bez büyümesi vakası kamuoyuna yansımadı. Bu da, arka plandaki o elit sağlık ekibinin, deneme-yanılma (veya dozaj ayarlama) sürecinde bir eşiği aştığını ve sistemin artık çok daha sofistike bir şekilde kontrol edildiğini düşündürüyor.
Geriye dönüp baktığımızda, iki bin dokuz yılındaki bu tıbbi vakanın, hemen sonrasında gelecek olan ve kariyerinin en tartışmalı, en fiziksel olarak dönüşüm yaşadığı dönemin (Miami Heat yılları) bir nevi habercisi olduğunu görebiliriz. Vücut, yaklaşmakta olan fırtınanın öncü dalgasını yemişti. İnsanlar genellikle büyük olayların sadece o anına odaklanırlar; ancak tıbbi geçmiş, birbiri ardına dizilmiş domino taşları gibidir. Çenedeki tümör, sonrasında yaşanacak olan o devasa kilo alımları, kas kütlesindeki patlamalar, açıklanamayan enerji seviyeleri ve “kramp” krizleri gibi bir dizi biyolojik anomalinin yazıldığı uzun faturanın ilk kalemiydi. Bu faturayı ödeyen asla biz izleyiciler değiliz, faturayı ödeyen her zaman sporcunun kendi iç organlarıdır.
Şunu net bir şekilde ifade etmek gerekir ki, hiç kimse doğrudan ve hukuki olarak “Bu tümörün tek sebebi kesinlikle dopingdir” diyemez. Tıp, kesinliklerden ziyade ihtimaller ve korelasyonlar üzerine konuşur. Genç yaşta, genetik bir faktör olmadan ortaya çıkan açıklanamaz bir hücresel büyüme ile bilinen bir kimyasalın yan etkileri arasındaki korelasyon, bir tesadüf olamayacak kadar güçlüdür. Medyanın bunu bir tesadüf olarak sunması, ligin bunu bir tesadüf olarak kabul etmesi, gerçeği değiştirmez. Gerçek, o hücrelerin içinde, DNA’nın o kopyalanma sürecindeki sapmada gizlidir. Bir basketbolcunun vücudu, ona verilen komutları yerine getiren bir araçtır. Eğer o araca sürekli olarak sınırları aşması, doğal kapasitesinin ötesine geçmesi emredilirse, egzozdan veya motordan beklemediğiniz dumanlar çıkması kaçınılmazdır.
Bugün, o ameliyatın üzerinden yıllar geçmişken, LeBron James’in yüz hatlarına, çene yapısına dikkatlice baktığınızda, yıllar içindeki değişimi çok daha net görebilirsiniz. Zamanla genişleyen elmacık kemikleri, kalınlaşan boyun yapısı, çene hattındaki o köşeli ve hacimli genişleme… Bunlar sadece “kilo almakla” veya “ağırlık çalışmakla” açıklanabilecek kemik ve kıkırdak deformasyonları değildir. Kemik, yetişkin bir insanda durup dururken genişlemez. Kıkırdak dokusu kendi kendine kalınlaşmaz. Yüz hatlarındaki bu maskülenleşme ve kemiksel büyüme (akromegali belirtileri), tıpkı çenesindeki o bezin büyümesi gibi, içeride sürekli olarak kaynayan ve yıllara yayılan bir hormonal fırtınanın dışa vurumudur. İki bin dokuz yılındaki o ameliyat, bu fırtınanın sadece yüzeye ilk vurduğu andı.
Ben bu olaya baktığımda, sadece bir oyuncunun sağlık sorununu değil, modern sporun o parlak, büyüleyici vitrininin arkasındaki karanlık, soğuk ve acımasız biyolojik gerçeği görüyorum. Şan, şöhret, milyon dolarlar ve rekorlar için insan bedeninin nasıl bir deney tüpüne çevrildiğini görüyorum. Bu deney tüpünün içinde bazen reaksiyonlar kontrolden çıkar. Seyirciler olarak bizler sadece smaçları, şampiyonlukları ve o muhteşem atletizmi alkışlarız. Ancak o beş saatlik ameliyat masasında, o sessiz ve steril odada, doğa kendi kurallarının ihlal edilmesinin hesabını sormaktadır. İki bin dokuz yılındaki o olay, Kusursuz Makine efsanesinin duvarındaki ilk çatlaktı. Ve o çatlak, bize gösterilen o yenilmez, insanüstü kahramanın aslında kendi biyolojisiyle ne denli tehlikeli, ne denli sınırda bir kumar oynadığının en somut, en kesilemez kanıtı olarak tarih sayfalarındaki yerini aldı. Her ne kadar üzeri örtülse de, her ne kadar unutturulmaya çalışılsa da, insan bedeni kendisine yapılanları asla unutmaz. Çene altındaki o küçük iz, yıllar boyunca sürecek olan büyük bir bedelsizliğin, aslında çok ağır bedelleri olduğunun fısıltısıdır.
BÖLÜM 4: Miami Projesi: Laboratuvarda Yaratılan Juggernaut
Kariyerinin o meşhur “Karar” (The Decision) anıyla Cleveland’ı arkasında bırakıp Güney Sahili’nin sıcak iklimine, Miami Heat’e geçişi, LeBron James’in sadece forma rengini değil, aynı zamanda varoluşsal fizyolojisini de değiştirdiği eşsiz bir dönüm noktasıdır. O güne dek ligde inanılmaz yetenekleri, sahayı görüşü ve muazzam atletizmiyle öne çıkan, fiziksel olarak son derece üst düzey ama hala insan anatomisinin sınırları dahilinde algılanabilen bir süperstardı. Daha önceki bölümlerde değindiğimiz o tuhaf tıbbi sinyallerin ardından, Miami’ye gidişiyle birlikte bir tür laboratuvar projesinin, kusursuz bir biyomekanik tasarımın nihai aşamasına geçildiğini gördük. Miami yılları, basketbol tarihinin gördüğü en dehşet verici, en durdurulamaz ve tıp bilimi açısından en açıklanamaz fiziksel evrimin yaşandığı yıllardır. Karşımızda artık sadece çok yetenekli bir basketbolcu değil, saatte otuz kilometre hızla koşan, yüz otuz kiloya yaklaşan bir kas kütlesiyle yerçekimine ve termodinamiğin temel yasalarına kafa tutan bir “Juggernaut”, yani önüne çıkan her şeyi ezip geçen mitolojik bir tank vardı.
Miami’ye ilk geldiğinde zaten iriyarı, güçlü ve hızlı bir oyuncuydu. Ancak kısa süre içinde, özellikle power forward pozisyonuna evrilmesiyle birlikte, otonom sinir sisteminin ve kas-iskelet yapısının çok daha karanlık bir yola saptığına şahit olduk. Vücut ağırlığı, iddialara ve sahadaki çıplak gözlemlerimize göre iki yüz elli pound (yaklaşık yüz on üç kilogram) seviyelerinden iki yüz yetmiş, hatta iki yüz seksen pound (yüz yirmi yedi kilogram) sınırlarına kadar fırladı. Bir insanın ağırlık çalışarak, çok yiyerek ve protein sentezini artırarak kilo alması doğaldır. Ancak burada bahsettiğimiz şey, off-season adı verilen o kısa yaz dönemlerinde vücuda eklenen saf, işlevsel ve patlayıcı kas kütlesidir. Normal bir insanın, hatta elit bir sporcunun, aerobik kapasitesini ve hızını zerre kadar kaybetmeden, hatta bunları daha da artırarak bu kadar kısa sürede on beş kilo saf kas kütlesi inşa etmesi biyolojik olarak imkansızdır. Kas yapmak için kalori fazlası yaratmanız, vücudu anabolik bir duruma sokmanız gerekir; ancak aynı zamanda bir basketbolcunun kardiyovasküler dayanıklılığını koruması için her gün saatlerce koşması, yani katabolik bir yıkım evresinden geçmesi şarttır. İnsan bedeni aynı anda hem devasa bir enerji açığı yaratıp hem de olağanüstü bir kas inşası yapamaz. Bu, doğanın kurallarına aykırıdır. Ancak Miami dönemindeki LeBron, omuzları, boyun kasları ve özellikle trapez bölgesindeki devasa genişlemeyle bu kuralları adeta bir kağıt parçası gibi yırtıp atmıştır.
Vücut geliştirmeyle veya endokrinolojiyle uzaktan yakından ilgilenen herkesin çok iyi bildiği bir sır vardır: İnsan vücudunda androjen reseptörlerinin (erkeklik hormonlarına ve dışarıdan alınan anabolik bileşiklere en duyarlı olan algılayıcıların) en yoğun bulunduğu bölgeler omuz başları (deltoidler), boyun ve trapez kaslarıdır. Doğal bir şekilde antrenman yapan bir sporcuda bu bölgeler elbette gelişir, ancak belli bir anatomik orantı içinde kalır. Dışarıdan anabolik bir sinyal gönderildiğinde ise, bu bölgelerdeki reseptörler adeta birer sünger gibi o hormonları çeker ve vücudun geri kalanından çok daha agresif, çok daha şişkin ve orantısız bir şekilde büyürler. Miami’deki o tankın fotoğraflarına geri dönüp baktığınızda, boynunun adeta omuzlarıyla birleştiğini, deltoid kaslarının birer gülle gibi belirginleştiğini görürsünüz. Potaya doğru her penetresinde, karşısına çıkan yüz on, yüz yirmi kiloluk pivotların, ondan omuz yediklerinde sanki bir beton duvara çarpmış gibi metrelerce geriye savrulduklarını izledik. O cüssedeki bir adamın, o denli agresif bir yön değiştirmeyle potaya saldırdığı anlarda bağ dokularının, diz kapaklarındaki patellar tendonların nasıl olup da liflerine ayrılmadığı, modern fiziğin ivme ve kütle denklemleriyle açıklanması çok güç bir durumdur. Güç eşittir kütle çarpı ivme (F=m.a) denkleminde, kütleyi ve ivmeyi aynı anda bu kadar ekstrem seviyelere çıkarırsanız, ortaya çıkan kuvveti sönümleyecek bir insan eklemi yoktur. O eklemler, o çelik gibi bağlar, ancak dışarıdan hücresel yenilenmeyi maksimize eden, daha önce bahsettiğimiz o karanlık protokollerle ayakta tutulabilirdi.
Ancak Miami Projesi’nin asıl dehşet verici, tıp dünyasını şaşkına çeviren ve biyolojik olarak izahı bulunmayan en büyük anomalisi, kas kütlesinden ziyade vücudun metabolik fırınında yaşanan o açıklanamaz termodinamik paradokstur. Bir NBA playoff maçının şiddeti, insan bedenini kelimenin tam anlamıyla bir eritme potasına çevirir. Yüksek efor altında, devasa bir kas kütlesine sahip olan bu organizma, kırk ila kırk beş dakika sahada kaldığında ortalama üç binin üzerinde kalori yakar. Bu kalori yakımı esnasında vücut soğumak için devasa miktarlarda ter üretir, glikojen depoları boşalır ve kaslardaki su dışarı atılır. Sıradan, sağlıklı bir elit sporcu, böyle bir maçın sonunda terleme ve efor yoluyla vücudundan yaklaşık iki ila üç kilo (bazen daha fazla) sıvı kaybeder. Soyunma odasına döndüğünde tartıya çıkan bir sporcu, maça başladığı kilodan her zaman daha hafiftir. Bu, su kaybının ve enerji tüketiminin mutlak bir sonucudur. Fakat Miami yıllarında raporlanan, bizzat takım arkadaşları ve gazeteciler tarafından şaşkınlıkla fısıldanan bir olay vardır: LeBron James, böyle bir eforun, üç bin kalorilik bir yıkımın ardından soyunma odasına gidip tartıya çıktığında, maça başladığı kilodan yedi pound (yaklaşık üç ile dört kilo) daha ağır çekiyordu.
Bu durumu ilk duyduğumda, insan fizyolojisine dair bildiğim her şeyin çöktüğünü hissetmiştim. Bir insan, durmaksızın efor sarf edip, devasa bir sıvı kaybı yaşarken nasıl olur da kütle kazanabilir? Bu fizik kurallarına, termodinamiğin kütlenin korunumu yasasına taban tabana zıttır. Yoktan madde var edilemez. Sahada maç esnasında yedi poundluk (üç buçuk litre) su içip bunu vücudunda tutması ihtimali bile bu durumu açıklamaz, çünkü o suyun eforla birlikte ter olarak atılması gerekirdi. Peki bu ekstra ağırlık nereden geliyordu? İşte bu paradoks, bizi doğrudan performans artırıcı kimyasalların vücudun su dengesi (osmoregülasyon) üzerinde yarattığı o karanlık tahribata götürmektedir. Vücudun aniden, stres altında suyu hücre içine veya hücre dışı boşluklara (ekstraselüler matris) hapsetmesi, normal bir biyolojik süreç değildir. Bu, farmakolojik bir müdahalenin, bedenin sodyum-potasyum pompalarını çökerten kimyasal bir anomalinin kesin kanıtıdır.
Sentetik hormonlar, özellikle yüksek dozajlarda kullanıldığında vücudun su tutma (ödem) kapasitesini inanılmaz boyutlara ulaştırır. Dışarıdan alınan testosteron türevleri, insülin manipülasyonları veya aşırı dozlanmış peptit kürleri, böbreklere sodyumu tutması yönünde sahte ve sürekli bir sinyal gönderir. Vücut sodyumu tuttukça, hücreler suyla dolar, kaslar o şişkin, iri ve “tank” benzeri görünüme kavuşur. Ancak bu su, sağlıklı bir hidrasyon değildir. Bu, stres anında, kalori yakımı sırasında bile vücudu terk etmeyi reddeden farmakolojik bir su kütlesidir. Vücut, böylesine devasa bir efor sırasında hayatta kalabilmek, soğuyabilmek ve kasları besleyebilmek için kana su pompalamaya çalışırken; dışarıdan verilen kimyasallar hücrelere suyu içeride tutma emri verir. Üç bin kalori yakan bir bedenin, maç sırasında vücuduna aldığı her damla sıvıyı sünger gibi emip hücre içine kilitlemesi ve maç sonunda tartıya artı dört kilo olarak yansıması, o bedenin artık doğal bir otonom sinir sistemi tarafından değil, dışarıdan zerk edilmiş bir endokrin komuta merkezi tarafından yönetildiğini gösterir. Bu sadece tuhaf bir durum değil, aynı zamanda kalbe binen yük açısından son derece tehlikeli, pimi çekilmiş bir biyolojik bombadır.
O dönemki maçlarını izlediğimde, şahsen ekrana kilitlendiğimi hatırlıyorum. Karşımızdaki figür, terden sırılsıklam olmasına rağmen asla küçülmüyor, maçın son çeyreğinde bile o devasa kütlesiyle potaya bir buldozer gibi girmeye devam ediyordu. O su tutulumu, o şişkinlik, kaslarına o ihtiyaç duyduğu hidrolik gücü veriyordu, ancak aynı zamanda sistemin soğumasını da engelliyordu. İnsan vücudu bir içten yanmalı motor gibi çalışır. Motoru büyütür, içine yüksek oktanlı sentetik yakıt koyar ve devri artırırsanız, ortaya muazzam bir güç çıkar. Fakat o motorun bir de soğutma sistemine ihtiyacı vardır. Eğer soğutma sistemi, motorun ürettiği o devasa termal enerjiye yetişemezse, motor hararet yapar ve sistemi kilitler. Miami Projesi’nin, yani o devasa laboratuvar üretiminin en zayıf noktası da buydu: Soğutma eksikliği. Vücut o kadar çok kas kütlesi ve o kadar çok su barındırıyordu ki, bu devasa biyolojik reaktörün kendi ısısını dağıtması imkansız hale gelmişti.
Bu kusursuz motorun nasıl iflas ettiğini, iki bin on dört NBA Finalleri’nin o meşhur birinci maçında tüm dünya canlı yayında, saniye saniye izledi. San Antonio Spurs’e karşı oynanan maçta, AT&T Center’ın klima sistemi bozulmuş ve salonun içi adeta bir cehennem sıcağına, doksan fahrenheit (yaklaşık otuz iki derece) seviyelerine çıkmıştı. Bu sıcaklık, sıradan bir insan için rahatsız edicidir, ancak sahada ter döken profesyonel sporcular için olağanüstü bir stres testidir. O sahada, otuz sekiz yaşındaki Tim Duncan vardı. Kariyerinin son demlerinde, dizlerinde kıkırdak kalmamış, doğal yaşlanma sürecini iliklerine kadar hisseden bir veteran. Duncan, o cehennem sıcağında sahada kalmaya, koşmaya ve mücadele etmeye devam etti. Sıcak onu da etkiledi, terledi, yoruldu ama bedeni bu duruma doğal bir tepki vererek otonom soğutma sistemlerini çalıştırdı. Ancak sahanın diğer tarafında, gezegenin en mükemmel atleti, o durdurulamaz tank, o kusursuz genetik harikası LeBron James vardı ve o, tamamen kilitlenmişti.
Basketbol tarihine “Kramp Maçı” (The Cramp Game) olarak geçen o olay, aslında basit bir kas spazmı veya yetersiz su içme durumu değildi. Milyonlarca dolarlık bir sağlık ve beslenme ekibinin, dünyanın en iyi sporcusunu bir maça susuz çıkartması ihtimali sıfırdır. Oyuncular maçtan saatler önce özel elektrolit solüsyonlarıyla, sodyum-potasyum dengesini koruyan sıvılarla hidratize edilirler. Peki, her türlü doğal limite kafa tutan, sıradan insanların yapamadığı her şeyi yapan bu adam, neden otuz sekiz yaşındaki Duncan’ın dayandığı bir sıcaklıkta, bacaklarına giren şiddetli kramplar yüzünden kucakta taşınarak sahayı terk etmek zorunda kalmıştı? Cevap, o devasa kas kütlesinin ve o kütleyi ayakta tutan farmakolojik protokollerin karanlık kimyasında yatmaktadır.
Performans artırıcı maddeler (PED’ler), özellikle kas büyümesini ve hızlanmış protein sentezini hedefleyen anabolikler ve bazı sentetik solunum açıcılar (örneğin beta-2 agonistleri, clenbuterol vb.), vücudun elektrolit dengesini bir bıçak sırtında tutar. Kas hücreleri devasa boyutlara ulaştığında ve aşırı suyla dolduğunda (maçta yedi pound alma anomalisi), hücre içi kalsiyum, magnezyum ve potasyum iyonlarının transferi çok daha kritik ve hassas bir hale gelir. Normal bir sıcaklıkta, klimalı bir salonda, dışarıdan kontrol edilen bu kimyasal denge ince bir ayarla korunabilir. Ancak dış ortam sıcaklığı aniden arttığında, vücudun termoregülasyon sistemi devreye girer ve aşırı terlemeyle birlikte sodyum-potasyum pompası iflas eder. Hücreler, devasa kütleyi beslemek için ihtiyaç duydukları suyu ve mineralleri o sentetik bariyerler yüzünden hücre zarına iletemez. Motor hararet yapmıştır. Kramp dediğimiz şey, aslında o otonom sinir sisteminin “Daha fazla devam edersen kas liflerini parçalayacağım” diyerek şalteri indirmesidir.
O an ekran başında izlerken, spor tarihinin en ironik sahnelerinden birine tanıklık ettiğimi düşünmüştüm. Sahanın en güçlüsü, en atletiği, en “yenilmezi”, kendi yarattığı o muazzam biyomekanik zırhın içinde sıkışıp kalmıştı. Kucağa alınarak kenara taşınırken yüzündeki acı ifadesi, sadece basit bir kas ağrısı değildi; o acı, doğal sınırları dışarıdan müdahalelerle çok fazla zorlanmış, limitleri sentetik olarak esnetilmiş bir bedenin, doğanın en basit unsurlarından biri olan “sıcaklık” karşısında verdiği trajik bir çöküş sinyaliydi. Diğer tüm oyuncular o sıcakta maç oynamaya devam ederken, LeBron’un motorunun kilitlenmesi, onun vücudunda dolaşan kimyasal denklemin diğer herkesten ne kadar farklı, ne kadar aşırı ve ne kadar “özel” bir seviyede olduğunun kanıtıydı. O kramp, bir zayıflık göstergesi değil, aksine o güne dek ne kadar büyük bir kimyasal manipülasyonun (kütle inşası ve sıvı tutulumu) altında olduğunun fışkıran bir ispatıydı.
Miami’deki o son sezonlarında, vücudundaki bu sinyallerin giderek arttığını görmek mümkündü. O inanılmaz kütle, patlayıcılığını korusa da, vücutta gözle görülür yan etkiler yaratmaya başlamıştı. Saç çizgisindeki o agresif, son derece hızlı gerileme (alopesi), yine androjenik hormonların (özellikle DHT – Dihidrotestosteron seviyelerindeki ani artışların) en bilindik, en gizlenemez yan etkisidir. Medya bu durumu sürekli bir şaka malzemesi yapsa da, endokrinoloji uzmanları için bu tür ani dökülmeler, dışarıdan alınan testosteron türevlerinin kafa derisindeki saç foliküllerini zehirlemesinin bir sonucudur. Vücut bir yandan çelik gibi bir kütle inşa edip sularla şişerken, diğer yandan saç kökleri, diş etleri, ve daha önce bahsettiğimiz gibi bazı bezler bu hormonal bombardımanın kurbanı oluyordu. Miami Projesi, kusursuz bir basketbol silahı yaratmıştı ama bu silah, kelimenin tam anlamıyla kendi kendini içeriden yakarak enerji üretiyordu.
Biyolojik olarak o cüssede, yüz yirmi beş – yüz otuz kilo bandında bir sporcunun bir oyun kurucu gibi hareket etmesinin yarattığı aerodinamik ve mekanik çelişkiler, spor hekimliğinde eşi benzeri olmayan bir vaka çalışmasıdır. İnsan koştuğunda, ağırlık merkezi sürekli yer değiştirir. Kütle ne kadar fazlaysa, ayakların yere her temasında üretilen şok dalgası o kadar büyük olur. LeBron’un Miami dönemindeki smaçlarını izlerseniz, potaya gidişlerindeki o şiddeti hissedersiniz. O, zarifçe süzülen bir Michael Jordan veya Kobe Bryant değildi; o, önüne çıkanı paramparça eden bir toktu. Havaya sıçradığında ve o devasa kütleyle parkeye indiğinde, ayak bileklerindeki talus kemiğine ve dizlerindeki menisküslere binen yük, tonlarla ifade edilebilir. Doğal bir insanın, bu yükü yirmi dört yaşında bile olsa, üst üste dört sezon boyunca, her yıl yüze yakın maça çıkarak, sakatlanmadan kaldırması mümkün değildir. Kıkırdaklar un ufak olur, tendonlar peynir gibi yırtılır. Fakat o, sakatlanmıyordu. Aksine, rakiplerinden aldığı darbeler onları sakatlıyor, LeBron ise sanki hiçbir şey olmamış gibi kalkıp koşmaya devam ediyordu.
Bu dayanıklılığın sırrı, sadece kaslarda değil, o “tank” görünümünü sağlayan kütlenin ardındaki kolajen hiper-sentezindeydi. Laboratuvar ortamında hazırlanan peptidlerin ve yüksek dozlu hücresel onarıcıların, kas fasyasını (kası saran zar) ve bağ dokularını nasıl kalınlaştırdığına dair en somut örneği canlı canlı izliyorduk. Vücut, o devasa stres altında yıkılmak yerine, gönderilen sentetik emirlerle sürekli olarak kalınlaşıyor, etrafında sıvıdan ve ekstra protein sentezinden oluşan bir zırh örüyordu. Ancak bu zırh, daha önce kramp örneğinde anlattığım gibi, otonom değildi; dışarıdan sürekli bir bakıma, kusursuz bir kimyasal kalibrasyona ihtiyaç duyuyordu. Bir miligramlık bir hesap hatası, bir derecelik bir sıcaklık artışı sistemi çökertebiliyordu.
Miami Heat’in efsanevi başkanı Pat Riley’nin o dönemdeki meşhur “vücut yağı” kuralları da bu laboratuvar sürecinin yoğunluğunu açıklayan bir diğer faktördür. Heat organizasyonu, oyuncularının vücut yağ oranlarını yüzde yedi, sekiz civarında tutmalarını saplantı haline getirmiş bir yapıydı. Yüz otuz kilo civarında bir kütleye sahip olup, yağ oranını o denli düşük tutmak, yani “saf kas” (lean muscle mass) olarak kalmak, devasa bir steroid döngüsünü (cutting cycle) ve insülin duyarlılığını manipüle etmeyi gerektirir. Sadece diyetle ve koşu bandında terleyerek o kütlede o kadar düşük yağ oranında kalırsanız, vücudunuz katabolik krize girer ve kaslarınızı yakmaya başlar. Vücudun kası koruması, hatta üstüne eklemesi, ancak dışarıdan alınan anti-katabolik ajanlarla mümkündür. Miami’deki LeBron, sadece ağırlık çalışarak veya daha iyi beslenerek o hale gelmedi. O, profesyonel sporun en karanlık ve en teknolojik kimyasal cephaneliğini kullanan, eşine az rastlanır bir endokrinolojik proje halini aldı.
Ve bu projenin doğallığına dair en büyük kanıt, daha doğrusu doğallığının olmadığının en büyük kanıtı, Miami döneminin bitişiyle birlikte yaşandı. İki bin on dört yılında yeniden Cleveland’a dönüş kararını açıkladığında, yaz aylarında basına yansıyan ilk fotoğraflar herkesi şoke etmişti. Karşımızdaki adam o devasa tank değildi. Omuzları küçülmüş, boynu incelmiş, yüz hatları incelmiş, en az on on beş kilo civarında saf kütle kaybetmiş, adeta “küçülmüş” bir LeBron James vardı. Medya bunu “daha uzun süre basketbol oynamak için uygulanan yeni bir diyet” olarak pazarlamaya çalıştı. Karbonhidratı kestiği için böyle küçüldüğü söylendi. Ancak biyoloji bilen herkes, yıllarca inşa edilen ve korunan o kalın, yoğun kas kütlesinin, sadece ekmeği keserek birkaç ay içinde o şekilde sönümlenmeyeceğini çok iyi bilir. Vücuttaki o ani hacim kaybı, devasa bir su atımı (ödemin çözülmesi) ve anabolik reseptörlerin artık o yüksek dozlu uyarıcıları almadığı için “normal” boyutlarına geri dönmesidir. Laboratuvardaki proje sonlandırılmış, zırh çıkarılmış ve sistem farklı bir modül için yeniden kalibre edilmeye başlanmıştı.
Miami yıllarındaki o durdurulamaz kütle, spesifik bir amaca hizmet ediyordu: Ligin en sert uzunlarına karşı pota altında savaşmak, hem hızlı hücumu yönetmek hem de post-up oynamak. Cleveland’a döndüğünde takımın yapısı gereği bu kütleye daha az ihtiyaç duyacaktı. Ancak o devasa küçülmenin asıl sebebi, taktiksel bir diyetten ziyade, sistemin o ağır kimyasal yükü daha fazla taşıyamayacak (kramplar ve saç dökülmeleri gibi yan etkilerin artması) noktaya gelmiş olmasıdır. İnsan bedeni, o “tank” modunda yirmi yıl yaşayamazdı; kalbi o devasa kütleye kan pompalamaktan iflas ederdi. Bu nedenle, Miami’de yaratılan o Juggernaut, görevini başarıyla tamamlayıp iki şampiyonluk kazandıktan sonra, bir cerrah titizliğiyle yeniden sökülmüş ve daha sürdürülebilir, daha uzun ömürlü yeni bir kimyasal profilin inşasına geçilmişti.
Bir atleti izlerken onun sahadaki dominasyonunu övmek kolaydır. Ben de o yıllarda Miami formasıyla sahaya çıkan bu adamın estetik dışı ama mutlak, vahşi gücünü izlerken büyüleniyordum. Fakat perdenin arkasındaki o bilimsel gerçeklikleri, o termodinamik anomalileri, maç sırasında yedi pound su tutma gibi absürtlükleri, klimalar bozulduğunda o devasa motorun nasıl hararet yaptığını ve reseptörlerin nasıl şiştiğini analiz ettiğinizde, hissettiğiniz o büyülenme yerini derin bir ürpertiye bırakır. Çünkü izlediğiniz şey sadece çok çalışan bir sporcu değildir. İzlediğiniz şey, bir insanın kendi biyolojisiyle, doğanın yasalarıyla ve kimyanın uç noktalarıyla girdiği tehlikeli bir kumardır.
Miami Projesi, spor tarihinde kas kütlesi, hız ve iyileşme hızının laboratuvar şartlarında nasıl mükemmelleştirilebileceğine dair en korkutucu kanıtı sundu. Orada yaratılan figür, basketbolun doğasına aykırıydı; insan iskeletinin taşıyamayacağı kadar ağır, sinir sisteminin kontrol edemeyeceği kadar hızlı ve kalbin soğutamayacağı kadar sıcaktı. Bize “en iyi atlet” olarak sunulan o figür, aslında insan bedeninin modern tıp, farmakoloji ve acımasız bir kazanma hırsıyla nasıl geri dönülmez bir şekilde manipüle edildiğinin vücut bulmuş haliydi. O dönemki kütle, o akıl almaz genişleme ve o vahşi patlayıcılık, doğal sınırların üzerine çekilmiş sentetik bir perdeydi. Ve o perde, AT&T Center’ın sıcak bir Haziran gecesinde küçük bir kramp krizinde aralandığında, bizlere içerideki o muazzam makinenin aslında ne kadar kırılgan, ne kadar yapay ve ne kadar tehlikeli bir uçurumun kenarında durduğunu göstermişti.
BÖLÜM 5: Biogenesis Skandalı: Sızan Belgeler ve Kral’ın Yakın Çevresi
Büyük imparatorlukların ve kusursuz gibi görünen devasa yapıların çöküşü, genellikle dışarıdan gelen görkemli bir askeri saldırıyla veya dahi bir dedektifin zekice kurgulanmış operasyonuyla başlamaz. Tarih bize, en karanlık ve en iyi korunan sırların, genellikle sistemin içindeki çok küçük, önemsiz gibi görünen bir çatlak yüzünden açığa çıktığını öğretir. Ödenmemiş küçük bir borç, ciddiye alınmamış bir asistan, ofiste unutulan bir not defteri veya intikam duygusuyla hareket eden alt kademe bir çalışan, milyarlarca dolarlık endüstrileri temelinden sarsabilir. Modern spor tarihinin en büyük biyokimyasal illüzyonunun, yani elit sporcuların hiçbir yasadışı madde kullanmadan o insanüstü performansları sergiledikleri yalanının üzerine örtülen o kalın perde de, tam olarak böyle sıradan, sefil ve neredeyse trajikomik bir tesadüf silsilesi sonucunda yırtılmıştır. Miami’nin o göz alıcı, neon ışıklı, lüks ve şatafatlı dünyasının hemen arka sokaklarında, sıradan bir “yaşlanma karşıtı” (anti-aging) klinik olarak faaliyet gösteren Biogenesis of America, sadece bir sağlık merkezi değil, aynı zamanda Amerikan spor endüstrisinin en karanlık tedarik zincirlerinden birinin sıfır noktasıydı. Bu kliniğin sızdırılan kayıtları, sadece beyzbol dünyasını ateşe vermekle kalmamış, aynı zamanda basketbolun o dokunulmaz, steril ve “temiz” kabul edilen zirvesindeki en büyük figürün, Kral’ın yakın çevresine uzanan dehşet verici bir bağlantı ağını da gün yüzüne çıkarmıştır.
İki bin on üç yılında patlak veren bu skandalın merkezinde, tıp diploması bile olmayan ama kendini bir biyokimya dehası, bir “gölge doktor” olarak pazarlayan Anthony Bosch bulunuyordu. Bosch, Miami’nin elit tabakasına, zengin iş insanlarına ve en önemlisi profesyonel sporculara, yaşlanmayı durdurmayı, iyileşmeyi hızlandırmayı ve performansı yasal testlerin radarına yakalanmadan artırmayı vadeden özel kimyasal kokteyller hazırlıyordu. Kliniğin dışarıdan bakıldığında hiçbir olağanüstü tarafı yoktu; sıradan bir ofis binasında, dikkat çekmeyen bir tabelanın arkasında faaliyet gösteriyordu. Ancak o duvarların ardında, tıp biliminin etik sınırlarını hiçe sayan, İnsan Büyüme Hormonu (HGH), testosteron kremleri, anabolik lozanjlar ve tespit edilemeyen özel tasarlanmış peptitlerden oluşan devasa bir yeraltı eczanesi işliyordu. Bosch’un en büyük yeteneği sadece bu maddeleri temin etmek değil, aynı zamanda bu maddelerin sporcuların vücudundan ne zaman ve nasıl atılacağını, yani “yarı ömürlerini” milimetrik bir hassasiyetle hesaplayabilmesiydi. Onun müşterileri, girdikleri hiçbir doping testinde pozitif sonuç vermiyorlardı. Bu kusursuz işleyen çark, eğer kliniğin küçük ortaklarından ve çalışanlarından biri olan Porter Fischer ile Anthony Bosch arasında yaşanan, sadece birkaç bin dolarlık komik bir borç anlaşmazlığı olmasaydı, belki de on yıllar boyunca dönmeye devam edecekti.
Fischer, parasını alamadığı için duyduğu öfkeyle, Bosch’un en büyük sırrını, yani müşterilerinin isimlerinin, aldıkları maddelerin, ödedikleri paraların ve randevu tarihlerinin kendi el yazısıyla kaydedildiği o ucuz kapaklı not defterlerini çaldı ve bu belgeleri yerel bir gazeteye, Miami New Times’a sızdırdı. O ucuz defterlerin sayfaları arasında yazanlar, Amerikan spor tarihinin en büyük depremlerinden birini tetikledi. Belgelerde, Amerikan Beyzbol Ligi’nin (MLB) en büyük süperstarı Alex Rodriguez başta olmak üzere, onlarca elit beyzbolcunun ismi açıkça yer alıyordu. Beyzbol yönetimi, geçmişte yaşadığı steroid skandallarının yarattığı itibar kaybını bir kez daha yaşamak istemediği için, benzeri görülmemiş bir agresiflikle bu olayın üzerine gitti. Sızdırılan belgeleri satın aldılar, federal soruşturmalar başlattılar, Anthony Bosch’u işbirliği yapmaya zorladılar ve aralarında Alex Rodriguez’in de bulunduğu on üç oyuncuyu rekor cezalarla spordan men ettiler. Beyzbol dünyası kendi içindeki çürük elmaları temizlerken adeta bir cadı avı yürütüyor, medya her gün yeni bir skandal manşetiyle çalkalanıyordu. Ancak bu devasa fırtınanın ortasında, akıllara durgunluk veren bir sessizlik, kasıtlı bir körlük ve ustaca kurgulanmış bir görmezden gelme politikası başka bir ligde, NBA’de hüküm sürüyordu.
Porter Fischer’ın basına sızdırdığı defterlerde sadece beyzbolcular yoktu. Fischer, verdiği röportajlarda açıkça, Biogenesis kliniğinin müşterileri arasında profesyonel boksörlerin, tenisçilerin, Amerikan futbolu oyuncularının, NCAA atletlerinin ve en önemlisi NBA yıldızlarının da bulunduğunu ifade etmişti. Miami, o dönemde basketbol dünyasının da başkentiydi. Ligin en büyük süperstarı, kariyerinin en dominant, en fiziksel olarak açıklanamaz değişimini geçirdiği o meşhur Miami Heat yıllarını yaşıyordu. Tesadüflere inanan biriyseniz, dünyanın en iyi basketbolcusunun fiziksel bir tanka dönüştüğü şehrin ve dönemin, Amerikan spor tarihinin en büyük sentetik hormon ve doping dağıtım merkezinin altın çağıyla aynı zamana, aynı şehre ve aynı coğrafyaya denk gelmesini sadece kozmik bir rastlantı olarak değerlendirebilirsiniz. Ancak profesyonel sporun o karanlık ve milyar dolarların döndüğü arka odalarında tesadüflere yer yoktur. Şehrin en elit atletlerinin gittiği bir kliniğin, o şehrin en büyük ve en fiziksel sporcularının radarına girmemiş olması mantık dışıdır. Nitekim sızdırılan belgeler ve daha sonra derinleşen federal soruşturmalar, bu mantıksızlığın üzerindeki örtüyü yavaş yavaş kaldırmaya başladığında, ortaya çıkan tablo bir tesadüften çok, son derece organize, dikkatli ve katmanlı bir “vekalet” (proxy) sisteminin işlediğini gösteriyordu.
Profesyonel spor dünyasının en tepesindeki elit figürler, hele ki yılda onlarca milyon dolar kazanan, devasa marka anlaşmaları olan ve imajları birer küresel şirket değerinde olan süperstarlar, yasadışı veya kurallara aykırı maddeleri asla kendi adlarına satın almazlar. Kendi kredi kartlarını kullanmazlar, kliniklerin kapısından bizzat girip paketleri elleriyle teslim almazlar. Bir süperstarın en büyük zırhı, etrafında ördüğü ve ona sadakatle bağlı olan “yakın çevresi”dir. Bu çevre, çocukluk arkadaşlarından, kişisel antrenörlerden, korumalardan ve menajerlerden oluşur. Bu kişilerin temel görevi, yıldız ismin hayatını kolaylaştırmak olduğu kadar, onun hukuki ve ahlaki risklerini de üstlenmek, gerekirse onun adına kirli işleri yapmak ve aradaki o “inkar edilebilirlik” (plausible deniability) duvarını sapasağlam tutmaktır. Biogenesis skandalında da tam olarak bu duvarın nasıl inşa edildiğini, ancak o ucuz not defterlerinin sayfaları arasında bu duvarın nasıl sızdırdığını gördük.
Skandalın belgeleri dikkatlice incelendiğinde ve daha sonra federal kurumların (DEA – U.S. Drug Enforcement Administration) yürüttüğü soruşturma dosyaları sızdırıldığında, LeBron James’i doğrudan hedef tahtasına koyabilecek herhangi bir pozitif test veya bizzat kendi adına kesilmiş bir fatura bulunamadı. Ancak, o belgelerde ve ifadelerde yer alan iki isim, sadece şüphe uyandırmakla kalmıyor, aynı zamanda bu devasa biyokimyasal organizasyonun nasıl işlediğine dair kusursuz bir harita sunuyordu: Ernest “Randy” Mims ve David Alexander. Bu iki isim, sıradan vatandaşlar veya tesadüfi klinik müşterileri değildi. Bu kişiler, Kral’ın en iç çemberinde yer alan, onunla aynı havayı soluyan, onun hayatının her hücresine nüfuz etmiş kilit figürlerdi.
Ernest Mims, LeBron James’in çocukluktan beri en yakın arkadaşlarından biridir. Sadece bir arkadaş değil, aynı zamanda onun meşhur “Four Horsemen” (Mahşerin Dört Atlısı) olarak adlandırdığı, kariyerini ve iş imparatorluğunu birlikte yönettiği o çekirdek kadronun temel taşlarındandır. LeBron’un nereye gitse yanında götürdüğü, Cleveland’dan Miami’ye, oradan tekrar Cleveland’a ve Los Angeles’a uzanan yolculukta hep yanı başında olan, hatta takımların yönetimlerinde ona özel resmi pozisyonlar bile yaratılan bir “gölge”dir. Federal soruşturma belgelerinde, Ernest Mims’in Biogenesis kliniğinin kilit tedarikçilerinden ve Anthony Bosch’un ortaklarından biri olan Carlos Acevedo’nun doğrudan müşterisi olduğu ortaya çıkmıştır. Belgeler, Mims’in düzenli olarak testosteron ve metabolik güçlendirici (metabolic booster) enjeksiyonları satın aldığını göstermektedir. Bu noktada durup çok basit, mantıksal bir soru sormamız gerekir: Dünyanın en elit sporcusunun, fiziksel olarak bir doğa gücüne dönüştüğü o yıllarda, onunla aynı evi, aynı antrenman tesislerini, aynı özel uçakları paylaşan, onun maaş bordrosunda olan çocukluk arkadaşı, neden Miami’nin en karanlık doping merkezinden düzenli olarak yüksek dozda sentetik testosteron ve performans artırıcı kimyasallar satın almaktadır? Mims profesyonel bir sporcu değildi. Bir vücut geliştirme şampiyonasına hazırlanmıyordu. Fiziksel bir performans göstermesini gerektiren bir mesleği yoktu. Bir basketbol süperstarının şahsi asistanı ve çocukluk arkadaşı olarak, neden böylesine spesifik, pahalı ve yasadışı bir kimyasal kürü kendi adına temin etme ihtiyacı hissetmişti?
Polisiye soruşturmaların ve istihbarat dünyasının en temel kurallarından biri “vekil alıcı” (straw buyer) kavramıdır. Gerçek hedefin, asıl kullanıcının kimliğini gizlemek için, malı aracı bir kişi satın alır. Spor dünyasında bu o kadar yaygın bir pratiktir ki, devasa doping skandallarının neredeyse tamamında sporcuların eşleri, antrenörleri veya çocukluk arkadaşları bu maddeleri temin ederken yakalanmışlardır. Amerikan futbolu efsanesi Peyton Manning’in HGH skandalında paketlerin eşinin adına gönderilmiş olması veya beyzbolcuların kuzenleri üzerinden bu ilaçları alması, bu zihniyetin klasik örnekleridir. Ernest Mims’in bu kimyasalları gerçekten kendi kişisel “sağlığı” veya “estetiği” için aldığını düşünmek, milyar dolarlık bir spor endüstrisinin arkasında dönen zekayı ve kurnazlığı hafife almak olur. Mims, kusursuz bir kalkan, aşılması hukuken neredeyse imkansız olan bir paravandı. Eğer fırtına koparsa, eğer paketler yakalanırsa, suçlanacak kişi asla asıl yıldız olmayacaktı. “Arkadaşım kendi özel hayatında bazı hatalar yapmış, benim bundan haberim yoktu” cümlesi, kriz yönetimi ajanslarının çekmecesinde her zaman hazır bekleyen o altın değerindeki kurtuluş biletidir.
Ancak Biogenesis skandalının LeBron James cephesindeki tek bağlantısı Ernest Mims ile sınırlı kalmadı. Dosyalarda beliren ikinci isim, denklemin çok daha profesyonel, çok daha “antrenman” odaklı kısmını oluşturuyordu: David Alexander. Alexander, Miami merkezli, elit sporcularla çalışan son derece popüler bir kişisel fitness antrenörüydü. Ancak onun bu hikayedeki asıl kritik rolü, doğrudan LeBron James’in eşi Savannah James’in kişisel antrenörü olması ve LeBron’un o dönem Miami’deki özel idmanlarını yakından bilmesiydi. Üstelik David Alexander ve karı-koca James ailesi, aralarındaki ilişkiyi sadece spor salonuyla sınırlı tutmamış, aynı zamanda Miami’de bir sağlıklı yaşam ve meyve suyu/smoothie barının (juice bar) da ortakları olmuşlardı. Alexander, federal belgelere göre Biogenesis kliniğinin sadece bir müşterisi değil, aynı zamanda o kliniğe zengin ve elit müşterileri yönlendiren bir “recruiter” (ikna edici, aracı) konumundaydı. Kliniğe getirdiği her yüksek profilli müşteri karşılığında, kendisine bedava PED (Performans Artırıcı İlaç) ürünleri sağlanıyordu.
Şimdi tabloyu bir adım geriden, geniş açıyla inceleyelim. Dünyanın en göz önünde olan, o dönem fiziksel olarak adeta patlama yaşayan, yorgunluk nedir bilmeyen, sahada insanüstü bir dayanıklılık sergileyen basketbolcusunun etrafındaki çembere bakıyoruz. Bir yanda, her saniye yanında olan çocukluk arkadaşı karanlık bir klinikten testosteron alıyor. Diğer yanda, eşinin özel antrenörü ve ticari iş ortağı, aynı klinikte yasadışı performans artırıcı ilaçların aracılığını yapıyor ve bu maddelere sınırsız, ücretsiz erişim sağlıyor. Ve bizden, medya tarafından, lig yönetimi tarafından, tüm bu kirli trafiğin tam ortasında duran, bu insanlarla her gün iletişimde olan o devasa figürün, bu biyokimyasal nimetlerden tamamen habersiz, izole ve “yüzde yüz temiz” olduğuna inanmamız bekleniyor. İhtimal hesapları, mantık ve insan doğası bu önermeyi reddeder. Eğer bir odanın içinde iki kişi yoğun bir şekilde sigara içiyorsa ve siz o odanın tam ortasında saatlerce oturuyorsanız, üzerinize sinen dumanı sadece “ben içmedim” diyerek açıklayamazsınız. Pasif içicilik bile bir bedel yaratır. Ancak spor endüstrisinin o kör edici parıltısı, taraftarların kahramanlarına duyduğu o naif inanç, bu mantıksal çıkarsamayı yapmamızı engeller.
Bu dolaylı bağlantıların ötesinde, sızdırılan not defterlerinin sayfaları arasında medyanın üzerine gitmekten köşe bucak kaçtığı, fısıltı gazetelerinde günlerce konuşulan ama ana akım televizyonların bir türlü yüksek sesle dile getiremediği bir detay daha vardı. Kliniğin defterlerinde, ödemelerin nakit yapıldığını, ürünlerin düzenli olarak teslim edildiğini gösteren bazı şifreli kısaltmalar yer alıyordu. Bu kısaltmalardan biri, aylık olarak ürün alan ve ödemelerini “Mr. Paul” adında bir kurye aracılığıyla kliniğe nakit olarak gönderen gizemli bir “L.J.” ibaresiydi. Kliniğin alt düzey çalışanlarından biriyle bağımsız, yeraltı gazeteciliği yapan isimlerin yaptığı gayri resmi mülakatlarda, bu “L.J.” harflerinin kim olduğu sorulduğunda, çalışanların verdiği tepkiler, ödemeyi getiren Mr. Paul’un kimliği (Rich Paul ismi, LeBron’un menajeri ve bir diğer çocukluk arkadaşı, spor dünyasının en güçlü figürlerinden biri olarak hemen akıllara gelmektedir) etrafında dönen iddialar, devasa bir şüphe bulutu yaratıyordu. L.J. kısaltmasının Miami’deki o klinikte, o dönemde kimi işaret edebileceğini tahmin etmek için Sherlock Holmes olmaya gerek yoktur. Ancak hukuki standartlar, dedikodularla veya güçlü şüphelerle işlemez.
Spor tahkim süreçlerinde ve doping davalarında iki farklı kanıt standardı vardır. Birincisi, ceza hukukunda kullanılan “makul şüpheden uzak” (beyond a reasonable doubt) standardıdır ki bu, somut bir itiraf, kameralı bir görüntü veya doğrudan kişinin kendi vücudundan alınmış pozitif bir kan/idrar testi gerektirir. Biogenesis olayında, Alex Rodriguez’in ipini çeken şey, bizzat Bosch’un onun hakkında verdiği detaylı itiraflar ve Rodriguez’in klinik yöneticileriyle kendi telefonundan yaptığı yüzlerce mesajlaşmaydı. İkinci standart ise spor hukukunda daha sık kullanılan “rahatlatıcı tatmin” (comfortable satisfaction) ilkesidir. Bu ilkeye göre, kesin bir kanıt olmasa bile, etraftaki koşullar, yan deliller ve mantıksal bağlar bir sporcunun doping yaptığına dair hakem heyetini tatmin edecek düzeydeyse ceza verilebilir.
Eğer MLB (Beyzbol Ligi), basketbol dünyasındaki bu bağlantıların binde birini kendi oyuncularından birinde tespit etseydi, o oyuncu anında ifadeye çağrılır, telefonu incelemeye alınır, eşi, antrenörü ve çocukluk arkadaşı federal yemin altında sorgulanırdı. Ancak NBA yönetimi ne yaptı? Devasa bir sessizlik. WADA’nın (Dünya Anti-Doping Ajansı) defalarca kez NBA’i “testlerinizde devasa boşluklar var, biyolojik pasaport uygulamıyorsunuz, off-season (sezon dışı) testleriniz bir şaka niteliğinde” diyerek uyarmasına rağmen, NBA yönetimi Biogenesis skandalının basketbol ayağını araştırmayı kategorik olarak reddetti. Dönemin Oyuncular Sendikası Başkanı’nın çıkıp büyük bir pişkinlikle “Ligimizde doping sorunu sıfırdır, tamamen yoktur” minvalinde açıklamalar yapması, aslında sistemin kendi kendini koruma refleksinin en somut göstergesiydi. Çünkü NBA, bir spor organizasyonu olmaktan çok, oyuncularının imajları üzerinden milyarlarca dolarlık televizyon anlaşmaları yapan, ayakkabı satan, küresel bir kültürel ihraç ürünü pazarlayan bir şirkettir. Ve o şirketin o dönemdeki CEO’su (en değerli oyuncusu) LeBron James’ti.
Bir şirketin CEO’sunun, şirketin en büyük gelir kapısının, böylesine utanç verici, kariyer bitirici ve mirası yok edici bir federal skandalın ortasına çekilmesine hiçbir yönetim kurulu izin vermez. MLB, Alex Rodriguez’i feda edebilirdi çünkü beyzbol kültüründe takım, oyuncudan büyüktür ve A-Rod zaten kamuoyu tarafından sevilmeyen, itici bulunan bir figür haline gelmişti. Onu yakmak, lige “biz temizliği sağladık” deme şansı verdi. Ancak basketbolda, özellikle de iki bin onlu yılların NBA’inde, LeBron James ligin ta kendisiydi. Onun düşüşü, sadece kendi mirasını değil, Nike’ın hisselerini, televizyon reytinglerini, Los Angeles, Miami, Cleveland gibi pazarların bilet satışlarını, kısacası tüm ekosistemi domino taşları gibi yıkardı. Bu nedenle, ortada çocukluk arkadaşlarının testosteron alması, eşinin antrenörünün yasadışı klinikle ortak iş yapması, gizemli L.J. baş harfleri ve nakit taşıyan kuryeler gibi akıl almaz şüpheler varken bile, lig yönetimi kafasını kuma gömdü. Bağımsız bir soruşturma komisyonu kurulmadı. LeBron James bu isimlerle olan ilişkisi hakkında kamuoyu önünde terletici sorulara maruz bırakılmadı. Ana akım medya, ESPN gibi devasa kuruluşlar (ki NBA ile milyarlarca dolarlık yayın hakları anlaşmaları vardır), bu konuyu sadece yüzeysel olarak haberleştirip hızla gündemden düşürdüler. Sessizlik, en güçlü suç ortaklığıydı.
Olayın bir diğer çarpıcı boyutu ise, bu tür klinikler deşifre olduğunda sporcuların uyguladığı o mükemmel PR (Halkla İlişkiler) stratejisidir. Skandal patlak verdiğinde ve belgelerde yanındaki isimler ifşa olduğunda, LeBron James cephesinden en ufak bir panik belirtisi, aceleci bir basın toplantısı veya agresif bir inkar gelmedi. Klutch Sports’un ve LeBron’un etrafındaki o devasa beyin takımının en iyi bildiği şey, Amerikan halkının hafızasının ne kadar kısa olduğuydu. Hiçbir şeye cevap vermediler. Sessiz kaldılar. Parkeye çıktılar ve o muazzam atletizmi sergilemeye devam ettiler. Bir süre sonra taraftarlar, gazetecilerin o sıkıcı, karmaşık ve tıbbi terimlerle dolu Biogenesis dökümanlarını konuşmasından sıkıldı. Taraftar, mahkeme salonlarındaki ifadeleri değil, havada asılı kalarak basılan o epik smaçları izlemek ister. Sistem, seyircinin bu yüzeyselliğine güvenir. Mims veya Alexander isimleri bir süre sonra unutuldu. Gizli defterlerdeki o notlar, komplo teorisyenlerinin internet forumlarındaki fısıltılarına dönüştü. Ancak federal belgeler, yıllar sonra iki bin yirmi üç yılında bağımsız araştırmacılar tarafından tekrar gündeme getirildiğinde, tarih o karanlık günleri bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Yine de, aradan geçen on yıl, Kral’ın mirasını öylesine dokunulmaz, öylesine kutsal bir hale getirmişti ki, artık kimse bu saatten sonra geçmişin o kirli çamaşırlarını deşip efsaneyi lekelemek istemiyordu.
Bu olay, modern spordaki doping gerçeğinin sadece bir laboratuvar veya test meselesi olmadığını, asıl meselenin devasa bir “ikiyüzlülük” ve “kalkan” mühendisliği olduğunu kanıtlar. Bir süperstarın vücuduna giren o sihirli sıvıların yolculuğu, karanlık laboratuvarlardan başlar, kuryelerin ellerinden geçer, çocukluk arkadaşlarının adına kesilmiş sahte faturalarla sisteme sokulur, kişisel antrenörlerin spor çantalarında malikanelerin kapalı kapıları ardına taşınır ve gece yarısı, kameraların olmadığı o steril odalarda bedene zerk edilir. Sabah olduğunda, güneş doğduğunda, kameralar açıldığında karşımızda sadece o “çok çalışan”, “buz havuzlarından çıkmayan”, “milyarlarca dolarını vücuduna harcayan” o kusursuz genetik harikası vardır. Biogenesis skandalı, o malikanenin arka kapısını sadece birkaç saniyeliğine aralamış ve bize içerideki o karanlık mutfakta kimlerin yemek pişirdiğini göstermiştir. Yemeğin asıl müşterisinin kim olduğunu kanıtlayacak o son faturayı belki hiçbir zaman bulamayacağız. Ancak masadaki tabakların kime servis edildiğini, o devasa kas kütlesinin ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjinin o mutfaktan nasıl beslendiğini anlamak için, o son imzaya ihtiyacımız yok. Kral’ın yakın çevresi, aslında Kral’ın ta kendisidir. O çevrenin kirlenmiş olması, tacın üzerindeki o görünmez ama silinmesi imkansız olan biyokimyasal lekenin ta kendisidir.
