Sapiens’ten Robotus’a: Otomasyon Vergisi ve Anlamın Yeniden İnşası


Bölüm 1: Luddite Yanılgısından Dijital Determinizme

İnsanlık tarihi, alet yapan insanın kendi yaptığı aletler tarafından yeniden şekillendirilmesinin tarihidir. Ateşin kontrol altına alınmasından tekerleğin icadına, buhar makinesinden mikroçiplere kadar her teknolojik sıçrama, sadece üretim biçimlerini değil, insanın evrendeki konumunu da kökten değiştirmiştir. Ancak on dokuzuncu yüzyılın başlarında, İngiltere’nin sisli ve isli sanayi şehirlerinde filizlenen bir isyan, teknoloji ile insan arasındaki ilişkinin salt bir “ilerleme” anlatısından ibaret olmadığını, aynı zamanda kanlı bir güç ve bölüşüm mücadelesi olduğunu tarihin sayfalarına kazımıştır. Luddite hareketi olarak bilinen bu direniş, günümüzde genellikle teknoloji düşmanlığı, yeniliğe kapalı olmak ve kaçınılmaz ilerlemenin önünde durmaya çalışan naif bir çaba olarak karikatürize edilir. Oysa ki dokuma tezgahlarını balyozlarla parçalayan o işçiler, makinelerin bizatihi kendisine değil, o makinelerin mülkiyetini elinde bulunduranların dayattığı yeni sosyal sözleşmeye isyan ediyorlardı. Onların kavgası dişlilerle veya buharla değil, kendi emeklerinin ve zanaatlarının bir gecede değersizleştirilmesine, hayatlarının birer maliyet kalemine indirgenmesine karşı felsefi ve fiziksel bir başkaldırıydı.

Bugün, silikon vadilerinden tüm dünyaya yayılan yapay zeka devrimiyle yüzleşirken, Luddite yanılgısı olarak adlandırdığımız o tarihsel okumayı yeniden değerlendirmek zorundayız. Klasik iktisatçılar yıllarca Luddite’lerin yanıldığını, çünkü teknolojinin kısa vadede bazı işleri yok etse de uzun vadede daha yüksek verimlilik, daha ucuz ürünler ve neticesinde çok daha fazla yeni iş alanı yarattığını savundular. Bu “telafi teorisi”, iki yüz yıl boyunca haklı çıktı. Buhar makinesi kas gücünü devraldığında, insanlar makineleri kullanan, bakımını yapan veya o makinelerin yarattığı zenginliğin doğurduğu hizmet sektörlerinde çalışan bireylere dönüştüler. Ancak bugün içinde bulunduğumuz kırılma noktası, tarihsel bir tekerrür değil, ontolojik bir kopuştur. Eskiden teknoloji insanın kasının, kolunun, bacağının yerini alıyordu; bugün ise nöronunun, muhakeme yeteneğinin ve karar alma mekanizmasının yerini alıyor. Kas gücümüzden feragat ettiğimizde sığınabileceğimiz bir zihnimiz vardı. Peki ya zihnimizin, en azından ekonomik anlamda değer üreten analitik zihnimizin yerini algoritmalar aldığında nereye sığınacağız?

Bu ontolojik farkı anlamak, otomasyon vergisi veya robot vergisi gibi kavramların neden basit birer maliye politikası aracı olmaktan çıkıp, insanlığın varoluşsal krizine verilmesi gereken acil birer yanıt olduğunu kavramanın ilk adımıdır. Sanayi Devrimi sırasında makineler, insan fiziksel kapasitesinin sınırlarını aşmak için tasarlandı. Bir insanın yüz kiloluk bir kayayı kaldırması imkansızken, hidrolik bir pres bunu saniyeler içinde yapabilirdi. İnsanlar bu değişime uyum sağladılar, çünkü fiziksel güç zaten insanı insan yapan en yüce değer olarak görülmüyordu. Antik Yunan’dan beri felsefe, insanı “düşünen hayvan” olarak tanımlamıştı. Dolayısıyla, kas gücümüzü makinelere devretmek, bizi insanlığımızdan uzaklaştırmadı; aksine, teorik olarak bizi fiziksel eziyetten kurtarıp daha “insani” olan zihinsel faaliyetlere, eğitime, sanata ve bilime yönelmemiz için alan açtı.

Ancak yapay zeka devrimi, bu denklemi temelinden sarsıyor. Bir doktorun yıllarca süren eğitimi ve tecrübesi sonucunda kazandığı teşhis yeteneğini düşünün. Bu, fiziksel bir kas gücü değil, saf bir bilişsel işlemdir. Milyonlarca medikal makaleyi, hasta kaydını ve genetik veriyi saniyeler içinde analiz edip bir insandan çok daha isabetli teşhis koyabilen bir algoritma, sadece bir “araç” değildir; o, insanın bilişsel tekelini yıkan bir rakip, daha doğrusu bir ikamedir. Hukukçuların emsal kararları taraması, yazılımcıların kod yazması, finansçıların piyasa analizi yapması, hatta sanatçıların illüstrasyonlar çizmesi… Bunların hepsi tarihsel süreçte insanın bilişsel üstünlüğüne ve yaratıcılığına atfedilmiş kalelerdi. Şimdi bu kaleler, kod satırları ve devasa veri setleriyle eğitilmiş sinir ağları tarafından birer birer düşürülüyor.

Bu noktada karşımıza “Dijital Determinizm” kavramı çıkıyor. Dijital determinizm, teknolojik gelişmenin kendi iç dinamikleriyle, adeta doğa kanunları gibi engellenemez bir şekilde ilerlediğini ve toplumun, hukukun, ahlakın ve ekonominin bu teknolojik ilerlemeye kayıtsız şartsız uyum sağlamak zorunda olduğunu iddia eden bir modern zaman dogmasıdır. Bu anlayışa göre, yapay zeka ne kadar işi yok ederse etsin, biz ona direnemeyiz; yapmamız gereken tek şey “kodlamayı öğrenmek” veya kendimizi “yeni döneme” adapte etmektir. Bana kalırsa, bu noktada gözden kaçırdığımız en büyük trajedi, insanın kendi yarattığı bir teknolojinin pasif nesnesi haline gelmeyi böylesine kolay kabullenmesidir. Teknoloji gökten zembille inen bir vahiy değildir; insan aklının, sermayesinin ve siyasi kararlarının bir ürünüdür. Dolayısıyla, teknolojinin rotası da, o teknolojinin yaratacağı refahın nasıl bölüşüleceği de yine insan kararlarıyla belirlenmelidir. Dijital determinizm, sermaye sahiplerinin statükoyu korumak ve otomasyonun getirdiği devasa kârları toplumsallaştırmaktan kaçınmak için kullandıkları ideolojik bir kalkandan ibarettir.

Luddite yanılgısı, makinelerin işleri kalıcı olarak yok edeceği korkusuydu. Ancak bugün asıl yanılgı, yapay zekanın yok ettiği bilişsel işlerin yerine, yine sıradan insanların yapabileceği “daha iyi” bilişsel işler yaratacağına dair kör inançtır. Tarihteki hiçbir otomasyon dalgası, entelektüel kapasiteyi bu kadar hızlı ve acımasızca değersizleştirmemişti. At arabalarının yerini otomobiller aldığında, atların yeni bir iş bulma şansı yoktu; çünkü atların sunabileceği tek şey kas gücüydü ve o kas gücü artık ekonomik olarak rekabet edemiyordu. İnsanlar ise zihinleri sayesinde kurtuldular ve otomobilleri tasarladılar, ürettiler, sattılar. Fakat şimdi, zihinsel kapasitemizin önemli bir kısmı, en azından ekonomik değer yaratan “rutin ve hatta yarı-rutin bilişsel” kısmı otomatize ediliyor. Bir muhasebecinin, yapay zeka muhasebe programları işini elinden aldığında geçebileceği “daha üst” bir bilişsel seviye herkes için mevcut değildir. İnsan zekasının bir çan eğrisi dağılımı vardır ve nüfusun büyük bir kısmı için, algoritmalarla rekabet edebilecek düzeyde yeni, ultra-karmaşık işlere geçiş yapmak biyolojik ve sosyolojik olarak imkansızdır.

Bu durum, emeğin doğasında geri dönülemez bir kırılma yaratıyor. Sermaye ve emek, kapitalist sistemin başından beri bir tür zorunlu evlilik içindeydi. Sermayedar bir fabrika kurduğunda, o fabrikayı işletecek işçilere muhtaçtı. İşçiler de hayatta kalmak için sermayedarın fabrikasında çalışmaya muhtaçtı. Bu karşılıklı bağımlılık, tüm sömürü çarklarına rağmen, bir tür denge, bir pazarlık zemini yaratıyordu. İşçi sendikaları, grev hakları, asgari ücret yasaları hep bu karşılıklı bağımlılığın ürünleriydi. Ancak otomasyon ve yapay zeka, sermayeye emeği denklemden tamamen çıkarma gücü veriyor. Bir fabrikanın tamamen karanlık (ışığa ihtiyaç duymadan çalışan robotlarla) çalışabildiği, bir bankanın binlerce şube çalışanı olmadan müşteri hizmetlerini algoritmalarla çözebildiği bir dünyada, emeğin sermaye karşısındaki son pazarlık gücü de buharlaşıyor.

Emek, marjinal maliyeti sıfıra yaklaşan bir dijital kopya karşısında nasıl direnebilir? İnsan işçinin uyuması, yemek yemesi, hastalanması, psikolojik buhranlar yaşaması ve hepsinden önemlisi yaşamını idame ettirecek bir maaş alması gerekir. Algoritmanın ise sadece elektriğe, işlem gücüne ve periyodik güncellemelere ihtiyacı vardır. Haftanın yedi günü, günün yirmi dört saati, sıfır hata payıyla ve asla sendikalaşmadan çalışan bir varlık karşısında insan emeği, tıpkı içten yanmalı motor karşısındaki at arabası gibi nostaljik ve verimsiz bir kalıntıya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

İşte tam bu kesişimde, “Luddite Yanılgısı” ile “Dijital Determinizm” arasındaki sarkaçta savrulurken, meseleye çok daha derin felsefi ve tarihsel kökler üzerinden bakmamız gerektiği ortaya çıkıyor. İnsanı salt bir “üretim faktörü”, bir “insan kaynağı” olarak gören klasik ekonomi paradigması çökmek üzeredir. İnsan, sadece ürettiği ekonomik değer kadar kıymetli bir varlık mıdır? Eğer yanıtımız evet ise, algoritmaların bizden daha fazla ve daha ucuz değer ürettiği bir dünyada insanlığın çoğunluğunun hiçbir değeri kalmayacaktır. Bu, açıkça distopik ve kabul edilemez bir sonuçtur. Eğer yanıtımız hayır ise, yani insanın değeri ürettiği ekonomik metadan bağımsız, doğuştan gelen ve kutsal bir değerse, o zaman ekonomik sistemimizi bu yeni gerçeğe göre baştan aşağı yeniden tasarlamak zorundayız.

İnsanın üretken kapasitesinin makinelere devredilmesi süreci, sadece ekonomik göstergelerle okunabilecek bir olgu değildir. Bu, aynı zamanda binlerce yıllık “çalışma etiği”nin ve anlam arayışının da krizidir. Avcı-toplayıcı atalarımızdan bu yana, hayatta kalmak ve değer üretmek, kimliğimizin en temel yapı taşlarından biri olmuştur. Tarım toplumunda toprağı işlemek, sanayi toplumunda makinenin çarklarını döndürmek, bilgi toplumunda veri işlemek, insanın toplum içindeki yerini, statüsünü ve özsaygısını belirlemiştir. “Ne iş yapıyorsun?” sorusu, modern toplumda “Sen kimsin?” sorusunun kibar bir versiyonudur. İnsanlar kimliklerini meslekleri üzerinden inşa ederler.

Algoritmalar ve robotlar bu meslekleri birer birer ortadan kaldırdığında, geriye sadece devasa bir işsizlik ordusu kalmayacak; aynı zamanda devasa bir “anlam krizi” kalacaktır. Luddite’lerin öfkesi, sadece aç kalma korkusundan değil, varoluşsal bir yok sayılmadan kaynaklanıyordu. Tezgahı alınan dokumacı, sadece gelirini değil, hayattaki gayesini, zanaatını, kimliğini kaybetmişti. Bugünün beyaz yakalısı, kodlayıcısı, analisti de benzer bir ontolojik boşlukla yüzleşmektedir. Yıllarca süren eğitimin, uykusuz gecelerin, dirsek çürütmelerin sonucunda elde edilen uzmanlığın, birkaç saniyelik bir hesaplama işlemiyle değersizleşmesi, insan zihninde derin yaralar açacak travmatik bir deneyimdir.

Dijital determinizm, bize bu acıyı sessizce kabullenmemizi, sürekli “kendimizi yeniden icat etmemizi” öğütler. Ancak bu, acımasız ve gerçek dışı bir beklentidir. Herkesin bir algoritma geliştiricisine, bir yapay zeka etiği uzmanına veya yüksek empati gerektiren bir psikoterapiste dönüşmesi mümkün değildir. Üstelik, teknoloji o kadar hızlı ilerlemektedir ki, bugün “güvenli” görünen, insanın elinde kalacağı varsayılan o karmaşık işlerin bile beş veya on yıl sonra aynı kaderi paylaşmayacağının hiçbir garantisi yoktur.

Otomasyonun tarihi, aynı zamanda insanın kendini evrenin merkezinden adım adım sürgün edişinin tarihidir. Kopernik bizi evrenin merkezinden aldı, Darwin bizi canlılar hiyerarşisinin tepesinden indirdi, Freud rasyonel aklımızın tek hakimi olmadığımızı gösterdi. Şimdi ise yapay zeka, bizi bilişsel yeteneklerimizin benzersizliği tahtından ediyor. Bu, felsefi anlamda insanlığın en büyük dördüncü aşağılanması, ama aynı zamanda en büyük özgürleşme potansiyelidir.

Eğer üretimin yükü tamamen, yorulmak bilmeyen çelik kollara ve silikon beyinlere devredilirse, insanlık tarihi boyunca bir azınlığın (aristokratların, köle sahiplerinin, rantiye sınıfının) tekelinde olan o efsanevi “otium”a, yani mecburi çalışmadan azade olan boş zamana ve özgürlüğe, tüm insanlık olarak ulaşabilir miyiz? Antik Yunan’da vatandaşların felsefe yapabilmesi, siyasete katılabilmesi ve sanat üretebilmesi, kölelerin zorunlu işleri yapması sayesinde mümkündü. Bugün, sömürülen ve acı çeken canlı köleler yerine, bilinçsiz ve hissiz makine kölelerimiz, algoritmalarımız var. Bu modern “kölelerin” yarattığı devasa üretim fazlası ve zenginlik, tarihte ilk kez tüm insanlığı fiziksel ve zihinsel angaryadan kurtaracak potansiyele sahiptir.

Ancak bu ütopyanın önündeki en büyük engel, üretim ilişkilerindeki mülkiyet yapısıdır. Makinelerin ve algoritmaların yarattığı bu devasa zenginlik, şu anki sistemde sadece o teknolojilerin patentlerini ve sunucularını elinde tutan çok küçük bir azınlığın cebine akmaktadır. Bu azınlık, dijital feodalizmin yeni teknoloji lordlarıdır. Luddite yanılgısından sıyrılıp gerçekçi bir analiz yaptığımızda, sorunun makinenin kendisinde değil, makinenin getirdiği verimlilik artışının nasıl vergilendirileceği ve dağıtılacağı sorunsalında yattığını açıkça görürüz.

İşte otomasyon vergisinin felsefi temeli tam olarak buradadır. Otomasyon vergisi, basitçe “robotlardan para almak” gibi karikatürize edilecek bir kavram değildir. Bu, insanlığın ortak bilgi birikiminin, yüzyıllar süren bilimsel gelişimin ve bedava sağladığımız devasa verilerin üzerinden haksız bir rant elde eden azınlığa karşı, toplumun kendi payını talep etmesidir. Bugünkü yapay zeka modelleri, kendi kendilerine yoktan var olmadılar. Onlar, milyonlarca insanın internette ürettiği metinlerle, çizdiği resimlerle, yaptığı çevirilerle, yani “insanlığın ortak bilişsel mirasıyla” eğitildiler. Bu modellerin mülkiyetini iddia eden şirketler, aslında insanlığın ortak hafızasını çitleyip ticari bir ürüne dönüştürdüler.

Dolayısıyla, bu sistemlerin yarattığı değer üzerinden toplumsal bir vergi almak, adaleti sağlamanın en temel yoludur. Bu vergi, sadece bir devletin kasasını doldurmak için değil, çalışmanın doğasının değiştiği bir çağda, işsiz kalan kitlelerin insanca yaşayabilmesini, anlam bulabilmesini ve toplumsal barışın korunabilmesini sağlamak için hayati bir mekanizmadır.

Dijital determinizmin pasifize edici söylemlerini reddetmek zorundayız. Teknolojinin rotasını sermayenin kısa vadeli kâr hırsına bırakamayız. Luddite işçileri, makineleri kırarken aslında tarihe bir mesaj bırakıyorlardı: “Bizim onayımız olmadan, bizim hayatlarımızı yok eden bir ilerlemeyi kabul etmiyoruz.” Bugün bizim algoritmaları veya sunucuları balyozlarla kırmamıza gerek yok. Bunun yerine, hukukun, politikanın ve vergi sisteminin gücünü kullanarak, makinenin verimliliğini insanın refahına hizmet edecek şekilde evcilleştirmemiz gerekiyor.

Bu geçiş süreci sancılı olacaktır. Klasik iktisatçılar, tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi, verimliliğin cezalandırılmaması gerektiğini, otomasyon vergisinin inovasyonu yavaşlatacağını savunmaya devam edeceklerdir. Ancak inovasyonun amacı, toplumu yıkarak sadece birkaç yüz kişiyi trilyoner yapmaksa, o inovasyonun felsefi ve ahlaki meşruiyeti sorgulanmalıdır. Toplumlar, kendi sonlarını getirecek bir teknolojik determinizme boyun eğmek zorunda değildir. Biz, makinelerin bize hizmet etmesi için kurallar koyan, sınırlar çizen ve bedeller talep eden iradeyi göstermekle mükellefiz.

Kas gücümüzden vazgeçmek bizi insanlıktan çıkarmadı; ancak bilişsel kapasitemizi ve karar alma yetkimizi sorgusuz sualsiz devretmek, bizi sadece ekonomik birer fazlalığa değil, aynı zamanda varoluşsal bir boşluğa sürükleyecektir. Luddite’lerin o haklı öfkesini anlamak ve bu öfkeyi yıkıcı bir teknoloji karşıtlığına değil, inşa edici, adil ve yepyeni bir toplumsal sözleşmeye, algoritmaların değil insanın merkezde olduğu bir ekonomik mimariye dönüştürmek zorundayız. İnsanın nöronunu ikame eden bu yeni devrim, ancak ve ancak o nöronun yarattığı değerin tüm insanlığa hakça dağıtılmasını sağlayacak radikal ve cesur bir vergi felsefesiyle, bir otomasyon sözleşmesiyle ehlileştirilebilir. Geçmişin dokuma tezgahları başındaki o isyan, bugün dijital ağların içinde, veri merkezlerinin soğuk koridorlarında yankılanmaya devam ediyor ve bize, kendi kaderimizin efendisi olmamız gerektiğini fısıldıyor.


Bölüm 2: Pigou’nun Hayaleti: Negatif Dışsallık Olarak Otomasyon

Ekonomi biliminin en büyüleyici ve aynı zamanda en tehlikeli yanı, hayatın karmaşık, kanlı canlı gerçekliğini soğuk ve steril matematiksel modellere indirgeme eğilimidir. Bu modellerin içinde her şey rasyoneldir, piyasalar kusursuz işler ve görünmez bir el herkesi refaha ulaştırır. Ancak yirminci yüzyılın başlarında, Cambridge Üniversitesi’nin puslu koridorlarında gezinen bir ekonomist, Arthur Cecil Pigou, bu kusursuz görünen tablonun üzerindeki o büyük, kirli lekeyi işaret etti. Pigou, piyasaların her zaman kendi kendini mükemmel bir şekilde dengelemediğini, bazen birilerinin kâr hırsının, o işlemle hiçbir ilgisi olmayan üçüncü şahıslara veya tüm topluma ağır bedeller ödettiğini fark etmişti. Literatüre “negatif dışsallık” olarak geçen bu kavram, aslında vahşi kapitalizmin felsefi bir otopsisidir. Pigou’nun klasik örneği basittir: Bir fabrika üretim yapar, sahibine muazzam kârlar sağlar, tüketicilere ucuz ürünler sunar. Ancak bu fabrika aynı zamanda bacasından zehirli gazlar salar. O civarda yaşayan, o fabrikanın ne sahibi ne de müşterisi olan sıradan insanlar, o zehirli havayı soluyarak hastalanırlar. Hastane masrafları artar, yaşam kaliteleri düşer, ömürleri kısalır. Fabrika sahibi, üretim maliyetlerini hesaplarken kömürü, demiri, işçi maaşlarını hesaba katar ama zehirlediği akciğerlerin maliyetini asla bilançosuna yazmaz. İşte Pigou, bu “ödenmemiş sosyal maliyetin”, devlet tarafından bir vergi yoluyla fabrika sahibine ödetilmesi gerektiğini savundu. Bu, sadece ekonomik bir düzeltme değil, derin bir ahlaki müdahaleydi. Kirleten, ödemeliydi.

Bugün Silikon Vadisi’nin parlak camlı binalarından, devasa veri merkezlerinden gökyüzüne siyah dumanlar yükselmiyor. Gözle görünür bir zehir solumuyoruz. Ancak Pigou’nun hayaleti, bugün her zamankinden daha büyük bir aciliyetle, o sunucuların, algoritmaların ve otonom sistemlerin üzerinde dolaşıyor. Çünkü modern çağın en büyük, en yıkıcı ve en sinsi kirliliği havayı veya suyu değil, bizatihi toplumun kendisini, yani “sosyal dokuyu” zehirliyor. Otomasyon, verimliliği artırırken toplumsal istikrarı parçalayan, orta sınıfı eriten ve eşitsizliği daha önce eşi benzeri görülmemiş bir uçuruma sürükleyen devasa bir negatif dışsallık makinesidir. Birinci bölümde insanın bilişsel olarak nasıl ikame edildiğinden ve bunun yarattığı ontolojik boşluktan bahsetmiştik. Şimdi bu ikamenin, yani insanın devreden çıkarılmasının, bilançolarda görünmeyen o korkunç maliyetine, sosyal kirlenmeye odaklanmalıyız.

Bir teknoloji şirketi veya büyük bir perakende zinciri, on binlerce çalışanını işten çıkarıp yerlerine yapay zeka destekli yazılımlar veya robotik otomasyon sistemleri entegre ettiğinde, bu durum finans haberlerinde büyük bir zafer olarak kutlanır. Şirketin hisse senetleri fırlar, çünkü operasyonel maliyetler düşmüş, kâr marjları artmıştır. CEO’lar “verimlilik çağına” geçtiklerini gururla ilan ederler. O şirketin özel muhasebesinde her şey mükemmeldir. Peki ya görünmeyen bilanço? O işten çıkarılan on binlerce insanın psikolojik çöküşü, dağılan aileler, artan suç oranları, azalan vergi gelirleri nedeniyle çöken kamu hizmetleri kimin hanesine yazılır? Bir insan işsiz kaldığında, sadece şirket için bir maliyet kalemi olmaktan çıkmaz; aynı zamanda toplum için bir maliyet kalemine dönüşür. İşsizlik maaşları, sosyal yardımlar, artan sağlık harcamaları ve sönen tüketim talebi, tıpkı bacadan çıkan zehirli gaz gibi tüm toplumun üzerine çöker. Şirket, elde ettiği astronomik kârı hissedarlarına dağıtırken, yarattığı bu devasa sosyal enkazı, yani işsizlik ve güvencesizlik kirliliğini tüm topluma, devlete ve vergi mükelleflerine fatura eder. Bu, tarihin gördüğü en büyük servet transferlerinden biridir; maliyetlerin toplumsallaştırılması, kârların ise özelleştirilmesidir.

Tarihsel bir paralellik kurmak, bu sinsi dışsallığı anlamamızı kolaylaştıracaktır. İngiltere’de on altıncı yüzyıldan itibaren hız kazanan “Çitleme Kanunları” (Enclosure Acts), otomasyonun bugün yarattığı yıkımın adeta bir prototipidir. Yüzyıllar boyunca köylülerin ortaklaşa kullandığı, hayvanlarını otlattığı, odun topladığı o geniş kamusal araziler (commons), yün ticaretinin kârlı hale gelmesiyle birlikte feodal lordlar ve zengin toprak sahipleri tarafından çitlerle çevrilip özelleştirildi. Koyun yetiştirmek, çok sayıda köylünün o toprakları işlemesinden daha kârlıydı. Thomas More’un “Ütopya”sında “Koyunlar insanları yiyor” demesi boşuna değildi. Ortak arazilerinden sürülen, geçim kaynakları ellerinden alınan milyonlarca köylü, sefalet içinde şehirlere akın etti. Toprak sahipleri çok daha zenginleşti, yün üretimi muazzam bir “verimlilik” kazandı. Ama bunun bedeli, nesiller boyu süren bir yoksulluk, salgın hastalıklar, artan suç oranları ve çöken bir sosyal yapı oldu. Lordlar yünleri satıp kârı cebe indirirken, çitlemenin yarattığı dışsallık o dönemin sokaklarında dilenen, açlıktan ölen kalabalıklar olarak bedel ödedi.

Bugün verimiz, dikkatimiz ve toplumsal tüketim kapasitemiz, dijital çağın “ortak arazileridir”. Teknoloji devleri, milyarlarca insanın ürettiği veriyi bedavaya toplayarak kendi algoritmalarını eğitiyorlar. Bu algoritmalar mükemmelleştikçe, dijital bir çitleme hareketi yaşanıyor. Eskiden insanların geçimini sağladığı muhasebe, çeviri, tasarım, müşteri hizmetleri, analiz gibi “araziler”, şimdi özel şirketlerin mülkiyetindeki zeki algoritmalar tarafından çitleniyor. Koyunların köylüleri yerinden etmesi gibi, kodlar da beyaz ve mavi yakalıları yerinden ediyor. Ve tıpkı çitleme hareketinde olduğu gibi, bu işgali gerçekleştirenler verimlilik masalının arkasına saklanarak toplumsal yıkımın faturasını ödemekten kaçıyorlar.

Ekonomik büyüme ve verimlilik fetişizmi, modern aklın en tehlikeli kör noktalarından biridir. Bir sistemin sadece daha hızlı ve daha ucuz üretmesi, o sistemin rasyonel veya faydalı olduğu anlamına gelmez. Eğer bir otomasyon yatırımı, sadece vergiden (insan çalıştırıldığında ödenen gelir vergisi, sosyal güvenlik primleri vb.) kaçınmak için yapılıyorsa, ortada gerçek bir teknolojik ilerleme değil, vergi arbitrajı vardır. Bir robot, bir insandan daha üretken olduğu için değil de, sadece devlete sağlık sigortası veya emeklilik primi ödemek zorunda olmadığı için tercih ediliyorsa, şirket yapay bir avantaj elde ediyor demektir. Bu durum, piyasa mekanizmasının tamamen çarpıtılmasıdır. Devlet, insan çalıştırmayı ağır vergilerle cezalandırırken, makine kullanmayı teşvik edip ödüllendiren asimetrik bir yapı kurmuştur. Bu asimetri, otomasyonun yıkıcı hızını doğal bir teknolojik evrimden çıkarıp, devlet destekli bir sosyal intihara dönüştürür.

Şahsi bir gözlem olarak şunu eklemeliyim; teknoloji şirketlerinin kampüslerinde veya fütüristlerin sunumlarında sıkça duyduğumuz “sürtünmesiz toplum” (frictionless society) ütopyası, aslında insanın sistemden tamamen arındırıldığı bir nekropoldür. Sürtünme dedikleri şey, insanın kendisidir. İnsanın yavaşlığı, insanın hata yapma payı, insanın hak talep etmesi… Bunlar sermaye için birer sürtünmedir. Ancak o sürtünme aynı zamanda demokrasiyi, sanatı, empatiyi ve toplumsal dayanışmayı yaratan enerjinin ta kendisidir. Toplumu sürtünmesiz hale getirmek, onu tamamen makineleştirmek, yaşamı sterilize ederek öldürmektir. Eğer sosyal dokunun yırtılması, mahalle kültürünün yok olması, insanların kendilerini işe yaramaz ve yersiz hissetmeleri bir kirlilik türü değilse, kirlilik nedir? Nehrin renginin değişmesini kirlilik sayıp, milyonlarca insanın varoluşsal bir depresyona sürüklenmesini “ilerleme” olarak adlandırmak, kelimenin tam anlamıyla bir idrak tutulmasıdır.

Bu noktada Pigou’nun teorisinin otomasyona uyarlanması, yani bir “otomasyon vergisi” veya halk arasındaki adıyla “robot vergisi” fikri, salt bir hazine geliri yaratma projesi olarak okunmamalıdır. Bu, bozulan piyasa dengesini yeniden kurma ve dışsallığı içselleştirme (internalization of externalities) operasyonudur. Mantık son derece nettir: Eğer şirketinin insansızlaşması topluma bir yük getiriyorsa, bu yükün maliyetini ürününün veya hizmetinin fiyatına dahil etmek zorundasın. Bir maden şirketi nasıl doğaya verdiği zararı telafi etmek için çevre vergisi ödüyorsa, bir veri veya otomasyon şirketi de sosyal dokuya verdiği zararı, artırdığı işsizliği ve devlete kaybettirdiği gelir vergilerini telafi etmek için bir otomasyon vergisi ödemelidir. Bu vergi, inovasyonu durdurmak için tasarlanmamıştır; aksine, inovasyonun gerçek maliyetini ortaya çıkarmak için tasarlanmıştır. Eğer bir algoritma, üzerine eklenecek otomasyon vergisine rağmen hala bir insandan daha verimli ve kârlıysa, o zaman ortada toplumu da ileriye taşıyabilecek gerçek bir teknolojik sıçrama var demektir. O zaman o teknoloji kullanılır, toplanan vergiyle de işsiz kalan insanların yeni bir hayata adaptasyonu, eğitimi veya refahı finanse edilir. Ancak eğer bir algoritma, sadece vergiden kaçındığı için kârlı görünüyorsa, otomasyon vergisi bu sahte kârlılığı sıfırlayacak ve insanın haksız bir rekabetle işinden olmasını engelleyecektir.

Böyle bir politikanın uygulanabilirliğini sorgulayanlar, sıklıkla “neyin robot, neyin araç” olduğunu tanımlamanın zorluğundan bahsederler. Matbaa da bir otomasyondu, traktör de bir otomasyondu. Neden onlara vergi getirmedik de yapay zekaya getiriyoruz? Bu itiraz, yüzeysel bir tarih okumasının ürünüdür. Traktör veya matbaa, insanın kas gücünü çoğaltan araçlardı. Birinci bölümde de değindiğim gibi, onlar insanı üretim sürecinden tamamen dışlamıyor, onun rolünü değiştiriyordu. Ayrıca, o dönemki teknolojik dönüşümler on yıllara, hatta yüzyıllara yayıldığı için, toplumun bu yeni gerçekliğe adapte olma, yeni iş kolları yaratma şansı vardı. Ancak bugünkü otomasyon dalgası, algoritmaların eksponansiyel (katlanarak) gelişimi sayesinde o kadar hızlı ve kapsamlı bir şekilde gerçekleşiyor ki, sosyal yapının kendi kendini iyileştirme mekanizmaları iflas etmiş durumdadır. Vücuda giren bir zehir yavaş yavaş ve küçük dozlarda verilirse karaciğer bunu tolere edebilir; ancak aynı zehir tek seferde yüksek dozda enjekte edilirse organ yetmezliği kaçınılmazdır. Yapay zeka, sosyal bünyeye tek seferde zerk edilen o yüksek dozlu zehirdir. Pigou’nun hayaleti tam da bu yüzden acil bir panzehir olarak otomasyon vergisini fısıldamaktadır.

Bu verginin felsefi derinliğinde, “tüketici” ile “üretici” arasındaki kopan bağın yeniden inşası yatar. Henry Ford’un o meşhur “işçilerim ürettikleri arabaları satın alabilecek kadar maaş almalı” vizyonu, kapitalizmin altın çağının temel dinamiğiydi. Kitle üretimi, ancak kitle tüketimiyle sürdürülebilirdi. Tüketimin yakıtı ise ücretli emekti. Bugün ise sermaye, üretim denkleminden insanı çıkararak mükemmel bir verimliliğe ulaşmayı hedeflerken, kendi bindiği dalı kesmektedir. Maaş almayan, güvencesiz ve geleceksiz bir yığın, o kusursuz robotların ürettiği milyonlarca ürünü veya o zeki algoritmaların sunduğu kusursuz hizmetleri nasıl satın alacaktır? Tüketici tabanının çöktüğü bir ortamda, fabrikaların ışıklarının sönmemesi, robotların 7/24 çalışması hiçbir anlam ifade etmez. Ekonomik sistem, tıpkı kendi kuyruğunu yiyen bir yılan (Ouroboros) gibi, kendi yarattığı verimlilik oburluğu içinde boğulmaya mahkumdur.

Otomasyon vergisi, bu makroekonomik intiharı durduracak olan emniyet subabıdır. Verimliliğin yarattığı o muazzam artı değer, tamamen sermaye sahibinin kasasında birikmek yerine, Pigou tarzı bir vergilendirme ile kamusal bir havuza aktarıldığında, sistemin oksijeni olan “satın alma gücü” yeniden topluma pompalanmış olur. Bu sadece bir adalet meselesi değil, kapitalizmin hayatta kalma meselesidir. Makinenin yarattığı kirliliği, yani işsizliği ve talep eksikliğini temizlemek, ancak makinenin ürettiği zenginlikten alınacak bir payla mümkündür.

Toplum, bireylerin sadece alım-satım yaptığı bir pazar yeri değil; ortak değerlerin, karşılıklı sorumlulukların ve aidiyet duygusunun ördüğü karmaşık bir ağdır. Otomasyonun kontrolsüzce ilerlemesi, bu ağı hızla çözmektedir. İnsanların kendilerini işe yaramaz hissettiği, geleceğe dair umutların tükendiği, eşitsizliğin genetik bir kader gibi nesilden nesile aktarıldığı bir toplum, ne kadar ileri teknolojiye sahip olursa olsun, çökmekte olan bir medeniyettir. Roma İmparatorluğu yıkılırken mühendislik harikası su kemerleri hala çalışıyordu; ancak o kemerlerin altından akan suyu paylaşacak adil bir sosyal düzen kalmamıştı. Bugün de fiber optik kablolarımız ve kuantum bilgisayarlarımız olabilir; ancak algoritmalar işimizi, umudumuzu ve sosyal bağlarımızı yok ediyorsa, o teknolojinin ihtişamı medeniyetimizin çöküşünü gizleyen bir makyajdan öteye geçemez.

Arthur Pigou’nun bir asır önce çevre kirliliği için formüle ettiği o basit ama devrimci fikir, bugün insan onurunu ve toplumsal aklı korumak için tek çıkış yolumuzdur. Otomasyon bir doğa olayı değildir; engellenemez bir yazgı hiç değildir. İnsan aklının bir ürünüdür ve yine insan aklının tasarlayacağı kurumlar, yasalar ve vergiler tarafından terbiye edilmek zorundadır. Algoritmalar, yarattıkları sosyal kirliliğin bedelini ödemeye başladığında, o zaman teknoloji yeniden sermayenin bir silahı olmaktan çıkıp, tüm insanlığın hizmetkârına dönüşme şansını yakalayacaktır. Bu şansı heba etmek, sadece ekonomik bir hata değil, insan türüne yapılmış affedilemez bir ihanet olacaktır.


Bölüm 3: UBI’nın İllüzyonu: Neden Sadece Para Yetmez?

Silikon Vadisi’nin yankı odalarında, devasa veri merkezlerinin serinletici fan sesleri arasında fısıldanan ve giderek küresel bir kurtuluş teolojisine dönüşen bir kavram var: Evrensel Temel Gelir, namıdiğer UBI (Universal Basic Income). İlk bakışta, makineleşmenin ve yapay zekanın yol açacağı kitlesel işsizlik karşısında kusursuz bir can simidi gibi görünüyor. Madem algoritmalar tüm işleri yapacak, madem üretim maliyetleri sıfıra yaklaşacak; o halde bu bolluk toplumunda her vatandaşa, sırf nefes aldığı için koşulsuz bir maaş bağlayalım ve sorunu çözelim. Bu argüman, teknoloji milyarderlerinin vicdanlarını aklamak için başvurdukları popüler bir retorik olmasının yanı sıra, sol ve sağ politik yelpazenin uçlarını bile aynı noktada buluşturan garip bir cazibeye sahiptir. Ancak UBI, derinlemesine incelendiğinde, insan doğasının ontolojik gerçekliklerini hiçe sayan, bizi birer fail olmaktan çıkarıp edilgen tüketicilere indirgeyen devasa bir sosyal mühendislik illüzyonudur. Önceki kısımlarda değindiğimiz gibi, mesele sadece insanın kas veya nöron gücünün ikame edilmesi ya da bunun yarattığı sosyal dışsallıklar değildir; mesele, insanın bu dünyadaki varoluşsal ağırlığıdır. UBI, sistemi ayakta tutmayı vaat ederken, sistemin içindeki ruhu sessizce infaz eden bir altın kafestir.

İnsanın psikolojik mimarisi, sadece biyolojik ihtiyaçlarının karşılanması üzerine inşa edilmemiştir. Karnı doyan, barınma ihtiyacı karşılanan ve hastalandığında tedavi edilen bir insanın nihai huzura ereceği varsayımı, insanı adeta bir laboratuvar faresine veya besiye çekilmiş bir hayvana indirgeyen sığ bir materyalizmin ürünüdür. İnsanlık tarihi boyunca çalışma eylemi, sadece bir hayatta kalma aracı olmamış; aynı zamanda bireyin toplumla kurduğu bağın, aidiyet hissinin, yetkinlik duygusunun ve dünyada bir iz bırakma arzusunun ana mecrası olmuştur. Hannah Arendt’in muazzam tespitleriyle hatırlarsak, insan sadece hayatta kalmak için zorunlu işleri yapan “animal laborans” (çalışan hayvan) değil, aynı zamanda kendi dünyasını inşa eden, alet yapan ve eser bırakan “homo faber”dir. UBI, “animal laborans”ın biyolojik çarklarını yağlamayı teklif ederken, “homo faber”in aletlerini elinden alıp onu bir köşeye fırlatır. İnsan, sabah uyandığında üstesinden gelmesi gereken bir zorluk, çözmesi gereken bir problem, dokunup dönüştürebileceği bir hammadde ya da soyut bir süreç arar. Üretkenlik, insanın kendi varlığını dış dünyada teyit etme biçimidir. Evrensel Temel Gelir, bu teyit mekanizmasını ortadan kaldırarak, bireyi kendi varoluşunun izleyicisi konumuna hapseder.

Bu noktada karşımıza çıkan en büyük tehlike, toplumun “üreten azınlık” ve “tüketen çoğunluk” olarak kesin ve aşılmaz çizgilerle ikiye bölünmesidir. UBI’nın ateşli savunucularının genellikle teknoloji devlerinin liderleri olması bir tesadüf değildir. Onların vizyonunda, mülkiyetin, verinin, algoritmaların ve üretim araçlarının mutlak kontrolü kendi ellerinde kalmalıdır. Sistemin sorunsuz işlemesi için gereken tek şey, ürettikleri dijital servisleri, sanal gerçeklik gözlüklerini, otonom araçlarla dağıtılan sentetik gıdaları satın alacak bir tüketici kitlesidir. Eğer bu kitle işsiz kalıp alım gücünü yitirirse, kapitalizmin çarkları durur. Dolayısıyla UBI, aslında yoksullara yapılan bir lütuf değil, zenginlerin kendi ürettikleri mallara müşteri yaratmak için devleti aracı kılarak kurdukları bir geri dönüşüm pompasıdır. Silikon Vadisi lordlarının verdiği bu temel gelir, aslında yine onların hesaplarına geri dönecek olan bir abonelik ücretinden farksızdır. İnsanın sadece bir “mide” ve bir “kredi kartı” olarak tanımlandığı bu distopyada, bireyin sistem üzerindeki hiçbir pazarlık gücü kalmaz.

Roma İmparatorluğu’nun çöküş dönemlerindeki “Panem et Circenses” (Ekmek ve Sirkler) politikasını hatırlamak, bu illüzyonun tarihsel köklerini görmemizi sağlar. Roma’da köle emeğinin tarımı ve üretimi tamamen ele geçirmesiyle birlikte, sıradan Roma vatandaşları ekonomik işlevlerini yitirmiş ve devasa bir işsiz proletarya ordusuna dönüşmüştü. İmparatorlar, bu kitlelerin isyan etmesini önlemek için onlara bedava tahıl (Cura Annonae) dağıtmış ve Kolezyum’da kanlı gladyatör dövüşleri düzenlemiştir. Sonuç, refah içinde yaşayan özgür bir toplum değil; politik iradesini yitirmiş, devletin sadakasına bağımlı, uyuşmuş ve en nihayetinde imparatorluğun çöküşünü hazırlayan yozlaşmış bir kalabalık olmuştur. Bugünün “Ekmek ve Sirkler”i, hesaplarımıza yatan Evrensel Temel Gelir ve ekranlarımızdan akan sınırsız dijital içeriklerdir. İnsanlar, ekonomik üretim sürecinden dışlandıklarında, sadece maaşlarını değil, politik öznelliklerini de kaybederler. Kendisine koşulsuz bakılan bir birey, hesap soramaz, sistemi değiştirmeye cüret edemez; çünkü varlığı, o sistemi yönetenlerin inisiyatifine kalmıştır. Şahsi dünyamda gözlemlediğim kadarıyla, bir insandan sorumluluğu ve mücadeleyi aldığınızda, ona cenneti değil, alevsiz ve dumansız bir cehennemi hediye etmiş olursunuz. Sorumluluk taşımayan bir zihin, kendi karanlığında boğulmaya mahkumdur.

Bu durum, UBI’nın neden tek başına bir çözüm olamayacağının en net kanıtıdır. Bireylerin banka hesaplarına yatan para, onlara bir işyerindeki dayanışmayı, bir zanaatta ustalaşmanın verdiği kibri, bir problemi çözdüğünde hissedilen o derin tatmini satın alamaz. Psikoloji bilimi on yıllardır bize aynı şeyi söylüyor: İnsanın mutluluğu sadece hazza ulaşmakla değil, anlamlı bir amaca yönelik çaba sarf etmekle mümkündür. İşsizliğin yıkıcı etkisi sadece parasızlık değildir; statü kaybı, sosyal izolasyon, zamanın yapılandırılamaması ve ortak bir amaca hizmet etme duygusunun yitirilmesidir. UBI bu parasal eksikliği kapatır ama zamanın nasıl yapılandırılacağı veya bireyin topluma nasıl entegre olacağı sorularını cevapsız bırakır. Geleneksel iş kollarının algoritmalar tarafından yutulduğu bir ortamda, “temel gelir alan kitlelerin bolca boş vakti olacak ve bu vakti felsefe yaparak, şiir yazarak, sanatla ilgilenerek geçirecekler” şeklindeki naif varsayım, insan doğasının karanlık yanlarını ve entropiye olan eğilimini tamamen göz ardı eder. Disiplin ve dışsal bir yapılandırma olmadan, sınırsız boş zaman genellikle “otium” (yaratıcı boş zaman) değil, “acedia” (ruhsal çöküntü, atalet ve umutsuzluk) doğurur. İnsanların çoğu, sabah uyanmak için geçerli bir nedenleri olmadığında, potansiyellerini gerçekleştirmek yerine sanal dünyaların, sentetik uyuşturucuların veya radikal ideolojilerin bağımlısı haline gelme eğilimi gösterir.

Otomasyon vergisi ile UBI arasındaki temel felsefi ayrım işte tam da bu eşikte belirginleşir. Evrensel Temel Gelir, yenilgiyi baştan kabul eden bir teslimiyet belgesidir. İnsanın ekonomik olarak gereksizleştiğini onaylar ve onu pasifize ederek kenara çeker. Sonucu hedefler; yani açlık olmasın, sistem çökmesin der. Ancak otomasyon vergisi, önceki tartışmalarda altını çizdiğimiz gibi, sorunun kökenine iner. Sistemin temelindeki o adaletsizliği; yani binlerce yıllık insan birikimini emen, verimizi izinsiz kullanan ve toplumsal dışsallık yaratan o asimetrik güç temerküzünü doğrudan hedefine koyar. Otomasyon vergisi sadece bir para toplama mekanizması değil, aynı zamanda teknolojinin rotasına müdahale etme iradesidir.

Eğer otomasyon ve yapay zeka üzerinden güçlü bir vergi tahsil edilirse, bu devasa kaynak sadece insanları evlerinde oturtup onlara harçlık vermek için kullanılmamalıdır. Aksine, bu kaynak insanın yeniden “homo faber” olabilmesi, yani üreten ve yaratan bir varlık olarak kalabilmesi için yepyeni sosyal yapılar inşa etmekte kullanılmalıdır. Örneğin, makinenin asla tam anlamıyla taklit edemeyeceği alanlara devasa sübvansiyonlar yapılabilir. İnsan dokunuşunun, empatinin ve şefkatin vazgeçilmez olduğu bakım hizmetleri, yaşlı bakımı, erken çocukluk eğitimi, psikolojik danışmanlık gibi alanlar, otomasyon vergisinden elde edilen fonlarla toplumun en prestijli ve en yüksek gelirli meslekleri haline dönüştürülebilir. Bugün sistem, bir yazılımcıyı, yaşlı bir insanın son günlerinde ona yoldaşlık eden bir bakıcıdan yüzlerce kat daha fazla ödüllendiriyor. Otomasyon vergisi, bu çarpık değer yargısını tersine çevirecek kaldıracı sağlar.

Dahası, bu vergi, algoritmaların verimlilik kisvesi altında yok ettiği mahalli üretimi, el sanatlarını, organik tarımı ve küçük ölçekli zanaatları finanse etmek için kullanılabilir. İnsanların sadece “tüketici” değil, “katılımcı” olduğu bir ekonomi yaratmak elzemdir. UBI, devletin vatandaşa “Al bu parayı ve sus” demesidir. Otomasyon vergisiyle finanse edilen yapısal istihdam garantisi veya insan odaklı iş teşvikleri ise, devletin vatandaşa “Senin emeğine, senin insanlığına, senin şefkatine ve üretkenliğine hala ihtiyacımız var” demesidir. Bir toplum, vatandaşlarının kendine olan saygısını parayla satın alamaz; o saygı ancak bireyin topluma kattığı değerin tescil edilmesiyle kazanılır.

Silikon Vadisi’nin UBI anlatısının ardında yatan bir diğer tehlikeli vizyon, “Sürtünmesiz Kapitalizm” hayalidir. İnsanın hataları, talepleri, sendikaları, hastalıkları ve psikolojik dalgalanmaları sistem için birer “sürtünme” olarak görülür. Onların hayalindeki dünyada üretim, nakliye ve hizmetler tamamen kusursuz çalışan, asla şikayet etmeyen otonom sistemler tarafından gerçekleştirilmeli, insanlar ise sadece talep eden ve tüketen pürüzsüz nesnelere dönüştürülmelidir. Ancak insan ruhu, tam da o sürtünmelerle, o zorluklarla ve o mücadeleyle şekillenir. Dostoevsky’nin Yeraltından Notlar’daki o isyankar karakterini düşünün; eğer insana her şey altın bir tepside sunulur, her ihtiyacı UBI ve algoritmalar tarafından zahmetsizce karşılanırsa, insan sırf kendi iradesini ve bağımsızlığını kanıtlamak için, sırf bir “piyano tuşu” olmadığını ispatlamak için o mükemmel sistemi yıkıp atacaktır. Çünkü insanın en temel ihtiyacı refah değil, “anlam”dır. Anlam ise zahmetsizce verilmez, zorluklar içinde inşa edilir.

UBI’nın illüzyonu, paranın anlamı ikame edebileceği yanılgısından beslenir. Oysa tarih, maddi refahın zirvesindeyken bile derin bir anlamsızlık krizi yüzünden kendi kendini yiyip bitiren toplumların ve bireylerin hikayeleriyle doludur. İnsan doğası, çaba ve ödül arasındaki diyalektik ilişkiye muhtaçtır. Eğer UBI, bu diyalektiği koparıp atarsa, toplum sadece devasa bir klinik depresyon koğuşuna dönüşecektir. İnsanlar faturalarını ödeyebilecekleri için sokaklarda açlıktan ölmeyecekler belki ama evlerinin içinde, ekranların başında sessiz bir hiçliğe gömüleceklerdir. Dijital determinizm, birinci bölümde bahsettiğimiz gibi, bu gidişatı kaçınılmaz bir yasa gibi sunmaya çalışır. Ancak bizim bu distopyaya karşı geliştireceğimiz savunma hattı, pasif bir maaş çeki olamaz.

Otomasyon vergisi, bu yüzden sadece bir vergi değil, insanın dünyadaki yerini yeniden talep etmesinin hukuki adıdır. Bu vergi, teknoloji devlerine şu mesajı verir: “Sizin algoritmalarınızın yarattığı zenginlik, gökten düşmedi. Bu zenginlik, yüzyıllar boyunca insanların ürettiği dil, sanat, bilim ve bedavaya sömürdüğünüz veriler sayesinde var oldu. Üstelik bu teknolojiler, bizim sosyal dokumuzu ve iş ahlakımızı tahrip ediyor. Dolayısıyla siz, bu yıkımın bedelini ödeyeceksiniz ve biz bu bedeli, insanı yeniden işe yarar, üretken ve anlamlı kılan yepyeni kurumlar inşa etmek için kullanacağız.”

Bunun pratikteki yansıması, çalışmanın doğasının baştan aşağı yeniden tanımlanması olacaktır. Eğer rutin ve analitik işler makineler tarafından yapılıyorsa, “çalışma” kelimesinin sözlük anlamı değişmelidir. Klasik sanayi kapitalizmi çalışmayı, sermaye için fiziksel veya zihinsel bir meta üretmek olarak tanımladı. Otomasyon sonrası dönemde ise çalışma, toplumsal bağları güçlendirmek, sanatsal bir değer yaratmak veya çevreyi onarmak olarak yeniden tanımlanabilir. Ancak bu yeni “çalışma” türlerinin ekonomik olarak sürdürülebilir olması için, makinenin yarattığı artı değerin vergilendirilerek bu alanlara aktarılması şarttır. Örneğin, bir mahalledeki kimsesiz çocuklara gönüllü öğretmenlik yapan biri, veya kendi bahçesinde ata tohumlarıyla organik üretim yapan biri, geleneksel kapitalist piyasada hiçbir değer ifade etmez, çünkü bunlar yüksek kâr marjları olan işler değildir. Ancak otomasyon vergisi ile oluşturulacak fonlar, bu “sosyal ve ekolojik değer” üreten eylemleri maaşa bağlayabilir. Dikkat edin, bu UBI gibi “koşulsuz ve eylemsiz” bir gelir değildir. Bu, makinenin yapamayacağı ama toplumun ihtiyaç duyduğu insani işlerin kamu eliyle ödüllendirilmesidir. UBI edilgenliği fonlarken, otomasyon vergisinin yeniden dağıtımı insan onurunu ve aktif katılımı fonlar.

UBI projelerinin pilot uygulamaları genellikle yanıltıcı sonuçlar verir. Finlandiya’da veya bazı Kanada kasabalarında yapılan küçük çaplı deneylerde, insanlara karşılıksız para verildiğinde stres düzeylerinin düştüğü ve daha mutlu oldukları rapor edilmiştir. Ancak bu mikroskobik deneyler, makroekonomik ve makrososyolojik gerçekliği yansıtmaz. Çünkü o deneylerde para alan kişiler, hala çalışmanın, üretmenin ve statünün egemen olduğu bir dünyanın içinde yaşıyorlardı; aldıkları para onlara sadece geçici bir nefes alma alanı sağladı. Oysa yapay zekanın tüm üretim mekanizmalarını ele geçirdiği ve UBI’nın toplumun tamamına uygulandığı bir senaryoda, ortada entegre olunacak bir “çalışanlar dünyası” kalmayacaktır. Herkesin UBI aldığı ve kimsenin çalışmak zorunda olmadığı (ya da çalışacak yer bulamadığı) bir toplum, kısa bir süre sonra yörüngesini kaybetmiş bir gezegen gibi kendi üzerine çökecektir. Değer yargıları altüst olacak, toplumsal hiyerarşiyi belirleyen dinamikler silinecek ve insan ilişkilerini düzenleyen o karşılıklı bağımlılık ağı parçalanacaktır.

Bugün teknoloji şirketlerinin PR departmanları, yapay zekanın ve robotik sistemlerin insanlığı “angaryadan kurtaracağını” müjdelerken, genellikle bu kurtuluşun ardından gelecek olan o devasa boşluğun nasıl doldurulacağına dair hiçbir fikir sunmazlar. Onların sunduğu tek fikir, devletin basacağı karşılıksız paralarla UBI dağıtılması ve böylece insanların Netflix izleyip, Meta evreninde sanal arsalar satın alarak ömürlerini uyuşuk bir huzur içinde tüketmeleridir. Bu, teknolojik bir feodalizmdir. Lordlar şatolarda (sunucularda ve veri merkezlerinde) oturur, algoritmalar üretim yapar ve biz serflere sadece hayatta kalmamıza yetecek kadar UBI verilir. Bir serf, efendisinin kendisine verdiği sadakayla özgür olamaz.

Gerçek bir özgürlük, ancak ve ancak gücün dengelenmesiyle mümkündür. İkinci bölümde Pigou’nun teorisi üzerinden anlattığımız dışsallık maliyeti, bu güç dengesini yeniden kurmanın yegane anahtarıdır. Algoritmaların toplum üzerindeki yıkıcı etkisini vergilendirmek, devletin sermaye karşısında yeniden güç kazanması demektir. UBI ise, devletin sermayeye teslimiyetidir. Devleti bir refah dağıtıcısı konumundan çıkarıp, sadece şirketlerin belirlediği bir ekonomik düzenin muhasebecisine dönüştürür.

İnsan ruhu, dirençle karşılaşmadığında zayıflayan bir kas gibidir. Üretkenlik, sorumluluk almak, başarmak, başarısız olmak ve yeniden denemek, insanın psikolojik direncini (resilience) inşa eden yegane süreçlerdir. Evrensel Temel Gelir, insanı bu süreçlerden muaf tutarak onu kırılganlaştırır. Zorlukların, ekonomik endişelerin tamamen yok edildiği bir fanus içinde yetiştirilen bireyler, hayatın en ufak bir fırtınasında paramparça olma riski taşırlar. Otomasyonun getirdiği devasa verimlilik artışı, insanları bu fanusun içine hapsetmek için değil; insanlığın potansiyelini yeni ve daha ulvi hedeflere yönlendirmek için bir araç olmalıdır.

Örneğin, Mars’ı kolonileştirmek, derin okyanusları keşfetmek, amansız hastalıkların tedavilerini bulmak ya da dünyadaki ekolojik yıkımı tersine çevirecek devasa yeşil altyapılar inşa etmek. Bunlar, hala insan vizyonuna, insan cesaretine ve insanın koordine olma yeteneğine ihtiyaç duyan devasa “işlerdir”. Otomasyon vergisi, makinenin yarattığı rutin zenginliği alıp, insanlığın bu devasa vizyoner projelerine kanalize edebilir. Yani mesele insanı işsiz bırakıp ona harçlık vermek değil; makineyi rutin işlere hapsedip, insanı medeniyetin yeni ufuklarını inşa edecek görevlere terfi ettirmektir. UBI, gözümüzü ekrana hapseder; otomasyon vergisinin adil ve akılcı kullanımı ise gözümüzü yıldızlara çevirir.

Anlam krizi, çağımızın en az konuşulan ama en ölümcül pandemisidir. Modern insan, ne yapması gerektiğini bilememenin, sabahları yataktan kalkmak için geçerli bir sebep bulamamanın ağırlığı altında ezilmektedir. Geleneksel yapıların, inanç sistemlerinin ve mahalle kültürünün çözüldüğü bir dünyada, iş yeri ve meslek, bireyin kendini tanımlayabildiği son kaledir. Yapay zeka ve otomasyon bu son kaleyi de kuşattığında, insanları sadece birer tüketici olarak hayatta tutmak, onların ruhsal intiharına seyirci kalmaktır.

Bizim itirazımız teknolojik gelişmeye veya verimliliğin artmasına değildir. Bizim itirazımız, bu gelişmenin insanı sistemden tamamen dışlayan ve onu edilgen bir asalağa dönüştüren o sinsi kurgusunadır. Teknolojiyi evcilleştirmeliyiz. Onu, insan iradesine tabi kılmalıyız. Evrensel Temel Gelir, teknolojinin efendiliğini kabul edip ondan merhamet dilenmektir. Otomasyon vergisi ise, o teknolojiyi insanlığın ortak yararı adına vergilendirip, kontrol altına alıp, insanın üretken varoluşunu garanti altına alan o yeni toplumsal sözleşmenin mührüdür.

Eğer insanı, sadece karnı doyduğunda mutlu olan bir canlı olarak görüyorsak, UBI mükemmel bir çözümdür. Ancak insanı, bir eser ortaya koyduğunda, bir başkasının hayatına dokunduğunda, zor bir problemi çözdüğünde ışıldayan, onur ve haysiyet sahibi bir varlık olarak görüyorsak, sadece para vermek hiçbir şeyi çözmeyecektir. Makineleşme kasımızı aldı, yapay zeka nöronumuzu alıyor; bari ruhumuzu, o üretme ve var olma inatçılığımızı bir sadaka çekiyle onlara teslim etmeyelim. Anlamın yeniden inşası, insanın eylemselliğini savunmaktan geçer, uyuşuk bir tüketiciliğe teslim olmaktan değil.


Bölüm 4: Kâr Vergisi Neden İşlemez? Arbitraj ve Görünmezlik

Modern kapitalizmin en büyük illüzyonlarından biri, “kâr” kavramının fiziksel, dokunulabilir ve nesnel bir gerçeklik olduğuna dair beslediğimiz o derin ve sarsılmaz inançtır. Sokağa çıkıp sıradan bir insana kârın ne olduğunu sorduğunuzda, alacağınız cevap muhtemelen çok basittir: Bir malı veya hizmeti üretmek için harcadığınız maliyet ile onu sattığınız fiyat arasındaki müspet farktır. Kasaya giren para eksi kasadan çıkan para. Bu kadar saf, bu kadar berrak. Ancak küresel finansın, çok uluslu şirketlerin ve silikon vadisi devlerinin dünyasında kâr, bu naif tanımdan fersah fersah uzaklaşmış; muhasebecilerin, vergi avukatlarının ve algoritmaların elinde şekilden şekle giren, istenildiğinde buharlaştırılabilen, istenildiğinde okyanus ötesine ışınlanabilen metafiziksel bir hayalete dönüşmüştür. Otomasyonun ve yapay zekanın yarattığı o devasa toplumsal yıkımı, klasik bir “kâr vergisi” ile onarabileceğimizi düşünmek, bir hayaleti kurşunla vurmaya çalışmak kadar absürt ve sonuçsuz bir çabadır.

Vergi, devletin egemenliğinin en somut tezahürüdür. Ancak vergi alabilmeniz için ortada vergilendirecek “görünür” ve “sabit” bir nesne olması gerekir. Antik Mısır’da firavunların vergi tahsildarları, Nil nehrinin taşkınlarından sonra tarlaları adımlayarak ölçerdi. Toprak oradaydı, sabitti, fizikseldi ve kaçırılamazdı. Roma İmparatorluğu vergisini kapı ve pencerelerden, tahıl çuvallarından, köle sayısından alırdı. 17. yüzyıl İngiltere’sindeki meşhur “Pencere Vergisi” (Window Tax), dönemin maliyecilerinin çaresizliğinin ve aynı zamanda dehasının bir ürünüydü. İnsanların gelirini, yani kârını ölçmek imkansızdı; banka kayıtları yoktu, insanlar servetlerini yastık altında veya gizli kasalarda saklayabiliyordu. Ancak bir malikanenin kaç penceresi olduğunu sokaktan geçerken sayabilirdiniz. Pencere, zenginliğin, üretim kapasitesinin ve statünün gizlenemez fiziksel bir göstergesiydi. Bugün dijital çağın şafağında, ekonomimiz Antik Mısır’dan veya 17. yüzyıl İngiltere’sinden çok daha karmaşık görünse de, vergilendirmenin o temel ontolojik krizini yeniden yaşıyoruz: Üretimin meyvesi olan kâr görünmez hale geldi. Bu yüzden bizim modern bir “pencere vergisine”, yani üretim kapasitesinin bizatihi kendisine yönelen yeni bir araca ihtiyacımız var.

Küresel teknoloji devlerinin bilançolarını incelediğinizde, karşınıza çıkan manzara adeta bir sihirbazlık gösterisidir. Dünyanın en çok kullanılan arama motoru, en popüler sosyal medya platformu veya en büyük e-ticaret sitesi, milyarlarca kullanıcının verisini işler, devasa bir katma değer yaratır ve bu sayede astronomik gelirler elde eder. Ancak yıl sonunda vergi dairesine beyan edilen “vergilendirilebilir kâr” genellikle komik derecede küçüktür, bazen sıfırdır, hatta bazen şirket devlete vergi ödemek bir yana, devletten vergi iadesi bile alır. Peki bu devasa zenginlik nereye kaybolur? Cevap, sistemin kendi içine yerleştirdiği yasal arka kapılarda, yani “arbitraj” mekanizmalarındadır.

Arbitraj, en basit tabiriyle, farklı piyasalardaki fiyat veya kural farklılıklarından yararlanarak risksiz kazanç elde etmektir. Vergi arbitrajı ise, çok uluslu şirketlerin farklı ülkelerin vergi kanunları arasındaki uyumsuzlukları ve boşlukları kullanarak, kârlarını vergi oranının yüksek olduğu ülkelerden (üretimin ve tüketimin fiilen gerçekleştiği yerlerden), vergi oranının sıfıra yakın olduğu vergi cennetlerine (Bermuda, Cayman Adaları, İrlanda gibi) transfer etmesidir. Bu transfer, genellikle “Fikri Mülkiyet” (Intellectual Property) hakları üzerinden yapılır. Bir teknoloji şirketi düşünün. Bu şirketin ana ürünü fiziksel bir otomobil veya buzdolabı değil, bir algoritma, bir yazılım veya bir patenttir. Şirket, bu algoritmanın fikri mülkiyet haklarını, vergi cennetinde kurduğu ve içinde sadece bir posta kutusu olan tabela şirketine devreder. Daha sonra, operasyonlarını yürüttüğü asıl ülkelerdeki şubeleri, bu algoritmayı kullanabilmek için kendi tabela şirketine her yıl devasa “lisans bedelleri” öder. Böylece, asıl ülkede kazanılan milyarlarca dolarlık gelir, lisans gideri olarak gösterilip şirketin kârı sıfırlanır. O milyarlarca dolar ise vergi cennetindeki tabela şirketinin kasasında vergisiz bir şekilde birikir.

İşte tam bu noktada, otomasyonun ve yapay zekanın yarattığı işsizliği veya toplumsal kirliliği finanse etmek için “kârı” hedef almanın neden beyhude bir çaba olduğu kristalleşir. Kâr, muhasebesel bir kurgudur. Bir illüzyondur. Şirketin avukatları ve yeminli mali müşavirleri tarafından masa başında yaratılan ve yok edilen bir değişkendir. Siz otomasyon yapan şirketlerin kâr vergisini yüzde 20’den yüzde 40’a çıkarırsanız, şirketler ertesi gün algoritmalarını Bermuda’daki şubelerine satıp lisans bedellerini iki katına çıkarırlar ve siz o vergi artışından tek bir kuruş bile tahsil edemezsiniz. Sermaye, su gibidir; her zaman en az direnç gördüğü çatlağa doğru, yani en düşük vergi rejimine doğru akar.

Ancak bir fabrikanın üretim hattındaki altı eksenli robot kolu, Bermuda’ya ışınlanamaz. Bir e-ticaret devinin lojistik merkezinde kolileri ayrıştıran otonom bant sistemleri, Cayman Adaları’ndaki bir posta kutusuna sığdırılamaz. Yapay zeka algoritmalarını eğitmek için gece gündüz elektrik tüketen, soğutma sistemleri gürül gürül çalışan o devasa veri merkezleri (data center), muhasebe hileleriyle buharlaştırılamaz. Kâr değişkendir ve yurtsuzdur; üretim kapasitesi ise sabittir, fizikseldir ve yereldir. Bir robot, bir sunucu, bir algoritmanın işlem hacmi (compute power), tıpkı 17. yüzyıldaki malikanenin pencereleri gibi oradadır ve gözle görülebilir, elektrik faturasıyla ölçülebilir, internet bant genişliğiyle takip edilebilir bir nesnelliktir.

“Üretim Kapasitesi” üzerinden alınacak bir otomasyon vergisi, vergi arbitrajını temelinden çökertir. Çünkü bu modelde devlet, şirkete “Yıl sonunda ne kadar kâr ettin?” diye sormaz. Bu soru, yalan söylenmeye en müsait sorudur. Devlet bunun yerine şunu sorar: “Senin fabrikanda, bir zamanlar 500 işçinin yaptığı kaynak işini şimdi kaç adet robot kolu yapıyor? Senin sunucularında, bir zamanlar binlerce avukatın yapacağı içtihat taramasını saniyeler içinde yapan algoritman ne kadarlık bir işlemci gücü (TeraFLOPS) kullanıyor?” Devlet, bu fiziksel veya dijital üretim kapasitesinin doğrudan kendisine, tıpkı bir emlak vergisi veya bir motorlu taşıtlar vergisi gibi, sabit ve kaçınılamaz bir vergi tahakkuk ettirir.

Bu düşünce yapısı, aslında üretim faktörlerinin doğasındaki o derin asimetriyi düzeltme çabasıdır. Bir şirket insan çalıştırdığında, o insanın kâr edip etmediğine bakılmaz. İşçinin maaşı ödenir, gelir vergisi kesilir, sosyal güvenlik primi devlete yatırılır. Şirket o yıl zarar etse bile, o işçinin primini ve gelir vergisini ödemek zorundadır. İnsan emeği, devlet tarafından anında, kaynağında ve kaçınılamaz bir şekilde vergilendirilir. Ancak aynı şirket o işçiyi kovup yerine bir yazılım koyduğunda, yazılım için devlete hiçbir prim veya gelir vergisi ödemez. Devlet sadece şirketin yıl sonu “kârından” pay almayı umar; şirket o kârı da muhasebe oyunlarıyla sıfırladığında, devletin ve toplumun elinde koca bir hiç kalır. İnsan emeği brüt gelir üzerinden, kesin ve peşin olarak vergilendirilirken; makine emeği sadece net kâr üzerinden, belirsiz ve manipülasyona açık bir şekilde vergilendirilmeye çalışılmaktadır. Bu asimetri, kapitalist sistemin kendi eliyle insanı üretimden kovup makineyi teşvik etmesinin en büyük yapısal sebebidir.

Şahsi gözlemlerim bana hep şunu düşündürmüştür: İnsanlık olarak kurduğumuz hukuki ve ekonomik sistemler, çoğu zaman gerçekliği değil, gerçekliğin gölgelerini yönetmek üzere tasarlanmıştır. Platon’un mağara alegorisinde olduğu gibi, duvardaki gölgelere (bilançolardaki kârlara) bakarak dünyayı anlamaya ve yönetmeye çalışıyoruz. Oysa o gölgeleri yaratan ateş ve kuklalar (üretim kapasitesi ve teknolojik altyapı) hemen arkamızda duruyor. Otomasyon vergisi, yüzümüzü duvardaki sahte gölgelerden, arkamızda yanan o yakıcı teknoloji ateşine dönme cesaretidir.

Verginin nesnesini kârdan kapasiteye kaydırmanın bir diğer felsefi boyutu, “değerin” nerede yaratıldığı sorusuyla ilgilidir. Klasik ekonomi teorileri, değerin arz ve talep dengesi içinde, piyasada oluştuğunu varsayar. Ancak yapay zeka çağında değer, verinin işlenmesiyle, yani algoritmik “kapasite” ile yaratılmaktadır. Siz bir arama motoruna bir kelime yazdığınızda, şirket o saniye size bir reklam göstererek değer yaratır. Bu değer, o algoritmanın anlık işlem gücüne, o sunucunun hızına ve kapasitesine bağlıdır. Değer, İrlanda’daki bir fikri mülkiyet ofisinde değil; sizin o an bulunduğunuz ülkedeki fiber optik kablolarda ve o şirketin yerel sunucularında üretilmektedir. Dolayısıyla verginin kaynağı da, o kârın yasal olarak aktarıldığı yer değil, o verinin fiziksel olarak işlendiği ve otonom sistemin fiilen çalıştığı yer olmalıdır.

Eğer otomasyon ve yapay zeka vergisini bir üretim kapasitesi vergisi (robot vergisi, işlem gücü vergisi veya otomasyon bandı vergisi) olarak kurgularsak, şirketlerin ulus-devletleri birbirine düşürdüğü o vergi yarışını (race to the bottom) da bitirmiş oluruz. Bugün devletler, teknoloji şirketlerini kendi ülkelerine çekmek için kurumlar vergisi oranlarını sürekli düşürmekte, adeta birbirleriyle haksız bir rekabete girmektedirler. “Yeter ki ofisini buraya aç, senden kâr vergisi almayacağım” mantığı, devletlerin kendi egemenliklerinden taviz vermesidir. Oysa kapasite üzerinden alınacak bir vergi, yerel bir haktır. Şirket ürününü veya hizmetini o ülkenin pazarında satmak istiyorsa, o ülkenin dijital altyapısını, lojistik yollarını, tüketici verisini kullanmak zorundadır. Tüketici neredeyse, kapasite oraya hizmet etmek zorundadır.

Biraz daha teknik bir perspektiften bakarsak, bir algoritmanın kapasitesi nasıl ölçülür? Eleştirmenler sıklıkla yazılımın fiziksel bir robot olmadığını, dolayısıyla ölçülemeyeceğini iddia ederler. Ancak bu bir safsatadır. Her algoritma, bulut sistemlerinde belli bir “compute” (işlem gücü), RAM, depolama alanı ve API çağrı sayısıyla çalışır. Günümüzde bulut bilişim hizmeti veren şirketler (Amazon Web Services, Google Cloud, Microsoft Azure vb.), müşterilerine sağladıkları kapasiteyi mikrosaniyeler ve byte’lar cinsinden ölçüp faturalandırmaktadır. Yani teknoloji dünyası, kendi içinde kapasiteyi zaten en ince ayrıntısına kadar ölçmekte ve fiyatlandırmaktadır. Şirketlerin kendi aralarında ticaret yaparken kusursuzca ölçebildikleri bu “dijital üretim kapasitesi”, devlet söz konusu olduğunda mı aniden “ölçülemez ve belirsiz” olmaktadır? Hayır. Mesele teknik bir ölçememe sorunu değil, politik bir irade eksikliği sorunudur.

Tarih boyunca sermaye, görünmezlik pelerini giymek için daima yeni yollar icat etmiştir. Feodal dönemde servet toprakken, görünürdü. Sanayi devriminde servet fabrikayken, yine görünürdü. Ancak finansal kapitalizm ve ardından gelen dijital kapitalizm, serveti önce kağıtlara (hisse senetleri, tahviller), sonra da dijital bit’lere (off-shore hesaplar, kripto varlıklar, patent hakları) dönüştürerek onu ulus-devletlerin radarından çıkardı. Otomasyon vergisi, devleti yeniden oyunun içine sokan, radarın frekansını kârdan fiziksel/dijital gerçeğe ayarlayan bir paradigmadır.

Eğer bir toplum, önceki bölümlerde tartıştığımız gibi, insanın çalışmadan var olamayacağı o ontolojik krizi aşmak ve yeni bir sosyal denge kurmak istiyorsa, bunun finansmanını hayaletleri kovalayarak sağlayamaz. Pigouvian bir dışsallık müdahalesi, ancak ve ancak dışsallığı yaratan “kaynağın” doğrudan ölçülmesiyle mümkündür. Çevre kirliliğini vergilendiren bir devlet, fabrikanın yıl sonu kârına bakmaz; bacasından çıkan karbon tonajına bakar. Eğer fabrika zarar etmişse bile, havayı kirlettiği için o karbon vergisini ödemekle yükümlüdür. Aynı mantıkla, sosyal dokuyu kirleten, işsizlik yaratan ve emeği devreden çıkaran bir otomasyon sisteminin vergisi de, şirketin kârına değil, sistemin kapasitesine, yani yerinden ettiği insan emeği potansiyeline oranla hesaplanmalıdır.

Sonuç itibarıyla, “kâr vergisi” fikri, vahşi bir ormanda kurallara sadece avların uyduğu, avcıların ise her kuralı kendi lehine esnettiği bir illüzyondur. Karşı karşıya olduğumuz teknolojik dönüşüm, klasik maliye politikalarının yamalarıyla düzeltilemeyecek kadar derindir. Robot kolu, otonom tır, yapay zeka algoritması… Bunlar vergi cennetlerine gizlenemeyecek kadar gerçektirler. Eğer insanlık kendi ürettiği bu makinelerin kölesi olmak istemiyorsa, onlardan hesap sormanın ilk adımının, onların kârını değil, varlıklarını ve kapasitelerini hedef alan yeni, cesur ve sarsılmaz bir vergi mimarisi inşa etmek olduğunu kabul etmelidir. Aksi takdirde, gözümüzün önünde dönen çarkların ve yazılan kodların yarattığı zenginlik, bilançoların görünmez satır aralarında yitip gitmeye devam edecektir.


Bölüm 5: Vergi Nesnesi Olarak “Algoritma”: Hukuki Bir Devrim

Hukuk sistemi, özünde bir kurgular ve kabuller manzumesidir. Toplumsal düzeni sağlamak için gerçekliği belli kalıplara döker ve bazen gerçekte var olmayan varlıklara “kişilik” atfederek onlara haklar ve sorumluluklar yükler. Bugün modern hukukun en büyük başarılarından biri olarak kabul edilen “tüzel kişilik” kavramı, aslında bir kurgudan ibarettir. Bir şirket, fiziksel bir bedeni, ruhu veya vicdanı olmayan bir kağıt yığınıdır; ancak hukuk ona mülk edinme, sözleşme yapma ve mahkemede dava açma hakkı tanır. İşte bugün, yapay zekanın ve otonom sistemlerin yükselişiyle birlikte, hukuk tarihi en az tüzel kişiliğin icadı kadar sarsıcı, hatta ondan çok daha derin bir kırılmanın eşiğine gelmiş bulunuyor. Bir robotu veya bir algoritmayı vergi mükellefi yapmak, onu hukuki bir “nesne” olmaktan çıkarıp bir “özneye” yaklaştırmak, Roma hukukundaki kölelik düzeninden bu yana hukuk felsefesinin gördüğü en radikal dönüşümdür. Önceki bölümlerde, otomasyonun sosyal dokuyu nasıl kirlettiğinden ve kâr vergisinin neden bu dijital hayaletleri yakalamakta yetersiz kaldığından detaylıca bahsetmiştik. Şimdi bu ekonomik zorunluluğun hukuki zeminini, yani algoritmanın nasıl bir vergi nesnesine ve hukuki bir kişiliğe dönüşebileceğini analiz etmemiz gerekiyor.

Roma hukuku, bu konuda bize binlerce yıl ötesinden şaşırtıcı bir ışık tutar. Antik Roma’da köleler, hukuken birer “eşya” (res) olarak kabul edilirdi. Bir masadan veya bir attan farkları yoktu. Ancak Roma’nın karmaşıklaşan ekonomisi, bu eşyaların ticari hayatta aktif rol almasını zorunlu kıldı. Romalı hukukçular, kölelerin hukuki statüsünü değiştirmeden onlara ticari bir kapasite tanımak için “peculium” sistemini geliştirdiler. Peculium, efendinin kölesine yönetmesi için verdiği bir miktar sermayeydi. Köle bu sermaye ile ticaret yapar, sözleşmeler kurar ve hatta borçlanabilirdi. Hukuken bir nesne olmasına rağmen, ekonomik hayatta bir özne gibi davranıyordu. Bugünün algoritmaları ve robotları, Roma’nın köleleriyle çarpıcı bir benzerlik taşımaktadır. Onlar da mülkiyet altındadır, birer üretim aracıdır ve biyolojik bir iradeleri yoktur. Ancak tıpkı bir Romalı köle gibi, piyasada devasa değerler yaratmakta, kararlar almakta ve karmaşık işlemleri yönetmektedirler. Eğer bir kölenin yönettiği peculium üzerinden hukuki sorumluluk ve mali yükümlülük doğabiliyorsa, bir algoritmanın yönettiği işlem hacmi üzerinden de bir vergi mükellefiyeti doğması tarihsel bir mantık silsilesidir.

Bir algoritmayı vergi mükellefi yapmak, onu “insanlaştırmak” demek değildir. Aksine, onu ekonomik bir birim olarak tanımlayıp sistemin içine hapsetmektir. Mevcut hukuk düzeninde vergi, ya gerçek kişilerden (insanlardan) ya da tüzel kişilerden (şirketlerden) alınır. Ancak algoritma bu iki kategoriye de tam olarak sığmaz. Şirketin içinde bir “araç” olarak görüldüğünde, dördüncü bölümde tartıştığımız o görünmezlik zırhına bürünür. Şirket onu bir gider kalemi olarak gösterir ve üzerinden yaratılan devasa artı değeri vergi cennetlerine kaçırır. Ancak algoritmanın kendisine bir “elektronik kişilik” (electronic personality) atfedildiğinde, oyunun kuralları kökten değişir. Bu kişilik, algoritmanın kendi adına bir “dijital cüzdana” veya bir “mali kimlik numarasına” sahip olması demektir. Algoritmanın gerçekleştirdiği her işlem, yarattığı her birim değer, doğrudan o kimlik üzerinden vergilendirilebilir hale gelir. Bu, mülkiyetin sorumlulukla dengelenmesi ilkesidir. Eğer bir yazılım, binlerce insanın işini elinden alarak bir verimlilik artışı sağlıyorsa, o yazılımın bu eyleminin mali sorumluluğunu bizzat üstlenmesi gerekir.

Bu hukuki devrim, “sorumluluk” kavramını da yeniden tanımlamamızı zorunlu kılıyor. Geleneksel hukukta, bir makine bir zarar verirse sorumluluk onun sahibine veya üreticisine aittir. Çünkü makine, kendisine ne denirse onu yapan bir kukladır. Ancak yapay zeka ve derin öğrenme algoritmaları, artık birer kukla değildir. Onlar, yaratıcılarının bile öngöremediği sonuçlar üretebilen, kendi kararlarını evrimleştirebilen otonom varlıklardır. Bir algoritma piyasada haksız bir rekabete yol açtığında veya sosyal dokuya zarar veren bir dışsallık yarattığında (ikinci bölümde değindiğimiz Pigouvian kirlilik gibi), sorumluluğu sadece “kodlayan kişiye” yüklemek hem adaletsiz hem de pratikten uzaktır. Algoritmanın mali bir kişiliğe sahip olması, onun bu zararları tazmin edebilecek bir fona veya vergi matrahına sahip olması anlamına gelir. Yani algoritma, yarattığı zenginliğin bir kısmını, yarattığı riskleri ve zararları telafi etmek için peşinen devlete teslim eder.