BÖLÜM 6: Gizemli “Sabbatical”: 2015 Miami Kaçamağı
İki bin on dört yılının sonbaharı, profesyonel basketbol dünyası için devasa bir hikayenin yeniden yazıldığı, yuvaya dönüş temasının tüm romantizmiyle pazarlandığı bir dönemdi. Miami’nin o sıcak, laboratuvar standartlarındaki izole ve korunaklı ortamında geçirdiği dört yılın, kazandığı iki şampiyonluğun ve bedensel olarak ulaştığı o açıklanamaz kütlenin ardından LeBron James, doğduğu topraklara, Cleveland’a dönme kararı almıştı. Medya bu dönüşü, hatalarından ders çıkaran olgun bir kralın, halkına verdiği sözü tutmak için giriştiği epik bir kefaret yolculuğu olarak sunuyordu. Ancak kameraların ve spot ışıklarının arkasında, biyolojik ve medikal açıdan son derece karmaşık, karanlık ve alarm zillerinin çalmaya başladığı bir tablo şekilleniyordu. Bir önceki bölümde bahsettiğimiz o Miami yıllarının devasa, tank benzeri figürü gitmiş, yerine aniden küçülmüş, omuzları daralmış, yüz hatları çökmüş ve adeta bir deri bir kemik kalmış bambaşka bir adam gelmişti. Bu akıl almaz hacim kaybının, vücuttaki o devasa kütlenin ve suyun aniden atılmasının yarattığı şok, sadece estetik bir değişim değildi. Bu değişim, insan anatomisinin ve biyomekaniğinin en temel kurallarını sarsan, bedenin alışık olduğu ağırlık merkezini ve kinetik zinciri tamamen bozan yıkıcı bir sürecin başlangıcıydı. Cleveland’daki o ilk aylar, efsanenin kendi bedeniyle girdiği savaşta ilk kez ağır yenilgiler almaya başladığı, “Kusursuz Makine”nin dişlilerinin kırıldığı ve faturanın acımasızca kesildiği o karanlık dönem olarak tarihe geçti.
Bir sporcunun vücudundan on beş kiloya yakın bir kütleyi birkaç ay gibi kısa bir sürede atması, sadece diyetle veya karbonhidratı kesmekle açıklanabilecek masum bir süreç değildir. Bu denli hızlı bir küçülme, daha önce detaylandırdığımız o ağır ve sentetik hormonal döngülerin (cycle) aniden kesilmesi, sistemin o dışsal uyarıcılardan mahrum bırakılması anlamına gelir. Vücut, yıllarca o devasa kas kütlesini beslemek ve ayakta tutmak için kullandığı o suni destek ortadan kalktığında, bir nevi yoksunluk krizine girer. Kas lifleri hacmini kaybeder, bağ dokuları o şişkin ve sıvı dolu koruyucu zırhından mahrum kalır. LeBron James’in Cleveland’a döndüğü o ilk aylarda sahada sergilediği performans, bu yoksunluğun ve biyomekanik çöküşün en net, en çıplak göstergesiydi. O eski patlayıcılığından eser kalmamıştı. Pota altına girdiğinde eskisi gibi rakiplerini ezip geçemiyor, havaya sıçradığında o tanıdık asılı kalma süresini yakalayamıyor ve en kötüsü, ilk adımı atarken bacaklarındaki o itici gücün kaybolduğunu tüm dünya canlı yayında izliyordu. Bir zamanlar fiziksel gücüyle rakiplerinde terör estiren adam, aniden sıradan, yaşlanma emareleri gösteren ve kendi limitlerine çarpan yorgun bir yıldıza dönüşmüştü.
Bu çöküşün en büyük ve en acı verici faturası ise sırt ve bel bölgesinde ortaya çıktı. İnsan omurgası, özellikle bel bölgesindeki L4 ve L5 omurları, vücudun tüm yükünü taşıyan, zıplama ve yere inme sırasındaki şok dalgalarını sönümleyen ana amortisörlerdir. Yıllarca yüz otuz kiloluk bir kütleyle, o muazzam ivmelerle bu omurlara binen yükü bir düşünün. O kütle aniden kaybolduğunda ve o kütleyi destekleyen, omurgayı bir korse gibi saran kas fasyası sentetik desteğini yitirip zayıfladığında, omurgaya binen mekanik stres inanılmaz boyutlara ulaşır. Nitekim iki bin on dört yılının sonlarına doğru, LeBron James’i sahada sürekli sırtını tutarken, mola anlarında sandalyeye oturmak yerine yere, parkenin üzerine sırtüstü uzanarak omurgasındaki o dayanılmaz baskıyı hafifletmeye çalışırken görüyorduk. Kıkırdak dokuları ezilmiş, sinir uçları sıkışmış ve vücudun doğal iyileşme mekanizmaları bu devasa hasarı onarmakta tamamen yetersiz kalmıştı. Cleveland takımı bocalıyor, mağlubiyetler peş peşe geliyor ve spor medyası uzun zamandır beklediği o soruyu sormaya başlıyordu: “Acaba Kral’ın devri kapandı mı? Zaman onu nihayet yendi mi?”
Aralık ayının sonlarına gelindiğinde durum artık sürdürülemez bir hal almıştı. LeBron’un hareket kabiliyeti öylesine kısıtlanmıştı ki, basit bir turnikeye kalkarken bile yüzündeki acı ifadesi okunabiliyordu. Takımın sağlık ekibi çaresizdi çünkü kronik bel ve sırt ağrıları, öyle birkaç gün dinlenmekle, buz koymakla veya standart antienflamatuar ilaçlar almakla geçecek türden rahatsızlıklar değildir. Tıp dünyasında bel fıtığı başlangıcı, disk dejenerasyonu veya faset eklem sendromu olarak adlandırılan bu tür kronik yıpranmaların doğal iyileşme süreci aylar, bazen yıllar sürer; çoğu zaman da cerrahi müdahale gerektirir. Ancak profesyonel bir basketbol sezonunun ortasında, takımınız şampiyonluk parolasıyla yola çıkmışken aylar sürecek bir dinlenme veya ameliyat masasına yatma lüksünüz yoktur. İşte tam bu çaresizlik anında, spor tarihinde eşine az rastlanır, NBA teamüllerine tamamen aykırı ve ardında devasa soru işaretleri bırakan o meşhur karar açıklandı. Ocak ayının başında LeBron James, tedavi ve dinlenme amacıyla takımdan ayrılacağını, iki haftalık bir “sabbatical” (izin/mola) dönemine gireceğini duyurdu. Takımını, sezonun en kritik virajlarından birinde yalnız bırakıp, bir tür inzivaya çekiliyordu.
Ancak bu inzivanın adresi, sessiz, sakin bir dağ evi veya İsviçre’nin temiz havalı bir rehabilitasyon merkezi değildi. Gidilen yer, çok spesifik, çok tanıdık ve biyokimyasal geçmişi göz önüne alındığında son derece manidar bir şehirdi: Miami. Evet, o devasa laboratuvar projesinin yaratıldığı, sınırların aşıldığı ve o güne dek eşi benzeri görülmemiş fiziksel dönüşümün yaşandığı sıfır noktasına geri dönüyordu. Bu iki haftalık Miami kaçamağı, kamuoyuna sadece “sıcak iklimde dinlenme ve zihinsel olarak toparlanma” şeklinde sunuldu. Sırt ağrıları çeken, fiziksel olarak çökmüş bir adamın, takımının doktorlarını ve tesislerini bırakıp eski şehrine giderek sadece “dinleneceğine” inanmak, en hafif tabirle safdilliktir. Profesyonel spor dünyasında, hele ki o seviyedeki bir elit atletin, kronik ve şiddetli doku hasarlarını iki haftalık bir deniz tatiliyle iyileştirebileceğini iddia etmek, tıp bilimine hakarettir. O iki hafta boyunca Miami’nin kapalı kapıları ardında, dış dünyanın ve medyanın gözlerinden uzakta yaşananlar, modern sporun en büyük ve en kusursuz onarım operasyonlarından biri olarak tarihin karanlık sayfalarındaki yerini almıştır.
Bu kaçamağın zamanlaması, olayın kendisinden çok daha büyük bir gizemi ve ustaca kurgulanmış bir stratejiyi barındırıyordu. İki bin on beş yılının başları, NBA yönetimi ile Dünya Anti-Doping Ajansı (WADA) arasındaki görüşmelerin zirveye çıktığı ve ligin doping politikalarında devasa bir kırılmanın yaşanmak üzere olduğu günlere denk geliyordu. Yıllardır idrar testlerindeki devasa boşluklar nedeniyle eleştirilen NBA yönetimi, nihayet baskılara boyun eğmek zorunda kalmış ve İnsan Büyüme Hormonu’nu (HGH) tespit edebilmek için “kan testleri” uygulamasına geçileceğini kamuoyuna duyurmaya hazırlanıyordu. Bu, ligdeki tüm oyuncular, özellikle de iyileşme ve performans artışı için yıllardır HGH ve türevi peptitlere güvenen süperstarlar için adeta bir deprem etkisi yaratmıştı. İdrar testleri, HGH gibi doğal olarak vücutta bulunan ama sentetik olarak dışarıdan alınan makro molekülleri tespit etmekte tamamen yetersizdi. Ancak kan testleri, bu hormonun izoformlarını ve kanda bıraktığı biyobelirteçleri çok daha net bir şekilde yakalayabiliyordu. Yeni test protokolünün duyurulması ve yürürlüğe girmesi an meselesiydi.
Böyle bir atmosferde, ligin yüzü olan bir oyuncunun, vücudunun iflas ettiği bir dönemde aniden Miami’ye gitmesi ve bu gidişin tam da yeni, çok daha katı kan testlerinin yürürlüğe girmesinden önceki son güvenli zaman dilimine denk gelmesi, tesadüf kelimesinin sınırlarını fersah fersah aşar. HGH ve birçok gelişmiş peptit (örneğin BPC-157 veya TB-500), vücuda inanılmaz bir hücresel yenilenme sağlar ancak kanda belirli bir yarı ömürleri (half-life) vardır. Bu maddeleri kullandığınızda, sisteminizden tamamen temizlenmeleri, iz bırakmamaları ve olası bir kan testinde doğal hormon seviyelerinizle aynı görünmeleri için belirli bir “arınma” (clearance) süresine ihtiyaç duyarsınız. Miami’deki o iki hafta, sadece bedeni onarmak için değil, aynı zamanda yaklaşan kan testleri fırtınasından önce sistemi son bir kez köküne kadar şarj edip, ardından o maddeleri vücuttan güvenle temizlemek için tasarlanmış kusursuz bir zaman penceresiydi. Testler resmen başlamadan önce, o son ve en güçlü iyileşme dozlarını alıp, metabolizmayı sıfırlamak gerekiyordu.
Miami’nin o gizli ve steril kliniklerinde, o iki hafta boyunca uygulanan protokollerin ne olduğunu kesin olarak bilmemiz imkansız. Ancak spor hekimliğinin yeraltı dünyasındaki standart uygulamalara baktığımızda, böylesine ağır bir kronik sırt ağrısını ve kas erimesini on dört gün gibi komik bir sürede tersine çevirebilecek teknikler bellidir. Sadece PRP (Trombositten Zengin Plazma) veya yasal kök hücre enjeksiyonları bu hızı sağlayamaz. Bunların yanına hücresel bölünmeyi ve kolajen sentezini hiper-aktif hale getirecek, iltihabı hücresel düzeyde yok edecek yüksek dozlu İnsan Büyüme Hormonu kürleri, kas fasyasını yeniden inşa edecek spesifik amino asit zincirleri ve yorgunluğu silip atacak kan manipülasyonları eklenmek zorundadır. Vücut, adeta bir Formula 1 aracının pit stop’a girmesi gibi parçalarına ayrılmış, yıpranan tüm dokulara en agresif kimyasal talimatlar gönderilmiş ve o ince ayar, yakalanma riskinin sıfır olduğu o iki haftalık karanlık boşlukta kusursuzca yapılmıştır. Bu süreçte sadece sırt ağrıları tedavi edilmemiş, aynı zamanda sezon başında kaybedilen o patlayıcı enerjiyi geri getirecek nörolojik ve hücresel şarj işlemi de tamamlanmıştır.
Ve sonra, Ocak ayının ortasında o muhteşem dönüş gerçekleşti. Cleveland formasıyla sahaya adım attığı o ilk gece, karşımızda duran adamın, sadece on dört gün önce sırtüstü parkeye uzanıp acı içinde kıvranan, atletizmini kaybetmiş o yaşlı oyuncu olduğuna inanmak imkansızdı. Phoenix Suns’a karşı oynanan o maç, spor tarihinin en tuhaf, en açıklanamaz fiziksel dirilişlerinden birine sahne oldu. LeBron James, o gece sadece otuz üç sayı atmakla kalmadı, aynı zamanda hareket kabiliyeti, çevikliği ve patlayıcılığı açısından adeta on yıl öncesine, yirmili yaşlarının başlarına dönmüş gibiydi. Maçın ortalarında yaşanan o meşhur sekansı hatırlayın: Kendi kullandığı ve kaçırdığı bir serbest atışın ardından, top daha çemberden seker sekmez inanılmaz bir reaksiyon hızıyla potaya doğru fırlamış, kendisinden çok daha genç ve pozisyon avantajı olan rakiplerinin üzerinden adeta uçarak o topu havada yakalamış ve vahşi bir smaçla çemberden geçirmişti. O sıçrama anındaki yükseklik, sırtındaki esneklik ve yere inişindeki o yumuşaklık, kronik bel sorunları olan bir insan anatomisine tamamen aykırıydı. Spikerler, “İşte Kral geri döndü!” diye bağırırken, o sanki yerçekimiyle olan tüm bağlarını yeniden koparmış gibiydi.
Doğal insan biyolojisi böyle çalışmaz. Eğer belinizdeki disklerde bir sorun varsa, eğer sırt kaslarınız spazm halindeyse ve sinir uçlarınız ezilmişse, on dört günlük bir dinlenme sizi sadece “ağrısız” yürüyebilecek hale getirebilir. İki haftalık doğal bir dinlenme, kaybolan kas hafızanızı, azalan Tip 2 (patlayıcı) kas liflerinizi aniden geri getirmez. Yıpranmış bir bedeni dinlendirdiğinizde, o beden sadece onarılmaya başlar; aniden seviye atlayıp eskisinden daha güçlü, daha hızlı ve daha çevik hale gelmez. Ancak Phoenix Suns maçındaki o figür, sadece iyileşmiş değil, aynı zamanda mutasyona uğramış, şarj edilmiş ve yeniden formatlanmış gibiydi. Maçın ardından soyunma odasında muhabirlere gülümseyerek “Uzun zamandır kendimi böyle hissetmiyordum. Dinlenmeye gitmeden önce bu hareketleri yapamıyordum” demesi, aslında o iki haftalık süreçte bedenin içine ne denli güçlü, ne denli sentetik ve ne denli dönüştürücü bir müdahalenin yapıldığının kendi ağzından yapılmış ironik bir itirafı gibiydi.
O dönemdeki medya organlarının bu duruma yaklaşımı ise, en az olayın kendisi kadar trajikomik bir vakadır. Spor basını, doktorlar, biyomekanik uzmanları çıkıp da “Bir saniye, tıbben böyle bir iyileşme hızı mümkün değil. On dört gün önce yürüyemeyen bir adam bugün nasıl olur da başkalarının üzerinden smaç basar?” diye sormadı. Bunun yerine, “İşte gerçek büyüklük budur”, “Dinlenmek ona çok yaramış”, “Vücudunu çok iyi tanıyor” gibi içi boş, romantik ve sığ manşetlerle bu akıl almaz biyolojik anomalinin üzerini örttüler. Seyirci, her zaman inanmak istediği şeye inanır. Kahramanının küllerinden yeniden doğması, her zaman laboratuvarlarda hazırlanan karanlık kokteyllerden daha cazip bir hikayedir. Ancak o hikayenin arkasındaki gerçek, Miami’nin o steril kliniklerinde, kan tüplerinde ve milimetrik olarak hesaplanmış hormon dozajlarında yatıyordu. O sabbatical, bir dinlenme molası değil, ligin değişen anti-doping politikalarına karşı alınmış bir önlem, sistemin çökmesini engelleyen acil bir biyokimyasal resüsitasyon (yeniden canlandırma) operasyonuydu.
Bu olayın hemen birkaç ay sonrasında, Nisan ayında, NBA yönetiminin HGH kan testlerini resmen uygulamaya başlayacağını duyurması, olayların nasıl bir kronolojik ve stratejik uyum içinde ilerlediğinin en büyük kanıtıdır. Sezon bitmiş, tehlikeli sular geçilmiş, o devasa iyileşme kürünün sağladığı yakıtla takım finale kadar taşınmış ve testler yürürlüğe girdiğinde vücuttaki o sentetik izler çoktan metabolize olup silinmişti. Bu, profesyonel spor tarihinin en başarılı, en iyi zamanlanmış ve medyanın gözü önünde işlenmesine rağmen kimsenin sesini çıkaramadığı kusursuz bir kaçış planıydı. O tarihten sonra LeBron James’in kariyerinde bir daha böylesine ani, açıklanamaz ve dramatik bir fizyolojik çöküş görmedik. Çünkü o iki haftalık Miami kaçamağı, aynı zamanda onun ve arkasındaki sağlık ekibinin, yaşlanan bir bedeni kan testlerine yakalanmadan nasıl modifiye edeceklerini, hangi mikro-dozlama yöntemlerini kullanacaklarını ve sezon içindeki yüklenme-dinlenme (load management) döngülerini kimyasal yarı ömürlere göre nasıl senkronize edeceklerini öğrendikleri bir tür ustalık eseriydi.
Zamanla, bu tür “mucizevi” iyileşmeler ve sezon ortasında aniden on yaş gençleşmeler, LeBron James’in kariyerinin rutin bir parçası haline geldi. Biz izleyiciler de bu anormalliği öylesine kanıksadık ki, artık onun yorulmamasını, sakatlanmamasını veya ağır sakatlıklardan insanüstü bir hızla dönmesini sorgulamıyoruz bile. Ancak iki bin on beş yılının o soğuk Ocak ayında yaşananlar, maskenin bir anlığına düştüğü, bedenin doğallık sınırını aşıp dışarıdan gelen o sihirli ve karanlık dokunuşa ne kadar muhtaç olduğunun gözler önüne serildiği bir kırılma anıydı. O Miami gezisi olmasaydı, o iki haftalık “dinlenme” adı altındaki devasa tıbbi müdahale gerçekleşmeseydi, belki de LeBron James’in kariyeri, omurgasındaki o yıkıcı hasarlar nedeniyle tıpkı diğer faniler gibi doğal bir çöküşle sonlanacaktı. Fakat efsanelerin ölmesine izin verilmeyen, milyar dolarlık endüstrilerin kahramanlara ihtiyaç duyduğu bu modern çağda, doğanın kuralları geçersizdir. Doğa ne zaman bir efsaneyi yıkmak için adım atsa, karşısında laboratuvar önlüklü, elinde şırıngalar ve sentetik peptid zincirleri olan o görünmez orduyu bulur. İki bin on beş Miami kaçamağı, doğanın o ordu karşısında aldığı en büyük yenilgilerden biridir ve bu yenilginin bedeli, sporun o “temiz ve adil” olduğuna dair inancımızın sonsuza dek yitirilmesidir.
Ben bu olaya dönüp baktığımda, sadece bir oyuncunun kendi sağlığını riske atmasını değil, aynı zamanda bütün bir ekosistemin bu illüzyonu nasıl isteyerek satın aldığını görüyorum. Bir tarafta, dürüstçe çalışan, genetik limitlerinin elverdiği ölçüde mücadele eden ve sakatlandıklarında kariyerleri biten sıradan oyuncular var. Diğer tarafta ise, bedeni iflas ettiğinde özel uçakla karanlık laboratuvarlara gidip, iki hafta sonra adeta yeniden doğmuş bir şekilde sahaya dönen ve bu sayede “Tüm Zamanların En İyisi” tartışmalarında öne çıkan o imtiyazlı figürler var. İyileşme, modern sporun en büyük haksız rekabet alanıdır. İki bin on beş yılındaki o sabbatical, bir dinlenme gezisi değil, profesyonel spor ahlakının, tıp biliminin karanlık yüzüyle el sıkıştığı, sözleşmelerin imzalandığı ve doğallığın bir kenara bırakılıp tamamen sentetik bir üstünlüğe geçişin ilan edildiği bir tür taç giyme töreniydi. Ve o tacın üzerinde, terin ve emeğin değil, sadece mikroskop altında görülebilen o kusursuzca dizilmiş moleküllerin parıltısı vardı.
BÖLÜM 7: Fısıltı Gazetesi: Parkedeki “Omerta” (Sessizlik Yemini)
Dünyanın en kapalı, en korunaklı ve kendi iç kurallarıyla işleyen organizasyonları sadece istihbarat servisleri veya yeraltı suç örgütleri değildir. Milyarlarca dolarlık sermayenin döndüğü, her hareketin saniyesi saniyesine kaydedildiği ve global bir tüketim çılgınlığının merkezinde yer alan devasa spor ligleri de, dışarıdan son derece şeffaf görünmelerine rağmen aslında karanlık, aşılamaz ve duvarları kanla değil ama parayla örülmüş bir “Omerta” (sessizlik yemini) yasasıyla yönetilirler. Sicilya mafyasının o meşhur suskunluk yasası, ihanetin ölümle cezalandırıldığı bir kültürden doğmuştu. Modern profesyonel basketbolda, özellikle de NBA gibi devasa bir ekosistemde ölüm cezası yoktur; ancak sistemin dışına itilmek, o devasa finansal çarkın dışarısında bırakılmak, aforoz edilmek ve “istenmeyen adam” ilan edilmek, bir profesyonel sporcu için mecazi anlamda bir ölüm fermanıdır. Daha önceki satırlarda derinlemesine incelediğimiz o biyokimyasal illüzyonların, soyunma odalarındaki o karanlık iğnelerin ve sentetik onarım süreçlerinin bunca yıl nasıl olup da bir sır gibi saklanabildiğini anlamak için, test protokollerinin açıklarına bakmak yeterli değildir. Asıl bakmamız gereken yer, o soyunma odalarının içine sinmiş olan o ağır, sinsi ve herkesin çıkarına hizmet eden kolektif suskunluk kültürüdür. Bu kültür öylesine güçlüdür ki, kimse konuşmaz, kimse itiraf etmez ve temiz olanlar bile temiz olduklarıyla övünmekten korkarlar. Ancak insan doğası kusursuz değildir. Ne kadar güçlü bir PR duvarı örerseniz örün, ne kadar ağır sözleşmeler imzalatırsanız imzalatın, o kalın duvarlarda bazen küçük çatlaklar oluşur ve diller sürçer.
İki bin on bir yılına, NBA’de güç dengelerinin değiştiği, genç bir oyun kurucunun Chicago’da adeta fırtına gibi estiği o günlere dönelim. Derrick Rose, o dönemde sadece ligin en genç MVP’si (En Değerli Oyuncusu) olmakla kalmamış, aynı zamanda sokaktan gelen o saf, filtrelenmemiş, medya eğitimi almamış otantik duruşuyla herkesin sevgilisi haline gelmişti. Onun kelimeleri, henüz o devasa endüstrinin çarkları arasında yontulmamış, kurumsal basın sözcülerinin tornasından geçmemişti. Zihninden geçenleri, gördüklerini ve inandıklarını tüm çıplaklığıyla söyleyecek kadar naif, bir o kadar da dürüsttü. O yıl, dönemin saygın spor dergilerinden biri olan ESPN The Magazine, çok kritik ve bir o kadar da tuzaklarla dolu bir dosya konusu hazırlıyordu. Çeşitli spor dallarındaki elit atletlere, kendi sporlarında performans artırıcı madde (PED) kullanımının yaygınlığı soruluyordu. Soru oldukça basitti: “Bir ile on arasında bir ölçekte, liginizdeki yasadışı performans artırıcı kullanımının boyutu nedir? On, herkesin kullandığı anlamına gelir.” Bu, bir medya profesyonelinin veya deneyimli bir veteranın anında politik bir cevapla savuşturacağı, “Ligimizde böyle şeyler olmaz, testlerimiz çok sıkı” diyerek topu taca atacağı klasik bir mayınlı soruydu. Ancak o gün o soruyu yanıtlayan kişi, henüz bu kurumsal yalanların eğitimini almamış olan genç Derrick Rose’du. Rose’un verdiği cevap, kısa, net ve NBA yönetiminin o steril ofislerinde soğuk duş etkisi yaratan bir itiraftı: “Yedi. Bu çok büyük bir sorun.”
Derrick Rose’un bu sözleri, on üzerinden yedi gibi devasa bir oranı işaret etmesi, ligin neredeyse yüzde yetmişinin bu karanlık biyokimyasal desteklere başvurduğunun, içeriden, en üst düzeyden ve bizzat o parkenin üzerinde ter döken bir süperstar tarafından onaylanması demekti. Rose, sözlerinin devamında “Sadece adil bir oyun alanı istiyorum, kimsenin bir diğerine karşı böyle bir haksız avantajı olmamalı” diyerek, aslında o kapalı kapılar ardında yaşananların temiz sporcular üzerinde yarattığı o derin ahlaki hayal kırıklığını da dile getirmişti. Ancak bu dürüstlük anı, medyanın manşetlerine düştüğü andan itibaren devasa bir paniği de beraberinde getirdi. Bir süperstarın, kendi ligini, meslektaşlarını ve dolaylı olarak o devasa şovun inandırıcılığını çöpe atması, kabul edilebilir bir durum değildi. Nitekim aradan çok kısa bir süre geçtikten sonra, sistemin o acımasız PR (Halkla İlişkiler) mekanizması devreye girdi. Chicago Bulls organizasyonu üzerinden hızla bir tekzip metni yayınlandı. Metni okuduğunuzda, o satırları yazan kişinin Chicago’nun arka sokaklarından gelen, “Bu çok büyük bir sorun” diyen o genç çocuk olmadığını, kelimelerin tamamen takım elbiseli, milyon dolarlık kriz yönetimi avukatları tarafından kaleme alındığını anında fark edebiliyordunuz.
Derrick Rose’un adına yayınlanan o geri adım metni, tam anlamıyla kurumsal bir teslimiyet belgesiydi: “Dergiye verdiğim iddia edilen demeçle ilgili olarak, böyle bir ifade kullandığımı hatırlamıyorum. Hatta bana böyle bir sorunun sorulduğunu bile hatırlamıyorum. Eğer herhangi bir soruya böyle bir cevap verdiysem, bana sorulanı kesinlikle yanlış anlamışımdır. Şunu açıkça belirteyim, NBA’de bir performans artırıcı ilaç sorunu olduğuna kesinlikle inanmıyorum.” Bu kelimeler, insanın zekasına hakaret eden, Orwellvari bir gerçekliği yeniden yazma çabasıdır. Bir muhabir size “Ligde doping yaygın mı, bir ile on arasında puan verin” dediğinde ve siz “Yedi, bu çok büyük bir sorun” dediğinizde, bunun yanlış anlaşılacak neresi olabilir? “Yedi” kelimesini başka hangi bağlamda, hangi masum soruya cevap olarak vermiş olabilirsiniz? Dönemin o dosyayı hazırlayan deneyimli gazetecileri, daha sonraları bu olayın arka planını anlatırken, Rose’un soruyu gayet net anladığını, düşünerek ve bilinçli bir şekilde cevap verdiğini, yaşanan o utanç verici “hatırlamıyorum” ve “yanlış anladım” tiyatrosunun ise tamamen yukarıdan gelen şiddetli bir baskının sonucu olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. NBA’de kimse, oyuncusunu oynattığı ligin bir hilekarlar ordusu olduğunu söyleyemezdi. Rose’un ağzından çıkan o gerçek, fısıltı gazetesinin ilk büyük deşifresiydi ve o deşifre, anında hukuki bantlarla ve kurumsal yalanlarla kapatılmıştı.
Bu omerta sadece elit oyuncular arasında değil, ligin daha alt kademelerindeki, “iç çemberin” dışında kalan oyuncular arasında da korkuyla karışık bir sessizlik yaratır. Soyunma odasında olanlar soyunma odasında kalır. Sebastian Telfair gibi, yıllarca NBA’de forma giymiş, o soyunma odalarının havasını solumuş oyuncuların emekli olduktan sonra bile bu konuda konuşmaktan ne kadar çekindiklerini görmek, sistemin yarattığı o psikolojik bariyerin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Popüler bir internet yayınında kendisine doğrudan “NBA’de hiç steroid kullanan oyuncu gördün mü?” diye sorulduğunda, Telfair’in verdiği o panik dolu, kaçamak ve bir o kadar da itiraf niteliğindeki cevap, aslında her şeyi açıklıyordu. “Ben NBA’deydim, odanın içindeydim ama o diğer perdenin arkasına geçmeme asla izin vermediler. Bilmiyorum, beni bu işlerin içine çekme, arasında kalmak istemediğim sohbetler var.” Bu cümleler, bir cehaletin değil, bir korkunun dışa vurumudur. Telfair, o “diğer perdenin” arkasında neler döndüğünü, iğnelerin kime ve nasıl vurulduğunu çok iyi biliyordu. Ancak aynı zamanda, o perdenin arkasındakilerin gücünün, ligi yöneten lobilerin, süperstarların ve onların arkasındaki devasa menajerlik şirketlerinin bir eski oyuncunun hayatını nasıl zindana çevirebileceğinin de farkındaydı. Sessizlik, sadece oynarken değil, emekli olduktan sonra bile eski oyuncuların yakasını bırakmayan görünmez bir sözleşmedir.
Ancak bazı oyuncular vardır ki, onların statüsü, egosu ve lige bıraktıkları iz, hiçbir menajerlik şirketinin veya PR kalkanının arkasına saklanmalarını gerektirmez. Onlar konuşmaktan korkmazlar. Özellikle de kendi dönemlerinin o vahşi, fiziksel, acımasız basketbolunu oynayıp bedenlerini tüketmişken, karşılarında yıllara meydan okuyan, sentetik bir gençlik pınarının suyunu içerek kendi miraslarını gölgeleyen yeni nesil projeleri gördüklerinde öfkelerini gizleyemezler. Kevin Garnett, işte bu korkusuz figürlerin en başında gelir. Garnett, NBA tarihinin gördüğü en tutkulu, en rekabetçi ve en doğal atletlerinden biriydi. Yirmi bir yıllık kariyeri boyunca bedenini kelimenin tam anlamıyla parkeye bırakmış, son yıllarında dizleri iflas etmiş ve tamamen iradesiyle sahada kalmıştı. Kendi kuşağının nasıl bedel ödediğini bilen bir efsane olarak, LeBron James’in o açıklanamaz fiziksel dayanıklılığına ve ilerleyen yaşına rağmen sergilediği o dominant performansa bakarken, Garnett’in gözlerinde hayranlıktan çok, haksız bir rekabetin getirdiği o derin şüphe ve hafif bir alaycılık vardı.
Kendi yayınında, sohbetin en koyu yerinde, LeBron’un hala ne kadar patlayıcı olduğundan bahsedilirken, Garnett aniden o bombayı patlattı. Hiçbir filtre kullanmadan, hiçbir politik doğruculuğa sığınmadan, son derece alaycı ve bir o kadar da net bir ifadeyle: “Hadi oradan. O adam o yeni BALCO suyundan içiyor, o yeni meyve suyundan kullanıyor.” Garnett’in cümlesinde geçen “BALCO” kelimesi, Amerikan spor tarihinin en karanlık, en yüz kızartıcı ve en sistematik doping skandalının adıdır. Victor Conte tarafından kurulan Bay Area Laboratory Co-Operative (BALCO), beyzbolun efsanesi Barry Bonds’tan olimpiyat sprinteri Marion Jones’a kadar düzinelerce atlete, testlerde asla çıkmayan tasarımcı steroidler (designer steroids), THG (The Clear) ve sentetik HGH sağlayan o meşhur laboratuvardır. Garnett’in, LeBron’un dayanıklılığını açıklarken doğrudan BALCO kelimesini kullanması, sadece bir benzetme değil, içeriden gelen, sahanın kokusunu bilen bir ustanın teşhisidir. Garnett aslında şunu diyordu: “Ben o sahada bulundum, o çarpışmaları yaşadım. Bir insan bedeninin kırk yaşına yaklaşırken bu kadar patlayıcı kalması doğal değildir. Bunu sadece o laboratuvarların, o gelişmiş tasarımcı kimyasalların desteğiyle yapabilirsiniz.” Bu açıklama, herhangi bir internet trolünden veya taraflı bir gazeteciden değil, tarihin en büyük uzun forvetlerinden birinden, doğrudan LeBron’un karşısında savaşmış birinden geliyordu. İşin ilginç tarafı, Garnett’in bu sözlerine LeBron cephesinden hiçbir yalanlama, hiçbir öfkeli yanıt veya dava tehdidi gelmemesiydi. Tıpkı Biogenesis skandalındaki gibi, sistem yine en iyi bildiği savunma mekanizmasını çalıştırdı: Sağır edici bir sessizlik.
Eğer Garnett’in sözleri, eski bir kurdun isyanıysa, fısıltı gazetesinin en trajikomik, en ifşa edici ve modern medya çağının hızını en net gösteren olayı şüphesiz Jeff Teague’in kendi podcastinde yaşadığı o akıllara durgunluk veren “sürçme ve geri vites” tiyatrosuydu. Podcast yayıncılığı, oyuncuların o rahat koltuklara gömülüp, kameraların ve kurumsal baskıların uzağında hissettikleri, genellikle birkaç kadeh içkinin de etkisiyle soyunma odası muhabbetlerini halka açtıkları tehlikeli alanlardır. Jeff Teague, LeBron’un Miami döneminde rakiplerinden biriydi. O sahada o tankı görmüş, onun o açıklanamaz değişimlerini bizzat tecrübe etmişti. Yayın sırasında konu bir şekilde LeBron’un o dönemlerine geldiğinde, Teague o meşhur sessizlik yeminini, bir anlık rahatlıkla unutuverdi. O dönemi anlatırken kelimeler ağzından adeta bir şelale gibi döküldü: “LeBron o zamanlar kesinlikle steroid kullanıyordu, kardeşim. Ciddi anlamda steroiddeydi. Oynamadığı o dönemi hatırlamıyor musunuz? Herkes HGH testi geliyordu diyordu, o da belinin ağrıdığını söyleyip üç hafta sahalardan uzak kaldı ve geri döndüğünde aniden zayıflamıştı. Ben o ligdeydim, biliyorum. Gerçekten kullanıyordu, ‘sözde’ diyelim ama kullanıyordu.”
Teague’in bu sözleri, daha önce incelediğimiz o meşhur iki bin on beş yılındaki “Sabbatical” (Miami kaçamağı) ve kan testleri takvimiyle inanılmaz bir kronolojik tutarlılık gösteriyordu. Olayların içinden gelen bir oyuncu, dışarıdan sadece şüphe olarak okuduğumuz o parçaları birleştirmiş, HGH testleri, dinlenme süreci ve fiziksel dönüşüm arasındaki o karanlık bağı saniyeler içinde ifşa etmişti. Üstelik bunu yaparken “Ben ligdeydim, biliyorum” diyerek o fısıltı gazetesinin kaynak kodlarını halka açmıştı. Ancak Teague, o anlık cesaretinin ve rahatlığının bedelini, çok geçmeden o görünmez mafyanın, o devasa lobi gücünün soğuk nefesini ensesinde hissederek ödeyecekti. Klutch Sports, sadece bir menajerlik şirketi değil, aynı zamanda ligin medyadaki, oyunculardaki ve hatta takım yönetimlerindeki en büyük algı operasyonu merkezidir. LeBron’un adının bu kadar açık, bu kadar kronolojik detaylarla ve doğrudan bir meslektaşı tarafından doping kelimesiyle yan yana anılması, o devasa makine için kabul edilemezdi.
Nitekim bu yayının üzerinden daha yirmi dört saat bile geçmeden, Jeff Teague aynı mikrofona geri döndü, ancak bu kez karşımızda o neşeli, bildiklerini anlatan rahat adam yoktu; karşımızda korkutulmuş, sınırları hatırlatılmış ve panik içinde bir metni okumaya zorlanmış bir figür vardı. İkinci yayındaki o titrek ve abartılı geri adımı, aslında birinci yayında söylediklerinin ne kadar doğru olduğunun en somut kanıtıydı: “O sadece bir şakaydı kardeşim. İnsanlar bana ‘Onun steroid kullandığını nereden biliyorsun?’ diye mesaj atmaya başladı. Bilmiyorum. Umurumda da değil. Zaten bilseydim ve kullansaydı, ondan o ilacın tarifini isterdim. O tarifi bilseydim ben de yüz yirmi beş kilo olur, bir kamyon gibi koşardım. Benimle uğraşmayın, bunlar sadece şakaydı.” Teague’in bu acınası çırpınışı, Derrick Rose’un o kurumsal yalanından çok daha trajikti. Çünkü Rose, daha işin başında sistemi tanımıyordu. Teague ise sistemin dışına çıktığını zannedip, o ağır elin kendisini nasıl ezeceğini anında hissetmişti. Çevresindekilere “Beni çok komik buldular ama o kadar da komik olmamamı istediler, özür dilemek zorunda kaldım” şeklindeki o kapalı isyanı, arkadaki tehditlerin ve baskıların boyutunu göstermeye yeterlidir.
Tüm bu ifşalar, dillerdeki sürçmeler ve sonrasındaki o mecburi, korkutucu geri adımlar bize çok net bir şeyi gösteriyor: NBA’de temiz oyuncular bile, sahadaki o laboratuvar ürünleriyle haksız rekabete uğradıklarını bile bile susmak zorundalar. Neden? Çünkü basketbol, bireysel bir spor olan atletizm veya bisiklet gibi değildir. Atletizmde temiz yarışan bir koşucu, dopingli rakibi yakalandığında kürsüye çıkar, madalyasını alır ve “Ben temizdim, o hilekardı” diyerek gururla göğsünü gerer. Dopingli atletin yakalanması, temiz olanın ekmeğini büyütür. Ancak NBA böyle bir ekosistem değildir. NBA, gelirin ortak bir havuzda toplandığı, televizyon yayın haklarının milyarlarca dolarlık anlaşmalarla ligin genel marka değerine göre belirlendiği ve Basketbolla İlgili Gelirlerin (Basketball Related Income – BRI) oyuncularla kulüpler arasında yarı yarıya bölüşüldüğü devasa bir komünist/kapitalist melezi organizasyondur. Ligin yüzü, ana taşıyıcı kolonu olan LeBron James gibi bir figürün dopingden yakalanması, sadece onun kariyerini bitirmez. Bu durum, ligin güvenilirliğini sıfırlar, global sponsorları kaçırır, yeni yapılacak televizyon sözleşmelerinin milyarlarca dolar küçülmesine neden olur. Havuzdaki para küçüldüğünde, maaş bütçeleri (salary cap) daralır. Bugün dürüstçe itiraf eden o temiz rol oyuncusunun yarın alacağı kontrat da yarı yarıya düşer. Yani sistem, temiz olan oyuncuyu bile, kirli olan süperstarı korumaya mecbur bırakan kusursuz bir ekonomik kelepçeyle bağlamıştır.
Oyuncular Sendikası (NBPA) toplantılarına katılan uzmanların, WADA yetkililerinin ve dönemin test protokollerini oluşturmaya çalışan sağlıkçıların yıllarca yaşadığı o derin çaresizlik tam da bu yüzdendir. Sendika, hiçbir zaman sert ve tavizsiz bir test sistemini kabul etmez. “Neden oyuncularımın uykusunu bölecek habersiz sabah testlerine izin vereyim?”, “Neden sezon dışında (off-season) sürekli kan vermelerini kabul edeyim?” diyerek itiraz ederler. Çünkü sendika yöneticileri de gayet iyi bilir ki, eğer ağları sıkı dokursanız, o ağa ligin en büyük balıkları takılır. Ve o büyük balıklar ağa takıldığında, ağın kendisi de yırtılır, tekne de batar. Bir ligin yöneticisi, kendi elleriyle yarattığı, üzerine milyarlarca dolarlık mitoloji inşa ettiği o kahramanlık destanını neden yalanlasın? Eski antrenör George Karl’ın, kitabında kimsenin adını vermeden “Bizim oyuncularımız neden iyileşmek için sezon dışı Almanya’ya gidiyorlar, lahana turşusu yemeye mi? Gidip orada kanda bulunmayan en son teknoloji kan güçlendiricileri alıyorlar” diye isyan etmesi de, bu sistemsel çürümenin artık dışarıdan saklanamayacak boyutlara gelmesindendir. Almanya, o dönemde kök hücre, plazma değişimleri ve Amerikan yasalarından uzak o özel PED uygulamalarının dünyadaki başkentiydi. Fakat lig, o Almanya gezilerinin arkasındaki tıp faturalarını hiçbir zaman kurcalamadı.
Sessizlik yemini, sadece finansal bir zorunluluk değil, aynı zamanda sporcuların kendi aralarındaki o çarpık “kardeşlik” duygusunun da bir yansımasıdır. Aynı soyunma odasını paylaşan, aynı uçaklarda kumar oynayan, aynı otellerde kalan adamlar birbirlerini ispiyonlamazlar. Sistem öylesine laçka ve öylesine göz yuman bir yapıdadır ki, dürüst olmak bir erdem değil, bir aptallık olarak görülür. Henry Abbott gibi uzun yıllar ligin karanlık köşelerini araştıran araştırmacı gazeteciler, ligin yetkilileriyle doping üzerine konuştuklarında, yetkililerin gösterdiği o bilgisizlik ve saflık karşısında dehşete düşmüşlerdir. Yetkililer, bir oyuncunun doping testinden sadece beş dakika önce damar yolundan bir litre salin (tuzlu su) solüsyonu alarak kanındaki hormon değerlerini nasıl anında seyreltebileceğini, hematokrit oranlarını nasıl anında normal seviyelere düşürebileceğini bile bilmemektedirler. Veya daha kötüsü, biliyorlar ama bilmiyor gibi yapmaktadırlar. “Habersiz” denilen testlerin bile oyunculara saatler öncesinden haber verildiği, oyuncuların o süreçte vücutlarını hızla temizleyebildiği bir tiyatroda, pozitif bir test çıkmasını beklemek hayalciliktir. Yakalananlar, sadece bu karmaşık süreci yönetecek kadar zeki olmayan, yanlış doktorlarla çalışan veya yanlış zamanda ucuz supplementler (gıda takviyeleri) kullanan düşük profilli cehalet kurbanlarıdır.
Sonuç olarak, fısıltı gazetesi hiçbir zaman resmi bir mahkeme tutanağına dönüşmeyecektir. Kevin Garnett’in o isyankar çıkışı, Jeff Teague’in o panik dolu geri adımı veya Derrick Rose’un o zoraki tekzibi, havada asılı kalan ve sistem tarafından hızla öğütülen küçük rahatsızlıklardan ibarettir. LeBron James’in etrafında örülen o devasa koruma kalkanı, sadece Klutch Sports’un lobicilik faaliyetlerinden veya avukatların gücünden ibaret değildir. O kalkan, tüm bir basketbol endüstrisinin, televizyon ağlarının, milyarder kulüp sahiplerinin ve hatta kendi rakiplerinin bile ortak çıkarlarıyla örülmüş bir duvardır. Kusursuz makine efsanesi devam etmelidir çünkü o makine, etrafındaki herkese para basmaktadır. Hakikatin bedeli, o gerçeği kaldırabileceklerinden çok daha ağırdır. O yüzden parkede omerta yaşamaya devam edecek, iğneler karanlıkta vurulacak, kan değerleri özel laboratuvarlarda manipüle edilecek ve ertesi gün sahaya çıkıldığında herkes, sanki karşısındaki adam otuz dokuz yaşında değilmiş gibi, sanki doğa kanunları bir süreliğine askıya alınmış gibi o şovu alkışlamaya devam edecektir. Sırlar hep oradadır, bazen ufak bir sürçmeyle gün yüzüne çıkarlar, ama milyarlarca doların ağırlığı, o sırları her zaman tekrar o karanlık, derin ve sessiz dehlizlere gömmeyi başaracaktır.
BÖLÜM 8: Çarkın İçindeki Gladyatörler: Sistem Sporcuyu Nasıl Zorlar?
Roma İmparatorluğu’nun o ihtişamlı ve bir o kadar da kanlı günlerinde, Kolezyum’un kumlu zeminine çıkan gladyatörlerin hikayelerini okurken genellikle onların vahşetine, güçlerine veya hayatta kalma içgüdülerine odaklanırız. Tribünleri dolduran on binlerce insanın tezahüratları arasında, kendi hayatları pahasına sergiledikleri o ölümcül şov, imparatorluğun gücünü ve halkın eğlence açlığını tatmin etmek için tasarlanmış kusursuz bir tiyatrodur. O arenada ölen veya sakat kalan gladyatörü suçlamak kimsenin aklına gelmez; çünkü herkes bilir ki asıl acımasız olan, o kumu kanla sulayan kılıç darbeleri değil, o sistemi kuran, o şovu talep eden ve o insanları o arenaya çıkmaya mecbur bırakan imparatorluk çarkının ta kendisidir. Daha önceki satırlarda, modern sporun biyokimyasal yeraltı dünyasına, elit atletlerin gizli laboratuvar maceralarına ve yasadışı maddelerin o sessiz soyunma odalarındaki hakimiyetine uzun uzun değindik. Bu karanlık tablonun faturasını genellikle doğrudan sporcuların ahlaki pusulalarının sapmasına, hırslarına veya sadece daha fazla şampiyonluk kazanma arzularına kesmeye eğilimliyizdir. Ancak adaletin terazisini doğru kurabilmek için, merceğimizi biraz daha geriye çekip o devasa arenanın kendisine, yani modern NBA sisteminin acımasız mimarisine bakmak zorundayız. Sporcular, doğanın sınırlarını aşmak için o karanlık kimyasallara kendi zevkleri için mi sarılıyorlar, yoksa onları bu yola iten, bedenlerini birer tüketim malzemesi, birer kullan-at eşya gibi gören bu vahşi sistemin hayatta kalma dayatmaları mıdır?
Seksen iki maç. Bu iki kelime, dışarıdan bakan sıradan bir basketbol seyircisi için sadece ekranda izlenecek uzun ve keyifli bir kış sezonu anlamına gelir. Akşam işten eve gelirsiniz, televizyonu açarsınız ve dünyanın en yetenekli atletlerinin havada uçuştuğu o muazzam şovu izlersiniz. Ancak bu seksen iki maçlık maratonun, o parkenin üzerinde ter döken insan bedeni için ne anlama geldiğini biyolojik, psikolojik ve lojistik bir perspektiften incelediğinizde, ortadaki tablonun bir spor müsabakasından ziyade, sistematik bir fiziksel tükenmişlik deneyi olduğunu görürsünüz. Ekim ayının sonunda başlayan ve Nisan ayının ortalarına kadar süren bu akıl almaz takvim, insan anatomisinin sınırlarına açılmış açık bir savaştır. Bu savaşın içinde “back-to-back” (arka arkaya iki gün) maçlar, beş gecede oynanan dört maçlık periyotlar ve kıtaları aşan devasa uçuşlar vardır. Bugünün basketbolu, seksenli veya doksanlı yılların o nispeten daha yavaş, daha statik ve yarı sahada oynanan oyunundan çok farklıdır. Oyunun temposu (pace) tarihin en yüksek seviyelerindedir. Her oyuncu bir sprinter gibi koşmak, bir yüksek atlamacı gibi sıçramak ve bir halterci gibi çarpışmak zorundadır. Ortalama bir NBA oyuncusu, tek bir maçta parke üzerinde kilometrelerce mesafe kat ederken, yüzlerce kez ani yön değiştirme, dur-kalk ve patlayıcı sıçrama hareketi yapar. Bu hareketlerin her biri, dizlerdeki menisküslere, ayak bileklerindeki bağlara ve kalça eklemlerine insanın kendi vücut ağırlığının üç ila dört katı kadar kinetik bir yük bindirir.
Daha önce oyuncuların doğal iyileşme kapasitelerinden bahsetmiştik. O doğal iyileşmenin, yani hasar gören kas liflerinin onarılmasının ve hücresel enflamasyonun atılmasının tek bir doğal yolu vardır: Derin, kesintisiz ve sirkadiyen ritme uygun bir uyku. İnsan vücudu, hasar gören dokuları onarmak için ihtiyaç duyduğu o hayati İnsan Büyüme Hormonu’nu (HGH) en yüksek oranda gece uykusunun derin evrelerinde (REM ve yavaş dalga uykusu) doğal olarak salgılar. Ancak NBA sisteminin tasarladığı lojistik cehennem, sporcunun elinden bu en temel onarım mekanizmasını vahşice çeker alır. Bir oyuncunun arka arkaya maç oynadığı tipik bir senaryoyu düşünün. Maç akşam saat onda biter. Oyuncunun medya röportajlarını vermesi, soyunma odasında buz tedavisi görmesi ve duş alması gece yarısını bulur. Adrenalin seviyesi tavan yapmış, kalp ritmi hala yüksek ve kasları laktik asit doludur. Gece yarısı takım otobüsüne biner, havalimanına giderler. Gece saat birde veya ikide özel uçağa binilir. Doğu yakasından batı yakasına uçarken farklı saat dilimleri geçilir. Basınçlı kabinde, uçağın o kuru ve oksijeni nispeten düşük havasında geçen üç veya dört saatlik bir uçuşun ardından, sabaha karşı saat dörtte yeni bir şehre inilir. Oyuncuların otellerine yerleşip yataklarına girmeleri sabahın beşini bulur. Ancak vücut saatleri tamamen parçalanmış, kortizol (stres hormonu) seviyeleri tavan yapmış durumdadır. Öğlen uyanmak zorundadırlar çünkü yeni bir şehrin, yeni bir rakibin taktik antrenmanı (shootaround) vardır. O akşam tekrar parkeye çıkıp, dünyanın en fit atletlerine karşı aynı eforu yüzde yüz kapasiteyle sergilemek zorundadırlar.
Bu cehennemi döngü, bir sporcunun kariyeri boyunca yüzlerce kez tekrarlanır. Ben şahsen bu fikstür yapısına baktığımda, bunun bir spordan ziyade bir dayanıklılık işkencesi olduğunu düşünüyorum. Uyku yoksunluğu ve sirkadiyen ritim bozukluğu, sadece yorgunluk hissi yaratmaz; bağışıklık sistemini çökertir, refleksleri yavaşlatır ve en önemlisi vücudun bağ dokularını kendi kendini onarma kapasitesinden mahrum bırakır. Uykusuz kalan bir bedenin kasları, maç esnasında alınan bir darbeyi veya yapılan ters bir hareketi tolere edemez. Esnekliğini yitirmiş bir tendon, en ufak bir burkulmada peynir gibi yırtılır. İşte bu noktada sporcu, kendi biyolojisinin tükendiği o karanlık eşiğe gelir. Vücudu ona “Dur, dinlenmek zorundayım, yoksa parçalanacağım” derken, sistem ona “Hayır, bu akşam oynamak zorundasın çünkü ulusal kanalda yayınımız var ve sponsorlar seni sahada görmek istiyor” der. Bir yanda iflasın eşiğine gelmiş bir insan bedeni, diğer yanda milyarlarca dolarlık televizyon sözleşmelerinin ve reklam gelirlerinin acımasız talepleri vardır. Bu talepleri karşılayabilmenin doğal bir yolu kalmadığında, sporcu mecburen, o daha önce detaylandırdığımız karanlık flakonların, sentetik peptitlerin ve hücresel onarımı zorla başlatan laboratuvar ürünlerinin kapısını çalmak zorunda bırakılır. Doping, bu vahşi çarkın içinde bir ahlak sorunu olmaktan çıkıp, saf bir hayatta kalma refleksine dönüşür.
Bu hayatta kalma refleksinin arkasındaki en büyük itici güç ise, masadaki akıl almaz büyüklükteki paradır. Günümüz NBA’inde, ortalama bir oyuncunun kontratı on milyonlarca doları bulurken, süperstarların sözleşmeleri çeyrek milyar dolar seviyelerine dayanmıştır. Ancak bu paralar, oyuncuların banka hesaplarına koşulsuz şartsız yatmaz. Sistem, parayı sadece “sahada kalabilenlere” öder. Bir oyuncunun çaylak sözleşmesinin bitişine yaklaştığı, hayatını ve gelecek nesillerinin hayatını garanti altına alacak o devasa “maksimum kontratı” imzalayacağı yılı düşünün. Buna kontrat yılı (contract year) denir. Bu kritik yılda, o oyuncunun dizindeki kıkırdak zedelendiğinde veya aşil tendonunda kronik bir iltihaplanma başladığında, takım doktorları ona doğal yollarla iyileşmesi için üç ay dinlenmesi gerektiğini söyleyebilir. Ancak üç ay dinlenmek, maç kaçırmak, istatistiklerin düşmesi ve o devasa kontratın ellerinden kayıp gitmesi demektir. Etrafındaki menajerler, ailesi, çocukluk arkadaşları ve onun sırtından geçinen devasa bir “yakın çevre” ordusu varken, o oyuncu “Tamam, ben doğal yollarla dinlenip sağlığıma kavuşayım, milyon dolarları kaybetsem de dürüst kalayım” demez, diyemez. Sistem ona bu lüksü tanımaz. O oyuncu, sezonu tamamlayabilmek, istatistiklerini koruyabilmek ve o imzayı atabilmek için ağrıyı kesecek kortizon iğnelerine, hücresel yenilenmeyi hızlandıracak testosteron türevlerine veya BPC-157 gibi iyileştirici peptitlere sarılmak zorundadır.