Burada felsefi bir dirençle karşılaşmamız kaçınılmazdır. Birçok hukukçu, “kişilik” kavramının sadece bilince veya ruhsal bir derinliğe sahip varlıklara (yani insanlara) özgü kalması gerektiğini savunur. Ancak bu görüş, tüzel kişiliğin tarihsel başarısını unutmaktadır. Anonim şirketlerin bir ruhu mu vardır? Hayır. Onlar sadece ekonomik birer fonksiyondur. Algoritmalar da günümüz ekonomisinin en temel fonksiyonudur. Dolayısıyla onlara hukuki bir statü tanımak, onları onurlandırmak değil, onları kontrol altına almak ve vergilendirmektir. Roma hukukunda kölenin peculium’u üzerinden efendinin sorumluluğunun sınırlandırılması (actio de peculio), modern dünyada algoritmanın vergisi üzerinden şirketin sorumluluğunun tanımlanmasına evrilebilir. Eğer algoritma kendi vergisini ödüyorsa ve kendi risk fonunu oluşturuyorsa, o zaman sistem daha sürdürülebilir bir dengeye oturur.

Bu noktada, algoritmanın vergi nesnesi olarak tanımlanması, mülkiyet hukukunun mutlakiyetini de sarsar. Geleneksel mülkiyet anlayışında, sahip olduğunuz bir balta ile istediğinizi yapabilirsiniz ve balta sizin bir uzantınızdır. Ancak sahip olduğunuz algoritma, tüm bir sektördeki fiyatları manipüle edebiliyorsa veya milyonlarca insanı işsiz bırakabiliyorsa, o artık basit bir mülkiyet nesnesi olmaktan çıkmış, kamusal bir güç haline gelmiştir. Kamu gücü ise her zaman vergilendirmeye ve denetime tabidir. Algoritmanın tüzel kişilik kazanması, sermayenin onu “sahipsiz bir araç” gibi kullanarak sorumluluktan kaçmasını engeller. Vergi dairesi artık şirketin karmaşık bilançolarıyla uğraşmak yerine, doğrudan sistemde çalışan otonom birimin işlem hacmine kilitlenir. Bu, dördüncü bölümde vurguladığımız “kapasite vergisinin” hukuki zırhıdır.

Algoritmaların mali sorumluluk üstlenmesi, aynı zamanda “haksız kazanç” ve “vergi adaleti” kavramlarını da dijital çağa taşır. Bir insan işçinin maaşından kesilen vergiler, o insanın toplumsal maliyetlerini (eğitim, sağlık, emeklilik) finanse eder. Algoritma ise bu maliyetlerin hiçbirine sahip değildir; hasta olmaz, çocuk büyütmez, yaşlanmaz. Bu biyolojik muafiyet, algoritmayı insan emeği karşısında haksız bir üstünlüğe taşır. Hukuk, bu asimetriyi algoritmanın üzerine bir “mali yük” bindirerek dengelemek zorundadır. Algoritmanın vergisi, aslında onun sahip olmadığı biyolojik maliyetlerin ekonomik bir karşılığıdır. Böylece piyasada insan ve makine arasında daha adil bir rekabet zemini oluşur. Bir robotun vergi mükellefi olması, onun insanla eşit haklara sahip olması değil, insanın taşıdığı toplumsal yükümlülüklerin bir benzerini, kendi dijital doğasına uygun şekilde taşımasıdır.

Kendi yorumumu eklemem gerekirse, hukukun bu dönüşüme direnmesi, aslında statükonun ve teknoloji devlerinin işine gelmektedir. Belirsizlik, her zaman güçlünün lehinedir. Algoritmalar hukuki birer “hiçlik” olarak kaldığı sürece, onların yarattığı devasa servet de hukukun ve vergi sisteminin dışına sızmaya devam edecektir. Bizim bir “Dijital Roma Hukuku”na ihtiyacımız var. Nesne ile özne arasında, “sorumlu araç” diyebileceğimiz üçüncü bir kategoriyi tanımlamak zorundayız. Bu kategori, algoritmayı hem bir mülkiyet nesnesi olarak tutar hem de ona toplumsal bir hesap verebilirlik yükler. Bu hesap verebilirliğin en somut ve ölçülebilir yolu ise vergidir.

Algoritmaların tüzel kişilik kazanması, aynı zamanda küresel vergi rekabetini de dönüştürebilir. Eğer bir algoritma, bir ülkenin dijital altyapısında çalışıyor ve o ülkenin vatandaşlarının verisiyle besleniyorsa, o algoritmanın mali kişiliği o ülkenin hukukuna tabi olur. Şirketin merkezi nerede olursa olsun, “elektronik kişilik” fiilen işin yapıldığı yerdedir. Bu, ulus-devletlerin dijital çağda egemenliklerini yeniden tesis etmelerini sağlar. Roma’daki bir köle, efendisi Mısır’da olsa bile Roma hukukuna göre işlem yapardı. Modern algoritma da, sahibi Silikon Vadisi’nde olsa bile, değer ürettiği coğrafyanın vergi mükellefi haline gelmelidir.

Bu hukuki devrim, mülkiyetin doğasını “hak” odaklı olmaktan “yükümlülük” odaklı olmaya doğru kaydıracaktır. Bir algoritmaya sahip olmak, sadece onun ürettiği kârı cebe indirmek değil, aynı zamanda onun toplumsal maliyetlerini de peşinen üstlenmek anlamına gelecektir. Bu, kapitalizmin o meşhur “risk ve ödül” dengesini yeniden kuracaktır. Şu anki düzende ödül sermayeye, risk ve maliyet ise topluma aittir. Algoritmanın vergi mükellefiyeti, ödülün bir kısmını maliyetlerin telafisine yönlendirir. Hukuk, bu sayede teknolojiyi sadece teknik bir ilerleme olarak değil, sosyal bir sözleşmenin parçası olarak görmeye başlar.

Sonuç olarak, algoritmanın bir vergi nesnesi ve hukuki bir özne olarak inşası, insan merkezli hukuk sisteminin en büyük sınavıdır. Bu sınavı geçmek, kelimelerin ve kavramların ötesine geçip, dijital gerçekliği hukuki bir çerçeveye oturtmayı gerektirir. Bir robotun vergi mükellefi olduğu bir dünya, garip bir bilim kurgu fantezisi değil; adaletin, verimliliğin ve toplumsal barışın dijital çağdaki yegane sığınağıdır. Roma hukukçularının iki bin yıl önce köleler için yaptığı o pragmatik devrim, bugün bizim algoritmalar için yapmamız gereken cesur hamlenin en büyük ilham kaynağıdır. Hukuk, hayatı takip etmek zorundadır; ve hayat artık algoritmaların ritmiyle akmaktadır. Onları vergi sistemine dahil etmek, onları ehlileştirmenin ve insanlığın hizmetine sunmanın ilk ve en önemli adımıdır.


Bölüm 6: Ricardo’nun Rant Teorisi ve Dijital Derebeylik

Klasik ekonomi politiğin en büyüleyici zihinlerinden biri olan David Ricardo, on dokuzuncu yüzyılın başlarında İngiltere’nin tarımsal yapısını incelerken, kapitalizmin kalbine yerleşecek olan o sarsıcı kavramı, “rant” teorisini formüle etmişti. Ricardo’nun yaşadığı dönemde nüfus hızla artıyor, bu nüfusu beslemek için giderek daha fazla tarım ürününe ihtiyaç duyuluyordu. İngiltere’nin en verimli toprakları çoktan ekilip biçilmeye başlanmıştı. Ancak artan talep, insanları daha az verimli, daha taşlık, ulaşımı daha zor olan ikinci ve üçüncü sınıf toprakları da tarıma açmaya zorladı. İşte Ricardo’nun dehası bu noktada devreye girdi. Piyasadaki buğday fiyatı, o en kötü, en verimsiz topraktan elde edilen buğdayın maliyetine göre belirlenmek zorundaydı; aksi takdirde o verimsiz toprağı işleyen çiftçi iflas eder ve üretim dururdu. Ancak piyasa fiyatı bu en verimsiz toprağa göre belirlendiğinde, o en verimli, sulak ve güneşli birinci sınıf toprakların sahipleri, hiçbir ekstra çaba sarf etmeden, sadece o toprağın mülkiyetini ellerinde bulundurdukları için devasa bir haksız kazanç elde etmeye başladılar. Ricardo bu ekstra, çabasız, sırf mülkiyetten ve doğanın bahşettiği verimlilik farkından doğan kazanca “rant” adını verdi. Rant, emeğin veya sermayenin bir ödülü değil; kıtlığın, tekelin ve doğanın asimetrik dağılımının toprak sahibine sunduğu bir haracti.

Aradan geçen iki yüzyılın ardından, buğday tarlalarının yerini silikon vadileri, sabanın yerini algoritmalar, güneşin ve suyun yerini ise devasa veri setleri ve işlem gücü almıştır. Ancak Ricardo’nun rant teorisi, tarihsel bir hayalet gibi modern dijital ekonominin üzerine çökmüş durumdadır. Bugün veriyi işleyen algoritmalar, otonom sistemler ve devasa yapay zeka modelleri, modern dünyanın yeni ve sonsuz “verimli topraklarıdır”. Bu yeni dijital coğrafyada toprağın verimliliğini belirleyen şey güneş veya mineral oranları değil; algoritmanın karmaşıklığı, elindeki verinin hacmi ve o veriyi işleyecek olan işlemcilerin (GPU kümelerinin) kapasitesidir. Dördüncü bölümde kâr vergisinin neden bir illüzyon olduğunu ve kapasitenin neden vergilendirilmesi gerektiğini tartışırken bu fiziksel gerçekliğe dokunmuştuk. Şimdi ise meselenin ekonomi politik kökenine, yani o kapasitenin yarattığı devasa “dijital rant” kavramına inmek zorundayız.

Dijital çağda veri, evrenin yeni ham maddesidir. Ancak ham veri, tıpkı işlenmemiş, yabani bir bozkır gibidir; kendi başına bir değer üretmez. O bozkırı sürecek, tohum atacak, sulayacak ve hasat edecek bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. İşte algoritmalar, bu vahşi veri bozkırlarını işleyen modern tarım makineleridir. Ancak her algoritma aynı verimlilikte çalışmaz. Sıradan bir şirketin kendi sunucusunda çalıştırdığı basit bir veri analiz yazılımı, Ricardo’nun o taşlık, verimsiz marjinal toprağı gibidir; sadece şirketin ayakta kalmasını sağlayacak kadar bir değer üretir. Buna karşılık, trilyonlarca parametre ile eğitilmiş, dünya üzerindeki hemen her metni, görseli ve kodu yutmuş olan devasa yapay zeka modelleri, nehir kenarındaki o en verimli, en sulak topraklardır. Ve tıpkı on dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi, dijital dünyanın piyasa koşulları da sıradan şirketlerin marjinal maliyetlerine göre şekillenirken; o devasa, eşsiz algoritmaların sahipleri, hiçbir ekstra fiziksel emek harcamadan astronomik bir “dijital rant” elde etmektedirler.

Bu noktada sorulması gereken en kritik felsefi ve hukuki soru şudur: Ricardo’nun toprak sahipleri o toprakların verimliliğini kendileri yaratmamıştı, o verimlilik doğanın bir lütfuydu. Peki ya bugünün dijital derebeyleri, o algoritmaları bu kadar verimli kılan “veriyi” kendileri mi yarattı? Hayır. Yapay zekayı eğiten o devasa veri setleri; binlerce yıldır insanlığın ortaklaşa ürettiği dilden, edebiyattan, bilimsel makalelerden, sanat eserlerinden, sokaktaki diyaloglardan, internette bıraktığımız dijital izlerden ve hatta biyolojik davranış kodlarımızdan oluşmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca birikmiş olan bu devasa bilişsel miras, şirketler tarafından bedelsiz bir şekilde “hasat edilmiş” ve kendi algoritmalarının toprağına gübre olarak serpilmiştir. Yani o algoritmaların verimliliği, şirketin kendi dehasından çok, insanlığın ortak aklının ve davranış örüntülerinin bedavaya sömürülmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu durum, bizi “Dijital Derebeylik” veya “Tekno-Feodalizm” olarak adlandırabileceğimiz yeni bir toplumsal düzene götürmektedir. Feodal dönemde lordlar, toprağın mülkiyetini ellerinde tutarlardı. Serfler ise yaşayabilmek için o toprakta çalışmak, ürettiklerinin aslan payını lorda vermek ve karşılığında sadece lordun korumasından ve toprağın küçük bir parçasından faydalanmak zorundaydılar. Serf, toprağın sahibi değildi, sadece onun üzerinde bir tebaaydı. Bugünün dijital dünyasında, milyarlarca internet kullanıcısı modern serflere dönüşmüştür. Bizler, teknoloji devlerinin kurduğu platformlara (topraklara) giriyoruz, orada sosyalleşiyor, içerik üretiyor, arama yapıyor ve dijital izler bırakıyoruz. Bizim bu bitmek bilmeyen “veri emeğimiz”, platform sahibinin algoritmalarını eğitiyor, onların topraklarını daha verimli hale getiriyor. Karşılığında bize bedava e-posta, bedava sosyal medya veya eğlenceli filtreler sunuluyor. Ancak ürettiğimiz asıl değer, yani “bilişsel artı değer”, tıpkı feodal lordun ambarına giden buğday gibi, doğrudan dijital derebeyin veri merkezlerine akıyor ve orada astronomik bir ranta dönüşüyor.

Kişisel bir değerlendirme yapmam gerekirse; insanın kendi ürettiği değerden bu denli koparıldığı, kendi verisinin kendisine karşı (reklam, manipülasyon veya otomasyon yoluyla) bir silaha dönüştürüldüğü başka bir tarihsel dönem bulmak zordur. Antik Mısır’da piramitleri inşa eden köleler bile, o devasa taş bloklarını üst üste koyarken kendi fiziksel emeklerinin sonucunu gözleriyle görebiliyorlardı. Bugünün dijital serfleri ise, her gün yüzlerce kez ekranlarını kaydırarak dünyanın en gelişmiş yapay zeka sistemlerini kendi elleriyle eğittiklerinin farkında bile değillerdir. Görünmez bir pranga, görünmez bir tarla ve görünmez bir hasat ile karşı karşıyayız.

Bu dijital derebeyliğin meşruiyeti, “kullanıcı sözleşmeleri” denen modern biat yeminleriyle sağlanmaktadır. Hiçbirimizin okumadığı o uzun, karmaşık hukuki metinler, aslında bizim dijital topraklardaki tüm üretim haklarımızı lordlara devrettiğimizin resmi belgeleridir. Ancak bu sözleşmeler, hukukun temelindeki hakkaniyet ilkesini ihlal eden, asimetrik bir güç ilişkisinin dayatmasıdır. Toprağın verimliliği toplumun ortak üretiminden geliyorsa, o toprağın işlenmesinden elde edilen rantın da özel mülkiyetin sınırlarını aşıp kamusal bir bedele tabi olması sadece ekonomik değil, felsefi bir zorunluluktur.

Bu kamusal bedel, sıradan bir gelir vergisi veya dördüncü bölümde reddettiğimiz kâr vergisi ile aynı kefeye konulamaz. Rantın vergilendirilmesi, ekonomi biliminin en saf, en az bozucu (distortionary) vergilendirme biçimi olarak kabul edilir. Adam Smith bile, toprak rantından alınacak bir verginin üretimi yavaşlatmayacağını, çünkü rantın zaten üretimden bağımsız, haksız bir fazlalık olduğunu belirtmiştir. Dijital otomasyon ve yapay zeka üzerinden alınacak bir “kapasite ve veri işleme vergisi”, aslında tam olarak bu klasik rant vergisinin 21. yüzyıl versiyonudur. Eğer bir şirket, insanlığın ortak dilini, davranışını ve verisini kullanarak trilyonlarca dolarlık bir değer yaratıyorsa; bu değerin içindeki o “çabasız rant” kısmı, o verinin asıl sahibi olan topluma iade edilmelidir.

İşin daha da ürkütücü boyutu, bu algoritmaların sadece veriyi işlemekle kalmayıp, zamanla veriyi üretenleri (insanları) sistemin dışına atmasıdır. Beşinci bölümde değindiğimiz “hukuki özne” tartışmasını hatırlayalım. Bir köle efendisine çalışırken en azından hayatta tutulmak zorundaydı. Ancak dijital derebeylikte algoritmalar yeterince eğitildiğinde, yani toprak kendi kendini işlemeye başladığında, dijital serflere (insan işçilere) ihtiyaç kalmaz. İnsanlık, kendi kültürel ve bilişsel mirasıyla beslediği o devasa algoritmalar tarafından yavaş yavaş üretim sürecinden sürgün edilmektedir. Doktorların teşhis verileri tıbbi algoritmaları eğitti, şimdi o algoritmalar doktorları asiste ediyor ve yakın gelecekte onları ikame edecek. Çizerlerin eserleri görüntü üreten yapay zekaları eğitti, şimdi o yapay zekalar çizerlerin işlerini ellerinden alıyor. Kodlayıcıların milyarlarca satır kodu, kod yazan algoritmaları var etti, şimdi o algoritmalar yazılımcıları işsiz bırakıyor. İnsanlık, kendi rızasıyla boynuna geçirdiği bir ilmiği her gün biraz daha sıkmaktadır.

Bu asimetrik güç temerküzü, eğer engellenmezse, tarihin akışını tersine çevirecek bir potansiyele sahiptir. Sanayi devrimi, feodal lordların toprak tekelini kırmış, sermayeyi tabana yaymasa bile en azından yeni bir burjuvazi ve orta sınıf yaratarak zenginliğin el değiştirmesine olanak tanımıştı. Ancak dijital derebeylik, zenginliği tabana yaymak bir yana, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde tekelleştirmektedir. Çünkü dijital dünyada “marjinal maliyet” sıfıra yakındır. En iyi yapay zeka algoritmasını bir kişiye sunmak ile bir milyar kişiye sunmak arasındaki maliyet farkı neredeyse yok gibidir. Bu durum, piyasada ikinci veya üçüncü en iyi olanın hayatta kalmasını imkansız hale getirir. Birkaç devasa teknoloji şirketi, dünyanın tüm dijital topraklarını çitleyip kapatarak, diğer tüm aktörleri kendi platformlarına bağımlı vasallar haline getirmektedir.

İşte tam da bu yüzden, algoritmaların işlediği verinin ve kapasitenin kamusal bir bedele tabi olması fikri, sadece bir devletin hazinesine gelir kaydetme operasyonu değildir. Bu, tekno-feodalizmin surlarında bir gedik açma, yeni lordların gücünü sınırlama ve insanlığın kendi ortak mirasından gasp edilen o devasa rantı geri alma mücadelesidir. Otomasyon vergisi veya dijital kapasite harcı, modern bir Magna Carta gibi, dijital derebeylerin mutlak iktidarını sınırlandıran bir toplumsal sözleşme taslağıdır.

Ricardo’nun İngilteresinde tarım arazisi sınırlıydı. Ancak dijital arazilerin, yani verinin ve işlem gücünün teorik olarak sınırsız olduğu iddia edilebilir. Ne var ki bu büyük bir yanılgıdır. Nitelikli veri, insanlığın üretebileceği davranış, duygu ve düşünce kadar sınırlıdır. Şu anda yapay zeka modelleri, internetteki yüksek kaliteli insan verisinin sınırlarına ulaşmak üzeredir. Modeller, kendi ürettikleri sentetik verilerle eğitilmeye başlandığında (model collapse), verimlilikleri düşmektedir. Yani dijital toprak da yorulmakta, tükenmekte ve en önemlisi “kıt” bir kaynağa dönüşmektedir. Bu kıtlık, o toprağı elinde tutanların rantını eksponansiyel olarak artırmaktadır. Kıt kaynakların özel mülkiyet tekeline geçmesi, her çağda felaket getirmiştir. Suyun, havanın veya toprağın tekelleşmesi ne kadar tehlikeliyse; bilginin, işlem gücünün ve bilişsel kapasitenin birkaç lordun elinde tekelleşmesi de o kadar tehlikelidir.

Bu tekelleşmeye karşı önerilen “kamusal bedel”, dijital toprağın işlenmesini bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp, bir toplumsal sorumluluğa dönüştürür. Eğer bir şirket, insanlığın ürettiği veriyi sömürerek trilyonlarca işlem (FLOPS) gerçekleştiriyor ve bu işlemler üzerinden bir üretim bandını insansızlaştırıyorsa, o şirketin topluma ödeyeceği bedel sadece sembolik olamaz. Bu bedel, yerinden edilen emeğin, çalınan verinin ve bozulan toplumsal dengenin doğrudan bir tazminatı olmak zorundadır. Aksi takdirde, sistem kısa bir süre içinde kendi ağırlığı altında çökecektir. Çünkü dijital lordların ürettiği o muazzam zenginliği, işsiz ve güvencesiz kalmış, ranta kurban edilmiş olan serfler tabakasının tüketme şansı yoktur.

Rant teorisinin modern yansımalarını düşünürken, bu işin felsefi temelindeki o derin yabancılaşmayı da görmezden gelemeyiz. İnsan, kendi emeğinden, kendi dilinden ve kendi varoluşundan doğan bir yansımayı, devasa bir veri tabanının içinde kaybetmiştir. Kendi suretine tapan Narcissus gibi, insanlık da kendi yarattığı algoritmaların muazzam gücüne hayranlıkla bakmakta, ancak o suyun içindeki yansımanın aslında kendi canını emdiğini fark etmemektedir. Bu yabancılaşma halinden uyanmanın ilk adımı, o yansımanın mülkiyetinin kime ait olduğunu sorgulamaktır. Dijital topraklar bizimdir; çünkü o toprakları verimli kılan şey bizim tarihimiz, kültürümüz ve bizzat hayatımızın kendisidir. Dolayısıyla o toprakların işlenmesinden doğan rant da, dijital feodal lordların bilançolarına değil, kamusal refahın inşasına yönlendirilmelidir.

Son kertede, David Ricardo’nun yüzyıllar öncesinden bize ulaştırdığı o keskin analiz, dijital çağın karmaşasını çözmek için elimizdeki en güçlü fenerlerden biridir. Rant, daima asalak bir gelirdir. İster on dokuzuncu yüzyılın toprak ağalarının cebine girsin, ister yirmi birinci yüzyılın bulut sunucularından teknoloji milyarderlerinin hesaplarına aksın, niteliği değişmez. İnsanı merkezine almayan, insanın ortak değerlerini özel kâra dönüştüren ve bunu yaparken de hiçbir kamusal bedel ödemeyen bu tekno-feodal düzen, vergi hukuku ve felsefesiyle ehlileştirilmeye muhtaç vahşi bir at gibidir. Bu atı ehlileştiremezsek, hepimiz onun nallarının altında, kendi ürettiğimiz dijital verilerin oluşturduğu o verimli topraklara gömüleceğiz.


Bölüm 7: Sanayi Devrimi’nde Çocuk İşçiliği ve Bugünün “Veri İşçiliği”

İnsanlık tarihinin en karanlık, en isli ve en utanç verici sayfalarından biri, Sanayi Devrimi’nin ilk evrelerinde, henüz on yaşına bile basmamış çocukların kömür madenlerinin daracık dehlizlerinde veya pamuklu dokuma fabrikalarının sağır edici gürültüsü altında günde on dört saat çalıştırılmasıdır. On dokuzuncu yüzyılın başlarında, İngiltere’nin sanayi kentlerinde yükselen devasa bacaların gölgesinde, kapitalizm en vahşi ve en ilkel formuyla hüküm sürüyordu. Fabrika sahipleri için çocuk emeği, ahlaki bir sorun değil, rasyonel bir ekonomik hesaplamaydı. Çocuklar küçüktü; dokuma tezgahlarının altına kolayca girip kopan iplikleri bağlayabiliyorlardı. Çocuklar itaatkârdı; sendika nedir bilmezler, grev yapmazlar, hak talep etmezlerdi. Ve en önemlisi, çocuklar inanılmaz derecede ucuzdu. O dönemin “ilerleme” ve “verimlilik” fetişistleri, İngiliz ekonomisinin küresel rekabet gücünün bu minik ve çelimsiz omuzlar üzerinde yükseldiğini, çocuk işçiliği yasaklanırsa tekstil endüstrisinin çökeceğini ve ülkenin felakete sürükleneceğini büyük bir ciddiyetle savunuyorlardı. Onlara göre çocuk emeği, doğanın sanayiye sunduğu bedava bir hammaddeydi. Bu bedava hammadde gaspı, fiziksel bir sömürüydü; çocukların ciğerlerini pamuk tozlarıyla, omurgalarını ağır yüklerle ezen somut, kanlı canlı bir sömürü.

Bugün, o isli fabrikaların yerini steril, klimalı veri merkezleri ve pürüzsüz silikon vadileri aldı. Artık dokuma tezgahlarının altında ezilen fiziksel bedenler yok. Ancak sömürünün doğası yok olmadı; sadece form değiştirdi, soyutlaştı ve çok daha sinsi, çok daha evrensel bir boyuta ulaştı. Bizler, yirmi birinci yüzyılın milyarlarca akıllı telefon kullanıcısı, internet sörfçüsü ve sosyal medya tüketicisi, dijital çağın modern çocuk işçileriyiz. Fiziksel bedenlerimizle olmasa da, zihinsel mesaimizle, duygusal reaksiyonlarımızla ve bilişsel varlığımızla dünyanın en büyük, en acımasız ve en kârlı fabrikalarında, hem de tek bir kuruş ücret almadan, yedi gün yirmi dört saat çalışıyoruz. Bu yeni sömürü biçiminin adı “veri işçiliği”dir. Tıpkı on dokuzuncu yüzyılın kapitalistlerinin çocukların esnek vücutlarını bedava bir hammadde olarak görmesi gibi, bugünün dijital derebeyleri de, bir önceki bölümde uzun uzadıya tartıştığımız o tekno-feodal yapının efendileri olarak, bizim dijital izlerimizi, deneyimlerimizi ve hayatlarımızı doğanın onlara sunduğu sahipsiz, bedava bir maden olarak görmektedir.

Veri işçiliği kavramını anlamak için, klasik “çalışma” tanımımızı kökünden sarsmamız gerekir. Çalışmak, geleneksel anlamda belli bir mekanda, belli saatler arasında, belli bir ücret karşılığında fiziksel veya zihinsel enerji harcamaktır. Ancak dijital kapitalizm, üretim bandını fabrikadan çıkarıp hayatın bizatihi kendisine, varoluşumuzun her saniyesine entegre etmiştir. Sabah uyanıp telefonunuzun alarmını kapattığınız an, üretim mesainiz başlar. Okuduğunuz bir haberde hangi satırda kaç saniye durakladığınız, bir fotoğrafa bakarken göz bebeklerinizin nasıl hareket ettiği, kalp atış ritminizin gün içindeki seyri, klavyede harflere basma hızınız, öfkeniz, hüznünüz, siyasi eğilimleriniz, hatta rüyalarınızı şekillendiren bilinçaltı korkularınız… Bunların hepsi, saniyede milyarlarca işlem yapan algoritmalar tarafından sömürülen, sınıflandırılan ve paketlenen birer “hammaddedir”. Bizler, sadece var olarak, sadece yaşayarak, modern yapay zeka sistemlerini eğitiyoruz. O devasa dil modelleri (LLM), o muazzam görsel üretici yapay zekalar, bizim ücretsiz olarak sağladığımız milyarlarca satır metin, milyarlarca kare fotoğraf sayesinde o kusursuzluk seviyesine ulaştılar. Onların “zekası”, bizim bedavaya gasp edilmiş deneyimlerimizin algoritmik bir yansımasından ibarettir.

Kendi iç dünyamda bu konuyu tartarken hep şu trajik ironiye takılırım: Tarih boyunca köleler, en azından köle olduklarının bilincindeydiler. Zincirlerini görebiliyor, kırbaç şaklamasını duyabiliyorlardı. Oysa biz dijital köleler, kendi üretim bandımıza (akıllı telefonlarımıza) aşığız. O cihazları satın almak için aylarımızı, yıllarımızı harcıyor, sonra o cihazların içine girip teknoloji şirketleri için bedava çalışıyoruz. Bize sunulan sözde “bedava” hizmetler (arama motorları, mesajlaşma uygulamaları, sosyal ağlar), aslında maaşsız işçileri fabrikaya çekmek için kurulan parlak ve renkli tuzaklardan ibarettir. Siz bir harita uygulaması kullanarak gideceğiniz yere bedava ve hızlıca ulaştığınızı sanırsınız; oysa o esnada konum verinizle, hızınızla, duraklamalarınızla sistemin trafik öngörü algoritmasını eğitiyor, o şirketin gelecekte pazarlayacağı otonom sürüş sistemlerinin altyapısını kendi emeğinizle inşa ediyorsunuzdur. Sistemin gözünde siz bir müşteri değil, bir sensörsünüz. Hisseden, yürüyen, nefes alan ve en önemlisi “bedava” bir sensör.

Sanayi Devrimi döneminde, çocuk emeğinin bu vahşi sömürüsüne karşı yükselen itirazlar ilk başta marjinal ve ahmakça bulunmuştu. Ancak zamanla ahlaki uyanış ve sosyal baskılar, ünlü Fabrika Yasaları’nın (Factory Acts) çıkmasını sağladı. Çocuk işçiliği kademeli olarak yasaklandı, çalışma saatleri sınırlandı. Peki, dönemin kapitalistlerinin iddia ettiği gibi bu yasaklar İngiliz ekonomisini çökertti mi? Tekstil fabrikaları iflas mı etti? Tam aksine. Bedava ve savunmasız bir hammadde olan çocuk emeğine erişim engellendiğinde, sanayiciler ayakta kalabilmek için mecburen teknolojiye, gerçek inovasyona ve makinelerin geliştirilmesine yatırım yapmak zorunda kaldılar. İnsan bedenini sömürmek yasaklanınca, makine mühendisliği şaha kalktı. Yetişkin işçilere daha yüksek maaşlar ödendi, bu da kitlelerin alım gücünü artırdı. Çocuklar fabrikalardan çıkarılıp okullara gönderildi, bu da toplumun genel bilişsel kapasitesini ve eğitim seviyesini yükseltti. Yani o ahlaki müdahale (çocuk emeğinin yasaklanması), kapitalizmi çökertmemiş, onu terbiye ederek çok daha sofistike, çok daha verimli ve nispeten daha insani bir aşamaya taşımıştır. Üretimi yok etmemiş, üretimin felsefesini dönüştürmüştür.

Bugün, dijital çağda tam olarak aynı eşikte duruyoruz. Teknoloji lordları, yapay zekanın ve otonom sistemlerin gelişimi için “sınırsız ve kuralsız veri toplanmasının” şart olduğunu, eğer veri mahremiyeti yasaları katılaşırsa veya bu veri sömürüsüne bir bedel biçilirse inovasyonun öleceğini iddia ediyorlar. Bu, iki yüz yıl önceki pamuk fabrikası sahiplerinin argümanının birebir kopyasıdır. “Çocukları fabrikadan alırsanız batarız” diyenler ile “Bedava veriyi işlememizi engellerseniz yapay zeka gelişemez” diyenler aynı tarihsel şımarıklığın lacivertidir. Oysa bizim savunduğumuz otomasyon vergisi ve bu bağlamdaki “veri kullanım bedeli”, tam da Sanayi Devrimi’ndeki Fabrika Yasaları’nın bugün yapması gereken işlevi görecektir. İnsanın yaşam deneyimini bedava bir hammadde olarak sömürmenin önüne hukuki ve mali bir duvar örüldüğünde, dijital ekonomi çökmeyecek; aksine, olgunlaşacaktır.

Bu dönüşümün nasıl yaşanacağını anlamak için, “insan deneyiminin gaspı” dediğimiz olgunun anatomisini incelemeliyiz. İnsan deneyimi, doğadaki demir veya kömür gibi inorganik bir madde değildir. Bir insanın hüznü, neşesi, politik isyanı, sanatsal yaratıcılığı onun ruhundan, zihninden ve tarihsel bağlamından koparılamaz. Ancak teknoloji şirketleri, bizim hayatımızın bu en mahrem, en biricik anlarını matematiksel vektörlere, ağırlıklara ve parametrelere dönüştürerek bağlamından koparıyor ve birer meta haline getiriyor. Siz çok yakın bir arkadaşınızı kaybettiğinizde sosyal medyaya yazdığınız acı dolu bir veda mesajı, sizin için bir yas sürecidir. Ancak algoritma için o mesaj, “ölüm, keder, kayıp” etiketleriyle sınıflandırılan, gelecekte kederli insanlara hangi antidepresan reklamının veya hangi sigorta poliçesinin daha kolay satılabileceğini hesaplayan devasa bir istatistiksel modelin minik bir eğitim verisidir. Sizin acınız, şirket için kârdır. Sizin en insani deneyiminiz, sistemin çarklarını yağlayan bir yakıta dönüşmüştür.

Eğer bu sömürü çarkına, önceki bölümlerde temellendirdiğimiz gibi, bir vergilendirme, bir maliyet ve bir hukuki bariyer getirilirse ne olur? Yani sistem, “Madem bu veriyi eğitiyorsun ve bu veriden bir otonom değer yaratıyorsun, o halde bunun sosyal maliyetini ve veri işçiliğinin bedelini ödeyeceksin” derse ne yaşanır? Teknoloji şirketleri, her bir byte veri için, her bir algoritmik eğitim süreci için devlete (yani topluma) bir bedel ödemek zorunda kaldıklarında, öncelikle “veri oburluğu” sona erecektir. Şu an veri bedava olduğu için, şirketler ihtiyaçları olsun veya olmasın her şeyi, sokağınızdaki çöp kutusunun konumundan kalp ritminize kadar her detayı depolamaktadır. Maliyet sıfırsa, tüketim sonsuzdur. Ancak veri işlemeye, tıpkı karbon emisyonuna uygulanan Pigou tarzı bir vergi (ki bunu ikinci bölümde irdelemiştik) getirildiğinde, şirketler sadece gerçekten ihtiyaç duydukları, gerçekten inovatif değer yaratacak verileri, bedelini ödeyerek işlemeye başlayacaklardır. Bu, dijital ekosistemi çöplükten arındıracak, gözetim kapitalizminin (surveillance capitalism) sınırsız yayılmacılığını durduracaktır.

Dahası, çocuk emeğinin yasaklanması nasıl makinelerin gelişmesini sağladıysa, insan verisinin bedavaya gasp edilmesinin engellenmesi veya vergilendirilmesi de sentetik verilerin (synthetic data) ve çok daha az veriyle çalışabilen, insan mahremiyetine saygılı yeni nesil yapay zeka mimarilerinin (örneğin federated learning gibi tekniklerin) gelişmesini zorlayacaktır. Şirketler, devasa sunucularda tüm insanlığı fişlemek yerine, verinin cihazda kaldığı ve sadece anonimleştirilmiş çıkarımların vergilendirilmiş bir sistemde kullanıldığı ahlaki bir teknolojiye geçiş yapmak zorunda kalacaklardır. Çünkü sömürü pahalı hale geldiğinde, ahlak ve inovasyon zorunlu hale gelir. Kapitalizmin tek anladığı dil maliyettir; biz ona insan onurunu anlatamayız, ancak insan onurunu sömürmenin maliyetini artırabiliriz.

Bu bağlamda, “veri işçiliği” kavramını hukuk önünde bir hak talebine dönüştürmek, dijital çağın en büyük sendikal mücadelesidir. On dokuzuncu yüzyılda işçiler, “Bizim bedenimiz size ait değil, emeğimizin karşılığını istiyoruz” diyerek ayaklandılar, grevler yaptılar, kan döktüler. Yirmi birinci yüzyılın grevi, fabrikaları durdurmakla değil, veri akışını vergilendirmek ve mülkiyetini yeniden tanımlamakla olacaktır. Eğer bir yapay zeka modeli, bir hastanenin geçmiş on yıllık hasta kayıtlarıyla eğitilip yeni bir teşhis aracı olarak satılıyorsa; o modelin yarattığı milyarlarca dolarlık değerin asıl sahipleri o kodu yazan mühendisler kadar, o veriyi hastalıklarıyla, acılarıyla, kanlarıyla sağlayan o isimsiz hastalardır. Hastaların bu dolaylı “emekleri” yok sayılarak elde edilen her kâr, hırsızlıktır. Otomasyon vergisi veya algoritma vergisi, bu hırsızlığı durdurup, o haksız kazancı alarak, tekrar o hastanenin altyapısına, o toplumun refahına döndüren modern bir telafi mekanizmasıdır.

Çocuk işçiliği ile veri işçiliği arasındaki felsefi köprüyü kurarken, “rıza” kavramının nasıl manipüle edildiğine de dikkat çekmek elzemdir. Bir sanayi dönemi fabrikasında çalışan çocuğun orada bulunma “rızası” ne kadar geçerliyse, bugün bizlerin dijital platformlara verdiğimiz “rıza” da o kadar geçerlidir. Açlıktan ölmemek için madene inen bir çocuk, özgür iradesiyle sözleşme yapmış sayılmaz; o sadece yapısal bir şiddete boyun eğmiştir. Aynı şekilde, bugünün modern insanı da sosyal hayata karışabilmek, iş bulabilmek, eğitim görebilmek, iletişimde kalabilmek için o dijital platformları kullanmaya, yani o şirketlerin veri tarlalarında ücretsiz işçilik yapmaya “mecburdur”. Telefonunuzdaki o uzun kullanım koşullarını kabul etmeden “Kabul Ediyorum” butonuna basmanız, özgür bir seçim değil, dijital toplumdan aforoz edilmemek için imzaladığınız bir teslimiyet belgesidir. Tekel konumundaki platformlar bize bir seçenek sunmazlar; bize sadece kendi koydukları kurallara itaat etme şansı verirler. Böylesi devasa bir asimetrik güç ilişkisinin olduğu yerde, rızadan değil, ancak ve ancak yapısal bir sömürüden bahsedilebilir.

Eğer dördüncü bölümde anlattığımız “üretim kapasitesi” kavramını, bu bölümdeki veri işçiliği ile birleştirirsek, karşımıza muazzam bir tablo çıkar. Şirketlerin üretim kapasitesi, sadece sahip oldukları işlemciler (GPU’lar) değil, o işlemcileri besleyen o devasa insan deneyimi yığınlarıdır. Bizler, farkında olmadan o makinelerin birer dişlisi, o algoritmaların birer nöronu haline gelmiş durumdayız. Bizim varoluşumuz makineleşirken, makine bizim verimizle “insanlaşmaktadır”. Bir dil modeli, şiir yazabiliyor, felsefi tartışmalara girebiliyor veya empati kurabiliyormuş gibi görünebiliyorsa, bunun sebebi bizim şiirlerimizi, bizim felsefemizi ve bizim empati dolu yazışmalarımızı kelimesi kelimesine yutmuş olmasıdır. Biz makineye ruhumuzu üflüyoruz, makine o ruhu alıp bizi üretimden dışlamak için kullanıyor. Bu, kelimenin tam anlamıyla kendi katilini kendi kanıyla beslemektir. İnsanlık, kendi ürettiği zenginlik ve veri ile kendi ekonomik sonunu finanse eden, tarihteki ilk tür olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Tarihsel sürece baktığımızda, sömürünün her zaman kendi meşruiyet anlatısını yarattığını görürüz. Kölelik döneminde bunun meşruiyeti dindi veya ırksal hiyerarşilerdi. Sanayi devrimindeki çocuk emeğinin meşruiyeti, ilerleme ve ulusal zenginlikti. Bugün dijital çağdaki veri işçiliğinin ve gaspının meşruiyeti ise “kolaylık, hız ve bedava hizmet” illüzyonudur. Bize sürekli olarak “Bu hizmetleri bedava kullanıyorsunuz, karşılığında biraz veri vermeniz çok mu?” şeklinde bir anlatı dayatılmaktadır. Ancak bu, korkunç bir matematiksel yalandır. Bize sunulan o bedava e-posta servisinin veya sosyal medya platformunun maliyeti kişi başı yıllık birkaç doları geçmezken; o platformların bizim verimizle eğitip diğer şirketlere sattığı otonom sistemlerin, hedefli reklamların ve yapay zeka modellerinin bizim üzerimizden elde ettiği değer binlerce doları bulmaktadır. Ortada adil bir takas yoktur; ortada, yerlilerin elindeki paha biçilmez altınları birkaç renkli cam boncuk karşılığında satın alan sömürgecilerin modern bir versiyonu vardır. Biz, hayatımızın altınlarını, dijital lordların bize sunduğu renkli cam boncuklar (filtreler, beğeniler, bedava oyunlar) karşılığında gönüllü olarak teslim ediyoruz.