Finansal baskı sadece bireysel değil, aynı zamanda lig yönetiminin kendi ekonomik dinamikleriyle de doğrudan ilişkilidir. NBA, ürününü dünyaya “yıldızlar ligi” olarak pazarlar. Maç yayın haklarını alan devasa medya kuruluşları, o milyarlarca doları sadece logonun hatrına değil, LeBron James, Stephen Curry, Kevin Durant gibi figürlerin sahada olma ihtimaline öderler. Tribünlere on binlerce dolar ödeyip bilet alan, ailesini o gece maça getiren taraftar, yıldız oyuncunun dizinin ağrımasını umursamaz. Seyirci şovunu ister. Lig yönetimi de bu şovu garanti altına almak zorundadır. Oyuncuların kendi bedenlerini korumak için icat ettikleri, tıp biliminin de şiddetle tavsiye ettiği “yüklenme yönetimi” (load management) kavramı, yani sağlıklı olmalarına rağmen yorgunluk birikimini önlemek için bazı maçlarda dinlenme kararı almaları, ligin ekonomik çıkarlarıyla doğrudan çatışır. Son yıllarda lig yönetiminin bu duruma savaş açması, “Eğer televizyon maçında dinlenirsen sana ve takıma devasa para cezaları keserim” diyerek kurallar koyması, sistemin ikiyüzlülüğünün en net fotoğrafıdır. Hatta yakın zamanda getirilen, bir oyuncunun sezon sonu ödüllerini (MVP, Yılın Takımları vs.) kazanabilmesi ve buna bağlı devasa “supermax” kontratlara hak kazanabilmesi için normal sezonda en az altmış beş maça çıkma zorunluluğu kuralı, bu baskının kurumsallaşmış halidir.
Bu altmış beş maç kuralına çok dikkatli bakmak gerekir. Lig, bu kuralı “taraftarların yıldızları izleme hakkını korumak” gibi romantik bir ambalajla sunmuştur. Ancak arka planda, zaten parçalanma sınırında olan sporcuları, ağrıları varken ve dinlenmeye ihtiyaçları varken zorla parkeye iten bir kırbaç işlevi görmektedir. Bir oyuncunun altmış dört maç oynayıp, hafif bir sakatlık yüzünden son maçlara çıkamaması, onun kariyerinde alacağı sözleşmeden kırk ila elli milyon dolar arasında bir kayıp yaşamasına neden olabilir. Böyle bir tehdit, Demokles’in kılıcı gibi oyuncunun tepesinde sallanırken, o oyuncunun doğal iyileşme sürelerini beklemesi imkansızdır. Kural açıktır: “Ödül ve para istiyorsan, o sahaya çıkacaksın.” Sporcu, o sahaya çıkacak fiziksel kapasiteyi doğal olarak üretemediğinde, bu dayatmanın yarattığı boşluğu bilim dışı, illegal ama anında etki eden yöntemlerle doldurur. Lig yönetimi bir yandan “Temiz spor istiyoruz, doping testlerimiz var” diyerek halka karşı şeffaflık oyunu oynarken, diğer yandan oyuncuları o yasadışı sulara itecek en vahşi kuralları bizzat kendi elleriyle yazar. Sistemin mimarları, ellerini kirletmeden, sporcuyu kirli yollara sapmaya zorlayan kusursuz bir tuzak kurmuşlardır.
Bana göre, spor medyasının bu konudaki tutumu da en az sistem kadar suçludur. Medya, bir oyuncunun sahaya iğnelerle, bantlarla, zor yürüyerek çıkıp kahramanca bir performans sergilemesini asırlardır “büyüklük”, “irade” ve “fedakarlık” olarak yüceltir. “Grip maçı” (Flu game) efsanelerinden tutun da, aşil tendonu kopukken serbest atış atan oyuncuların romantize edilmesine kadar her şey, aslında insan bedeninin istismar edilmesinin kutsanmasıdır. Taraftar ve medya, acıya rağmen oynamayı bir erdem olarak gördükçe, sporcu bu sahte kahramanlık mitine uymak zorunda hisseder. Zayıflık, dinlenme ihtiyacı veya “ben yoruldum” demek, modern spor lügatinde zayıflık ve karaktersizlik olarak damgalanır. Oysa bir makinenin benzini bittiğinde ona “karaktersiz” demezsiniz, sadece benzini bittiği için durduğunu bilirsiniz. İnsan bedeni de bir makinedir, ancak spor kültürü sporcudan biyolojisini aşmasını talep eder. Bu talebin karşılanabileceği tek yer karanlık kliniklerin arka odalarıdır. Seyirci, o oyuncunun acı içinde kıvranırken nasıl olup da ertesi gün tamamen iyileşmiş gibi sahaya çıktığını sorgulamaz; sadece kahramanlık anlatısına odaklanır. Oysa kahramanlığı yaratan şey çoğu zaman cesaret değil, o cesareti gösterebilmesini sağlayan ağrı kesiciler, kortizonlar ve hücre yenileyici hormonlardır.
Çarkın içindeki gladyatör metaforu, özellikle sakatlık dönüşlerinde çok daha keskin bir şekilde hissedilir. Genç bir oyuncu lige katıldığında, bedeni taze, umutları yüksektir. Ancak o ilk ciddi sakatlık yaşandığında, diyelim ki ön çapraz bağı koptuğunda, sistemin ne kadar soğuk ve hesapçı olduğu ortaya çıkar. Kulüp yönetimi, o oyuncunun doğal yollarla on iki ayda iyileşmesini beklemek istemez. Takımın şampiyonluk penceresi dardır, yatırım yapılmıştır ve oyuncunun bir an önce parkeye dönmesi gerekmektedir. Rehabilitasyon süreçleri, sporcunun sınırlarını korkunç derecede zorlar. Bu süreçte takım doktorları, oyuncunun çevresi ve hatta menajerleri devreye girerek, o “doğal olmayan” seçenekleri, bazen üstü kapalı, bazen çok net bir şekilde masaya koyarlar. Almanya’ya yapılan o gizli seyahatler, “deneysel” kan temizleme yöntemleri veya kıkırdak yenileyici peptit kürleri, işte bu anlarda sisteme entegre olur. Oyuncu, bir an önce dönmezse yerinin bir başka genç yetenekle doldurulacağını, hızla unutulacağını ve kariyerinin bir alt ligde veya Avrupa’da, çok daha düşük maaşlarla sona ereceğini bilir. Korku, modern sporun en güçlü motive edici unsurudur. O masaya yatıp, o yasaklı maddeleri damarlarına kabul eden sporcu, aslında sistemin acımasız dişlileri arasında ezilmemek için kendi ruhundan ve uzun vadeli sağlığından taviz vermektedir.
Ligin yapısı, yedek kulübesinde sırasını bekleyen, formayı kapmak için aç kurtlar gibi bekleyen yeteneklerle doludur. NBA, dünyadaki her basketbolcunun zirvesidir ve o zirvede kalabilmek, oraya çıkmaktan çok daha zordur. Sistem size, “Eğer sen yapamıyorsan, dışarıda senin yerini almaya hazır, daha genç, daha güçlü ve daha ucuz yüzlerce çocuk var” mesajını her saniye hissettirir. Bir veteran oyuncu, otuzlu yaşlarına geldiğinde gençlerin hızına yetişebilmek için sadece tecrübesine güvenemez. Hızlanmak, güçlenmek ve daha çabuk toparlanmak zorundadır. Bu hayatta kalma mücadelesinde, steroidler, testosteron yamaları veya EPO kullanımı bir ahlaki çöküş değil, sistemin dayattığı evrimsel bir adaptasyondur. Ormandaki avcı-av ilişkisinde olduğu gibi, yavaşlayan avcı açlıktan ölür; yavaşlayan NBA oyuncusu da kontratsız kalır. Çark dönerken, içindeki fare sadece daha hızlı koşmak zorunda değildir; aynı zamanda o çarkın hızına dayanabilmek için mutasyona uğramak zorundadır.
Tüm bu tabloyu değerlendirdiğimizde, daha önce irdelediğimiz fısıltı gazetelerini, sessizlik yeminlerini ve testlerin nasıl kolayca atlatıldığını çok daha iyi anlayabiliyoruz. Lig yönetimi, bu maddelerin kullanımını gerçekten, kökünden bitirmek istese, bunu başaracak yasal ve teknolojik güce sahiptir. 365 gün süren, günün herhangi bir saatinde yapılabilecek WADA standartlarındaki bir biyolojik pasaport ve kan testi programı, bu sorunu büyük ölçüde çözer. Ancak lig bunu yapmaz. Neden yapmadığını anladığımızda, asıl suçlunun kim olduğunu da görürüz. Lig yönetimi, seksen iki maçlık bu insanlık dışı fikstürü değiştirmek istemez çünkü daha az maç, daha az bilet geliri, daha az televizyon reklamı demektir. Uçuşları azaltıp bölgesel maçları artırmak istemez çünkü ulusal televizyonlarda tüm takımların tüm ülkeyi dolaşması marka değeri için gereklidir. Dinlenme günlerini artırmak istemez çünkü sezonun belli bir takvimde, diğer spor organizasyonlarıyla (NFL, MLB) çakışmadan bitmesi gerekir. Sistem, oyuncunun bedenini tüketmek üzerine kuruludur ve tüketilen bu malzemenin yerine konması, oyuncunun kendi sorunudur. Lig yönetimi, aslında o karanlık kliniklere sessiz bir onay verir; çünkü o klinikler, kırılan makine parçalarını tamir edip şovun devam etmesini sağlayan taşeron tamirhanelerdir.
Sporcuları doping yaptıkları için yerden yere vurmadan, onların başarılarını sadece iğnelere bağlamadan önce, o adamların nasıl bir cehennemin içinden geçtiklerini anlamamız şarttır. Bir uçaktan inip, sabaha karşı otel odasında saatlerce ağrıyan dizlerine buz koyan, ailesini aylarca göremeyen ve medyanın her gün üzerinde yarattığı o ezici baskıyla başa çıkmaya çalışan bir insanın, kendisine “Bu ilaç senin acını dindirecek, yarın gece sahada uçmanı sağlayacak ve milyon dolarlarını korumanı garantileyecek” denildiğinde, buna “Hayır, ben temiz kalacağım” demesi, insan doğasına aykırı bir beklentidir. Biz onlardan birer aziz olmalarını bekliyoruz ama onları vahşi hayvanların önüne atıyoruz. Onlara hem “Bizi eğlendir, en yükseğe zıpla, hiç durma” diyoruz, hem de “Bunu yaparken sakın doğanın sınırlarını aşma, tamamen organik kal” diyerek ikiyüzlü bir ahlak bekçiliği yapıyoruz.
Son tahlilde, Çarkın İçindeki Gladyatörler metaforu tam olarak yerine oturmaktadır. LeBron James gibi yıllara meydan okuyan, sistemin en tepesinde kalmayı başaran figürler, aslında bu vahşi çarkın içinde hayatta kalma oyununu en iyi, en profesyonel ve en sofistike şekilde oynayanlardır. Onlar kılıçlarını en iyi bileyen, zırhlarını en dayanıklı kimyasallarla güçlendiren gladyatörlerdir. Sistemin onları zorladığı o insanüstü tempoya ayak uydurabilmek için sınırları esnetmişlerdir. Bu yüzden, sahadaki o insanüstü performansları, o devasa kasları veya bir gecede iyileşen sakatlıkları izlerken sadece o sporcuyu değil, onu o hale getiren sistemi de görmemiz gerekir. Milyar dolarlık yayın gelirleri, küresel bir marka değeri ve bitmek bilmeyen maç takvimi, insan biyolojisiyle amansız bir savaşa girmiştir. Bu savaşta insan doğası tek başına kazanamaz. Kazanmak için, doğanın dışına çıkmak, sentetik müttefikler bulmak ve o karanlık anlaşmaları imzalamak bir tercih değil, sistemin dayattığı yegane hayatta kalma kuralıdır. Suçlu sadece iğneyi vuran kol değil; o kolu, o arenada her gece oynamaya mecbur bırakan, o bitmek bilmeyen maç takvimini yazan ve o şovdan milyarlar kazanan imparatorluğun ta kendisidir. Sistem, kırılmaz makinelere ihtiyaç duyar; ve elindeki tek malzeme insan olduğunda, o insanı bir makineye dönüştürmekten asla çekinmez.
BÖLÜM 9: İllüzyonun Anatomisi: NBA’in “Delikli” Test Protokolleri
Toplumların, özellikle de devasa kitleleri peşinden sürükleyen milyar dolarlık endüstrilerin ayakta kalabilmesi için bazı ortak yalanlara, sessiz anlaşmalara ve büyük illüzyonlara ihtiyacı vardır. Tıpkı modern havalimanlarındaki güvenlik kontrollerinin büyük ölçüde yolculara kendilerini güvende hissettirmek için tasarlanmış bir “güvenlik tiyatrosu” olması gibi, modern sporun anti-doping sistemleri de büyük oranda bir “temizlik tiyatrosu”ndan ibarettir. Bu tiyatronun amacı, bagajdaki asıl tehlikeyi bulmak değil, sıradaki yolculara ve izleyicilere sistemin tıkır tıkır işlediği, kuralların uygulandığı ve her şeyin adil olduğu mesajını vermektir. Seyirci, parkede izlediği o insanüstü performansların saf yetenek ve alın terinden kaynaklandığına inanmak ister. Sistem de ona bu inancı pazarlar. Ancak bu pazarlamanın arka planına, o gösterişli anti-doping kitapçıklarının satır aralarına ve test prosedürlerinin nasıl uygulandığına mikroskopla baktığınızda, karşınızda suçluları yakalamak için değil, aksine onları “yakalamamak” ve sistemi kazasız belasız işletmek için özenle tasarlanmış, her tarafı devasa boşluklarla dolu bir protokoller bütünü bulursunuz. Bu bölüm, o illüzyonun anatomisini, kuralların nasıl esnetildiğini ve kağıt üzerinde dünyanın en sıkı liglerinden biri gibi görünen NBA’in, aslında doping yapmak isteyen bir sporcu için nasıl devasa, konforlu ve yakalanması neredeyse imkansız bir oyun alanı sunduğunu deşifre etmektedir.
Dünya üzerinde anti-doping mücadelesinin altın standardı olarak kabul edilen yapı, Dünya Anti-Doping Ajansı (WADA) ve onun uyguladığı bağımsız, acımasız ve tavizsiz test protokolleridir. Olimpiyat sporcuları, bisikletçiler veya atletizm yıldızları, kariyerleri boyunca bu kurumun adeta nefesini enselerinde hissederler. Fakat Amerikan profesyonel spor ligleri, özellikle de NBA, WADA’nın yargı yetkisi dışındadır. NBA’in test protokolleri, bağımsız tıp otoriteleri tarafından tek taraflı olarak belirlenmez; bu kurallar, lig yönetimi ile Oyuncular Sendikası (NBPA) arasında yapılan Toplu İş Sözleşmesi (CBA – Collective Bargaining Agreement) görüşmelerinde pazarlık masasına yatırılır. İşte sistemin daha doğduğu anda sakat olmasının temel sebebi budur. Bir tarafta şovun devam etmesini ve marka değerinin zarar görmemesini isteyen milyarder takım sahipleri, diğer tarafta ise üyelerinin mahremiyetini, konforunu ve milyon dolarlık kontratlarını korumakla mükellef olan oyuncular sendikası vardır. Masadaki her iki tarafın da ortak, gizli ve en büyük çıkarı şudur: Hiçbir süperstarın doping testinden pozitif çıkmaması. Masanın iki tarafı da, asıl ürünü yok edecek, ligin güvenilirliğini yerle bir edecek bir skandalı istemez. Dolayısıyla, o pazarlık masasından çıkan test protokolü, bir uyuşturucu baskınından ziyade, önceden haber verilmiş, sınırları çizilmiş ve kaçış kapıları ardına kadar açık bırakılmış nezaket ziyaretlerine dönüşür.
Sistemin en büyük ve en ironik yalanlarından biri “habersiz test” (unannounced test) kavramıdır. Lig yönetimi, her sezon gururla oyuncularına dört kez habersiz test uyguladığını açıklar. Halk, “habersiz” kelimesini duyduğunda, sabahın köründe sporcunun kapısını çalan, onu yatağından kaldıran ve gözünü ayırmadan idrar kabına işemesini izleyen acımasız müfettişler hayal eder. WADA’nın bisiklet sporunda uyguladığı standart tam olarak budur. Ancak NBA’in “habersiz” kelimesine yüklediği anlam, gerçeklikten fersah fersah uzaktır. NBA protokollerinde işleyiş şu şekilde gerçekleşir: Testi yapacak olan bağımsız görevli, hedef şehre iner inmez veya tesise doğru yola çıktığında, takımın sağlık heyetine veya ilgili yetkilisine haber verir. Görevli, “Ben şu an geliyorum ve şu dört oyuncudan numune alacağım” der. Takım yetkilisi derhal o oyunculara ulaşır, antrenmanda değillerse tesise çağırır veya nerede olduklarını teyit eder. Teoride test habersizdir, çünkü oyuncu o gün test edileceğini sabah uyandığında bilmiyordur. Ancak pratikte, oyuncunun test memuruyla yüz yüze gelmesi ve o bardağa numuneyi vermesi arasında geçen süre, tıp dünyasında “biyokimyasal temizlik” yapmak için fazlasıyla yeterli bir zaman dilimidir. Dahası, NBA kurallarına göre bir oyuncunun kendisine test bildirimi yapıldıktan sonra numune vermek için altı saate kadar bekleme hakkı vardır. Altı saat. Bu süre, modern dopingin hızı ve farmakokinetiği göz önüne alındığında, bir sporcu için adeta bir ömürdür.
Altı saatlik bir pencerenin ne anlama geldiğini anlamak için, performans artırıcı kimyasalların insan vücudundaki yarı ömürlerini ve metabolize olma hızlarını bilmek gerekir. Daha önce bahsettiğimiz, hücresel iyileşmeyi sağlayan ve kas onarımını çıldırtıcı seviyelere çıkaran modern peptitlerin birçoğu (örneğin bazı GHRP formları), vücuda enjekte edildikten sadece yirmi dakika sonra pik yapar ve birkaç saat içinde kan dolaşımından tamamen silinir. Bu maddeler işlevlerini yerine getirip, kas fasyasındaki o sihirli onarımı başlattıktan sonra, geride idrarda veya kanda tespit edilebilecek makro bir iz bırakmadan moleküler düzeyde parçalanırlar. Eğer bir oyuncu sabahın erken saatlerinde bu mikro-dozlamayı yapmışsa ve öğlen test görevlisinin geldiği haberi kendisine uçurulmuşsa, o altı saatlik bekleme süresi, sistemdeki son kalıntıların da böbrekler ve karaciğer yoluyla temizlenmesi için tasarlanmış bir güvenlik sübabıdır. Test görevlisi tesisin bekleme odasında kahvesini yudumlarken, içerideki oyuncunun vücudu adeta kendi kanıtlarını yok eden kusursuz bir fırın gibi çalışır.
Eğer maddeler inatçıysa ve vücuttan o kadar çabuk atılamayacak formdaysa, işte o zaman spor tarihinin en meşhur, en klasik ve en etkili taktikleri devreye girer. Yıllar boyunca bisiklet dünyasını domine eden, girdiği yüzlerce doping testinin hiçbirinden pozitif çıkmayan Lance Armstrong’un o meşhur playbook’u (taktik kitabı), modern sporcuların en büyük rehberidir. Armstrong’un sırrı, ilaçları almamak değil, test anında sistemindeki ilaç yoğunluğunu makinenin algılayamayacağı kadar seyreltmekti. Bir NBA oyuncusuna test görevlisinin geldiği haber verildiğinde, oyuncu o devasa, lüks tesisin arka odalarından birine geçer ve takımın güvenilir, “iç çemberde” olan medikal personelinden biri tarafından damar yoluna hızla bir litre salin (tuzlu su) solüsyonu bağlanır. Damardan alınan salin, sadece on beş ila yirmi dakika içinde oyuncunun kan hacmini devasa oranda artırır, idrarını tamamen berraklaştırır ve vücuttaki o sentetik hormonların mililitre başına düşen konsantrasyonunu test cihazlarının “şüpheli” veya “pozitif” diyemeyeceği o güvenli eşiğin altına çeker. Görevliye numune verilmeden önce uygulanan bu basit, tespit edilemez ve tamamen “hidrasyon” kılıfına uydurulmuş tıbbi müdahale, NBA’in o gururla savunduğu test sistemini dakikalar içinde çaresiz bir palyaçoya dönüştürür.
Basketbol camiasında, özellikle de eski dönemlerde Lance Armstrong skandalı patlak verdiğinde, lig yetkililerinin bu yeni ve komplike test hilelerinden haberdar olduklarına dair naif bir inanç vardı. Araştırmacı gazeteciler, ligin anti-doping komitesiyle arka planda görüşmeler yaptıklarında, karşılaştıkları manzara dehşet verici bir cehalet veya daha kötüsü, muazzam bir “bilmezden gelme” ustalık sınıfıydı. Lig yetkilileri, sistemlerinin geçilemez olduğuna, görevlilerin tesise geldiği an kaçışın olmadığına inanıyor (veya öyle görünmek istiyor) lardı. Gazeteciler onlara, Armstrong’un takım arkadaşlarının test edilirken, Armstrong’un yan odada kendine beş dakika içinde salin enjekte edip testi nasıl temiz geçtiğini anlattıklarında, NBA yetkililerinin verdiği “Bizim oyuncuların altı saat süresi var, o kadar da değil” şeklindeki savunmaları, durumun ciddiyetsizliğini ortaya koyuyordu. Beş dakikanın yettiği bir hile sisteminde, oyuncuya altı saatlik bir esneklik tanımak, hırsıza kasanın şifresini vermekle kalmayıp, bir de o kasayı rahatça boşaltması için ona bir fincan çay ikram etmektir. Sistem yakalamak üzerine değil, yakalanması imkansız olanlara meşruiyet kazandırmak üzerine inşa edilmiştir.
Bu illüzyonun en kırılgan ve en tartışmalı yönlerinden biri de, sezon dışı (off-season) testlerde uygulanan “Whereabouts” yani Yer Bildirimi sistemidir. Normal şartlarda profesyonel bir elit atlet, yaz aylarını dinlenerek geçirir gibi görünse de, aslında bir sonraki sezonun fiziksel altyapısının inşa edildiği, kas kütlesinin eklendiği, sakatlıkların tedavi edildiği ve dolayısıyla ağır farmakolojik kürlerin en yoğun şekilde uygulandığı dönem tam olarak bu sezon dışı dönemidir. Lig maratonu sırasında oyuncular genellikle sadece iyileşmeyi hızlandıran mikro-dozlar alırken, yaz aylarında vücutlarını tamamen baştan yaratacak o makro-kürlere girerler. WADA’nın Yer Bildirimi sistemi, atletleri dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, yılın 365 günü, her gün belirledikleri bir saatlik zaman diliminde o adreste bulunmakla yükümlü kılar. Atlet o adreste bulunmazsa veya testi reddederse bir ihtar alır. Üç ihtar, doğrudan doping yapmış kabul edilmek ve yıllarca spordan men edilmek anlamına gelir. Olimpiyat atletlerinin kariyerleri, sırf kapı zilini duymadıkları için veya adreslerini güncellemeyi unuttukları için bitmiştir. Peki NBA’in milyar dolarlık yıldızları için bu “Yer Bildirimi” kuralı nasıl işler?
Toplu İş Sözleşmesi’nin o kapalı kapılar ardında yazılan altın sayfalarına göre, bir NBA oyuncusu off-season döneminde evinde bulunamazsa, kapıyı açmazsa veya “Ben şu an test vermek istemiyorum” diyerek görevliyi reddederse, bunun cezası spordan men edilmek, itibar suikastına uğramak veya kariyerinin bitmesi değildir. Bunun cezası, oyuncunun banka hesabından otomatik olarak kesilecek olan komik, cüzi ve neredeyse teşvik edici bir para cezasıdır. Kurallara göre, test görevlisini ilk gün reddetmenin veya evde bulunmamanın cezası sadece 1.000 dolardır. Eğer oyuncu inat eder ve ikinci gün de teste girmezse bu ceza 2.000 dolara, beş gün boyunca testi reddederse 5.000 dolara çıkar. Bir hafta boyunca kapıyı kilitli tutup test görevlilerini içeri almamaya devam etmeniz durumunda ödeyeceğiniz maksimum bedel 25.000 dolardır.
Bu rakamların psikolojik ve ekonomik boyutunu kavramak, illüzyonun kalbine inmektir. Ortalama bir NBA oyuncusu yılda on milyon dolar, süperstarlar ise elli milyon dolar kazanmaktadır. Elli milyon dolar kazanan bir sporcu için 25.000 dolar, sıradan bir vatandaşın cebindeki bozuk para hükmündedir. Şimdi o meşhur yaz dönemlerinden birine, Temmuz ayının sıcak bir sabahına gidelim. Los Angeles’ın o ultra lüks, yüksek güvenlikli sitelerinden birinde devasa bir malikane… İçerideki oyuncu, önceki aylardan kalan diz iltihaplarını kurutmak, kas hacmini geri kazanmak ve yaklaşan sezonda o yenilmez “tank” imajını korumak için altı haftalık çok ağır, yoğun bir peptid ve testosteron kürü uygulamaktadır. Kanındaki değerler adeta karanlıkta parlayacak kadar yüksektir. O sabah, sitenin güvenlik kulübesine asgari ücretin biraz üzerinde maaş alan, elinde test evrakları olan bir görevli gelir. Güvenlik, malikaneyi arar: “Efendim, doping testinden geldiler, kapıdalar.” Oyuncu durumu bilir. Eğer o görevliyi içeri alırsa, idrarını ve kanını verirse, sistemdeki o yoğun kimyasallar kesinlikle patlayacak, pozitif sonuç çıkacak, kariyeri lekelenecek ve kontratı iptal edilecektir. Oyuncu telefona cevap verir: “Ona evde olmadığımı söyle, veya git başımdan de, içeri alma.” Görevli kapıdan döner. Oyuncu, birkaç saat sonra takım menajerinden bir e-posta alır: “Testi kaçırdığınız için 1.000 dolar ceza aldınız.”
Bu bir ceza değildir; bu, doping yapmanın vergisi, sisteme ödenen bir tür yasal rüşvet ve oyuncunun milyon dolarlık kariyerini korumak için ödediği inanılmaz ucuz bir sigorta poliçesidir. Eğer kurallar bir eylemin karşılığına sadece oyuncunun rahatlıkla ödeyebileceği bir fiyat etiketi koyuyorsa, o eylem artık bir suç olmaktan çıkar, bir hizmete dönüşür. 25.000 dolar ödeyerek sisteminize istediğiniz her türlü kürü yapabilme, iyileşme hızınızı maksimize edebilme ve ardından sezon başladığında sanki bir genetik mucizeymiş gibi sahaya çıkıp milyonların hayranlığını kazanabilme özgürlüğü, modern spor endüstrisinin yarattığı en büyük yasal boşluktur. WADA standartlarında aynı hareketi yapan bir atletizm sporcusu ömür boyu itibarını ve kariyerini kaybederken, NBA oyuncusunun tek kaybı, bir akşam yemeğinde ödeyeceği hesap kadardır. NBA’in, “Oyuncularımızı sezon dışında da test ediyoruz” yalanı, işte bu komik para cezası bariyerine çarparak tuzla buz olur. Şahsi düşüncem, bu maddenin sendika tarafından sözleşmeye bu kadar esnek bir şekilde konulmasının ardındaki zekanın, kelimenin tam anlamıyla şeytani bir deha olduğudur. “Testi reddetme hakkı vermeyelim, bu şüpheli görünür; ama cezayı o kadar düşük tutalım ki, ihtiyacı olan herkes bu cezayı ödeyip paçayı kurtarabilsin.”
O malikanenin kapısında bekleyen test görevlisinin yaşadığı sosyolojik eziklik ve güç zehirlenmesi de bu sürecin bir parçasıdır. Anti-doping sistemleri sadece kağıt üzerindeki kurallarla değil, o kuralları uygulayan insanların psikolojisiyle de şekillenir. Bir yanda devasa bir koruma ordusuna, avukatlara ve medya gücüne sahip, ligin sembolü haline gelmiş dokunulmaz bir figür vardır. Diğer yanda ise prosedürü uygulamakla görevli, sıradan bir memur. Bu memurların oyuncular üzerinde kurabileceği bir otorite yoktur. Tesislere gittiklerinde bekletilirler, saygı görmezler ve genellikle prosedürün oyuncunun keyfine göre şekillendiği bir sürece hapsolurlar. Test numunesi verilirken gözlemcinin bizzat idrarın çıkışını izlemesi kuralı, süperstarların lüks malikanelerinde veya takımın özel soyunma odalarında ne kadar uygulanabilir? İhtişam, zenginlik ve güç, sıradan denetleyicileri her zaman pasifize eder. Lance Armstrong’un test görevlilerini evinin salonunda saatlerce bekletip onlara kahve ikram ederken, yukarıdaki yatak odasında doktoruyla birlikte kanını nasıl temizlediğini anlattığı belgeseller, aslında gücün denetimi nasıl yozlaştırdığının belgeselleridir. NBA gibi güç dengesinin tamamen oyuncuların ve yıldızların lehine olduğu bir ekosistemde, o sıradan test görevlilerinin o altı saatlik pencerelerde, oyuncunun kapısının önünde beklerken neler döndüğünü bilmelerine rağmen ses çıkaramamaları sistemin doğal bir sonucudur.
Testin kendisi de ayrı bir tartışma konusudur. NBA yönetimi sık sık “Yasaklı listemizde iki yüzden fazla madde var” diyerek övünür. Sokak uyuşturucularından, amfetaminlere, ağır ağrı kesicilerden kas geliştiricilere kadar uzun bir liste vardır. Bu liste o kadar uzundur ki, Bobby Portis gibi bir oyuncu aşırı dozda ağrı kesici (tramadol) aldığı için ceza yiyebilir veya OJ Mayo gibi bir isim garip bir enerji içeceğinin içindeki etken madde yüzünden radara takılabilir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, lig tarihinde yakalanan oyuncuların profili ve yakalandıkları maddelerdir. Bugüne kadar testlerde pozitif çıkıp ceza alan oyuncuların ezici bir çoğunluğu, ya kariyerinin sonuna gelmiş umutsuz veteranlar, ya rotasyonun derinliklerinde kaybolmuş çaylaklar ya da ne yaptığını bilmeyen, tıbbi bir ekibi olmayan “cahil” oyunculardır. Kullandıkları maddeler de genellikle eski nesil, çok ucuz, internetten sipariş edilebilen ve vücutta aylarca iz bırakan aptalca bileşiklerdir. Yani NBA testleri aslında “doping yapanları” yakalamaz; “fakir, eğitimsiz veya aptal olanları” yakalar.
Gerçekten profesyonel, “iç çemberin” bir parçası olan, LeBron James kalibresindeki süperstarların etrafında pervane olan o devasa endokrinologlar ordusu, WADA’nın bile tespit etmekte zorlandığı, yarı ömrü dakikalarla ölçülen otolog (kişinin kendi kanından üretilen) tedaviler ve sentetik dizilimi değiştirilmiş peptitler kullanır. Bu elit seviye ilaçların tespiti için sadece idrar veya basit kan tahlili yetmez; sporcunun tüm hormonal değişimlerinin yıllar boyunca izlendiği ve en ufak sapmaların yapay zeka ile analiz edildiği “Biyolojik Pasaport” uygulamasına ihtiyaç vardır. Bisiklet sporu, onca skandaldan sonra nihayet bu sisteme geçerek bir nebze olsun temizlenebilmiştir. Vücudunuzdaki retikülosit (genç kırmızı kan hücresi) oranı aniden yükselirse, testte EPO çıkmasa bile pasaportunuzdaki o sapma yüzünden ceza alırsınız. Ancak NBA’in kapalı dünyasında, gerçek anlamda bir Biyolojik Pasaport uygulaması, sendikanın sert direnişi nedeniyle asla tam kapasiteyle ve şeffaflıkla uygulanamamıştır. Çünkü eğer bir oyuncunun kan değerlerini beş yıl boyunca izlerseniz, Miami’de oynadığı o dönemlerdeki o devasa su tutma oranlarını, çenesindeki bezin tümörleştiği o yılları veya “dinlenmek” için Miami’ye gidip iki hafta sonra geri döndüğündeki o hormonal patlamaları grafik üzerinde anında yakalarsınız. Sistem o sapmaları görür ve makine alarm verir. Fakat alarmı kuranlar da, o binanın sahipleri de aynı kişiler olunca, o makinenin fişi sessizce çekili kalır.
Ligin bu delikli protokolleri savunma biçimi de PR dehasının bir başka örneğidir. Sürekli olarak “Biz de test yapıyoruz, bizim sistemimiz Amerikan futbolundan (NFL) daha bile sıkı” diyerek hedef şaşırtırlar. NFL’in durumu o kadar vahimdir ki, NBA onlarla kıyaslandığında gerçekten de bir sağlık örgütü gibi görünebilir. Ancak asıl mesele, basketbolun doğasının bu maddelerden sağladığı faydadır. David Stern döneminde bile lig yönetimi, doping tartışmaları açıldığında hep şu manipülatif argümana sığınmıştır: “Steroidler sizi daha iyi bir şutör yapmaz, oyun zekanızı artırmaz veya serbest atış yüzdenizi yükseltmez. Dolayısıyla basketbolda bunların bir faydası yoktur.” Bu o kadar kurnazca ve o kadar sinsi bir yalandır ki, basketbolu sadece topla oynanan bir beceri oyunu sanan milyonlarca insanı kolayca ikna eder. Evet, testosteron almak sizin üç sayı yüzdenizi artırmaz. Ama o testosteron ve türevleri, sekseninci maçın son çeyreğinde, rakibiniz yorgunluktan bacaklarını sürürken sizin hala ilk günkü patlayıcılığınızla ribaunta çıkmanızı sağlar. Üç sayı yüzdenizi artıran şey kaslarınızın büyümesi değil, yorgunluğu hissetmeyen bacaklarınızın o şuta dengeli bir şekilde kalkabilmesidir. HGH almak sizin oyun zekanızı artırmaz; ama kilitlenen dizlerinizi, yıpranan kıkırdaklarınızı bir gecede iyileştirerek o oyun zekanızı parkede on yıl daha sergilemenize olanak tanır. Basketbolda dopingin amacı beceriyi artırmak değil, beceriyi uygulayacak o fizyolojik motoru asla kapatmamaktır.
NBA’in test protokollerinin bu zayıflığı, sadece elit yıldızları değil, o yıldızların yörüngesinde dönen genç oyuncuları da korkunç bir ahlaki ikileme sürükler. Bir çaylak, lige adım attığında soyunma odasında kendi idollerini, o “zamanın yenemediği” efsaneleri izler. Onların nasıl çalıştıklarını, ne yediklerini, maçtan sonra nasıl toparlandıklarını gözlemler. Ve çok geçmeden, o göz kamaştırıcı başarıların sadece spor salonunda ağırlık kaldırarak elde edilmediğini anlar. İçeri sızan kuryeleri, özel doktor ziyaretlerini ve altı saatlik bekleme pencerelerindeki o sessiz, paniksiz “temizlenme” süreçlerini görür. O genç oyuncuya, sistemin test kuralları anlatılırken satır aralarındaki o boşluklar da göz kırpar: “Sezon dışında evde yoksan 1.000 dolar ceza ödersin, bu kadar.” Genç oyuncu, sistemin yakalamak için değil, şovu devam ettirmek için tasarlandığını anladığı o ilk gün, saflığını kaybeder. Artık karşısındaki seçenek şudur: Ya bu sessiz mutabakatın bir parçası olur, parasını o pahalı ve yakalanmaz tasarımcı peptitlere yatırır ve kariyerini on beş yıla uzatır; ya da temiz kalma romantizmine kapılıp üç yıl içinde dizleri tükenmiş, hızı kesilmiş bir şekilde ligden silinip gider. Sistemin delikleri, aslında oyuncuların içine çekildiği bir girdaptır.
İllüzyonun en mükemmel şekilde çalıştığı anlar, nadiren de olsa bir orta sıra oyuncusunun dopingden yakalanıp yirmi beş maç ceza aldığı anlardır. Lig, bu haberleri büyük bir gururla servis eder. ESPN anında son dakika geçer, analizciler “NBA kuralları acımasızca uyguluyor, ligin bütünlüğü her şeyden önemli” diyerek uzun uzun konuşurlar. Oysa feda edilen o piyon, şahı korumak için bilerek yapılmış bir hamledir. Seyirci, o orta sıra oyuncusunun ceza aldığını gördüğünde, “Demek ki LeBron James, Kevin Durant veya Stephen Curry bu testlerden temiz çıkıyor, demek ki onlar gerçekten de insanüstü yetenekler” diye düşünür. Sistemin birkaç kurban vermesi, ana figürlerin meşruiyetini perçinler. Kimse o yakalanan oyuncunun kullandığı maddenin muhtemelen çok ucuz bir SARM (Seçici Androjen Reseptör Modülatörü) olduğunu, yarı ömrünün uzun olduğunu ve oyuncunun o “altı saatlik” seyreltme taktiklerini veya “Whereabouts” para cezası kalkanını bilecek kadar paralı ve zeki olmadığını sorgulamaz. Yakalananlar her zaman eğitimsizler ve fakirlerdir; elitler ise o test protokollerinin boşluklarında adeta dans ederler.
Ben, spor dünyasının bu ikiyüzlülüğünü incelediğimde, olaya sadece bir aldatmaca olarak değil, aynı zamanda kusursuz bir kurumsal mimari olarak bakıyorum. NBA, bir eğlence şirketi olarak yapması gereken en mantıklı şeyi yapmıştır. Ürününü korumuş, yıldızlarına dokunulmazlık zırhı giydirmiş, ama aynı zamanda kamuoyunun adalet duygusunu tatmin edecek kağıt üzerinde bir test kitapçığı yaratmıştır. O kitapçıkta yazanlar, hukukçuların ve PR uzmanlarının bir şaheseridir. “Habersiz test var” derler, ama altı saat süre tanırlar. “Sezon dışı test var” derler, ama oyuncunun kapıyı açmama hakkını 25.000 dolarlık bir cezayla yasal hale getirirler. “Geniş bir yasaklı listemiz var” derler, ama oyuncunun damarına giren o milyar dolarlık tasarımcı hormonların izini sürecek teknolojiyi içeri sokmazlar.
LeBron James’in kariyerinin hiçbir anında pozitif bir test vermemiş olması, onun destekleyicileri tarafından her zaman en büyük savunma argümanı olarak öne sürülür. “Yirmi yıldır test ediliyor, bir kez bile yakalanmadı, temiz olduğu açık.” Lance Armstrong da on yıl boyunca dünyadaki tüm yarışları kazanıp binlerce teste girerken tam olarak bu cümleyi kuruyordu. “Ben gezegenin en çok test edilen sporcusuyum ve temizim.” Armstrong’un temiz olduğunu gösteren şey testlerin kendisi değildi; testlerin, onun sahip olduğu bilimsel altyapının gerisinde kalması ve test kurallarının etrafından dolaşabileceği o gri alanların büyüklüğüydü. NBA’in test protokollerine baktığımızda, WADA’nın o dönemki açıklarının bin katı daha büyük deliklerle dolu bir kevgir görüyoruz. Bu kevgirden sızmamak, yakalanmak asıl başarı (veya aptallık) gerektiren şeydir. LeBron James’in o devasa, eşine az rastlanır ve sınırları zorlayan fizyolojik dominasyonu, testlerden geçemeyecek kadar kirli olduğunun değil; etrafındaki tıbbi ve idari ekibin, o test protokollerinin deliklerini ne kadar iyi bildiğinin, o altı saatlik pencereleri, o off-season boşluklarını ve o sistemin zafiyetlerini bir orkestra şefi gibi nasıl kusursuzca yönettiğinin bir kanıtıdır.
Sonuç olarak, NBA’in anti-doping sistemi bir duvar değildir; daha ziyade bir labirenttir. O labirentin içinde yolunu kaybedenler, faturayı ödeyen piyonlardır. Labirentin haritasını elinde tutanlar, kuralları masada kendi menfaatlerine göre yazanlar ve o kuralların boşluklarında görünmez olanlar ise, zamanı yendiklerini iddia ederek heykelleri dikilen krallardır. İllüzyonun anatomisi öylesine kusursuz bir şekilde tasarlanmıştır ki, halkın gerçeği görmesini engelleyen şey gözlerinin kapalı olması değil, doğrudan gözlerinin içine tutulan o sahte güvenlik tiyatrosunun kör edici ışığıdır. Ve o ışık açık kaldığı sürece, laboratuvarda yaratılan efsaneler, temiz sporun kahramanları olarak alkışlanmaya devam edecektir.
BÖLÜM 10: David Stern’den Adam Silver’a: Şovu Korumak
Büyük kurumsal imparatorlukların inşası ve hayatta kalması, sadece sundukları ürünün kalitesiyle değil, o ürünün etrafına ördükleri mitolojinin gücüyle doğrudan ilişkilidir. Spor endüstrisi, özünde bir masal anlatıcılığı işidir. İnsanlar parkeye, sahaya veya korta baktıklarında sadece terleyen, koşan ve topu bir çemberden geçiren sıradan fanileri görmek istemezler; onlar, kendi yapamadıklarını yapan, yerçekimine meydan okuyan, acıyı hissetmeyen ve yıllara yenilmeyen yarı tanrılar görmek isterler. Bu mitolojinin sarsılması, bir spor ligi için sıradan bir kriz değil, varoluşsal bir tehdittir. Modern basketbolun kurumsal mimarisini ve doping karşısındaki o kusursuz, soğukkanlı ve derinlemesine hesaplanmış kayıtsızlığını anlayabilmek için, basketbol sahalarının dışına çıkıp Amerikan spor kültürünün yakın geçmişte yaşadığı en büyük travmaya, Amerikan Beyzbol Ligi’nin (MLB) o karanlık steroid çağına ve bu çağın çöküşünün yarattığı devasa enkaza bakmamız gerekir. Zira NBA komisyonerlerinin gece yataklarında terleyerek uyanmalarına sebep olan kabus, bir oyuncunun diz bağlarının kopması değil, ligin o parlak vitrininin bir kongre soruşturmasıyla paramparça olmasıdır.
Doksanlı yılların sonu ve iki binli yılların başı, beyzbol dünyası için adeta bir altın çağdı. Mark McGwire, Sammy Sosa ve ardından Barry Bonds gibi devasa figürler, kırılması imkansız sanılan “home run” rekorlarını birer birer altüst ediyor, topu stadyumların dışına, adeta stratosfere gönderiyorlardı. Amerikan halkı bu güç gösterisine tapıyordu. Stadyumlar dolup taşıyor, televizyon reytingleri tavan yapıyor, spor giyim markaları milyarlarca dolar basıyordu. Herkes mutluydu; çünkü şov, tarihte hiç olmadığı kadar büyüleyiciydi. Ancak bu ihtişamlı dönemin arkasında, laboratuvarlarda sentezlenen at steroidleri, devasa şırıngalar ve insan bedeniyle oynanan korkunç bir kumar yatıyordu. Gerçekler, sızdırılan laboratuvar belgeleri (BALCO skandalı) ve bağımsız raporlarla (Mitchell Raporu) gün yüzüne çıkmaya başladığında, Amerikan halkının o naif kahramanlık masalı bir anda mide bulandırıcı bir ihanet hikayesine dönüştü. Kongre soruşturmaları açıldı. Bir zamanlar çocukların posterlerini duvarlarına astığı o efsanevi atletler, Washington’da yemin altında ifade verirken terliyor, kekeliyor, yalan söylüyor ve utanç içinde başlarını öne eğiyorlardı. Rafael Palmeiro’nun kongre üyelerine parmağını sallayarak “Ben hayatım boyunca asla steroid kullanmadım” demesinden sadece birkaç ay sonra testinin pozitif çıkması, spor tarihinin en büyük itibar intiharlarından biriydi. Beyzbol, bu skandalın ardından yıllarca toparlanamadı. Rekorların yanına yıldız işaretleri kondu, efsaneler Hall of Fame (Şöhretler Müzesi) oylamalarından dışlandı ve en önemlisi, izleyicinin spora olan saf inancı sonsuza dek kirlendi.
İşte tam bu dönemde, New York’taki o devasa gökdelenin en üst katında, NBA’in efsanevi komisyoneri David Stern, beyzbolun bu trajik çöküşünü büyük bir dikkat, dehşet ve stratejik bir soğukkanlılıkla izliyordu. David Stern, sıradan bir spor yöneticisi değildi; o, seksenli yılların başında uyuşturucu batağına saplanmış, finalleri bile televizyonda banttan yayınlanan, iflasın eşiğindeki yerel bir basketbol ligini alıp, küresel bir milyar dolar makinesine dönüştüren kurumsal bir dahiydi. Yetmişli yılların sonunda NBA’in en büyük sorunu kokaindi. Stern, o yıllarda ligin imajını temizlemek için acımasız ve tavizsiz bir savaş vermiş, ligi uyuşturucu batağından çekip çıkararak Magic Johnson, Larry Bird ve Michael Jordan gibi figürlerin omuzlarında yükselen, aile dostu, küresel ve saygın bir “Disney” ürününe çevirmişti. Hayatının eserini inşa eden bu kurt yönetici, beyzbolda yaşanan steroid depreminin şok dalgalarının kendi ligine ulaşmasına asla izin veremezdi. O çok iyi biliyordu ki, bir kez o Pandora’nın kutusu açılırsa, bir kez federal savcılar ve kongre üyeleri NBA soyunma odalarına büyüteç tutmaya başlarsa, karşısına çıkacak tablo beyzboldan hiç de farklı olmayacaktı. Hatta daha da kötüsü olabilirdi; çünkü basketbol, beyzbola göre çok daha fiziksel, çok daha yorucu ve bedeni çok daha fazla tüketen bir spordu. Eğer oyuncuların toparlanmak için neler kullandığı ortaya çıkarsa, Stern’in o titizlikle inşa ettiği küresel şov, saniyeler içinde çökerdi.
Bu yüzden David Stern, kriz kapıya dayanmadan önce o meşhur savunma hattını kurdu. İki bin beş yılında, Amerikan Kongresi doping ve steroid kullanımı konusunda tüm büyük spor liglerinin komisyonerlerini ifade vermeye çağırdığında, beyzbol komisyoneri Bud Selig terler içinde, çaresiz ve ezik bir görüntü çizerken; David Stern, o meşhur avukat zekası, kibri ve kusursuz retoriğiyle komitenin karşısına oturdu. Stern’in o gün kongre üyelerine sunduğu argüman, spor tarihinin en büyük, en ikna edici ve en ustaca kurgulanmış yalanlarından biriydi. Stern, son derece özgüvenli bir ses tonuyla, “Sayın üyeler, basketbol bir güç veya dayanıklılık sporu değildir. Basketbol bir beceri, zarafet ve el-göz koordinasyonu sporudur. Dışarıdan alacağınız hiçbir steroid sizin serbest atış yüzdenizi artırmaz, size saha görüşü kazandırmaz veya iyi bir pasör yapmaz. Bu yüzden, bizim ligimizde performans artırıcı maddelerin sistematik bir faydası ve dolayısıyla sistematik bir kullanımı yoktur,” dedi.
Bu cümle, kelimenin tam anlamıyla bir halkla ilişkiler şaheseridir. Stern, ustaca bir kelime oyunuyla “performans artırıcı” kavramını sadece “halter kaldıran, devasa kaslar yapan” imajıyla sınırlandırmış ve komiteyi, basketbolun bu kimyasallardan tamamen bağımsız bir sanat dalı olduğuna ikna etmişti. Oysa Stern, dünyanın en zeki spor yöneticilerinden biri olarak, gerçeği herkesten iyi biliyordu. Elbette steroidler size şut atmayı öğretmezdi. Ancak daha önceki incelemelerimizde de derinlemesine tartıştığımız gibi, o steroidler, peptitler ve büyüme hormonları, seksen ikinci maçın son çeyreğinde o şutu atacak bacaklarda hala güç kalmasını, zıpladığınızda dizlerinizin titrememesini ve maçtan sonraki gün yataktan sürünerek değil, taze bir enerjiyle kalkmanızı sağlardı. Stern, kongre önünde dopingin “iyileşme” (recovery) boyutunu tamamen sumen altı ederek, sadece “beceri” boyutuna odaklandı ve inanılmaz bir şekilde bu taktik işe yaradı. Kongre üyeleri, kamuoyu ve hatta spor medyasının büyük bir kısmı bu büyülü argümana inandı. “Evet ya,” dediler, “kaslı olmak basketbolda işe yaramaz ki.” Stern, o gün o masadan sadece ligini kurtararak değil, NBA’in etrafına federal hükümetin bile nüfuz edemeyeceği kalın bir algı duvarı örerek kalktı.
Stern’in bu hamlesi, ligin kurumsal politikasının temel taşı haline geldi: Sorma, kurcalama ve testleri sadece bir “vitrin süsü” olarak tut. Lig, kamuoyuna karşı “Biz de yasaklı madde listemizi genişlettik, testlerimizi artırdık” diyerek şeffaflık oyunu oynarken, içeride, o milyar dolarlık yıldızların etrafındaki çemberi olabildiğince gevşek bıraktı. Stern’in felsefesi çok netti: Sorun, bir oyuncunun ne kullandığı değil, bunun haber olup olmadığıydı. Eğer bir şey gazete manşetlerine düşmüyorsa, NBA için öyle bir sorun yok demekti. Bu pragmatik ve acımasız yönetim tarzı, ligin değerini milyarlarca dolara taşıdı. Süperstarlar korundu, şov devam etti ve kimse beyzbolun yaşadığı o cehennemi yaşamadı. Ancak David Stern’in dönemi sona erip, bayrağı kendi yetiştirdiği öğrencisi Adam Silver’a devrettiğinde, oyunun kuralları, sahanın boyutu ve masadaki paranın miktarı tahmin edilemez ölçüde değişmişti.
Adam Silver’ın devraldığı NBA, artık sadece Amerika Birleşik Devletleri sınırları içinde tüketilen, ulusal televizyon kanallarına bağımlı bir organizasyon değildi. Silver’ın NBA’i, dünyanın her köşesine canlı yayınlanan, sosyal medyanın saniyelik hızıyla yönetilen ve en önemlisi, milyarlarca insanın yaşadığı Asya pazarına, özellikle de Çin’e devasa bir göbek bağıyla bağlanmış küresel bir imparatorluktu. Stern’in döneminde bir kriz çıktığında, bu krizi ulusal medyanın birkaç güçlü ismini arayarak veya kongre üyelerini ikna ederek savuşturabilirdiniz. Ancak Adam Silver’ın dünyasında krizler, anında tüm yerküreye yayılıyor, sponsorluk anlaşmalarını saniyeler içinde sarsabiliyordu. Silver, Stern gibi otokratik, korku salan, sert bir diktatör değildi. O, son derece yumuşak dilli, uzlaşmacı, oyuncularla arkadaş gibi görünen, modern bir “konsensüs” adamıydı. Fakat bu yumuşak, demokratik imajın arkasında, en az Stern kadar acımasız bir kurumsal korumacılık ve ligin mali çıkarlarını ne pahasına olursa olsun savunma güdüsü yatıyordu. Hatta diyebiliriz ki, Silver’ın o şeffaf ve oyuncu dostu görünümü, aslında arka planda dönen o biyokimyasal sirk için Stern’in sertliğinden bile daha mükemmel bir kamuflaj sağlıyordu.
Adam Silver döneminin en büyük zorluğu ve aynı zamanda en büyük odak noktası, marka değerini küresel ölçekte, özellikle de Çin pazarında korumaktır. Çin, NBA için sadece bir izleyici kitlesi değil, aynı zamanda ligin geleceğini finanse eden devasa bir nakit okyanusudur. Çin devlet televizyonu CCTV’nin ve teknoloji devlerinin (Tencent gibi) NBA’e ödediği yayın hakları milyarlarca doları bulmaktadır. Çin kültüründe, spor ikonlarına duyulan saygı ve hayranlık, neredeyse kusursuzluk üzerine kuruludur. Orada, Kobe Bryant veya LeBron James gibi figürler sadece yetenekli sporcular olarak değil, kusursuz iradeye sahip, ahlaki olarak üstün, mitolojik birer kahraman olarak pazarlanır ve tüketilir. Eğer bu kahramanlardan birinin, örneğin ligin en büyük yüzü olan ve Çin’de on milyonlarca forması, ayakkabısı satılan LeBron James’in, yıllar boyunca yasadışı peptitler, kan dopingi veya sentetik hormonlar kullandığı somut bir şekilde kanıtlanırsa, bunun yaratacağı yıkım sadece Amerika’daki birkaç sponsorun çekilmesiyle sınırlı kalmaz. Çin hükümeti, ahlaki yozlaşma gerekçesiyle ligin yayınlarını bir gecede durdurabilir (ki bunu geçmişte bir yöneticinin siyasi bir tweeti yüzünden anında yapmışlardı). Ayakkabı satışları dibe vurur, küresel çark kilitlenir.
İşte bu yüzden, Adam Silver’ın en birincil görevi, basketbolu adil bir şekilde yönetmek değil, bu “Too Big to Fail” (Batmak İçin Çok Büyük) olan yıldızların etrafındaki o kurumsal kalkanı tahkim etmektir. 2008 küresel krizinde Wall Street bankaları için kullanılan bu terim, günümüz NBA’inde süperstarlar için birebir geçerlidir. LeBron James gibi bir figür, sadece bir basketbolcu değildir; o başlı başına bir ekonomidir. O, Nike’ın çeyrek dönem bilançolarını etkileyen, televizyon ağlarının reklam saniyesi fiyatlarını belirleyen, oynadığı şehrin yerel ekonomisine (restoranlardan otellere kadar) yüz milyonlarca dolar katkı sağlayan bir endüstriyel komplekstir. Böyle bir kompleksin, basit bir anti-doping testindeki bir tüp idrar veya kan yüzünden çökmesine izin verilemez. Adam Silver, bu gerçeği masadaki herkesten daha iyi bilir. Bir yıldızın düşüşü, ligin düşüşüdür. Ligin düşüşü, kulüp değerlerinin azalması, oyuncu maaşlarının (salary cap) daralması ve tüm o şaşalı ekosistemin sarsılması demektir.