İşte otomasyon vergisi veya kapasite üzerinden alınacak bir veri sömürüsü vergisi, bu cam boncuk ticaretine devletin (yani organize olmuş toplumun) müdahale etmesidir. “Durun,” der bu yasa, “Siz bu insanların verisini, onların hayatlarını birleştirerek devasa bir ekonomik kapasite yaratıyorsunuz. Bu kapasite, sadece sizin şirketinizin kârı olamaz. Çünkü o verinin asıl kaynağı, sokaktaki insandır. Bu veriyle ürettiğiniz otomasyon, sokaktaki insanın işini elinden alacaksa, o insanın psikolojisini bozacaksa, toplumsal hiyerarşileri yıkacaksa; bu yıkımın bedelini, o bedava aldığınız verinin karşılığı olarak ödemek zorundasınız.” Bu, beşinci bölümde anlattığımız “algoritmanın hukuki bir özne olarak mali sorumluluk üstlenmesi” tezinin doğrudan pratik uygulamasıdır. Algoritma, bedavaya emdiği insan deneyiminin faturasını, vergi olarak geri öder. Böylece, rasyonel olmayan bir zenginleşme modeli (bedava girdi, sonsuz çıktı) rasyonel ve toplumsal olarak denetlenebilir bir modele (maliyetli girdi, vergilendirilmiş çıktı) dönüşür.

Bu vergilendirmenin ve dönüştürmenin nihai amacı, önceki bölümlerde de vurguladığımız gibi, sadece devlet hazinesini doldurmak değildir. Amaç, dijital çağda insanın yeniden tanımlanmasıdır. Eğer bizler sadece verilerinden faydalanılan, sonra da üretime katkısı olmadığı için Evrensel Temel Gelir (üçüncü bölümde neden bir illüzyon olduğunu tartıştığımız UBI) ile bir köşeye atılıp susturulan yığınlar olacaksak, insanlık serüvenimiz hüsranla sonuçlanmış demektir. Bizler, verinin “nesnesi” değil, hayatın “öznesi” olmak zorundayız. İnsan deneyiminin gasp edilmesi durdurulduğunda, yapay zeka şirketleri artık insanı “ikame etmeye” odaklanmaktan vazgeçip, insanı “güçlendirmeye” (augmentation) odaklanmak zorunda kalacaklardır. Çünkü insanı devreden çıkarıp sadece onun verisiyle kendi başına çalışan otonom bir sistem kurmanın maliyeti (vergisi) çok yüksek olacaktır. Sermaye, vergi yükünden kaçmak için insanla makinenin işbirliği yaptığı, insanın karar verici olduğu hibrit modellere yönelmeyi kârlı bulacaktır. Yani vergi, teknolojinin yönünü, insanı yok eden bir patikadan, insanla bütünleşen bir patikaya çevirecek o muazzam makastır.

Sanayi Devrimi’nde fabrikatörlerin o isli, karanlık binalarında çocukları çalıştırırken hissettikleri o sınırsız güç, o kibir, ne yazık ki bugün Silikon Vadisi’nin parlak kampüslerinde dolaşan teknoloji liderlerinin gözlerinde de okunmaktadır. “Biz dünyayı birbirine bağlıyoruz, biz bilgiye erişimi özgürleştiriyoruz” gibi afili sloganların arkasında, insanlık tarihinin gördüğü en keskin, en derin ve en sessiz mülksüzleştirme (dispossession) operasyonu yatmaktadır. Sahip olduğumuz en değerli şey, banka hesaplarımız veya evlerimiz değil; kimliğimiz, hafızamız, davranışlarımız ve duygularımızdır. Ve tüm bunlar, gözümüzün önünde, saniyenin binde biri hızında çekilip alınmakta, işlenmekte ve bize karşı birer ürün, birer işsizlik tehdidi olarak geri dönmektedir.

Bir yüzyıl sonra tarihçiler bugüne baktıklarında, bizim milyarlarca insan olarak gönüllü bir şekilde her hareketimizi, her düşüncemizi özel şirketlerin veri tabanlarına kaydettirmemizi, tıpkı bizim o kömür madenindeki çocuklara baktığımız gibi derin bir dehşet ve acımayla izleyeceklerdir. “Nasıl oldu da,” diyeceklerdir, “bu kadar zeki bir nesil, kendi varoluşsal özünü, hiçbir karşılık beklemeden, sadece birkaç dijital illüzyon uğruna devasa makinelere teslim etti?” Bu tarihsel utancı yaşamamak için, meseleyi salt bir teknoloji tartışmasından çıkarıp, insan hakları, emek sömürüsü ve vergi adaleti eksenine çekmek mecburiyetindeyiz.

Çocuk işçiliğinin yasaklanması, insanlığın vahşi kapitalizme karşı kazandığı en büyük ahlaki zaferlerden biriydi. O zafer, insanın sadece bir üretim faktörü, basit bir çark dişlisi olmadığını; bedeni, ruhu ve geleceği olan onurlu bir varlık olduğunu hukuken tescil etti. Bugün bizim vermemiz gereken savaş da tam olarak budur. Dijital çağın vahşi kapitalizmine, tekno-feodalizmine karşı; insan verisinin, insan deneyiminin, insan hüznünün ve neşesinin bedava bir hammadde olmadığını, bunların rasyonel hesaplamalara indirgenemeyecek kadar kutsal olduğunu haykırmak zorundayız. “Veri işçiliği”, köleliğin ve çocuk işçiliğinin modern reenkarnasyonudur. Ve bu sömürüyü bitirecek olan şey, lütuflar, ahlaki çağrılar veya şirketlerin vicdanı değildir; bu sömürüyü bitirecek olan tek şey, o görünmez algoritmaların üzerine çökecek, onların doymak bilmez veri iştahını kesecek ve insan deneyiminin bedelini onlardan tahsil edecek olan o demir gibi, adil ve tavizsiz otomasyon vergisidir. Biz, algoritmaları eğiten bedava işçiler değiliz; biz o algoritmaların efendisi, o verilerin tek ve gerçek sahibiyiz. Mülkiyetin doğası dijitalleştikçe, insanın özgürlük mücadelesi de dijitalleşmek ve vergi hukukunun o keskin kılıcını kuşanmak zorundadır. Aksi takdirde, karanlık maden dehlizlerinde kaybolan çocukların kaderi, pırıl pırıl parlayan ekranlarımızın ardındaki soğuk sunucu odalarında bizim kaderimiz olacaktır.


Bölüm 8: Otomasyon Vergisi ve “Zaman”ın Yeniden Dağıtımı

Ekonomi tarihinin en büyük trajedilerinden biri, insanın zamanını sadece bir üretim faktörüne, ölçülebilir bir maliyet kalemine ve nihayetinde “para”ya indirgemesidir. Benjamin Franklin’in o meşhur “vakit nakittir” düsturu, Sanayi Devrimi’nin şafağında yükselen yeni dünya düzeninin amentüsü haline gelmişti. Bu anlayışa göre zaman, harcanması, tasarruf edilmesi ve en önemlisi paraya tahvil edilmesi gereken doğrusal bir kaynaktı. İnsan ise bu kaynağı sermayenin hizmetine sunan bir “saat işçisiydi”. Ancak bugün, altıncı bölümde tartıştığımız o dijital derebeylik ve yedinci bölümde değindiğimiz veri işçiliği sömürüsü, bizi zamanın doğasını yeniden düşünmeye zorlayan bir kırılma noktasına getirdi. Eğer otomasyon ve yapay zeka, insanın binlerce yıldır yapmak zorunda olduğu fiziksel ve zihinsel angaryayı saniyeler içine sığdırabiliyorsa, ortaya çıkan bu devasa “zaman fazlası” kime aittir? Bu bölüm, otomasyon vergisinin sadece bir para toplama aracı değil, aslında insanın çalınmış zamanını ona iade eden, tarihsel bir “zaman yeniden dağıtım mekanizması” olduğu gerçeğini analiz edecektir.

Zamanın ekonomikleştirilmesi, aslında insanın kendi doğasına yabancılaşmasının en sinsi aşamasıdır. Geleneksel tarım toplumlarında zaman döngüseldi; mevsimlerin, güneşin ve biyolojik ihtiyaçların ritmine göre akardı. Bir köylü için zaman, “para” değil, “yaşamın akışıydı”. Sanayi Devrimi ile birlikte bu döngüsel zaman, fabrikanın o acımasız, doğrusal ve mekanik zamanı tarafından yutuldu. İşçiler artık kendi hayat ritimlerine göre değil, makinelerin devir hızına göre yaşamak zorundaydılar. Birinci bölümde Luddite’lerin isyanından bahsederken, onların sadece işlerini değil, aynı zamanda kendi hayatları üzerindeki zaman kontrolünü de kaybetmekten korktuklarını gözden kaçırmamalıyız. Fabrika sistemi, insanı on iki, hatta on altı saatlik mesailere mahkum ederken, ona karşılığında sadece hayatta kalmasına yetecek kadar para veriyordu. Zaman ise tamamen sermayenin mülkiyetine geçmişti.

Bugün, otomasyon ve algoritmalar sayesinde verimlilik daha önce hayal bile edilemeyecek seviyelere ulaşmış durumdadır. Bir algoritma, binlerce muhasebecinin haftalarca sürecek işlemini bir kahve molası süresinde tamamlayabiliyor. Bir robotik kol, bir grup işçinin tüm gün yapacağı montajı hatasız bir şekilde dakikalar içinde bitirebiliyor. Klasik iktisat teorisine göre bu verimlilik artışının topluma iki şekilde yansıması gerekirdi: Ya ürünler inanılmaz ucuzlayacak ya da insanların çalışma saatleri radikal bir şekilde düşecekti. Ancak ne yazık ki, tarihsel süreçte bu ikisi de beklenen ölçüde gerçekleşmedi. Üretim hızlandıkça, makineler geliştikçe biz daha az değil, daha çok ve daha stresli çalışmaya başladık. Çünkü makinelerin yarattığı o “zaman tasarrufu”, mülkiyet sahipleri tarafından kâra dönüştürüldü; çalışanlara ise “daha çok üretme” baskısı olarak geri döndü.

John Maynard Keynes, 1930 yılında kaleme aldığı o ünlü makalesinde, teknolojinin gelişmesiyle birlikte torunlarının (yani bizim neslimizin) haftada sadece on beş saat çalışacağını öngörmüştü. Keynes’e göre, teknolojik işsizlik sadece bir geçiş dönemi sorunuydu ve nihayetinde insanlık, ekonomik zorunluluklardan kurtulup “iyi yaşam”ın ne olduğunu keşfetmeye vakit bulacaktı. Ancak Keynes, kapitalizmin doymak bilmez iştahını ve mülkiyetin asimetrik dağılımını hafife almıştı. Verimlilik arttıkça, sermaye bu artışı yeni ihtiyaçlar yaratarak ve insanları daha fazla tüketime zorlayarak yuttu. Ortaya çıkan zaman fazlası, insanlara boş zaman olarak verilmek yerine, kâr marjlarını artırmak için sisteme geri pompalandı. İşte otomasyon vergisi, Keynes’in o yarım kalan rüyasını gerçekleştirecek olan yegane siyasi ve ekonomik müdahaledir.

Otomasyon vergisi, özünde “zamanın kamulaştırılması”dır. Eğer bir şirket, bir algoritma sayesinde yüz binlerce saatlik insan emeğinden tasarruf ediyorsa, o tasarruf edilen saatlerin bir bedeli olmalıdır. Devlet, otomasyon üzerinden aldığı bu vergiyle, aslında sermayenin elinde biriken o devasa zaman rantını tahsil eder. Bu tahsilatın amacı hazineyi zenginleştirmek değil, çalışma saatlerini toplumsal ölçekte düşürecek olan o yeni ekonomik yapıyı finanse etmektir. Vergi sadece para değildir; vergi, bir öğretmenin, bir mühendisin veya bir işçinin haftada beş gün yerine üç gün çalışabilmesini, geri kalan zamanını ise kendi ruhsal ve entelektüel gelişimi için harcayabilmesini sağlayan o toplumsal garantidir.

İnsanlık tarihinde “boş zaman” veya antik dünyadaki adıyla “otium”, her zaman sınıfsal bir ayrıcalık olmuştur. Antik Yunan’da Aristoteles, özgür bir insanın ancak “boş zamanı” (schole) olduğunda felsefe yapabileceğini ve siyasete katılabileceğini savunuyordu. Ancak bu boş zaman, o işleri yapmak zorunda kalan kölelerin emeği üzerine inşa edilmişti. Orta Çağ’da aristokrasi, köylülerin emeği sayesinde sanatla ve savaş sanatıyla ilgilenecek vakit buluyordu. Sanayi toplumunda ise boş zaman, sadece “emeğin yeniden üretimi” için verilen kısa bir mola süresine indirgendi. Hafta sonu tatili veya yıllık izinler, insanın özgürleşmesi için değil, pazartesi günü fabrikaya daha zinde dönebilmesi için tasarlanmış biyolojik bakım aralıklarıydı. Otomasyon vergisi ise, tarihte ilk kez, köleliğe veya sömürüye dayanmayan, makine emeğine dayalı evrensel bir “otium” çağını başlatma potansiyeline sahiptir.

“Otium” felsefesi, çalışmamak veya tembellik etmek demek değildir. Aksine, zorunluluktan ari bir yaratıcılık sürecidir. İnsanın kendi iradesiyle, bir para karşılığı olmaksızın, sırf merakı, tutkusu veya toplumsal fayda arzusuyla yaptığı her türlü eylem “otium” kapsamına girer. Üçüncü bölümde UBI’nın (Evrensel Temel Gelir) neden sadece para olarak kalacağını ve anlam krizini çözemeyeceğini tartışmıştık. Otomasyon vergisi sayesinde çalışma saatlerinin haftada yirmi veya on beş saate indirilmesi ise, UBI’dan çok daha derin bir dönüşümdür. Çünkü insanı üretim sürecinden tamamen koparıp bir köşeye atmak yerine, ona hayatının yarısını geri verir. İnsan hala toplumsal üretimin bir parçasıdır, hala bir mesleği ve statüsü vardır; ancak hayatının merkezi “iş” değil, “kendisi” olmaya başlar.

Çalışma saatlerinin düşürülmesi, modern toplumun en büyük patolojileri olan tükenmişlik sendromu, anksiyete ve kronik yorgunluk gibi sorunların da gerçek panzehiridir. Bizler bugün makinelerden daha hızlı olmaya çalışırken ruhumuzu kaybediyoruz. Otomasyon vergisi, makineyi bizim yerimize koşturup, bizim yavaşlamamızı sağlar. Bu yavaşlama, bir gerileme değil, aksine medeniyetin bir üst aşamasına geçiştir. İnsan, zamanını geri kazandığında, dördüncü bölümde bahsettiğimiz o görünmez arbitraj hileleriyle uğraşan finans dünyası yerine, beşinci bölümde değindiğimiz hukuki sorumluluklar üzerine düşünen, sanata vakit ayıran, çocuklarıyla nitelikli zaman geçiren, mahallesindeki sorunlarla ilgilenen gerçek bir “vatandaş”a dönüşür. Demokrasi, ancak zamanı olan insanların varlığıyla yaşayabilir. Zamanı olmayan, sadece hayatta kalmaya çalışan kitleler, manipülasyona ve popülizme her zaman açıktır.

Şahsi bir yorum eklemem gerekirse; modern insanın en büyük yanılgısı, teknolojinin bizi özgürleştireceğine dair beslediği o çocuksu inançtır. Teknoloji, eğer mülkiyeti ve meyveleri adilce dağıtılmazsa, sadece prangalarımızın rengini değiştirir. Eskiden fabrikadaki demir prangalar vardı, şimdi ise telefonumuzdaki bildirimlerin, bitmek bilmeyen e-postaların ve algoritmik performans ölçümlerinin dijital prangaları var. Otomasyon vergisi, bu dijital prangaları kıracak olan hukuki ve ekonomik balyozdur. Bir robotun vergilendirilmesi, bir insanın gün içindeki fazladan dört saatine özgürlük beratı verilmesidir.

Peki, bu zamanın yeniden dağıtımı ekonomik olarak nasıl mümkün olacaktır? Eleştirmenler, çalışma saatleri düştüğünde üretimin azalacağını ve refahın düşeceğini iddia ederler. Ancak bu argüman, otomasyonun kapasitesini tamamen göz ardı etmektedir. Eğer bir robot, on işçinin yaptığı işi yapabiliyorsa, o on işçinin çalışma saatlerini yarıya indirmek üretimi azaltmaz; sadece o işçilerin üzerindeki yükü hafifletir. Şirketler, robotun sağladığı verimlilik artışının bir kısmını “otomasyon vergisi” olarak ödediğinde, devlet bu fonu işçilerin eksilen mesai saatlerinin ücretlerini telafi etmek için kullanabilir. Böylece işçi, haftada otuz saat yerine on beş saat çalışır ama aynı maaşı almaya devam eder. Satın alma gücü korunur, üretim zaten robotlar tarafından fazlasıyla sağlanır, ancak toplumda muazzam bir boş zaman ve dolayısıyla muazzam bir “yaşam kalitesi” artışı meydana gelir.

Bu durum, aynı zamanda işsizlik sorununa da yapısal bir çözüm getirir. Mevcut sistemde bir işi ya bir kişi tam zamanlı yapar ya da o kişi işsiz kalır. Otomasyon vergisinin finanse ettiği kısa çalışma modellerinde ise, işler daha fazla insan arasında paylaştırılabilir. Birinci bölümde bahsettiğimiz “işin nöron tarafından devralınması” sürecinde, kalan sınırlı iş yükü tüm topluma yayılarak kitlesel işsizliğin ve dolayısıyla toplumsal patlamaların önüne geçilir. Bu, kapitalizmin o vahşi “kazanan her şeyi alır” mantığından, “üretimi makineler yapar, zamanı insanlar paylaşır” mantığına felsefi bir göçtür.

İnsanlığın “boş zaman” felsefesine zorunlu dönüşü, aynı zamanda ekolojik bir zorunluluktur. Sürekli çalışma, sürekli üretim ve sürekli tüketim döngüsü gezegenimizi tüketmektedir. Daha az çalışmak, daha az gereksiz üretim ve daha az karbon ayak izi demektir. Otomasyon vergisi, ikinci bölümde Pigou’nun dışsallık teorisiyle açıkladığımız o sosyal kirlenmeyi temizlediği gibi, gezegensel kirlenmeyi de dolaylı yoldan yavaşlatır. İnsanlar daha fazla zamana sahip olduklarında, hazır ve paketli gıdalar yerine kendi yemeklerini yapmaya, sürekli yeni eşyalar almak yerine ellerindekini onarmaya veya hobi bahçelerinde üretim yapmaya vakit bulurlar. Zamanın bolluğu, tüketim nesnelerine olan bağımlılığı azaltır.

Tarihsel örneklere baktığımızda, çalışma saatlerinin düşürülmesinin her zaman büyük bir dirençle karşılaştığını görürüz. 19. yüzyılda çocuk işçiliğinin yasaklanması (yedinci bölümde değindiğimiz gibi) ve çalışma saatlerinin on saate indirilmesi için verilen mücadelelerde sanayiciler “ekonomi batacak” diye feryat ediyorlardı. Oysa çalışma saatleri düştükçe insanların verimliliği arttı, eğitim seviyesi yükseldi ve orta sınıfın doğuşuyla ekonomi daha da canlandı. Bugün de aynı feryatları duyuyoruz. Ancak bugünkü fark, teknolojinin artık insanın fiziksel varlığına neredeyse hiç ihtiyaç duymayacak kadar gelişmiş olmasıdır. Biz artık verimlilik için değil, sadece sistemi devam ettirmek için çalışıyoruz. Çoğu modern iş, David Graeber’in tabiriyle “hikaye işler” (bullshit jobs) kategorisindedir; hiçbir gerçek değer üretmeyen ama insanların bir yerde sekiz saat durmasını gerektiren bürokratik saçmalıklardır. Otomasyon vergisi, bu anlamsız mesai zorunluluğunu ortadan kaldırarak insanı gerçek bir varoluşa davet eder.

Bu davet, aynı zamanda ahlaki bir davettir. İnsan, sadece “çalışan bir hayvan” (animal laborans) değildir. Bizler oyun oynayan (homo ludens), merak eden, keşfeden ve seven varlıklarız. Hayatımızın en verimli yıllarını soğuk ofis odalarında veya gürültülü fabrikalarda, sadece başkalarının kâr marjlarını yükseltmek için tüketmek, türümüze yapılmış bir hakarettir. Otomasyonun bize sunduğu en büyük hediye, eğer onu doğru yönetebilirsek, bu hakareti sona erdirmektir. Vergi burada bir cezalandırma değil, bir özgürleştirme bedelidir. Şirket makineyi kullanma hakkını satın alırken, toplum da o makine sayesinde kendi zamanını geri alma hakkını kazanır.

Zamanın yeniden dağıtımı, toplumsal eşitsizliği de en temelden sarsacaktır. Bugün zenginler ile yoksullar arasındaki fark sadece banka hesaplarındaki rakamlar değildir; en büyük fark “zaman yoksulluğudur”. Yoksul bir insan, hayatta kalabilmek için zamanının tamamını satmak zorundadır; kendine, ailesine veya gelişimine ayıracak tek bir saati bile yoktur. Zengin ise başkalarının zamanını satın alarak kendi zamanını genişletir. Otomasyon vergisi ve buna bağlı çalışma saati düzenlemeleri, zamanı bir kamu malı haline getirerek bu derin adaletsizliği giderir. Herkesin kendine ait bir zaman diliminin olması, gerçek eşitliğin başlangıcıdır.

Felsefi bir perspektiften bakarsak, otomasyon sonrası dünya bizi “Varlık” ve “Oluş” üzerine yeniden düşünmeye iter. Martin Heidegger’in dediği gibi, modern teknik her şeyi bir “stok” (Bestand) olarak görür; doğayı, nehirleri ve insanı sadece kullanılmaya hazır birer kaynak olarak tanımlar. Otomasyon vergisi, insanın bir “kaynak” veya “stok” olarak görülmesini reddeder. Makineyi stok haline getirir, insanı ise o stokun yarattığı değerle özgürleşen, zamanı üzerinde hüküm süren bir “varlık” haline getirir. Zamanın paraya tahvil edildiği o karanlık çağ kapanırken, zamanın “yaşama” tahvil edildiği yeni bir çağ açılacaktır.

Sonuç olarak, otomasyon vergisi sadece mali bir düzenleme değil, insanlığın binlerce yıllık “çalışma laneti”nden kurtuluş biletidir. Verimliliğin meyvelerini birkaç teknoloji lordunun kasasına kilitlenmekten kurtarıp, her bireyin kendi hayat takvimine serpiştirdiğimizde, gerçek medeniyet o zaman başlayacaktır. Zamanın yeniden dağıtımı, insanın kendi hayatının mimarı olması demektir. Eğer otomasyon devrimi bizi daha az çalışıp daha çok yaşamaya götürmeyecekse, o zaman bu kadar zekaya, bu kadar algoritmaya ve bu kadar işleme gücüne ne gerek vardı? Biz makineleri dünyayı daha hızlı tüketmek için değil, hayatı daha derinlemesine hissetmek için yaptık. Otomasyon vergisi, bize bu temel gerçeği hatırlatan ve zamanın kutsallığını paranın tahakkümünden kurtaran o büyük sosyal devrimin adıdır. Artık saatlerimizi patronlara değil, kendimize kurma vaktimiz gelmiştir.



Bölüm 9: Tekno-Feodalizm ve Orta Sınıfın Ölümü

Tarihsel perspektiften, çok geniş bir zaman tünelinden geriye dönüp baktığımızda, insanlık tarihinin büyük bir kısmında “orta sınıf” diye bir kavramın var olmadığını, bunun sadece belirli bir ekonomik modelin zorunlu kıldığı geçici bir anomali olduğunu açıkça görebiliriz. İnsanlığın binlerce yıllık yazılı tarihi; gücü, toprağı ve silahları elinde tutan çok küçük bir elit azınlık ile hayatta kalmak için o toprağı işlemek zorunda olan devasa, yoksul ve güvencesiz bir yığın arasındaki dramatik uçurumun tarihidir. Roma İmparatorluğu’nda patrisyenler ve plepler, feodal Avrupa’da lordlar ve serfler, sömürge imparatorluklarında efendiler ve köleler vardı. İki kutuplu, keskin hatlarla ayrılmış, geçişin neredeyse imkansız olduğu bu katı hiyerarşi, tarım devriminden sanayi devrimine kadar insanlığın varsayılan işletim sistemiydi. Bugün, “orta sınıf” dediğimiz, eğitim yoluyla sınıf atlanabilen, liyakate dayalı, refahtan pay alan, mülkiyet sahibi olabilen ve çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakabileceğine inanan o devasa kitle, aslında Sanayi Devrimi’nin ve onu takip eden endüstriyel kapitalizmin kendi çarklarını döndürebilmek için mecburen yarattığı bir tampon bölgedir. Ancak dijital devrimin yıkıcı dalgaları kıyılarımıza vururken, bu tarihsel anomalinin sonuna geldiğimizi, kapitalizmin o altın çağında inşa edilen tampon bölgenin algoritmalar tarafından acımasızca yutulduğunu dehşetle izliyoruz.

Orta sınıfın doğuşu, sermayenin merhametinden değil, çaresizliğinden kaynaklanmıştı. Devasa fabrikalar kurulduğunda, küresel tedarik zincirleri inşa edildiğinde, anonim şirketler kıtalararası ticaret yapmaya başladığında, sermayedarların bu muazzam karmaşıklığı tek başlarına yönetmeleri imkansız hale geldi. Fabrikadaki işçileri denetleyecek mühendislere, bilançoları tutacak muhasebecilere, sözleşmeleri hazırlayacak avukatlara, ürünleri tasarlayacak mimarlara, işleyişi yönetecek müdürlere ve sistemi ayakta tutacak devasa bir bürokrasiye ihtiyaçları vardı. Sermaye, sırf kendi varlığını sürdürebilmek ve büyüyebilmek için, kendi kârından ciddi bir pay feragat ederek bu bilgili, eğitimli ve analitik zekaya sahip “beyaz yakalılar” ordusunu finanse etmek zorundaydı. İşte orta sınıf, bilgiye, uzmanlığa ve analitik düşünceye olan bu yakıcı “ihtiyacın” bir ürünü olarak tarih sahnesine çıktı. İhtiyaç o kadar büyüktü ki, bu sınıf muazzam bir pazarlık gücü elde etti. Sendikalar kurdular, meslek odaları oluşturdular, demokrasinin kurallarını kendi lehlerine yazdırdılar ve refah devleti dediğimiz o büyük toplumsal uzlaşmayı sermayeye kabul ettirdiler. Birinci bölümde bahsettiğimiz insanın kas gücünden nöron gücüne geçişi, tam da bu orta sınıfın doğuş hikayesiydi.

Fakat bugün, yapay zekanın ve derin öğrenme algoritmalarının eksponansiyel bir hızla gelişmesiyle birlikte, sermayenin orta sınıfın nöronlarına olan o yakıcı ihtiyacı ortadan kalkmaktadır. İktisat biliminin en temel kavramlarından biri olan “marjinal maliyet”, bu yok oluşun en acımasız matematiğidir. Marjinal maliyet, bir maldan veya hizmetten bir birim daha üretmek için katlanılması gereken ilave maliyettir. Bir insan avukatın bir sözleşmeyi incelemesinin maliyeti vardır; o avukat yorulur, saatlik ücret talep eder, ofis alanına ihtiyaç duyar ve aynı anda sadece tek bir sözleşmeye odaklanabilir. İkinci bir sözleşme için ikinci bir avukata veya daha fazla mesai ücretine ihtiyaç vardır. Yani insan emeğinin marjinal maliyeti her zaman yüksektir ve doğrusaldır. Oysa o sözleşmeyi incelemek üzere eğitilmiş bir yapay zeka algoritması için birinci sözleşmeyi incelemek ile bir milyonuncu sözleşmeyi incelemek arasındaki marjinal maliyet neredeyse sıfırdır. Sadece milisaniyelik bir işlemci gücü ve önemsiz bir elektrik tüketimi gerektirir. Yorulmaz, uyumaz, hata payı giderek düşer ve asla maaş zammı istemez.

Emeğin marjinal maliyeti sıfıra yaklaştığında, o emeği sunan insanın ekonomik değeri de kaçınılmaz olarak sıfıra doğru hızla düşer. Bu, yerçekimi kanunu kadar kesin ve acımasız bir piyasa gerçeğidir. Orta sınıfın gücü, sahip oldukları bilginin ve analitik yeteneğin “kıt” olmasından kaynaklanıyordu. Yapay zeka, bilgiyi ve analitik işlemeyi kıt bir kaynak olmaktan çıkarıp, elektrik veya su gibi her an musluktan akabilen, sınırsız ve neredeyse bedava bir kaynağa dönüştürmektedir. Finansal analizler, tıbbi teşhisler, hukuki içtihat taramaları, yazılım kodlamaları, mimari tasarımlar, dil çevirileri… Yıllarca dirsek çürütülerek, devasa eğitim kredileri ödenerek elde edilen o prestijli orta sınıf uzmanlıkları, marjinal maliyeti sıfır olan kod satırları tarafından saniyeler içinde kopyalanıp ikame edilmektedir. Bu ikame gerçekleştiğinde, orta sınıfın sermaye karşısındaki o tarihi pazarlık gücü de buharlaşır. Grev yapamazsınız, çünkü makine çalışmaya devam eder. Daha iyi çalışma koşulları talep edemezsiniz, çünkü kapıda sizin işinizi yapmaya hazır bir algoritma beklemektedir. Masadan kalktığınız anda yerinizin doldurulacağı bir denklemde, pazarlık yapmak imkansızdır; yapabileceğiniz tek şey sunulan şartlara boyun eğmektir.

Bu boyun eğiş süreci, kapitalizmin kendisini de dönüştürerek bizi yepyeni, ancak tarihsel olarak çok tanıdık bir kabusun içine doğru çekmektedir: Tekno-Feodalizm. Kapitalizm, doğası gereği bir piyasa ekonomisidir; rekabete, yeniliğe ve girişimciliğe dayanır. Kâr, yeni bir ürün icat ederek veya var olan bir ürünü daha ucuza üreterek elde edilir. Oysa feodalizm, rekabete değil, “ranta” ve “toprak mülkiyetine” dayanır. Lordlar üretim yapmazlar, sadece sahip oldukları toprakta yaşayan ve üreten serflerden haraç alırlar. Altıncı bölümde Ricardo’nun rant teorisini veri dünyasına uyarlarken değindiğimiz bu olgu, tekno-feodalizmin temel yapı taşıdır. Bugün dünyayı yöneten devasa teknoloji şirketleri, klasik anlamda kapitalist şirketlerden ziyade feodal çağın toprak ağalarına dönüşmüş durumdadırlar. Onlar geleneksel anlamda ürün üretip satmazlar; onlar “platform” inşa ederler. Bu platformlar, e-ticaret siteleri, sosyal medya ağları, uygulama mağazaları veya bulut bilişim altyapıları, dijital çağın yeni feodal arazileridir.

Bu yeni düzende, eskiden kapitalizmin girişimcileri veya orta sınıf profesyonelleri olan kitleler, bu dijital arazilerde yaşamak ve iş yapmak zorunda olan dijital serflere dönüşmektedirler. Bir uygulama geliştiricisini düşünün. Aylarını harcayarak bir yazılım yapar. Ancak o yazılımı insanlara ulaştırabilmesi için, akıllı telefonların işletim sistemlerini, yani dijital toprağı elinde tutan iki büyük teknoloji lordundan birine biat etmek zorundadır. Ürettiği her değerin, kazandığı her kuruşun yüzde otuzunu “platform vergisi” (dijital haraç) olarak lorda ödemek mecburiyetindedir. Klasik bir serfin topraktan elde ettiği mahsulün bir kısmını lordun ambarına taşıması ile bir yazılımcının kazancının üçte birini uygulama mağazasına kesinti olarak bırakması arasında felsefi veya ekonomik hiçbir fark yoktur. İkisi de mülkiyetin ve erişimin asimetrik gücüne dayanan, rekabetsiz bir rant sömürüsüdür.

Aynı şekilde, bir lokanta sahibini ele alalım. Eskiden mahallesinde iyi yemek yaparak ayakta kalabilen bu küçük girişimci, bugün yemek sipariş platformlarının (dijital lordların) algoritmasına dahil olmadan müşteri bulamaz hale gelmiştir. Kendi mutfağında, kendi malzemesiyle yaptığı yemeğin kârının muazzam bir kısmını, sadece kendisini görünür kıldığı için platforma vermek zorundadır. Dahası, platform, lokantanın hangi müşterilere ulaştığını, hangi saatlerde sipariş aldığını, hangi yemeklerin popüler olduğunu bilir (yedinci bölümde anlattığımız veri gaspı). Lord, bu veriyi serfine karşı kullanır; en çok satan yemeklerin benzerlerini kendi “hayalet mutfaklarında” üretip algoritmanın en üstüne yerleştirerek serfini kendi arazisinde yavaş yavaş boğar. Algoritma hem yargıç hem jüri hem de cellattır. Kullanıcıların (serflerin) mahkemeye gitme, hakkını arama veya şeffaflık talep etme hakkı yoktur; zira “kullanıcı sözleşmeleri”, lordun mutlak egemenliğini ilan eden feodal yasalardan ibarettir.

Şahsi dünyamda, meselelere makro ekonomik rakamların ötesinde insan psikolojisi üzerinden de bakmaya çalıştığımda, orta sınıfın bu eriyiş sürecinin yarattığı o derin, sessiz travmayı her an hissedebiliyorum. Kendini “başarılı” sayan, üniversite diplomalarını duvarlarına asan, bir gün çok çalışarak zengin olabileceği yanılsamasına inandırılmış milyonlarca insan, aniden kendi uzmanlıklarının ve statülerinin devasa bir dijital kıyma makinesinde öğütüldüğünü fark ediyorlar. Bu, sadece bir gelir kaybı değil, aynı zamanda varoluşsal bir kimlik kaybıdır. “Ben ne işe yararım?” sorusu, modern insanın ruhunu kemiren bir zehre dönüşüyor. Düne kadar şirketin en kritik kararlarını alan bir analist, bir sabah uyandığında kendi yazdığı raporun bin kat daha iyisini on saniyede yazan bir dil modeliyle karşılaştığında, sadece işini değil, dünyaya ve kendine dair kurduğu tüm anlam çerçevesini kaybeder. Bu statü kaybı ve güvencesizlik, toplumları radikalleştiren, popülizmi besleyen ve demokrasiyi içeriden çürüten o büyük öfkenin ana kaynağıdır. Kaybedecek bir şeyi kalmayan ve geleceğe dair hiçbir umudu olmayan eski bir orta sınıf, siyasi manipülasyonlara açık, patlamaya hazır bir barut fıçısıdır.

Tekno-feodalizmin, geleneksel kapitalizmden ayrıldığı en kritik ve en karanlık nokta, “tüketiciye” olan ihtiyacın ortadan kalkmasıdır. Henry Ford’un işçilerine ürettikleri arabaları alabilecek kadar maaş verme felsefesini ikinci bölümde anımsatmıştık. Kapitalizmin yaşam kaynağı, cebinde parası olan ve o parayı harcayarak sistemi döngüde tutan orta sınıftı. Orta sınıf çökerse, kimse ev, araba, buzdolabı alamaz ve kapitalist kriz patlak verirdi. Ancak tekno-feodal lordlar, gelirlerini geleneksel meta satışından değil, “veri sömürüsünden”, finansallaşmadan ve dikkat ekonomisinden elde etmektedirler. Bir sosyal medya devinin veya arama motorunun, sizin cebinizde para olup olmamasıyla zerre kadar ilgisi yoktur. İşsiz kalmış, bankaya borçlanmış ve evden çıkamayan depresif bir birey olmanız, algoritma için mükemmel bir fırsattır. Siz o umutsuzlukla ekranı saatlerce kaydırdıkça, reklam izledikçe, öfkeyle yorum yaptıkça veri üretirsiniz. Sizin yoksulluğunuz, platformun veri zenginliğini azaltmaz; aksine sizi o ekrana daha çok hapsederek lordun rantını artırır. Bu, sistemin insana olan “ekonomik bağımlılığının” tamamen koptuğu andır. Artık tüketici bile değilsinizdir; siz sadece madeni çıkarılan, işlenip satılan bir veriden ibaretsiniz.

İşte böylesine distopik ve mutlak bir güç temerküzü karşısında, meselenin salt bir “teknoloji etiği” veya “rekabet hukuku” sorunu olmadığını, medeniyetin yapıtaşlarına dair bir varoluş krizi olduğunu idrak etmeliyiz. Emeğin pazarlık gücünün bittiği, orta sınıfın parçalanıp güvencesiz dijital serflere (gig economy işçilerine) dönüştüğü bu karanlık gidişatı durdurabilecek olan yegane güç, devletin ve hukukun o radikal müdahale kapasitesidir. Otomasyon vergisi, bu bağlamda, teknoloji şirketlerinin bilançolarından üç beş kuruş koparma çabası değil; tekno-feodal lordların şatolarını kuşatan, onların o sıfır marjinal maliyetli algoritmik güçlerini kırıp, zenginliği yeniden tabana yaymayı amaçlayan modern bir köylü isyanının yasal formudur.

Makinenin ve algoritmanın yarattığı verimlilik, eğer başıboş bırakılırsa toplumu ikiye böler: Algoritmayı yazan, mülkiyetini elinde tutan milyarder lordlar sınıfı ve o algoritmaların merhametine kalmış, gündelik işlerde (kuryelik, şoförlük, basit veri etiketleme) ömür tüketen devasa, çaresiz bir prekarya (güvencesizler) sınıfı. Orta sınıfın ölümü, bu iki uç arasındaki köprünün yıkılması demektir. Köprü yıkıldığında ise, tarihin bize defalarca gösterdiği gibi, geriye sadece şiddet ve kaos kalır. Bizim yapmamız gereken şey, teknolojik gelişmeyi inkar edip Luddite’ler gibi makineleri kırmak değil; o makinelerin yarattığı devasa artı değeri, otomasyon vergisi gibi mekanizmalarla kamuya aktararak, insanların sadece uzmanlıkları ve kas güçleri için değil, “insan” oldukları için değer gördükleri yeni, adil ve onurlu bir toplumsal mimari inşa etmektir. Tekno-feodalizmin karanlık kışına karşı, insan iradesinin aydınlık baharını savunmak, çağımızın en büyük ahlaki ödevidir.

Peki, marjinal maliyetin sıfıra inmesiyle birlikte ekonomik değerini yitiren orta sınıf profesyonellerinin, kendi varoluşlarını sadece üretkenlik üzerinden değil de toplumsal katılımcılık üzerinden yeniden tanımlayabilecekleri o yeni zihinsel sıçrama nasıl gerçekleşecektir?


Bölüm 10: Biyolojik Kapasitenin Sınırı ve Makinenin Sınırsızlığı

İnsanlık, evrimsel tarihinin başından beri doğanın amansız sınırlarıyla mücadele etmiştir. Yerçekimine karşı koymak, soğuktan korunmak, karanlığı aydınlatmak ve en nihayetinde zamanın akışını bükmek için icat ettiğimiz her alet, biyolojik yetersizliklerimize verilmiş birer cevaptır. Etimiz yumuşaktır, kemiklerimiz kırılgandır ve zihnimiz, ne kadar muazzam olursa olsun, nörokimyasal bir yorgunluk döngüsüne tabidir. Dünyanın en zeki insanı da, en güçlü işçisi de güneşin batışıyla ve bedenin o kadim uyku çağrısıyla teslim bayrağını çekmek zorundadır. Yirmi dört saatlik bir günün içine hapsedilmiş durumdayız ve en iyi ihtimalle bunun sadece üçte birini, belki de yarısını tam bir odaklanma ve üretkenlikle geçirebiliriz. İnsanın üretim kapasitesi, doğası gereği lineerdir; yani doğrusal bir çizgi izler. Bir fabrikanın üretimini iki katına çıkarmak isterseniz, ya işçi sayısını iki katına çıkarmanız ya da mevcut işçilerin mesai saatlerini dayanılmaz sınırlara kadar esnetmeniz gerekir ki bu da eninde sonunda biyolojik bir çöküşle (tükenmişlik, hastalık, ölüm) sonuçlanır. Ancak bugün, karşımızda duran yeni üretim paradigması, bu biyolojik sınırların hiçbirini tanımayan, uykuya, yemeğe veya psikolojik molalara ihtiyaç duymayan, lineer değil eksponansiyel (katlanarak) büyüyen bir devdir. Makine, yorulmaz. Algoritma, tükenmez. Bu ontolojik asimetri, sadece ekonomik bir rekabet sorunu değil, türümüzün gezegen üzerindeki varoluşsal hayatta kalma mücadelesinin ta kendisidir.

Daha önceki tartışmalarımızda, özellikle insanın kas gücünden nöron gücüne geçişindeki o ontolojik kopuşu ve dijital derebeyliğin yarattığı haksız rantı derinlemesine incelemiştik. Ancak meselenin biyolojik ve termodinamik boyutunu kavramadan, otomasyon vergisinin neden basit bir maliye politikası değil de evrimsel bir savunma kalkanı olduğunu tam olarak anlayamayız. İnsan bedeni ve zihni, milyonlarca yıllık bir evrimin ürünüdür ve bu evrim, bizi sürekli “açık” ve “üretken” olmak üzere değil, enerjiyi korumak ve hayatta kalmak üzere tasarlamıştır. Odaklanmak kalori yakar. Karar vermek iradeyi tüketir. Bir doktorun günde yirminci hastasına koyduğu teşhisin isabet oranı ile ilk hastasına koyduğu teşhisin isabet oranı, biyolojik yorgunluk nedeniyle asla aynı olamaz. Bir yargıcın öğleden sonra verdiği kararların, sabah verdiği kararlara göre istatistiksel olarak daha katı ve toleranssız olduğu bilinen bir gerçektir. İnsan, kendi bedeninin kimyasal dalgalanmalarının esiridir.

Buna karşılık, bir yapay zeka algoritması için yirminci işlemi yapmak ile iki milyarıncı işlemi yapmak arasında isabet, hız veya kalite açısından hiçbir fark yoktur. Silikon ve elektrik, karbon ve kana karşı amansız bir üstünlük kurmuştur. İşlem gücü (compute) ve elektrik sağlandığı sürece, makine sonsuz bir şimdiki zamanın içinde, kusursuz bir performansla çalışmaya devam eder. Dahası, insanın öğrenme süreci bireyseldir ve aktarımı yavaştır. Bir insanın bir dili, bir programlama dilini veya bir zanaatı öğrenmesi yıllar alır. O insan öldüğünde, o bilgi birikiminin büyük bir kısmı onunla birlikte yok olur; yeni neslin aynı bilgiyi sıfırdan, tekrar yıllarını harcayarak öğrenmesi gerekir. Yapay zeka ise “anında kopyalanabilen” bir bilişsel kapasiteye sahiptir. Bir otonom sürüş algoritması, tek bir aracın yaptığı kazadan çıkardığı dersi, saniyenin binde biri hızında dünya üzerindeki milyonlarca diğer araca aktarabilir. İnsanın bilgi birikimi aritmetik olarak artarken, makinenin bilgi birikimi geometrik olarak katlanır. Bu asimetrik rekabet ortamında, insanın serbest piyasa koşullarında makineyle “rekabet etmesini” beklemek, bir at arabasını bir ışınlanma cihazıyla yarışa sokmaktan farksızdır.

Şahsi gözlemlerim, modern insanın bu biyolojik sınırlılığı reddetme çabasının yarattığı o trajikomik ve bir o kadar da acı verici tabloya sık sık takılır. Kendimizi algoritmaların hızına uydurmaya çalışıyoruz. Kahve tüketimini artırıyoruz, biyo-hackleme (biohacking) yöntemlerine başvuruyoruz, nootropik akıllı haplar yutuyoruz, uyku saatlerimizi kısaltıyoruz. Her an gelen e-postalara, bildirimlere ve algoritma tabanlı performans ölçümlerine saniyeler içinde cevap verebilmek için kendi biyolojik ritmimizi tahrip ediyoruz. Ancak bu nafile bir çabadır. Et, silikonu yenemez. İnsan, makinenin hızına yetişmeye çalıştıkça kendi insanlığından feragat eder, psikolojik olarak parçalanır ve en sonunda, kaçınılmaz bir biyolojik iflas olan “tükenmişlik sendromu” (burnout) ile sistemin dışına atılır. Sekizinci bölümde bahsettiğimiz “zamanın yeniden dağıtımı” vizyonu, tam da insanın bu biyolojik iflasını durdurmak için atılması gereken bir adımdı. Makinenin sınırsızlığını, insanın sınırlarını korumak için kullanmalıyız, o sınırları zorlamak için değil.

Kapitalizmin mevcut mimarisi, bu asimetriyi korkunç bir sömürü aracına dönüştürmektedir. Sermaye sahibi için insan, her zaman arızalı, öngörülemez ve maliyetli bir üretim faktörüdür. İnsan sendikalaşır, hastalanır, hamile kalır, depresyona girer, zam ister. Makine ise sermayenin en ıslak rüyasının vücut bulmuş halidir: Mutlak itaat ve sonsuz kapasite. Eğer piyasa mekanizmasına hiçbir dışsal müdahale (örneğin bir vergi) yapılmazsa, kâr maksimizasyonunu hedefleyen her rasyonel şirket, biyolojik sınırları olan insanı üretim denkleminden çıkarıp, yerine sınırsız kapasiteli makineyi koyacaktır. İkinci bölümde Pigou’nun teorisi üzerinden anlattığımız o dışsallık, tam da bu ikamenin sonucudur. Şirket makineyi alarak kendi iç verimliliğini sonsuzluğa doğru uzatırken, işsiz kalan, güvencesini yitiren ve biyolojik ihtiyaçları devam eden devasa insan kitlelerinin maliyeti sokağa, yani topluma atılmaktadır.

İşte otomasyon vergisi, bu termodinamik ve biyolojik asimetriyi dengelemek üzere tasarlanmış evrimsel bir eşitleyicidir. Makine yorulmaz, uyumaz ve maaş istemez. Bu durum onu, mevcut sistemde insan emeği karşısında haksız ve yenilemez bir konuma getirir. Devletin, bir algoritmanın veya robotun kullandığı “işlem gücüne”, “bant genişliğine” veya “enerji tüketimine” orantılı olarak koyacağı bir otomasyon vergisi, makineye suni bir “yorgunluk” veya suni bir “biyolojik maliyet” eklemek anlamına gelir. Bu vergi, makinenin sıfıra yakın olan marjinal maliyetini yukarı çekerek, insanın o biyolojik sınırlarından kaynaklanan maliyetiyle rekabet edebilir bir seviyeye getirir. Amacımız makineyi durdurmak değil, makinenin o haksız sınırsızlığını fiyatlandırarak, insanın hayatta kalma şansını garanti altına almaktır.

Bu fiyatlandırma, aynı zamanda çok derin bir ahlaki tercihi yansıtır. Toplum olarak neyi değerli buluyoruz? Kusursuz bir verimliliği mi, yoksa insan onurunu ve refahını mı? Eğer sadece verimliliği seçersek, insanın bu gezegende hiçbir yeri kalmaz. Çünkü eninde sonunda her iş, makineler tarafından insandan daha iyi ve daha hızlı yapılacaktır. Ancak, insanı değerli kılan şey onun ne kadar hızlı veri işlediği değil, o veriye nasıl bir anlam yüklediğidir. Acı çeken, sevinen, öleceğini bilen ve bu bilinçle sanat üreten, felsefe yapan, toplum inşa eden varlık insandır. Makinenin sınırsızlığı, anlamsız bir sınırsızlıktır. Bir yapay zeka saniyede milyarlarca şiir yazabilir, ama o şiirlerin hiçbirinde kalp kırıklığının o soğuk ve ağır gerçekliği yoktur; çünkü algoritmanın kalbi yoktur, kırılmaz. Biyolojik sınırlarımız, aslında bizim anlam dünyamızın çerçeveleridir. Ölümlü olduğumuz için zamanımız değerlidir; yorulduğumuz için dinlenmenin hazzı vardır; hata yaptığımız için affetmenin ve erdemin bir anlamı vardır.

Mevcut serbest piyasa düzeni, insanın bu kusurlarını, yani onu insan yapan temel özelliklerini birer “verimsizlik” olarak cezalandırırken, makinenin ruhsuz kusursuzluğunu ödüllendirmektedir. Otomasyon vergisini savunmak, insan biyolojisinin bu “kusurlarını” savunmaktır. Makinenin o sınırsız, durmak bilmez üretim kapasitesinden alınan vergi ile finanse edilecek olan yeni sosyal düzen, insana hata yapma, yorulma, dinlenme ve en önemlisi “üretken olmadan da var olma” hakkını geri verecektir. Yedinci bölümde çocuk işçiliğinin yasaklanmasının üretimi nasıl dönüştürdüğünü konuşmuştuk. Bugün de makinenin sınırsız kullanımının vergilendirilmesi, kapitalizmi sadece “hız ve hacim” üzerinden dönüştürmekten çıkarıp, “kalite ve insan refahı” eksenine oturtacaktır.

Dahası, bu sınırsızlık efsanesinin fiziksel bir bedeli de vardır. Algoritmalar biyolojik olarak yorulmasalar da, devasa bir karbon ayak izine ve enerji tüketimine sahiptirler. Trilyonlarca parametreli bir yapay zeka modelini eğitmek ve her gün milyarlarca sorguya cevap vermesini sağlamak için harcanan elektrik ve bu işlemcileri soğutmak için kullanılan su miktarı gezegenin ekolojik sınırlarını zorlamaktadır. Yani makinenin sınırsızlığı illüzyonu, aslında doğanın sınırlarına çarpıp parçalanmaya mahkumdur. Otomasyon vergisi, makinenin bu ekolojik oburluğunu da dizginleyecek bir mekanizmadır. Vergilendirilen kapasite, şirketleri daha verimli kodlar yazmaya, daha az enerji tüketen algoritmalar geliştirmeye zorlayacaktır. Sınırsızlık inancı her zaman müsriflik doğurur; sınır (vergi) ise zekayı ve gerçek inovasyonu tetikler.

Bu evrimsel stratejinin kalbinde, türümüzün kendi yarattığı bir “yeni tür” ile olan ilişkisinin yeniden tanımlanması yatmaktadır. Bizler Homo Sapiens olarak, dünyayı fiziksel olarak manipüle edebildiğimiz için zirveye oturduk. Şimdi ise dijital olarak her şeyi manipüle edebilen Machina Sapiens (veya algoritmalar ağı) ile karşı karşıyayız. Tarihte ilk defa, kendimizden daha yetenekli, daha hızlı ve daha dayanıklı bir “varlık” inşa ettik. Eğer bu yeni varlığın ürettiği gücü ve kaynakları, tüm türümüzün hayatta kalmasını ve refahını finanse edecek kurumsal mekanizmalarla (vergiler ve gelir dağıtımı modelleriyle) bağlayamazsak, evrimsel yarışta kendi yarattığımız bu varlık tarafından tasfiye edileceğiz. Orta sınıfın çöküşü (dokuzuncu bölümde incelediğimiz gibi), bu tasfiyenin sadece ilk aşamasıdır.

Bu nedenle, biyolojik kapasitemizin sınırlarını bir utanç kaynağı veya aşılması gereken bir engel olarak görmek yerine, onu korunması gereken kutsal bir alan olarak kabul etmeliyiz. Makinenin eksponansiyel üretimini, serbest bırakılmış vahşi bir nehir gibi düşünün. Eğer bu nehrin önüne bir baraj kurmazsanız, taşar ve etrafındaki tüm yaşam alanlarını, kasabaları (yani bizim sosyal dokumuzu ve iş gücümüzü) yıkar geçer. Ancak o nehrin önüne otomasyon vergisi adı verilen o sağlam, mühendislik harikası barajı kurarsanız, suyun o sınırsız ve yıkıcı enerjisini kontrol altına alır, o enerjiyi türbinlerden geçirerek tüm toplumu aydınlatacak bir refaha dönüştürebilirsiniz. Makine üretmeye devam eder, ancak onun üretiminin yönü ve meyvesi artık birkaç teknoloji lordunun feodal topraklarını büyütmek için değil, biyolojik sınırları olan, yorulan ve anlam arayan insanın hayatını güzelleştirmek için kullanılır. İnsanlığın hayatta kalma stratejisi, makineyle yarışmak değil, makinenin sınırsızlığını insanlığın hizmetine vergilendirerek zincirlemektir.


Bölüm 11: Tarihsel Örnek: Antik Yunan’da Kölelik ve “Vatandaşlık Maaşı”

Sekizinci bölümde zamanın nasıl kamulaştırılabileceğini ve dokuzuncu bölümde tekno-feodalizmin orta sınıfı nasıl yok ettiğini incelerken, insanlığın zorunlu çalışma ile özgürlük arasındaki o kadim ve kanlı çekişmesine defalarca temas etmiştik. Şimdi, bu krizin çözümüne dair vizyonumuzu temellendirmek için tarihin en görkemli ve aynı zamanda en paradoksal laboratuvarına, Antik Yunan’a, özelde ise Atina demokrasisinin altın çağına inmemiz gerekiyor. Demokrasi, felsefe, tiyatro ve sanatın bir daha asla o yoğunlukta bir araya gelmediği bu olağanüstü medeniyet sıçraması, gökten zembille inmemişti. Atina mucizesi, kusursuz bir felsefi aydınlanmanın değil, çok acımasız ve net bir ekonomik altyapının, yani köleliğin üzerinde yükseliyordu. Bugün “robot” kelimesinin etimolojik kökenine (Slav dillerinde “angarya” veya “köle” anlamına gelen ‘robota’ kelimesi) baktığımızda, iki bin beş yüz yıl önceki o kölelik düzeni ile bugünün otonom algoritmaları arasındaki o sarsıcı ve belirleyici tarihsel simetriyi görmek zorundayız. Antik Yunan’da köleler, vatandaşların insan olabilmesi için hayvanlaşmak zorundaydı; bugün ise makineler, bizim yeniden insan olabilmemiz için köleleşmek zorundadır. Ancak aradaki devasa uçurum, Atina’da kölelerin yarattığı artı değerin tüm özgür vatandaşları kapsayan bir refah ve demokrasi fonuna dönüşmüşken, bugün mekanik kölelerimizin yarattığı devasa zenginliğin sadece birkaç teknoloji lordunun kasasına akıyor olmasıdır.

Antik Atina’nın sosyo-ekonomik mimarisini anlamak, bugünkü çıkmazımızı çözmenin anahtarıdır. Yunan felsefesinde insan yaşamı iki temel alana ayrılırdı: “Oikos” (hane) ve “Polis” (şehir/kamusal alan). Oikos, zorunluluğun, şiddetin, eşitsizliğin ve biyolojik hayatta kalma mücadelesinin alanıydı. Yemek pişirmek, tarlayı sürmek, kıyafet dokumak, yani insanın biyolojik varlığını sürdürebilmesi için gereken tüm o yorucu, tekrarlayan ve tüketici fiziksel işler Oikos’un sınırları içinde yapılırdı. Ve bu işleri yapanlar, Yunanlıların “douloi” dedikleri kölelerdi. Köleler, hukuki birer özne değil, sadece “konuşan aletler” olarak görülürdü. Onların görevi, efendilerinin sırtından biyolojik zorunlulukların (açlık, barınma, giyinme) yükünü almaktı. İşte “Polis”, yani özgür vatandaşların eşit bir şekilde bir araya gelip siyaset yaptığı, yasalar çıkardığı, felsefe tartıştığı o muazzam kamusal alan, ancak ve ancak Oikos’taki bu köle emeği sayesinde var olabiliyordu. Bir Atina vatandaşı, sabah tarlada kan ter içinde çalışmak zorunda olmadığı için öğleden sonra Agoraya inip Perikles’in bir konuşmasını dinleyebiliyor, akşamüstü tiyatroda Sofokles’in bir tragedyasını izleyebiliyor ve mahkemelerde jüri üyeliği yapabiliyordu. Vatandaşın “siyaset yapma” (action) ve “düşünme” özgürlüğü, kölenin “emek harcama” (labor) zorunluluğu ile satın alınmıştı.

Aristoteles, “Politika” adlı eserinde bu durumu öylesine keskin bir zekayla analiz etmiştir ki, okurken insanın tüyleri ürperir. Aristoteles, köleliğin neden var olduğunu açıklarken, aslında iki bin yıl sonrasının otomasyon vizyonunu çizer. Der ki: “Eğer her alet, kendisine emredildiğinde ya da kendi kendine yeteneklerini kullanarak işini yapabilseydi; örneğin Daidalos’un heykelleri gibi kendi kendine hareket edebilseydi veya Hephaistos’un üç ayaklı sehpaları gibi tanrıların toplantısına kendi kendilerine gidebilseydi; eğer dokuma tezgahının mekikleri kendi kendine dokuyabilseydi ve lir kendi kendine çalınabilseydi, o zaman ne ustaların çıraklara ne de efendilerin kölelere ihtiyacı kalırdı.” Aristoteles’in bu olağanüstü felsefi tahayyülü, otomasyonun nihai ve en saf tanımıdır. O, köleliğin ahlaki bir tercih değil, teknolojik bir yetersizlikten kaynaklandığını görüyordu. İnsanlık, kendi kendine çalışan tezgahları henüz icat edemediği için, o tezgahları çalıştıracak canlı insanları eşyalaştırmak ve köleleştirmek zorundaydı. Aristoteles’in hayalini kurduğu o kendi kendine dokuyan tezgahlar, bugün fabrikalarımızdaki robotik kollar; kendi kendine çalan lirler ise yapay zeka destekli sentetik müzik üreticileridir. Biz, Aristoteles’in hayalindeki teknolojik devrime ulaştık. Artık fiziksel ve zihinsel angaryayı bizim yerimize yapacak, acı çekmeyen, yorulmayan ve insanlık onuruna sahip olmayan milyarlarca mekanik ve algoritmik “kölemiz” var.

Ancak burada tarihin en büyük ironisi ve trajedisi başlar. Aristoteles’in denklemi tamamlandığında, yani makineler kendi kendine çalışmaya başladığında, insanlığın topyekün kölelikten azade olup o efsanevi “Polis” alanına, yani felsefeye, sanata ve siyasete geçiş yapması gerekirdi. Fakat biz, makineleri köleleştirdiğimiz oranda, kendimizi de o makinelerin sahiplerine köleleştirdik. Atina modelinin başarısı, kölelerin ürettiği o fiziksel refahın ve zamanın, doğrudan vatandaşlık bilincini ve demokratik katılımı beslemesindeydi. Atinalı devlet adamı Perikles, tarihin gördüğü en radikal sosyal politikalardan birini uygulayarak “Misthos” (vatandaşlık maaşı/ödeneği) sistemini kurmuştu. Misthos, üçüncü bölümde eleştirdiğimiz modern Evrensel Temel Gelir (UBI) gibi insanları evde oturtup pasifize eden bir tüketim harçlığı değildi. Misthos, yoksul vatandaşların da Agoradaki siyasi meclislere (Ekklesia) ve mahkemelerdeki devasa jürilere (Heliaia) katılabilmesi için devlet tarafından onlara ödenen bir “siyasi katılım ve zaman” tazminatıydı. Perikles şunu çok iyi biliyordu: Eğer yoksul bir ayakkabı ustası, o gün dükkanını kapatıp meclise oy vermeye veya mahkemede jürilik yapmaya gelirse ailesi aç kalırdı. Dolayısıyla siyaset, sadece çalışmak zorunda olmayan zenginlerin tekelinde kalırdı. Misthos, bu engeli ortadan kaldırdı. O gün çalışmayıp siyaset yapan vatandaşa, devletin kasasından günlük yevmiyesi ödendi.

Peki Atina devleti bu muazzam sosyal fonu nasıl finanse ediyordu? Elbette vergiyle ve köle emeğiyle. Laurion bölgesindeki devasa gümüş madenlerinde binlerce kölenin karanlık dehlizlerde insanlık dışı koşullarda çıkardığı gümüşler, Atina devletinin hazinesini dolduruyor; bu hazine, donanmayı finanse etmenin yanı sıra, vatandaşların doğrudan demokrasiye katılması için gereken “Misthos” ödeneklerine dönüştürülüyordu. Bu, tarihin gördüğü en acımasız ama kendi içinde en tutarlı “dışsallık” transferiydi. Oikos’un karanlığında üretilen artı değer, Polis’in aydınlığında demokrasiyi ve özgürlüğü satın alıyordu. Biz bugün o dehlizlerdeki insan köleleri özgürleştirdik (ya da öyle olduğuna inanıyoruz), ancak onların yerine veri merkezlerinde, lojistik depolarında ve üretim bantlarında durmaksızın çalışan mekanik köleleri koyduk. Bizim Laurion gümüş madenlerimiz, bugün teknoloji şirketlerinin sahip olduğu devasa sunucu tarlalarıdır. Orada işlenen veri ve üretilen kapasite, modern çağın gümüşüdür. Ancak bu gümüş, modern vatandaşların demokratik katılımını, eğitimini veya boş zamanını finanse edecek bir “Misthos”a dönüşmüyor; doğrudan doğruya birkaç modern aristokratın, teknoloji milyarderinin offshore hesaplarına akıyor.

Eğer robotlar ve algoritmalar yeni çağın “douloi”leri ise, otomasyon vergisi de bu mekanik kölelerin ürettiği devasa artı değeri, toplumun tamamını “özgür vatandaşlar” (polites) statüsüne yükseltmek için kullanılacak olan modern Laurion gümüşüdür. Otomasyon vergisine karşı çıkanların, verimliliğin ve inovasyonun cezalandırılmaması gerektiğini savunanların temel yanılgısı, toplumun sadece bir şirketler topluluğundan ibaret olduğunu sanmalarıdır. Oysa bir toplum, aynı zamanda siyasi bir organizmadır. Eğer üretim maliyetleri sıfıra yaklaşırken, bu verimliliğin yarattığı boşluk sadece işsizlik ve güvencesizlik olarak topluma geri dönüyorsa, o toplumun demokrasiyi sürdürme şansı yoktur. Antik Yunanlıların binlerce yıl önce çözdüğü o basit denklemi, yani “zorunluluklardan kurtulamayan insan, özgür bir vatandaş olamaz” gerçeğini biz 21. yüzyılın o karmaşık teknolojik kibri içinde unutmuş durumdayız.

Bugün bir fabrika sahibi, binlerce işçiyi işten çıkarıp fabrikayı tamamen otonom robotlarla doldurduğunda, aslında bir nevi modern köle sahibi konumuna yükselmektedir. O robotlar sendika kurmaz, grev yapmaz, mesai ücreti istemez. Aristoteles’in rüyası gerçekleşmiştir; tezgah kendi kendine dokumaktadır. Ancak bu tezgahın sahibi, tezgahın ürettiği kumaşı satıp tüm kârı kendisine alırken, dışarıda işsiz kalan o binlerce eski işçi ne olacaktır? Klasik kapitalizm bize, o işçilerin gidip “yeni beceriler” öğrenerek başka sektörlerde iş bulacağını söylerdi. Ancak birinci bölümde bunun neden ontolojik olarak artık mümkün olmadığını detaylandırmıştık. İşsiz kalan bu kitle, tıpkı Roma İmparatorluğu’nun çöküş dönemindeki proleterya gibi, öfkeyle dolacak, siyasi aşırılıklara savrulacak ve en nihayetinde toplumsal sözleşmeyi parçalayacaktır. İşte otomasyon vergisi, bu parçalanmayı durduracak olan çelik halattır. Eğer o otonom fabrika, ürettiği kapasite üzerinden devlete ciddi bir otomasyon vergisi öderse, devlet bu fonu toplayarak modern bir “Misthos” sistemi kurabilir.

Ancak bu modern Misthos’un, üçüncü bölümde şiddetle reddettiğimiz UBI (Evrensel Temel Gelir) illüzyonundan çok kesin çizgilerle ayrılması gerekir. UBI, insanları evlerine kapatıp onlara sadece hayatta kalacakları kadar bir harçlık vererek onları birer pasif tüketiciye dönüştürme projesidir. Bu, Atina’nın Misthos’u değil, Roma’nın çöküş dönemindeki “Panem et Circenses” (Ekmek ve Sirkler) politikasıdır. Roma imparatorları, işsiz ve umutsuz halkın isyan etmesini önlemek için onlara bedava tahıl dağıtır ve arenada kanlı oyunlar izletirdi. Silikon Vadisi’nin vizyonu da tam olarak budur: Evde oturan, UBI alan ve kafasına taktığı sanal gerçeklik gözlükleriyle (modern arenalar) ömrünü uyuşarak tüketen bir yığın yaratmak. Oysa bizim savunduğumuz otomasyon vergisiyle finanse edilecek modern Misthos, insanı pasifleştirmek için değil, onu yeniden “Polis”e, yani toplumsal katılıma ve yaratıcılığa davet etmek içindir.

Nasıl ki Atina’da Misthos alan vatandaş bu parayı evde yatmak için değil, meclise gidip devlet işlerini müzakere etmek için alıyorduysa; modern bir otomasyon fonu da insanların toplumsal fayda üreten işlerde (ekolojik restorasyon, yaşlı bakımı, çocuk eğitimi, mahalli dayanışma ağları, sanat ve bilimsel araştırma) yer almasını finanse etmelidir. Makine, fiziksel ve analitik zorunluluğu üstlendiğinde, insana kalan şey “anlam” yaratmaktır. Otomasyon vergisi, bu anlamın finansmanıdır. Bizler makineleri, bizi ekran başına kilitleyip uyuştursunlar diye icat etmedik. Biz onları, tarihte ilk kez tüm insanlığın birer “Atinalı vatandaş” gibi felsefe yapabilmesini, sanat üretebilmesini, evrenin sırlarını araştırabilmesini ve çocuklarıyla zaman geçirebilmesini sağlamak için icat ettik. Ancak bu devasa felsefi sıçrama, mülkiyetin ve vergilendirmenin o soğuk, yasal ve acımasız kuralları yeniden yazılmadan, sadece iyi niyetle gerçekleşemez.

Kendi gözlemlerime dayanarak söylemeliyim ki, tarihteki kırılma noktaları her zaman geriye dönük olarak çok net anlaşılırken, o anın içinde yaşayanlar için devasa bir sis bulutu gibidir. Bugün bizler, insanlık tarihinin en büyük üretim devriminin tam merkezindeyiz, ancak sis o kadar yoğun ki, ne yöne gittiğimizi göremiyoruz. Antik Yunan modeli bize bu sisi dağıtacak o eşsiz tarihi feneri sunar. Bir medeniyetin ihtişamı, sadece ne kadar gelişmiş aletler yaptığıyla değil, o aletlerin yarattığı boş zamanı ve refahı nasıl dağıttığıyla ölçülür. Atina, köle emeğine dayandığı için ahlaken kusurluydu; ancak o emeğin yarattığı refahı vatandaşları arasında demokratikleştirme biçimiyle siyaset felsefesinin zirvesiydi. Biz bugün o ahlaki kusuru (insan köleliğini) ortadan kaldırıp yerine algoritmaları ve robotları koyma şansına sahibiz. Eğer elimizde kusursuz ve ahlaken temiz bir köle sınıfı (makineler) varken, onların yarattığı refahı tıpkı eski feodal beyler gibi kendimize saklar ve toplumu sefalete sürüklersek, tarih bizi o çok övündüğümüz teknolojik zekamızla değil, eşi benzeri görülmemiş ahlaki ahmaklığımızla yargılayacaktır.

Otomasyon vergisi argümanının en sık karşılaştığı eleştiri, “Robotların hakkı var mıdır ki onlardan vergi alalım?” şeklindeki sığ ve yüzeysel itirazdır. Bu, beşinci bölümde detaylıca çürüttüğümüz hukuki bir cehalettir. Antik Roma’da da kölelerin hakkı yoktu ama onların ticari kapasiteleri (peculium) üzerinden efendileri vergilendiriliyor ve hukuki sorumluluk taşıyordu. Vergi, haklardan değil, üretimden, kapasiteden ve dışsallıktan doğar. Bir robot, bir algoritma veya otonom bir sistem, toplumun içinden (eğitim sisteminden, altyapıdan, insan verisinden) beslenerek devasa bir ekonomik değer üretiyor ve aynı zamanda o toplumun en değerli varlığını, yani insan emeğini sistemin dışına atıyorsa, ortada devasa bir borçlanma var demektir. Sermaye, makineyi kullanarak topluma olan bağımlılığını kopardığını sanır; oysa makineyi var eden şey zaten toplumun binlerce yıllık bilgi birikimi ve mevcut altyapısıdır. Otomasyon vergisi, bu kadim borcun tahsilatından başka bir şey değildir. Bu tahsilat, o paranın teknoloji lordlarının ellerinden alınıp, asıl sahibi olan halka, yani dijital verinin ve tarihi mirasın gerçek üreticilerine, modern bir vatandaşlık fonu aracılığıyla geri ödenmesi işlemidir.

Eğer algoritmalarımız bizim Aristotelyen kölelerimizse, o halde bizler de bu yeni dijital Polisin özgür vatandaşları olmak zorundayız. Kölelerin ürettiği zenginlik, sadece efendilerin saraylarını değil, tüm şehrin demokrasisini finanse etmelidir. Tekno-feodalizmin bizi sürüklediği o karanlık distopyaya karşı koyabilmenin yegane yolu, teknolojinin yarattığı bu mucizevi verimliliği bir korku unsuru olmaktan çıkarıp, tüm insanlığın ortak refahını garanti altına alacak o keskin, radikal ve adil vergi kanunlarıyla ehlileştirmektir. Bizler, algoritmaların hükmettiği bir dünyada hayatta kalmaya çalışan fazlalıklar değiliz; bizler, o algoritmaları kendi aklımızla inşa eden ve onların meyvesini hak eden yeni dünyanın mimarlarıyız. Tarih bize, demokrasinin ancak zorunluluklardan kurtulmuş özgür zihinlerle yapılabileceğini öğretti. Bugün o zorunlulukları makinelere devrettik; şimdi sıra o makinelerin vergisini alarak insanlığın o uzun zamandır beklediği altın çağını, o gerçek, eşitlikçi ve evrensel “Polis”i inşa etmeye gelmiştir.


Bölüm 12: Eğitim Paradoksu: Robot Vergisi Okulları Kurtarabilir mi?

Eğitim kurumları, insanlık tarihinin en büyük umut mimarileridir; geleceğin belirsizliğine karşı dikilmiş taştan, tuğladan ve müfredattan kalelerdir. İnsanlar çocuklarını bu kalelere gönderirken zımni bir toplumsal sözleşmeye imza atarlar: “Eğer bu duvarların içinde dört, sekiz veya on altı yıl geçirirsen, sana öğretilenleri ezberler ve kurallara uyarsan, dışarıdaki dünyada hayatta kalmanı, hatta refah içinde yaşamanı sağlayacak bir anahtara sahip olursun.” Ancak bugün, üniversite kampüslerinin görkemli kapılarından içeri giren milyonlarca genç, aslında çoktan batmış bir gemiye bilet aldıklarının farkında değiller. Yapay zekanın ve derin öğrenme algoritmalarının sadece altı ayda bir kendi kendini güncellediği, önceki sürümün yapabildiklerini katlayarak aştığı bir çağda, dört yıllık statik bir üniversite eğitimi yalnızca anlamsızlaşmakla kalmıyor; aynı zamanda bireyi geri dönüşü olmayan bir zaman ve kaynak israfına sürükleyen devasa bir paradoksa dönüşüyor. Birinci bölümde ele aldığımız Luddite işçileri en azından mesleklerinin makineler tarafından ellerinden alındığını kendi gözleriyle görebilmişlerdi; bugünün üniversite öğrencileri ise daha mesleklerini ellerine bile alamadan, henüz amfilerde o mesleğin teorisini öğrenirken, o mesleğin bir algoritma tarafından tarih sahnesinden silinişine canlı yayında tanıklık ediyorlar.

Bu devasa trajedinin kökenlerini anlamak için modern eğitim sisteminin genetik kodlarına, yani Prusya eğitim modeline inmek zorundayız. On dokuzuncu yüzyılın başlarında, Sanayi Devrimi’nin ve ulus-devlet inşasının en yakıcı olduğu günlerde kurulan bu sistemin amacı asla özgür düşünceli, sınırları zorlayan, felsefi derinliğe sahip bireyler yetiştirmek değildi. Fabrikaların, sabahın altısında çalan zille birlikte makinelerin başına geçecek, verilen emri sorgulamayacak, tekrarlayan rutin işleri sıkılmadan yapabilecek ve saatlerce bir üretim bandının başında durabilecek itaatkar işçilere ihtiyacı vardı. Aynı şekilde orduların da emre itaat eden askerlere ihtiyacı vardı. Okullar, tam da bu sanayi ve askeri modelin prototipi olarak tasarlandı. Zillerin çalmasıyla başlayan ve biten dersler, arka arkaya dizilmiş sıralar, otoriteyi temsil eden öğretmen figürü ve bilginin tek tip bir müfredatla standartlaştırılması… Bunların hepsi fabrikasyon üretimin eğitimdeki yansımasıydı. Çocuklar okullarda okuma, yazma ve aritmetik öğreniyorlardı elbette; ama asıl öğrendikleri şey “sisteme uyum sağlamak” ve “algoritmik birer makine gibi davranmaktı”. Sanayi toplumunda insan, makinenin henüz yapamadığı şeyleri yapan biyolojik bir dişliydi. Dolayısıyla eğitim, insanı en iyi, en uyumlu, en arızasız dişli haline getirme projesiydi.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, onuncu bölümde detaylıca tartıştığımız o biyolojik kapasite sınırları ile makinenin sınırsızlığı arasındaki asimetri, eğitim sisteminin tüm varoluşsal zeminini paramparça etmiştir. Biz okullarda hala insanlara “makine gibi” olmayı öğretiyoruz. Bir tıp öğrencisine binlerce semptomu ve ilacı ezberletiyoruz; bir hukuk öğrencisine binlerce sayfalık içtihatları taramasını ve kural tabanlı çıkarımlar yapmasını öğretiyoruz; bir mühendislik öğrencisine karmaşık matematiksel denklemleri çözme pratiği yaptırıyoruz. Oysa bir makinenin insanla rekabet edebildiği yegane alanlar tam da bunlardır: Hafıza, kural tabanlı mantık, veri tarama ve rutin analitik işlemler. Bizim dört yılda insan beynine zorla kazımaya çalıştığımız her ne varsa, bulut tabanlı bir yapay zeka modeli bunu bir saniyenin milyarda biri hızında, sıfır hata payıyla ve eksponansiyel bir ölçekte gerçekleştirebilmektedir. İnsanı makinenin güçlü olduğu bir alanda makineyle rekabet etmesi için eğitmek, sadece ekonomik bir hata değil, aynı zamanda insanın potansiyeline yapılmış korkunç bir hakarettir. İnsan zihni, bir sabit disk veya bir hesap makinesi olmak için fazla görkemli, fazla karmaşık ve fazla kırılgandır.

Yapay zekanın evrim hızı, eğitimin bu statik doğasını daha da acınası hale getirmektedir. Moore Yasası’nın sadece donanım değil, yazılım ve algoritmik kapasite üzerinde de kendini gösterdiği bu çağda, bir üniversite müfredatının güncellenme hızı ile teknolojinin güncellenme hızı arasında kapatılamaz bir uçurum vardır. Bir teknoloji veya paradigma ortaya çıktığında, bunun akademinin radarına girmesi, bununla ilgili ders programlarının hazırlanması, senatolardan geçmesi, kitapların yazılması ve öğrenciye aktarılması en az üç ile beş yıl arasında bir zaman alır. Öğrenci bu eğitimi alıp mezun olana kadar bir dört yıl daha geçer. Yani öğrenci, elinde diplomasıyla kapıdan çıktığında aslında sekiz yıl öncesinin teknolojisine ve düşünce yapısına göre eğitilmiş durumdadır. Oysa o sekiz yıl içinde yapay zeka on altı kez majör güncelleme geçirmiş, yeni baştan inşa edilmiş ve öğrencinin öğrendiği her şeyi tamamen otomatize etmiştir. Dördüncü sınıftaki bir yazılım mühendisliği öğrencisinin, birinci sınıfta öğrendiği kodlama dillerinin artık algoritmalar tarafından insan dilinden gelen basit komutlarla otomatik olarak yazılabildiğini görmesi, eğitimin zamanla olan bu amansız yarışta nasıl yenildiğinin en somut kanıtıdır.

Bu noktada kendi iç dünyamda sıklıkla hissettiğim o derin melankoliyi paylaşmadan geçemeyeceğim. Devasa üniversite kütüphanelerinde sabahlayan, geleceğini garanti altına almak umuduyla gençliğini florasan ışıkları altında test çözerek, ezber yaparak tüketen o pırıl pırıl zihinleri gördüğümde, içimde büyük bir öfke ve acı uyanıyor. Onlara yalan söyledik. Onlara, geçmiş yüzyılın kurallarının bu yüzyılda da geçerli olacağı yalanını söyledik. Onları, asla kazanamayacakları bir yarışa, kendilerinden milyarlarca kat daha hızlı koşan silikon varlıklarla aynı kulvara soktuk. Eğitim sistemi, o devasa bürokrasisi, profesör unvanları, devasa kampüsleri ve astronomik okul ücretleriyle aslında kendi bekasını sürdürmek için gençlerin geleceğini rehin alan muazzam bir statüko makinesine dönüşmüştür. Diploma, artık bir yetkinlik belgesi değil; sadece öğrencinin dört yıl boyunca sisteme itaat ettiğini gösteren, ancak piyasa değeri her geçen gün sıfıra yaklaşan nostaljik bir kağıt parçasıdır.