Bu noktada, ligin yönetiminin “Şovu Korumak” adına nasıl bir diplomasi ve inkar politikası yürüttüğünü görmek büyüleyicidir. Daha önce Biogenesis kliniğinin sızdırılan belgelerinde LeBron James’in en yakın arkadaşlarının ve eşinin antrenörünün isimlerinin çıktığından bahsetmiştik. O dönemde beyzbol ligi yeri göğü inletirken, NBA komiserliğinin kapıları sıkı sıkıya kapalıydı. Adam Silver’ın ofisi, bu tür iddialar karşısında üç aşamalı bir savunma protokolü uygular. Birinci aşama: Görmezden gel. Eğer ana akım medya konuyu büyütmüyorsa, lig asla bir açıklama yaparak konuyu meşrulaştırmaz. İkinci aşama: Sorulursa genelle. “Bizim test sistemimiz dünyanın en modern ve WADA uyumlu sistemlerinden biridir. Tüm iddiaları ciddiye alırız ancak somut kanıt olmadan hareket edemeyiz” diyerek yuvarlak ve diplomatik bir dille konuyu boğar. Üçüncü aşama: Piyonları feda et. Eğer ligin anti-doping kurumlarının çalıştığını kanıtlamak gerekiyorsa, derin rotasyondaki, takımın on ikinci veya on üçüncü oyuncusu konumundaki, genellikle ucuz diüretikler veya basit maddeler kullanan bir oyuncuyu testten bırakır ve ona yirmi beş maçlık ağır bir ceza verir. Sonra da bu cezayı basına, “Bakın, bizde kurallar herkes için aynı işler, gözünün yaşına bakmayız” mesajıyla servis ederler. Ancak herkes bilir ki, o kılıç asla krallara kalkmaz, sadece kölelerin boynunu keser.
Şovu korumanın bir diğer boyutu da teknolojik sansür ve tıbbi verilerin mülkiyetidir. NBA, modern teknolojiyi, yapay zekayı ve biyometrik takibi en yoğun kullanan liglerden biridir. Oyuncuların yataklarındaki uyku kalitesinden, antrenmandaki ivmelenmelerine, kanlarındaki oksijen doygunluğuna kadar her şey giyilebilir teknolojilerle milisaniye milisaniye takip edilir. Ancak bu verilerin mülkiyeti ve kullanımı konusunda Oyuncular Sendikası ile lig arasında devasa bir gizlilik anlaşması vardır. Kulüpler, oyuncuların bu derin tıbbi verilerini kendi aralarında veya kamuoyuyla paylaşamazlar. Eğer bir oyuncunun kanındaki biyolojik anomaliler, anormal bir iyileşme hızı veya yaşla ters orantılı bir kas yenilenmesi varsa, bu veriler takımın kapalı sunucularında kalır. Lig yönetimi, bu verilerin bağımsız bir anti-doping kuruluşu tarafından incelenmesine asla izin vermez. Veriler sadece “performans optimizasyonu” adı altında kullanılır. Yani lig, kimin ne yaptığını aslında hücresel düzeyde, o milyar dolarlık algoritmalar sayesinde saniyesi saniyesine bilmektedir. Adam Silver’ın masasında, hangi oyuncunun hangi maçtan sonra hangi karanlık protokolle toparlandığına dair raporların olmaması imkansızdır. Fakat mesele bilmek değil, bilineni halktan saklamaktır.
Ben şahsen Adam Silver’ı bu konuda eleştirirken, onun bulunduğu konumun zorluğunu ve o koltuğun getirdiği varoluşsal çelişkiyi de göz ardı edemiyorum. Bir komisyonerin ana görevi nedir? Sporda adaleti sağlamak mı, yoksa kendisini o koltuğa oturtan otuz milyarder takım sahibinin yatırımlarını büyütmek mi? Amerikan şirketler hukukuna ve kapitalizmin doğasına göre, cevap kesinlikle ikincisidir. Adam Silver bir ahlak şövalyesi değil, bir CEO’dur. Otuz milyarder patron, ona “Bizim milyarlarca dolarlık oyuncularımızı doping testlerinde yakala, marka değerimizi yerle bir et ve bizi batır” diye maaş ödemez. Onlar, “Şovu pürüzsüz bir şekilde yürüt, televizyon sözleşmelerini ikiye katla, Çin’deki pazar payımızı artır ve çatlak sesleri sustur” diye milyarlarca dolarlık bir bütçeyi yönetmesini isterler. Adam Silver, kendisinden istenen bu görevi kusursuz bir şekilde yerine getirmektedir. Onun yarattığı koruma kalkanı, sadece oyuncuyu değil, aslında oyunun ta kendisini, yani o devasa ticari ürünü korumaktadır.
Bu kalkanın en güçlü bileşenlerinden biri de spor medyasıdır. Medya, NBA ekosisteminin dışındaki bağımsız bir gözlemci değil, o ekosistemin tam merkezindeki en karlı ortaklardan biridir. ESPN, TNT gibi devasa kuruluşlar, milyarlarca dolar ödeyerek aldıkları yayın haklarının değerini düşürecek bir araştırmacı gazetecilik faaliyetine asla girişmezler. Ligin süperstarlarının doping yaptığına dair derinlemesine, aylarca sürecek, kanıt peşinde koşan bir belgesel veya dosya haber, bu kanalların ana akım bültenlerinde asla yer bulamaz. Çünkü o haberi yaptığınız gün, lig yönetimiyle aranızdaki tüm özel röportajlar kesilir, takım tesislerine girişiniz yasaklanır ve en önemlisi, milyarlarca dolarlık yayın sözleşmeniz tehlikeye girer. Medya da bu “omerta”nın gönüllü ve kazançlı bir parçasıdır. Gazeteciler, sadece kendilerine verilen istatistikleri, soyunma odası dedikodularını ve magazinel olayları haberleştirirler. Sahadaki bir oyuncunun 39 yaşında nasıl olup da 25 yaşındaki bir atletin üzerinden uçabildiğini överler ama “Nasıl?” sorusunun o biyokimyasal derinliğine asla inmezler. Adam Silver’ın en büyük başarısı, David Stern’den devraldığı bu medya tahakkümünü, daha yumuşak, daha arkadaşça ama çok daha etkili bir şekilde sürdürebilmesidir. O, sansür uygulamaz; sadece herkesin çıkarının susmaktan yana olduğu bir ekosistem yaratır ve o ekosistemin kendiliğinden çalışmasını izler.
LeBron James’in kariyeri boyunca bu sistemin en büyük yararlanıcısı olması, aslında sistemin onun üzerine ne kadar büyük bir bahis oynadığını gösterir. LeBron, David Stern’in inşa ettiği o küresel temelin üzerine dikilen en görkemli gökdelendir. Onun lise yıllarından itibaren “Seçilmiş Kişi” (The Chosen One) olarak pazarlanması, ligin Jordan sonrası aradığı o mesih kompleksinin tam karşılığıydı. Bu mesihin hata yapmasına, biyolojik olarak tükenmesine veya karanlık kliniklerin kapısında yakalanmasına izin verilemezdi. Miami’de geçirdiği o devasa fiziksel evrim, Cleveland’a döndüğündeki o ani küçülme, ortasındaki o esrarengiz “dinlenme” molaları ve ardından 40 yaşına kadar süren o amansız dayanıklılık… Tüm bunlar, ligin en üst katındaki odalarda, komisyonerlerin masalarında her bir detayıyla bilinen, ancak asla yüksek sesle telaffuz edilmeyen bir projenin parçalarıdır.
Ligin bu durumu meşrulaştırma çabaları da zamanla evrim geçirmiştir. Başlangıçta doping tamamen “kötü” ve “oyun dışı” olarak tanımlanırken, günümüzde özellikle Amerika’daki spor tıbbı söylemlerinin yavaş yavaş değiştiğini, “rejeneratif tıp”, “iyileşme optimizasyonu”, “yaşlanma karşıtı tedaviler” gibi süslü ve yumuşak kavramların ligin sözlüğüne girmeye başladığını görüyoruz. Adam Silver’ın yönetimi, ilerleyen yıllarda belki de bazı peptitlerin veya HGH benzeri tedavilerin, “doktor kontrolünde olması şartıyla” serbest bırakılması için zemin hazırlamaktadır. Dallas Mavericks’in sahibi Mark Cuban’ın yıllar önce çıkıp “Neden çapraz bağları kopan bir oyuncuya HGH verip onu daha hızlı iyileştirmiyoruz? Bu etik olmalı” şeklindeki çıkışı, aslında ligin içinden gelen bir nabız yoklamasıydı. Sistem, kapalı kapılar ardında zaten yaptığı şeyi, ileride yasal bir çerçeveye oturtup o büyük “hile” damgasından kurtulmanın yollarını aramaktadır. Ta ki o gün gelene kadar, kalkan görevini yapmaya, gözler kapatılmaya ve testler sadece piyonları avlamaya devam edecektir.
David Stern, NBA’i sokakların ve skandalların liginden kurtarıp, Wall Street’in ve küresel şirketlerin ligi yaptı. O, yalan söylemekten, gerçeği bükmekten ve komiteler önünde ligini savunmaktan asla çekinmeyen bir savaşçıydı. Adam Silver ise o mirası devraldı ve onu, dijital çağın, Asya pazarının ve sonsuz para akışının gerektirdiği kusursuz, pürüzsüz ve steril bir diplomasiyle yönetiyor. İkisi arasındaki fark, sadece tarz farkıdır; amaçları tamamen aynıdır: Şovu korumak. Çünkü şov durduğunda, o devasa salonların ışıkları kapandığında ve insanlar sahadaki o tanrıların aslında laboratuvarda hazırlanmış kimyasal kokteyllerle ayakta duran çaresiz faniler olduğunu anladığında, sihir bozulur. Sihir bozulduğunda, para akışı kesilir.
NBA’in hikayesi, sahadaki yeteneğin olduğu kadar, o yeteneği koruyan kurumsal zekanın da hikayesidir. Steroidlerin, beyzbolu nasıl bir utanç çukuruna ittiğini gören bu zeka, aynı hatayı asla tekrarlamaz. LeBron James ve onun gibi devasa figürler, sahanın içinde ne kadar özgür ve durdurulamaz görünüyorlarsa, aslında sahanın dışında da o milyar dolarlık sistemin ördüğü o kalın koruma duvarının içinde o kadar güvendedirler. Bir yıldızın düşüşü, ligin düşüşüdür. Ve bu lig, hiçbir yıldızının, hele ki en parlak olanının, sıradan bir kimyasal testin kurbanı olmasına asla müsaade etmeyecek kadar büyük, acımasız ve kendi yalanlarına aşık bir imparatorluktur. Şov devam etmelidir, çünkü gösterinin kendisi, içindeki gerçeklikten çok daha değerlidir. Ve bu şovun perdesi, ancak o perdeyi tutan ellerin de menfaati bittiğinde kapanacaktır; ki bu, milyarlarca doların döndüğü bu çarkta hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir ihtimaldir. Sistem, tanrılarını korumak için doğayı bile feda etmeye hazırdır.
BÖLÜM 11: BALCO ve Victor Conte’nin Kehanetleri
Modern spor tarihinin en büyük, en sofistike ve sonuçları itibarıyla en yıkıcı kimyasal devriminin arkasındaki isim, aslında tıp fakültesi mezunu bir doktor veya devlete bağlı bir araştırma laboratuvarının başındaki saygın bir bilim insanı değildi. Bay Area Laboratory Co-operative, yani tüm dünyanın ezbere bildiği o meşhur kısaltmasıyla BALCO’nun kurucusu Victor Conte, kariyerine bir funk grubunda bas gitarist olarak başlamış, kendi kendini yetiştirmiş bir beslenme uzmanı ve spor dünyasının gördüğü en zeki, en pragmatik kimya mühendisiydi. Spor endüstrisi, Victor Conte’ye kadar dopingi her zaman mevcut, bilinen ve kara borsada satılan veterinerlik ilaçlarının veya anabolik steroidlerin insan bedenine gizlice enjekte edilmesi olarak tanımlardı. Sporcular ilacı alır, vücutlarına yükler ve ardından yakalanmamak için dua ederek bu maddelerin yarı ömürlerinin dolmasını beklerlerdi. Bu, körlemesine oynanan bir ruletti. Ancak Victor Conte, bu ilkel kumarı tamamen bitiren bir paradigma değişimi yarattı. O, mevcut ilaçları testlerden kaçırmak yerine, henüz icat edilmemiş, tıp literatüründe adı bile geçmeyen ve dolayısıyla anti-doping laboratuvarlarının test panelinde aranmayan yepyeni “tasarımcı steroidler” (designer steroids) üretti. “The Clear” (THG) ve “The Cream” adını verdiği bu görünmez maddeler, Amerikan spor tarihini temelinden sarstı. Atletizmden beyzbola kadar yüzlerce elit sporcu, Conte’nin laboratuvarından çıkan bu görünmez zırhı giydi ve yıllarca hiçbir teste yakalanmadan rekorları paramparça etti.
Victor Conte’nin federal bir baskınla yakalanması, hapse girmesi ve ardından itirafçı olarak tüm sistemin ipliğini pazara çıkarması, onu spor dünyasının en nefret edilen adamından, en güvenilir ve en korkutucu “bilgi kaynağına” dönüştürdü. O, Matrix’in kodlarını yazan adamdı ve şimdi o kodların ne kadar kolay kırılabileceğini tüm dünyaya anlatıyordu. Hapis cezasını çektikten sonra, anti-doping savunucusu kimliğiyle ortaya çıkan Conte’nin spor dünyasındaki test protokolleri hakkında söylediği her söz, aslında sistemin kalbine saplanan birer hançer niteliğindedir. Çünkü sistemi ondan daha iyi bilen, insan fizyolojisinin karanlık köşelerine ondan daha iyi hakim olan hiç kimse yoktur. Conte’nin modern spor dünyası için, özellikle de olimpiyatlar ve NBA gibi devasa organizasyonlar için ortaya attığı o meşhur kehanet ve teşhis, aslında bizim tüm bu yazı dizisi boyunca anlatmaya çalıştığımız illüzyonun tek cümlelik özetidir: “Doping testleri bir uyuşturucu testi değil, bir zeka testidir.” Bu cümle, yüzeyde basit bir espri gibi dursa da, içerdiği biyokimyasal gerçeklik ve kurumsal çürüme açısından dehşet vericidir.
Conte’ye göre bir sporcunun modern dönemde doping testinden pozitif çıkması, o sporcunun yasaklı madde kullandığını değil, etrafındaki doktor ekibinin ne kadar aptal, cahil ve hesaplamadan yoksun olduğunu gösterir. Zira günümüzde doping, seksenli yıllardaki gibi vücutta haftalarca, aylarca kalan ağır ve hantal moleküllerle yapılmıyor. Daha önceki bölümlerde de değindiğimiz üzere, modern spor tıbbı, yarı ömrü saatlerle, bazen dakikalarla ölçülen ultra-hızlı sentetik versiyonlar kullanmaktadır. Conte, 2024 Paris Olimpiyatları öncesinde yaptığı bir açıklamada, WADA’nın (Dünya Anti-Doping Ajansı) test protokollerinin bile “içinden devasa bir kamyon geçebilecek kadar büyük boşluklarla dolu olduğunu” açıkça belirtmiştir. Olimpiyatlarda yarışma dışı (out-of-competition) testlerde yaklaşık seksen farklı uyarıcı ve narkotik maddenin aranmadığını, sporcuların antrenman dönemlerinde bu maddeleri serbestçe kullanıp vücutlarını limitlerin ötesine taşıdıklarını ve sadece yarışma günü temiz kalmalarının yettiğini ifşa etmiştir. Eğer dünyanın en sıkı, en acımasız ve bağımsız olarak kabul edilen olimpiyat testlerinde bile durum bu kadar vahimse, NBA gibi oyuncular sendikasının kuralları belirlediği, altı saatlik bekleme pencerelerinin olduğu ve cezaların para ile ödenebildiği bir ligde dönen biyokimyasal oyunların boyutunu hayal etmek bile insanın kanını dondurur.
Victor Conte’nin detaylandırdığı bu “zeka testi” mekanizması, özellikle testosteronun sentetik versiyonlarının vücuda nasıl sokulduğu ve oradan nasıl sihir gibi buharlaştığı üzerine kuruludur. İnsan vücudu doğal olarak testosteron üretir ve doping testleri, dışarıdan alınan sentetik testosteron ile vücudun ürettiği doğal testosteron arasındaki karbon izotop oranını (CIR – Carbon Isotope Ratio) ölçerek hileyi tespit etmeye çalışır. Ancak Conte ve onun modern ardılları, bu sistemi hacklemenin çok basit bir yolunu bulmuşlardır: Mikro-dozlama. Geleneksel anabolik steroidler kas içine enjekte edildiğinde kana yavaş yavaş karışır ve günlerce tespit edilebilir durumda kalır. Ancak modern basketbolcuların ve elit sporcuların kullandığı hızlı etkili testosteron jelleri, kremleri veya dil altı damlaları, vücuda alındıktan sadece birkaç saat sonra pik noktasına ulaşır. Bir NBA oyuncusunun gece yarısı maçtan sonra eve döndüğünü ve saat on bir sularında vücuduna hızlı etkili bir testosteron veya spesifik bir doku onarıcı peptit uyguladığını düşünün. İlaç, sporcu uykunun o derin, onarıcı evresindeyken, yani gece iki ile dört arasında sistemde bir fırtına gibi eser. Hasarlı kas lifleri onarılır, merkezi sinir sistemi şarj edilir, iltihaplar kurutulur. Sabah saat altı olduğunda ise, bu sentetik moleküller karaciğer ve böbrekler yoluyla tamamen metabolize olmuş, kan ve idrardaki izleri doğal referans aralıklarının içine çoktan geri dönmüştür. Test görevlisi sabah saat sekizde kapıyı çaldığında, alacağı numune, tıbbi açıdan dünyanın en temiz, en saf insanına aittir. İşin içinde sadece altı saatlik bir kimyasal operasyon vardır ve sistem bunu asla göremez.
Bu durum, zekanın ve maddi imkanların spor ahlakını nasıl yendiğinin en somut göstergesidir. NBA gibi bir ligde bu mikro-dozlama ve yarı ömür hesaplamalarının başarısız olma ihtimali neredeyse sıfırdır. Çünkü bu organizasyonu yönetenler, sıradan antrenörler değil, dünyanın en pahalı endokrinologlarıdır. Conte’nin sık sık vurguladığı gibi, sistemin en büyük açığı “yarışma dışı” veya “mesai dışı” denilen o karanlık zaman dilimleridir. Atletlerin vücutlarına en büyük müdahalelerin yapıldığı yerler soyunma odaları değil, kendi yatak odaları, malikanelerinin bodrum katlarındaki özel klinik odalarıdır. Gözlemcinin olmadığı, kamera kaydının bulunmadığı her dakika, aslında biyolojik sınırların ihlal edildiği potansiyel bir suç mahallidir. Conte’ye göre, sporda temizlik bir illüzyondur ve halk, kahramanlarının bu illüzyonu sürdürmesi için sessizce bu yalanı kabul etmeye dünden razıdır.
Bu noktada, Victor Conte’nin teorilerini doğrulayan, spor dünyasında deprem etkisi yaratması gerekirken ustaca hasıraltı edilen çok spesifik ve cesur bir iddiadan bahsetmemiz gerekir. Kafes dövüşü dünyasının, yani MMA’in (Karma Dövüş Sanatları) en aykırı, en zeki ve hitabet yeteneği en yüksek figürlerinden biri olan Chael Sonnen’in ortaya attığı o dehşet verici iddia, aslında fısıltı gazetesinin çok ötesine geçen, doğrudan bir ifşaattı. Sonnen, kendi kariyerinde defalarca kez performans artırıcı madde kullanmaktan yakalanmış, bu işin yeraltı dünyasını, tedarik zincirini ve kimyasını çok iyi bilen, kendi deyimiyle “kirli bir sporcu”ydu. Onun sözleri, dışarıdan bakan bir gazetecinin veya bir komplo teorisyeninin sözleri değil, bizzat o laboratuvarların, o iğnelerin ve o karaborsanın içinden gelen bir uygulayıcının sözleriydi. Popüler bir komedi ve sohbet programına katıldığında, konu elit atletlere ve basketbola geldiğinde Sonnen, daha önce kimsenin cesaret edemediği kadar spesifik ve hedef gösteren bir cümle kurdu. Söylediği şey, öyle kulaktan dolma bir dedikodu değil, bir lojistik gerçeğin beyanıydı: “Eğer dünya LeBron’un ne yaptığını anlasaydı, diğer basketbolcular onun ne yaptığını duyup ‘Evet, bunun bir önemi yok’ demezlerdi. Bu performans artırıcıların ne işe yaradığını bilseniz, bunun neden önemli olduğunu anlardınız. Bizim aynı ilaç tedarikçimiz var. Onun tam olarak ne yaptığını biliyorum. O, EPO kullanıyor.”
Sonnen’in bu iddiası, daha önceki bölümlerde yüzeysel olarak değindiğimiz o “fısıltı” veya “şüphe” bulutlarını tamamen dağıtıp, olayı somut, tanımlanabilir ve tek bir kimyasal ajanın üzerine yoğunlaştırdı. EPO, yani Eritropoietin. Bu kelime, spor dünyası için anabolik steroidlerden bile daha korkutucu, daha etkili ve çok daha prestijli bir doping türünü ifade eder. Eğer Sonnen’in iddiasını, bir delinin saçmalaması olarak değil de, yıllarca bu yeraltı dünyasında yaşamış bir adamın soğukkanlı bir gerçeği ifşa etmesi olarak ele alırsak, LeBron James’in kariyerindeki o açıklanamaz dayanıklılığın, o yorulmak bilmeyen motorun ve kırk yaşına yaklaşırken bile maçın son dakikalarında sahanın bir ucundan diğer ucuna atılan o deparların arkasındaki tüm gizem aydınlanmış olur. EPO, bir basketbolcunun isteyebileceği en kusursuz, en amaca yönelik ve en sinsi performans artırıcıdır.
Eritropoietin’in ne olduğunu ve insan vücudunda nasıl bir mucize yarattığını anlamak için, hücresel solunuma inmemiz gerekir. Vücudumuzda böbrekler tarafından doğal olarak üretilen bu hormon, kemik iliğine kırmızı kan hücresi (eritrosit) üretmesi emrini verir. Kırmızı kan hücreleri, akciğerlerden aldıkları oksijeni kas dokularına taşıyan küçük kargo gemileridir. Bir sporcu efor sarf ettiğinde, kasların oksijen talebi artar. Oksijen yetersiz kaldığında, kaslar enerji üretmek için anaerobik (oksijensiz) solunuma geçer ve bunun sonucunda laktik asit birikir. Laktik asit, bacaklarda hissettiğiniz o yanma hissidir, sizi yavaşlatan, nefes nefese bırakan ve dördüncü çeyrekte şutunuzun kısa düşmesine neden olan o biyolojik duvardır. Dışarıdan sentetik EPO alan bir sporcunun kanındaki kırmızı kan hücresi sayısı, doğal sınırların çok üzerine çıkar. Bu, otobanda şerit sayısını iki katına çıkarmak gibidir; kaslara giden oksijen kargosu inanılmaz bir şekilde artar. Kaslar asla oksijensiz kalmaz, laktik asit birikmez. Sonuç? Yorulmazlık. Bir oyuncu EPO kullandığında, rakipleri maçın son çeyreğinde tükenmişken, o sanki maç henüz yeni başlamış gibi taze kalır.
Chael Sonnen’in “Onun ne yaptığını biliyorum” derken kastettiği şey tam olarak buydu. Yüz on beş, yüz yirmi kiloluk devasa bir kütleyi sahada kırk dakika boyunca, hem de bir oyun kurucu hızında oradan oraya taşımak, oksijen tüketimi açısından bir kabustur. Doğal bir kalbin, o kütleye yetecek kadar oksijeni geleneksel kan değerleriyle pompalaması ve o oyuncunun maç sonunda yorulmaması imkansızdır. EPO, o devasa motorun içine gizlice yerleştirilmiş, hiç bitmeyen bir oksijen tüpü gibidir. Anabolik steroidler sizi büyük ve güçlü yapar, evet. Ancak basketbol sadece güç değil, aynı zamanda tekrarlı bir sprint ve kardiyovasküler bir cehennemdir. Eğer çok büyük kaslarınız varsa ama o kaslara yeterli oksijen gitmiyorsa, tıpkı Miami yıllarındaki o meşhur kramp maçında olduğu gibi sistem kilitlenir. EPO kullanımı, işte bu kilitlenmeyi engellemek, o devasa kütlenin ihtiyaç duyduğu oksijeni kesintisiz sağlamak ve toparlanma süresini saniyelere indirmek için tasarlanmıştır.
Bu iddianın yankıları, aslında yankısızlığıyla daha büyük bir gürültü koparmıştır. Dünyanın en ünlü yayınlarından birinde, ismen, cisimle ve kullanılan ilacın markasıyla doğrudan hedef gösteriliyorsunuz. Sizi suçlayan kişi “Aynı adamdan mal alıyoruz” diyerek lojistik bir bağlantı kuruyor. Normal bir hukuk düzeninde, onuruna ve mirasına böylesine ağır bir iftira atılan, dünyanın en büyük markalarından biri olan bir süperstarın anında devasa bir karalama (defamation) davası açması, o dövüşçünün hayatını mahkemelerde karartması beklenir. Klutch Sports gibi avukat ordularına sahip bir ajansın, bu iddiayı anında tekzip etmesi, basın toplantıları düzenlemesi ve “Müvekkilimiz tamamen temizdir, bu asılsız iddialar yargıya taşınacaktır” demesi gerekirdi. Ancak ne oldu? Hiçbir şey. Tam bir mezar sessizliği. Daha önceki fısıltı gazetesi olaylarında olduğu gibi, burada da sessizlik en rasyonel, en güvenli ama aynı zamanda en suçlayıcı savunma mekanizması olarak kullanıldı. Eğer Chael Sonnen’e dava açarsanız, hukuki keşif (discovery) süreci başlar. Mahkeme, iddiaların doğruluğunu araştırmak için Sonnen’in tedarikçisini, telefon kayıtlarını ve daha da kötüsü, LeBron’un kendi tıbbi geçmişini, özel laboratuvar testlerini ve finansal hareketlerini talep etme hakkı kazanır. Bu, o milyar dolarlık imparatorluğun kapılarını federal adaletin fenerine açmak demektir. Sistemi kuranlar çok iyi bilirler ki, sessiz kalmak, her zaman o tehlikeli sularda mahkemeye çıkmaktan daha karlıdır. Çamur atıldığıyla kalır, medya bir süre sonra konuyu unutur, hayranlar zaten inanmak istemez. Sessizlik, bir kez daha suçu örten en kalın battaniye olmuştur.
Ancak EPO kullanımının karanlık bir yüzü, kelimenin tam anlamıyla ölümcül bir bedeli vardır. Kana bu kadar çok kırmızı kan hücresi yüklediğinizde, kanın viskozitesi, yani akışkanlığı değişir. Kan, su gibi akıcı olmak yerine, adeta koyu bir çamur, bir balçık kıvamına gelir. Sahada koşarken, kalp ritminiz saniyede yüz seksen, iki yüz atarken bu kalın kanı pompalamak sorun yaratmayabilir. Ancak gece olup uykuya daldığınızda, dinlenme nabzınız kırklara, ellilere düştüğünde, kalp o çamur kıvamındaki kanı damarlarda, özellikle de kılcal damarlarda itmekte inanılmaz derecede zorlanır. Doksanlı yıllarda ve iki binlerin başında Avrupalı birçok elit bisikletçinin, yirmili yaşlarının baharında uykularında sessizce hayatlarını kaybetmesinin, kalp krizi geçirerek yataklarında ölü bulunmalarının sebebi tam olarak budur. EPO, kontrolsüz veya dikkatsiz kullanıldığında, sporcunun kendi kanını pıhtılaştırarak onu içten içe boğan sinsi bir katildir. Bu sporu yapanlar, gece uyurken kalp atışları belirli bir seviyenin altına düştüğünde alarm veren özel monitörlerle uyumak zorunda kalmışlardır. Alarm çaldığında, uykudan uyanıp, kanın pıhtılaşmasını engellemek ve kalbi hızlandırmak için gecenin bir yarısı otel odasında kondisyon bisikleti çevirmek, bu karanlık dünyanın en bilinen, en trajik rutinlerinden biridir.
Chael Sonnen’in açıklamalarında, sadece kullanılan madde değil, bu maddenin yarattığı o ölümcül risk de vurgulanmıştır. Güçlü bir sporcunun etrafındaki doktor ekibi, bu kalınlaşan kanı seyreltmek, kalp krizlerini önlemek ve o ince çizgide yürümek için kan sulandırıcılar, sürekli yapılan hematokrit testleri ve gece boyu süren monitör takiplerinden oluşan devasa bir sağlık altyapısı kurmak zorundadır. Ancak insan bedeni, kusursuz bir makine değildir. Bazen genetik ufak bir sapma, bazen yorgunluk, bazen de dozajdaki ufacık bir hata, o karanlık senaryonun gerçekleşmesine neden olabilir. Daha önceki satırlarda derinleşmemeye çalıştığım ancak konu buraya geldiğinde hatırlanması elzem olan o kalp krizi vakaları, elit sporcuların ailelerinde veya genç nesillerde görülen o açıklanamaz kardiyak tutulumlar, aslında bu ağır hücresel ve kimyasal mirasın, o laboratuvarlarda yapılan tehlikeli dansın bir nevi yan ürünleridir. Bir baba, kendi vücudunu bir kimyasal deney tüpüne çevirdiğinde, bunun sadece kendi başarı hanesine değil, etrafındaki genetik veya çevresel ekosisteme nasıl yansıdığı, tıbbın henüz tam olarak yüksek sesle tartışamadığı korkunç bir muammadır.
Victor Conte’nin yıllar süren sessizliğinin ardından, basketbol dünyasındaki bu spesifik iddialara dair yaptığı o can alıcı yorumlar da, aslında tüm bu anlattıklarımızın bir nevi onay mührüdür. Bir başka efsane Kevin Garnett’in o meşhur “BALCO suyu içiyor” çıkışının ardından, Conte bir röportajında bu iddiaları duyduğunda sadece gülümsemekle yetinmemiş, aynı zamanda son derece teknik bir analizle şüphelerin neden haklı olduğunu açıklamıştır. “Ortada somut, mahkemede kanıtlanmış bir delil yok. Oyuncuya haksızlık etmek istemem,” diye başlar söze Conte, o tecrübeli ve kurnaz üslubuyla. Ancak hemen ardından, spor dünyasında “rahatlatıcı tatmin” (comfortable satisfaction) olarak bilinen o standarttan bahseder. Bir insanın doğrudan iğne vurulurken kameraya alınmasına gerek yoktur. Eğer o kişinin eşi, menajeri, çocukluk arkadaşı, özel antrenörü Miami’nin göbeğindeki bir anti-aging kliniğinden (Biogenesis) yüz binlerce dolarlık peptit, HGH ve testosteron alışverişi yapıyorsa; eğer o kişi maçın içinde açıklanamaz bir şekilde kilo alıyor, saçları dökülüyor, çenesinde tümörler çıkıyor ve 39 yaşında yirmilik gençleri geride bırakacak bir oksijen kapasitesi sergiliyorsa, orada “rahatlatıcı tatmin” seviyesi çoktan aşılmış demektir. Conte, kendi yarattığı sistemin şifrelerini başka birinin üzerinde gördüğünde bunu anında tanır. Çünkü bir hırsız, başka bir hırsızın ayak izlerini dünyanın öbür ucunda bile olsa tespit edebilir. Garnett’in isyanı içeriden gelen ampirik bir gözlemken, Conte’nin omuz silkişi ve bu iddiaları rasyonalize etmesi, sistemin mimarının esere dışarıdan bakıp imzasını tanımasıdır.
NBA yönetiminin ve elit oyuncuların bu kehanetler, ifşalar ve doğrudan suçlamalar karşısındaki tavrı, aslında bir “inkar” değil, sessiz bir “kabul” sürecidir. Bugün geldiğimiz noktada, performans artırıcı maddelerin kullanımı bir suç olmaktan çıkıp, profesyonelliğin, bedene yatırım yapmanın ve rekabetçi avantaj sağlamanın bir ön koşulu haline gelmiştir. Victor Conte’nin o karanlık laboratuvarlarda başlattığı devrim, bugün devasa spor komplekslerinin içine, yasal boşlukların arkasına ve elit doktorların steril ofislerine taşınmıştır. Eskiden merdiven altıydı, şimdi ise ana akım bir endüstri kolu. İnsanların Chael Sonnen’in sözlerini duyup da ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etmeleri, aslında toplumun da bu illüzyonu kendi içinde kabullendiğini, kahramanlarının sahte olduğunu bilse bile o sahteliğin sunduğu estetiği gerçeğe tercih ettiğini gösterir.
Bu zeka testini geçemeyenler, her zaman sistemin dışında kalanlardır. Eğer bir oyuncu o doğru doktorları bulamazsa, o sentetik yarı ömürleri hesaplayamazsa veya o pahalı EPO kürlerini finanse edemezse, doğal yeteneği ne kadar büyük olursa olsun zamanın o acımasız çarkları arasında ezilip gider. Olimpiyatlarda veya NBA’de uygulanan testler, sadece bu karanlık oyunun kurallarını bilmeyenleri veya o kuralları oynayacak parası olmayanları avlayan birer elekten ibarettir. Victor Conte’nin kehaneti tam olarak buydu: “Gelecekte sporu en yetenekliler değil, biyokimyayı en iyi yönetenler kazanacak.” Ve bugün, parkede koştuğunu gördüğümüz, zamanı yendiğini düşündüğümüz o kusursuz makineler, o kehanetin ete kemiğe, daha doğrusu sentetik hormonlara ve kalınlaştırılmış kan hücrelerine bürünmüş halidir. BALCO kapandı, kurucusu hapse girdi çıktı; ancak BALCO’nun yarattığı o zihniyet, o felsefe ve o görünmez kimyasal savaş, bugün dünyanın en büyük liglerinin şampiyonluklarını, rekorlarını ve “tüm zamanların en iyisi” tartışmalarını belirleyen yegane gerçek güç olarak tahtında oturmaya devam ediyor. Chael Sonnen gibiler bu tahtın sırlarını bağıra bağıra ifşa etseler de, o sese kulak vermek yerine alkışların sesini açmayı tercih eden bir düzende, hakikat her zaman yalanın gölgesinde yaşamaya mahkumdur.
BÖLÜM 12: Geçmişin Gölgeleri: Jordan, Kobe ve 90’lar Miti
İnsan zihni, geçmişi hatırlarken asla tarafsız bir arşivci gibi davranmaz; o, daha çok yetenekli ve taraflı bir sinema yönetmeni gibi çalışır. Hoşumuza gitmeyen, kahramanlarımızın imajını zedeleyen veya inandığımız o epik masalları gölgeleyen her türlü çirkin detayı kurgu masasında acımasızca kesip atarız. Geriye sadece kahramanlık müzikleri eşliğinde ağır çekimde ilerleyen, parlak, ilham verici ve tamamen “saf” bir nostalji kalır. Nostalji, spor dünyasının en çok satan, en tehlikeli ve en ikiyüzlü uyuşturucusudur. Modern sporcuların başarılarını, dayanıklılıklarını veya fiziksel evrimlerini sorgularken, bu nostalji uyuşturucusunun etkisi altındaki kitlelerin sığındığı o meşhur, dokunulmaz bir sığınak vardır: Doksanlar. LeBron James’in kariyerindeki biyokimyasal anomalileri, bedensel dönüşümlerini ve açıklanamaz hücresel iyileşme hızlarını tartışmaya açtığınızda, bir noktada mutlaka o kutsal savunma kalkanıyla karşılaşırsınız: “Michael Jordan’ın, Kobe Bryant’ın, seksenlerin ve doksanların o eski toprak efsanelerinin dönemi temizdi. Onlar saf yetenek, alın teri, katil zihniyeti ve inanılmaz bir çalışma etiğiyle başardılar. Şimdikiler gibi laboratuvar ürünlerine ihtiyaçları yoktu.” Bu argüman, basketbol romantizminin zirve noktasıdır. Ancak aynı zamanda, spor tarihinin, farmakolojinin ve insan fizyolojisinin gerçekleri karşısında en ufak bir rüzgarda kağıttan bir şato gibi yıkılmaya mahkum olan, korkunç derecede cahilce bir yanılsamadır.
Bir dönemin “temiz” olduğunu iddia edebilmek için, o dönemin denetim mekanizmalarına, test prosedürlerine ve dönemin kültürel iklimine bakmanız gerekir. Seksenli yılların ortalarından doksanlı yılların sonuna kadar uzanan o efsanevi altın çağda, NBA’in performans artırıcı maddeler (PED) konusunda uyguladığı test protokolü “sıfır”dı. Evet, yanlış okumadınız. Ortada bir testin deliklerinden veya altı saatlik bekleme sürelerinden bahsetmiyoruz; ortada bir testin kendisi hiç yoktu. Lig yönetimi, yetmişli yılların sonunda ve seksenlerin başında oyuncuların kokain ve esrar kullanımından dolayı yaşadığı imaj krizini çözmeye, Len Bias gibi genç yeteneklerin aşırı dozdan ölmesinin yarattığı travmayı atlatmaya odaklanmıştı. O dönemin komisyonerleri için uyuşturucu, ligin marka değerini yok eden bir şeytandı. Peki ya anabolik steroidler? Performans artırıcılar? Onlar bir sorun değildi; onlar, tam aksine, şovun daha sert, daha görkemli, daha hızlı ve daha dayanıklı olmasını sağlayan gizli müttefiklerdi. İki bininci yılların başına kadar, bir NBA oyuncusu soyunma odasında kelimenin tam anlamıyla atlar için üretilmiş bir steroidi şırıngayla bacağına zerk etse ve bunu ulu orta yapsa bile ligin onu cezalandırabileceği yasal bir anti-doping prosedürü yoktu. Testin olmadığı bir yerde, suç da resmileşmez. Suçun resmileşmediği bir döneme “temiz” demek, sadece radarların olmadığı bir otoyolda kimsenin hız sınırı aşmadığını iddia etmek kadar trajikomik bir mantık hatasıdır.
Bu dönemin kültürel zeitgeist’ına, yani zamanın ruhuna bakmak zorundayız. Seksenler ve doksanlar, Amerika Birleşik Devletleri’nde anabolik steroidlerin sokaklara, spor salonlarına, Hollywood’a ve tüm profesyonel spor liglerine bir salgın gibi, üstelik son derece popüler ve “kabul edilebilir” bir salgın gibi yayıldığı yıllardı. Sinema perdesinde Arnold Schwarzenegger ve Sylvester Stallone gibi steroidin sınırlarını çizen aktörler gişe rekorları kırıyordu. Amerikan güreşi (WWF/WWE) efsaneleri devasa, damarlı ve tamamen sentetik kütleleriyle halkın kahramanlarıydı. Amerikan Futbolu (NFL) ve Beyzbol (MLB) ligleri, oyuncuların soyunma dolaplarında anabolik steroid şişelerini saklama gereği bile duymadıkları, herkesin her şeyi bildiği devasa birer kimyasal karnavala dönüşmüştü. Şimdi, bu devasa kültürel ve sportif ortamı gözünüzün önüne getirin. Amerika’daki her profesyonel spor dalı, en ağırından sentetik testosteron, deca-durabolin, dianabol ve stanozolol gibi klasik anabolik steroidlerle yıkanırken, spor tarihinin en rekabetçi, en kazanma odaklı ve en sert temaslı ligi olan NBA’deki oyuncuların “Biz organik kalalım, sadece tavuk göğsü yiyip ağırlık kaldıralım” dediklerini düşünmek, insan doğasına ve profesyonel sporun o vahşi rekabetçiliğine tamamen aykırıdır. Kazanmak için her şeyi yapmaya hazır olan, o meşhur “katil zihniyetine” (killer mentality) sahip oyuncuların, rakiplerinin veya diğer sporcuların kullandığı, test edilmeyen, cezası olmayan ve bedeni çelik gibi yapan bu mucizevi kimyasallara sırtını döndüğüne inanmak, bir spor analizi değil, dini bir inançtır. Ve bilim, inançlarla ilgilenmez.
Bu nostaljik kalkanın en büyük sembolü, tartışmasız Michael Jordan’dır. Tüm zamanların en iyisi tartışmalarında, LeBron James’in fiziksel uzun ömürlülüğüne ve dayanıklılığına karşı her zaman Jordan’ın o saf, organik, acımasız çalışma etiği öne sürülür. Jordan’ın kariyerindeki en büyük mitolojik dönüm noktası, seksenlerin sonunda Detroit Pistons’ın o meşhur “Bad Boys” (Kötü Çocuklar) kadrosuna karşı verdiği kanlı savaştır. Detroit, Jordan’ı durdurmak için basketbol kurallarını esneten, fiziksel şiddete varan o meşhur “Jordan Kuralları”nı (Jordan Rules) icat etmişti. Jordan havaya kalktığında onu yere indiriyorlar, boyalı alana girdiğinde onu kelimenin tam anlamıyla dövüyorlardı. Peş peşe gelen playoff mağlubiyetlerinin ve aldığı fiziksel darbelerin ardından, Jordan’ın bedeni bu şiddeti kaldıramayacak bir noktaya gelmişti. İşte bu noktada, o meşhur “Kahramanın Dönüşümü” masalı başlar. Belgeseller, kitaplar ve medya bize o yazı şöyle anlatır: Michael Jordan karar verdi. “The Breakfast Club”ı kurdu. Sabahın köründe kalktı, efsanevi antrenör Tim Grover ile ağırlık odasına kapandı. Demirleri kaldırdı, terledi, acı çekti ve yeni sezona “Detroit’i ezecek kadar” güçlenmiş, omuzları genişlemiş, kolları kalınlaşmış ve yaklaşık on beş pound (yedi kilo) saf kas kütlesi eklemiş bir şekilde geri döndü. Ve sonra Detroit’i süpürerek şampiyonluk hanedanlığını başlattı.
Ekranda epik bir müzik eşliğinde anlatıldığında tüylerinizi diken diken eden bu hikaye, biyolojik ve endokrinolojik gerçeklerin süzgecinden geçirildiğinde devasa soru işaretleriyle doludur. Michael Jordan, o dönemde yirmili yaşlarının sonlarındaydı, genetik potansiyelinin zirvesindeydi ve yıllardır profesyonel spor yapan, vücudundaki adaptasyon süreçlerini çoktan tamamlamış elit bir atletti. İnsan fizyolojisinde “yeni başlayan şansı” (newbie gains) denilen bir kavram vardır; spora ilk başladığınızda hızla kas kazanırsınız. Ancak halihazırda yıllardır elit düzeyde spor yapan, yağ oranı yüzde beşlerin altında olan bir atletin vücuduna, sadece birkaç aylık bir yaz tatili periyodunda on beş poundluk “saf, işlevsel ve patlayıcı” kas kütlesi eklemesi inanılmaz derecede zordur. Hele ki bu sporcu, o yaz aylarında günde saatlerce basketbol antrenmanı yapıyor, binlerce şut atıyor, koşuyor ve devasa bir kardiyovasküler yıkım (katabolik süreç) yaşıyorsa, bu kas inşası biyolojik bir paradoksa dönüşür. Siz saatlerce kardiyo yapıp, devasa kalori açıkları yaratırken, vücudunuz kas inşa edemez. Kas inşa etmek için vücudunuzu anabolik, yani yapıcı bir duruma sokmanız, merkezi sinir sisteminizi çok iyi dinlendirmeniz ve protein sentezini doğal sınırların ötesine itmeniz gerekir.
Detroit Pistons’ı yenecek kadar kalınlaşan o omuzlar, o devasa trapezler ve bir yazda gelen o korkunç kuvvet artışı, sadece sabah beşte kalkıp halter kaldırmakla veya daha fazla protein tozu içmekle izah edilebilecek bir değişim değildi. Bu değişim, tam olarak seksenlerin ve doksanların o “test edilmeyen” altın çağının sunduğu en büyük avantajların, yani testosteron türevlerinin ve geleneksel anaboliklerin o eşsiz dünyasının bir yansımasıydı. O dönemde kas onarımını hızlandırmak, kuvveti maksimize etmek ve yorgunluğu silip atmak için elit antrenörlerin elinin altında son derece basit, etkili ve lig yönetimi tarafından asla sorgulanmayan farmakolojik araçlar vardı. Bugün LeBron James’in Miami yıllarındaki o devasa fiziksel evrimini, o tanka dönüşme sürecini “şüpheli” bulan ve onu “yapay” olmakla suçlayan o büyük kalabalıklar; nedense Michael Jordan’ın Detroit duvarını yıkmak için bir yazda geçirdiği o benzer, agresif ve biyolojik olarak izahı son derece zor olan kas kütlesi patlamasını “inanılmaz çalışma etiği” olarak kutsarlar. İki oyuncunun da amacı aynıydı: Sahadaki fiziksel şiddeti yenmek ve rakiplerini ezecek kütleye ulaşmak. İki oyuncunun da izlediği fiziksel dönüşüm hızı, insan doğasının normal kapasitesini aşan bir hızdaydı. Ancak tarih, kazananların anlattığı bir masal olduğu için, birini laboratuvar projesi olarak fişlerken, diğerini azmin ve terin heykeli olarak konumlandırır.
Jordan’ın kariyerindeki bir diğer büyük mitolojik kör nokta ise, onun o akıl almaz ve çoğu zaman “delilik” olarak adlandırılan yaşam tarzıyla sahadaki performansı arasındaki çelişkidir. Doksanlı yılların o görkemli “The Last Dance” günlerinde, Jordan’ın sabahlara kadar kumar oynadığı, odasında sürekli puro içtiği, viski tükettiği, uyku uyumadığı ve ardından ertesi akşam çıkıp NBA finallerinde kırk sayı atarak rakiplerini perişan ettiği hikayelerini dinleriz. Medya bunu “O bir uzaylı, onun katil zihniyeti her türlü yorgunluğu yener” şeklinde pazarlar. Bu anlatı, spor kültürünün en tehlikeli, en zehirli romantizmlerinden biridir. Bilim, irade gücüne saygı duyar ama irade gücünün kıkırdakları yeniden yaratamayacağını, kandaki oksijen seviyesini alkol ve nikotin zehirlenmesine rağmen mucizevi bir şekilde artıramayacağını da bilir. Bir insanın uyku uyumadan, profesyonel bir elit atletin ihtiyaç duyduğu o hücresel onarım evrelerini atlayarak, toksik maddeler (sigara/alkol) tüketerek dünyanın en yüksek tempolu, en yoğun sporlarından birini oynaması ve bunu yıllarca hiçbir ciddi kas yırtılması veya organ iflası yaşamadan sürdürmesi, salt psikolojik bir “katil zihniyet” ile açıklanamaz.
Bu noktada sormamız gereken soru şudur: Eğer o “katil zihniyet” vücudu ayakta tutan tek şey olsaydı, o zaman neden diğer büyük irade sahibi sporcuların bedenleri iflas etti? Jordan’ın o yıpratıcı yaşam tarzına rağmen sahada sanki hiçbir laktik asit birikimi yaşamıyormuş gibi taze kalmasının, ikinci üçlemedeki (second three-peat) o yorulmak bilmeyen performansının arkasında yatan toparlanma (recovery) sırları nelerdi? Doksanlı yıllar, kortizon iğnelerinin, maç öncesi hücreleri uyaracak o dönemin “yasal veya test edilmeyen” kimyasallarının soyunma odalarında leblebi gibi tüketildiği yıllardı. İnsan bedeni, o kadar ağır bir yorgunluğu ve toksin birikimini sadece “kazanma hırsıyla” atamaz. Hırs size o şutu attırır, ama o şuta zıplayacak kasın liflerini onarmaz. Jordan’ın o efsanevi dayanıklılığı, dönemin o sorgulanmayan, tıbbi ve farmakolojik destek ünitelerinden asla bağımsız değildi. Bugün bir oyuncu maçtan bir gece önce sabaha kadar kumar oynayıp puro içtiğinde ve ertesi gün sahada uçtuğunda ona “Bu adam ne kullanıyor?” diye soracak olan medya, aynı şeyi Jordan yaptığında onu bir ilah konumuna yükseltmiştir. Geçmişin gölgeleri, sadece suçları değil, aynı zamanda o suçların nasıl kahramanlık hikayelerine dönüştürüldüğünü de saklar.
Doksanlı yılların fizyolojik anomalileri sadece Jordan ile sınırlı değildi. Pota altı savaşlarının, dirseklerin, sertliğin ve kanın hakim olduğu o dönemde, sahada adeta Yunan mitolojisinden fırlamış gibi duran devasa uzunlar vardı. Karl Malone ve David Robinson, bu dönemin en çarpıcı iki örneğidir. “Postacı” lakaplı Karl Malone, kariyeri boyunca seksen iki maçlık sezonların neredeyse tamamında oynamış, yirmi yıla yakın bir süre ligin en çok fiziksel temas alan, en sert pozisyonunda (uzun forvet) savaşmış ve bunu kırk yaşına kadar sürdürmüştür. Sadece istikrarı değil, aynı zamanda Malone’un fiziğini de analiz etmemiz gerekir. Malone’un kollarına, o devasa, damar damar olmuş deltoidlerine, düşük vücut yağ oranına ve o devasa kas kütlesine baktığınızda, bir basketbolcudan ziyade, o dönemin IFBB pro vücut geliştiricilerine benzeyen bir figür görürsünüz.
Vücut geliştirme standartlarıyla basketbol standartlarını yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan çelişki devasadır. Bir vücut geliştirici, o kas kütlesini inşa etmek ve korumak için kardiyodan ölesiye kaçar. Çünkü aşırı kardiyo, kası yakar. Oysa Karl Malone, her gece kırk dakika boyunca o parkede git-gel yapıyor, yüksek irtifadaki Salt Lake City’nin o havasız salonunda rakipleriyle boğuşuyordu. O kadar ağır bir kardiyovasküler yükün altında, o kadar devasa bir kas kütlesini inşa edip, o düşük yağ oranında (define) kalarak onu yirmi yıl boyunca korumak, sadece tavuk, pilav yiyip off-season’da Louisiana’da tır lastiği kaldırarak yapılabilecek bir şey değildir. Karl Malone’un fiziği, klasik anabolik steroidlerin, özellikle doku ve eklem iyileşmesine muazzam katkısı olan, kas yıkımını tamamen durduran Deca-Durabolin veya Equipoise gibi, o dönemin test edilmeyen liginde bir sporcunun en yakın dostu olabilecek maddelerin ders kitabı niteliğindeki sonuçlarına benziyordu. Aynı şekilde David Robinson’ın, “Amiral”in o çizgi roman karakterlerini andıran, paramparça (shredded) ve en ufak bir yağ dokusu barındırmayan kaslı yapısı da bu kategoridedir. Bizler çocukken veya gençken bu adamların posterlerine bakıp “Ne kadar harika çalışıyorlar” diyerek büyüdük. Ancak o adamların o vücutları, her gün saatlerce süren koşu antrenmanlarının, seyahatlerin, uykusuzlukların ve yorgunluğun arasında nasıl inşa edip koruduklarını biyolojik bir perspektifle sorguladığımızda, o nostaljik posterlerin arkasındaki o ağır sentetik kokuyu almamak imkansızdır.
Eğer seksenleri ve doksanları bu denli kutsuyorsak, o halde o dönemin spor tıbbı kültürüne dürüstçe bakmalıyız. Ağrı kesiciler, oyuncuların maçlardan önce avuç avuç yuttukları şeylerdi. Kortizon iğneleri, hasarlı eklemlerin içine doğrudan enjekte edilip oyuncuyu “oynayabilir” hale getiren en masum tedavilerdi. Ve testin olmadığı bir dünyada, bir takım doktorunun, dizleri her maç sonrası balon gibi şişen yıldız oyuncusuna, o dönem Avrupa’dan kolayca getirilebilen, kasları onaran ve yorgunluğu silen testosteron veya eski nesil büyüme hormonlarını vermediğini düşünmek, o doktorun işini yapmadığını düşünmekle eşdeğerdir. O doktorlar, oyuncularının kariyerlerini uzatmak, o devasa şovu ayakta tutmak zorundaydılar. Kuralların yasaklamadığı bir şeyi (çünkü henüz PED testi bile yoktu) kullanmamak, bir erdem değil, profesyonel bir ihanet olurdu. Doksanların temiz olduğunu iddia etmek, o oyuncuların rakiplerine karşı dezavantajlı duruma düşmeyi bilerek ve isteyerek kabul ettiklerini, kazanma hırslarını ahlaki bir filtreyle baskıladıklarını iddia etmektir. Spor tarihinin hiçbir anında, hiçbir gladyatör arenasında böyle bir saflık yaşanmamıştır.
Doksanlardan modern çağa, o iki binlerin ortasına geçişi sağlayan, o meşhur “Mamba Mentality” kavramının yaratıcısı Kobe Bryant’ın hikayesi ise, geçmişin gölgeleriyle modern tıbbın karanlık sınırlarının nasıl iç içe geçtiğinin en büyük kanıtıdır. Kobe, Jordan’ın mirasını devralan, onun çalışma etiğini kopyalayan ve hatta o psikopatlık seviyesindeki kazanma hırsını bir adım öteye taşıyan bir figürdü. Kobe’nin o bitmek bilmeyen antrenmanları, sabaha karşı dörtte boş salonda binlerce şut atması, kopmuş bir aşil tendonuyla bile o iki serbest atışı sokup sahayı yürüyerek terk etmesi, basketbol romantizminin zirvesidir. Kimse Kobe’nin iradesini veya acı eşiğini sorgulayamaz; o, kelimenin tam anlamıyla kendi bedenini basketbol tanrılarına kurban etmiş bir rahipti. Ancak bu romantik anlatı, Kobe’nin kendi bedenini ayakta tutmak, dizlerindeki kıkırdak yoksunluğunu tedavi etmek ve yaşlanan bacaklarına o eski patlayıcılığı geri vermek için modern spor tıbbının o gri ve tartışmalı sularına ne kadar derinlemesine daldığını çoğu zaman görmezden gelir.