Bu anlamsızlık krizinin ekonomik boyutu, durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir. Dokuzuncu bölümde orta sınıfın ölümünü ve tekno-feodalizmin yükselişini incelerken, insanların mesleklerini ve statülerini nasıl kaybettiklerine değinmiştik. Eğitim, geleneksel olarak bu orta sınıfa girişin yegane kapısıydı. İnsanlar, bu kapıdan geçebilmek için devasa borçların altına girdiler. Özellikle Amerikan sisteminde doruk noktasına ulaşan, ancak yavaş yavaş tüm dünyaya yayılan “öğrenci kredisi” (student debt) bataklığı, aslında gelecekteki emeğin finansal sistem tarafından bugünden ipotek altına alınmasıdır. Bir genç, yirmi iki yaşında hayata atılırken sırtında on yıllarca ödeyeceği bir borç yükü taşır; çünkü o eğitimin ona yüksek maaşlı bir iş vereceğine ve bu borcu kolayca ödeyeceğine inandırılmıştır. Ancak mezun olduğunda o işin bir algoritma tarafından sıfır marjinal maliyetle yapıldığını gördüğünde, elinde kalan tek şey değersizleşmiş bir diploma ve asla ödeyemeyeceği bir borç sarmalıdır. Sistem, hem gencin işini elinden almış hem de onu var olmayan bir iş için eğittiği faturayı ona ödetmektedir. Bu, kapitalizmin tarihindeki en büyük ve en sinsi servet transferlerinden biridir.

Peki bu devasa paradokstan çıkış yolu nedir? Eğer bilgi sürekli değişiyorsa, eğer meslekler altı ayda bir yok olup yeniden tanımlanıyorsa, insanı nasıl eğitmeliyiz? İşte burada, sadece bir ekonomik tedbir olmaktan çıkıp felsefi bir kurtuluş reçetesine dönüşen “robot vergisi” veya “otomasyon vergisi” devreye girer. Okulları ve genel anlamda eğitimi kurtaracak olan şey, daha iyi müfredatlar, daha akıllı tahtalar veya daha çok kodlama dersi değildir. Eğitimi kurtaracak olan şey, eğitimin finansman modelinin ve zamansal kurgusunun kökten değiştirilmesidir. Sekizinci bölümde zamanın yeniden dağıtımından bahsederken, makinenin yarattığı artı değerin insana zaman olarak geri dönmesi gerektiğini vurgulamıştık. Eğitim bağlamında bu zaman, “Ömür Boyu Adaptasyon Fonları” aracılığıyla finanse edilen sürekli, akışkan ve yaşamsal bir öğrenme sürecine dönüştürülmelidir.

Ömür Boyu Adaptasyon Fonları, klasik eğitim anlayışının tabutuna çakılan son çividir. Bu konsept, insanın sadece hayatının ilk yirmi yılında eğitilip sonraki kırk yılında bu eğitimi tüketerek yaşayacağı varsayımını tamamen reddeder. Bilginin yarılanma ömrünün (half-life of knowledge) aylara düştüğü bir çağda, eğitim bir kerelik bir aşılama değil, sürekli alınması gereken bir gıdadır. Ancak bir insanın otuz beş, kırk veya elli yaşında işini kaybettiğinde yeniden üniversiteye dönmesi, aylarını veya yıllarını yeni bir beceri öğrenmeye ayırması mevcut kapitalist sistemde imkansızdır. O insanın kirasını ödemesi, çocuklarına bakması, hayatta kalması gerekir. Piyasa, insana “kendini güncelle” der ama bunu yaparken geçireceği zamanın maliyetini asla üstlenmez. İnsan, kendi adaptasyonunun maliyeti altında ezilir.

İşte tam bu noktada, otomasyon vergisinin o devasa, haklı ve mantıksal gücü devreye girer. Altıncı ve yedinci bölümlerde anlattığımız gibi, teknoloji lordlarının bedava verilerimizle ve insanlığın ortak mirasıyla eğittikleri o algoritmalar devasa kârlar üretirken; o kârların bir kısmı “otomasyon kapasite vergisi” adı altında devlete, yani toplumsal fona aktarılır. Bu fonun en büyük kullanım alanı UBI (üçüncü bölümde UBI’nin neden eksik olduğunu tartışmıştık) gibi insanları pasifize etmek değil; insanları aktif tutacak olan bu “Adaptasyon Fonlarını” yaratmaktır. Sistem şöyle işler: Makine senin rutin işini elinden aldığında, devlet makineden tahsil ettiği vergiyle senin hayat standartlarını korumanı sağlar ve sana “Şimdi kendini yeni döneme adapte etmen, yepyeni bir beceri öğrenmen, belki felsefe okuman, belki bir sanat dalında ustalaşman, belki de makinenin henüz yapamadığı karmaşık insan ilişkileri (bakım, psikoloji, sosyal çalışma) üzerine derinleşmen için sana zaman ve kaynak veriyorum” der. Öğrenmek, artık insanın boş zamanlarında yapmaya çalıştığı bir lüks değil; bizzat makinenin vergisiyle finanse edilen, toplumun bekası için zorunlu olan yeni bir “iş” tanımına dönüşür.

Eğer robot vergisi okulları kurtaracaksa, okulların yapısını da kökten değiştirecektir. Dört yıllık üniversite kampüsleri, yerini mahallelere, kütüphanelere, dijital platformlara ve atölyelere dağılmış “açık öğrenme merkezlerine” bırakacaktır. İnsanlar, altı aylık kısa modüller halinde, o anki toplumsal ve teknolojik ihtiyaçlara göre tasarlanmış mikro-eğitimler alacaklardır. Bir kişi hayatı boyunca belki on farklı meslek, yirmi farklı disiplin değiştirecektir. Ve bu değişimlerin hiçbiri birey için bir yıkım, bir iflas veya bir stres kaynağı olmayacaktır. Çünkü arkasında, makinenin kesintisiz üretimiyle finanse edilen o devasa adaptasyon fonu duracaktır. Makine üretecek, insan değişecektir. Makine sabit bir kodun mükemmelliğine ulaşırken, insan sürekli dönüşen, sürekli yeni şeyler deneyen, hata yapan ve bu hatalardan yeni anlamlar çıkaran bir nehre dönüşecektir.

Bu felsefi dönüşüm, okulların insana ne öğrettiğini de baştan aşağı yeniden tanımlamayı zorunlu kılar. Bilgi artık okulların tekelinde değildir. Dünyadaki tüm bilgiler, cebimizdeki telefonun içindeki algoritmalarda mevcuttur. O halde okulun işlevi bilgi aktarmak olamaz. Okul, insanın makineden farklılaştığı o ince, hassas ve karanlık bölgeleri aydınlatan bir meşaleye dönüşmelidir. Nedir bu bölgeler? Empatidir. Ahlaki muhakemedir. Etik ikilemler karşısında duruş sergileyebilmektir. Sanatsal ifadedir. Bir makine size nasıl nükleer bomba yapılacağını veya bir şirketin kârını nasıl maksimize edeceğini saniyeler içinde anlatabilir; ancak makine size o bombanın neden atılmaması gerektiğini veya kâr maksimizasyonunun bir toplumu nasıl çürüttüğünü hissettiremez. Bilgelik (wisdom), verinin (data) ve bilginin (information) ötesindedir. Okullar, robot vergisinden aldıkları güçle, insanları veriden kurtarıp bilgeliğe taşıyan mabetlere dönüşmelidir. Antik Yunan’da (on birinci bölümde incelediğimiz gibi) kölelerin yarattığı boş zaman felsefeyi nasıl doğurduysa; bugün algoritmaların yarattığı boş zaman ve vergi de, modern okulları ezber fabrikalarından çıkarıp modern akademilere, felsefe ve sanat merkezlerine dönüştürecektir.

Öğrenmenin “nasıl yapılacağı” (learning to do) çağı kapanmış, öğrenmenin “nasıl olunacağı” (learning to be) çağı başlamıştır. Adaptasyon fonları, sadece teknik becerileri güncellemek için kullanılamaz; aynı zamanda insanın kendi sınırlarını aşması, kendi psikolojik dayanıklılığını inşa etmesi için de kullanılmalıdır. Bir makine tarafından yenilgiye uğratıldığını hisseden, işini kaybeden bir insanın içine düştüğü o büyük anlam krizinden çıkabilmesi, salt yeni bir kodlama dili öğrenmesiyle mümkün değildir. O insanın kendi varoluşuna dair yeni bir hikaye yazması gerekir. İşte okullar, bireylere bu yeni hikayeyi yazmaları için gereken edebi, felsefi ve psikolojik araçları sunmalıdır. İnsanın unvanı (mühendis, doktor, avukat) elinden alındığında geriye kalan o çıplak özün nasıl ayakta kalacağı, yeni dönemin en büyük eğitim meselesidir. Robot vergisi, bu derin psikolojik ve sosyolojik onarımın maliyetini karşılayacak olan tek mekanizmadır.

Eleştirmenler, böyle bir sistemin, yani sürekli öğrenme için insanlara para verilmesinin, insanları tembelleştireceğini, okulların disiplinini bozacağını iddia ederler. Bu, insanı sadece kırbaçla veya açlık korkusuyla hareket eden bir hayvan olarak gören eski Sanayi Devrimi zihniyetinin son çırpınışlarıdır. Oysa psikoloji ve pedagoji bilimi bize, içsel motivasyonun (merak, tutku, anlam arayışı), dışsal motivasyondan (not korkusu, para kazanma zorunluluğu) çok daha güçlü ve kalıcı olduğunu defalarca kanıtlamıştır. Öğrencilerin okullarda sıkılmasının, isyan etmesinin veya kopya çekmesinin sebebi öğrenmekten nefret etmeleri değil; onlara dayatılan anlamsız, modası geçmiş ve kendi gerçeklikleriyle hiçbir bağı olmayan o yığınla ezberi reddetmeleridir. Eğer eğitim, insanın kendi merakını takip edebildiği, robotların yarattığı refah sayesinde gelecek kaygısı duymadan sanatla, bilimle veya zanaatla uğraşabildiği bir serüvene dönüşürse; okullar hapishane olmaktan çıkıp, insanlığın en büyük oyun alanlarına dönüşür.

Robot vergisiyle finanse edilen bir eğitim sisteminde “öğretmen”in rolü de muazzam bir evrim geçirecektir. Öğretmen artık tahtanın önünde durup doğruları dikte eden bir otorite figürü değildir. Bilginin mutlak hakimi yapay zekadır. Öğretmen, öğrencinin bu devasa bilgi okyanusunda boğulmasını engelleyen, ona sorular sormayı öğreten, bilgiyi ahlaki bir süzgeçten geçirmesine rehberlik eden bir “mentora”, bir “yol arkadaşına” dönüşecektir. Sokratik yöntem, iki bin yıl aradan sonra, yapay zeka çağında eğitimin tek geçerli metodu olarak geri dönecektir. Çünkü makine cevapları bilir, ancak doğru soruları sormak, insanlığın evrensel acılarını, arzularını ve çelişkilerini bilmeyi gerektirir. Makinenin acısı yoktur, dolayısıyla sorusu da yoktur. Öğretmen, öğrenciye o acıyı, o şüpheyi, o insani eksikliği hatırlatan varlık olacaktır.

Bu bağlamda, dört yıllık üniversite eğitiminin bir tabu olarak yıkılması, toplumun üzerindeki devasa bir baskıyı da kaldıracaktır. Bugün gençler on sekiz yaşına geldiklerinde, hayatlarının geri kalan altmış yılını belirleyecek tek bir karar vermek zorunda bırakılıyorlar. Bir meslek seçiyorlar ve o mesleğin daracık tüneline giriyorlar. Oysa insan zihni ve ruhu, yirmi yaşındaki bir tercihe hapsedilemeyecek kadar dinamiktir. Yapay zekanın yıkıcı dalgası, bu tünelleri zaten havaya uçurmuştur. Ömür boyu adaptasyon fonları sayesinde, bir insan yirmi yaşında edebiyatla ilgilenip, otuz yaşında bir kriz anında algoritmaların henüz çözemediği ekolojik bir problemi çözmek için biyolojiye geçebilir, kırk yaşında ise insan psikolojisi üzerine derinleşerek bir terapist olabilir. İnsan hayatı lineer bir kariyer basamağı olmaktan çıkıp, çok yönlü, zengin ve sürekli genişleyen bir ağaç gibi büyüyecektir. Teknolojinin hızı, paradoksal bir şekilde insana yavaşlama ve farklı yönlere dal budak salma fırsatı verecektir; yeter ki bu fırsat, teknoloji lordlarının tekelinden alınıp, vergilendirme yoluyla toplumsal bir hakka dönüştürülsün.

Eğitim paradoksunun temelindeki o acı gerçekle yüzleşmek zorundayız: Bizler, çocukları geleceğe değil, geçmişe hazırlıyoruz. Okullarımız, yirmi yıl önce yıkılmış bir dünyanın hayaletleri için işçiler eğitiyor. Ve bu hayalet eğitim, milyonlarca aileyi finansal yıkıma, milyonlarca genci ise ağır bir depresyona sürüklüyor. Robot vergisi, sadece devletin kasasına giren bir para değildir; o para, eski dünyanın yıkıntıları arasından yeni dünyayı inşa edecek olan tuğladır. Eğer algoritmalar bizim yerimize makaleler yazacak, teşhisler koyacak, davalar çözecek ve köprüler tasarlayacaksa; bizim yapmamız gereken tek iş, daha iyi birer “insan” olmayı öğrenmektir. Okulların kurtuluşu da tam olarak buradadır. İnsanı makineleştirmeye çalışan sistem çökmüştür. Yaşasın, insanı yeniden insanlaştıran, onun merakını ve adaptasyon yeteneğini makinenin ürettiği zenginlikle finanse eden o yeni, özgür ve sürekli eğitim çağı. Robotlar çalışacak, bizler ise varoluşun ne demek olduğunu, yıldızların neden parladığını ve adaletin nasıl tesis edileceğini öğrenmek için sonsuz bir zamanın öğrencileri olacağız. Mesele diploma almak değil, değişen evrenle birlikte hiç durmadan akabilmeyi öğrenmektir.


Bölüm 13: Ar-Ge Teşviklerinin Sonu: İnovasyonu Frenlemek mi, Yönlendirmek mi?

Modern kapitalizmin seküler bir dine, eleştirilemez bir dogmaya ve önünde saygıyla eğilinmesi gereken bir puta dönüştürdüğü tek bir kavram varsa, o da “inovasyon”dur. Silikon Vadisi’nin parlak camlı kampüslerinden, hükümetlerin ekonomi bakanlıklarının soğuk koridorlarına kadar her yerde yankılanan bu sihirli kelime, ilerlemenin, aydınlanmanın ve mutlak refahın eşanlamlısı olarak kabul edilir. İnovasyon, doğası gereği kutsaldır; sorgulanamaz, yavaşlatılamaz ve rotasına müdahale edilemez. Bu bağlamda, otomasyon vergisi veya algoritmik kapasite bedeli gibi kavramları ortaya attığınızda, statükonun muhafızları tarafından üzerinize fırlatılan ilk ve en zehirli ok her zaman aynıdır: “Siz inovasyonu öldürüyorsunuz! Teknolojik gelişmeyi frenleyerek toplumu karanlık çağlara geri döndürmek istiyorsunuz!” Bu argüman, yüzeysel bir cazibeye sahip olsa da, derinlemesine incelendiğinde muazzam bir kavramsal yanılgıyı ve sermayenin kendi kâr hırsını meşrulaştırmak için kurguladığı devasa bir illüzyonu barındırır. Otomasyon vergisinin amacı, teknolojik gelişmenin tekerleğine çomak sokmak veya o muazzam akışı durdurmak değildir. Tam aksine, mesele o başıboş ve yıkıcı akışın önüne bir baraj kurarak, suyu köyü boğacak bir sel olmaktan çıkarıp, tarlaları yeşertecek kontrollü bir kanala yönlendirmektir. İnovasyonu frenlemiyoruz; inovasyonun elinden alınan o kayıp direksiyon simidini, insanlığın ortak aklı ve onuru adına yeniden ele geçiriyoruz.

İnovasyon kelimesinin bu kadar fetişleştirilmesinin ardında, her türlü teknolojik yeniliğin insanlığın yararına olduğu şeklindeki o saf ve tehlikeli inanç yatar. Oysa teknoloji, nötr bir güç değildir; onu finanse eden, tasarlayan ve piyasaya süren güç odaklarının niyetlerini, hırslarını ve dünya görüşlerini içinde taşıyan ideolojik bir aygıttır. İnovasyonun iki tamamen farklı, hatta birbirine düşman yüzü vardır. Bunlardan birincisi, “insanı ikame eden” (labor-substituting) inovasyondur. Bu tür bir teknolojinin yegane amacı, üretim sürecinden insan faktörünü tamamen söküp atmak, insanın emeğini, muhakemesini ve varlığını sıfır marjinal maliyetli bir kod satırıyla değiştirmektir. Kasiyernin yerini alan otomatik ödeme kasaları, çağrı merkezi çalışanlarının yerini alan hissiz sesli yanıt sistemleri, tır şoförlerini işsiz bırakan otonom sürüş algoritmaları bu kategoridedir. Bu teknolojiler, pastayı büyütmezler; sadece o pastadan emekçinin aldığı payı sıfırlayıp, tamamını sermaye sahibinin tabağına aktarırlar. Çoğu zaman, otonom ödeme kasalarında olduğu gibi, aslında gerçek bir verimlilik artışı bile sağlamazlar; sadece işin yükünü ücretsiz olarak müşterinin omuzlarına yıkarlar. Bu, sahte bir inovasyondur. Sadece maliyetleri kısmaya ve emeği mülksüzleştirmeye yarayan, vizyonsuz ve asalak bir “vasat teknoloji” (so-so technology) dalgasıdır.

İnovasyonun ikinci yüzü ise, “insanı güçlendiren” (labor-augmenting) teknolojilerdir. Bu tür inovasyonlar, insanın yerini almak için değil, insanın sınırlarını genişletmek, onun yapamadığı şeyleri yapmasını sağlamak ve onun potansiyelini bir üst seviyeye taşımak için tasarlanırlar. Matbaanın icadı, mikroskobun bulunması, teleskobun uzayın derinliklerini insan gözüne açması bu türden devrimlerdir. Günümüze uyarlarsak; bir doktorun gözle göremeyeceği kadar küçük tümörleri analiz etmesine yardımcı olan, ancak nihai kararı ve hastayla kurulacak empatiyi o doktora bırakan bir yapay zeka sistemi, insanı güçlendiren mükemmel bir inovasyondur. Veya tehlikeli kimyasal sızıntılara müdahale eden bir itfaiyecinin giydiği, onun gücünü on katına çıkaran ama yine de onun insan muhakemesine ve cesaretine ihtiyaç duyan robotik bir dış iskelet (exoskeleton), emeği ikame etmez, emeği yüceltir. İnsanı güçlendiren teknoloji, yeni ufuklar açar, yeni meslekler yaratır ve insanın dünya üzerindeki varoluşunu daha onurlu, daha yaratıcı bir hale getirir.

Bugün mevcut küresel ekonomik sistemimizin ve vergi yasalarımızın en büyük ahlaki iflası, bu iki inovasyon türü arasında hiçbir ayrım yapmamasıdır. Hatta daha da kötüsü, mevcut sistem “insanı ikame eden” teknolojileri devasa teşviklerle ödüllendirirken, insan çalıştırmayı ağır vergilerle cezalandırmaktadır. Bir fabrika sahibi düşünün. Eğer bu patron, fabrikasına yeni işçiler alırsa, devlet ondan gelir vergisi, sosyal güvenlik primi, sağlık sigortası ve işsizlik fonu kesintisi gibi bir dizi ağır bedel talep eder. Yani devlet, “insan istihdam etmeyi” adeta bir kabahat gibi vergilendirir. Ancak aynı patron, o işçileri kovup yerine tamamen otonom bir üretim bandı kurduğunda, devlet ona “Ar-Ge Teşviki” adı altında vergi indirimleri, amortisman destekleri ve hibe krediler sunar. Mevcut vergi sistemi, insansızlaşmayı finanse etmektedir. İnovasyon diye kutsanan şey, aslında devletin kendi eliyle, kendi vatandaşının işini elinden alacak makinelere verdiği akıl dışı bir sübvansiyondur. İşte otomasyon vergisine yöneltilen “inovasyonu öldürüyorsunuz” eleştirisinin asıl yüzü budur. Statüko, işçileri kovan makineleri finanse eden o tatlı vergi indirimlerinin kesilmesinden korkmaktadır.

Otomasyon vergisi fikri, tam olarak bu asimetrik ve intihara meyilli vergi rejimini tersine çevirmeyi hedefler. Amaç inovasyonu öldürmek değil; inovasyonun pusulasını yeniden kalibre etmektir. Sermayenin rotası her zaman en yüksek kâra ve en düşük maliyete doğru akar. Eğer devlet, insan çalıştırmayı pahalı, makine kullanmayı ise yapay olarak ucuz (teşvikler ve sıfır prim yükü sayesinde) tutarsa, mühendisler ve girişimciler de doğal olarak tüm zekalarını, enerjilerini ve sermayelerini “insanı nasıl daha hızlı işten çıkarırız” sorusunu çözen algoritmalar yazmaya harcarlar. Bu, teknolojik bir kader değil, çarpık bir teşvik sisteminin zorunlu sonucudur. Mühendislik zekası, paranın aktığı yere yönelir. Ancak eğer devlet, dördüncü ve beşinci bölümlerde anlattığımız şekilde, makinenin kapasitesi ve insanı yerinden etme gücü üzerinden bir “otomasyon vergisi” tahsil ederse, makinenin o yapay maliyet avantajı ortadan kalkar. İnsan çalıştırmak ile makine çalıştırmak arasındaki o haksız maliyet uçurumu kapandığında, mucizevi bir şey olur: Sermaye ve mühendislik zekası yön değiştirir.

Bu yön değişimi, medeniyetimizin kurtuluş reçetesidir. Sadece bir kişiyi işten çıkararak maliyet kısmayı hedefleyen o vizyonsuz, “vasat otomasyon” teknolojileri, üzerlerine binen vergi yükü nedeniyle kârlı olmaktan çıkarlar. Şirketler artık sadece sıradan insan emeğini kopyalayan algoritmalar geliştirmek için milyarlarca dolar harcamayı bırakırlar. Bunun yerine, gerçekten devrimsel olan, yepyeni pazarlar yaratan, insanın potansiyelini artıran ve makine ile insanın kusursuz bir uyum içinde çalıştığı “hibrit” teknolojilere yönelmek zorunda kalırlar. Yani otomasyon vergisi, inovasyonun karşısına dikilmiş bir duvar değil; aksine, inovasyonu insanı aşağılayan bir sömürü aracı olmaktan çıkarıp, insanı yücelten bir evrim aracına dönüştüren muazzam bir şalterdir.

Şahsi dünyamda teknoloji ekosistemini gözlemlerken sıkça karşılaştığım bir kibrin altını çizmek isterim. “Yıkıcı inovasyon” (disruptive innovation) naraları atarak Silikon Vadisi’nde sahneye çıkan pek çok girişimci, aslında ne yaratıcı bir deha ne de birer Prometheus’tur. Onların yaptıkları şey, yüzyıllardır süregelen regülasyonların, işçi haklarının ve toplumsal uzlaşmaların etrafından dolaşmak için yazılım kodlarını birer Truva Atı gibi kullanmaktan ibarettir. Ulaşım sektörünü veya konaklama sektörünü “disrupt” ettiğini iddia eden o devasa şirketlerin çoğu, aslında yeni bir teknoloji icat etmediler; sadece insanları güvencesiz çalıştırmanın, vergi ödememenin ve sendikal hakları ezip geçmenin algoritmik bir yolunu buldular. Buna inovasyon demek, kelimenin kendisine yapılmış bir hakarettir. Bu, yasal boşlukların dijital ortamda sömürülmesidir. Eğer inovasyon dediğimiz şey sadece bir grup insanın hayatını mahvederek başka bir gruba geçici bir kolaylık sağlamaktan ibaretse, o inovasyonun frenlenmesi değil, kökünden kazınması gerekir. Ancak bizim bahsettiğimiz otomasyon vergisi, gerçek inovasyonu koruyan bir kalkandır. Gerçek inovasyon; uzayı keşfeden, amansız hastalıkları iyileştiren, temiz enerji üreten, ekolojik yıkımı durduran ve insanın anlam arayışına yeni boyutlar katan sıçramalardır. Robot vergisi, sermayeyi taksiciyi veya kasiyeri nasıl işsiz bırakırım diye düşünmekten alıkoyup, bu devasa varoluşsal sorunları çözmeye zorlar.

Tarihsel örneklere bakmak, inovasyonun nasıl yönlendirilebileceğini anlamak açısından hayati önem taşır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş döneminde, ABD hükümeti devasa bütçeleri askeri ve havacılık endüstrisine yönlendirdi. Apollo programı veya ARPANET (internetin atası), serbest piyasanın kâr hırsıyla kendiliğinden ortaya çıkmış icatlar değildi. Devletin, belli bir vizyon doğrultusunda “inovasyonu yönlendirmesiyle” ortaya çıktılar. Devlet dedi ki: “Ay’a gideceğiz.” ve tüm mühendislik zekası bu hedefe kilitlendi. Bugün de devletlerin ve toplumların yeni bir vizyon koyması gerekiyor: “İnsanı işsiz, güvencesiz ve anlamsız bırakan teknolojiyi değil; insanı doğayla uyumlu, daha özgür ve daha yaratıcı kılan teknolojiyi finanse edeceğiz.” Otomasyon vergisi, işte bu yeni yönlendirmenin mali ve hukuki aracıdır. Piyasayı tamamen serbest bıraktığınızda, piyasa size kansere kesin bir çare bulmak yerine, sosyal medyada reklamlara daha fazla tıklamanızı sağlayacak bağımlılık yapıcı, kusursuz algoritmalar üretir; çünkü kısa vadeli kâr oradadır. İnovasyon, kör bir güçtür; kapitalizmin o görünmez eli, aslında neye dokunduğunu bilmeyen miyop bir eldir. Bu eli yönlendirecek olan şey, toplumsal iradenin ta kendisi olan vergi politikalarıdır.

Ar-Ge teşviklerinin mevcut yapısı, insanın sadece biyolojik varlığını değil, bilişsel varlığını da bir “maliyet” olarak görür. Bir şirketin Ar-Ge departmanında çalışan yazılımcılar bile, aslında kendi mesleklerini yok edecek o nihai “yapay zeka yazılımcısını” üretmek için kendi sonlarını kodlamaktadırlar. Bu, kapitalizmin o tuhaf ve kendi kendini yiyen diyalektiğidir. Ancak şirketlerin bu intiharı finanse etmek için devletten teşvik alması, işin trajik boyutunu absürt bir boyuta taşır. Eğer bir teknoloji, bir hastanenin hasta bakıcı sayısını yarıya indiriyorsa, o teknolojiyi geliştiren firmaya neden Ar-Ge teşviki verilsin? O firma zaten o hastaneden devasa bir lisans ücreti alacak ve o hasta bakıcıların maaşları hastane sahibinin kârına eklenecektir. Burada kamusal bir fayda yoktur; burada sadece sermayenin tabandan tavana doğru devasa bir transferi vardır. Kamunun vergileriyle toplanan Ar-Ge destekleri, kamunun çocuklarının işlerini yok eden teknolojilere değil; kamunun sorunlarını çözen (örneğin okyanuslardaki mikroplastikleri temizleyen otonom robotlar gibi) ama kısa vadede yüksek kâr marjı sunmadığı için sermayenin ilgilenmediği teknolojilere aktarılmalıdır.

Robot vergisi fikrinin ardında yatan felsefe, Martin Heidegger’in teknoloji eleştirisiyle derin bir akrabalık taşır. Heidegger, modern teknolojinin (Techne) dünyayı ve insanı sadece kullanılmaya, hesaplanmaya ve tüketilmeye hazır bir “stok” (Bestand) olarak gördüğü uyarısında bulunmuştu. Eğer inovasyon bu hesaplayıcı aklın mutlak hakimiyetine bırakılırsa, insan eninde sonunda bu devasa makinenin içinde gereksiz bir yedek parçaya dönüşecektir. İnovasyonu yönlendirmek demek, teknolojiyi bu “stoklama” ve “tüketme” mantığından kurtarıp, onu yeniden insanın varoluşunu aydınlatan, ona kendi özünü hatırlatan bir araca (Poiesis) dönüştürmek demektir. Otomasyon vergisi, sermayeye “İnsanı bir maliyet kalemi (stok) olarak görüp onu yok edemezsin; eğer onun işini makineye devrediyorsan, bunun toplumsal bedelini ödeyeceksin” der. Bu bedel ödendiğinde, teknoloji lordlarının o dizginsiz kibri kırılır ve inovasyon, toplumdan kopuk bir elitin fantezisi olmaktan çıkıp, toplumsal sözleşmeye tabi bir araca dönüşür.

Bu bağlamda, “Ar-Ge Teşviklerinin Sonu” başlığı, bilime ve mühendisliğe ayrılan kaynakların kesilmesi anlamına gelmez; bu kaynakların, insanı “ikame eden” o sinsi ve yıkıcı patikadan çekilip, insanı “güçlendiren” o zorlu ama yüce patikaya aktarılması anlamına gelir. Sistem o kadar uzun süredir yanlış yönlendirilmektedir ki, bugün inovasyon denilince akla sadece birilerinin işini elinden alan parlak uygulamalar gelmektedir. Oysa gerçek inovasyon; seksen yaşındaki bir insanın kendi başına yürüyebilmesini sağlayan biyomekanik destek üniteleridir. Gerçek inovasyon; görme engelli bir bireyin beynine doğrudan sinyal göndererek onun dünyayı algılamasını sağlayan nöro-teknolojilerdir. Gerçek inovasyon; bir öğretmenin, otuz öğrencisinin her birinin zihinsel yapısını anlamasına yardımcı olan, ama öğretmenle öğrenci arasındaki o insani şefkat bağını koparmayan pedagojik asistanlardır. Bunlar, insanı merkeze alan, insanın yerini almayı değil, insanı yüceltmeyi hedefleyen teknolojilerdir. Ve bu teknolojileri geliştirmek, bir kasiyeri işsiz bırakacak barkod okuyucu algoritmasını geliştirmekten çok daha zor, çok daha masraflı ve kısa vadede çok daha az kârlıdır. İşte devletin vergi ve teşvik mekanizmaları, sermayeyi o kolay, yıkıcı kârdan uzaklaştırıp, bu zorlu ama insanlığı ileri taşıyacak alana zorlamak için vardır.

Eğer otomasyon vergisini uygulamazsak ve inovasyonun bu kontrolsüz, insan karşıtı rotasında ilerlemesine izin verirsek, karşılaşacağımız senaryo distopik bir bilimkurgu romanından farksız olacaktır. İşlerin büyük çoğunluğunun makinelere devredildiği, geriye sadece o makineleri tasarlayan bir avuç aşırı zengin “yaratıcı” sınıfın kaldığı ve nüfusun geri kalanının hiçbir ekonomik değere sahip olmadığı bir dünyada, inovasyon da kendi kendini boğacaktır. İkinci bölümde Pigou’nun dışsallıkları üzerinden tartıştığımız gibi, geliri olmayan bir kitle, o kusursuz robotların ürettiği harika ürünleri satın alamaz. Satın alma kapasitesinin çöktüğü bir ekonomide, şirketlerin yeni ürünler için Ar-Ge yapma motivasyonu da kalmaz. Yani insanı denklemden çıkaran bir inovasyon tutkusu, nihayetinde piyasanın kendisini imha ederek inovasyonun da sonunu getirecektir. Robot vergisi, kapitalizmi kendi kendini yok etme krizinden kurtaran acı bir ilaçtır. Bu vergi sayesinde, sekizinci ve on ikinci bölümlerde anlattığımız o zamanın yeniden dağıtımı ve eğitim fonları yaratıldığında, toplumun genel entelektüel seviyesi ve boş zamanı artacak; bu da tamamen yeni, daha estetik, daha felsefi ve daha insani ihtiyaçların doğmasına yol açacaktır. Gerçek ve sürdürülebilir inovasyon, işte bu yeni, yüksek bilinçli toplumun taleplerinden doğacaktır.

İnsan zekasının evreni anlama ve araç yapma arzusu asla frenlenemez. Atalarımız taşı yonttuğunda da, biz yapay sinir ağlarını eğittiğimizde de aynı kadim dürtü devredeydi. Ancak taşı yontup onunla bir heykel mi yapacağımız, yoksa o taşı bir başkasının kafasına mı vuracağımız, teknolojinin değil ahlakın ve hukukun konusudur. Bugün silikon vadilerinde, yapay zeka laboratuvarlarında yontulan o devasa algoritmik taşlar, eğer başıboş bırakılırlarsa orta sınıfın, emeğin ve toplumsal barışın kafasına inen birer silaha dönüşeceklerdir. İnovasyon fetişistleri bize o taşın ne kadar pürüzsüz, ne kadar aerodinamik ve ne kadar hızlı olduğunu överek bizi büyülemeye çalışırlar. Otomasyon vergisi ise bize o taşın kime doğru fırlatıldığını sorma cesaretidir. Biz, insanı işe yaramaz bir et yığınına dönüştürmeyi hedefleyen o aerodinamik taşı reddediyoruz. Bizim ihtiyacımız olan inovasyon, o taştan medeniyetin yeni ufuklarını görebileceğimiz omuzlar, yeni anlamlar inşa edebileceğimiz heykeller yaratmaktır.

Eleştirmenlerin “inovasyonu öldürüyorsunuz” çığlıklarına verilecek en net cevap şudur: “Sizin inovasyon dediğiniz şey, insanlığın çoğunluğunu gereksizleştiren ve bir avuç elitin cebini dolduran sofistike bir soygundur. Biz bu soygunu öldürüyor, yerine insanın onurunu, aklını ve dünyadaki yerini güçlendirecek o gerçek Rönesans’ı başlatıyoruz.” Devlet, şirketlerin sadece kârını maksimize eden teknolojik oyuncaklara vergi muafiyeti dağıtan bir noter olmaktan çıkıp, teknolojinin rotasını ahlaki bir pusulayla belirleyen bir iradeye dönüşmek zorundadır. Ar-Ge teşviklerinin sonu, insanı yok sayan kibrin sonudur; ve otomasyon vergisiyle başlayan süreç, makine ile insanın barışık, dengeli ve birbirini yücelttiği o yeni evrensel mimarinin ilk temel taşıdır. İnovasyon bir nehirse, biz o nehri kurutmuyoruz; sadece o nehrin sularını zehirli bataklıklardan alıp, insanlığın o uzun süredir kurak kalmış, anlama ve umuda hasret tarlalarına yönlendiriyoruz.


Bölüm 14: Vergi Cennetlerinden Vergi Sunucularına

İnsanlığın siyasi tarihini, mekanın ve coğrafyanın nasıl kontrol edildiği üzerinden okumak mümkündür. Modern ulus-devlet kavramının temellerini atan ve bugün “Westphalia Düzeni” olarak adlandırdığımız o devasa siyasi mimari, 1648 yılında Avrupa’yı kan gölüne çeviren Otuz Yıl Savaşları’nın ardından imzalanan antlaşmalar bütünüyle tarih sahnesine çıkmıştır. Westphalia sisteminin kalbinde çok basit, sarsılmaz ve mutlak bir ilke yatar: Sınırların kutsallığı ve bu sınırlar içindeki egemenliğin tekliği. Bir devletin meşruiyeti, harita üzerinde çizilmiş net çizgilerin içinde şiddet kullanma tekelini elinde bulundurmasına ve o sınırlar içindeki her türlü ekonomik faaliyeti, üretimi, ticareti ve emeği vergilendirme yetkisine sahip olmasına dayanır. Dört yüz yıl boyunca bu sistem kusursuzca işledi. Çünkü zenginlik ve üretim fizikseldi. Toprak oradaydı, fabrika oradaydı, madenler oradaydı ve işçiler o toprağın üzerinde yaşıyordu. Bir devlet, ordusuyla ve bürokrasisiyle bu fiziksel gerçekliğin üzerine çökebilir, ondan vergi tahsil edebilir ve bu sayede kendi bekasını finanse edebilirdi. Ancak bugün, fiber optik kabloların içinden ışık hızında akan veriler, devasa soğutma sistemleriyle çalışan otonom veri merkezleri ve ulusal sınırları birer optik illüzyona dönüştüren “bulut bilişim” (cloud computing) mimarisi karşısında, o dört yüz yıllık sarsılmaz Westphalia düzeni can çekişmektedir. Bu, sadece bir ekonomik kriz değil; devletin, egemenliğin ve siyasi coğrafyanın ontolojik ölümüdür.

Dördüncü bölümde kâr vergisinin neden bir illüzyon olduğunu ve çok uluslu şirketlerin yasal arka kapıları kullanarak kârlarını nasıl Bermuda veya Cayman Adaları gibi vergi cennetlerine kaçırdıklarını detaylıca analiz etmiştik. O analizde asıl vurucu olan nokta, kârın fiziksel bir gerçeklik olmaması, muhasebesel bir hayalet olmasıydı. Ancak o hayalet bile, yirminci yüzyılın sonlarında hala belli bir fiziki mekana, yani o vergi cennetlerindeki posta kutularına veya tabela şirketlerine ihtiyaç duyuyordu. Bugün teknolojik ilerleme, bu yozlaşmış sistemi bile bir üst boyuta taşımış, onu tamamen yurtsuzlaştırmıştır. Vergi cennetlerinin yerini artık “Vergi Sunucuları” almıştır. Bulut bilişim altyapısı sayesinde, üretimin ve değer yaratımının kendisi herhangi bir coğrafi mekana bağımlı olmaktan çıkmıştır. İstanbul’daki bir kullanıcının akıllı telefonundan toplanan veriler, saniyenin binde biri gibi bir sürede İrlanda’daki bir sunucuya aktarılmakta, orada yapay zeka algoritmaları tarafından analiz edilmekte, bu analizden doğan katma değerli hizmet anında Amerika’daki bir reklamverene satılmakta ve ödemesi kriptografik algoritmalarla Singapur’daki bir dijital cüzdana düşmektedir. Bu senaryoda üretim nerededir? Fabrika hangi ülkenin sınırlarındadır? İşçi (yani algoritma ve veri sağlayan kullanıcı) hangi devletin tebaasıdır? Westphalia sisteminin bu sorulara verecek hiçbir cevabı yoktur.

Bulut bilişim, adının yarattığı o uhrevi, soyut ve göksel çağrışımın aksine, dünyanın en ağır, en fiziksel ve en çok enerji tüketen altyapılarından biridir. Okyanusların tabanına döşenmiş on binlerce kilometrelik fiber optik kablolar, Kuzey Kutbu’na yakın soğuk bölgelere veya enerjinin ucuz olduğu coğrafyalara inşa edilmiş devasa, penceresiz, çelik ve betondan ibaret sunucu tarlaları… Bunlar bulutun fiziksel bedenidir. Ancak sermaye, bu devasa fiziksel altyapıyı öylesine kusursuz bir ağ (network) mantığıyla birbirine bağlamıştır ki, hukuki bir kriz veya bir vergi tahakkuku anında otonom sistemler, üzerlerindeki “değeri” veya “işlem yükünü” anında başka bir coğrafyadaki sunucuya kaydırabilmektedir. Bir ulus-devlet, kendi sınırları içindeki bir teknoloji devinin ofisine baskın yapıp vergi talep etmeye kalktığında, karşılaştığı tek şey birkaç laptop, halkla ilişkiler uzmanları ve içi boş sunucu raflarıdır. Asıl değer, asıl “üretim kapasitesi”, devletin polisinin veya maliyecisinin giremeyeceği o sanal stratosfere, yani diğer ülkelerdeki vergi sunucularına çoktan ışınlanmıştır.

Bu durum, egemenlik kavramının içini tamamen boşaltmaktadır. Bir devlet, sınırları içindeki üretimi ve zenginliği vergilendiremiyorsa, eğitimden sağlığa, adaletten güvenliğe kadar hiçbir kamusal hizmeti finanse edemez. Dokuzuncu bölümde anlattığımız orta sınıfın ölümü ve emeğin marjinal maliyetinin sıfıra inmesiyle birlikte, devletin elindeki klasik vergi tabanı (gelir vergisi ödeyen beyaz ve mavi yakalılar) zaten hızla erimektedir. Eriyip giden bu vergi tabanının yerini doldurması gereken devasa teknolojik zenginlik ise bulutların arasına saklanıp devletin radarından çıkmaktadır. Eğer bu gidişata küresel bir müdahale yapılmazsa, yirmi birinci yüzyılın sonlarına doğru ulus-devletler, teknoloji devlerinin karşısında borç batağında yüzen, kamu düzenini sağlayamayan, aciz ve sembolik birer yerel yönetim aparatına dönüşeceklerdir. Tekno-feodalizmin yeni lordları, hiçbir askeri işgal yapmadan, hiçbir ordu kullanmadan, sadece veri akışını ve sunucu kapasitelerini kontrol ederek devletlerin egemenliğini tasfiye etmiş olacaklardır.

Şahsi gözlemlerim ve felsefi okumalarım bana hep şunu göstermiştir: İnsanlık, yarattığı teknolojinin hızıyla kendi kurduğu hukuki kurumların yavaşlığı arasındaki o ölümcül asimetride boğulmaktadır. Bizler, yapay zekayı ve bulut bilişimi yönetmeye çalışırken, elimizde on yedinci yüzyıldan kalma Westphalia haritaları ve on dokuzuncu yüzyıldan kalma vergi kanunnameleriyle dolaşıyoruz. Bir hayaleti çelik bir kafesle yakalamaya çalışmak ne kadar naifse, sınırları aşan dijital kapasiteyi ulusal sınırlarla kısıtlanmış vergi yasalarıyla yakalamaya çalışmak da o kadar naiftir.

İşte bu noktada, otomasyon vergisinin hayata geçirilebilmesi için ulusal çabaların ötesinde, devasa bir “Küresel Mutabakat”ın gerekliliği ortaya çıkar. Ulus-devletler, kendi başlarına hareket ettikleri sürece sermayenin şantajına boyun eğmek zorundadırlar. Örneğin, Fransa kendi sınırları içinde çalışan otonom sistemlere ve yapay zeka algoritmalarına ağır bir “kapasite vergisi” (dördüncü bölümde önerdiğimiz model) getirdiğini varsayalım. Teknoloji şirketi, ertesi gün algoritmalarının işlem yükünü Almanya’daki veya Hollanda’daki sunucularına kaydırır, Fransa’daki veri akışını sınırlandırır veya tamamen durdurur. Fransa vergi gelirini artırmayı umarken, dijital ekonomiden tamamen izole olma, teknolojik bir taşraya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Sermayenin bu klasik “hükümetleri birbirine düşürme” stratejisi (race to the bottom), küresel bir cephe kurulmadan asla kırılamaz.

Peki, küresel bir otomasyon vergisi mutabakatı politik ve pratik olarak mümkün müdür? İkinci bölümde Pigou’nun negatif dışsallık teorisi üzerinden otomasyonun yarattığı sosyal kirliliği tartışmıştık. Bu sorunun cevabını ararken de iklim krizi ve karbon emisyonu mücadelelerine bakmak büyük bir ilham kaynağıdır. Karbon emisyonu da tıpkı veri gibi sınır tanımaz. Çin’de yanan bir kömür santralinin dumanı, Avrupa’nın iklimini değiştirir. İnsanlık, uzun ve sancılı bir sürecin ardından, karbon salınımının küresel bir sorun olduğunu ve ulus-devletlerin tek başlarına bu krizi çözemeyeceğini idrak etmiş; Kyoto Protokolü’nden Paris İklim Anlaşması’na uzanan, eksikleri olsa da tarihi nitelikte mutabakatlar inşa etmiştir. Bugün karbon emisyonu üzerinden alınacak küresel bir vergi veya kota sistemi nasıl tartışılıyorsa, “hesaplama gücü” (compute power) ve “otomasyon kapasitesi” üzerinden alınacak küresel bir vergi de aynı aciliyetle uluslararası diplomasinin masasına gelmek zorundadır.

Yakın geçmişte OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) çatısı altında yüz otuzdan fazla ülkenin bir araya gelerek çok uluslu şirketler için yüzde on beşlik bir “Küresel Asgari Kurumlar Vergisi” (Global Minimum Corporate Tax) üzerinde anlaşmaya varması, Westphalia duvarlarında açılmış en büyük gediklerden biridir ve umut verici bir emsaldir. Bu anlaşma, vergi cennetlerinin cazibesini bitirmeyi hedefleyen tarihi bir adımdı. Ancak daha önce defalarca kanıtladığımız gibi, kurumlar vergisi (kâr üzerinden alınan vergi) dijital devlerin muhasebe illüzyonlarını yakalamakta yetersizdir. Bize gereken, OECD’nin bu tarihi uzlaşma kültürünü alıp, doğrudan otomasyonun üretim kapasitesine, algoritmaların kullandığı işlemci gücüne (FLOPs) ve devasa veri aktarım hacimlerine uygulayacak yeni nesil bir siber-diplomasidir.

Küresel bir otomasyon vergisi mutabakatının temel mimarisi, “dijital varlığın fiziki bağını” yeniden tanımlamak zorundadır. Bulut bilişim sınır tanımasa da, o bulutu besleyen veri ve o bulutun hizmet ettiği son kullanıcı fiziksel olarak belli bir ülkede yaşamaktadır. Bir küresel antlaşma, verginin tahakkuk merkezini şirketin yasal merkezinden (örneğin İrlanda) çıkarıp, “verinin üretildiği ve değerin tüketildiği” yere odaklamalıdır. Eğer bir teknoloji şirketinin otonom yazılımı Türkiye’deki lojistik ağlarını insansızlaştırıyor ve Türkiye’deki kullanıcıların verisiyle eğitiliyorsa, o algoritmik sürecin sunucusu Kuzey Kutbu’nda bile olsa, üretilen değerin yaratdığı dışsallık maliyeti (işsizlik, bozulan sosyal yapı) Türkiye’dedir. Dolayısıyla küresel bir otorite, bu veri ve kapasite akışını uluslararası bir blokzincir veya şeffaf bir dijital defter (ledger) üzerinden takip ederek, her ülkenin kendi sosyal dokusunu koruması için hak ettiği kapasite vergisini otonom olarak tahsil etmesini sağlamalıdır.

Bu öneri ütopik görünebilir; ancak paradoksal bir şekilde, bu şeffaflığı ve küresel tahsilatı sağlayacak olan teknoloji de yine bizzat teknoloji devlerinin kendi elleriyle yarattığı otonom ağların ta kendisidir. Biz, her bir dijital kuruşun, her bir tık’ın, her bir milisaniyelik gecikmenin (latency) devasa sistemler tarafından kusursuzca ölçülebildiği bir çağda yaşıyoruz. Şirketler kendi aralarında reklam saniyelerini, işlemci kiralarını mikroskobik ölçeklerde faturalandırırken ortada hiçbir teknik engel yoktur. “Bulut sistemini vergilendirmek çok karmaşık” bahanesi, teknik bir yetersizlik değil, muazzam bir lobi faaliyetinin ürettiği politik bir yalandır. Eğer teknoloji devleri, milyarlarca insanın davranışını saniye saniye analiz edebilecek bir altyapıya sahipse, devletler de bir araya gelerek o altyapının ne kadar kapasite kullandığını saniye saniye analiz edip vergilendirecek bir küresel maliye ağı kurabilirler.

Westphalia düzeninin dijital ölümü, sadece bir egemenlik kaybı değil, aynı zamanda devletlerin kendilerini yeniden icat etmeleri için tarihsel bir zorunluluktur. On yedinci yüzyılda modern devleti var eden şey, fiziksel topraklar üzerinde düzen kurma yeteneğiydi. Yirmi birinci yüzyılın siber-devletini var edecek olan şey ise, küresel ağlar üzerinde hak iddia edebilme, vatandaşının verisini ve dijital geleceğini tekno-feodal lordlara karşı koruyabilme yeteneğidir. Devletler, aralarındaki o suni “vergi rekabeti” oyunundan vazgeçip, asıl düşmanın kendi aralarındaki ekonomik sınırlar değil, sınırların tamamen üzerinde, stratosferde uçan o kontrolsüz algoritmik güç olduğunu anlamak zorundadırlar.

Bulut bilişimin yarattığı bu yurtsuzluk, aslında beşinci bölümde anlattığımız “Algoritmanın Tüzel Kişilik Kazanması” tezini küresel bir boyuta taşır. Eğer algoritmalar ve yapay zeka sistemleri bağımsız birer vergi mükellefi haline gelirse, onların nerede “ikamet ettiği” sorusu önemini yitirir. Birleşmiş Milletler veya benzeri bir “Küresel Dijital Otorite” çatısı altında, devasa yapay zeka sistemlerine uluslararası elektronik kimlikler (Global Electronic Entity) atanabilir. Bu otonom sistemler, dünyanın neresinde işlem yaparlarsa yapsınlar, yarattıkları değere karşılık gelen vergiyi eşzamanlı olarak uluslararası bir havuza aktarırlar. Bu havuzda toplanan kaynaklar, on birinci ve on ikinci bölümlerde derinlemesine incelediğimiz modern “Misthos” (vatandaşlık katılım ödeneği) ve “Ömür Boyu Adaptasyon Fonları” için ülkelere, oradaki sosyal hasara ve nüfusa orantılı olarak dağıtılır. Bu, insanlığın sınırları ve milliyetçiliği aşarak, kendi yarattığı makinelerin kölesi olmamak için kurduğu ilk evrensel savunma hattı olacaktır.

Bu küresel mutabakatın önündeki en büyük engellerden biri de “Teknolojik Milliyetçilik”tir. Bugün özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Çin gibi süper güçler, yapay zeka ve otomasyonu sadece ekonomik bir üretim aracı olarak değil, jeopolitik bir silah, bir istihbarat ve küresel tahakküm aygıtı olarak görmektedirler. Bu süper güçler, kendi ülkelerinde doğan ve dünyayı ahtapot gibi saran bu teknoloji devlerinin küresel bir vergi sistemiyle dizginlenmesine şiddetle karşı çıkacaklardır. Çünkü o teknoloji devleri, aslında bu süper güçlerin modern çağdaki Doğu Hindistan Kumpanyalarıdır. Tıpkı on dokuzuncu yüzyılda o kumpanyaların silahlı gemilerle gidip diğer ülkelerin fiziksel zenginliklerini sömürmesi gibi, bugünün bulut şirketleri de dijital gemileriyle (sunucular ve yazılımlarla) tüm dünyanın verisini ve potansiyel emeğini sömürerek kendi merkezlerine taşımaktadır. Dolayısıyla küresel bir otomasyon vergisi talep etmek, sadece şirketlere karşı değil, aynı zamanda bu dijital sömürgeciliğe arka çıkan süper güçlerin jeopolitik hegemonyasına karşı da devasa bir başkaldırıdır.

Bu bağlamda, otomasyon vergisi tartışması salt mali bir mevzu olmaktan çıkıp, yirmi birinci yüzyılın bağımsızlık savaşına dönüşmektedir. Gelişmekte olan ülkeler, dijital yetenekleri kısıtlı olan ekonomiler, algoritmaların yarattığı işsizlik dalgasına karşı en korunmasız olan coğrafyalar, bu küresel mutabakatın bayraktarlığını yapmak zorundadır. Eğer bu ülkeler birleşip dijital pazarlarını kapatma tehdidini bir silah olarak kullanamazlarsa, tekno-feodalizmin sadece serfleri değil, dijital sömürgeleri haline geleceklerdir. Sermayenin o devasa vergi sunucularına karşı, küresel bir vergi ambargosu mekanizması inşa edilmelidir. “Bizim ülkemizde değer yaratıp, bizim insanlarımızı işsiz bırakıp, faturayı başka bir yurisdiksiyonda sıfırlayamazsınız. Ya küresel işlem gücü vergisini ödersiniz ya da bizim dijital topraklarımızdan sürülürsünüz.” Bu rest, tek bir ülke tarafından çekildiğinde intihar olabilir, ancak on, yirmi veya elli ülke tarafından aynı anda çekildiğinde, silikon vadisi devlerini masaya oturtacak olan tek güçtür.

İnsanlık, coğrafyanın kader olduğu o eski dünyayı geride bırakıyor. Yeni dünyada kaderi belirleyen şey coğrafya değil, ağa (network) dahil olma biçimimizdir. Bulut bilişim, sınırlarımızı fiziksel olarak yıkmadı belki ama o sınırların içindeki anlamı, otoriteyi ve adaleti buharlaştırdı. Vergi cennetlerinin o kirli, gizli offshore hesaplarından; her şeyin şeffaf, anında kopyalanabilir ve her yerde aynı anda var olabildiği vergi sunucularına geçiş, kapitalizmin kaçış hızını artırmasından başka bir şey değildir. Bizim görevimiz, bu devasa kaçışın karşısına, yerel çözümlerle değil, evrensel ve sarsılmaz bir otomasyon sözleşmesiyle dikilmektir. Sınırların anlamsızlaştığı yerde, adaletin de sınır tanımaz olması gerekir. Westphalia düzeninin külleri arasından, makineyi ehlileştiren, kapasiteyi vergilendiren ve elde edilen refahı tüm insanlığın hizmetine sunan yeni, küresel bir siber-hukuk doğmak zorundadır; aksi takdirde gökyüzündeki o devasa bulutlar, sadece yıkıcı fırtınaların ve eşi benzeri görülmemiş bir toplumsal kuraklığın habercisi olacaktır.


Bölüm 15: “Anlam” Krizi: Maaş Çeki Gidince Geriye Ne Kalır?

İnsanlık tarihinin sosyolojik katmanlarını biraz kazıdığımızda, kimliğimizin ve varoluşsal ağırlığımızın üzerine inşa edildiği o devasa, sarsılmaz sütunun “çalışmak” olduğunu görürüz. İsimlerimize, daha doğrusu soyisimlerimize bir bakın. Demirci, Terzi, Çizmeci, Kasap, Dokumacı, Çiftçi… Sadece bizim kültürümüzde değil, dünyanın hemen her dilinde (Smith, Taylor, Baker, Clark, Müller) insanlar, binlerce yıl boyunca kendilerini yaptıkları işlerle adlandırdılar. Çünkü iş, sadece karın doyurmak için katlanılan bir angarya değil; insanın doğayla, toplumla ve bizzat kendi ruhuyla kurduğu diyaloğun ana mecrasıydı. “Ben kimim?” sorusuna modern insanın verdiği ilk refleksif cevap her zaman “Ben bir mühendisim”, “Ben bir doktorum”, “Ben bir muhasebeciyim” olmuştur. Mesleğimiz bizim sadece geçim kaynağımız değil, dünyaya fırlatılmışlığımızın içindeki o ürkütücü belirsizliğe karşı giydiğimiz en kalın, en koruyucu zırhımızdır. Bize her sabah uyanmak için bir neden, günümüzü yapılandıran bir ritim, ait olduğumuz bir topluluk ve en önemlisi “ihtiyaç duyulduğumuza” dair o derinden gelen, narsistik tatmini sağlar. Peki, algoritmaların ve otonom robotların kusursuz sessizliği içinde bu zırh paramparça olduğunda, o unvanlar elimizden alındığında, maaş çekiyle birlikte kimliğimiz de buharlaştığında geriye ne kalacaktır? Karşı karşıya olduğumuz en derin ve en yıkıcı felaket, ekonomik bir yoksulluktan ziyade, devasa bir “anlam” krizidir.

Üçüncü bölümde UBI’nın (Evrensel Temel Gelir) neden sadece bir illüzyon olduğunu ve insanın üretkenlik ihtiyacını karşılayamayacağını tartışırken, meselenin salt bir “karın doyurma” problemi olmadığını vurgulamıştık. Şimdi o argümanın felsefi merkezine, uçurumun tam kenarına gelmiş bulunuyoruz. Bir insanın eline çalışmadan yaşayabileceği kadar para verdiğinizde, onun biyolojik varlığını kurtarırsınız ama psikolojik varlığını derin bir hiçliğin içine terk edersiniz. Modern psikoloji ve sosyoloji, uzun süreli işsizliğin insan ruhunda yarattığı tahribatın, klinik depresyonla, anksiyete bozukluklarıyla ve varoluşsal bir çöküşle eşdeğer olduğunu on yıllardır haykırmaktadır. Emeklilik kavramı bile, sınırlı bir zaman dilimi için tasarlanmış olmasına rağmen, birçok insanda “işe yaramazlık” hissi ve ani bir yaşlanma psikolojisi yaratır. Şimdi bu “işe yaramazlık” hissinin, yirmili yaşlarındaki gencecik zihinlerden, elli yaşındaki tecrübeli uzmanlara kadar tüm topluma, üstelik geri dönüşü olmayan bir şekilde yayıldığını düşünün. İnsanlar sabah uyandıklarında gitmeleri gereken bir ofis, yetişmeleri gereken bir toplantı, çözmeleri gereken bir problem bulamadıklarında, zihin kendi üzerine katlanmaya, kendini kemirmeye başlar. İhtiyaç duyulmamak, sistemin sizin analitik veya fiziksel yeteneklerinize zerre kadar değer vermemesi, insan ruhunun taşıyabileceği en ağır yüklerden biridir.

Kendi gözlemlerimden ve insan doğasına dair felsefi okumalarımdan süzülen bir tespiti burada paylaşmak isterim: Bizler, kapitalist üretim etiğini öylesine derin bir şekilde içselleştirdik ki, kendimizi sadece bir şeyler “ürettiğimiz” veya ekonomik bir değer yarattığımız sürece yaşamaya değer buluyoruz. Hafta sonu evde hiçbir şey yapmadan oturduğumuzda hissettiğimiz o sinsi suçluluk duygusu, aslında içimize yerleştirilmiş o acımasız üretim bekçisinin fısıltısıdır. Sistemin gözü hep üzerimizdedir ve biz o bakışı kendi vicdanımıza dönüştürmüşüzdür. İşte bu yüzden, otomasyon devrimi sadece işlerimizi elimizden almakla kalmıyor, aynı zamanda bizim kendi gözümüzdeki değerimizi, o sahte ama işlevsel olan özsaygımızı da yerle bir ediyor. Makine bizden daha iyi teşhis koyduğunda, daha iyi sözleşme yazdığında, daha iyi mimari çizimler yaptığında, “Eğer ben bunlardan ibaretsem ve o benden daha iyiyse, ben neden varım?” sorusu zihnin karanlık odalarında yankılanmaya başlar. Bu, Fransız sosyolog Émile Durkheim’ın “anomi” (kuralsızlık, normsuzluk ve aidiyet kaybı) dediği o ölümcül toplumsal hastalığın dijital çağdaki kusursuz bir reenkarnasyonudur. Anomi, intiharları, aşırılıkları ve toplumsal cinnetleri doğurur.

Eğer teknolojik gelişmeyi, dokuzuncu bölümde uyardığımız tekno-feodal lordların insafına bırakırsak ve hiçbir yapısal müdahalede bulunmazsak, bu anlam krizinin bizi götüreceği yer ürkütücü bir distopyadır. Sorumluluktan, gayeden ve toplumsal bir işlevden mahrum bırakılmış kitleler, bu devasa boşluğu doldurmak için uyuşturucu sentetik gerçekliklere yöneleceklerdir. Metaverse gibi sanal evrenler, sınırsız dijital eğlence platformları ve algoritmik dopamin döngüleri, aslında işlevsizleşmiş yığınları uyuşturmak, onların isyan etmesini engellemek ve onları sorunsuz, sessiz, bitkisel bir hayata mahkum etmek için tasarlanmış modern haşhaşlardır. Bir insan gerçek dünyada bir köprü inşa edemediğinde, sanal bir dünyada dijital şatolar inşa ederek tatmin olmaya çalışacaktır. Ancak bu sahte tatmin, insanın ruhundaki o derin ontolojik açlığı asla doyuramaz. Gerçek bir dirençle karşılaşmayan, gerçek bir acıya merhem olmayan, rüzgarı teninde hissetmeyen bir irade, eninde sonunda çürür. Teknoloji lordları, maaş çeki elinden alınmış kitlelerin anlam arayışını, onlara sanal gerçeklik gözlükleri satarak ve onların verilerini sağarak (yedinci bölümde anlattığımız veri gaspı) yeniden sömürmenin peşindedirler. İnsanın düşüşü, sermayenin yeni pazarıdır.

İşte tam bu devasa felsefi çöküşün eşiğinde, otomasyon vergisi basit bir mali gelir kalemi olmaktan çıkıp, insanlığın anlam haritasını yeniden çizecek, onu ipten alacak o muazzam kurtarma operasyonunun finansörü haline gelir. Eğer makine, insanın ekonomik üretimdeki yerini alıyorsa, biz o makinenin yarattığı haksız ve sınırsız refahı vergilendirerek, insanı ekonomik olmayan, ama toplumsal ve ruhsal olarak çok daha yüce olan yeni bir varoluş zeminine taşımak zorundayız. Otomasyon vergisinden elde edilecek trilyonlarca dolarlık fon, devlete veya şirketlere geri dönmemeli; doğrudan doğruya “Anlam İnşası ve Toplumsal Değer Fonları” adı altında sivil projelere, bakım ekonomisine, ekolojik onarıma ve sanatın demokratikleşmesine akıtılmalıdır. İş bittiğinde insan neyle tanımlanacak sorusunun cevabı, insanın makinenin yapamadığı, makinenin asla anlayamayacağı o “insani özü” gerçekleştirmesiyle verilecektir.

Bu noktada karşımıza çıkan en devasa ve en acil proje alanı, “Bakım Ekonomisi” (Care Economy) ve toplumsal bağların yeniden inşasıdır. Kapitalizm, tarihi boyunca şefkati, merhameti, hasta ve yaşlı bakımını, çocuk yetiştirmeyi her zaman ekonomik değeri olmayan, karşılıksız, genellikle kadınların omuzlarına yüklenmiş görünmez bir ev içi angarya olarak değerlendirmiştir. Bir borsacının saniyeler içinde hisse senedi alıp satarak kazandığı paranın milyarda biri bile, gün boyu felçli bir hastanın altını temizleyen, ona hikayeler okuyan ve onunla ağlayan bir bakım işçisine verilmez. Çünkü sistem kârı ölçer, sevgiyi değil. Ancak yapay zeka çağında borsacının, muhasebecinin ve veri analistinin işini algoritmalar devraldığında, makinenin asla ama asla yapamayacağı tek şey “gerçek bir şefkat” göstermektir. Bir robot size ilacınızı zamanında verebilir, kalp ritminizi kusursuzca ölçebilir; ama ölüm döşeğinde ellerinizi tuttuğunda onun soğuk, silikon parmakları ruhunuzdaki o varoluşsal korkuyu dindiremez. İnsanın insana olan o ilksel, biyolojik ve ruhsal ihtiyacı, hiçbir kodla simüle edilemez.

İşte otomasyon vergisi, tam da bu çarpık değer yargısını tersine çevirecek tarihi bir fırsattır. Robotların üretiminden alınan bu devasa vergi, toplumdaki tüm bakım işlerini, psikolojik destek ağlarını, mahalle dayanışma komitelerini dünyanın en yüksek maaşlı, en prestijli “işleri” haline getirmek için kullanılmalıdır. “Ben muhasebeciyim” diyen insanın o boşluk hissi, “Ben mahallemizdeki on yaşlı insanın hayat yoldaşıyım, onların anılarını kaydeden ve onların son yıllarını onurlandıran kişiyim” diyerek doldurulacaktır. Ve bu kişi, eski bir banka müdürünün kazandığı geliri ve saygınlığı kazanacaktır; çünkü bu gelirin kaynağı, o banka müdürünün işini elinden alan makinenin ödediği vergidir. Toplumun tanımı değişecektir. Üretkenlik, daha fazla nesne üretmekten, daha fazla “insanlık” üretmeye kayacaktır. Otomasyon fonları sayesinde, gençler okullardan mezun olduklarında Wall Street’te veya teknoloji şirketlerinde kod yazma hayalleri kurmak yerine, toplumsal travmaları iyileştiren, kimsesiz çocuklara mentorluk yapan, bağımlıları hayata döndüren projelerde yer almak için yarışacaklardır. İnsan, kendi türdaşının yaralarını sardıkça, kaybettiği o “anlamı” en saf, en sarsılmaz haliyle yeniden bulacaktır.

Anlam boşluğunu dolduracak ikinci devasa alan, ekolojik restorasyon ve dünyayı iyileştirme projeleridir. Sanayi Devrimi’nden bu yana, insanın varoluşu dünyayı tüketmek, nehirleri kurutmak ve atmosferi zehirlemek üzerine kuruluydu. Biz dünyayı yıkarak “iş” yarattık. Şimdi ise, makinelerin rutin üretimi devraldığı ve otomasyon vergisinin finansal bir dağ gibi arkamızda durduğu bir ortamda, insanın yeni işi dünyayı iyileştirmek olmak zorundadır. Trilyonlarca ağaç dikilmesi, okyanuslardaki plastik adalarının temizlenmesi, nesli tükenmekte olan hayvanların yaşam alanlarının yeniden inşası, betonlaşmış şehirlerin permakültür bahçelerine dönüştürülmesi… Bunlar kâr marjı olmadığı için serbest piyasanın asla girmeyeceği, ancak insanlığın hayatta kalması için mutlak surette yapılması gereken devasa projelerdir. Robotların beton ve çelik üzerinden ürettiği kâr, insanın elleriyle toprağı, suyu ve yaprağı onarması için gereken maaşlara dönüşecektir. Bir insan, “Ben finansal analistim” demek yerine, “Ben Kuzey Ormanları’nın restorasyon uzmanıyım, ellerimle elli bin meşe fidanını toprağa kavuşturdum” dediğinde, maaş çeki kavramı bambaşka bir ulviyet kazanacaktır. İnsanın doğaya karşı işlediği suçların kefareti, makinenin vergisiyle ödenirken, insanın kendisi de bu onarma eyleminin içinde yeniden dirilecektir.

Maaş çekinin ötesindeki anlamın bir diğer boyutu ise entelektüel ve sanatsal rönesanstır. On birinci bölümde Atina demokrasisinden bahsederken köle emeğinin felsefeyi nasıl finanse ettiğini uzun uzun irdelemiştik. Bizler sanatı ve felsefeyi her zaman bir lüks, boş zamanı olan zenginlerin bir hobisi veya pazarlanabilir bir “içerik” olarak gördük. Oysa sanat, insanın dünyadaki yerini anlamlandırmasının, felsefe ise varoluşunu sorgulamasının en temel aracıdır. Otomasyon vergisi sayesinde oluşturulacak yerel kültür fonları, mahalle tiyatrolarını, amatör astronomi kulüplerini, sokak müzisyenlerini, yerel tarih araştırmacılarını doğrudan finanse edecektir. Herhangi bir ticari kaygı gütmeden, sadece bilmek için bilmeyi arzulayan insanlara “araştırmacı” statüsü verilecek ve onlara insanca yaşayacakları bir gelir, robotların vergilerinden tahsis edilecektir. Geceleri teleskobuyla gökyüzünü izleyen ve mahallesindeki çocuklara evreni anlatan bir kadın, kapitalist düzende bir “işsiz”dir. Otomasyon vergisinin finanse ettiği yeni dünyada ise o kadın, toplumun en saygın bilim elçilerinden biridir. Bir gencin, kâr getirmeyecek devasa bir epik şiir yazmak için yıllarını harcaması artık bir zaman israfı değil, makinenin ruhsuzluğuna karşı insan ruhunun finanse edilmiş bir zaferi olacaktır. Şiir karın doyurmaz derlerdi; artık şiiri, şiir yazanın karnını robotların ödediği vergi doyuracaktır.

Bu felsefi geçişin bireysel psikoloji üzerindeki sarsıcı etkisini hafife almamak gerekir. Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluk felsefesinde vurguladığı o “özgürlüğün bulantısı”, maaş çeki ve zorunlu mesai ortadan kalktığında tüm ağırlığıyla insanların üzerine çökecektir. Çünkü “Ne yapmalıyım?” sorusunun cevabını artık sistem sizin adınıza vermeyecektir. Sabah saat sekizde ofiste olmanızı emreden bir patron olmadığında, o günü nasıl geçireceğinize dair tüm sorumluluk sizin omuzlarınızdadır. Kendi hayatının anlamını bizzat, sıfırdan inşa etmek, son derece korkutucu ve dikey bir tırmanıştır. İnsanların bir kısmı, bu radikal özgürlük karşısında bocalamaya, savrulmaya ve hiçliğe düşmeye yatkındır. İşte otomasyon vergisinin finanse edeceği sosyal projeler, bu savrulmayı engelleyecek güvenli limanlardır. Bu projeler, insanlara emir vermez; sadece onlara dahil olabilecekleri, değer görebilecekleri, yorulabilecekleri ve terleyebilecekleri sayısız “anlam kapısı” sunar. Zorunluluktan doğmayan, tamamen gönüllülük ve tutkuyla seçilmiş bir yorgunluk, insanın ruhunu hafifletir. Camus’nün Sisifos’unu düşünün; kayayı tepeye yuvarlamak zorundadır ve kaya her seferinde geri düşer. Kapitalizmde bizler, başkalarının kârı için o kayayı yuvarlayan kölelerdik. Oysa robotlar kayayı yuvarlamayı devraldığında, biz o dağın eteklerinde kendi heykellerimizi yontma, kendi çiçeklerimizi ekme özgürlüğüne kavuşuruz.

Gelelim “iş” kavramının etimolojik ve tarihsel yükünden kurtulup “eylem” kavramına geçişimize. Hannah Arendt, “İnsanlık Durumu” adlı muazzam eserinde, insanın faaliyetlerini üç kategoriye ayırır: Emek (labor), İş (work) ve Eylem (action). Emek, hayatta kalmak için zorunlu olan, tüketilen ve biten faaliyetlerdir (yemek yapmak, temizlik yapmak). İş, bir başlangıcı ve sonu olan, dünyaya kalıcı bir nesne bırakan faaliyetlerdir (bir masa yapmak, bir bina inşa etmek). Eylem ise, nesnelerle değil doğrudan diğer insanlarla, söz ve edim aracılığıyla kurulan ilişkidir; siyasettir, sanattır, toplumsal diyalogdur. Yapay zeka ve otomasyon, Arendt’in tanımındaki “Emek” ve büyük oranda “İş” kategorilerini tarihe gömmektedir. Makine bizim yerimize eziyet çeker ve makine bizim yerimize eşya üretir. O halde geriye sadece “Eylem” (Action) kalır. Bizim yeni kimliğimiz, nesnelerle olan ilişkimiz üzerinden değil, diğer insanlarla olan ilişkimiz üzerinden tanımlanacaktır. Mesleki unvanların yerini, toplumsal roller alacaktır. İnsanlar artık “ne ürettikleriyle” değil, “topluma nasıl bir enerji, nasıl bir fikir, nasıl bir şefkat kattıklarıyla” saygı göreceklerdir.

Anlam krizini çözmenin bir diğer devasa ayağı da hiper-yerel demokrasinin inşasıdır. Sekizinci bölümde çalışma saatlerinin düşmesiyle insanın nasıl gerçek bir “vatandaşa” dönüşebileceğine değinmiştik. Otomasyon vergisinden elde edilecek fonların önemli bir kısmı, merkezi devlet bütçesinden ziyade doğrudan mahalle ve ilçe meclislerine, yerel komünlere aktarılmalıdır. İnsanlar, maaş çeki kaygısından kurtulduklarında, kendi yaşadıkları sokağın, kendi çocuklarının okuduğu okulun, kendi mahallelerindeki parkın tasarımı ve yönetimi için aktif birer karar vericiye dönüşmelidirler. Yerel meclislerde saatlerce tartışmak, bütçe planlaması yapmak, ortak yaşam alanlarını inşa etmek için ter dökmek, insana devasa bir varoluşsal tatmin sağlar. Aidiyet duygusu, yukarıdan aşağıya verilen emirlerle değil, aşağıdan yukarıya, elleri çamura bulayarak kurulan ortak bir yaşamla gelişir. Robotlar küresel tedarik zincirlerini ve devasa fabrikaları yönetirken; insanlar, kendi küçük, somut, dokunabildikleri yaşam alanlarını birer cennete dönüştürmek için zamanlarını ve otomasyon fonlarını kullanacaklardır. Anlam, makro olandan mikro olana, küresel olandan yerel olana doğru geri dönecektir.

Şunu çok net bir şekilde idrak etmeliyiz: İnsanın fıtratında “tembellik” yoktur; insanın fıtratında “anlamsızlığa karşı isyan” vardır. Çoğu insan çalışmaktan değil, yaptığı işin hiçbir anlam ifade etmemesinden, ürettiği değerin kendisine yabancılaşmasından ve çarkın önemsiz bir dişlisi olmaktan nefret eder. Maaş çeki gittiğinde geriye bir boşluk kalacağı korkusu, aslında o dişlinin dönmesi durduğunda çıkacak olan sessizlikten duyulan korkudur. Ancak o sessizlik, ölümün sessizliği değil, yeni bir senfoninin başlamadan önceki o görkemli esidir. Eğer otomasyon vergisi gibi güçlü, adil ve radikal bir kurumsal mimariyi inşa edebilirsek, o sessizliği uyuşturucuyla veya sanal gerçeklikle değil; devasa bir toplumsal şefkat dalgasıyla, doğanın onarılmasıyla ve insan aklının en cüretkar sanatsal yaratımlarıyla doldurabiliriz.

Bu dönüşüm süreci, elbette ki devasa kültürel çatışmalara sahne olacaktır. Yıllarca gücünü, kibrini ve statüsünü sadece banka hesabındaki rakamlardan ve kartvizitindeki afili “CEO, Direktör, Uzman” unvanlarından alan o eski elitler, makinenin vergisiyle finanse edilen ve şefkati, sanatı, ekolojiyi merkeze alan bu yeni değerler hiyerarşisine şiddetle direneceklerdir. Onlar için, sokaktaki sahipsiz hayvanların rehabilitasyonuyla ilgilenen bir gönüllünün, bir risk sermayedarıyla aynı sosyal statüye ve finansal güvenceye (robot vergisi sayesinde) sahip olması katlanılamaz bir fikirdir. Çünkü kapitalizm, kimin “daha değerli” olduğunu maaş çekinin büyüklüğüyle ölçen yozlaşmış bir terazi kurmuştur. Otomasyon vergisi, o teraziyi paramparça eder. Makine ekonomik değeri sıfırladığında, geriye sadece ahlaki, estetik ve insani değer kalır. Bir insanın değeri, makinenin yapamadığı o ince, kırılgan ve sevgi dolu eylemleri ne kadar cömertçe yapabildiğiyle ölçülmeye başlandığında, eski dünyanın kibri yıkılır.

Benim inancım odur ki, iş bittiğinde, maaş çeki bittiğinde insan neyle tanımlanacak sorusunun en kısa ve en güzel cevabı şudur: İnsan, nihayet “insan” olmakla tanımlanacak. Binlerce yıldır bizi bir alet, bir yük hayvanı, bir savaşçı veya bir veri işleme ünitesi olarak tanımlayan o yabancılaştırıcı sıfatların hepsi dökülecek. Geriye, ölümlü olduğunu bilen, sevgiye muhtaç, doğanın bir parçası olan, yıldızlara bakıp hayal kuran, yaralı ama onurlu o saf varlık kalacak. Bizi bu saf varlık halimizle yüzleştirecek olan şey, teknolojinin o soğuk aynasıdır. Ancak o aynanın önünde donup kalmamak, korkudan çıldırmamak ve açlıktan ölmemek için, aynayı tutan o çelik ellerin, yani otonom sistemlerin yarattığı zenginliği bir “toplumsal miras” olarak geri almamız gerekir. Otomasyon vergisi, insanın kendi varoluşuna yaptığı en büyük, en ahlaki yatırımdır. Bu vergi, sadece cüzdanlarımızdaki açığı değil, ruhumuzdaki o devasa gediği kapatacak harcın ta kendisidir. İnsanlık, ekmek parasının derdinden kurtulduğunda felsefi boşluğa düşmeyecek; aksine, o boşlukta uçmayı öğrenecek kanatlarını, yani sanatı, şefkati ve doğayla barışı inşa edecektir. Biz makineleri bizi işsiz bıraksınlar diye değil; bizi işin o binlerce yıllık boyunduruğundan kurtarıp, evrenin anlamını aramaya özgür bıraksınlar diye yaptık. Vergi, bu nihai özgürlük fermanının altındaki mühürdür.


Bölüm 16: Schumpeter’in Yaratıcı Yıkımı vs. Dijital Yutma

Kapitalizmin entelektüel savunucularının, sistemin yarattığı her türlü kaosu, işsizliği ve toplumsal yıkımı meşrulaştırmak için on yıllardır bir dua gibi mırıldandıkları, adeta kutsal bir metin muamelesi yaptıkları bir kavram vardır: Yaratıcı Yıkım. Avusturyalı iktisatçı Joseph Schumpeter tarafından 1942 yılında literatüre kazandırılan bu kavram, kapitalizmin durağan değil, evrimsel bir süreç olduğunu; ekonomik gelişmenin ancak ve ancak eski yapıların, eski teknolojilerin ve eski iş yapış biçimlerinin acımasızca yok edilip yerlerine yenilerinin, daha verimlilerinin kurulmasıyla mümkün olabileceğini iddia eder. Schumpeter’e göre bu süreç, tıpkı yaşlı ve çürümüş ağaçları yakan bir orman yangını gibidir; yangın o an için korkutucu ve yıkıcı görünse de, yanan ağaçların külleri toprağı gübreler ve o küllerin arasından çok daha gür, çok daha çeşitli ve hayata tutunmaya hevesli yepyeni fidanlar boy verir. Bu metafor, yirminci yüzyıl boyunca kusursuz bir şekilde işledi ve klasik iktisatçıların teknolojik işsizlik korkularını yatıştırmalarındaki en büyük felsefi dayanak oldu. Çünkü yaratıcı yıkım teorisi örtük bir sözleşme sunuyordu: Evet, teknoloji bazı işleri acımasızca yok edecek ve insanlar acı çekecek; ama korkmayın, o yıkılan işlerin yerine çok daha fazla sayıda, çok daha yüksek ücretli ve çok daha konforlu yepyeni işler yaratılacak.

Birinci bölümde at arabalarının otomobillere dönüşümü üzerinden insanın kas gücünün ikame edilişine değinirken bu tarihsel süreci yüzeysel olarak anımsamıştık. Ancak meseleyi ekonomi politik bir eksende derinlemesine incelediğimizde, otomobilin icadının at arabası üreticilerini, nalbantları ve seyisleri işsiz bıraktığı o yıkıcı anın, aslında muazzam bir “yaratılış” anı olduğunu görürüz. Otomobil endüstrisi sadece şoförlere veya montaj hattı işçilerine ihtiyaç duymadı. Asfalt dökmek için devasa yol yapım şirketlerine, yol kenarlarında motellere, benzin istasyonlarına, trafik polislerine, otomobil sigortacılarına, lastik fabrikalarına, petrol rafinerilerine ve devasa bir küresel lojistik ağına hayat verdi. Yıkılan bir mesleğin yerine en az on yeni meslek dalı açıldı. Schumpeter haklıydı; yıkım gerçekten yaratıcıydı ve sistem, kendi yıktığı emeği, yeni kurduğu sektörlerin içine daha yüksek bir verimlilikle entegre edebiliyordu. Çünkü o dönemin teknolojisi, üretim sürecinin sadece bir parçasını, yani fiziksel gücü ikame ediyordu. Geri kalan tüm o karmaşık ağın inşa edilmesi, yönetilmesi, denetlenmesi ve tüketilmesi için devasa bir insan emeğine ihtiyaç vardı. Sermaye, yeni buluşlarını ölçeklendirebilmek için emeğe muhtaçtı. Bu karşılıklı muhtaçlık, yaratıcı yıkımın toplumsal bir felakete dönüşmesini engelleyen o görünmez emniyet subabıydı.