Kariyerinin ortalarından sonlarına doğru Kobe’nin dizleri, kelimenin tam anlamıyla tükenmişti. “Bone on bone” (kemik kemiğe sürtünmesi) denilen o korkunç aşamaya gelmişti. Amerika’daki geleneksel tıp, ona sadece dinlenmesini veya kariyerini sonlandırmasını tavsiye ediyordu. Fakat Kobe, pes etmedi. Daha önceki bölümlerde eski antrenör George Karl’ın isyanında üstü kapalı olarak bahsettiğimiz o meşhur Almanya seyahatleri başladı. Kobe, sezon aralarında, hatta bazen fırsat bulduğunda sezon ortalarında Almanya’ya uçuyor, orada “Orthokine” veya “Regenokine” adı verilen, o dönem Amerika Birleşik Devletleri’nde FDA (Federal İlaç Dairesi) onayı olmayan, yasal gri alanlarda dolanan son derece yenilikçi ve “agresif” kan manipülasyonu tedavileri görüyordu. Hastanın kanı alınıyor, özel laboratuvar ortamlarında ısıtılıyor, belirli proteinleri ve iyileştirici faktörleri izole edilerek çoğaltılıyor ve ardından bu zenginleştirilmiş serum tekrar o tükenmiş dizlerin içine enjekte ediliyordu. Kobe Almanya’dan her döndüğünde, sanki dizlerine sihirli bir dokunuş yapılmış gibi, o 34-35 yaşındaki adam, yeniden 25 yaşındaki gibi sıçrıyor, potaya gidiyor ve üzerinden o devasa yükü atmış gibi oynuyordu.
İşte asıl büyük ikiyüzlülük burada başlar. Taraftar ve medya, Kobe’nin bu Almanya seyahatlerini, onun o sınır tanımaz kazanma hırsının, bedenine yaptığı o inanılmaz “yasal” yatırımların bir kanıtı olarak göklere çıkardı. “Bakın, Kobe şampiyon olmak için ta Almanya’lara gidiyor, kanını aldırıp geri verdiriyor, işte bu Mamba Mentality!” dediler. Ancak aynı taraftar, bir başka oyuncunun (örneğin LeBron James’in) benzer bir iyileşme hızını, peptitlerle veya dışarıdan alınan başka bir hormonla sağladığı şüphesi doğduğunda, o oyuncuyu “hilekar” ilan etmekte hiçbir beis görmez. İki eylem arasındaki felsefi fark nedir? Her iki oyuncu da insan bedeninin doğal sınırlarının dışına çıkıyor, doğal yollarla onarılamayacak bir hasarı laboratuvar ortamında manipüle edilmiş, kanın veya hormonların doğal akışını değiştiren sentetik veya otolog (kendi kanından üretilen ama laboratuvarda işlenen) dış müdahalelerle onarıyor. Sadece Almanya’daki kliniğin tabelasında “Yasal Kök Hücre/Plazma Tedavisi” yazıyor diye bu işlem organik ve saf mı kabul edilecek? WADA kurallarına göre, kanın vücut dışına çıkarılıp, herhangi bir şekilde manipüle edilip tekrar vücuda verilmesi aslında uzun yıllar çok sert tartışmalara neden olmuş, birçok türevi yasaklanmış bir işlemdir.
Kobe Bryant, kazanmak için her türlü sınırı, her türlü gri alanı ve her türlü tıbbi yeniliği sonuna kadar kullanacak zekaya ve hırsa sahipti. Onun bu eşsiz mirasını, sadece “çok fazla şut antrenmanı yaptı” diyerek basitleştirmek, aslında onun o sınırları zorlayan vizyonuna haksızlıktır. Doksanların yıldızlarından iki binlerin süperstarlarına kadar, hiçbir elit sporcu sadece “irade” ile o noktalara gelmemiştir. İrade, onları o karanlık kararları almaya, o deneysel tedavileri uygulamaya ve bedenlerini birer deney tüpüne çevirmeye iten yegane güçtür. Bizler, o iradenin sadece ağırlık salonunda ter dökmekle sınırlı olduğunu düşünmek isteriz, çünkü bu bize rahatlatıcı bir ahlaki üstünlük hissi verir. Ancak o oyuncuların gözünden bakarsanız, ağırlık salonundaki ter ile, Almanya’daki bir laboratuvarda kanının santrifüj cihazında döndürülmesi veya o altı saatlik pencerede vücuttaki laktik asidi silen o spesifik enjeksiyonun vurulması arasında ahlaki bir fark yoktur. Hepsi, o kupaya giden yolda ödenmesi gereken birer bedel, kullanılması gereken birer silahtır.
Bugün “Tüm Zamanların En İyisi” (GOAT) tartışmalarında kullanılan argümanların çürüklüğü, işte bu tarihsel bilgisizlikten ve nostaljik miyopluktan beslenir. LeBron James’i eleştirenler, onu “modern tıbbın laboratuvar ürünü” olmakla suçlarken; karşısına koydukları o doksanların efsanelerinin, testlerin bile olmadığı, steroid kullanımının spor salonlarında su içmek kadar normal karşılandığı, ağrı kesicilerin ve kortizonların leblebi gibi yutulduğu o vahşi, denetimsiz, ilkel farmakoloji ormanının kralları olduğunu tamamen unuturlar. İki dönem arasındaki tek fark, kullanılan aletlerin ve gizliliğin sofistikasyonudur. Doksanların uzunları, o devasa anabolik kaslarıyla rakiplerini ezerken, kimse onların bu kasları sadece süt içerek yaptıklarına inanmıyordu, ama kimse bunu sormuyordu da. Çünkü o dönemde bu bir hile değil, oyunun yazısız bir kuralıydı. Bugün ise oyunun kuralları kağıt üzerinde daha “sıkı” gibi göründüğü için, dışarıdan müdahaleler “hile” kelimesiyle etiketleniyor.
Nostaljinin o kalın, koruyucu zırhını çıkarıp geçmişin gölgelerine ışık tuttuğumuzda, o “temiz” ve “saf” olarak adlandırılan dönemin, aslında profesyonel spor tarihinin en pervasız, en kontrolsüz ve kimyasal açıdan en vahşi dönemi olduğunu görürüz. Jordan’ın bir yazda aldığı on beş poundluk saf kas kütlesi, Malone’un yirmi yıllık devasa IFBB vücudu, David Robinson’ın paramparça anatomisi ve Kobe’nin o tükenmiş dizlerle Almanya’dan dirilerek dönmesi… Bunlar, sadece birer çalışma etiği mucizesi değil; dönemin medikal ve kimyasal sınırlarının, o oyuncuların eşsiz yetenekleriyle ve o acımasız kazanma hırsıyla birleştiği devasa biyolojik projelerdir. Geçmiş asla temiz değildi, sadece o dönemde kimse o kiri arayacak veya o kiri ölçecek bir mikroskoba sahip değildi. Ligin kendi elleriyle gözlerini bağladığı bir çağda, her şövalye lekesiz, her zafer saf görünür.
Eğer LeBron James’in kariyerini laboratuvar kokmakla, sentetik olmakla ve dış müdahalelerle ayakta durmakla yargılayacaksak, bu yargılamayı yaparken terazinin diğer kefesine doksanların o test edilmeyen “Safkan” devlerini de aynı acımasızlıkla koymak zorundayız. Çünkü spor tarihi, teknoloji geliştikçe eskiyen, ama özünde hiçbir zaman değişmeyen o aynı karanlık antlaşmanın farklı devirlerdeki farklı uygulamalarından ibarettir. O antlaşma şudur: Bedenin doğasını aş, ne gerekiyorsa yap ve o şovu ne pahasına olursa olsun devam ettir. Jordan bu antlaşmayı kendi döneminin kurallarıyla imzaladı, Kobe onu Almanya’nın klinikleriyle bir adım öteye taşıdı ve LeBron James o antlaşmayı modern bilimin ulaştığı en uç, en görünmez ve en kusursuz seviyeye çıkardı. Gölgede kalanların, bugünün güneşinde parlayanlardan daha temiz olduğunu iddia etmek, karanlıkta kimsenin suç işlemediğine inanmak kadar büyük bir saflıktır. Sadece, karanlıkta iz bırakmak çok daha kolaydır. Nostaljinin o tatlı, aldatıcı ve konforlu yalanından uyandığımızda, geriye tek bir mutlak gerçek kalır: Şampiyonlukların kazanıldığı o zirve, hiçbir dönemde sadece saf yetenek ve alın teriyle inşa edilmemiştir; o zirvenin temelinde her zaman, insan fizyolojisinin karanlık sınırlarında gezinen, adını koymaktan korktuğumuz o sessiz, bilimsel ve sentetik müttefiklerin inkar edilemez harcı yatmaktadır.
BÖLÜM 13: Sınırları Zorlamanın Kanlı Bedeli: Ani Kalp Durmaları
Sporun en büyük, en tehlikeli ve en ikiyüzlü yanılsamalarından biri, dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen bir fiziğin, mutlak bir sağlığın da göstergesi olduğuna dair o naif inançtır. Yunan heykellerini andıran omuzlar, derinin hemen altında bir nehir gibi kıvrılan damarlar, sıfıra yakın vücut yağı ve yerçekimini reddeden bir patlayıcılık, bizim gözümüzde “sağlığın” zirvesi olarak kodlanmıştır. Oysa tıp biliminin karanlık ve soğuk laboratuvarlarında, bu devasa biyomekanik yapıların içi açıldığında karşılaşılan manzara, sağlıklı bir organizmadan çok, limitlerinin ötesine zorlanmış, her an patlamaya hazır, içten içe çürüyen ve kendi kendini yiyen bir saatli bombayı andırır. Daha önceki bölümlerde, bu kusursuz makinelerin nasıl inşa edildiğini, Miami’deki o devasa kas kütlesinin arkasındaki laboratuvar sırlarını, EPO’nun kanı nasıl modifiye ettiğini ve sessizlik yeminlerinin bu çarkı nasıl koruduğunu uzun uzun inceledik. Sistem, bir sporcuyu yenilmez bir gladyatöre çevirebilir; yorgunluğunu silebilir, hızını artırabilir ve kaslarını çelikten bir zırh gibi örebilir. Ancak doğa, kendi yasalarının bu denli küstahça ihlal edilmesini asla cezasız bırakmaz. O zırhın içinde sıkışıp kalan biyoloji, nihayetinde pes ettiğinde, ortaya çıkan fatura sadece kaybedilmiş bir maç, kaçırılmış bir şampiyonluk veya iptal edilmiş bir kontrat olmaz. Bedenin kestiği fatura her zaman kanlıdır ve bu bedel, genellikle sporcunun doğrudan kendi hayatıyla, kalbiyle ve damarlarıyla ödenir.
Sentetik hormonların ve performans artırıcı maddelerin (PED) insan bedeni üzerindeki tahribatını incelemeye başlarken, öncelikle bu hasarın daha görünür, daha mekanik olan ancak kariyerleri anında bitirebilen kısmına, yani yumuşak doku ve tendon zedelenmelerine bakmalıyız. İnsan bedeni, milyonlarca yıllık evrimin sonucunda belirli bir denge (homeostazi) üzerine inşa edilmiştir. Bir kasın üretebileceği güç ile, o kası kemiğe bağlayan tendonun dayanabileceği gerilim (tensile strength) arasında kusursuz bir biyomekanik uyum vardır. Kaslarınız doğal yollarla, ağırlık kaldırarak ve beslenerek geliştiğinde, tendonlarınız ve bağ dokularınız da bu gelişime yavaş ama tutarlı bir şekilde ayak uydurur. Ancak sisteme dışarıdan anabolik steroidler, testosteron türevleri veya aşırı dozda peptitler soktuğunuzda, bu kusursuz denge saniyeler içinde paramparça olur.
Daha önce anaboliklerin omuz, sırt ve bacaklarda nasıl açıklanamaz bir kütle artışı yarattığına değinmiştik. Kas dokusu, inanılmaz derecede damarlı (vasküler) bir yapıya sahiptir; yani kan akışı muazzamdır ve dışarıdan gelen sentetik hormonları bir sünger gibi emerek anında hipertrofiye (büyümeye) uğrar. Oysa tendonlar ve bağlar (ligamentler), avasküler, yani kan akışının çok zayıf olduğu, beslenmesi ve büyümesi aylar, bazen yıllar alan beyaz dokulardır. Siz bir basketbolcunun uyluk (quadriceps) veya kalf kaslarını sentetik yollarla birkaç ay içinde iki kat güçlü, iki kat patlayıcı hale getirdiğinizde, o kasın ürettiği devasa kinetik enerjiyi sönümlemek zorunda olan patellar tendon veya aşil tendonu, aynı hızda güçlenemez. Tendon, hala o eski, doğal bedenin kapasitesine göre ayarlanmış zayıf bir halat olarak kalır. Sahaya çıkıp, o devasa ve sentetik olarak güçlendirilmiş kütleyle aniden yön değiştirdiğinizde veya potaya doğru o patlayıcı ilk adımı attığınızda, kasın ürettiği o vahşi çekme kuvvetine dayanamayan tendon, adeta gergin bir gitar telinin kopması gibi büyük bir gürültüyle parçalanır.
Son yıllarda profesyonel basketbolda ve diğer yüksek eforlu sporlarda artan aşil tendonu kopmaları, çapraz bağ yırtılmaları ve hamstring felaketlerinin arkasında yatan en büyük biyomekanik sırlardan biri budur. Bize bu sakatlıkların “artan maç temposu” veya “kötü ayakkabılar” yüzünden olduğu söylenir. Elbette yorgunluğun ve takvimin etkisi büyüktür; ancak asıl sorun, sporcuların kendi iskelet sistemlerinin, kendi ürettikleri o laboratuvar destekli kas gücünü taşıyamaz hale gelmesidir. İnsan iskeleti, o hızda ve o kütlede yön değiştirmek üzere tasarlanmamıştır. Bir sporcunun kaslarını steroidlerle bir yarış arabası motoruna çevirebilirsiniz, ancak eğer o arabanın şasisi (kemikler) ve fren balataları (tendonlar) hala sıradan bir binek araca aitse, o araba ilk sert virajda paramparça olacaktır. Sporda sınırları zorlamanın ilk bedeli, bedenin kendi gücü altında ezilmesi, kendi kaslarının kendi bağlarını yırtmasıdır.
Ancak yumuşak doku hasarları, ne kadar acı verici ve kariyer bitirici olursa olsun, nihayetinde sporcunun hayatını doğrudan tehdit eden olaylar değildir. Aşiliniz koptuğunda yürüyemezsiniz, basketbol oynayamazsınız ama yaşamaya devam edersiniz. Doğanın asıl korkunç faturası, bedenin merkezinde, hiç durmadan çalışan o bir avuç büyüklüğündeki organda, yani kalpte kesilir. Kardiyovasküler hasar, dopingin, steroidlerin ve sentetik kan manipülasyonlarının en karanlık, konuşulması en büyük tabu olan ve üzerine en çok yalan söylenen yüzüdür. Kaslarınızı büyüten, iyileşmenizi hızlandıran ve size yorulmazlık veren o sihirli sıvıların, gece siz uyurken kalbinize neler yaptığını anladığınızda, o kusursuz görünen sporcuların aslında nasıl bir uçurumun kenarında dans ettiklerini çok daha net görürsünüz.
Kalp, özünde vücudumuzun en önemli, en hayati kasıdır. Miyokard adı verilen bu kas dokusu, tıpkı bacaklarınızdaki veya kollarınızdaki kaslar gibi androjen reseptörlerine sahiptir. Siz vücudunuza daha büyük pazılara, daha geniş omuzlara veya daha hızlı iyileşen bacaklara sahip olmak için testosteron, anabolik steroid veya HGH (İnsan Büyüme Hormonu) yüklediğinizde, bu hormonlar kan dolaşımı yoluyla kalbinize de ulaşır. Ve kalbinizdeki o reseptörler de bu “Büyü ve güçlen” komutunu alır. Tıp literatüründe Sol Ventrikül Hipertrofisi (LVH) olarak bilinen bu durum, elit atletlerde doğal olarak bir miktar görülebilen (sporcu kalbi) bir adaptasyondur. Doğal bir sporcunun kalbi, yoğun kardiyo egzersizlerine uyum sağlamak için hafifçe büyür ve her atımda daha fazla kan pompalar; bu sağlıklı, esnek ve verimli bir büyümedir. Fakat sentetik hormonların baskısı altındaki bir kalp, sağlıklı bir şekilde büyümez. Steroidler, kalp kası duvarlarının içe doğru, kontrolsüz ve anormal bir şekilde kalınlaşmasına neden olur.
Kalp duvarları dışarıdan verilen hormonların etkisiyle etrafındaki boşluğu daraltacak şekilde kalınlaştığında, kalbin içine dolan kan miktarı (hacmi) dramatik bir şekilde düşer. Daha kalın ve kaslı bir kalp, paradoksal bir şekilde daha zayıf ve verimsiz bir pompaya dönüşür. Her atımda vücuda daha az kan gönderir. Bunu telafi etmek için daha hızlı, daha sert atmak zorunda kalır. Esnekliğini yitiren, sentetik hormonların yarattığı fibrozis (bağ dokusu artışı ve sertleşme) yüzünden adeta tahtalaşan bu organ, yüksek efor anında ritim bozukluklarına (aritmi) inanılmaz derecede açık hale gelir. Daha önceki bölümlerde HGH’in iç organlarda, tükürük bezlerinde nasıl kontrolsüz büyümeler yarattığından bahsetmiştik. O büyümenin en ölümcül noktası işte burasıdır. Kardiyomegali (kalp büyümesi), dışarıdan hormon alan bir sporcunun er ya da geç yüzleşeceği biyolojik bir kaderdir. O devasa kütleleri sahada izlerken, omuzlarının ne kadar genişlediğine bakarız; ama içerideki kalbinin, göğüs kafesine sığamayacak kadar şiştiğini, duvarlarının kalınlaştığını ve kendi ağırlığı altında ezilmeye başladığını göremeyiz.
Ancak kardiyovasküler felaketin tek sorumlusu anabolik steroidler ve büyüme hormonları değildir. Basketbol gibi sürekli git-gel gerektiren, kardiyovasküler kapasitenin sonuna kadar zorlandığı bir sporda, yorgunluğu silmek için başvurulan en karanlık silahın EPO (Eritropoietin) olduğunu ve bu maddenin Chael Sonnen gibi figürler tarafından nasıl doğrudan işaret edildiğini hatırlayın. EPO, kemik iliğini uyararak kana devasa miktarda kırmızı kan hücresi pompalar. Oksijen taşıma kapasitesini artırmak için yapılan bu hamle, sahadayken sporcuyu bir tanrıya dönüştürebilir. Ancak sahadan çıkıp istirahate çekildiğinizde, EPO’nun yarattığı o karanlık gerçek, damarlarınızın içinde tam anlamıyla bir kabusa dönüşür.
Kanınızın yüzde kaçının kırmızı kan hücrelerinden oluştuğunu gösteren değere hematokrit denir. Normal, sağlıklı bir erkekte bu oran yüzde kırk beş civarındadır. Yani kanın yarısına yakını katı hücrelerden, geri kalanı ise sıvı plazmadan oluşur. Dışarıdan EPO alan bir sporcuda bu oran yüzde ellilerin üzerine, bazen yüzde altmışlara kadar çıkar. Bunun fizyolojik anlamı şudur: Kanınız artık su gibi akışkan bir sıvı değil, koyu, yapışkan, adeta pekmez veya çamur kıvamında bir balçıktır. Sahada koşarken, kalp atış hızınız dakikada yüz yetmişlere, yüz seksenlere çıktığında, kalbiniz o gücüyle bu kalın çamuru damarlarınızdan zorla itmeyi başarır. Sistem sıcak ve devir yüksektir. Fakat maç biter. Sporcu evine döner, lüks yatağına yatar ve uykuya dalar.
Elit bir sporcunun dinlenme nabzı, o muazzam kardiyovasküler adaptasyon nedeniyle çok düşüktür; gece uykusunda dakikada kırk, hatta otuz beş atıma kadar inebilir. İşte o an, ölüm meleği o yatak odasının içine süzülür. Dakikada sadece otuz beş kez atan bir kalbin, yüzde altmışı katı hücrelerle dolu olan o koyu çamuru, özellikle beyni besleyen ince kılcal damarlardan veya kalbi besleyen koroner arterlerden geçirecek mekanik gücü bulması neredeyse imkansız hale gelir. Kan yavaşlar, yavaşlar ve pıhtılaşır (tromboz). Beyne giden kan durduğunda inme (felç), kalbe giden kan durduğunda ise miyokard enfarktüsü, yani o sessiz ve ani ölüm gerçekleşir. Bisiklet dünyasında yıllar önce yaşanan o meşhur ve trajik “uykuda ölümler” serisinin arkasındaki katil budur. Bugün, basketbol gibi elit sporlarda, bu maddeleri kullanan atletlerin doktorları, kanın bu denli koyulaşmasını engellemek için ağır kan sulandırıcılar (antikoagülanlar) kullanmakta veya gece kalp atış hızı tehlikeli bir şekilde düştüğünde onları uyandıracak alarm sistemleriyle uyumaktadırlar. Bir sporcunun, sadece sahada yorulmamak ve milyon dolarlık sözleşmesini korumak için gece yatağında kalp krizinden ölmemek adına makinelere bağlı uyuması, modern sporun seyirciden sakladığı o kanlı, distopik gerçekliğin ta kendisidir.
Son yıllarda spor dünyasını, özellikle de basketbol sahalarını derinden sarsan o en korkutucu anları düşünün. Henüz yirmili yaşlarının başında, lise veya kolej çağında, hiçbir genetik kalp hastalığı geçmişi olmayan gencecik, inanılmaz fit çocukların sahanın ortasında veya antrenman tesislerinde aniden, göğüslerini tutarak yere yığılmaları… Ani kalp durması (sudden cardiac arrest) vakalarındaki bu ürkütücü istatistiksel artış, ana akım medya tarafından genellikle “teşhis edilememiş doğumsal kalp kusurları” (hipertrofik kardiyomiyopati gibi) veya “nadir görülen ritim bozuklukları” olarak hasıraltı edilmeye çalışılır. Elbette genetikte bu tür nadir hastalıklar vardır ve bazı ölümler kesinlikle doğumsaldır. Ancak istatistik bilimi, bu tür doğumsal anomalilerin görülme sıklığının yüz binde birlerde olduğunu söyler. Eğer siz, bir spor liginin altyapılarında veya profesyonel sahalarında, bu genetik olasılığın çok çok üzerinde bir ani kalp durması vakasıyla karşılaşıyorsanız, orada sadece şanssızlıktan veya genetikten bahsedemezsiniz. Orada, çok daha sistematik, çok daha çevresel ve doğrudan doğruya vücuda dışarıdan zerk edilen bir faktörün, bir salgının varlığından şüphelenmek zorundasınız.
Ben şahsen, bu gencecik sporcuların veya kariyerinin ortasındaki elit atletlerin kalplerinin parkede aniden durmasını izlerken, sistemin ne kadar acımasız olduğunu bir kez daha anlıyorum. Daha önceki satırlarda, bu çocukların NBA’e girmek veya o arenada kalabilmek için nasıl bir “ikiyüzlü” sistemin içine düştüklerini anlatmıştık. Çarkın içinde kalmak, rakiplerinin sentetik olarak ulaştığı o insanüstü güce ve dayanıklılığa erişebilmek için, henüz hücresel gelişimi bile tamamlanmamış gencecik bedenlerine o karanlık ilaçları yüklemek zorunda kalıyorlar. Fakat o elit süperstarların, ligin krallarının etrafında onları 7/24 izleyen, kanlarındaki viskoziteyi, kalplerindeki ventrikül kalınlığını milimetrik olarak ölçen milyon dolarlık doktor orduları varken; bu genç çocukların, kolejdeki çocukların veya G-League’de tutunmaya çalışan oyuncuların böyle bir tıbbi koruma kalkanı yoktur. Onlar, ilacı veya peptiti kara borsadan veya merdiven altı koçlardan alırlar, dozu ayarlayamazlar, kanlarındaki tehlikeli değişimi fark edemezler. Ve o devasa kütleyle, o kalınlaşmış kanla sahaya çıkıp nabızlarını iki yüze çıkardıklarında, kalplerinin o bozuk elektriksel ritmi (ventriküler fibrilasyon) aniden iflas eder. O sahada yere yığılan çocuk, sadece bir “sağlık trajedisi” değil; milyar dolarlık şov dünyasının yarattığı o sentetik standartlara ulaşmaya çalışırken sistemin kurban ettiği sessiz birer zayiattır.
Spor dünyasının en büyük paradokslarından biri, bu tehlikenin boyutlarının sporcular tarafından aslında çok iyi bilinmesidir. Dopingin veya bu agresif kimyasal kürlerin bedeni iflas ettirebileceği, kalbi büyütebileceği veya uykuda öldürebileceği bir sır değildir. Soyunma odalarında, o karanlık kliniklerde bu riskler konuşulur. O halde insan ister istemez şu soruyu sorar: Aklı başında, genç ve önünde uzun bir yaşam olan bir insan, neden bile bile kalbini bir saatli bombaya çevirecek o iğneyi kendine vurur? Bu sorunun cevabı, spor psikolojisinin en ürkütücü araştırmalarından biri olan ve bizim de daha önce o vahşi rekabet kültürünü anlatırken referans aldığımız o meşhur “Bob Goldman” anketinde yatmaktadır.
Seksenli yıllarda yapılan ve spor psikolojisi literatürüne “Goldman İkilemi” (Goldman’s Dilemma) olarak geçen bu araştırmada, elit atletlere şu soru sorulmuştur: “Eğer size sihirli bir hap versek ve bu hap sayesinde katıldığınız tüm olimpiyatları, tüm şampiyonlukları kesin olarak kazanacağınızı garanti etsek, ancak bu hapın yan etkisi olarak tam beş yıl sonra kesin olarak öleceğinizi söylesek, bu hapı alır mıydınız?” Ankete katılan sporcuların yarısından fazlası, evet, yüzde ellisinden fazlası bu hapı tereddütsüz alacağını söylemiştir. Ölümün kesinliğini, beş yıllık kısacık bir ömrü göze alıp, sırf o kürsüye çıkabilmek, o yüzüğü takabilmek ve tarihe “kazanan” olarak geçebilmek için kendi hayatlarından vazgeçmeye hazır bir zihniyetten bahsediyoruz.
Bu araştırma her ne kadar eski olsa da, sporcunun psikolojisini anlamak açısından bir başucu eseridir. Sporcuların kafasındaki risk algısı, sıradan bir vatandaşınkinden tamamen farklıdır. Bir bankacı, bir mühendis veya bir öğretmen için sağlık, uzun ve huzurlu bir yaşamın temelidir. Ancak o arenaya çıkmış, çocukluğundan beri sadece “en iyi” olması gerektiği beynine kazınmış, başarı dışında hiçbir varoluşsal anlam yaratamamış bir gladyatör için sağlık, sadece o anki performansı maksimize etmek için harcanabilecek bir para birimidir. Eğer bir NBA oyuncusuna, “Bu yeni tasarımcı peptiti veya EPO kürünü kullanırsan şut yüzden artacak, hızlanacaksın, takımınla yüz milyon dolarlık bir kontrat imzalayıp tarihe geçeceksin; ama bunun karşılığında 50 yaşında kalp krizinden ölme riskin yüzde altı yüz artacak” derseniz, o oyuncu o iğneyi o an vurur. Çünkü sporcu için “şimdi” her şeydir, gelecek ise şimdiki başarıların gölgesinde yaşanacak bir teferruattır. Kırk yaşında bir efsane olarak kalp krizi geçirmek, otuz yaşında hiç kimse tarafından hatırlanmayan sağlıklı bir kaybeden olmaktan her zaman daha cazip gelir.
Sınırları zorlamanın bu kanlı faturası, sadece oyuncular için değil, biz izleyiciler, taraftarlar ve bu sporu analiz edenler için de derin bir ahlaki sorgulamayı beraberinde getirmelidir. Bizler, televizyon karşısında koltuğumuza kurulup, bir adamın otuz dokuz, kırk yaşlarında, kendisinden on beş yaş küçük çocukların üzerinden uçarak smaç basmasını izlerken çığlık atıyoruz. Onların yorulmamasına, uzatma periyotlarında bile ilk saniyedeki gibi depar atmalarına tapıyoruz. O şovun şiddeti, o insanüstü dayanıklılık bizi büyülüyor. Ancak o şovun devam etmesi için, o devasa motorun hararet yapmaması için, o kalbin duvarlarının nasıl her gece biraz daha kalınlaştığını, o kanın nasıl çamura dönüştüğünü görmezden geliyoruz. Seyircinin bu talebi, kan dökülmesini izlemekten keyif alan o kadim Roma halkının talebinden çok da farklı değildir. Biz kanı doğrudan parkede görmüyoruz belki; kan, kapalı kapılar ardında, damarların içinde pıhtılaşıyor. Bizim talebimiz, sporcuyu o karanlık laboratuvarlara itiyor ve onların kalplerini ipotek altına alıyor. Eğer bir sistem sizden her gece insanüstü olmanızı bekliyorsa ve siz insansanız, o aradaki farkı ancak kendi biyolojinizi yok ederek kapatabilirsiniz.
Sistem, bu ölümleri veya sakatlıkları mükemmel bir şekilde izole etmeyi de başarmıştır. Aktif bir oyuncu ani kalp durması yaşayıp parkeye yığıldığında, etrafına hemen perdeler çekilir, kameralar başka yöne çevrilir ve dua ritüelleri başlar. Olay, tamamen bir “talihsizlik” veya “tanrının bir sınavı” olarak romantize edilir. Hiçbir yayıncı kuruluşun, hiçbir ana akım spor yazarının çıkıp “Bir saniye, bu çocukların antrenman öncesi aldıkları o aşırı dozlu pre-workout uyarıcıları, üzerine ekledikleri doku onarıcı peptitler ve kanlarındaki o açıklanamaz kırmızı hücre artışı kalplerini patlatıyor olabilir mi? Tıbbi geçmişlerini inceleyelim” dediğini duyamazsınız. Sormak yasaktır. Çarkın içindeki gladyatör düştüğünde, diğerleri için şov devam etmelidir. Düşen oyuncu, sessizce sistem dışına çıkarılır, bir süreliğine saygıyla anılır ve ardından yerine o aynı iğneleri vurulmaya hazır, aynı riski almaya hevesli binlerce gençten biri yerleştirilir.
Bu karanlık tabloda, tıp dünyasının rolü de en az lig yönetimi kadar ürperticidir. Spor hekimliği, insanları iyileştirmek ve sağlıklarını korumak üzerine yemin etmiş doktorların, insan doğasını bozmak ve sınırları tehlikeli bir şekilde aşmak için bilimi bir silah olarak kullandığı devasa bir çelişki alanına dönüşmüştür. Hipokrat yeminindeki “Önce zarar verme” (Primum non nocere) ilkesi, lüks malikanelerin gizli odalarında veya milyon dolarlık test protokollerinin etrafından dolanırken tamamen unutulur. Doktor, hastasının kalbinin büyüdüğünü (LVH) ultrasonik ekolarda (ECHO) net bir şekilde görür. Damarların sertleştiğini (ateroskleroz), karaciğer enzimlerinin (AST/ALT) alarm verdiğini test sonuçlarında okur. Ancak o doktor, o sporcuyu durdurmak, ona “Eğer bu küre devam edersen öleceksin” demek yerine; o kalbin o kütleyi birkaç ay daha, şampiyonluk gelene kadar idare edebilmesi için beta blokerler, diüretikler ve kan sulandırıcılarla o çürüyen sisteme adeta derme çatma bir yama yapar. Doktor artık bir şifacı değil, patlamaya hazır bir nükleer reaktörün sızıntılarını bantla kapatmaya çalışan bir mühendistir.
Modern sporun en büyük trajedisi, bu yıkımın son derece sinsi ve zamana yayılmış olmasıdır. Beyin travmaları (CTE) üzerine Amerikan Futbolu’nda yaşanan o devasa aydınlanma, eski oyuncuların intiharları ve otopsilerindeki o korkunç beyin hasarlarının kanıtlanmasıyla yıllar sonra ortaya çıkmıştı. Basketbolda ve diğer dayanıklılık gerektiren sporlarda yaşanan kardiyovasküler hasarın boyutu da, şu an sessiz bir kuluçka evresindedir. Bugün parkelerde o “Kusursuz Makine” olarak alkışladığımız, yıllara meydan okuduğunu sandığımız, fiziksel olarak birer tanrı gibi dolaşan o elit sporcuların, ellerinden o laboratuvar destekleri alındığında, spot ışıkları söndüğünde ve yaşları ellilere, altmışlara geldiğinde neyle karşılaşacaklarını henüz tam olarak bilmiyoruz. Beden, doğadan aldığı borcu her zaman yüksek bir faizle geri ister. Sentetik olarak büyütülmüş o kalpler, normal boyutlarına asla geri dönmezler. Genişleyen sol ventriküller, elastikiyetini sonsuza dek kaybeder. Yıllarca yoğun kan viskozitesiyle boğuşmuş o kılcal damarlar, plaklarla dolar ve çatlar. O çok imrendiğimiz, posterlerini duvarlarımıza astığımız o devasa vücutlar, aktif spor hayatı bittikten sonra genellikle kendi üzerine çöken, kronik ağrılarla, ritim bozukluklarıyla ve erken ölüm riskiyle baş başa kalan birer harabeye dönüşürler.
Sınırları zorlamanın kanlı bedeli, sadece o parkeye dökülen terde değil, her gece atış ritmi bozulan, duvarları kalınlaşan o çaresiz yüreklerde ödenmektedir. LeBron James gibi bir figürün veya diğer elitlerin, bu devasa riskleri sıfıra indiren sihirli bir koruma kalkanına sahip olduklarını düşünmek büyük bir yanılgıdır. Her ne kadar dünyadaki en iyi, en pahalı doktorlara ve en sofistike test dışı kimyasallara sahip olsalar da, insan kalbi hala aynı insani dokudan yapılmıştır ve onun biyolojik sınırları, milyon dolarlarla satın alınabilecek kadar esnek değildir. O sınırları geçtiniz mi, artık yeteneğinizin, zekanızın veya banka hesabınızın bir önemi kalmaz. O çizgiyi geçtiğinizde, tamamen kimyanın, şansın ve doğanın affediciliğinin insafına kalırsınız.
Son tahlilde, performans artırıcı maddelerin kullanımı hakkındaki ahlaki tartışmalar (Hile yapıyor mu? Adil mi?) çok sığ ve yüzeysel kalmaktadır. Asıl tartışmamız gereken, asıl isyan etmemiz gereken konu ahlak değil, insan hayatının ve sağlığının bir şov uğruna bu denli pervasızca, bu denli vahşice tüketilmesidir. Doping, rakiplere yapılmış bir haksızlık olmanın çok ötesinde, sporcunun kendi kalbine, kendi damarlarına ve kendi yaşam hakkına yaptığı telafisi imkansız bir ihanettir. Bu ihaneti meşrulaştıran, onlara o “Goldman İkilemi”ni dayatan, başarıyı ve parayı sadece sentetik sınırlarda aratan bu acımasız düzen, her bir ani kalp durması vakasında aslında kendi cinayetinin izlerini taşımaktadır. O yüzden, o muazzam atletik şovları izlerken, o alkış seslerinin arasında, görünmez bir şekilde tekleyen, zorlanan ve yavaş yavaş iflasa sürüklenen o kalplerin sessiz çığlıklarını da duymak zorundayız. Çünkü hiçbir smaç, hiçbir şampiyonluk yüzüğü, hiçbir “Tarihin En İyisi” unvanı, durmuş bir kalbi yeniden attırmaya yetmez. Bize satılan rüya, onların yaşadığı kardiyovasküler bir kabustur; ve bu kabus, sistemin en tepesinden en altındaki o genç çocuğa kadar herkesin gözü önünde, sessiz bir onayla yaşanmaya devam etmektedir.
BÖLÜM 14: Bronny Vakası: Genetik Miras mı, Karanlık Sır mı?
Büyük imparatorlukların varisleri, doğdukları andan itibaren sadece o görkemli tahtın değil, aynı zamanda o tahtı ayakta tutan tüm o karanlık sırların, kanlı savaşların ve ağır bedellerin de doğal mirasçısıdırlar. Tarih boyunca kralların çocukları, babalarının inşa ettiği o devasa gölgelerin altında kendi kimliklerini bulmaya çalışırken, çoğu zaman o gölgenin bizzat kendisi tarafından yutulmuşlardır. Modern spor dünyasının en büyük ve en dokunulmaz imparatorluklarından birinin varisi olmak, isminizin hemen sonuna o ağır “James” soyadını eklemek ve dünyanın en büyük fiziksel anomalilerinden birinin genetik kopyası olarak parkeye çıkmak, bir genç için hayal edilebilecek en büyük ayrıcalık gibi görünebilir. Ancak bu ayrıcalık, beraberinde insan doğasının ve biyolojisinin kaldırabileceğinden çok daha büyük, çok daha acımasız ve hatta ölümcül bir beklenti sarmalını da getirir. İki bin yirmi üç yılının o sıcak Temmuz ayında, Güney Kaliforniya Üniversitesi’nin (USC) o son teknolojiyle donatılmış, klimalı ve steril antrenman tesislerinde yaşanan o kan dondurucu olay, sadece bir babanın en büyük kabusunun gerçeğe dönüşmesi değil; aynı zamanda yıllardır kusursuzca işleyen, etrafı kalın duvarlarla örülmüş o devasa biyokimyasal illüzyonun tam kalbinde patlayan bir bombaydı. Henüz on sekiz yaşındaki, kariyerinin baharındaki, dünyanın en iyi sağlık imkanlarına, en iyi beslenme uzmanlarına ve en iyi genetik altyapısına sahip olduğu iddia edilen Bronny James’in sahanın ortasında kalbinin durarak yere yığılması, spor tarihindeki en büyük kırılma anlarından ve en derin şüphe uyandıran tıbbi vakalardan biridir.
O sabah antrenman tesisinde yaşananları hayal ettiğinizde, olayın trajedisi kadar barındırdığı o devasa tezatlık da dikkatinizi çeker. Bir yanda, milyarlarca dolarlık bir servetin içine doğmuş, hayatının her saniyesi “Tarihin En İyisi” tartışmalarının merkezindeki bir baba tarafından planlanmış, özel diyetisyenlerle, en iyi antrenörlerle büyütülmüş, adeta bir laboratuvar titizliğiyle NBA’e hazırlanan bir veliaht var. Diğer yanda ise, kalbi aniden, hiçbir uyarı vermeden, hiçbir kronik yorgunluk belirtisi göstermeden saniyeler içinde iflas eden ve hayata tutunmak için elektroşok cihazlarına (AED) muhtaç kalan sıradan, kırılgan bir insan bedeni. Kalp durması (cardiac arrest), basit bir ritim bozukluğu veya yorgunluğa bağlı bir baygınlık değildir. Kalp durması, otonom sinir sisteminin ana şalterinin aniden inmesi, kalbin kan pompalamayı tamamen kesmesi ve beyne giden oksijenin sıfırlanması demektir. Eğer o an o tesiste, saniyeler içinde müdahale edecek tam donanımlı bir sağlık ekibi olmasaydı, Bronny James bugün hayatta olmayacaktı. Daha önceki bölümlerde, elit sporcularda ve özellikle dayanıklılık sporlarında giderek artan ani kalp durması vakalarından, bu vakaların ardındaki o karanlık “kardiyovasküler tahribat” gerçeğinden uzun uzun bahsetmiştik. O satırları yazarken, genellikle yirmi yıllık bir kariyerin biriktirdiği hasarlardan, kalınlaşan kalp duvarlarından ve vizkozitesi çamura dönmüş kan hücrelerinden bahsediyorduk. Fakat şimdi karşımızdaki tablo çok daha korkutucu: Bütün bu tahribat senaryosu, henüz profesyonel bile olmamış, bedeni yeni yeni olgunlaşan on sekiz yaşındaki bir çocuğun üzerinde tecelli ediyordu.
Olayın hemen ardından, modern medya çağının en kusursuz ve en agresif kriz yönetimi mekanizmalarından biri devreye girdi. James ailesinin PR (Halkla İlişkiler) ekibi, Klutch Sports’un avukatları ve LeBron’un o devasa medya imparatorluğu, hastanenin etrafına mecazi anlamda çelikten bir duvar ördü. Bilgi akışı saniyeler içinde kesildi. Normal şartlarda, böylesine yüksek profilli bir vaka yaşandığında, tıp uzmanlarının televizyonlara çıkıp spekülasyon yapması, hastaneden sızıntıların olması ve olayın tüm anatomisinin günlerce tartışılması beklenir. Ancak bu olayda, her şey tek bir merkezden, kelimesi kelimesine hesaplanmış steril basın bültenleriyle yönetildi. Birkaç gün süren o sağır edici sessizliğin ve yoğun bakım ünitelerindeki o kritik saatlerin ardından, kamuoyunu rahatlatmak ve fısıltı gazetesini susturmak için o meşhur, son derece teknik ama bir o kadar da yuvarlak açıklama yapıldı: “Doğumsal (konjenital) ve anatomik olarak belirgin bir kalp kusuru.”
Bu açıklama, halkla ilişkiler açısından bir şaheserdir. Çünkü “doğumsal” kelimesi, tüm suçlamaları, tüm şüpheleri ve etrafta dolaşan tüm o zehirli komplo teorilerini tek bir hamlede doğanın, genetiğin ve kaderin üzerine yıkar. Bir insanda doğumsal bir kusur varsa, bu kimsenin suçu değildir; ne babasının, ne o babanın etrafındaki o karanlık doktor ordusunun, ne de çocuğun üzerinde kurulan o devasa NBA baskısının. Bu açıklama, sistemin kendini aklama ve olayı trajik ama masum bir “talihsizlik” olarak paketleme stratejisinin temelidir. Aile, bu doğumsal kusurun tam olarak ne olduğunu, hangi kapakçıkta, hangi damarda veya kalbin hangi elektriksel düğümünde bir sorun olduğunu tıbbi bir şeffaflıkla kamuoyuna sunma gereği bile duymadı. Tedavi edilebilir olduğu söylendi ve konu hızla kapatıldı. Medya, LeBron James’e olan sadakati ve o devasa erişim ayrıcalığını (access journalism) kaybetme korkusuyla, bu açıklamayı hiçbir süzgeçten geçirmeden, hiçbir uzman kardiyoloğa derinlemesine sorgulatmadan olduğu gibi kabul etti. Ancak sporun yeraltı dünyasında, fısıltı gazetelerinde ve o bizim daha önce defalarca girdiğimiz o karanlık kliniklerin arka odalarında, bu “doğumsal kusur” açıklaması sadece acı bir tebessümle karşılandı.
Çünkü şüphe, insanın içine bir kez düştüğünde, hiçbir parlak basın bülteni o şüpheyi tamamen temizleyemez. İnsanlar gayet haklı olarak şu soruları sormaya başladılar: Dünyanın en zengin sporcularından birinin oğlu, doğduğu günden itibaren dünyanın en iyi doktorları tarafından sayısız kez sağlık taramasından, EKG’den, EKO’dan ve efor testlerinden geçmemiş miydi? Basketbol gibi, kalbin sınırlarını zorlayan bir sporda elit seviyeye gelene kadar, lise kariyeri boyunca sayısız turnuvada oynamış, devasa eforlar sarf etmiş bu çocuğun kalbindeki “anatomik ve belirgin” bir doğumsal kusur, nasıl olmuştu da on sekiz yaşına kadar dünyanın en ileri teknolojilerine sahip tıp uzmanlarının gözünden kaçmıştı? Sıradan bir vatandaşın çocuğu devlet hastanesinde bu taramalardan geçerken gözden kaçırılabilir, evet. Ancak Bronny James’in sağlık dosyası, muhtemelen Amerika’nın en çok incelenen, en çok üzerine titrenen dokümanlarından biridir. Eğer ortada gerçekten doğuştan gelen, anatomik bir kusur varsa, bunun o güne kadar tespit edilememiş olması tıbbi bir fiyaskodur. Eğer tespit edildiyse ve buna rağmen çocuğun o vahşi eforu sarf etmesine izin verildiyse, bu daha da büyük bir ihmaldir. Ancak üçüncü ve en korkunç ihtimal, fısıltı gazetesinin tam merkezinde yer alan o karanlık sırdır: Ya ortada doğumsal bir kusur yoksa? Ya o kalbi durduran şey, doğanın bir hatası değil de, sonradan sisteme dahil edilen, dışarıdan zerk edilen ve dozu ayarlanamayan sentetik bir felaketse?
İşte bu noktada, daha önce Chael Sonnen’in o ürpertici iddialarını anlattığımız döneme, o iddiaların ardındaki farmakolojik gerçeklere geri dönmek zorundayız. Sonnen, açıkça LeBron James’in EPO (Eritropoietin) kullandığını iddia etmiş ve aynı kanallardan beslendiklerini söylemişti. EPO’nun, kandaki kırmızı kan hücrelerini artırarak kanı nasıl adeta bir çamura dönüştürdüğünü, özellikle vücut istirahat halindeyken, kalp atış hızı düştüğünde bu yoğun kanın kalbi nasıl durdurabileceğini detaylandırmıştık. EPO, anabolik steroidler gibi kasları anında şişirip dikkat çeken bir madde değildir; tamamen dayanıklılık, yorulmazlık ve kardiyovasküler kapasiteyi artırmak için kullanılır. Genç, yetenekli ama babası kadar fiziksel bir “ucube” olmayan, ondan daha kısa ve daha narin bir yapıda olan Bronny’nin, o devasa beklentileri karşılayabilmesi, sahada bir “James” gibi görünebilmesi ve NBA scoutlarının gözünü kamaştırabilmesi için inanılmaz bir tempoda, hiç yorulmadan oynaması gerekiyordu.
Modern spor ekosisteminde, elit süperstarların çocukları sadece birer genç sporcu değildir; onlar milyar dolarlık markaların uzantılarıdır. LeBron James’in yıllar önce “Oğlumla aynı sahada NBA’de oynamadan emekli olmayacağım” şeklinde koyduğu o devasa hedef, Bronny’nin omuzlarına kelimenin tam anlamıyla tonlarca ağırlığında bir psikolojik ve fiziksel yük bindirmiştir. Bir düşünün, babanız dünyanın en büyük basketbolcusu ve sizden onu bir gün NBA parkelerinde yalnız bırakmamanızı, onun o tarihi mirasının kapanış jeneriğinde başrol oynamanızı bekliyor. Bu, doğal yollarla gelişen bir yeteneğin kendi yolunu çizmesi değil, önceden yazılmış bir senaryoya zorla uydurulmaya çalışılan bir bedenin feryadıdır. Eğer Bronny’nin genetik yeteneği veya fiziksel gelişimi bu senaryoya doğal yollarla yetişemiyorsa, o aradaki farkı kapatmak için o ailenin en iyi bildiği, en güvendiği ve yıllardır o imparatorluğu ayakta tutan o “sentetik destek” sistemlerine başvurulmuş olması fikri, komplo teorisi olmaktan çıkıp, rasyonel bir dedüksiyon (tümdengelim) halini alır.
Eğer iddia edildiği gibi, yeni nesil oyunculara daha kolej çağındayken, hatta lisenin son yıllarında hücresel onarımı hızlandıran peptitler veya kardiyovasküler kapasiteyi artıran EPO benzeri kan modülatörleri veriliyorsa, bu durum tıp etiğinin tamamen iflas ettiği yerdir. Daha yetişkin bir sporcunun (örneğin 35 yaşındaki babasının) vücudu, bu ağır kimyasalları tolere edebilecek bir adaptasyon sürecinden geçmiş, etrafındaki milyon dolarlık doktor ordusu o dozajları kendi kan değerlerine göre yılların tecrübesiyle milimetrik olarak ayarlamış olabilir. Ancak on sekiz yaşındaki, hormonal sistemi hala tam olarak oturmamış, kalbi ve damar yolları gelişmeye devam eden bir çocuğun sistemine bu denli ağır, profesyonel düzeyde sentetik bir müdahale yaptığınızda, felakete davetiye çıkarmış olursunuz.
Sonnen’in o olayın hemen ardından fısıltı gazetesini adeta bir megafonla bağırarak haklı çıkaran o meşhur yorumu, aslında yaşanan bu tezatlığın en net izahıydı. İsim vermeden, ancak bağlamın kime ait olduğu herkes tarafından açıkça bilinerek kurduğu o cümleler, tıp ve spor kamuoyunda soğuk duş etkisi yarattı: “Eğer EPO kullanımınızı doğru şekilde monitör edemezseniz (izleyemezseniz), uykunuzda kalp krizi geçirip ölebilirsiniz. Eğer EPO kullanımınızı doğru izleyemez ve insanların içinde, antrenman sahasında kalbiniz durursa, şanslısınızdır çünkü birileri size zamanında müdahale edebilir ve hayatta kalırsınız.” Bu cümleler, resmi “doğumsal kusur” yalanının kalbine saplanmış zehirli bir oktur. Sonnen, yıllarca bu maddeleri kullanmış ve bu işin yeraltı dünyasını bilen biri olarak, ortadaki tablonun bir genetik şanssızlık değil, yanlış hesaplanmış, kötü izlenmiş ve dozajı ayarlanamamış bir EPO (veya benzeri bir PED) felaketi olduğunu iddia ediyordu. Bronny’nin şansı, kalbinin gece yatağında, herkes uyurken, kanı yavaşlayıp koyulaştığında değil; efor sarf ettiği, etrafında tıp uzmanlarının ve elektroşok cihazlarının bulunduğu o steril tesiste durmuş olmasıydı. Gece yatağında dursaydı, o yoğun kanı pompalayamayan kalbi sabah olduğunda çoktan cansız bir bedenin içinde kalmış olacaktı.
Ben şahsen bu iddiaları değerlendirirken, olaya sadece biyokimyasal bir komplo olarak değil, aynı zamanda derin bir baba-oğul trajedisi olarak da bakıyorum. Dünyadaki tüm başarıları elde etmiş, kendi bedenini kusursuz bir şekilde koruyup kırk yaşına kadar o arenada kalmayı başarmış bir adamın, kendi hırslarının, kendi mirasının ve kendi yarattığı o karanlık ekosistemin oğlunun kalbini durdurma ihtimaliyle yüzleşmesi, bir Yunan tragedyasından farksızdır. Eğer bu şüpheler doğruysa, o hastane koridorlarında beklerken LeBron James’in hissettiği sadece bir evlat kaybetme korkusu değil, aynı zamanda o güne kadar kendi üzerinde tıkır tıkır işleyen o kimyasal sistemin, en değer verdiği varlığı nasıl yok etmenin eşiğine getirdiğinin o korkunç, yıkıcı suçluluk duygusudur. Kendisinin yıllardır o ince çizgide, ölümle yaşam, hileyle başarı arasındaki o dar patikada kusursuzca yürümesini sağlayan o sistem, oğlunun henüz alışkın olmayan bedeninde bir saatli bombaya dönüşmüştü.
Ancak ortada bir başka bilimsel teori daha var ki, bu doğrudan dışarıdan madde kullanımından ziyade, epigenetik (çevresel faktörlerin gen işleyişini değiştirmesi) ve nesiller arası biyolojik aktarımla ilgili çok daha karmaşık, çok daha derin bir felsefi ve tıbbi tartışmayı beraberinde getirir. Daha önce elit sporcuların bedenlerine on yıllar boyunca ne denli ağır anabolikler, hormonlar ve peptitler yüklediklerinden bahsetmiştik. Klasik genetik anlayışı bize, sonradan kazanılan özelliklerin (kas kütlesi veya ilaçlara bağlı hücresel değişimler) bir sonraki nesle aktarılamayacağını söyler. Ancak modern epigenetik bilimi, DNA dizilimi değişmese bile, genlerin hangi oranda açılıp kapanacağını belirleyen epigenetik işaretleyicilerin (DNA metilasyonu gibi), ebeveynin çevresel maruziyetlerinden, kullandığı ağır kimyasallardan ve yaşadığı yoğun fizyolojik stresten etkilenerek çocuğa aktarılabileceğini göstermektedir.
Eğer bir baba, ömrünün en verimli yıllarını, sperm hücrelerinin sürekli olarak üretildiği o çağları, vücuduna aralıksız bir şekilde sentetik testosteron, hücre büyüme faktörleri, EPO ve kalp duvarını kalınlaştıran diğer peptitleri yükleyerek geçiriyorsa; bu devasa kimyasal bombardımanın, onun üreme hücrelerindeki (germline) epigenetik kodlara hiçbir zarar vermediğini, genetik materyalinin bu fırtınadan tamamen saf ve temiz bir şekilde çıktığını iddia etmek fazla iyimser bir yaklaşımdır. Belki de Bronny James doğrudan hiçbir yasadışı madde kullanmadı. Belki de o tamamen temiz, sadece çalışarak babasının izinden gitmeye çalışan bir gençti. Ancak onun taşıdığı o “James” genetiği, sadece yeteneğin, zıplama yeteneğinin ve sahadaki zekanın kodlarını değil; aynı zamanda babasının yıllar boyunca kendi bedeni üzerinde oynadığı o tehlikeli laboratuvar deneylerinin, o ağır hücresel mutasyonların ve kalp kası üzerindeki o yıpratıcı etkinin gizli, sessiz faturasını da taşıyordu. Eğer durum buysa, ortada “doğumsal bir kusur” olduğu açıklaması teknik olarak yalan sayılmaz; evet, çocuk bu kusurla doğmuştur. Ancak o kusur, kör bir doğa olayının değil, bir önceki neslin kendi bedenini sınırların ötesine taşımak için ödediği ama tahsilatının oğlundan yapıldığı karanlık bir biyolojik borçtur.
Bu epigenetik miras teorisi, spor dünyasında henüz yüksek sesle konuşulmayan ama gelecekte tasarımcı bebeklerin (designer babies) ve elit atletlerin çocuklarının sağlığı üzerine devasa etik fırtınalar koparacak bir konudur. Eğer babanın kullandığı o “yeni BALCO suyu”, o görünmez peptitler kendi kalbini kalınlaştırdıysa (sol ventrikül hipertrofisi) ve bu genetik ifade kopyalanarak oğlunun DNA’sındaki o karanlık sayfalara işlendiyse, o halde Bronny’nin o gün sahada yere yığılması sadece bir başlangıçtır. Sistem, babanın mucizeler yaratmasına izin verirken, faturayı masum bir çocuğun kalp kapakçıklarına gizlemiştir. Her iki senaryoda da (ister doğrudan çocuğun EPO kullanması, isterse de epigenetik hasar), karşımızda sadece bir basketbol haberi değil, modern tıbbın ve hırsın insan doğasıyla oynadığı o tehlikeli kumarın en acımasız sonucu durmaktadır.
Olayın ardından yaşanan toparlanma süreci ve Bronny’nin yeniden parkelere dönüşü ise, yine o bildik “Kusursuz Makine” masalının, PR mucizelerinin ve medyanın o sağır edici ikiyüzlülüğünün en net fotoğrafıdır. Normal şartlarda, tıp tarihinde kalbi durmuş, hayata elektroşokla döndürülmüş ve kalbinde anatomik bir kusur olduğu açıklanmış bir sporcunun, hele ki böylesine yüksek efor gerektiren, kardiyovasküler kapasiteyi parçalayan bir spora, yani profesyonel basketbola geri dönmesi, aylar süren, hatta çoğu zaman kariyerin sonlandırılmasıyla sonuçlanan son derece riskli bir durumdur. Kalp kası bir kez hasar aldığında, o ritim bozukluğunun tekrar etme ihtimali her zaman Demokles’in kılıcı gibi sporcunun tepesinde sallanır. Nitekim geçmişte kalp sorunu yaşayan Chris Bosh, LaMarcus Aldridge gibi çok daha tecrübeli, devasa figürler bile, tıp uzmanlarının “Bir kez daha sahaya çıkarsan ölebilirsin” uyarıları karşısında, istemeyerek de olsa emeklilik kararı almak zorunda kalmışlardır. Sistem, bir noktada oyuncunun hayatını korumak zorundadır.
Fakat konu Bronny James ve LeBron’un o devasa “Birlikte oynayacağız” mirası olduğunda, tıp biliminin o katı kuralları, o aşılmaz güvenlik duvarları aniden esnemeye, mucizevi bir şekilde aralanmaya başlar. Sadece beş ay. Evet, kalbi duran ve ölümün kıyısından dönen bir gencin, o olayın üzerinden sadece beş ay gibi akıl almaz derecede kısa bir süre geçtikten sonra NCAA (Kolej Basketbolu) gibi inanılmaz tempolu, sert ve acımasız bir ligde tekrar forma giymesi için tüm tıbbi izinler (clearance) mucizevi bir şekilde verildi. Bu iyileşme hızı, tıpkı babasının o meşhur iki bin on beş yılındaki iki haftalık Miami kaçamağı sonrasında on yaş gençleşerek geri dönmesi gibi, modern tıbbın sınırlarını ve mantığını zorlayan bir diğer “James” mucizesidir.
O tıbbi izni veren doktorların üzerindeki baskıyı tahmin etmek zor değildir. Masada sıradan bir lise öğrencisinin kariyeri yoktu; masada, milyar dolarlık bir markanın, Amerikan rüyasının en büyük hikayelerinden birinin (Baba ve Oğul aynı sahada) final sahnesi duruyordu. Eğer o doktorlar “Hayır, oynayamaz” deselerdi, o devasa hikaye çökecek, reklam kampanyaları iptal edilecek, LeBron’un yıllardır hazırladığı o epik jübile hayal olacaktı. İşte bu yüzden o izinler alındı, o imzalar atıldı ve çocuk yeniden o tehlikeli arenaya, o eforun içine sürüldü. Seyirci yine o romantik hikayeyi satın aldı. Spikerler, Bronny ilk kez sahaya adım attığında “Ne büyük bir geri dönüş, ne muazzam bir irade, o bir savaşçı!” diye bağırırken; benim aklımda sadece o koyu, kalınlaşmış kanın, o hasarlı kalp kapakçıklarının ve o omuzlara yüklenmiş o taşıması imkansız hırsın, o genç bedeni ne zaman tekrar ihanete uğratacağı korkusu vardı. Bu, bir spor masalından ziyade, bir çocuğun hayatı üzerinden oynanan devasa ve sorumsuz bir medya kumarıydı.
Bu vakanın etrafındaki “sessizlik yemini” (omerta), daha önce bahsettiğimiz NBA soyunma odalarındaki sessizlikten çok daha güçlü, çok daha organizedir. Dikkat ederseniz, bu süreçte hiçbir önde gelen tıp uzmanı ana akım kanallara çıkıp da “Bu kadar kısa sürede dönmesi intihardır” veya “Kullandıkları performans artırıcı maddelerin bu duruma etkisi araştırılmalıdır” gibi cümleler kuramamıştır. Konuyu deşen, o karanlık iddiaları (EPO gibi) gündeme getirenler sadece bağımsız podcast yayıncıları, Chael Sonnen gibi kaybedecek hiçbir şeyi olmayan eski dövüşçüler veya yeraltı araştırmacıları olmuştur. Sistem, kendi yarattığı o kusursuz ailenin, o temiz, elitist ve ilham verici “James Hanedanlığı” imajının lekelenmesine asla müsaade edemezdi. Eğer Bronny’nin kalp krizinin arkasında yatan gerçek sebep (diyelim ki yanlış bir peptit dozu veya EPO kullanımı) ortaya çıksaydı, bu durum sadece Bronny’nin değil, LeBron James’in tüm o yirmi yıllık kariyerinin, tüm o “Kusursuz Makine” anlatısının, o laboratuvar inşasının üzerindeki tüm yaldızları dökecek, altındaki o çirkin, sentetik ve ahlaksız iskeleti tüm dünyanın gözü önüne serecekti. Kralın mirası, veliahtının kanıyla kirlenecekti.
NBA’e giden yol, bir genç için her zaman acımasızdır. Ancak bu yol, babanızın açtığı o devasa, kimyasal ve lobilerle örülmüş otobanın ta kendisiyse, o yolda yürümek için kendi ayaklarınızdan çok o sisteme entegre olmanız gerekir. Bronny’nin yetenekleri her zaman tartışma konusu olmuştur. Babası gibi iki metre beş santim boyunda, yüz yirmi kilo bir dev değildi. İyi bir savunmacı, oyun görüşü olan ancak atletik olarak NBA’in o vahşi standartlarının (babasının standartlarının) çok uzağında, sıradan bir rol oyuncusu potansiyeline sahipti. Ancak o, herhangi bir rol oyuncusu değildi. Onun, o “James” adının ağırlığını taşıyabilmesi için, sıçrayışını, hızını ve dayanıklılığını doğal sınırların çok ötesine taşıması gerekiyordu. İnsan doğası basittir; eğer beklentiler genetik potansiyelinizin çok üzerindeyse ve elinizin altında o farkı kapatacak dünyanın en pahalı, en elit ve en “yakalanmaz” biyokimyasal cephaneliği duruyorsa, o silahı kullanmamanız için bir aziz olmanız gerekir. Hele ki o silahları kullanarak dünyanın zirvesine çıkmış, adeta tanrılaşmış bir rol model her gün evinizin içindeyken.
Gelecekte, spor tarihi bu yılları yazarken, LeBron James’in kariyerini o akıl almaz istatistikleri, kırılan rekorları ve kazanılan şampiyonluklarıyla anacak. Ancak o parlak sayfaların hemen arkasında, o küçük puntoyla yazılmış dipnotlarda, Bronny Vakası her zaman karanlık, cevaplanmamış ve ürpertici bir sır olarak kalacak. O gün USC tesislerinde duran şey sadece genç bir kalbin ritmi değildi; o gün orada, doğanın sınırlarını aşmak için girişilen o devasa kibrin, o laboratuvarlarda yazılan reçetelerin ve milyar dolarlık şovların insani faturası, en acı ve en çıplak haliyle yüzümüze çarptı. Olayın üstünün örtülmesi, medyanın bunu bir kahramanlık hikayesine dönüştürmesi ve çocuğun apar topar tekrar parkeye itilmesi, sistemin o soğuk, hissiz ve şovu her şeyin üstünde tutan doğasının bir kanıtıdır.
Bronny Vakası, bize performans artırıcı maddelerin ve o sınır tanımaz hırsın sadece kullananın kendi bedenini değil; etrafındaki ekosistemi, ondan sonraki nesli ve hatta onu izleyip örnek alan o gencecik hayalleri nasıl zehirlediğini, nasıl ölümcül bir yola soktuğunu gösteren en canlı, en trajik uyarıdır. İster babasının ağır genetik mirasının altında ezilmiş olsun, isterse o “yeni nesil” karanlık protokollere (EPO) erkenden maruz kalmış olsun, sonuç değişmez. O kalbin durması, modern sporun, biyolojinin sınırlarına çektiği o restin, doğa tarafından kesilmiş ve neyse ki şans eseri ölümle sonuçlanmamış bir uyarı fişeğidir. Ancak bizler, o uyarı fişeğini görmek yerine, o fişeğin ışığında parlayan formaları alkışlamayı, o sahte kahramanlık masallarını dinlemeyi tercih ettik. Çünkü gerçeğin o soğuk, hastane kokan ve elektroşok cihazlarıyla dolu yüzü, hiçbirimizin yüzleşmek istemediği kadar çirkin ve bir o kadar da gerçektir. Krallıklar inşa edilirken çok kan dökülür; ancak en büyük trajedi, o kanın, sırf o tacı biraz daha uzun süre başlarında tutabilmek için bizzat kendi evlatlarının damarlarından çekilmesidir. Bronny’nin kalbi yeniden atıyor olabilir, ancak o gün orada, o sessiz saniyelerde, modern sporun o sahte, sentetik ve ikiyüzlü kalbi çoktan, geri dönülmez bir şekilde durmuştur.
BÖLÜM 15: Beyaz Yakalı Dopingi: Mark Cuban ve HGH Savunması
Kapitalizmin ve modern spor endüstrisinin kesişim noktasında, olaylara sadece sahanın içindeki rekabet penceresinden değil, aynı zamanda milyarlarca dolarlık yatırımların korunması perspektifinden bakan yepyeni bir zihniyet yatar. Bizler, spor izleyicileri olarak o parkede ter döken atletleri birer kahraman, birer gladyatör veya yetenek abidesi olarak görürüz. Ancak o lüks localarında oturan, takımların milyarder sahipleri için o atletler, en temelde, korunması, değerlenmesi ve maksimum verim alınması gereken birer finansal “varlık” (asset) konumundadırlar. Bir şirketin CEO’su, fabrikasındaki en değerli makinenin bir parçası kırıldığında o makineyi çöpe atmaz; aksine, o makineyi en hızlı, en son teknolojiyle ve eskisinden bile daha güçlü bir şekilde tamir edip üretime geri döndürmenin yollarını arar. Spor dünyasında ise bu “tamir” süreci, tıp etiğinin, ahlaki kuralların ve anti-doping ajanslarının o kalın, geçilmez duvarlarına çarpar. İşte tam bu noktada, sporun o karanlık biyokimyasal yeraltı dünyasından sıyrılıp, konuyu takım elbiseli, milyarder yatırımcıların toplantı masalarına taşıyan, zekice kurgulanmış ve felsefi olarak çürütülmesi son derece zor bir zihniyet devrimi karşımıza çıkar. Biz buna “Beyaz Yakalı Dopingi” diyoruz. Ve bu zihniyetin en cesur, en açık sözlü ve en provokatif savunucusu, Dallas Mavericks’in eski çoğunluk sahibi, milyarder iş insanı Mark Cuban’dır.
Daha önceki bölümlerde, oyuncuların kendi bireysel hırsları, ligin o acımasız seksen iki maçlık takvimi ve milyon dolarlık kontratlarını koruma güdüleriyle yasadışı kliniklerin, peptitlerin ve hormonların karanlık dünyasına nasıl itildiklerini detaylıca incelemiştik. O karanlık dünya, genellikle inkar, gizlilik ve yakalanma korkusu üzerine kuruludur. Ancak Mark Cuban, iki bin on dört yılında sahneye çıktığında, bu gizlilik perdesini yırtıp atan ve konuyu ahlaki bir tabu olmaktan çıkarıp, tamamen mantıksal ve teknolojik bir optimizasyon meselesi olarak tartışmaya açan ilk figür oldu. Cuban, sporcuların merdiven altı laboratuvarlarda veya yasadışı anti-aging kliniklerinde köşe bucak saklanarak uyguladıkları “iyileşme” (recovery) protokollerini, gün ışığına çıkarmayı ve tamamen yasal bir tıp standardı haline getirmeyi teklif ediyordu. Onun hedef tahtasındaki en kilit madde ise, tıp dünyasının en büyük mucizelerinden biri olan ama aynı zamanda spor dünyasının en çok lanetlenen molekülü, İnsan Büyüme Hormonu (HGH) idi. Cuban, sadece basına konuşmakla kalmadı, aynı zamanda bu teorisini bilimsel bir temele oturtmak için kendi cebinden University of Michigan’a sekiz yüz bin dolarlık bir araştırma fonu sağladı. Bu fonun amacı kasları devasa boyutlara ulaştırmak, insanları yenilmez mutantlara çevirmek veya rakipleri haksızca ezip geçecek bir süper serum yaratmak değildi. Araştırmanın amacı çok spesifik, çok trajik ve bir sporcunun kariyerindeki en karanlık anlardan biri olan Ön Çapraz Bağ (ACL) kopmalarının tedavisinde HGH’in rolünü kanıtlamaktı.
Ön çapraz bağ (ACL) yırtığı, profesyonel bir basketbolcu için sadece fiziksel bir acı değil, aynı zamanda kariyerin, hayallerin ve o devasa kontratların saniyeler içinde paramparça olduğu, devasa bir biyolojik iflas anıdır. Dizdeki bu ince ama hayati bağ koptuğunda, modern tıp cerrahları o bağı vücudun başka bir yerinden alınan bir tendonla (genellikle patellar veya hamstring tendonu) yeniden inşa ederler. Ameliyat masasında yapılan bu mekanik işlem günümüz teknolojisiyle oldukça başarılıdır. Ancak sorun, o bağın yeniden dikilmesiyle bitmez; asıl trajedi, ameliyat sonrasındaki o uzun, aylar süren hareketsizlik döneminde başlar. Bir bacak aylarca alçıda, atelde veya hareketsiz kaldığında, dizin hemen üstündeki o devasa üst bacak kası, yani kuadriseps, korkunç bir hızla erimeye, atrofiye (kas kaybına) uğramaya başlar. Beyin, kullanılmayan kası beslemeyi reddeder ve o kas lifleri adeta kendi kendini yer. Aylar sonra oyuncu yürümeye ve rehabilitasyona başladığında, o ameliyat edilen bacağın kuadriseps kası, diğer bacağa göre gözle görülür şekilde incelmiş, gücünü ve tork (dönme/itme kuvveti) üretme kapasitesini kaybetmiştir. Tıp bilimi, o kasın eski gücüne tam olarak dönmesinin bazen yıllar aldığını, bazen de hiçbir zaman o eski patlayıcılığına kavuşamadığını söyler. İşte Cuban’ın finanse ettiği o araştırma, bu kahredici kas erimesi sürecine dışarıdan HGH takviyesi yapıldığında neler olacağını inceliyordu.
University of Michigan’ın yaptığı ve sonuçları açıklandığında tıp dünyasında sessiz ama derin bir sarsıntı yaratan bu araştırmanın verileri, Cuban’ın felsefi isyanının ne kadar haklı bir biyolojik temele dayandığını kanıtlar nitelikteydi. Araştırmaya göre, ACL ameliyatı sonrası iyileşme sürecinde HGH tedavisi uygulanan deneklerin kuadriseps kaslarında, HGH almayan kontrol grubuna kıyasla yüzde otuz oranında daha fazla tork, yani güç ve patlayıcılık tespit edilmişti. HGH, kasın hareketsizlik döneminde erimesini (atrofiyi) dramatik bir şekilde yavaşlatmış, kolajen sentezini hızlandırmış ve ameliyat edilen bacağın sağlam bacakla arasındaki o devasa güç asimetrisini neredeyse ortadan kaldırmıştı. Bu, bir sporcunun sadece daha hızlı sahalara dönmesi demek değildi; aynı zamanda o bacağın zayıf kalması nedeniyle vücudun diğer bölgelerine dengesiz yük binmesi sonucunda oluşacak ikincil sakatlıkların da tamamen önüne geçilmesi demekti. Yani ortada, parçalanmış bir insan bedenini en az hasarla, en doğal baseline (temel) seviyesine geri getiren, tıp biliminin sunduğu kusursuz bir çözüm vardı. Ancak WADA (Dünya Anti-Doping Ajansı) ve NBA kuralları gereği, o kasın erimesini çaresizce izlemek yasal, ama o kası HGH ile kurtarmak “doping” ve “hile” olarak sınıflandırılıyordu.
Mark Cuban’ın bu noktada ortaya koyduğu argüman, spor ahlakının o güne dek üzerinde uzlaştığı tüm o ikiyüzlü, eski kafalı ve romantik tabuları yerle bir eden türdendi. Cuban, son derece basit, mantıklı ve sarsıcı bir soru sordu: “Eğer tıp dünyasında bir teknoloji, bir ameliyat veya bir ilaç, sporcunun kopan bir bağını veya eriyen bir kasını eskisinden daha güçlü, daha sağlıklı bir şekilde iyileştiriyorsa, biz bunu neden yasaklıyoruz?” Bu soru, dopingin sadece kas şişiren bir hile olduğu yönündeki o klasik, avam algıyı doğrudan hedef alıyordu. Cuban’ın savunması, ahlaki bir çöküşü değil, tam aksine, sporcu sağlığını merkeze alan radikal bir hümanizmi barındırıyordu. Ona göre asıl ahlaksızlık, elinizin altında bir sporcunun acısını dindirecek, kariyerini kurtaracak ve onu sakatlıktan koruyacak bir teknoloji varken, sadece PR (Halkla İlişkiler) kaygıları veya modası geçmiş kurallar yüzünden o sporcuyu bu teknolojiden mahrum bırakmaktı.
Bu savunmayı desteklemek için Cuban, her fırsatta spor dünyasının sessizce kabul ettiği diğer “performans artırıcı” tıbbi müdahaleleri örnek gösterdi. Bu örneklerin başında, benim de kişisel olarak bu felsefi tartışmada en güçlü argümanlardan biri olarak gördüğüm LASIK (lazerle göz çizdirme) ameliyatları ve beyzboldaki meşhur Tommy John ameliyatları gelmektedir. Dünyanın en iyi golfçüsü Tiger Woods’un, uzağı görememe sorunu yaşarken LASIK ameliyatı olup, görme yetisini doğal bir insanın ulaşabileceği yirmi/yirmi (20/20) standardının bile üzerine, yirmi/on beş (20/15) seviyesine çıkardığını hepimiz biliyoruz. O ameliyat, Woods’un topu ve deliği rakiplerinden çok daha net, çok daha keskin görmesini sağladı. Bu durum kelimenin tam anlamıyla “performans artırıcı” bir tıbbi müdahaleydi. Vücuda dışarıdan teknolojik bir müdahale yapılmış ve doğal kapasitenin üzerine çıkılmıştı. Peki kimse Tiger Woods’a hilekar dedi mi? WADA, lazer göz ameliyatlarını yasakladı mı? Hayır. Çünkü toplum ve spor otoriteleri, bunu bir “tedavi” olarak gördü.
Benzer şekilde, beyzbolda atıcıların dirsek bağları koptuğunda uygulanan Tommy John ameliyatında, koldan alınan tendon, dirseğe daha farklı bir açıyla, daha güçlü bir şekilde monte edilir. Birçok beyzbol atıcısı, bu ameliyattan sonra topu, sakatlanmadan önceki hallerinden bile daha hızlı fırlatmaya başlar. Ameliyat, sadece iyileştirmekle kalmaz, mekaniği geliştirir ve performansı doğrudan artırır. Hiçbir lig, “Bu ameliyat performansı artırıyor, atıcıları doğalarına aykırı şekilde güçlendiriyor, yasaklayalım” dememiştir. Aksine, bunu modern tıbbın spora bir lütfu olarak kutsamışlardır. İşte Mark Cuban’ın isyan ettiği, ligin ve WADA’nın suratına çarptığı ikiyüzlülük tam olarak budur: Neşterle, lazerle veya başka bir tendonun mekanik olarak yerinin değiştirilmesiyle yapılan fiziksel performans artışlarını “tedavi” adı altında alkışlarken; aynı iyileşmeyi, aynı güçlenmeyi bir hormonla, bir enjeksiyonla, hücresel düzeyde sentetik bir müdahaleyle yaptığınızda bunu neden “ahlaksızlık” ve “doping” olarak etiketliyorsunuz? Kopan bir bağı onarmak meşruysa, o bağın etrafındaki eriyen kası HGH ile kurtarmak neden suç olsun?
Bana kalırsa, Cuban’ın argümanı felsefi olarak yenilmezdir. Spor dünyası, “doğallık” kavramını çoktan yitirmiş, geri dönülmez bir şekilde teknolojiyle bütünleşmiştir. Hangi “doğallıktan” bahsediyoruz? Yerçekimini azaltan özel yürüyüş bantları, kan akışını değiştiren kriyoterapi odaları, oksijen çadırları, kas fasyasını lazerle gevşeten biyomekanik uzmanları… Bunların hiçbiri “doğal” değildir. Bunların hiçbiri Afrika savanalarında koşan ilk insanın sahip olduğu imkanlar değildir. Milyon dolarlık rehabilitasyon merkezlerinde, bilgisayar algoritmalarıyla ayarlanan diyetlerle beslenen, her adımı sensörlerle izlenen bir organizma zaten doğanın sınırlarından çoktan çıkmış, bir tür siborg (cyborg) öncülüne dönüşmüştür. Eğer biz, teknolojinin ve bilimin nimetlerini, sporcuları daha hızlı, daha güçlü yapmak ve onların sakatlıklarını iyileştirmek için sonuna kadar kullanıyorsak, çizgiyi tam olarak HGH veya peptitler söz konusu olduğunda çekmemizin hiçbir mantıksal, rasyonel izahı yoktur. O çizgi, tıbbi veya felsefi bir doğrudan değil, tamamen geçmişteki o seksenli yılların, Doğu Alman yüzücülerin ve Sovyet haltercilerin yarattığı o karanlık PR algısının kalıntılarından ibarettir.
Mark Cuban, bu HGH vizyonunu ortaya atarken, aslında çok daha büyük bir hedefin, bir kulüp sahibinin en derin fantezisinin de altını çiziyordu. Cuban, eğer oyuncularına bu tür hücresel iyileştiricileri yasal olarak verebilirse, eğer o “yıpranma” sürecini tıp bilimiyle durdurabilise, bir NBA oyuncusunun en verimli çağının (prime) yirmili yaşlarının sonundan kırklı yaşlarına, hatta elli yaşına kadar uzayabileceğine inanıyordu. Düşünün; bir kulüp sahibi olarak, elinizde Dirk Nowitzki veya Luka Doncic gibi jenerasyonluk bir yetenek var. Bu yeteneklerin basketbol zekası yaşlandıkça artıyor, ancak dizleri ve kasları bu zekaya ayak uyduramıyor. Eğer HGH, peptitler ve kan manipülasyonları yasal ve kontrollü bir tıbbi protokol haline gelseydi, bu yıldızlar otuz beş yaşında ligden silinmek veya sakatlıklarla boğuşmak yerine, kırk beş yaşına kadar aynı fiziksel tazelikle, ama yirmi yıllık bir tecrübenin o akıl almaz zekasıyla parkede kalabilirlerdi. Cuban’ın savunduğu bu dünya, aslında daha önce başka bir bağlamda incelediğimiz LeBron James’in kariyerinde fiilen, ama gizlice yaşanmakta olan dünyanın ta kendisidir. Cuban, LeBron ve ekibinin kapalı kapılar ardında, o “omerta”nın gölgesinde yaptığı şeyi, güneş ışığına çıkarmayı ve tüm ligin standart bir sağlık politikası haline getirmeyi teklif ediyordu.
Ancak bu devrimsel ve cesur teklif, NBA yönetiminin, WADA’nın ve küresel spor bürokrasisinin o kalın, muhafazakar ve korkak duvarlarına çarparak paramparça oldu. Henry Abbott gibi ligin derinliklerini çok iyi bilen gazetecilerin veya bağımsız spor hekimlerinin bu fikri çeşitli kurullarda, NBA toplantılarında dile getirdiklerinde aldıkları cevap her zaman aynı, tekdüze ve vizyonsuz olmuştur: “PR kabusu yaşamak istemiyoruz.” Sadece bu kadar. Masadaki hiç kimse, “Hayır, HGH işe yaramaz” veya “Bu bilimsel olarak yanlıştır” dememiştir. Aksine, herkes o ilacın sakatlıklarda ne kadar mucizevi sonuçlar yarattığını, oyuncuların kariyerlerini kurtarabileceğini çok iyi bilmektedir. Fakat o sihirli kelime, o “HGH” kısaltması, Amerikan halkının zihninde o kadar şeytanileştirilmiş, o kongre soruşturmalarıyla o kadar kirletilmiş bir kelimedir ki; hiçbir komisyoner, hiçbir lig yöneticisi çıkıp da “Biz oyuncularımıza HGH veriyoruz” diyemez. Bunu dedikleri an, çocuklarının o ligi izlemesine izin veren ebeveynlerin, sponsorların ve muhafazakar spor medyasının gözünde lig, anında bir “ucube sirkine”, bir hilekarlar arenasına dönüşür. Doğrunun veya tıbbın ne dediği önemli değildir; önemli olan halkın ne algıladığıdır. Algı, gerçeği her zaman döver. Lig yönetimi, oyuncularının sağlığını optimize etmeyi değil, ürününün ambalajındaki o “temiz” etiketini korumayı seçmiştir.
Tabii ki Cuban’ın bu “Beyaz Yakalı Dopingi” felsefesinin karşısında sadece PR kaygıları değil, aynı zamanda ciddi, karanlık ve üzerinde düşünülmesi gereken ahlaki ve sosyolojik karşı argümanlar da bulunmaktadır. Eğer HGH’i “sakatlık iyileşmesi” adı altında yasal hale getirirseniz, o ince kırmızı çizgiyi nerede çizeceksiniz? “Sakatlık” kelimesinin tanımı modern profesyonel sporda son derece bulanıktır. Çapraz bağın kopması net bir sakatlıktır, evet. Peki ya arka arkaya oynanan üç maçın ardından bir oyuncunun sırt kaslarında oluşan o mikroskobik yırtıklar? Bu da hücresel düzeyde bir hasardır, bir sakatlıktır. O halde o oyuncuya da “toparlanması” için HGH verilecek midir? Eğer verilirse, o oyuncu bir sonraki maça yorgun çıkmayacak, ancak HGH almayan veya daha az hasar gördüğü için bu haktan yararlanamayan rakibi yorgun çıkacaktır. İyileşme (recovery), doğası gereği performansı doğrudan etkiler. Bir yorgunluğu silmek, performansı artırmanın ta kendisidir. Bu kapıyı bir kez araladığınızda, tüm lig kısa süre içinde, her maç sonrası soyunma odalarında oyunculara yasal olarak büyüme hormonu ve peptit enjekte edilen devasa birer dispansere dönüşür. Bu da sporu, genetik yeteneklerin ve çalışma etiğinin yarıştığı bir alan olmaktan çıkarıp, hangi takımın doktorlarının o hormon kürlerini daha iyi ayarladığı, hangi kulübün sağlık bütçesinin daha geniş olduğu bir laboratuvar savaşına çevirir.
Henry Abbott gibi geleneksel gazetecilerin ve spor etiği savunucularının Cuban’a karşı çıktığı nokta tam olarak budur. Onlar, bu durumu bir “hile kültürü” (culture of cheating) olarak tanımlarlar. Eğer bu maddeleri yasal veya zımni olarak kabul ederseniz, ligdeki “temiz” kalmak isteyen, kendi doğasını kimyasallarla bozmak istemeyen o masum, idealist sporcuları ne yapacaksınız? O temiz çocuklar, HGH destekli, asla yorulmayan, tendonları kopmayan o yasal mutantlarla nasıl rekabet edecekler? Dopingin en büyük ahlaki sorunu, onu kullananı cezalandırmasından ziyade, onu KULLANMAYANLARI cezalandırmasıdır. Temiz kalan bir sporcu, sırf dürüst olduğu için, sırf kendi biyolojisinin sınırlarına saygı duyduğu için kariyerini, milyonlarca doları ve hayallerini kaybetmek zorunda kalır. Eğer Cuban’ın HGH vizyonu resmileşirse, dürüstlük bir erdem olmaktan çıkar ve profesyonel bir intihara dönüşür. Temiz kalmakla övünmek, aptallıkla övünmek haline gelir. Nitekim geçmişte track and field (atletizm) dünyasında temiz atletlerin nasıl dışlandığını, o karanlık odaya girmeyenlerin nasıl sistem tarafından kusulup atıldığını hepimiz biliyoruz. NBA gibi halihazırda fısıltı gazetelerinin, “omerta”ların ve kapalı kapılar ardında yapılan gizli kürlerin zaten var olduğu bir ligde, bu işi bir de yasal bir çerçeveye oturtmak, o “temiz” kalan azınlığın da tamamen yok edilmesinin fermanını imzalamak anlamına gelir.
Bunun yanı sıra, olayın sınıfsal ve elitist bir boyutu daha vardır. “Beyaz Yakalı Dopingi” terimi, sadece bu fikrin milyarder bir kulüp sahibi tarafından ortaya atılmasından değil, aynı zamanda bu teknolojilerin, bu tedavilerin ve bu felsefenin sadece dünyanın en zengin, en ayrıcalıklı zümreleri tarafından erişilebilir olmasından kaynaklanır. Mark Cuban’ın bizzat kendi hayatı, bu ayrıcalığın en somut, en trajikomik örneğidir. O dönemlerde Cuban, yaşın ve yılların getirdiği yıpranmayla birlikte her iki kalçasından da devasa bir ameliyat, bir çift kalça protezi (double hip replacement) operasyonu geçirmiştir. Normal, sıradan bir insanın böyle ağır, kemiklerin kesildiği ve protezlerin takıldığı bir ameliyattan sonra ayağa kalkması, normal yürümeye başlaması aylar alır; spor yapması veya dans etmesi ise yıllar süren çileli bir fizyoterapinin ardından belki mümkündür. Ancak Mark Cuban, o ağır çifte kalça protezi ameliyatının üzerinden sadece beş hafta geçtikten sonra, ulusal televizyonda “Dancing with the Stars” (Yıldızlarla Dans) yarışmasına çıkmış, pistte gencecik bir delikanlı gibi kıvrak hareketlerle dans etmiş, zıplamış ve fiziksel olarak hiçbir ameliyat emaresi göstermeden tüm ülkeyi şaşkına çevirmiştir.
Bu mucizevi iyileşme hızının ardındaki sır neydi? Ortalama bir Amerikan vatandaşının erişemeyeceği, sigortaların karşılamadığı, FDA’nın gri alanlarında bulunan veya tamamen yurt dışında uygulanan o ultra-pahalı kök hücre tedavileri, kan manipülasyonları ve elbette hücresel onarımı maksimize eden o özel peptit ve hormon kürleriydi. Cuban, kendi bedeni üzerinde o sınırları çoktan yıkmış, kendi biyolojisini milyarlarca dolarının gücüyle hacklemiş ve o “yasadışı” denilen maddelerin hayat kalitesini nasıl artırdığını bizzat deneyimlemişti. O yüzden onun oyuncuları için istediği şey, aslında kendisinin sahip olduğu, kendi ayrıcalıklı sınıfının çoktan kullanmaya başladığı o biyo-teknolojik lükslerin, milyar dolarlık “çalışanlarına” (oyuncularına) da sunulmasıydı. Bu, yukarıdan aşağıya doğru bakan, insan bedenini sadece modifiye edilebilecek bir makine olarak gören son derece transhümanist (insan ötesi) ve elitist bir bakış açısıdır. Milyarderler için kurallar, sıradan insanlar için konulan kurallardan farklı işler. Cuban’ın savunduğu sistemde, HGH veya doping bir “suç” değil, zenginlerin sahip olduğu bir “tıbbi imtiyaz”dır.
Bu felsefi tartışmanın tam ortasında duran oyuncular ise, aslında bu savaşın en büyük mağdurları ve aynı zamanda en büyük uygulayıcılarıdır. Daha önce bahsettiğimiz gibi, LeBron James’in kariyeri, Mark Cuban’ın bu vizyonunun fiilen ama yasadışı olarak vücut bulmuş halidir. Cuban, “Eğer bu maddeleri kullanırsak oyuncular 50 yaşına kadar prime (zirve) dönemlerinde kalabilirler” dediğinde, aslında ligin şu anki gerçeğini, o kırklı yaşlarına merdiven dayayıp hala otuz sayı ortalamayla oynayan figürlerin ardındaki o görünmez kimyasal gerçeği teorize ediyordu. Fakat Cuban’ın atladığı veya görmezden geldiği asıl korkutucu detay, bu maddelerin uzun vadeli ve birleşik (cocktail) etkilerinin tıp dünyası tarafından henüz tam olarak bilinmiyor oluşudur.
Bir basketbolcu dizini iyileştirmek için sadece HGH almaz. Bunun yanına hücresel iyileşmeyi tetikleyecek BPC-157 ekler, oksijen kapasitesini korumak için mikro dozda EPO kullanır, iltihabı kurutmak için kortizon vurulur ve eklem sıvısını artırmak için sentetik yağlayıcılar kullanır. Tüm bu maddelerin birleşimi, tıp tarihinde hiçbir kontrollü, uzun vadeli deneye tabi tutulmamıştır. Bizler, daha önceki bölümlerde “ani kalp durmaları”, “kardiyovasküler hasarlar” ve “ventrikül hipertrofisi” gibi konulardan bahsederken, tam da bu laboratuvar dışı, kontrolsüz ve vahşi deneme-yanılma süreçlerinin bedellerini anlatıyorduk. Mark Cuban, HGH’in ACL ameliyatı sonrası kas torkunu yüzde otuz artırdığını coşkuyla anlatırken, o artan torkun kalbe binen yükü ne kadar artırdığını, o sürekli hormon bombardımanının iç organlarda, pankreasta veya tiroid bezinde nasıl kanserojen (hücreleri sürekli bölmeye zorlayan) bir etki yarattığını göz ardı ediyordu. Zengin bir adamın kalça ameliyatından sonra beş haftalığına dans etmek için aldığı kür ile, bir profesyonel atletin on beş yıl boyunca aralıksız, her gün, her maç sonrası o hormonları sistemine pompalaması arasında devasa bir kümülatif yıkım farkı vardır. Cuban’ın vizyonu, sporcuyu bugün kurtarırken, o sporcunun elli yaşından sonraki hayatını bir rulet masasına sürer.
Ancak yine de, Mark Cuban’ın o isyankar çıkışı, spor dünyasındaki o devasa ikiyüzlülüğün maskesini düşürmesi açısından tarihi bir öneme sahiptir. O sekiz yüz bin dolarlık araştırma fonu, tıp bilimine şunu kanıtlamıştır: HGH bir hile değildir; HGH, doğanın onaramadığını onaran, yıkılanı ayağa kaldıran olağanüstü bir araçtır. Bıçağın kendisi suçlu değildir; bıçak bir cerrahın elinde hayat kurtarır, bir katilin elinde can alır. HGH ve benzeri performans artırıcılar da tam olarak böyledir. Eğer bu maddeler, bağımsız tıp otoriteleri tarafından, sadece ağır sakatlıkların (çapraz bağ kopması, aşil tendonu yırtılması gibi) rehabilitasyon süreçlerinde, sporcu sahalara dönene kadar kontrollü, yasal ve şeffaf bir şekilde kullanılmasına izin verilseydi, belki de spor tarihinin en büyük ahlaki krizlerinden biri çözülmüş olacaktı. Ancak sistem gri alanları sevmez; sistem ya o ilacı tamamen şeytanlaştırır ve kapalı kapılar ardında kullanılmasına göz yumar, ya da tamamen serbest bırakıp ortalığı bir laboratuvar cehennemine çevirmekten korkar.
Küresel spor komitelerinin ve NBA gibi devasa yapıların bu “temiz” kalma saplantısı, aslında sporcuları o karanlık yeraltı kliniklerine, hiçbir tıbbi diploması olmayan o şarlatan “gölge doktorlara” (Biogenesis’teki Anthony Bosch gibi) iten yegane nedendir. Eğer Cuban’ın argümanı dinlenseydi ve bu süreçler ligin onaylı, şeffaf hastanelerinde yapılsaydı, belki de o oyuncuların damarlarına ne girdiği, hangi dozda girdiği bilinecek, en azından merdiven altı yanlış dozlamalar yüzünden kalp krizi geçiren o genç çocukların hayatları kurtulacaktı. “Beyaz Yakalı Dopingi” kavramı, sadece dopingi zenginlerin erişimine açmak demek değildir; aynı zamanda doping denilen o öcünün, aslında tıp biliminin regüle edilmesi gereken bir alanı olduğunu, onu yeraltına itmenin sadece mafyatik yapıları ve gizli fısıltı gazetelerini güçlendireceğini savunan rasyonel bir kapitalist bakış açısıdır. Yasaklama, hiçbir zaman kullanımı bitirmemiş, sadece kullanımı daha tehlikeli, daha gizli ve daha pahalı hale getirmiştir.
Bu bölümü toparlarken, Mark Cuban’ın o milyon dolarlık gülümsemesiyle televizyonlarda anlattığı o “Daha güçlü bir diz, daha iyi bir basketbol” vizyonunun, bugün gizli gizli zaten gerçekleştiğini hepimiz biliyoruz. O parkede izlediğiniz o yaşlanmayan yıldızlar, Cuban’ın üniversitelere araştırma fonu verdiği o teorilerin, canlı, kanlı ve milyar dolarlık deney fareleridir aslında. Cuban sadece, “Herkesin bildiği bu sırrı artık yasal hale getirelim de, oyuncularımız o uyduruk testlerden kaçmak için evlerinin bodrumlarında saklanmasın, 25.000 dolarlık cezalar ödemek zorunda kalmasın” diyecek kadar gerçekçi ve sistemi içeriden okuyan bir patrondu. Onun bu çıkışı bastırıldı, sesi kısıldı ve lig yönetimi tarafından hızlıca unutturuldu. Çünkü NBA’in ve Adam Silver’ın yönettiği o devasa kurumsal tiyatro, gerçekçiliğe değil, masallara ihtiyaç duyar. İnsanlar HGH ile onarılmış bir robota değil, çok çalıştığı için mucizevi bir şekilde iyileşen bir kahramana bilet alırlar. Mark Cuban, şovun arka planındaki o çirkin gerçeği aydınlatmaya çalıştığı için dışlandı. Tıbbın sunduğu o büyük lütuf, hala “hile” kelimesinin o karanlık, korkutucu ama bir o kadar da hipnotize edici gölgesinde saklanmaya, sadece fısıltılarla el değiştirmeye ve kralların damarlarında, herkesten gizli bir şekilde akmaya devam ediyor. Gerçek şu ki, o beyaz yakalı milyarderlerin toplantı odalarında çoktan verilen kararlar, henüz seyircinin o masum ve naif zihnine ulaşmak için on yıllara ihtiyaç duymaktadır. Ancak bilim, ahlakı her zaman geride bırakır; ve bilim o kası daha güçlü yapıyorsa, onu kullanacak birileri her zaman bulunacaktır, ister yasal olsun, ister yeraltının o en derin karanlığında olsun.
BÖLÜM 16: Eşitsizliğin Ekonomisi: İç Çember ve Dışarıdakiler
Spor, insanlık tarihi boyunca her zaman en saf, en adil ve en eşitlikçi arena olarak pazarlanagelmiştir. Toplumsal sınıfların, ekonomik gelir dağılımındaki uçurumların ve doğumla kazanılan imtiyazların, parkeye veya sahaya adım atıldığı anda buharlaştığına inanmak isteriz. Bize öğretilen o romantik meritokrasi masalına göre; top yuvarlaktır, çemberin yüksekliği herkes için aynıdır ve o düdük çaldığında, zengin bir ailenin çocuğu ile arka mahallelerin yoksulluğundan gelip hayata tutunmaya çalışan bir genç tamamen eşit şartlarda çarpışır. Yeterince ter dökerseniz, yeterince inanırsanız ve genetik bir lütfa sahipseniz, o adaletsiz dünyayı arkanızda bırakıp sadece emeğinizle zirveye tırmanabilirsiniz. Ancak bu ütopik anlatı, belki bundan elli yıl önce, sporun henüz milyar dolarlık bir endüstriyel komplekse dönüşmediği o naif zamanlarda geçerli olabilirdi. Bugünün profesyonel basketbol dünyasına, o ışıl ışıl parlayan NBA parkelerine ve o parkelerin altındaki soyunma odalarına mikroskopla baktığımızda, karşımıza çıkan tablo bir fırsat eşitliği ütopyasından ziyade, vahşi kapitalizmin biyolojiye, kana ve hücrelere kadar nüfuz ettiği, sınıfsal uçurumların kelimenin tam anlamıyla sentetik hormonlarla inşa edildiği korkunç bir distopyadır. Doping ve performans artırıcı maddeler meselesi, önceki bölümlerde incelediğimiz üzere bir tıbbi veya ahlaki sorundur evet; ancak modern çağda bu mesele, her şeyden önce devasa, acımasız ve yapısal bir ekonomik eşitsizlik sorunudur.
Bir NBA soyunma odasının kapısından içeri girdiğinizde, dışarıdan bakıldığında aynı formayı giyen, aynı takım için savaşan on beş adam görürsünüz. Medya size onların bir “kardeşlik” (brotherhood) olduğunu, aynı hedefe yürüdüklerini söyler. Ancak o odanın içi, görünmez ama aşılamaz, tıpkı Soğuk Savaş döneminin o meşhur “Demir Perde”si gibi kesin sınırları olan bir hiyerarşiyle ikiye bölünmüştür. Perdenin bir tarafında, “İç Çember” (Inner Circle) dediğimiz, ligin milyar dolarlık ekonomisini sırtında taşıyan, her biri tek başına devasa birer çok uluslu şirket gibi yönetilen o elit süperstarlar, o seçkin azınlık yer alır. Perdenin diğer tarafında ise “Dışarıdakiler” (Outsiders); yani lige tutunmaya çalışan, asgari ücretle oynayan çaylaklar, G-League ile NBA arasında mekik dokuyan çift yönlü kontratlı (two-way) oyuncular ve her an takaslanma veya kesilme korkusuyla yaşayan, rotasyonun sonlarındaki rol oyuncuları vardır. İç çember ile dışarıdakiler arasındaki fark, sadece yetenek, tecrübe veya şut yüzdesi değildir. Asıl uçurum, bu iki sınıfın kendi bedenlerine, kendi biyolojilerine ve kendi hücresel yenilenmelerine yapabildikleri finansal yatırımın akıl almaz eşitsizliğidir.
Daha önceki bölümlerde, modern performans artırıcı protokollerin, Victor Conte’nin o meşhur “zeka testinin” ve Biogenesis gibi kliniklerin nasıl işlediğine uzun uzun değinmiştik. Bütün o karanlık laboratuvar hikayelerinin, saatler içinde kandan atılan tasarımcı peptitlerin, otolog kan manipülasyonlarının ve gece uykusunda kalbi durdurabilecek kadar riskli ama bir o kadar da etkili olan EPO kürlerinin ortak bir paydası vardır: Bunlar olağanüstü derecede pahalıdır. İnsanlar, LeBron James’in her yıl kendi bedenine 1.5 milyon dolar harcadığı efsanesini duyduklarında, bu rakamın sadece özel aşçılara, kriyoterapi odalarına, masaj terapistlerine veya organik yiyeceklere gittiğini düşünürler. Bu, endüstrinin size inanmanızı istediği o pürüzsüz halkla ilişkiler yalanıdır. Elbette o buz havuzlarının ve hiperbarik çadırların bir maliyeti vardır; ancak asıl maliyet, makineyi değil, makinenin içindeki yazılımı, yani kanı ve hormonları yöneten o “gölge” ekibin faturalarıdır.
1.5 milyon dolarlık bir biyolojik bakım bütçesi, size sıradan bir fizyoterapist sağlamaz. Bu bütçe size, Amerika’nın veya Avrupa’nın en prestijli tıp fakültelerinden mezun olmuş, endokrinoloji, moleküler biyoloji ve spor farmakolojisi alanında dünyadaki bir avuç dehadan biri olan özel doktorlardan oluşan bir konsorsiyum satın alır. Bu doktorların görevi, sizi tedavi etmek değildir; onların görevi, sizin bedeninizi Dünya Anti-Doping Ajansı’nın (WADA) veya NBA’in test protokollerinin fersah fersah ötesinde, yakalanması imkansız bir bilimsel ustalıkla modifiye etmektir. İç çemberdeki bir süperstar, herhangi bir kas ağrısı hissettiğinde veya hücresel bir yorgunluk yaşadığında, bu doktorlar onun kanından izole ettikleri kök hücreleri ve büyüme faktörlerini, laboratuvarda genetik dizilimi değiştirilmiş (ki standart testlerin aradığı o moleküler kalıba uymasın diye) spesifik peptitlerle birleştirip gece yarısı malikanesinin o steril, gizli odasında damar yolundan sisteme entegre ederler. Bu doktorların imzaladıkları gizlilik sözleşmeleri, aldıkları astronomik danışmanlık ücretleri ve kurdukları o özel lojistik ağ, 1.5 milyon dolarlık o devasa faturanın asıl görünmeyen kalemleridir.
Şimdi bu astronomik ve elitist gerçekliği, perdenin diğer tarafındaki “Dışarıdakiler”in dünyasıyla kıyaslayalım. Ligde minimum kontratla oynayan, vergiler ve menajerlik ücretleri kesildikten sonra eline sadece birkaç yüz bin dolar geçen, üstelik kariyerinin ligde ne kadar süreceği tamamen o anki performansına bağlı olan genç bir çaylağı düşünün. Bu çocuğun dizlerinde de tıpkı o süperstarlar gibi kıkırdak erimeleri başlar. O da seksen iki maçlık cehennemi fikstürde arka arkaya şehirler değiştirirken uykusuz kalır, onun da bağ dokuları iltihaplanır. Fakat bu çaylağın, ne o malikaneye, ne o 1.5 milyon dolarlık bütçeye, ne o görünmez peptitleri tasarlayacak Harvard mezunu gölge doktorlara, ne de daha önce Kobe Bryant’ın hikayesinde anlattığımız o Almanya’daki özel kliniklere özel uçakla gidip kanını temizletecek finansal gücü vardır. Bu oyuncu, o Demir Perde’nin arkasındaki süperstar takım arkadaşının, onca yorgunluğa rağmen nasıl ertesi gün sanki yeniden doğmuş gibi sahaya çıkıp parkeyi domine ettiğini gözleriyle görür. Gerçeği bilir, fısıltıları duyar ama o mucizeye asla erişemez.
İşte eşitsizliğin en acımasız boyutu burada, o çaresizlik anında başlar. Lige tutunmak zorunda olan, o devasa maksimum kontratları hayal eden veya en azından Avrupa’ya düşmemek için bir sonraki garantili sözleşmesini kapmak isteyen bu genç veya alt düzey rol oyuncusu, elitlerin kullandığı o kusursuz, güvenli ve yakalanmaz teknolojilere parası yetmediği için yeraltının daha ucuz, daha tehlikeli ve daha eski moda kimyasallarına yönelmek zorunda kalır. İç çemberdeki krallar, yarı ömrü dakikalar olan, tespit edilemeyen sentetik büyüme hormonları ve otolog kan tedavileriyle altın çağlarını uzatırken; dışarıdaki bu çaresiz piyonlar, internetten, merdiven altı spor salonlarındaki güvenilmez tedarikçilerden veya şüpheli “besin takviyesi” (supplement) mağazalarından, içinde ne olduğu tam olarak bilinmeyen, ucuz ve kana haftalarca kazınan sıradan anabolik steroidler, SARM’lar (Seçici Androjen Reseptör Modülatörleri) veya eski nesil testosteronlar alırlar.
Önceki bölümlerde, NBA’in delikli test protokollerini incelerken çok kritik bir noktaya değinmiştik: “Sistem, doping yapanları değil, aptal, eğitimsiz ve fakir olanları yakalar.” Bu cümlenin altındaki o sosyolojik gerçeği şimdi çok daha net görebiliyoruz. NBA tarihinde doping testine takılıp yirmi beş maç veya daha fazla ceza alan oyuncuların listesine dönüp bir bakın. O listede asla bir franchise oyuncusu, bir All-Star veya ligin yüzü olmuş bir figür bulamazsınız. Yakalananlar her zaman, adını basketbol tutkunlarının bile zor hatırladığı, on günlük kontratlarla hayatta kalmaya çalışan veya kariyerinin son demlerinde Avrupa’dan dönüp şansını deneyen o çaresiz “dışarıdakiler”dir. Bu oyuncular, o altı saatlik test pencerelerinde vücutlarını nasıl temizleyeceklerini bilemezler; onlara o damar yolunu anında açıp salin solüsyonuyla kanı seyreltecek özel tıbbi ekipleri yoktur. Test memuru kapıya geldiğinde, “Evde yokum” diyerek o 25.000 dolarlık cezayı gözlerini kırpmadan ödeyecek kadar geniş bir banka hesapları da yoktur. Onlar test memuruna kapıyı açmak zorundadırlar ve verdikleri o idrar numunesi, kullandıkları o ucuz, hantal ve iz bırakan kimyasallar yüzünden anında alarm verir. Sistem o piyonu anında ezer, basına büyük bir gururla “Kurallarımızı tavizsiz uyguluyoruz” mesajını verir ve o devasa eşitsizlik makinesi, o sahte adalet şovunun arkasında tıkır tıkır dönmeye devam eder.
Demir Perde metaforu, sadece paranın satın alabildiği tıbbi imkanlarla sınırlı değildir; bu aynı zamanda bir “bilgi ve güven” tekeline de işaret eder. İç çemberdeki o milyar dolarlık elitler, kendi aralarında kullandıkları bu biyokimyasal protokolleri, o doktorların isimlerini veya o ilaçların tasarımlarını, alt kademedeki takım arkadaşlarıyla asla paylaşmazlar. Çünkü bilgi, bu karanlık dünyadaki en değerli ve en tehlikeli para birimidir. Bir süperstar, her an takaslanabilecek, yarın başka bir takıma gidecek veya ligden düşüp giderek kaybedecek hiçbir şeyi kalmayacak bir rol oyuncusuna kendi sırlarını vermez. Eğer verirse, yarın öbür gün o rol oyuncusunun konuşmayacağının, bir medya kuruluşuna veya lig yönetimine itirafçı olmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Tıpkı daha önce anlattığımız Jeff Teague olayındaki o dillerdeki sürçmeleri hatırlayın; dışarıdakiler çenelerini tutamazlar. Bu yüzden elitler, kendi tıbbi sığınaklarını sadece kendi güvendikleri o küçük “yakın çevre” ve çocukluk arkadaşlarıyla (Ernest Mims, Rich Paul veya David Alexander gibi figürleri hatırlayın) sınırlandırırlar. Alt kademedeki oyuncu, süperstarın nasıl beslendiğini, o karanlık odaya kimlerin girip çıktığını uzaktan seyreder ama o kapıdan içeri asla davet edilmez. Bu, Roma ordusunda generallerin çelik zırhlar içinde şarap içerken, ön saflara sürülen köle askerlerin sadece tahta kalkanlarla ölüme gönderilmesine benzeyen, modern ve biyolojik bir kast sistemidir.
Bu eşitsizliğin yarattığı en büyük trajedilerden biri de, takımın resmi sağlık heyetleri ile oyuncuların kendi özel sağlık ekipleri arasındaki o çarpık ve güvensiz ilişkidir. Normal bir dünyada, bir takım doktorunun görevi o kulüpteki tüm oyuncuların sağlığını eşit şekilde korumak, iyileştirmek ve sahaya hazırlamaktır. Ancak NBA gibi bir endüstride, takım doktorları kulüp sahiplerinin bordrosundadır. Onların birincil önceliği, oyuncunun uzun vadeli sağlığı değil, kulübün o anki şampiyonluk veya playoff hedefleri doğrultusunda oyuncunun bir an önce parkeye dönmesini sağlamaktır. Bu yüzden takım doktorlarının dışarıdakilere, yani rol oyuncularına uyguladığı tedaviler genellikle son derece geleneksel, ucuz ve oyuncunun geleceğini ipotek altına alan acımasız yöntemlerdir. Ağrıyı hissetmemesi için eklem içine vurulan Toradol (güçlü bir antienflamatuar ve ağrı kesici) iğneleri, kortizon enjeksiyonları ve oyuncuyu uyuşturarak sahaya süren o ilkel tıp uygulamaları, perdenin dışındaki oyuncuların kaderidir. Bu iğneler, iyileştirmez; sadece hasarı gizler ve dokunun daha da parçalanmasına zemin hazırlar.
Ancak iç çemberdeki elit bir süperstar, takım doktorunun o uyuşturucu ve hasar verici kortizon iğnesini kendi dizine veya aşil tendonuna vurmasına asla müsaade etmez. O süperstarın sözleşmesindeki o gizli güç, takım yönetiminin tıbbi kararlarının bile üzerine çıkmasına olanak tanır. Süperstar, takımın tesisindeki o sıradan tedavi masasına yatmak yerine, kendi özel doktorunun gözetiminde o milyar dolarlık yenileyici peptit kürlerine, otolog plazma tedavilerine veya hiperbarik oksijen terapilerine çekilir. Hatta gerekirse, sezon ortasında yönetimden “özel izin” alarak, medyanın “dinlenme” olarak paketlediği o kısa süreli ayrılıklarla Almanya’nın, İsviçre’nin veya Miami’nin o kontrol dışı, gizli laboratuvar kliniklerine uçar. Kulüp yönetimi bu duruma itiraz edemez, çünkü o oyuncu kulübün bilet satışlarının, yayın gelirlerinin ve hisse değerlerinin bizzat kaynağıdır. Şahsen bu durumu incelediğimde, meselenin artık bir spor etiği sorunu olmaktan çıkıp, vahşi kapitalizmin biyolojik bir yansımasına, insanın kendi genetiğine ve sağlığına yapabildiği yatırımın tamamen banka hesabındaki sıfırlarla ölçüldüğü korkunç bir transhümanizm evresine dönüştüğünü görüyorum.
Bu adaletsizliğin psikolojik boyutu, fiziksel boyutundan çok daha yıkıcıdır. İki oyuncu düşünün; ikisi de lise ve kolej yıllarında Amerika’nın en iyilerinden biri olarak lige gelmiş. İkisi de aynı saatlerde uyanıyor, aynı ağırlık salonunda aynı kiloları kaldırıyor, antrenmanda aynı teri döküyor. Ancak maçın dördüncü çeyreğine gelindiğinde, elit olan oyuncunun bacaklarındaki o özel tasarlanmış oksijen taşıma kapasitesi (EPO türevleri) ve hücresel zırhı (HGH/Peptitler), onun yorulmadan havada uçmaya devam etmesini sağlarken; diğer oyuncu, sadece doğal sınırların ve kortizon iğnelerinin elverdiği ölçüde ayakta kalmaya çalıştığı için ciğerleri yanarak, laktik asite boğularak yavaşlar. Medya ve seyirci ertesi gün manşetleri atarken, o elit süperstarı “İşte büyük oyuncu ile sıradan oyuncu arasındaki fark! Karakter farkı, Mamba zihniyeti, şampiyonluk yüreği!” diyerek göklere çıkarır. Yavaşlayan, nefesi kesilen oyuncu ise “Yetersiz, yumuşak, büyük anların oyuncusu değil” damgası yer. O rol oyuncusu, aslında rakibinden daha az çalıştığı veya daha korkak olduğu için değil; rakibinin damarlarında akan o milyon dolarlık bilime karşı, sadece kendi çıplak biyolojisiyle savaşmak zorunda kaldığı için kaybetmiştir. Ancak kimse ona bu adaletsizliğin payını vermez. O, sadece başarısız olarak fişlenir ve sistemin acımasız dişlileri arasında öğütülür.
Spor tarihindeki “GOAT” (Tüm Zamanların En İyisi) tartışmalarının ne kadar içi boş ve yönlendirilmiş olduğunu anlamak için, sadece yeteneği veya kazanılan yüzükleri saymak yetmez; o şampiyonlukların inşa edildiği o biyokimyasal ve sınıfsal platformun asimetrisini de görmek zorundayız. LeBron James’in yirmi yılı aşan o akıl almaz dominantlığı, şüphesiz onun muazzam basketbol zekası ve yeteneğiyle başlar. Ancak o yeteneği kırk yaşına kadar o parkede, o genç, yırtıcı ve aç rakiplerin karşısında bozulmadan, paslanmadan, çürümeden tutan şey, sadece onun “çalışma etiği” değildir. Bu, dünyada eşine az rastlanır bir ekonomik gücün, o gücün satın alabildiği en üst düzey, en görünmez tıbbi manipülasyonların ve ligin kendi altın yumurtlayan tavuğunu korumak için yarattığı o test imtiyazlarının kusursuz bir sentezidir. Siz, bedeninize her yıl milyonlarca dolarlık bilimsel “güncelleme” (update) yükleyebilirken, karşınızda sizi savunan çocuğun bedeni sadece dünkü antrenmanın yorgunluğunu uyuyarak atmaya çalışıyorsa, ortada bir spor müsabakasından ziyade, bir insanın bir cyborga karşı verdiği o umutsuz savaş vardır. Bu, meritokrasinin (liyakat ve emeğe dayalı sistemin) ölümü, paranın hücrelere kadar inen mutlak diktatörlüğüdür.
Geçmişteki dönemlerle günümüzü kıyaslarken, doksanların efsanelerinin de test edilmeyen bir ormanda kendi kimyasal avantajlarını kullandıklarını söylemiştik. Ancak o dönemki doping kültürü, nispeten daha “demokratik” bir vahşetti. Anabolik steroidler, testosteronlar veya ağrı kesiciler ucuzdu, her spor salonunda bulunabilirdi ve takımın on ikinci oyuncusu bile, yıldız oyuncunun kullandığı deca-durabolin veya stanozolol gibi ilaçları rahatlıkla temin edebilirdi. Yan etkileri korkunçtu ama herkes aynı zehri içerek o arenaya çıkıyordu. Bugünün eşitsizliği ise çok daha steril, çok daha pahalı ve çok daha ulaşılamazdır. Bugünün mucizesi, kası şişiren o ucuz haplarda değil; hastanın kendi genetiğine göre kurgulanmış, sadece tek bir kişi için özel laboratuvarda üretilmiş ve vücuda girdiği anda otonom sinir sistemini baştan yazan o milyon dolarlık moleküler zincirlerdedir. Modern doping, artık bir kara borsa ürünü değil, bir Silikon Vadisi teknolojisi, bir “Haute Couture” (kişiye özel lüks tasarım) tıbbıdır. Ve tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, bu lüks tasarıma sadece elitler ulaşabilir.
Bu eşitsizliğin ekonomi politiği, NBA’i dünyanın küresel kapitalizminin kusursuz bir mikro-kozmosuna dönüştürür. Zenginler, sahip oldukları servet ve statü sayesinde daha uzun, daha sağlıklı, hastalıklardan daha izole bir hayat yaşarken; yoksullar ellerindeki yetersiz imkanlarla kronik hastalıkların, yıpranmanın ve erken ölümlerin pençesinde kıvranırlar. NBA parkesinde de elitler, o milyar dolarlık servetleri sayesinde sakatlıkları birer “kısa tatil” (sabbatical) olarak atlatır, yaşlanmayı hücresel düzeyde durdurur, kıkırdaklarını yeniler ve kontratlarını uzattıkça uzatırlar. Onların o iç çemberde kurdukları krallık, dışarıdan gelen tehditlere karşı o milyon dolarlık tıp duvarıyla korunur. Lige yeni giren, onlara meydan okumaya çalışan o aç çaylaklar ise, bu duvarı aşmaya çalışırken ya kendi doğal bedenlerinin sınırlarına çarpıp parçalanırlar ya da o duvarı aşmak için başvurdukları o ucuz ve tehlikeli yöntemler yüzünden yakalanıp, sistem tarafından “ibret” olsun diye ligin dışına, karanlığa atılırlar.
İşte bu yüzden, o çok bilindik, hepimizin hoşuna giden o ilham verici spor masalları artık bana inandırıcı gelmiyor. Kameranın karşısına geçip “Sadece inandım, çok çalıştım, sabah herkesten önce kalktım ve bedenime iyi baktım” diyen o büyük efsanelerin sözleri, o Demir Perde’nin arkasında dönen, beyaz yakalı milyarderlerin ve laboratuvar önlüklü elit bilim insanlarının yönettiği o devasa endüstriyi perdelemek için uydurulmuş tatlı birer ninnidir. Gerçek, o ninninin ritminde değil, gece yarısı özel jetlerle çıkılan o Avrupa kliniklerinde santrifüj cihazlarında dönen kan tüplerinin sesinde; 25.000 dolarlık test reddetme cezalarının banka dekontlarında ve o milyar dolarlık yıldızların etrafında pervane olan, asla isimleri bilinmeyen o “gölge doktorların” imzaladıkları gizlilik sözleşmelerinin satır aralarında gizlidir.
Sonuç olarak, sporun o kutsal eşitlik vaadi çoktan çökmüş, yerini paranın, tıbbın ve kurumsal korumacılığın yarattığı yepyeni, görünmez ve acımasız bir sınıfsal diktatörlüğe bırakmıştır. Bizler tribünlerde oturup, sahadaki o gösteriyi sanki iki eşit insanın, iki insan bedeninin mücadelesiymiş gibi heyecanla izlemeye devam edeceğiz. Oysa ki sahada izlediğimiz şey, milyar dolarlık bir Ar-Ge laboratuvarının ürettiği kusursuz bir şaheser ile, ona karşı sadece kendi kemikleri, terleri ve kırılgan hayalleriyle direnmeye çalışan bir insanın trajik ve baştan kaybedilmiş savaşıdır. Ve bu savaşta kazananı yetenek veya çalışmak değil, iç çembere giriş biletinin üzerinde yazan o devasa rakamlar belirlemektedir. Doping, artık sadece rakibi aldatmak değil; aynı formayı giydiğiniz, aynı teri döktüğünüz o genç çocuğun yüzüne karşı, “Sen hiçbir zaman benim ulaştığım bu seviyeye ulaşamayacaksın, çünkü senin biyolojini benimki gibi yeniden yazacak o paraya asla sahip olamayacaksın” diyebilmenin o en acımasız, en sessiz ve en modern yoludur. Adaletsizlik artık sahada değil, doğrudan doğruya damarların içindedir.
BÖLÜM 17: Rekorların ve Tarihin Yeniden Yazımı
İnsanlık tarihi boyunca rekorlar, sadece istatistiksel birer veri yığını veya kağıt üzerinde duran soğuk rakamlar olmamıştır. Bir rekor, en temel felsefi anlamıyla, insan türünün kendi biyolojik ve zihinsel sınırlarına karşı kazandığı geçici bir zaferin anıtıdır. Bizler, spor tarihindeki rekor kitaplarına baktığımızda aslında bir kronoloji okumayız; türümüzün zaman, yerçekimi, yorgunluk ve yaşlanma gibi evrensel fizik yasalarına karşı verdiği o epik mücadelenin sınır taşlarını inceleriz. Ne kadar uzağa atlayabiliriz? Ne kadar hızlı koşabiliriz? Bir topu bir çemberden ne kadar uzun süre, ne kadar istikrarlı bir şekilde geçirebiliriz? Her kırılan rekor, insan potansiyelinin bir adım daha ileriye taşındığına dair içimizde umut dolu bir his uyandırır. Ancak bu ilerleme hissinin, o romantik “daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü” (citius, altius, fortius) idealinin geçerli olabilmesi için, rekabetin temelindeki o ana malzemenin, yani “insan bedeni”nin aynı evrimsel ve biyolojik kurallara tabi kalması gerekir. Eğer bir gün, o rekoru kıran varlığın biyolojik altyapısı, geçmişte o rekoru elinde tutanların sahip olduğu organik, kırılgan ve tamamen doğal donanımdan kökten bir biçimde farklılaşmışsa; işte o an, spor tarihinin kayıt defterlerinde devasa, onarılmaz bir felsefi yarık açılır. Modern profesyonel basketbolda, özellikle de Tüm Zamanların En İyisi (GOAT) tartışmalarının merkezinde yer alan o efsanevi rekorların kırılışına şahitlik ettiğimiz bu çağda, karşımızdaki tablo tam olarak budur. Tarih yeniden yazılmıyor; tarih, laboratuvarlarda sentezlenmiş yeni bir mürekkeple, tamamen başka bir dil konuşan yarı-sibernetik organizmalar tarafından adeta silinip baştan inşa ediliyor.
Geçmişin devleriyle bugünün titanlarını kıyaslarken düştüğümüz en büyük anakronizm (zaman yanılgısı), onların sadece farklı taktiklerle veya farklı kurallarla oynadığını düşünmek, ama bedenlerinin aynı “insan” bedeni olduğunu varsaymaktır. Bu yanılgıyı parçalamak için basketbol tarihinin o tozlu sayfalarına, oyunun kurallarını ve fiziksel sınırlarını organik olarak zorlayan o ilk büyük mutasyonlara, Wilt Chamberlain ve Kareem Abdul-Jabbar gibi figürlere derinlemesine bakmak zorundayız. Wilt Chamberlain, yüz sayı attığı o efsanevi gecede veya sezonu elli sayı ortalamasıyla bitirdiği o inanılmaz yıllarda, bunu dünyanın en ileri teknolojiye sahip laboratuvarlarının desteğiyle yapmamıştı. Chamberlain’in dönemi, profesyonel basketbolcuların ayaklarına sıradan, kanvas bezden yapılma, tabanlarında hiçbir şok emici yastıklama teknolojisi bulunmayan incecik Converse ayakkabılar giydiği bir dönemdi. O devasa adamlar, esnemeyen beton sertliğindeki parkelere o ayakkabılarla iniyorlar, dizlerindeki kıkırdakları her maçta adeta bir zımpara gibi eritiyorlardı. Maçlara özel jetlerle, basınç ayarlı kabinlerle gitmiyorlardı; sıradan ticari uçaklarda, bacaklarını sığdıramadıkları daracık ekonomi koltuklarında saatlerce kıvranarak, bazen trenlerle veya otobüslerle seyahat ediyorlardı. Antrenman sonrası girdikleri bir kriyoterapi odaları veya hücre yenileyici peptit kürleri yoktu; maç devre aralarında soyunma odasında sigara içilen, sosisli sandviç yenen ve yorgunluğun sadece sıcak bir duşla atılmaya çalışıldığı ilkel, saf ve tamamen organik bir evrenden bahsediyoruz.
Wilt Chamberlain’in o dönemde yarattığı fiziksel dominasyon, tamamen genetik bir piyangonun, doğanın ona sunduğu o akıl almaz kas iskelet sisteminin bir sonucuydu. Onun rekorları, insan türünün laboratuvar desteksiz, saf halinin ekstrem noktalarını temsil ediyordu. Ve o saf hal, doğanın acımasız kurallarına tabiydi. Chamberlain yorulduğunda kasları gerçekten laktik asitle doluyor, bağları zedelendiğinde iyileşmek için gerçekten aylarca beklemek zorunda kalıyordu. Onun kırdığı ribaund rekorları veya o kırılması imkansız sanılan dayanıklılık istatistikleri, dışarıdan hiçbir sentetik şifre yazılmamış bir bedenin zaferleriydi. Chamberlain bir ucube ise, o doğanın kendi elleriyle yarattığı organik bir ucubeydi.
Ardından, basketbol tarihinin en büyük anıtlarından biri, o zarif, yıkılmaz ve yıllara meydan okuyan uzun figürüyle Kareem Abdul-Jabbar sahneye çıktı. Kareem’in otuz sekiz bin üç yüz seksen yedi sayılık o devasa kariyer rekoru, spor tarihinin en ulaşılmaz zirvelerinden biri olarak kabul ediliyordu. Kareem, yirmi yıl boyunca NBA parkelerinde kalmayı başarmıştı. Ancak onun bu uzun ömürlülüğünü, bugün daha önceki bölümlerde detaylandırdığımız modern süperstarların o karanlık “iç çember” protokolleriyle kıyaslamak, tıp bilimine ve insanın saf iradesine yapılmış devasa bir hakarettir. Kareem Abdul-Jabbar’ın kariyerini uzatmak için kullandığı teknoloji neydi? Bruce Lee’den öğrendiği dövüş sanatları, vücudunu esnek tutmak için yaptığı yoga pratikleri, İslami inancının getirdiği katı bir disiplin, meditasyon ve sadece esnemek. Kareem’in o meşhur “Skyhook” (Gök çengeli) atışı bile, aslında bedenini o dönemin vahşi boyalı alanındaki yıkıcı temaslardan korumak için geliştirdiği, minimum fiziksel çarpışmayla maksimum verim elde etmeye dayalı organik bir hayatta kalma mekanizmasıydı. O, yaşlandıkça pota altına girip rakiplerini ezecek sentetik bir kütle inşa etmek yerine, onlardan uzaklaşıp, uzanabileceği en yüksek noktadan o zarif şutu bırakmayı seçmişti.
Kareem Abdul-Jabbar’ın otuz dokuz yaşındaki bedeni, gerçekten otuz dokuz yaşındaki bir insan bedeniydi. Son sezonlarında sahadaki hareketleri yavaşlamış, sıçrama yeteneği azalmış, o uzun bacakları parkede adeta sürüklenir hale gelmişti. Taraftarlar onun o doğal yaşlanma sürecini, kellik başlayan başını, yorgun düşen omuzlarını şeffaf bir şekilde izleyebiliyorlardı. Kareem, zamanı yenmemişti; zamanla asil bir şekilde, onurlu bir ateşkes imzalamış, yeteneği ve zekası sayesinde o yaşa kadar oyunda kalmayı başarmıştı. Onun attığı otuz sekiz bininci sayı, o yorgun eklemlerin, kendi sınırlarını sadece ruhsal ve zihinsel disiplinle aşmaya çalışan organik bir insanın attığı bir sayıydı. Bu rekor, spor salonlarında ter döken gençlere şu mesajı veriyordu: Eğer bedeninize saygı duyar, esnekliğinizi korur, oyun zekanızı geliştirir ve doğanın size verdiklerini en verimli şekilde kullanırsanız, siz de yirmi yıl boyunca bu sahnede kalabilirsiniz. Bu, ulaşılması zor ama felsefi olarak tamamen “insani” bir hedefti.
Ancak bugün, bu rekorların tarihin tozlu raflarından indirilip birer birer paramparça edilmesine şahitlik ettiğimiz bu yeni çağda, o rekorları kıran figürlerin arkasındaki altyapıya baktığımızda felsefi bir boşluğa düşüyoruz. Kareem’in o tamamen organik, doğal esneme ve yogaya dayalı yirmi yıllık maratonu ile; bugün LeBron James gibi modern figürlerin sergilediği, arkasında 1.5 milyon dolarlık bir medikal ordunun, yarı ömrü hesaplanmış tasarımcı peptitlerin, otolog kan tedavilerinin, hiperbarik çadırların ve sirkadiyen ritmi hackleyen biyometrik algoritmaların bulunduğu yirmi yıllık süreç, aynı sporun farklı dönemleri olarak değerlendirilemez. Bu iki süreci birbiriyle kıyaslamak, elma ile armutu kıyaslamak bile değildir; bu, ahşap bir yelkenliyle okyanusu aşan bir kaşif ile, nükleer denizaltıyla aynı rotayı geçen bir askeri gemiyi kıyaslamaktır. İkisi de aynı suyu geçmiş olabilir, ancak birinin mücadelesi doğayla ve rüzgarla iken, diğerinin mücadelesi tamamen mühendislikle ve sentetik enerjiyle ilgilidir.
Kareem Abdul-Jabbar’ın veya Michael Jordan’ın rekorlarını, modern çağın sınırsız kaynaklara sahip oyuncularının geçmesi ne kadar adildir? Bu soru, aslında modern sporun kalbine saplanmış, kimsenin yüksek sesle sormak istemediği o büyük ahlaki çıkmazdır. Spor istatistikleri, kendi içlerinde birer mutlak doğru gibi görünürler. Bir sayı, bir sayıdır. Otuz sekiz bin üç yüz seksen sekiz, otuz sekiz bin üç yüz seksen yediden matematiksel olarak büyüktür. Ancak o sayıyı üretmek için kullanılan “yakıtın” kimyası değiştiğinde, o istatistiğin ruhu da değişir. Kareem, bir sezon yetmiş maç oynadığında, ertesi sabah uyandığında bacaklarındaki o yıkıcı ağrıyı hissetmek zorundaydı. O ağrı, onun bir sonraki maçtaki performansını doğal olarak sınırlar, onun istatistiklerini insan bedeni sınırları içinde tutardı. Oysa günümüz süperstarı, daha önceki bölümlerde işlediğimiz o görünmez protokoller sayesinde, o ağrıyı hücresel düzeyde silip atabilmektedir. Gece uykusunda sistemine giren o onarıcı komutlar, onun ertesi gün sahaya sanki ilk maçına çıkıyormuş gibi taze çıkmasını sağlar. Böyle bir ortamda, elde edilen istatistiklerin kümülatif toplamı, sporcunun kendi doğal dayanıklılığını değil, tıp biliminin o bedeni ne kadar uzun süre ayakta tutabildiğinin başarısını gösterir.
Bu durumu kabul etmek, sporun o romantik doğasını öldürmek demektir; belki de bu yüzden medya ve taraftarlar bu gerçeği reddetmeyi seçerler. Bir rekor kırıldığında, televizyon ekranlarında devasa grafikler belirir, eski efsanelerin isimlerinin üzeri çizilir ve yeni oyuncunun adı altın harflerle o zirveye yazılır. Spikerler ağlamaklı ses tonlarıyla “Tarihe tanıklık ediyoruz, insan iradesinin zaferi!” diye bağırırlar. Ben şahsen bu anları izlerken, içimde büyük bir melankoli ve derin bir yabancılaşma hissediyorum. Çünkü o an orada tarihe değil, biyolojik bir haksızlığa tanıklık ettiğimizi biliyorum. Gözlerimin önünde beliren o eski toprak efsanelerin, o Chuck Taylor ayakkabılarla dizlerini parçalayan, ağrı kesici yutarak sahaya çıkan o dev adamların ruhlarının, milyar dolarlık endokrinoloji laboratuvarlarının ürettiği kusursuz makineler tarafından haksızca gasp edildiğini hissediyorum. Onların o saf emeklerinin, sentetik bir zaman makinesi tarafından silinip atılması, adalet duygumu derinden yaralıyor.
Bu adaletsizliğin en şiddetli şekilde yaşandığı arena ise, o hiç bitmeyen, her gün spor kanallarında saatlerce tartışılan, milyonlarca insanın sosyal medyada birbirine girdiği o meşhur GOAT (Tüm Zamanların En İyisi) tartışmalarıdır. Michael Jordan mı, LeBron James mi? Kareem mi, Kobe mi? Bu tartışmaların temeli, her iki tarafın da aynı “insan” türüne ait olduğu, aynı biyolojik kurallarla o parkeye çıktığı varsayımı üzerine kuruludur. İnsanlar istatistikleri açarlar: “LeBron’un daha çok asisti var, daha çok ribaundu var, Kareem’i geçti, o halde o daha büyüktür.” Veya “Jordan’ın altı yüzüğü var, finallerde hiç kaybetmedi.” Bu argümanların hepsi, sahadaki oyuncuları sadece ellerindeki topla ne yaptıklarına göre değerlendirir. Oysa asıl değerlendirilmesi gereken, o oyuncuların o topu ellerine alana kadar bedenlerine ne yaptıklarıdır.
Michael Jordan’ın dönemini incelerken, onun da o yılların test edilmeyen vahşi ortamında kendi avantajlarını kullandığını, fiziksel sınırlarını zorladığını dürüstçe belirtmiştik. Ancak doksanların dopingi ve tıbbi imkanları ile, iki bin yirmilerin o genetik düzeyde çalışan, milyar dolarlık “iç çember” tıbbı arasında evrimsel bir uçurum vardır. Jordan, kaslarını güçlendirip yorgunluğunu ötelemeye çalışıyordu evet; ancak LeBron James’in temsil ettiği bu yeni çağ, yorgunluğu ötelemeyi değil, yaşlanmayı adeta bir hastalık gibi tedavi etmeyi, hücreyi yeniden programlamayı amaçlamaktadır. Jordan otuz dokuz yaşına geldiğinde Washington Wizards forması giyiyordu. Hala muazzam bir basketbol aklına ve yeteneğine sahipti, ancak dizleri ona ihanet etmişti. Dizlerindeki sıvı tükenmiş, o meşhur sıçramaları yerini zar zor atılan soluklara bırakmıştı. O, her şeye rağmen bir “insan” olarak yaşlanmıştı.
Buna karşılık, LeBron James’in kırk yaşına yaklaşırken sergilediği fizyolojik profil, bir insan profilinden ziyade, bilimkurgu filmlerinden fırlamış bir “yarı-cyborg” (semi-cyborg) tasarımını andırır. Sibernetik organizma kavramı, genellikle insanın içine metal parçalar veya bilgisayar çipleri yerleştirilmesi olarak algılanır. Ancak modern biyolojide sibernetik entegrasyon, dışarıdan alınan laboratuvar tasarımlı amino asit zincirlerinin, hücresel haberleşmeyi sağlayan sentetik peptitlerin ve dış kaynaklı hormonların bedenin kendi doğal işletim sistemini devralması anlamına gelir. Vücudunuzun otonom sinir sistemi artık kendi kararlarını vermiyorsa, kas yırtıklarınızın onarım hızı beyninizden değil de dışarıdan vurulan bir enjeksiyondan gelen emirle belirleniyorsa, siz artık tamamen organik bir insan değilsinizdir. Siz, tıp bilimiyle ortaklaşa çalışan, sınırları dışarıdan genişletilmiş yarı-sentetik bir varlıksınızdır. İşte GOAT tartışmalarının içine düştüğü o büyük anlamsızlık buradadır. Siz, doksanlarda yaşamış, dizlerindeki kıkırdak erimiş ve doğaya boyun eğmiş organik bir insanla; iki bin yirmilerde, dünyanın en elit tıp ordusu tarafından her gece yeniden inşa edilen bir yarı-cyborg’u kıyaslıyorsunuz. Bu kıyaslama, sadece mantıksız değil, aynı zamanda geçmişin o organik çabasına karşı yapılmış büyük bir saygısızlıktır.
Tarihi yeniden yazan bu modern figürlerin, geçmişi ne kadar kolay sildiklerini ve medyanın da bu silme işlemine nasıl çanak tuttuğunu görmek ürperticidir. Spor medyası, yeni olanı satmak zorundadır. Yeni bir efsane yaratmazsanız, yeni ayakkabılar satamazsınız. LeBron James’in her kırdığı rekor, Nike için yeni bir pazarlama kampanyası, NBA için yeni bir televizyon sözleşmesi demektir. Bu yüzden, geçmişin başarıları sürekli olarak küçümsenir. Eski dönemleri aşağılamak için sıklıkla kullanılan o meşhur “Tesisatçılara ve itfaiyecilere karşı oynuyorlardı” (They played against plumbers and firemen) argümanı, aslında modern çağın kendi sentetik başarısını meşrulaştırmak için başvurduğu en ucuz psikolojik savunma mekanizmasıdır. Evet, altmışlarda veya yetmişlerde oyuncular yaz aylarında başka işlerde çalışmak zorundaydılar, çünkü lig bugünkü gibi milyarlarca dolar dağıtmıyordu. Ama o “tesisatçılar”, o parkeye çıktıklarında kendi kaslarıyla, kendi organik ciğerleriyle, tamamen doğal bir insan gücüyle çarpışıyorlardı. Bugünün oyuncuları sadece basketbola odaklanıyor olabilirler, ancak onların o odaklandıkları bedenleri, o “tesisatçıların” hayal bile edemeyeceği kadar yapay bir laboratuvarın ürünüdür. Hangisinin başarısı daha değerlidir? Sınırlı imkanlarla, çıplak bir bedenle elli sayı ortalaması tutturmak mı; yoksa milyar dolarlık tıbbi desteklerle, kan manipülasyonlarıyla ve yorulmazlık formülleriyle donatılmış bir bedenin yirmi yıl boyunca kırk sayı atması mı?
Rekorların doğasındaki bu devalüasyon (değer kaybı), aslında enflasyon kavramıyla çok benzerdir. Bir ekonomide karşılıksız para basarsanız, rakamlar büyür ama o paranın alım gücü, yani gerçek değeri düşer. Kareem’in 38.387 sayısı, karşılığı altınla (doğal insan emeğiyle) basılmış, her bir sayısı acı ve yıpranmayla ödenmiş değerli bir para birimiydi. Ancak bugün, dışarıdan gelen o sentetik desteklerin yardımıyla atılan sayılar, kırılan rekorlar, oynanan o devasa dakikalar; karşılığı olmadan piyasaya sürülmüş, enflasyonist istatistiklerden ibarettir. Rakamlar daha büyüktür evet, rekor kitaplarında en üstte onlar yazar. Ama o kırılan rekorun felsefi ağırlığı, tarihteki yeri, eski rekorun yanından bile geçemez. Bir rekoru sadece uzun yaşayarak, ama o uzun yaşamı da doğal olmayan yollarla satın alarak kırmak, sporun ruhundaki o asalet duygusunu yok eder. O asalet, insanın sınırlarına çarpıp orada kalmasında, o sınırı zekasıyla veya ruhuyla aşmaya çalışmasında gizliydi. Sınırı bir iğnenin ucundaki hormonla aştığınızda, ortada kutlanacak bir insanlık zaferi kalmaz.
Ben bazen eski maçların siyah beyaz veya soluk renkli kayıtlarını izlerken, sahadaki oyuncuların yüzlerindeki o gerçek acıyı, yorgunluktan dizlerinin üzerine çökmelerini, ciğerlerine oksijen çekmek için verdikleri o vahşi mücadeleyi izliyorum. Orada hayat var. Orada kırılganlık, ölümcül bir çaba ve doğaya karşı verilen çaresiz ama onurlu bir isyan var. Oysa bugünün maçlarında, kırkıncı dakikanın sonunda bile alnında tek bir damla ter olmadan, nefes nefese kalmadan kameralara poz veren, ertesi gün de hiçbir şey olmamış gibi antrenman videoları paylaşan o kusursuz profilleri gördüğümde, bir film setinde olduğumu hissediyorum. İnsanlar yorulur. İnsanların bağları kopar, kıkırdakları erir, yüzleri çöker. Eğer karşınızdaki kişi yorulmuyorsa, o zaman o kişinin kırdığı rekorun insanlık tarihi açısından bir önemi yoktur; o sadece tıp fakültelerinin bir başarı öyküsüdür. Kareem’in rekorunun kırıldığı gece, tüm o şaşalı törenler yapılırken, salonun ortasında duran o efsanenin gözlerindeki o karmaşık ifadeyi hiç unutamıyorum. Kareem o topu genç oyuncuya uzatırken, aslında sadece bir rekoru devretmiyordu; o, tamamen organik, kırılgan ve insani olan bir dönemin, kendisinden çok daha farklı, çok daha sentetik ve açıklanamaz bir çağa teslim oluşunun son seremonisini gerçekleştiriyordu.
GOAT tartışmalarının hiçbir zaman bitmeyecek olmasının, insanların bu konuda asla uzlaşamamasının asıl sebebi, herkesin farkında olmadan bu biyolojik adaletsizliği bilinçaltında hissetmesidir. Kimse televizyonlarda çıkıp “LeBron peptit kullanıyor, Jordan kullanmıyordu” demez; çünkü bu dava açılacak kadar somut olmayan, tehlikeli bir iddiadır. Ancak o eski toprak seyirciler, o basketbolu sadece bir yetenek değil bir karakter ve dayanıklılık testi olarak görenler, içgüdüsel olarak bir şeylerin yanlış olduğunu, bir şeylerin “doğal” olmadığını hissederler. Jordan’ı veya Kareem’i savunanların o bitmek bilmeyen tutkusu, aslında sadece sevdikleri bir oyuncuyu savunmak değil; aynı zamanda “insan” kalmış olanı, kendi hataları, yorgunlukları ve zaaflarıyla zirveye çıkmış olan o organik bedeni, modern çağın o ruhsuz, laboratuvar destekli makinelerine karşı savunma içgüdüsüdür. İnsanlar, kusurlu ama gerçek olan kahramanları, kusursuz ama yapay olanlara tercih ederler.
Eğer rekorların ve tarihin yeniden yazımını bu şekilde, kimyasal ve tıbbi bir arka planla okursak, spor tarihindeki tüm başarı tablolarını zihnimizde yeniden formatlamamız gerekir. Wilt Chamberlain’in bir sezonda maç başına 48.5 dakika (evet, uzatmalar dahil) oynaması, o incecik ayakkabılarla, o ahşap zeminlerde ve hiçbir hücresel onarıcı destek almadan yapılmış bir doğaüstü fenomendir. Bugün bir oyuncunun maç başına 38 dakika oynaması ve bunu “inanılmaz bir yük” olarak adlandırıp yüklenme yönetimi (load management) ile dinlendirilmesi, üstelik arkasında o milyonlarca dolarlık tıp ordusu varken, geçmişin o devasa organik başarılarının ne kadar küçümsendiğinin bir kanıtıdır. Modern çağın oyuncuları, geçmişin oyuncularına göre daha mı yeteneklidir? Şüphesiz. Basketbol evrimleşmiş, şut menzilleri uzamış, oyun zekası gelişmiştir. Ancak modern oyuncular daha mı dayanıklıdır? Hayır. Onlar daha dayanıklı değiller, sadece onların yıpranmalarını görünmez kılan, onların kırılan parçalarını anında yapıştıran o karanlık sistemlere sahipler.
Tarih kitapları ne yazık ki bu biyokimyasal ayrımı yapacak dipnotlara sahip değildir. O kitaplarda her zaman en çok sayı atan, en çok oynayan, en çok kazanan yazacaktır. Spor endüstrisi, bu istatistiklerin altına bir “asterisk” (yıldız işareti) koyarak, “Bu rekor, modern performans artırıcı protokollerin henüz WADA tarafından tam olarak denetlenemediği, oyuncuların milyar dolarlık kişisel tıp ekipleriyle desteklendiği bir dönemde kırılmıştır” yazmayacaktır. Ancak tarih sadece kitaplardan ibaret değildir; tarih, o sporu izleyenlerin, o dönemin havasını soluyanların kolektif hafızasıdır. Ve o hafıza, neyin gerçek bir insanüstü çaba, neyin ise ustaca kurgulanmış bir tıp mucizesi olduğunu her zaman ayırt edecektir.
Belki de bu durum, sporun kendi evrimi içinde kaçınılmaz bir sondur. İnsanlık olarak her alanda teknolojiyi, sınırları zorlamayı ve doğaya hükmetmeyi seviyoruz. Basketbol da bu teknolojik ve medikal transhümanizmden payını alıyor. Ancak bunu yaparken, geçmişin o saf ve kırılgan kahramanlarının isimlerinin üzerini çizerken, en azından dürüst olmalıyız. Onların rekorlarını, onların organik miraslarını, onlarla aynı silahlarla savaşarak geçmedik. Onların rekorlarını, onların asla hayal edemeyeceği, asla erişemeyeceği ve dönemin kurallarının asla izin vermeyeceği o karanlık laboratuvar silahlarıyla, o sentetik zırhlarla parçaladık. Kareem Abdul-Jabbar’ın o otuz sekiz bin üç yüz seksen yedinci sayısı, insan bedeninin doğaya karşı verdiği o uzun, yorucu ve şerefli bir savaşın son nefesiydi. O rekorun kırıldığı an ise, o savaşın bittiğinin ve doğanın yerini tamamen bilimin o soğuk, hissiz ve hesapçı tasarımına bıraktığının ilanıydı. Bizler GOAT tartışmalarında elma ile armutu değil; doğa ile laboratuvarı, insan ile yarı-cyborg’u kıyaslıyoruz. Ve ne yazık ki, kuralların esnediği, paranın konuştuğu ve ahlakın sustuğu her savaşta olduğu gibi, bu savaşta da sentetik olan, organik olanı her zaman ezip geçmeye mahkumdur. Tarih yeniden yazılıyor, evet. Ancak bu yeni tarihi yazan kalem, artık kan ve terden ziyade, test tüpleri ve görünmez hormonlardan mürekkep alıyor.
BÖLÜM 18: Gelecek Vizyonu: CRISPR ve Genetik Tasarım
İnsanlığın doğaya karşı verdiği o amansız, kibirli ve çoğu zaman yıkıcı savaşın en cephedeki sahnelerinden biri olan profesyonel spor, artık yepyeni ve çok daha ürkütücü bir eşiğin eşiğindedir. Daha önceki bölümlerde, insan bedeninin fiziksel sınırlarını aşmak, yorgunluğu silmek ve doku hasarlarını onarmak için laboratuvarlarda sentezlenmiş kimyasalların, peptitlerin ve dışarıdan zerk edilen hormonların o karanlık yeraltı dünyasını derinlemesine incelemiştik. O dünya, her ne kadar karmaşık, pahalı ve kendi içinde kusursuz bir organizasyon gerektirse de, felsefi ve biyolojik olarak hala geleneksel bir müdahale yöntemine dayanıyordu. Yani, var olan, genetik sınırları önceden çizilmiş bir organizmaya dışarıdan bir yakıt veya yama eklemek üzerine kuruluydu. Ancak bugün, bilim dünyasının ulaştığı o akıl almaz nokta, sadece dışarıdan yama yapmayı değil, makinenin fabrika ayarlarını, yani doğrudan doğruya kaynak kodunu yeniden yazmayı mümkün kılıyor. Steroidler, sentetik testosteronlar, kan manipülasyonları ve peptitler, çok yakında spor tarihinin o tozlu sayfalarında, tıpkı tahta raketler veya bez ayakkabılar gibi ilkel, demode ve hantal yöntemler olarak anılmaya başlanacaktır. Çünkü geleceğin sporu, şırıngaların ucundaki sıvılarla değil, DNA zincirlerinin arasına giren mikroskobik gen makaslarıyla, yani CRISPR teknolojisiyle ve bu teknolojinin yaratacağı “Tasarım Bebekler” (Designer Babies) distopyasıyla şekillenmektedir. Bizler, saf homo sapiens türünün kendi doğal sınırları içinde mücadele ettiği o ilkel basketbol çağının son tanıklarıyız; sıradaki jenerasyon, parkeye insan olarak değil, genetik olarak kusursuzlaştırılmış, laboratuvar tasarımlı birer post-insan (post-human) projesi olarak çıkmaya hazırlanıyor.
Bu devasa biyolojik kırılmayı ve NBA gibi milyar dolarlık endüstrilerin bu kırılmadan nasıl besleneceğini anlamak için, öncelikle CRISPR-Cas9 teknolojisinin ne olduğuna ve insanlığın eline nasıl tanrısal bir güç verdiğine bakmak zorundayız. Kısaca ifade etmek gerekirse CRISPR, bakterilerin virüslere karşı geliştirdiği doğal bir savunma mekanizmasından ilham alınarak icat edilmiş, DNA zincirindeki istenilen gen dizilimini bulup kesebilen, o genin yerine yenisini ekleyebilen veya o geni tamamen susturabilen mikroskobik bir moleküler makastır. İki bin onlu yılların başında bilim dünyasında bir devrim yaratan bu teknoloji, başlangıçta genetik hastalıkları, kalıtsal körlüğü, kas erimesi hastalıklarını veya bazı kanser türlerini hücresel düzeyde tedavi etmek gibi son derece asil ve insancıl bir amaçla geliştirilmişti. Tıp dünyası, bu teknolojiyi kullanarak insanlığın en büyük acılarına son vermeyi hayal ediyordu. Ancak kapitalizmin ve o vahşi kazanma hırsının hüküm sürdüğü bir dünyada, hiçbir devrimsel teknoloji sadece hastaları iyileştirmek için kapalı kapılar ardında steril bir şekilde kalamaz. Eğer bir teknoloji bozuk bir geni tamir edebiliyorsa, aynı teknoloji sağlam bir geni de “kusursuz” hale getirebilir. Tedavi ile “geliştirme” (enhancement) arasındaki o ince, ahlaki çizgi, işin içine milyarlarca dolarlık spor kontratları, elit atletlerin hırsları ve devasa bir endüstrinin şov talebi girdiğinde saniyeler içinde silinip yok olur.
Spor bağlamında genetik düzenlemenin nasıl işleyeceğini hayal etmek için, daha önceki bölümlerde anlattığımız o dışarıdan hormon alma çilesini düşünün. Bir sporcu, kas kütlesini artırmak veya yorgunluğunu silmek için her gün vücuduna iğne yapmak, o ilacın kandan atılma süresini hesaplamak ve test görevlilerini atlatmak için milyonlarca dolarlık bir tıbbi orkestrayı yönetmek zorundaydı. Ancak gen dopingi veya genetik düzenleme, bu hantal süreci tamamen ortadan kaldırır. Vücudumuzda, kas gelişimimizi sınırlayan, kaslarımızın belirli bir kütlenin ötesine geçmesini engelleyen “miyostatin” (myostatin) adında bir protein vardır. Bu protein, MSTN geni tarafından kodlanır ve evrimsel süreçte vücudumuzun gereksiz yere devasa kaslar inşa edip çok fazla enerji tüketmesini engellemek için geliştirilmiş doğal bir fren mekanizmasıdır. Eğer siz bir sporcuya dışarıdan kas yapıcı steroidler verirseniz, miyostatin hala oradadır ve o steroidlerle savaşır. Ancak CRISPR teknolojisi kullanılarak, o sporcunun DNA’sındaki MSTN geni tespit edilip bu gen tamamen susturulursa (knock-out), vücuttaki o doğal fren mekanizması ortadan kalkar. Sonuç? Dışarıdan hiçbir ilaç, hiçbir steroid, hiçbir peptit almadan, sadece yemek yiyerek ve hafif egzersizler yaparak, insan anatomisinin sınırlarını zorlayan, adeta bir mutant gibi devasa, güçlü ve saf kas kütlesine sahip bir canlı ortaya çıkar. Doğada miyostatin eksikliği mutasyonuna sahip olan Belçika Mavisi sığırlarını veya yarış tazılarını (whippet) görenler, genetik koddaki tek bir harf değişikliğinin kas kütlesi üzerinde nasıl korkutucu, açıklanamaz ve devasa bir patlama yarattığını çok iyi bilirler. İşte bu mutasyonun, laboratuvar ortamında bir basketbolcuya uygulandığını düşünün.
Genetik tasarımın hedef alacağı tek nokta sadece kas kütlesi değildir; modern basketbolun asıl ihtiyacı olan şey, dayanıklılık, hız ve oksijen kapasitesidir. Önceki analizlerimizde, elit oyuncuların yorulmamak için EPO (Eritropoietin) kullandıklarına dair o şiddetli iddiaları ve EPO’nun kanı nasıl yoğunlaştırdığını incelemiştik. Ancak EPO’yu dışarıdan sentetik olarak almak, yakalanma riski barındıran ve sürekli dozaj ayarlaması gerektiren bir işlemdir. Oysa EPAS1 veya HIF-1 alfa gibi genler üzerinde yapılacak küçük bir CRISPR düzenlemesi, vücudun otonom sinir sistemine sürekli olarak yüksek irtifadaymış gibi bir sinyal göndermesini sağlayabilir. Bu genetiği değiştirilmiş sporcu, deniz seviyesinde otururken bile vücudu doğal yollardan, kendi kemik iliğini kullanarak devasa miktarda kırmızı kan hücresi üretir. Kanı, dışarıdan hiçbir madde almadan oksijenle dolar taşar. Maçın dördüncü çeyreğinde, uzatma periyotlarında herkes nefes nefese parkede sürünürken, bu genetik tasarımlı oyuncu laktik asidi hissetmez bile. Kasları yanmaz, ciğerleri tıkanmaz. Üstelik bu durumu herhangi bir doping testiyle kanıtlamak da tamamen imkansızdır. Çünkü ortada dışarıdan alınmış yabancı bir molekül, sentetik bir hormon izi veya maskeleyici bir ajan yoktur. WADA veya NBA yetkilileri o oyuncunun kanını aldığında, sadece “doğal” olarak çok yüksek oksijen taşıma kapasitesine sahip, genetik olarak inanılmaz “şanslı” bir organizma görürler. Sistemin kendi kendini ürettiği bir avantajı suç sayamazsınız. Gen dopingi, yakalanma riskini sıfıra indirerek, anti-doping kurumlarını kelimenin tam anlamıyla işlevsiz, komik ve çağdışı birer müze kurumuna dönüştürecektir.
Ancak bu teknolojinin asıl karanlık, felsefi olarak en sarsıcı ve distopik yüzü, yetişkin sporcular üzerinde yapılan somatik hücre düzenlemelerinden ziyade, embriyo aşamasında yapılan germline (üreme hücresi) müdahaleleridir. Yani “Tasarım Bebekler” kavramı. Yetişkin bir insanın kaslarına veya kan hücrelerine genetik müdahale yapmak zor, pahalı ve bazen geri dönüşümsüz komplikasyonlara açık bir süreçtir. Fakat bir insanın genetik kaderi, henüz bir tüp bebek (IVF) laboratuvarında, tek bir döllenmiş yumurta hücresiyken yeniden yazılabilirse, ortaya çıkacak olan sonuç, sporu tamamen bir biyolojik mühendislik yarışına çevirecektir. Daha önceki eşitsizlik analizlerimizde, zengin süperstarların o devasa “iç çember” avantajlarına değinmiştik. Kendi bedenlerini korumak için milyonlarca dolar harcayabilen, Almanya’daki kök hücre kliniklerine giden, özel doktor ordularıyla çalışan bu elitler sınıfı, söz konusu kendi mirasları, kendi çocukları olduğunda bu teknolojiden geri kalacaklar mıdır? Eğer milyarder bir sporcu veya bir takım sahibi, çocuğunun dünyanın en iyi atleti olmasını, asla yorulmamasını, tendonlarının asla kopmamasını sağlayan o genetik şifreyi bir laboratuvarda satın alabiliyorsa, bunu ahlaki kaygılarla reddedeceğine inanmak, insan doğasının o sonsuz kibrini ve hırsını hiç tanımamak demektir.
Tasarım bebekler konsepti, sadece teorik bir korku veya bir bilimkurgu senaryosu değildir. Birkaç yıl önce Çinli bilim insanı He Jiankui’nin, HIV virüsüne karşı bağışıklık kazandırmak amacıyla CCR5 genini düzenleyerek dünyanın ilk CRISPR tasarımlı bebeklerini (Lulu ve Nana) yarattığını tüm dünyaya duyurması, bu eşiğin çoktan geçildiğinin en kanlı, en canlı kanıtıdır. Tıp dünyası bu olayı kınamış, etik kurullar ayağa kalkmış ve o bilim insanı hapse atılmış olabilir. Ancak o Pandora’nın kutusu bir kez açılmıştır. İnsanlığın elinde artık kendi evrimini, kendi biyolojik yazgısını dikte edebilecek bir klavye vardır. Eğer bir gen, bir virüse karşı direnç sağlamak için kapatılabiliyorsa; hızlı kasılan kas liflerini (Tip 2X) belirleyen ACTN3 geni de aynı laboratuvarda, aynı aletlerle, sadece biraz daha fazla parayı ödeyen bir müşterinin talebi üzerine maksimum performansa ayarlanabilir.
Böylesi bir gelecekte NBA’in altyapı sistemlerini, kolej basketbolunu ve draft süreçlerini gözünüzün önüne getirin. Eskiden yetenek avcıları (scouts), lise salonlarını gezer, sokaklarda basketbol oynayan uzun boylu, sıçrama yeteneği olan çocukları “keşfederdi”. Spor, doğanın rastgele dağıttığı o genetik lütufları arayıp bulmak üzerine kuruluydu. Ancak CRISPR çağında, elit bir oyuncuyu arayıp bulmanıza gerek kalmaz; onu sipariş edersiniz. Dünyanın en zengin aileleri, milyarder takım sahiplerinin finanse ettiği özel “üreme ve spor genetiği” klinikleri aracılığıyla, kusursuz biyomekanik özelliklere sahip nesiller inşa edecektir. Boyu iki metre on santim olacak şekilde ayarlanmış, bağ dokuları çelikten daha esnek ve kopmaz hale getirilmiş, laktik asit toleransı en üst seviyeye çıkarılmış, kalp büyümesi riski genetik olarak sıfırlanmış ve odaklanma/agresiflik genleri (örneğin MAOA – savaşçı geni) optimize edilmiş bir çocuk, daha doğduğu gün sıradan, organik bir insanın tüm atletik hayallerini yerle bir etmiş olacaktır. Bu çocuklar, parkeye çıktıklarında onlara karşı mücadele edecek olan organik, doğal yollarla doğmuş çocuklar, sadece yetenek eksikliğiyle değil, evrimsel bir alt kademede kalmanın o ezici çaresizliğiyle savaşmak zorunda kalacaklardır.
Bu noktada sormamız gereken ve bu yazının temel felsefi eksenini oluşturan o korkunç soru devreye giriyor: NBA’in sıradaki jenerasyonu, aslında üzeri şık PR kampanyalarıyla, “modern tıp” ve “sağlık optimizasyonu” gibi tatlı kelimelerle örtülmüş, gizli bir eugenics (soy ıslahı) programının ürünü mü olacak? Eugenics, yani insan ırkını “ıslah etme”, daha üstün, daha güçlü ve daha zeki bireyler yaratma fikri, yirminci yüzyılın başlarında karanlık ideolojilerin, faşizmin ve devlet destekli zulümlerin temelini oluşturmuş, insanlık tarihinin en büyük utançlarından biri olarak tarihe gömülmüştü. O dönemde bu ıslah, zayıf olanların elenmesi ve devletin üremeyi kontrol etmesi şeklinde, zorba ve kanlı bir şekilde yapılıyordu. Ancak bugün, yirmi birinci yüzyılın o parlak, steril ve kapitalist dünyasında eugenics, geri dönmektedir; ama bu kez askeri üniformalarla veya devlet zoruyla değil, laboratuvar önlükleriyle, serbest piyasa ekonomisinin talepleriyle, milyarlarca dolarlık spor kontratlarının cazibesiyle ve “kendi çocuğuna en iyisini sunma” şeklindeki o masum görünen ebeveynlik içgüdüsünün arkasına saklanarak gelmektedir.
Geçmişte bu tür soy ıslahı projelerinin devlet eliyle spor dünyasına nasıl sızmaya çalıştığının çok ilkel ama çarpıcı örneklerini gördük. Çin devletinin spor programları dahilinde, genetik olarak en uzun boylu erkek basketbolcular ile en uzun boylu kadın basketbolcuların tespit edilip, devlet teşvikiyle (bazen de örtülü bir baskıyla) bir araya getirilmeleri, evlendirilmeleri ve onların genetik mirasından faydalanarak kusursuz pivotlar üretme çabası bilinen bir gerçektir. Yao Ming gibi muazzam, eşi benzeri görülmemiş bir fiziksel anıtın, aslında bu tür uzun vadeli, devlet destekli bir genetik eşleştirme (selective breeding) programının ikinci nesil ürünü olduğu fısıltıları, spor tarihinin o soğuk savaş dönemi pratiklerinden kalma ürpertici bir detaydır. Çin bunu yaparken, geleneksel genetiği, sadece uzun olanı uzun olanla çiftleştirme gibi ilkel bir tarım mantığını kullanıyordu. Fakat şimdi, bu mantığın elinde doğrudan DNA’yı yazan bir daktilo var. Devletlerin yerini milyarder yatırımcıların, küresel kulüp sahiplerinin ve spor endüstrisi kartellerinin aldığı bu yeni dünyada, “kusursuz atleti üretme” fikri artık bir sır veya ayıp değil, bir start-up yatırımı, bir biyoteknoloji projesidir. Bir kulüp sahibi, geleceğin en büyük yıldızını draft etmek için şansa güvenmek yerine, o yıldızı yirmi yıl önceden finanse ettiği gizli bir laboratuvarda, özel embriyo seçimi (PGD – Preimplantation Genetic Diagnosis) ve CRISPR müdahaleleriyle sipariş etmeyi neden denemesin?
NBA gibi, fiziksel avantajın milimetrelerle, saliselerle ve saf kuvvetle ölçüldüğü, kazananın her şeyi aldığı bir arenada, bu teknolojinin dışında kalmak, kurumsal bir intihar demektir. Bizler, daha önceki satırlarda Mark Cuban’ın “Neden sakatlanan bir kası HGH ile iyileştirmeyelim?” şeklindeki o pragmatik, beyaz yakalı isyanını incelemiştik. Cuban’ın argümanı, var olan bir hasarı teknolojiyle düzeltmek üzerine kuruluydu. Genetik tasarım ise bu argümanı bir adım öteye, en uç noktaya taşır: “Eğer bilim bize, bağları asla kopmayacak, kıkırdakları hiç erimeyecek ve kalbi o ağır efor altında asla büyüme yapmayacak bir insan inşa etme imkanı sunuyorsa, neden kırılgan ve hastalıklı organik bedenlerle spor yapmaya devam edelim?” Bu, transhümanizmin (insan ötesi evrimin) spor felsefesine mutlak galibiyetidir. Onlara göre, genetiği düzenlenmiş bir sporcu yaratmak bir hile değil, insanlığın bir sonraki evrimsel adımıdır. Seyirci daha yükseğe zıplayan, daha hızlı koşan ve hiç sakatlanmayan figürler izlemek istiyorsa, piyasa bu figürleri üretmek zorundadır. Ve kapitalizm, doğanın o hantal, kusurlu ve yavaş evrimini bekleyemeyecek kadar sabırsızdır.
Bu vizyonun gerçekleşmesi durumunda, sahadaki o ter, o gözyaşı, o “irade” anlatısı felsefi olarak tamamen iflas edecektir. Bizler sporu neden seviyoruz? Neden o son saniyede atılan şutta nefesimizi tutuyoruz? Çünkü o şutu atan kişinin bizimle aynı kırılgan etten, aynı zayıf kemikten yapıldığını biliyoruz. Onun yorulduğunu, korktuğunu, kaslarının acıdığını ama tüm bu insani zayıflıklara rağmen iradesiyle o zorluğu aştığını gördüğümüz için büyüleniyoruz. Spor, insanın kendi doğasını yenme çabasıdır. Ancak sahaya çıkan kişi, henüz doğmadan önce bir laboratuvar teknisyeni tarafından yorulmamak üzere kodlanmışsa, onun beynindeki amigdala korkuyu hissetmeyecek şekilde dizayn edilmişse, onun kasları zaten fiziksel olarak laktik asit üretmiyorsa; o zaman o son saniye şutunun bir robotun veya bir bilgisayar algoritmasının attığı şuttan ne farkı kalır? Eğer zorluk yoksa, eğer acı yoksa, zaferin de bir anlamı yoktur. Tasarım bebeklerin oynadığı bir NBA, artık bir insan rekabeti değil; hangi biyoteknoloji firmasının daha iyi kod yazdığını sergilediği devasa, estetik ama tamamen ruhsuz bir teknoloji fuarına dönüşecektir.
Belki de en acımasız ve trajik senaryo, bu geçiş döneminde yaşanacak olan melez (hybrid) çağdır. Geleceğin o genetiği oynanmış mükemmel bebekleri büyüyüp draft edilecek yaşa geldiklerinde, sahada hala doğal yollarla doğmuş, organik ama kendi sınırlarını zorlamaya çalışan o eski nesil oyuncular (doğallar) bulunacaktır. O “doğal” oyuncuların, karşılarındaki bu kusursuz, sakatlanmayan, yorulmayan ve genetik olarak yenilmez tasarımlar karşısında yaşayacağı çaresizlik, eşitsizliğin bugüne kadar gördüğümüz hiçbir formuna benzemeyecektir. Bugün bir oyuncu, steroid kullanan bir rakibi karşısında dezavantajlıdır evet; ama o da parasını bulup gizlice o steroide ulaşma şansına teorik olarak sahiptir. Oysa genetik tasarım doğuştan gelir. Eğer siz o “kusursuz genlerle” doğmadıysanız, yirmi yaşından sonra çalışarak, ter dökerek veya gizli laboratuvarlara giderek o aradaki evrimsel uçurumu asla kapatamazsınız. Doğal bir insanın, bir tasarım harikası karşısında vereceği mücadele, bir at arabasının Formula 1 aracıyla yarışmasına benzer. Bu adaletsizlik, sporu alt sınıflar için bir çıkış yolu, bir umut kapısı olmaktan tamamen çıkaracak; sporu sadece genetik olarak tasarlanabilmiş elitlerin, milyarderlerin finanse ettiği o “üstün ırkın” oynadığı, dışarıya tamamen kapalı bir gladyatör arenasına hapsedecektir.
İşin içine yasalar, anti-doping komiteleri ve lig yönetimlerinin çaresizliği girdiğinde, bu geleceğin ne kadar önlenemez olduğunu daha iyi anlıyoruz. Dünya Anti-Doping Ajansı (WADA), gen dopingi tehdidini yıllardır görüyor ve bunu yasaklı listesine dahil ediyor. Ancak bu yasağın pratik hiçbir uygulanabilirliği yoktur. Daha önce NBA’in test protokollerinin nasıl basit tuzlu su (salin) solüsyonlarıyla veya altı saatlik bekleme pencereleriyle delik deşik edildiğini uzun uzun anlatmıştım. Dışarıdan alınan hantal kimyasalları bile bulamayan, “Whereabouts” cezası olarak sadece 25.000 dolar kesen bir ligin, bir oyuncunun kas hücrelerinin içindeki epigenetik işaretleyicileri, CRISPR ile sonradan susturulmuş gen bölgelerini veya doğuştan tasarlanmış bir mutasyonu tespit edebilecek teknolojik veya iradi güce sahip olduğuna inanmak mümkün müdür? Hangi takım, “Bu oyuncu çok mükemmel, genleri doğal değil, bunu ligden atalım” diyecektir? Aksine, o oyuncuyu draft edebilmek için takımlar birbirini ezecek, lig yönetimi bu oyuncuyu yeni bir “Uzaylı” veya “Yüzyılın Yeteneği” olarak tüm dünyaya pazarlayıp forma satışlarını milyarlara katlayacaktır. Kurallar ve testler, her zaman bilimin ve hırsın on adım gerisinden gelir. Genetik tasarım, test edilmesi değil, test edenin kendisini sorgulaması gereken bir boyuttur; çünkü o tasarıma sahip oyuncu, testte tamamen “sağlıklı” bir insan profili çizecektir. O sadece, normal bir insanın olabileceği en uç, en mükemmel, milyarda bir ihtimalli halidir. Bilim, o milyarda bir ihtimali bir sipariş formuna dönüştürdüğünde, hile ile doğa arasındaki o çizgi sonsuza dek buharlaşır.
Olayın bir başka dehşet verici boyutu da, bu teknolojinin uluslararası gri sularda, etik kurulların ve devlet denetimlerinin olmadığı ülkelerde nasıl bir “sporcu fabrikasına” dönüşeceğidir. Amerika veya Avrupa’daki yasalar CRISPR embriyo düzenlemesini şimdilik katı bir şekilde yasaklamış olabilir. Ancak elit atletlerin veya milyarder kulüp sahiplerinin ulusal sınırlara tabi olmadığını biliyoruz. Özel jetlerle, yasal denetimin olmadığı uluslararası sulara demirlemiş gemilerdeki lüks kliniklere, veya denetimden uzak okyanus aşırı ülkelere gidilerek bu genetik tasarımların rahatlıkla yapılabileceği bir yeraltı dünyası şimdiden şekillenmeye başlamıştır. Bu, spordaki “İç Çember” kavramının ulaştığı son, aşılmaz ve mutlak kaledir. Paranın sadece dışarıdan alınan tedavileri değil, doğrudan evrimin kendisini satın aldığı bir gelecek…
Bugün LeBron James’in fiziksel dayanıklılığına, yaşlanmayan bedenine ve laboratuvar destekli olduğu o kadar aşikar olan toparlanma hızına bakarken şaşırıyoruz, bazen şüphe ediyor, bazen de öfkeleniyoruz. Onun kariyeri, geleneksel kimyasal ve teknolojik optimizasyonun ulaşabileceği en tepe noktadır. O, doğanın üzerine giydirilmiş en kusursuz sentetik zırhtır. Ancak bizim bugün şaşkınlıkla, bazen de gizli bir tiksintiyle izlediğimiz bu durum, aslında yirmi yıl sonraki jenerasyonların yanında son derece naif, son derece ilkel ve “doğal” kalacaktır. Çünkü LeBron James ve onun kuşağı, her ne kadar dışarıdan yoğun müdahaleler alsalar da, en azından doğduklarında sıradan, organik birer insandılar. Onların mücadeleleri, o doğal bedeni sentetik olarak ayakta tutma çabasıydı. Onlar acıyı hissediyor, onu bastırmak için ilaçlara sığınıyorlardı. Ancak gelecek vizyonunda parkeye adım atacak olan o yeni jenerasyon, o acıyı hiç hissetmeyecek şekilde kodlanmış olarak doğacaktır. Bizler, oyuncuların yorgunluktan dizlerinin üzerine çöktüğü, sakatlandıklarında gözyaşı döktüğü, limitlerine çarptıklarında çaresiz kaldıkları o “insani” sporu son kez izleyen o şanslı veya şanssız nesiliz.
Geleceğin sporu, tasarım bebeklerin, laboratuvar önlüklü genetik mühendislerinin ve o korkunç soy ıslahı felsefesinin o parlak, neon ışıklı, kapitalist bir ambalajla yeniden dünyamıza girmesinin vitrini olacaktır. NBA, sadece bir basketbol ligi olmaktan çıkıp, transhümanizmin dünyadaki en büyük, en estetik ve en çok kar eden test laboratuvarı haline gelecektir. CRISPR, insanlığa hastalıkları yenme vaadiyle gelmişti; ancak o makas spor endüstrisinin eline geçtiğinde, o sadece bir gen dizilimini kesmekle kalmayacak; aynı zamanda emeği, liyakati, sporun ruhunu ve insana dair o tüm kırılgan, kusurlu ama güzel olan her şeyi DNA’mızdan söküp atacaktır. Ve biz, tribünlerdeki o hipnotize olmuş seyirciler, kusursuz tasarlanmış, asla hata yapmayan, asla yorulmayan o yeni tanrıları izlerken, aslında izlediğimiz şeyin bir spor müsabakası değil, kendi türümüzün sonu ve yeni bir çağın o soğuk, sentetik başlangıcı olduğunu çok geç fark edeceğiz. Geriye dönüp baktığımızda, bugün fısıltılarla konuştuğumuz o steroid skandalları, peptit iğneleri veya gizli Almanya kaçamakları, sadece masum, organik ve eski moda birer çocukluk hatası gibi gülümsetecek bizi. Çünkü bir adamın koluna kendi rızasıyla iğne vurması bir suç olabilir; ama bir çocuğun kaderini daha doğmadan bir laboratuvar siparişiyle yazmak, sporun değil, insanlığın bittiği yerdir. Ve bu bitiş, sahanın tam ortasında, alkışlar ve tezahüratlar eşliğinde başlayacaktır.
BÖLÜM 19: Gladyatör Arenası: Seyirci İkiyüzlülüğü
İnsanlık tarihi, kanın, vahşetin ve eğlencenin birbirine kusursuzca karıştığı devasa arenaların gölgesinde yazılmıştır. Antik Roma’nın o meşhur Kolezyum’unda, on binlerce seyirci tribünleri doldurduğunda, arenanın kumlarına dökülen kan, sadece bir güç gösterisi değil, aynı zamanda o tribünlerde oturan sıradan insanların kendi hayatlarındaki acizliği, çaresizliği ve sıradanlığı unuttukları, psikolojik bir arınma ritüeliydi. O dönemin seyircisi, arenaya çıkan gladyatörün nasıl bir eğitimden geçtiğini, hangi acıları çektiğini, vücudundaki kırıkları veya o kılıç darbelerinin kemiğe nasıl işlediğini zerre kadar umursamazdı. Seyircinin tek bir talebi vardı: Şov kesintisiz devam etmeli, kan akmalı, en güçlü olan ayakta kalmalı ve o ölümcül dans olabildiğince estetik, olabildiğince görkemli olmalıydı. Bugün o antik kalıntıların arasında dolaşırken, o dönemin insanlarını ne kadar vahşi, ne kadar empati yoksunu ve acımasız olmakla suçlarız. Bizlerin modern, uygar, insan haklarına saygılı ve ahlaki değerleri yüksek birer yirmi birinci yüzyıl vatandaşı olduğumuzla övünürüz. Ancak o eski, taştan yapılma devasa amfitiyatroları yıkıp yerlerine klimalı, lüks locaları olan, dev ekranlarla donatılmış milyar dolarlık kapalı spor salonlarını inşa ettiğimizde, değişen tek şeyin o gösterinin ambalajı olduğunu, insanın o ilkel, kana ve şova susamış, acımasız ve ikiyüzlü doğasının en ufak bir evrim dahi geçirmediğini görmek istemeyiz. Modern profesyonel sporlar, özellikle de NBA gibi insan fiziğinin sınırlarının her gece acımasızca test edildiği o devasa organizasyonlar, yeni çağın Kolezyum’udur. Ve bizler, elinde içkisiyle ekran başında veya tribünde oturup sahadaki oyuncuları “hilekar” olmakla suçlayan, onların doping yapmasından tiksindiğini iddia eden o “masum” seyirciler, aslında bu kanlı ve kimyasal şovun en büyük, en talepkar ve en ikiyüzlü mimarlarıyız.
Daha önceki bölümlerde ligin test protokollerindeki o devasa delikleri, süperstarların etrafına örülen kurumsal kalkanları, sistemin sporcuları nasıl o karanlık kliniklere ittiğini ve biyolojik sınırları aşmak için tasarlanan o “Beyaz Yakalı Dopingi”ni derinlemesine irdelemiştik. Bütün o analizlerde genellikle suçu lig yönetimine, sponsorlara, kulüp sahiplerine veya oyuncuların kendi bitmek bilmeyen hırslarına attık. Elbette o çarkı çeviren aktörlerin her birinin bu yozlaşmada devasa bir payı vardır. Fakat adaletin terazisini doğru kurabilmek ve o büyük yalanın asıl kaynağına inmek istiyorsak, o salonlara o milyar dolarları akıtan, o televizyon sözleşmelerini izlenme oranlarıyla finanse eden ve bu şovun asıl alıcısı olan kitleye, yani kendimize, biz seyircilere dönüp çok dürüst, çok çıplak ve oldukça rahatsız edici bir soru sormak zorundayız: Biz gerçekten, ama gerçekten “temiz” bir spor mu izlemek istiyoruz? İçinde hiçbir kimyasal hilenin, hiçbir sentetik hormonun, hiçbir peptit zincirinin veya laboratuvar tasarımlı hücresel onarıcının olmadığı, tamamen organik, yüzde yüz insan doğasına sadık bir basketbol şovu, bizim o tüketim açlığımızı tatmin edebilir mi?
Bu sorunun cevabını vermek için, “temiz” bir NBA’in biyolojik, lojistik ve estetik olarak neye benzeyeceğini, insan fizyolojisinin soğuk ve acımasız gerçekleriyle yüzleşerek tahayyül etmemiz gerekir. Eğer bugün sihirli bir değnek dokunsa ve tüm o yeraltı klinikleri, tüm o karanlık doktorlar, saatler içinde kandan atılan tüm o tasarımcı ilaçlar bir anda yeryüzünden silinse, karşımıza çıkacak olan basketbol ürünü, seyircinin hayal ettiği o “adil ve romantik” rekabet ortamı olmayacaktır. Karşımıza çıkacak olan tablo, kelimenin tam anlamıyla bir fiziksel enkaz, bir sakatlıklar cehennemi ve tahammül edilemez derecede sıkıcı, yavaş ve kalitesiz bir oyundur. İnsan bedeni, organik haliyle, seksen iki maçlık bir normal sezon takviminde, haftada üç veya dört gece saatlerce uçup, beton sertliğindeki parkelere inip çıkacak şekilde evrimleşmemiştir. Sadece organik besinlerle, doğal uyku döngüleriyle ve buz havuzlarıyla ayakta kalmaya çalışan, tamamen “temiz” oyunculardan kurulu bir ligde, sezonun daha otuzuncu veya kırkıncı maçına gelindiğinde, sahada izlediğiniz o yıldızların bacakları kelimenin tam anlamıyla tükenmiş olacaktır.
Temiz bir lig demek, dördüncü çeyreklere gelindiğinde laktik asit fırtınasından dolayı adım atacak hali kalmamış, şutları sürekli kısa düşen, potaya gitmek yerine çaresizce dışarıdan top fırlatan ağırlaşmış adamlar demektir. Temiz bir lig demek, o izlemeye doyamadığımız, tribünleri ayağa kaldıran, jeneriklere giren o inanılmaz smaçların, o uçan adamların yerine, yorgunluktan ancak çemberin altına kadar zıplayabilen sıradan atletlerin sahne alması demektir. Temiz bir lig demek, tendonları güçlendirecek o peptitler veya İnsan Büyüme Hormonu (HGH) olmadığı için, en ufak bir yön değiştirmede çapraz bağları kopan, aşil tendonları yırtılan ve sezonun henüz yarısına bile gelmeden ligin en büyük on süperstarından sekizinin sezonu kapattığı, geriye sadece yedeklerin ve rotasyon oyuncularının kaldığı bir hastane koğuşu demektir. Ve en önemlisi, temiz bir lig demek, bir basketbolcunun yirmi sekiz, en fazla otuz yaşına geldiğinde kıkırdaklarının tamamen erimesi, hızını yüzde elli oranında kaybetmesi ve otuz bir yaşında o görkemli kariyerini acı içinde bitirmek zorunda kalması demektir. Çünkü doğanın insana biçtiği fizyolojik tavan budur. Doğa, sizin otuz dokuz yaşında rakiplerinizin üzerinden uçarak smaç basmanıza izin vermez.
Bizler, evlerimizde o rahat koltuklarımıza kurulduğumuzda, televizyonu açtığımızda bu organik, yorgun, sakatlanan ve erken yaşlanan adamları izlemek istemeyiz. Biz, o ekrana “insan” izlemek için bakmıyoruz. Biz, yerçekimini yenen, acıyı hissetmeyen, yorulmak nedir bilmeyen, seksen ikinci maçın son saniyesinde bile ilk maçın ilk saniyesindeki gibi taze kalan yarı tanrılar izlemek istiyoruz. Bir oyuncu maç kaçırdığında, yorgun olduğu için dinlendirilmek istendiğinde (load management), sosyal medyada nasıl bir lince uğradığını, “Biz o bilete binlerce dolar ödedik, oynamak zorundasın, sen ne kadar yumuşak bir oyuncusun!” diyerek nasıl aşağılandığını hepimiz biliyoruz. Taraftar olarak, bir sporcudan hem her gece kırk dakika boyunca insanüstü bir efor sergilemesini, hem otuz beş yaşında yirmilik gençleri ezmesini, hem asla yorulmamasını talep ediyoruz; ve tüm bu imkansız beklentilerin ardından dönüp yüzsüzce “Ama bunu yaparken sakın hiçbir laboratuvar ürünü kullanma, tamamen organik kal, sadece brokoli ye ve çok çalış” diyoruz. Bu, bir insanın sırtına yüz kiloluk bir çimento çuvalı bağlayıp, ondan uçmasını istemek ve uçamadığında onu tembellikle suçlamak kadar hastalıklı, zalimce ve akıl dışı bir çelişkidir.
Ben şahsen bu manzaraya baktığımda, asıl hilekarın, asıl sahtekarın sahada iğnelerle veya hormonlarla ayakta duran oyuncu değil, o tribünde oturan ve hem imkansızı talep edip hem de ahlak bekçiliği yapan seyircinin ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Seyirci, kendi içindeki o karanlık açlığı gizlemek için “temiz spor” yalanına sıkı sıkıya sarılır. Kahramanının o insanüstü hareketleri yaparken aslında bir kimya laboratuvarının ürünü olduğunu içten içe bilir, bunu hisseder; ancak bu gerçeğin yüksek sesle söylenmesinden, o büyünün bozulmasından ölümüne korkar. Çünkü eğer o kahramanların başarıları sadece onların iradesinden veya yeteneğinden değil de, sahip oldukları o devasa tıp ordularının, damarlarında dolaşan o görünmez peptitlerin bir sonucuysa, seyircinin kendi sıradan hayatına dair kurduğu o “eğer yeterince inanırsam ben de her şeyi başarabilirim” şeklindeki o tatlı fantezi anında çökecektir. Bizler, spordaki dopingi ahlaki olarak yanlış olduğu için değil, bizim kendi tembelliğimizi, kendi yetersizliğimizi yüzümüze vurduğu, o “çok çalışma” efsanesini paramparça edip yerine “iyi kimya” gerçeğini koyduğu için reddederiz. O büyü bozulduğunda, karşımızdaki adamın bir kahraman değil, son derece zengin ve iyi manipüle edilmiş bir deney faresi olduğunu anlarız ve bu, tüketim kültürünün asla satamayacağı, insanların asla bilet almayacağı kadar depresif bir gerçektir.
Toplumun doping algısındaki bu ikiyüzlülük, sadece spordan beklentilerinde değil, kendi günlük yaşantısındaki pratikleriyle kıyaslandığında çok daha absürt bir boyuta ulaşır. Bizler, sabah işe gitmek için uyanamadığımızda kahvenin içindeki kafeine, enerji içeceklerindeki taurine sığınan; başımız hafifçe ağrıdığında hemen kimyasal ağrı kesicilere sarılan; sınavlarda daha iyi odaklanmak veya iş yerinde terfi almak için dikkat artırıcı (Adderall gibi) uyarıcıları leblebi gibi yutan; yaşlanmamak, daha güzel görünmek için yüzümüze botoks iğneleri batıran, saçlarımızı ektiren, estetik ameliyatlarla bedenimizi paramparça eden bir modern tüketim toplumunun üyeleriyiz. Günlük hayatın o sıradan stresiyle başa çıkmak için bile kendi biyolojimize bu denli ağır dış müdahaleler yapmaktan çekinmeyen, kendi bedenine saygısı olmayan bir kitleyiz. Fakat sıra, hayatı boyunca dünyanın en büyük fiziksel baskısına maruz kalan, kemikleri ezilen, bağları kopan, milyonlarca insanın gözü önünde her saniye performans göstermek zorunda olan o profesyonel sporculara geldiğinde; aniden içimizden birer ahlak şövalyesi, birer puritan rahip çıkıverir. Kendi ofisindeki performansını artırmak için hap yutan bir insanın, bir basketbolcunun dizindeki iltihabı kurutmak veya parçalanan kasını onarmak için İnsan Büyüme Hormonu (HGH) almasını “ahlaksızlık, hilekarlık, spora ihanet” olarak damgalaması, insan psikolojisinin kendi kusurlarını başkalarına yansıtma (projeksiyon) hastalığının en şahane örneğidir.
Aslında seyirci ile oyuncu (ve lig yönetimi) arasında, yazılı olmayan, gizli ama son derece katı kuralları olan bir “sosyal sözleşme” vardır. Seyirci zımnen şunu söyler: “Bana o görkemli şovu ver. Bana uçan adamları, otuz dokuz yaşında kırk sayı atan o efsaneleri, asla yorulmayan ve sakatlıktan bir ayda mucize gibi dönen o kahramanları ver. Bunu yapmak için kapalı kapılar ardında bedenine hangi iğneyi batırdığın, hangi yeraltı kliniğine gittiğin, kanının kimyasını nasıl değiştirdiğin benim umurumda değil. Ben oraya bakmayacağım. Sen de o kimyasalları ulu orta yerde kullanmayacaksın, gazetelere manşet olmayacaksın, anti-doping testlerindeki o küçük boşlukları zekice kullanarak beni ve bu sporu utandırmayacaksın. Eğer yakalanırsan, o zaman seni anında afaroz ederim, formanı yakarım ve seni hilekar ilan edip tüm suçumu senin omuzlarına yıkarım. Ama yakalanmadığın sürece, sen benim ölümsüz kahramanımsın.” Bu sözleşme, spor endüstrisinin temel taşıdır. Lance Armstrong yıllarca yarışırken, tüm Fransa Bisiklet Turu seyircileri ve hatta medya, onun o insanüstü performansının temiz olamayacağını içten içe biliyordu. Ama o şov o kadar güzel, o hikaye (kanserden dönüp şampiyon olan adam) o kadar ilham vericiydi ki, herkes gözlerini kapattı. Ta ki o inkar edilemez itiraflar ortaya çıkıp, sistem halkın yüzüne o çirkin gerçeği çarpana kadar. Armstrong düştüğünde onu taşlayanlar, aslında kendi suçluluk duygularını, o yıllar boyunca inandıkları o aptalca yalanı taşlıyorlardı.
Bu durum NBA arenasında da birebir yaşanmaktadır. LeBron James’in kariyerine ve o akıl almaz istikrarına baktığımızda, seyircinin ona duyduğu hayranlık ile ona duyduğu nefretin aslında aynı kaynaktan, yani o biyokimyasal inkardan beslendiğini görürüz. LeBron’u savunanlar, onun her gece kendi bedenine yaptığı o 1.5 milyon dolarlık yatırımın, tamamen “doğal ve çok çalışma” odaklı olduğuna inanmak isterler. Onun 40 yaşına merdiven dayamışken, kendisinden yirmi yaş küçük ve atletizminin zirvesindeki genç oyunculara omuz atıp onları parkeye sermesini izlerken “İşte Kral, işte saf güç!” diye bağırırlar. Fakat o gücün, o hızın ve o asla kopmayan tendonların arkasında, daha önceki bölümlerde “Biogenesis”, “Miami Kaçamağı” veya “EPO iddiaları” başlıkları altında anlattığımız o devasa laboratuvar destekli gerçekler olduğunu ima ettiğinizde, anında saldırıya geçerler. Onlar, gerçeği savunmuyorlar; onlar, o gerçeğin ifşa olması halinde kendi hayatlarında tutundukları o idolün, o “insanüstü irade” masalının yıkılmasından korkuyorlar. Seyirci, gerçeği bilmek istemez. Seyirci, yalanın ne kadar güzel, ne kadar inandırıcı ve ne kadar yüksek çözünürlüklü olarak sunulduğuyla ilgilenir.
Seyircinin bu acımasızlığının en çıplak halini, temiz kalmaya çalışan, doping yapmayan veya şanssız genetiklere sahip olup sürekli sakatlanan oyunculara karşı takındığı o vahşi tavırda görebiliriz. Dopingin ahlaki bir suç olduğunu savunan bu kitle, “temiz” olduğu için, doğal insan sınırlarına çarptığı için sakatlanan o oyuncuları birer kahraman olarak bağrına basmaz. Aksine, o oyunculara “Cam Adam”, “Yumuşak”, “Sakatlıktan kurtulamayan çöp” gibi iğrenç, insanlık dışı lakaplar takarlar. Vücudunu kimyasallarla zehirlemediği için tendonları kopan, kıkırdakları eriyen o genç yeteneklerin kariyerleri gözlerimizin önünde eriyip giderken, tribünler onlara acımaz, onları anında yuhalar ve “Takımdan gönderin bu işe yaramazı” diye isyan ederler. Yani seyirci, oyuncuya açıkça şu mesajı verir: “Temiz kalıp sakatlanmaktansa, doping yapıp sahada kal. Ben senin dürüstlüğüne bilet almıyorum, ben senin sahada olmana bilet alıyorum.” Seyircinin bu talebi, oyuncuyu o karanlık kliniklere iten en büyük ve en yıkıcı psikolojik baskıdır. Oyuncu bilir ki, eğer o iğneyi vurulup sahalara erken dönmezse, onu alkışlayan o kitle anında onu değersiz bir çöpe dönüştürecektir. Gladyatör, imparator için değil, o kana susamış halk için savaşmak, onlar için kendi bedenini feda etmek zorundadır.
Ölümcül hastalıklar, ani kalp durmaları ve sporcuların o sahte zirvelerden sonra yaşadıkları trajediler konusunu daha önce detaylıca incelemiştik. Ancak o trajediler yaşandığında bile, toplumun gösterdiği tepki o kadar sahte ve o kadar anlıktır ki, insanlığın duyarsızlığına bir kez daha şaşırırsınız. Sahada kalbi duran genç bir oyuncu için veya sporu bıraktıktan sonra vücudu iflas eden, yürüyemez hale gelen bir efsane için sosyal medyada birkaç gün boyunca “dualıyoruz” (thoughts and prayers) etiketleriyle sahte gözyaşları dökülür. Ancak kimse çıkıp da “Biz bu çocuklardan ne istedik ki kalpleri durdu? Bizim o bitmek bilmeyen başarı, hız ve güç beklentimiz, onların damarlarına o zehirlerin girmesine neden olmadı mı?” diye o kolektif özeleştiriyi yapmaz. Bir hafta sonra yeni sezon başlar, yeni bir süperstar sahneye çıkar, yeni bir smaç basılır ve herkes o arenadaki kanı anında unutup tekrar tezahürat etmeye başlar. Seyirci, kendi taleplerinin yarattığı o cinayet silahının tetikçisi olduğunu asla kabul etmez; o sadece biletini almış masum bir izleyicidir. Ancak kan, o bileti satın alan herkesin eline bulaşmıştır.
Bu ikiyüzlülüğün temelinde yatan en derin psikolojik faktörlerden biri de, insanın ölümlülük, yaşlanma ve zamanın geçiciliği ile olan o çaresiz savaşıdır. Bizler yaşlanıyoruz. Kırk yaşına geldiğimizde dizlerimizin sızladığını, sabahları yataktan zor kalktığımızı, enerjimizin düştüğünü hissediyoruz. Zamanın o yenilmez gücü, her gün aynaya baktığımızda yüzümüzdeki kırışıklıklarla, yavaşlayan metabolizmamızla bize kendi sonluluğumuzu hatırlatıyor. İşte LeBron James gibi kırk yaşına merdiven dayamış bir sporcunun, hala o vahşi arenada, yerçekimine ve yaşlanmaya meydan okuyan hareketler yapmasını izlemek, bizim o bilinçaltımızdaki “ölüm ve yaşlanma” korkumuzu uyuşturan devasa bir antidepresandır. Onu izlerken “Bakın, yaş sadece bir sayıdır. İnsan isterse zamana kafa tutabilir” yalanına inanırız. O efsanelerin sahadaki varlığı, bize kendi hayatlarımızda kaybettiğimiz o gençliğin, o gücün hala bir yerlerde var olabildiğine dair sahte bir umut verir. Eğer bir gün çıkıp birileri bize, o adamın zamana karşı kazandığı o zaferin sırrının, irade veya çalışma değil de; milyonlarca dolarlık peptitler, kök hücre tedavileri, oksijen çadırları ve yasadışı hormonlar olduğunu söylerse; o zaman bizim o uyuşturucumuz elimizden alınmış olur. Zamanın, parayla satın alınabilen kimyasallar dışında hiçbir şekilde yenilemeyeceği gerçeği yüzümüze çarpar. Seyirci, bu gerçeği reddetmek zorundadır, çünkü bu gerçeği kabul etmek, kendi yaşlılığına ve sıradanlığına boyun eğmek demektir.
Bana öyle geliyor ki, modern spor medyasının ve ligin pazarlama dehalarının en büyük başarısı, seyircinin bu zayıflığını, bu inkar mekanizmasını çok iyi çözmüş olmalarıdır. Onlar, seyirciye sürekli olarak “Mamba Mentality”, “Grind” (ezici çalışma), “Dedication” (adanmışlık) gibi süslü kelimelerle bezenmiş o içi boşaltılmış kahramanlık masallarını satarlar. Belgeseller, o oyuncuların gece üçte kalkıp karanlık spor salonlarında ağırlık kaldırmalarıyla başlar. Oysa biz o belgesellerde, o oyuncunun antrenmandan sonra o gizli arka odaya geçip kanındaki laktik asidi silmek için, hücrelerini yeniden programlamak için vücuduna hangi sentetik molekülleri enjekte ettirdiğini asla görmeyiz. Kameranın açısı her zaman o teri, o acıyı ve o “doğal” mücadeleyi gösterecek şekilde ayarlanmıştır. Seyirci bu filtreli gerçekliği satın almaya öylesine teşnedir ki, en ufak bir rasyonel şüpheyi bile “kıskançlık” veya “nefret” (hater) olarak damgalar. Birine “O adam o yaşında bu hareketleri organik bir bedenle yapamaz” dediğinizde, alacağınız cevap genellikle “Sen onun ne kadar çalıştığını biliyor musun, sen evde cips yerken o milyonlarca dolarını vücuduna harcıyor” şeklindeki o ezberletilmiş kurumsal reflekstir. Milyonlarca doların vücuda “nasıl” ve “hangi sıvı formunda” harcandığı sorusu, o refleksin duvarına çarpıp geri döner.
Daha da absürt olanı, toplumun farklı spor dallarına gösterdiği o şizofrenik tepki farklarıdır. Rus atletler veya Doğu Avrupalı halterciler bir olimpiyatta yakalandığında, tüm batı dünyası ve o “bilinçli” seyirci kitlesi ayağa kalkar. “Devlet destekli doping programları, hilekarlar, ahlaksızlar!” diye bağırırlar. Bu, bir Soğuk Savaş kalıntısı refleksidir; ötekinin, yabancının başarısını hileye bağlamak her zaman kolaydır. Ancak kendi ülkelerindeki, kendi destekledikleri, kendi tuttukları takımların yıldızları, o milyar dolarlık basketbolcular aynı şeyin çok daha modernini, çok daha pahalısını ve çok daha sinsi olanını yaptıklarında, aynı seyirci kitlesi aniden körleşir. Neden? Çünkü o Rus halterci sizin pazar gününüzü eğlendirmez, sizin aldığınız formanın arkasında onun adı yazmaz. Ama LeBron James, sizin şovunuzun, sizin kimliğinizin, sizin hafta sonu eğlencenizin başrolüdür. İnsan, kendi eğlencesini sağlayan kişinin suçlarını görmezden gelmeye biyolojik olarak programlanmış bencil bir yaratıktır. Doping, başka bir takım veya başka bir ülke yaptığında “sporun ruhuna ihanet” olurken; sizin takımınızın süperstarı o devasa performansı gösterdiğinde “sporda çağ atlamak”, “tıbbı iyi kullanmak” veya “bedenine yatırım yapmak” gibi zarif kılıflara sokulur.
Bu ikiyüzlülük sarmalını kırmanın, bu yalanı ortadan kaldırmanın bir yolu var mıdır? Geçmişte Mark Cuban’ın “HGH’i yasal ve doktor kontrolünde serbest bırakalım, oyuncuları sakatlıktan kurtaralım” şeklindeki o rasyonel ve felsefi olarak çok haklı olan isyanını anlatmıştık. Eğer seyirci gerçekten dürüst olsaydı, Cuban’ın o önerisine destek verirdi. “Evet, biz yorulmayan, sakatlanmayan adamlar izlemek istiyoruz. Madem bu ilaçlar onları iyileştiriyor, o zaman şeffaf bir şekilde kullansınlar, biz de bilelim, onlar da köşe bucak saklanmasın” diyebilecek olgunlukta bir toplum olsaydık, spor tarihindeki en büyük ahlaki çıkmazlardan birini çözmüş olurduk. Ancak toplum bunu yapmaz. Toplum, hileyi sevdiğini açıkça itiraf edemeyecek kadar kendi ahlaki illüzyonuna aşık bir yapıdır. Hem “doping yasaktır” tabelasını asmak, hem de o tabelanın arkasından dönen tüm o kimyasal sirk gösterisini izleyip alkışlamak, modern ahlakın en hastalıklı ikilemidir. Bizler, oyunculara hem “Hile yapma” deriz, hem de “Eğer hile yapmadan o rekorları kıramıyorsan seni bu arenadan kovarız” diye tehdit ederiz. O oyuncuları o karanlık yeraltı laboratuvarlarına, o gizli kan transfüzyonlarına mahkum eden şey, o tabelanın üzerindeki yasak kelimesi değil, o tabelayı oraya asan seyircinin bitmek bilmeyen o açgözlü, insanüstü beklentileridir.
Gladyatör arenasında hiçbir dövüşçü, kılıcını kendi zevki için çekmez. O kılıç, o kalkan, o dökülen kan ve o kullanılan sentetik ilaçlar, tamamen imparatorun locasından kalkıp başparmağını aşağı veya yukarı çevirecek olan o kalabalığın, o isimsiz ve yüzsüz seyirci kitlesinin tatmini içindir. Bizler, televizyon ekranlarının arkasına gizlenmiş modern imparatorlarız. Parmaklarımız sosyal medyada, kumandalarda ve bilet gişelerinde. Eğer bizler o uçan adamları, o hiç yaşlanmayan efsaneleri, o yorulmak bilmeyen kas yığınlarını alkışlamaktan vazgeçseydik; eğer bizler organik olanı, yorulanı, sakatlanan ve insani sınırlarına çarpan o gerçek sporcuyu alkışlasaydık, o devasa endüstri bir günde çöker, o yeraltı klinikleri bir günde iflas ederdi. Fakat biz bunu asla yapmayacağız. Çünkü gerçeğin, insanın o kırılgan doğasının o sıkıcı, yavaş ve hüzünlü hali, bizim o parıltılı dünyamızda izlemek istediğimiz bir şey değil.
O yüzden, sahadaki oyuncuları yargılarken, onların laboratuvar ürünü olduklarını fısıltıyla konuşurken veya birileri çıkıp da “Bu adamın bu performansı doğal olamaz” dediğinde öfkelenirken, aslında o aynayı kendi yüzümüze tutmamız gerektiğini unutmamalıyız. Doping, sporcunun bedeninde başlar ama seyircinin zihninde, onun taleplerinde ve onun ahlaki körlüğünde meşrulaşır. O parkede oynanan oyun, ne kadar sentetik, ne kadar sahte ve ne kadar kimyasal olursa olsun, o oyunun bu hale gelmesini emreden bizim o bitmek bilmeyen gösteri açlığımızdır. Şovun sahteliğinden şikayet edip, şov bittiğinde en yüksek sesle alkışlayan bizler olduğumuz sürece, o arenanın kumlarına kan damlamaya, o gizli laboratuvarların kapıları ardına kadar açık kalmaya ve o yarı-tanrıların, kendi sağlıklarını bizim iki saatlik eğlencemiz için feda etmeye devam etmeleri kaçınılmaz bir kaderdir. Gladyatörleri arenaya sürenler, her zaman o gladyatörlerden daha suçludur; ve ne yazık ki, o arenanın tek sahibi, kendi ikiyüzlülüğüyle yüzleşmekten ölümüne korkan biz seyircilerden başkası değildir.
BÖLÜM 20: Sonuç: Kralın Çıplaklığı ve Şovun Devamlılığı
Yirmi bölüm süren, insan fizyolojisinin karanlık dehlizlerinden milyar dolarlık endüstrilerin kapalı kapılar ardındaki toplantı odalarına, Miami’nin yasadışı kliniklerinden WADA’nın delik deşik edilmiş test protokollerine kadar uzanan bu uzun ve yorucu yolculuğun sonunda, o en temel, en basit ve herkesin aklındaki o nihai soruya geri dönüyoruz: LeBron James steroid kullanıyor mu? Veya daha modern, daha bilimsel bir terminolojiyle ifade etmek gerekirse; LeBron James, insan anatomisinin doğal sınırlarını aşmak, yirmi yılı aşkın bir süre boyunca ligi domine etmek ve kırk yaşına merdiven dayamışken hala o akıl almaz, yerçekimine meydan okuyan fiziksel performansını sürdürebilmek için Dünya Anti-Doping Ajansı’nın yasaklı listesinde bulunan sentetik hormonlardan, hücresel onarıcı peptitlerden, kan modülatörlerinden ve tasarımcı moleküllerden faydalanıyor mu? Bu sorunun cevabı, geride bıraktığımız on dokuz bölüm boyunca masaya yatırdığımız biyolojik gerçekler, termodinamik anomaliler, fısıltı gazetelerindeki ifşalar ve eşitsizlik ekonomisinin acımasız kuralları ışığında, bilimsel, istatistiksel ve mantıksal açıdan, yankılanan ve şüpheye yer bırakmayan devasa bir “Büyük ihtimalle evet”tir. Ancak bu “evet” cevabı, sıradan bir mahkeme salonundaki suçluluk hükmü gibi okunmamalıdır. Çünkü bu devasa hikayenin son perdesinde asıl anlamamız gereken şey, bu eylemin neden artık bir “suç” olmadığı, milyar dolarlık bir şov dünyasının neden bu kimyasal temeller üzerinde yükselmek zorunda olduğu ve hepimizin, tüm insanlığın, bu büyük illüzyona neden böylesine gönüllü, böylesine iştahlı bir şekilde göz yumduğudur.
Bir an için o çok bilindik “Kral Çıplak” masalını hatırlayalım. Hans Christian Andersen’in o ölümsüz eserinde, imparatora sadece akıllıların görebileceği, aptalların ise asla fark edemeyeceği sihirli bir kumaştan elbise dikildiğini iddia eden iki dolandırıcı vardır. İmparator aslında tamamen çıplaktır, sokaklarda çırılçıplak yürümektedir ama ne kendisi ne de etrafındaki o devasa saray ahalisi, dalkavuklar, bakanlar ve hatta halk, “aptal” veya “yetersiz” damgası yememek, kurulu düzeni bozmamak ve o büyük otoritenin gazabına uğramamak için bu gerçeği dile getiremez. Herkes o var olmayan muazzam kumaşı, o harika altın işlemeleri överek alkış tutar. Ta ki kalabalığın içinden hiçbir kurumsal bağı olmayan, kaybedecek hiçbir şeyi bulunmayan küçük bir çocuk çıkıp o basit gerçeği, “Ama Kral çıplak!” diye bağırana kadar. Modern spor dünyasında, özellikle de LeBron James’in kariyeri ve NBA’in anti-doping politikaları söz konusu olduğunda, yaşadığımız toplumsal histeri tam olarak bu masalın yirmi birinci yüzyıl versiyonudur. Bizler, Kral’ın sahada o mucizevi performansları sergilerken aslında insan doğasının o saf, organik dokusundan tamamen soyunduğunu, hücrelerinin sentetik kodlarla yeniden yazıldığını, kıkırdaklarının ve kanının laboratuvarlarda tasarlanmış görünmez bir “kumaşla” kaplandığını çok iyi biliyoruz. Ancak hiç kimse, spor medyasının o elit yorumcuları, milyar dolarlık yayıncı kuruluşlar, takım sahipleri ve hatta biz sıradan seyirciler bile o kalabalığın içindeki çocuk olma cesaretini gösteremiyoruz. Çünkü bu masaldaki Kral’ın çıplaklığı, utanç verici bir sır olmaktan çıkmış; o çıplaklık, hepimizi zengin eden, hepimizi eğlendiren ve o devasa çarkın dönmesini sağlayan yegane sermaye haline gelmiştir.
Dopingi geleneksel bir “suç” olarak tanımlamak, modern profesyonel sporun ulaştığı o vahşi, sınır tanımaz ve insanüstü talepleri kavrayamamak demektir. Suç kavramı, genellikle bir başkasına zarar veren, toplumun ahlaki veya yasal sözleşmesini haksız yere ihlal eden eylemler için kullanılır. Ancak daha önce sistemin sporcuları nasıl o karanlık yollara ittiğini, seksen iki maçlık o gladyatör arenasında hayatta kalmanın doğal yollarla nasıl imkansız hale geldiğini incelemiştik. Böylesine acımasız bir ekosistemde, kuralları koyanların o kuralların etrafından dolaşılması için devasa açık kapılar bıraktığı, cezaların sadece birer “işlem masrafı” gibi ödendiği bir düzende, hayatta kalmak için o açık kapıdan geçmek bir suç mudur, yoksa kaçınılmaz bir adaptasyon mu? Ben şahsen, LeBron James’i veya onun seviyesindeki elit atletleri, o kimyasalları kullandıkları için birer hilekar veya ahlaksız olarak yargılamanın, durumu fazlasıyla basitleştirmek ve asıl suçluyu, yani sistemi aklamak olduğunu düşünüyorum. Onlar, milyar dolarlık bir endüstrinin kendilerinden talep ettiği o “insanüstü” rolü oynamak zorundaydılar. Sizden bir tanrı olmanız isteniyorsa ve siz sadece bir insansanız, o aradaki farkı kapatacak bir merdivene ihtiyacınız vardır. O merdiven laboratuvarlarda üretilmiş olabilir, o merdivenin basamakları tehlikeli peptitlerden veya kalbi zorlayan oksijen artırıcılardan oluşabilir; ama o merdiveni tırmanmak, o şovun devamı için yazısız ama kesin bir kuraldır. LeBron James, bu yazısız kuralı ihlal eden kişi değil; tam aksine, o yazısız kuralı spor tarihinin gördüğü en kusursuz, en profesyonel ve en zekice uygulayan sistemin bir numaralı öğrencisidir.
Basketbolun geleceğini ve LeBron’un mirasını (legacy) değerlendirirken, bu biyokimyasal gerçekliği tarihin neresine konumlandıracağımız en büyük felsefi meselemizdir. Geçmişte, Michael Jordan veya Kareem Abdul-Jabbar gibi figürlerin de kendi dönemlerinin o test edilmeyen, karanlık veya ilkel farmakolojik avantajlarından faydalandıklarını, nostaljinin o saf ve temiz algısının büyük ölçüde bir yanılsama olduğunu tartışmıştık. Ancak LeBron’un mirası, önceki nesillerin çok ötesinde, tamamen farklı bir boyutta değerlendirilmek zorundadır. LeBron James, spor tarihinde “Transhümanizm” (İnsan ötesine geçiş) çağının ilk ve en muazzam prototipidir. Onun mirası, sadece attığı kırk binin üzerindeki sayı, aldığı şampiyonluk yüzükleri veya kırdığı erişilemez rekorlar değildir. Onun asıl mirası, insan bedeninin, doğru finansman, kusursuz bir medikal ekip, acımasız bir disiplin ve eşsiz bir genetik temelle birleştiğinde, zamanın ve biyolojinin o yıkıcı etkilerini nasıl on yıllar boyunca durdurabildiğinin canlı bir kanıtı olmasıdır. Gelecek nesiller, yüz yıl sonra spor tarihine dönüp baktıklarında, LeBron James’i sadece bir basketbolcu olarak değil; insanın biyolojik sınırlarını teknoloji ve bilimle hackleyerek, sporu organik bir çaba olmaktan çıkarıp sentetik ve mühendislik harikası bir sanat eserine dönüştüren o geçiş döneminin en büyük öncüsü olarak anacaklardır.
Bu geçiş dönemi, kendi içinde derin bir melankoli ve trajik bir yalnızlık da barındırır. “İç Çember ve Dışarıdakiler” başlığı altında incelediğimiz o devasa ekonomik eşitsizlik, LeBron’un zirvedeki yalnızlığını da açıklar. O, etrafındaki oyuncuların doğal sınırlarına çarpıp döküldükleri, sakatlandıkları, yaşlanıp ligden silindikleri bir dünyada, kendi milyon dolarlık özel koruma kalkanının içinde, adeta zamanın durduğu bir fanusta yaşamaktadır. Bu, ona karşı duyduğumuz o karmaşık hislerin de kaynağıdır. Bir yandan onun bu inanılmaz iradesine, bedenine yaptığı bu akıl almaz teknolojik yatırıma ve o şovu ayakta tutma kararlılığına büyük bir saygı duyuyoruz; diğer yandan, o fanusun dışında kalan, sadece terine ve kanına güvenen o sıradan oyuncuların çaresizliğine baktığımızda, bu eşitsizliğin yarattığı haksızlık duygusuyla irkiliyoruz. Ancak şov dünyası, adaleti değil, ihtişamı ödüllendirir. Adalet, seyirci çekmez. Seyirci, eşit şartlarda mücadele eden sıradan insanları değil, her türlü avantaja sahip olan, ölümsüz görünen devleri izlemek için o biletleri satın alır. LeBron James, seyircinin bu hastalıklı ihtişam açlığını doyuran en büyük ve en cömert tedarikçidir.
Bu büyük illüzyonun devamlılığı, sadece sporcuların bedenlerine zerk edilen sıvılarla değil, hepimizin ortaklaşa imzaladığı o devasa toplumsal sözleşmeyle sağlanır. Seyircinin ikiyüzlülüğünü daha önce detaylıca incelemiştik. Bizler, gerçeği bilmemize rağmen, o gerçeğin bizim rüyalarımızı yok etmesine izin vermemeye kararlıyız. Bir sihirbazlık gösterisine gittiğinizde, şapkadan çıkan tavşanın aslında sihirle değil, el çabukluğuyla ve önceden hazırlanmış gizli bölmelerle oradan çıkarıldığını bilirsiniz. Ancak o gösteri sırasında ayağa kalkıp “Bu bir hile, tavşan zaten oradaydı!” diye bağırmazsınız. Çünkü o salona, o hileyi izlemeye, o büyünün size hissettirdiği o çocuksu şaşkınlığı yaşamaya gitmişsinizdir. Gerçeği ifşa etmek, sihirbazı değil, aslında sizin kendi eğlencenizi mahveder. Profesyonel basketbol da tam olarak budur. LeBron James’in otuz dokuz yaşında, bir fast-break (hızlı hücum) sırasında sahanın bir ucundan diğer ucuna saniyeler içinde uçup, kendisinden on beş yaş küçük bir oyuncuyu blokladığı o an, tarihin en büyük sihirbazlık gösterilerinden biridir. Biz o sıçramanın arkasında laboratuvarlarda sentezlenmiş amino asitlerin, eklemleri yağlayan sentetik hormonların ve gece uykusunda kana pompalanan ekstra oksijenin el çabukluğu olduğunu biliyoruz. Ama ayağa kalkıp “Bu bir hile!” diye bağırmıyoruz. Bağırmayacağız da. Çünkü o blok, o uçuş, o efsane, bizim kendi monoton, ölümlü ve yorgun hayatlarımızda ihtiyaç duyduğumuz o “kusursuzluk” dozunu bize vermektedir.
Lig yönetimi, Adam Silver, sponsorlar ve o milyar dolarlık çarkı çeviren herkes, bu sihirbazlık gösterisinin prodüktörleridir. Onların görevi, o gizli bölmelerin asla kameraya yansımamasını, tavşanın şapkaya nasıl konduğunun asla belgelerle ispatlanmamasını sağlamaktır. Test protokollerinin o delik deşik yapısı, para cezasıyla geçiştirilen test retleri ve Biogenesis gibi skandalların ustaca hasıraltı edilmesi, hep o şovun devamı, o sihirbazın sahnede kalması içindir. Bir gün gelir de, eğer sistem bu illüzyonu koruyamazsa, eğer o arka odalardaki iğneler, o gizli kliniklerdeki kan torbaları resmi bir kongre soruşturmasıyla, tıpkı beyzbolda olduğu gibi halkın yüzüne çarpılırsa, işte o zaman büyü bozulur. Büyü bozulduğunda, geriye sadece kandırılmış hisreden, öfkeli ve hayal kırıklığına uğramış bir kalabalık kalır. Ancak NBA, o kalabalığı hiçbir zaman o gerçekle yüzleştirmeyecek kadar zeki, o riski almayacak kadar kapitalist ve kahramanlarına ihanet etmeyecek kadar kendi kurgusuna sadık bir organizasyondur. LeBron James, bu organizasyonun sadece bir çalışanı değil, aynı zamanda o masalın en büyük yazarlarından biridir. Sistemin onu koruması, aslında sistemin kendini korumasıdır.
Şovun devamlılığı, gelecekte CRISPR ve genetik tasarım gibi konularla, “Tasarım Bebekler”le çok daha korkutucu, çok daha distopik bir evreye girecek. Bizler bugün dışarıdan alınan peptitleri, hormonları ve kan dopinglerini tartışıyoruz; ancak yarın, sahaya çıkacak olan oyuncuların doğrudan DNA dizilimlerinde bu “yorulmazlık” ve “kas hipertrofisi” şifrelerinin yazılı olduğu bir çağa gireceğiz. O gün geldiğinde, LeBron James’in bugün maruz kaldığı eleştiriler veya fısıltı gazetelerindeki o şüpheler, son derece nostaljik, ilkel ve “insani” kalacaktır. Gelecek nesiller, “LeBron en azından bir insan olarak doğmuştu ve bedenini sonradan teknolojiyle birleştirmişti; şimdikiler ise laboratuvarda birer ürün olarak tasarlanıyorlar” diyeceklerdir. Bu bağlamda, LeBron James’in kariyeri, saf insanlıkla mutlak teknolojik tasarım arasındaki o köprünün tam ortasında duran, o iki dünyayı birbirine bağlayan son büyük anıttır. O, insan doğasının direnişi ile bilimin o soğuk, hesapçı işgalinin birbiriyle en kusursuz şekilde dans ettiği bedendir.
Elbette, bu devasa kimyasal ve biyolojik kumarın, daha önce işlediğimiz o “Ani Kalp Durmaları” ve “Kanlı Bedeller” kısmında anlattığımız gibi bir faturası vardır. Sınırları zorlamanın bedeli hiçbir zaman sıfır değildir. Vücut, ona yapılan bu sentetik dayatmaları, o devasa kas kütlesinin kalbe bindirdiği yükü, o kalınlaşan kanın damarlarda yarattığı tahribatı asla unutmaz. Spot ışıkları söndüğünde, emeklilik günleri başladığında, o sihirbazlık gösterisinin perdeleri indiğinde, o efsaneler kendi kırılmış, yaşlanmış ve içten içe sentetik olarak yorulmuş bedenleriyle baş başa kalacaklardır. Ancak o an geldiğinde, kameralar orada olmayacaktır. Medya, o düşüşü, o acıları haber yapmayacaktır. Biz sadece onların o parlak günlerini, o rekor kırdıkları anları hatırlayacağız. Onlar, bizim eğlencemiz için, o sonsuz görkem için kendi geleceklerinden, kendi sağlıklarından sessizce borç aldılar. O borcun vadesi geldiğinde ödenecek olan bedel, o gösterinin bir parçası değildir; o, tanrı olmaya çalışan insanın, eninde sonunda doğaya teslim olmak zorunda kalacağı o trajik sonun kişisel ve mahrem bir sahnesidir.
Ben bu uzun yolculuğu tamamlarken, içimde ne bir öfke, ne de bir hayal kırıklığı taşıyorum. Sadece derin bir kabulleniş ve insan doğasının o muazzam karmaşıklığına dair bir hayret duygusu var. LeBron James’i, o iğneleri vurulan, o gizli kliniklerden medet uman, o sınırları aşmak için bilimin her türlü karanlık köşesine başvuran bir hilekar olarak değil; milyonlarca insanın ondan beklediği o “Kusursuz Makine” mitini ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaya çalışan, bu uğurda kendi biyolojisini bir deney tüpüne çeviren ve sonunda o efsaneyi gerçeğe dönüştürmeyi başarmış eşsiz bir irade heykeli olarak görüyorum. Onun çıplaklığı, yani o doğal olmadığı gerçeği, aslında onun en büyük sırrı değil, hepimizin gözleri önünde duran ama bakmamayı seçtiğimiz o devasa anlaşmanın ta kendisidir.
Kral çıplaktır, evet. Onun o yenilmez zırhı, o asla tükenmeyen enerjisi ve o yıllara meydan okuyan adaleleri, organik bir insanın doğal mirası değil, modern tıbbın, milyar dolarların ve yeraltı kimyasının laboratuvarlarda dokuduğu o görünmez kumaşın ta kendisidir. Bizler o kumaşın sahte olduğunu, doğaya aykırı olduğunu, o altı saatlik test pencerelerinde nasıl yok edildiğini çok iyi biliyoruz. Ancak o şov öylesine büyüleyici, o smaçlar öylesine estetik ve o rekorların kırılışı öylesine ilham verici ki; hiçbirimiz ayağa kalkıp o büyüyü bozmak istemiyoruz. Şov devam etmeli. Çünkü bizler, gerçeklerin o sıkıcı, yorucu ve hayal kırıklığı yaratan doğasındansa, güzel paketlenmiş, muazzam bir şekilde sergilenen ve bize kendi sınırlarımızı unutturan o devasa yalanı yaşamayı tercih ediyoruz. Basketbolun, sporun ve belki de tüm modern eğlence endüstrisinin nihai gerçeği budur: Bize tanrılar lazımdır. Ve eğer gökyüzünde tanrılar yoksa, biz onları laboratuvarlarda yaratır, onlara formalar giydirir ve sahte olduklarını bile bile önlerinde diz çökeriz. LeBron James, bu çağın o laboratuvarlardan çıkmış en büyük, en kalıcı ve en kusursuz tanrısıdır. O, görevini hakkıyla yerine getirdi. Şimdi sıra bizde; alkışlamaya devam edeceğiz, çünkü bu gösteri, uğruna yalan söylenmeye değecek kadar muazzamdı. Perde kapanıyor, ancak illüzyon sonsuza dek hafızalarımızda yaşayacak.