Fakat bugün, algoritmaların, yapay sinir ağlarının ve otonom sistemlerin çağında, Schumpeter’in o çok güvendiği emniyet subabı gürültülü bir şekilde patlamış durumdadır. İçinde bulunduğumuz süreci “yaratıcı yıkım” olarak adlandırmak, kelimenin tam anlamıyla bir idrak tutulmasıdır. Çünkü ortada yeni bir şey yaratan, yıktığı mesleklerin yerine kitleleri istihdam edecek devasa yeni ekosistemler kuran bir süreç yoktur. Yaşadığımız şeyin ekonomi politikteki asıl karşılığı, benim “Dijital Yutma” olarak adlandırdığım o karanlık, asimetrik ve geri dönüşü olmayan yutulma halidir. Dijital yutma, eski işi yıkar, o işin içindeki tüm verimliliği ve katma değeri emer, ancak yerine yeni bir “iş” koymaz; yerine sadece sıfır marjinal maliyetle çalışan, elektrikle beslenen ve sonsuz defa kopyalanabilen bir “kod” koyar. Orman yangını metaforuna dönersek; dijital yutma ormanı yakıp küllerinden yeni fidanların doğmasını beklemez; o, ormanı yakar ve o toprağın üzerine milyonlarca metrekarelik pürüzsüz, soğuk ve üzerinde hiçbir canlı emeğin yeşermesine izin vermeyen devasa bir beton döker. Sermaye o betonun üzerinde hızla akıp giderken, emek o betonun altında nefessiz kalarak can verir.

Dijital yutmanın asimetrisi, yaratım ile yıkım arasındaki hız, ölçek ve beceri uçurumundan kaynaklanır. Yirminci yüzyılda bir teknolojinin eski bir endüstriyi yıkması on yıllar alırdı. Toplumun bu sürece adapte olması, eğitim sisteminin yeni ihtiyaçlara göre kendini güncellemesi ve eski işçilerin yeni yetenekler kazanması için bir zaman penceresi vardı. Ancak dijital yutma, sınırları olmayan bir siber uzayda gerçekleştiği için, yıkım hızı anlıktır. Trilyonlarca kelimeyle eğitilmiş bir dil modeli veya görsel üretici bir yapay zeka piyasaya sürüldüğü hafta, dünya çapında milyonlarca metin yazarının, çevirmenin, illüstratörün, avukat asistanının ve kodlayıcının piyasa değeri bir gecede sıfırlanma noktasına gelir. Bu insanlar için Schumpeterci bir umutla “Merak etmeyin, sizin için yeni işler yaratılacak” demek, zalimce bir alaydan ibarettir. Çünkü yaratılan o sözde “yeni işler” (örneğin veri etiketleyicisi, yapay zeka denetmeni veya prompt mühendisi), yıktığı on binlerce işin ancak yüzde birini istihdam edebilecek kadar dar bir alandır. Daha da trajik olanı, bu yeni işlerin de aslında algoritmalar yeterince eğitildiğinde birkaç yıl içinde yine algoritmaların kendisi tarafından yutulacak geçici birer iskele olmalarıdır. Dijital yutma, sadece eskiyi değil, kendi yarattığı yeniyi de hızla yutan doymak bilmez bir oburluktur.

Bu asimetrik yıkımın ekonomi politiğini anlamak için, “ölçeklenme” (scaling) kavramının dijital çağda geçirdiği o radikal mutasyonu mercek altına almalıyız. Klasik kapitalizmde bir şirketin büyümesi, fiziksel bir genişleme gerektirirdi. Bir banka daha fazla müşteriye ulaşmak istiyorsa, daha fazla şehre şube açmak, o şubelere masa, sandalye almak, güvenlik görevlisi, gişe memuru, müdür işe almak zorundaydı. Büyüme, istihdamla eş anlamlıydı. Büyüyen şirket, kârının bir kısmını mecburen maaş olarak topluma dağıtan bir su pompası gibi çalışırdı. Ancak bugün, teknoloji lordlarının kurduğu devasa dijital platformlar, sadece elli veya yüz kişilik dar bir mühendis kadrosuyla, tek bir fiziksel şube açmadan aynı anda üç milyar müşteriye finansal hizmet, iletişim veya eğlence sunabilmektedir. Şirketin değeri trilyon dolarları aşarken, yarattığı istihdam, klasik bir fabrikanın yarattığı istihdamın onda biri bile değildir. Değer üretimi ile istihdam arasındaki bu kopuş, kapitalizmin tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir servet temerküzü (birikimi) yaratır. Sermaye, emeğe ihtiyaç duymadan ölçeklenebildiğinde, emeğin toplumsal gelirden aldığı pay da hızla erimeye başlar. Şirketler büyür, borsalar rekor kırar, teknoloji milyarderleri uzaya roket fırlatır; ancak toplumun geneli, o dijital yutmanın yarattığı enkazın altında, giderek düşen reel ücretler ve güvencesizlik içinde yaşam savaşı verir.

Schumpeter’in teorisindeki bir diğer temel varsayım, yıkımın ardından kurulan yeni sektörlerin, eski işçileri daha iyi koşullarda istihdam edeceğine dair o sarsılmaz iyimserlikti. Oysa dijital yutmanın ekonomi politiğinde, sermaye emeğin niteliğine değil, verinin hacmine yatırım yapmaktadır. Dokuzuncu bölümde detaylandırdığımız orta sınıfın ölümü tezini burada makroekonomik bir boyuta taşıdığımızda, ortada çok korkutucu bir kutuplaşma görürüz. Dijital yutma, iş gücü piyasasını ortadan ikiye yarmıştır. Bir yanda algoritmaları yazan, sistemin mimarisini kurgulayan ve astronomik ücretler alan o çok küçük, ultra-seçkin mühendis ve yönetici azınlığı; diğer yanda ise makinenin henüz yapamadığı veya makinenin yapmasının “ekonomik olarak” mantıklı olmadığı en alt düzeydeki fiziksel hizmetleri (kuryelik, paketleme, temizlik, hasta bakımı) asgari ücret sınırında yapan devasa yığınlar. Eskiden bu iki uç arasında geniş, müreffeh ve ekonomiyi ayakta tutan bir orta sınıf vardı. Şimdi o orta sınıfın yaptığı tüm rutin, analitik ve idari işler, algoritmik kodların içine hapsedilmiştir. Yani Schumpeterci yıkım, muhasebeciyi işten çıkarıp onu bir yapay zeka geliştiricisi yapmamıştır; muhasebeciyi işten çıkarıp onu otonom algoritmaların hizmet ettiği platformlarda esnek saatli, güvencesiz bir kurye haline getirmiştir. İnovasyon, kitleleri yukarı taşımak yerine onları proleterleştirmiş, aşağıya doğru devasa bir basınç yaratmıştır.

Şahsi bir gözlem olarak ifade etmeliyim ki, bugün siyaset yapıcıların ve teknoloji lobilerinin Schumpeter’in adını bu kadar sık anmalarının sebebi, entelektüel bir tembellikten ziyade bilinçli bir manipülasyondur. İnsanların gözlerinin önünde cereyan eden bu muazzam mülksüzleştirme operasyonunu “evrimin doğal bir parçası” gibi sunmak, kitlelerin öfkesini pasifize etmenin en etkili yoludur. “Eskiye tutunmayın, kendinizi yenileyin” şeklindeki o parlak kişisel gelişim sloganları, aslında yapısal bir ekonomik katliamın üzerini örten ideolojik bir şaldır. Bir insanın, beyni bir veri merkezi gibi çalışan, saniyede milyarlarca işlem yapan ve tüm insanlığın kolektif bilgisine anında ulaşabilen bir otonom sistemle “rekabet etmek” için kendini yenilemesi biyolojik olarak imkansızdır. Bu, bir insanın koşu bandında antrenman yaparak bir mermiyle yarışmaya hazırlanmasını öğütlemek kadar absürttür. Bizim bir “yaratıcı yıkım” anomalisinin içinde değil, emeğin tamamen devreden çıkarıldığı bir paradigma kaymasının tam merkezinde olduğumuzu kabullenmemiz, çözümün ilk ve en acımasız adımıdır.

Dijital yutmanın ekonomi politiği, aynı zamanda “fiyat” ve “değer” kavramları arasındaki kadim ilişkiyi de altüst eder. Klasik ekonomide bir şeyin değeri, büyük oranda onun içine katılan emek miktarıyla ölçülürdü. Ancak marjinal maliyetin sıfıra indiği yazılım ve otomasyon dünyasında, bir malın veya hizmetin üretilmesi için harcanan canlı emek neredeyse yok hükmündedir. Bir müzik uygulamasının veya bir arama motorunun size sunduğu anlık hizmetin arkasında bir insanın teri yoktur; orada sadece sunucuların soğuk fısıltısı vardır. Değer yaratımı bu kadar ucuzladığında ve insansızlaştığında, ortaya çıkan o devasa artı değer (surplus), kimin hakkıdır? Şirketler, bu değerin tamamen patent haklarına, fikri mülkiyete ve sermayeye, yani kendilerine ait olduğunu iddia ederler. Oysa altıncı ve yedinci bölümlerde vurguladığımız gibi, o algoritmaları bu kadar zeki ve otonom kılan şey, insanlığın bedavaya sömürülen verisi ve tarihi birikimidir. Dolayısıyla ortada yaratıcı bir yıkımdan ziyade, toplumsal bir değerin özel bir tekel tarafından dijital olarak gasp edilmesi söz konusudur.

İşte bu noktada, tüm bu asimetrik yıkımın panzehiri olarak otomasyon vergisi (veya kapasite/robot vergisi) devreye girmek zorundadır. Eğer Schumpeter’in teorisi işleseydi, yani yeni kurulan dijital şirketler tıpkı eski otomobil fabrikaları gibi milyonlarca insanı yüksek maaşlarla işe alsaydı, böyle bir vergiye felsefi olarak ihtiyaç kalmayabilirdi. Çünkü sistem, geliri emek kanalıyla tabana zaten dağıtıyor olurdu. Ancak dijital yutma, bu gelir dağıtım kanalını (yani istihdamı) kalıcı olarak tıkadığı için, o tıkalı borunun etrafından dolaşacak, serveti zirveden alıp tabana yeniden pompalayacak yapay bir tahliye kanalına ihtiyaç vardır. Vergi, işte o tahliye kanalıdır. Algoritmanın yerine kod koyarak yıktığı o muhasebecinin, o analistin, o çevirmenin uğradığı ekonomik yıkım, bizzat o kodun çalışma kapasitesinden alınacak vergiyle telafi edilmek zorundadır. Bu, ilerlemeyi cezalandırmak değil, ilerlemenin yarattığı dışsallıkları içselleştirmek ve çürüyen toplumsal sözleşmeyi onarmaktır.

Dijital yutmanın yıkıcılığı sadece bireysel mesleklerle sınırlı kalmaz; makro düzeyde tüm bir ülkenin veya küresel sistemin “talep” (demand) mimarisini de tehdit eder. Kapitalizm her zaman krizler üreten ama aynı zamanda bu krizleri tüketimle aşan bir sistem olmuştur. Fabrikaların çalışması için üretilen malların satın alınması, satılması için de insanların cebinde para olması gerekir. İnsanın yerine konan kodlar, harika şiirler yazabilir, mükemmel muhasebe kayıtları tutabilir, kusursuz otonom sürüşler gerçekleştirebilir; ama o kodlar asla gidip bir restoranda yemek yemez, kendine yeni bir kıyafet almaz, bir sinema bileti için para harcamaz veya tatile çıkmaz. Kod, tüketmez. İnsanı denklemden çıkardığınızda, sadece bir üretim faktörünü değil, aynı zamanda sistemin oksijeni olan “tüketiciyi” de boğmuş olursunuz. Schumpeter’in yaratıcı yıkımı, işçiyi bir sektörden diğerine taşıdığı için tüketici kimliğini koruyordu. Dijital yutma ise insanı tamamen sistemin dışına kustuğu için, nihayetinde sistemin kendi ürettiği ürünleri satacak bir pazar bulamaması gibi ölümcül bir krizle (eksik tüketim krizi) sonuçlanacaktır. Kâr hırsıyla körleşmiş teknoloji lordları, otomasyonla insanı yok ederek aslında kendi bindikleri dalı kestiklerinin farkında değildirler. Otomasyon vergisi, piyasayı kendi körlüğünden kurtaracak, toplanan o devasa fonları (sekizinci ve on birinci bölümlerde tartıştığımız sosyal projelere ve vatandaşlık fonlarına aktararak) yeniden insanların cebine satın alma gücü olarak koyacak ve böylece kapitalizmin o durmak üzere olan kalbine yeniden kan pompalayacaktır.

Bu bağlamda, otomasyon vergisini “sistem karşıtı” radikal bir hamle olarak değil, aksine sistemin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan intiharını durduracak yegane restorasyon projesi olarak okumak gerekir. Ekonomik sistem, “yıkımın” her zaman “yaratıcı” olduğu safsatasına daha fazla sığınamaz. Eğer bir sistem sadece yıkıyor ve yerine hiçbir insani değer, hiçbir sosyal güvence veya hiçbir anlamlı toplumsal katılım koyamıyorsa, o sistem yaratıcı değil, sadece yağmacıdır. Kodların hegemonyası, insanların yeteneklerini özgürleştirmemiş; aksine o yetenekleri dijital bir sömürü ağının içine hapsetmiştir. Bizim “yenilik” (inovasyon) zannettiğimiz o pürüzsüz arayüzler, aslında devasa bir sömürü mekanizmasının vitrininden başka bir şey değildir. Bu vitrinin arkasındaki gerçeği görmek, dijital yutmanın o görünmez midesinde öğütülmeden önce insanlığın uyanışını sağlamak için elzemdir.

Yaratıcı yıkımın altın çağında, yıkılan şey her zaman “cansız” olan sermaye birikimi veya eski makinelerdi. Buhar makinesinin icadı su değirmenlerini işlevsiz kıldığında, acı çeken şey o dönen ahşap çarklardı; insan emeği sadece yer değiştiriyordu. Ancak bugün dijital yutmanın yıktığı şey, makinenin kendisi değil, insanın bilişsel varlığı, muhakeme yeteneği ve karar alma özgürlüğüdür. Yıkılan şey, aklın ta kendisidir. Bir doktorun yirmi yıllık tecrübesinin yerini, saniyeler içinde karar veren ve nasıl karar verdiği otonom kara kutular (black box) içinde gizli olan bir algoritma aldığında, orada “yaratılan” şey daha iyi bir sağlık sistemi değildir; orada yaratılan şey, insanın kendi bedeni ve bilimi üzerindeki otoritesini bir kod satırına teslim etmesidir. Bu devir teslim, ekonomi politiğin çok ötesinde, insanın felsefi olarak kendi merkezinden sürgün edilişidir.

Eğer bir yıkımın “yaratıcı” olduğuna inanacaksak, o yıkımın sonucunda ortaya çıkan toplumun, yıkılmadan önceki toplumdan daha özgür, daha eşit ve daha onurlu bir hayat yaşaması gerekir. Ancak dijital yutmanın sonuçları ortadadır: Artan gelir adaletsizliği, patlayan anksiyete oranları, parçalanan sosyal güvenlik ağları ve her an işini kaybetme korkusuyla yaşayan devasa bir prekarya sınıfı. Bu enkazın üzerinden yükselen birkaç trilyon dolarlık teknoloji şirketine bakıp “İşte yaratıcı yıkımın zaferi” demek, yanan bir ormana bakıp “Ateşin rengi ne kadar da güzel” demekten farksız bir zihinsel uyuşmadır. Bu uyuşmadan kurtulmanın yolu, yeni dönemin ekonomi politiğini, kodların sıfır maliyetli verimliliği üzerinden değil, insanın paha biçilemez onuru üzerinden yeniden yazmaktır.

Bu yeniden yazım süreci, makinenin yuttuğu o devasa alanı, vergi hukuku ve kamusal irade aracılığıyla geri almayı zorunlu kılar. İkinci bölümde Pigou’nun teorisini, dördüncü bölümde ise arbitraj hilelerini tartışırken kurduğumuz argümanların asıl hedefi tam olarak budur: Dijital yutma eylemini “maliyetlendirmek”. Şirketler, bir insanı işten çıkarıp yerine bir kod koyduklarında, bu işlemin sadece şirket içi bir verimlilik artışı olmadığını, aynı zamanda toplumsal yapıya atılmış bir “dışsallık” bombası olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Otomasyon vergisi, bu yutma eyleminin faturasını şirkete keser. Yutulan her bir insan emeği, yerine konan her bir otonom kod, devlete ödenecek bir kapasite harcına dönüşür. Bu harç, yutulan insanın toplumda yeniden, ama bu kez bir “üretim aracı” olarak değil, bir “sosyal varlık” olarak (on beşinci bölümde derinleştirdiğimiz gibi) var olabilmesini finanse eder.

Schumpeter’in hatası, teknolojinin her zaman emeğe ihtiyaç duyacağını ve sermayenin kâr elde etmek için insana muhtaç olacağını varsaymasıydı. Oysa sermaye, yapay zeka ile birlikte nihayet o kadim rüyasına, “insansız bir kapitalizme” ulaşmanın eşiğindedir. İşçi grevlerinin, sendikal hakların, psikolojik bunalımların veya yorgunluk molalarının olmadığı; sadece elektrik akımıyla, sıfırları ve birleri sonsuz bir döngüde işleyerek devasa kârlar üreten pürüzsüz, steril ve insansız bir sistem. Bu rüya, teknoloji lordları için bir ütopya olabilir; ancak geri kalan milyarlarca insan için, hiçbir ekonomik değerleri kalmadığı için kaderlerine terk edilecekleri bir distopyadır. Dijital yutmanın son durağı, insanın bir üretim öznesi olmaktan çıkıp, sadece sistemin algoritmasını eğiten (yedinci bölümdeki veri işçiliği) pasif bir tortuya dönüşmesidir.

Son kertede, yaratıcı yıkım ile dijital yutma arasındaki bu asimetrik savaş, sadece akademik bir terminoloji tartışması değil, türümüzün geleceğini belirleyecek olan bir varoluş mücadelesidir. Yıkılanın yerine kod konduğunda, o kodun kime ait olduğu ve o kodun yarattığı zenginliğin nasıl dağıtılacağı, yirmi birinci yüzyılın en büyük siyasi sorusudur. Eğer kodun mülkiyeti ve meyvesi, sadece o kodu yazan ve sunucuları elinde tutan birkaç feodal lorda ait kalmaya devam ederse, o zaman insanlık karanlık bir teknolojik diktatörlüğe doğru yelken açmış demektir. Ancak eğer bizler, otomasyon vergisinin o keskin ve sarsılmaz mimarisiyle, o kodun ürettiği değeri toplumsallaştırabilirsek; işte o zaman dijital yutmayı gerçek bir “yaratılışa”, insanın zorunlu çalışmadan kurtulduğu o büyük, evrensel ve aydınlık felsefi sıçramaya dönüştürebiliriz. Eskiyi yıkmanın hiçbir kutsallığı yoktur; asıl kutsal olan, yıkıntının ardından insanı, onun onurunu ve umudunu yeniden, çok daha güçlü bir şekilde inşa edebilecek siyasi iradeyi göstermektir. Bizim kuracağımız yeni dünya, kodların değil, vergilendirilmiş ve ehlileştirilmiş o kodların hizmet ettiği özgür insanların dünyası olacaktır.


Bölüm 17: Siber-Sosyalizm mi, Algoritmik Kapitalizm mi?

İnsanlığın ideolojik serüveni, büyük oranda üretim araçlarının kimin elinde olduğu ve o araçların ürettiği değerin nasıl bölüşüleceği sorusu etrafında dönen kanlı, felsefi ve siyasi bir sarkaçtır. Yirminci yüzyıl, bu sarkacın iki aşırı uç arasında gidip geldiği, milyonlarca insanın hayatına mal olan devasa bir laboratuvar deneyiydi. Bir yanda, üretim araçlarının özel mülkiyetini kutsayan, kâr güdüsünü ilerlemenin tek motoru olarak gören ve eşitsizliği sistemin doğal bir yan ürünü olarak rasyonalize eden kapitalizm duruyordu. Diğer yanda ise, üretim araçlarının mülkiyetini devletin tekeline alan, özel teşebbüsü ortadan kaldıran ve eşitliği sağlamak uğruna özgürlüğü feda eden reel sosyalizm yer alıyordu. Bu iki devasa ideolojik blok, Soğuk Savaş boyunca dünyayı ikiye böldü, kendi dogmalarını dayattı ve nihayetinde kapitalizmin zaferiyle, ya da daha doğru bir ifadeyle, sosyalizmin çöküşüyle sonuçlanan bir tarihsel yanılsama yarattı. Ancak bugün, silikon vadilerinden yükselen ve dokuzuncu bölümde tekno-feodalizm olarak adlandırdığımız o yeni üretim paradigması, yirminci yüzyılın bu tozlu ideolojik sözlüklerini tamamen geçersiz kılmaktadır. Çünkü kavganın nesnesi, yani “üretim aracı” kavramı kökünden değişmiştir. Bizler hala on dokuzuncu yüzyılın kavramlarıyla yirmi birinci yüzyılın devrimini anlamaya çalışıyoruz.

Klasik Marksist teoride üretim araçları fizikseldi; fabrikaydı, dokuma tezgahıydı, kömür madeniydi, çelik dökümhanesiydi. Bu fiziksel araçların mülkiyetini ele geçirmek, teorik olarak kitleleri sömürüden kurtarmanın yegane yoluydu. Proletarya devrimi, burjuvazinin fabrikalarına el koymayı, yani mülkiyeti toplumsallaştırmayı hedeflerdi. Ancak yapay zeka çağında, bir veri merkezine, bir sunucu tarlasına veya bir algoritmanın kod satırlarına “el koymak” ne anlama gelir? Siber-sosyalizm olarak adlandırılabilecek bu yeni devletçi fantezi, dijital çağın doğasına tamamen aykırıdır. Eğer devlet, teknoloji şirketlerinin algoritmalarına el koyar ve arama motorlarını, yapay zeka modellerini veya bulut bilişim ağlarını bizzat kendisi yönetmeye kalkarsa, karşılaşacağımız sonuç sadece devasa bir hantallık, inovasyonun ölümü ve nihayetinde Çin modelinde gördüğümüz gibi dijital bir otoriterlik olacaktır. İnovasyon, on üçüncü bölümde de belirttiğimiz gibi, belirli bir esnekliğe, riske ve deneme yanılma payına ihtiyaç duyar. Devletin hantal bürokrasisi, altı ayda bir güncellenen yapay zeka modellerinin hızına yetişemez. Algoritmaları millileştirmek veya devletleştirmek, o algoritmaların yaratıcılığını ve dinamizmini öldürmek, teknolojik gelişmeyi bir devlet dairesinin memuriyetine hapsetmek demektir. Bu yüzden, eski usul bir sosyalist müdahale, yani üretim araçlarının mülkiyetini doğrudan devlete geçirme fikri, dijital çağda sadece bir anakronizm değil, aynı zamanda verimliliğin intiharıdır.

Öte yandan, sarkacın diğer ucunda duran ve bugün içinde yaşadığımız algoritmik kapitalizm ise insanlığı çok daha sinsi bir uçuruma sürüklemektedir. Bu sistem, üretim araçlarının (algoritmaların, verilerin, sunucuların) sadece mülkiyetini değil, o araçların yarattığı muazzam verimlilik sıçramasının tüm meyvelerini de teknoloji lordlarının şahsi bilançolarına kilitlemektedir. Algoritmik kapitalizm, sermayenin emeğe olan o tarihi muhtaçlığını ortadan kaldırdığı için, kapitalizmin kendi içindeki o dengeleyici unsuru, yani işçinin alım gücünü de yok etmektedir. İşçiyi fabrikadan kovan, analisti ofisten atan, tasarımcıyı stüdyodan çıkaran algoritmik mülkiyet, kârı maksimize ederken toplumu minimize etmektedir. Üstelik bu mülkiyet, altıncı bölümde Ricardo’nun rant teorisi üzerinden ispatladığımız gibi, kendi zekasından ziyade insanlığın bedava verisinden beslenen haksız bir tekeldir. Eğer algoritmik kapitalizmin bu vahşi ve kuralsız ilerleyişine göz yumarsak, devletin ve toplumun sadece şirketlerin güvenliğini sağlayan birer gece bekçisine, kitlelerin ise sadece algoritmaları besleyen birer biyolojik vericiye dönüşmesi kaçınılmazdır. İki ideoloji de çıkmaz sokaktır; siber-sosyalizm teknolojik durgunluk ve tiranlık, algoritmik kapitalizm ise toplumsal çöküş ve tekno-feodalizm vadetmektedir.

İşte otomasyon vergisi (veya kapasite üzerinden alınan robot vergisi), bu iki köhnemiş ideolojik kampa ait olmayan, yirmi birinci yüzyılın dinamiklerine tam uyum sağlayan o felsefi “üçüncü yol” olarak tarih sahnesine çıkmaktadır. Bu üçüncü yolun temel tezi son derece nettir ve devrimci doğası tam olarak bu netlikte yatar: Üretim araçlarının mülkiyetine dokunma, ancak o araçların yarattığı “meyveyi” kamulaştır. Bu, Roma hukukundaki “Dominium” (mutlak mülkiyet hakkı) ile “Ususfructus” (yararlanma hakkı, intifa hakkı) kavramlarının dijital çağa uyarlanmış, muazzam bir felsefi sentezidir.

Dominium, yani bir yapay zeka algoritmasının kaynak kodlarına, patentine ve sunucularına sahip olma hakkı, o algoritmayı geliştiren şirkette, mühendislerde ve yatırımcılarda kalmaya devam eder. Şirket algoritmasını istediği gibi günceller, serbest piyasada rekabete sokar, daha iyisini yapmak için risk alır ve Ar-Ge yatırımı yapar. Yani kapitalizmin o yaratıcı, dinamik ve rekabetçi motoru çalışmaya devam eder. Devlet gelip de şirketin kodlarına el koymaz veya “Bu algoritma artık halkındır” demez. Ancak sistem, o algoritmanın fiilen ekonomiye girdiği, insan emeğini yerinden ettiği ve devasa bir işlem hacmine ulaştığı anda, Ususfructus kavramını devreye sokar. Algoritmanın yarattığı o eksponansiyel değerin, o haksız verimlilik fazlasının ve o korkunç dışsallığın faturası olan “meyve”, otomasyon vergisi adı altında doğrudan toplumun kasasına aktarılır. Makinenin tapusu şahısta kalır, ancak makinenin hasadı toplumsallaştırılır.

Bu ayrım, siyaset felsefesinde devasa bir kördüğümü çözer. Yüzyıllardır mülkiyetin doğası üzerine yapılan tartışmalar, mülkiyetin kendisinin bir hırsızlık olup olmadığı ekseninde dönmüştür. Oysa sorun mülkiyetin kendisi değil, mülkiyetin yarattığı asimetrik zenginliğin denetlenememesiydi. Otomasyon vergisi, mülkiyeti bir suç aleti olmaktan çıkarıp, toplumsal refahı finanse eden bir motora dönüştürür. Mark Zuckerberg’in veya Elon Musk’ın kendi algoritmalarına sahip olması, o algoritmalar işledikçe ve kapasiteleri ölçüsünde devlete ağır bir vergi ödedikleri sürece, toplum için bir tehdit değil, bir avantaj haline gelir. Çünkü onların hırsı, zekası ve piyasa rekabeti, aslında devletin toplayacağı o devasa fonu büyütmek için çalışmış olur. Teknoloji lordları, farkında olmadan toplumun en büyük vergi tahsildarları, en büyük refah jeneratörleri haline gelirler. Kapitalizmin dinamizmi, sosyalizmin adalet idealini finanse eden bir köleye dönüşür.

Kendi düşünsel yolculuğumda, çağımızın entelektüel çevrelerinde gözlemlediğim en büyük trajedilerden biri, akademisyenlerin ve siyaset yapıcıların hala yirminci yüzyılın hayaletleriyle dövüşüyor olmalarıdır. Bir yanda serbest piyasanın dokunulmazlığına körü körüne inanan ve her türlü vergiyi “sosyalizme giden yol” olarak damgalayan dogmatik liberaller; diğer yanda ise dünyayı hala burjuva ve proleterya çatışmasından ibaret sanan, otonom sistemlerin doğasını anlamaktan aciz Ortodoks solcular. Ben bu ideolojik saplantıları gördükçe, yaklaşan o dijital tsunaminin karşısında elinde kırık bir şemsiyeyle duran çocukların çaresizliğini hissediyorum. Oysa dalga çoktan kıyıya vurmuştur. Eski dogmaların hiçbiri, makinenin insanı denklemden çıkardığı bu yeni gerçekliği açıklayamaz. Bize sağ veya sol değil; ileriye doğru, makineyi ehlileştiren ve insanı merkeze alan pragmatik ve yepyeni bir sentez lazımdır. Otomasyon vergisi, tam olarak bu sentezin ekonomik adıdır.

Bu üçüncü yolun başarılı olabilmesi için, verginin sadece bir gelir toplama aracı değil, bir “mülkiyet bölüşüm aracı” olarak felsefi bir derinliğe oturtulması gerekir. Dördüncü bölümde kâr vergisinin neden bir illüzyon olduğunu anlatırken, sermayenin kârı nasıl görünmez kıldığına değinmiştik. Algoritmik kapitalizm, vergi cennetleri ve fikri mülkiyet hileleriyle aslında o “meyveyi” de gizlemeye çalışmaktadır. Dolayısıyla, meyvenin kamulaştırılması, şirketin beyan ettiği muhasebe kayıtlarına göre değil, doğrudan üretim kapasitesinin fiziksel ve dijital varlığına göre yapılmak zorundadır. Algoritmanın kullandığı enerji, işlediği veri hacmi ve ikame ettiği işçi sayısı üzerinden alınan somut, kaçınılamaz ve peşin bir vergi, o meyvenin sermaye tarafından haksızca yenmesini engeller. Bu, devletin ekonomiye polis gücüyle değil, zekice tasarlanmış algoritmik bir vergi ağıyla müdahale etmesidir. Devlet de kendi tahsilat algoritmasını kurar ve sermayenin algoritmasını bu şekilde denetler. Makine makineyle, kod kodla hizaya getirilir.

Siber-sosyalizmin yapamadığı ama bu üçüncü yolun başaracağı en önemli şey, inovasyonun yönünü belirlemektir. On üçüncü bölümde inovasyonu frenlemek değil yönlendirmek gerektiğinden bahsetmiştik. Üretim araçlarının meyvesini vergilendirmek, sermayeyi cezalandırmak anlamına gelmez; sermayeye yeni kurallar dayatmak anlamına gelir. Eğer bir şirket, sırf bir grup insanı işsiz bırakmak için vasat bir otomasyon teknolojisi geliştiriyorsa, bu teknolojiden elde edeceği marjinal kâr, ödeyeceği otomasyon vergisinin altında kalacaktır. Bu durumda şirket, o yatırımdan vazgeçecektir. Ancak şirket, insanın yapamadığı, mesela iklim krizini çözecek veya biyolojik yaşlanmayı durduracak devasa bir yapay zeka modeli geliştiriyorsa, bu modelin yaratacağı muazzam katma değer, ödeyeceği verginin çok üzerinde olacağı için, şirket bu yatırımı yapmaya devam edecektir. Yani üretim araçlarının meyvesine talip olan bu yeni sistem, aslında piyasanın o görünmez eline ahlaki ve insani bir eldiven giydirir. Piyasayı yok etmez, onu vahşi bir ormandan, bakımlı bir bahçeye dönüştürür.

Bu sistemin bir diğer muazzam felsefi boyutu, “toplumsal temettü” (social dividend) kavramıdır. Algoritmik kapitalizmde şirketlerin hissedarları, hiçbir fiziksel emek harcamadan sadece hisse senedine sahip oldukları için düzenli kâr payı (temettü) alırlar. Oysa biz altıncı ve yedinci bölümlerde, o şirketlerin asıl sermayesinin, yani verinin ve tarihi birikimin bizzat toplumun kendisi olduğunu ispatlamıştık. Eğer toplum, bedava verisiyle, inşa ettiği yollarla, kurduğu hukuk sistemiyle ve yetiştirdiği beyinlerle o algoritmaların asıl gizli hissedarıysa; toplumun da o algoritmalardan düzenli bir “temettü” alması en doğal hukuki hakkıdır. Otomasyon vergisi, aslında devletin zorla kestiği bir haraç değil; toplumun, teknoloji şirketlerindeki gizli hissesinden doğan yasal temettüsünün tahsil edilmesidir. Bu devasa felsefi kayma, vergi kavramını bir yük olmaktan çıkarıp, bir mülkiyet hakkı iddialarına dönüştürür. Biz devletten bize lütufta bulunmasını değil, bizim ortak mirasımızla zenginleşen o sistemden bize ait olan temettüyü, o meyveyi tahsil etmesini talep ediyoruz.

Bu tahsil edilen meyvenin nasıl dağıtılacağı ise, bu üçüncü yolun sosyalizmden ayrıldığı en keskin virajdır. Sosyalizm, toplanan zenginliği genellikle devasa, hantal bir bürokrasinin ve planlama teşkilatlarının eliyle, yukarıdan aşağıya doğru dağıtmaya çalışır. Bu da çoğu zaman israf, adam kayırma ve tek tipleşme getirir. Ancak yirmi birinci yüzyılın üçüncü yolu, sekizinci ve on beşinci bölümlerde anlattığımız gibi, bu fonu devleti büyütmek için değil, sivil toplumu, yerel demokrasileri, açık eğitim ağlarını ve bireyin özgür zamanını finanse etmek için kullanır. Vergi, makineden alınır ama bürokrasiye yedirilmez; doğrudan insanın anlam inşasına, mahalli dayanışmaya ve ekolojik restorasyona aktarılır. Bu, devletin küçüldüğü ama toplumun devasa boyutlarda güçlendiği, sivil bir rönesanstır. Devlet burada sadece adil bir tahsildar ve tarafsız bir dağıtıcı rolündedir; hayatın nasıl yaşanacağını, hangi sanatın yapılacağını veya hangi felsefenin okutulacağını dikte eden bir zorba değil.

Siber-sosyalizm mi, algoritmik kapitalizm mi ikilemi, bizi yanlış sorularla meşgul eden sahte bir ikilemdir. Asıl soru şudur: Makinelerin zekası, insanın onuruna hizmet edecek mi, yoksa onu ezecek mi? Mülkiyetin tapusu kimde olursa olsun, eğer bir sistem insanı yersiz, gereksiz ve anlamsız hissettiriyorsa o sistem meşruiyetini yitirmiş demektir. Bizim kurmayı teklif ettiğimiz bu üçüncü yol, kapitalizmin rekabetçi zekası ile sosyalizmin adalet idealini, teknolojik otomasyonun o sıfır marjinal maliyetli potasında eriterek yepyeni bir alaşım yaratmaktır. Bu alaşım, makinelerin efendimiz değil kölemiz olduğu (on birinci bölümde tartıştığımız gibi), kârın bir amaç değil, toplumsal refahı finanse eden bir araç olduğu o aydınlık geleceğin mimarisidir. Üretim araçlarının meyvesi, tüm insanlığın ortak bahçesidir; o meyveyi zehirlemeden, çürütmeden ve kimseyi aç bırakmadan paylaşmanın tek yolu, otomasyon vergisinin o tavizsiz, adil ve rasyonel çeliğidir. İdeolojiler ölür, ancak insanın hayatta kalma ve anlam bulma iradesi daima yeni yollar icat eder. Bu vergi, bizim icat ettiğimiz o en yeni, en umut verici yoldur.


Bölüm 18: Psikolojik Direnç: İnsan Neden Bir Algoritma Tarafından Yönetilmeyi Reddeder?

İnsanoğlunun evrimsel psikolojisi, hiyerarşiler kurmak ve bu hiyerarşiler içinde var olmak üzere kodlanmıştır. Avcı-toplayıcı atalarımızdan bu yana, sürünün veya kabilenin liderine itaat etmek, hayatta kalmanın en temel kurallarından biri olmuştur. Ancak bu itaat, hiçbir zaman körü körüne bir teslimiyet olmamıştır; daima karmaşık, yazılı olmayan ve empatiye dayalı bir sosyal sözleşmenin üzerine inşa edilmiştir. Bir lideri meşru kılan şey, onun da tıpkı yönettiği insanlar gibi yorulabilen, acı çekebilen, hata yapabilen ve en önemlisi “ölebilen” biyolojik bir varlık olmasıdır. İnsan, kendi zayıflıklarını ve ölümlülüğünü paylaşan bir başka insanın otoritesini, bu ortak kaderin verdiği zımni bir güvenceyle kabul eder. Bir lidere veya patrona isyan edebilirsiniz, ona yalvarabilirsiniz, onun vicdanına seslenebilirsiniz ya da onun gözlerinin içine bakarak bir adaletsizliği haykırabilirsiniz. Karşınızda terleyen, yutkunan ve sizinle aynı havayı soluyan bir özne vardır. Peki ama, karşınızdaki otorite nefes almıyorsa? Yöneticiniz, devasa bir sunucu tarlasında saniyede milyarlarca veriyi işleyen, ne yorulan ne acı çeken ne de merhamet duygusuna sahip olan soğuk bir algoritmaysa ne olur? İşte bugün, modern çalışma hayatının en derin psikolojik krizlerinden biri tam da bu noktada, insanın bir kod dizilimi tarafından yönetilmeyi reddeden o ilksel isyanında yatmaktadır.

Algoritmik yönetim (algorithmic management), bugün lojistik depolarından araç paylaşım uygulamalarına, müşteri hizmetlerinden finansal analiz masalarına kadar devasa bir alanda insan emeğini tahakküm altına almış durumdadır. Bir deponun devasa koridorlarında, kulağındaki kulaklıktan gelen sentetik bir sesin kendisine saniye saniye hangi rafa gideceğini, hangi paketi alacağını ve bunu kaç saniye içinde yapması gerektiğini dikte ettiği bir işçiyi düşünün. Bu işçi, mola verdiğinde veya hedeflenen saniyenin gerisinde kaldığında, karşısında durumu açıklayabileceği bir insan kaynakları müdürü veya ustabaşı bulamaz. Karşısında sadece onun verimliliğini kırmızı veya yeşil barlarla ölçen, hastalandığını, gece uyuyamadığını veya evdeki çocuğunun derdiyle meşgul olduğunu asla umursamayan kusursuz bir matematiksel optimizasyon vardır. İşten çıkarılma süreci bile artık bir insanın iki dudağı arasından dökülen kelimelerle değil, bir uygulamanın ekranına düşen soğuk bir “hesabınız askıya alınmıştır” bildirimiyle gerçekleşmektedir. Bu, Franz Kafka’nın “Dava” romanındaki o yüzü olmayan, ulaşılamaz ve merhametsiz bürokrasinin yirmi birinci yüzyılda silikon vadisi kodlarıyla ete kemiğe bürünmüş halidir. İnsan psikolojisi, böylesine steril, ulaşılamaz ve empati yoksunu bir otorite karşısında dehşete düşer. Bu dehşet, sadece işini kaybetme korkusu değil, bir “nesneye” dönüştürüldüğünü, insanlığının ve bireyselliğinin o kodun içinde bir istatistik verisine indirgendiğini anlama anının getirdiği varoluşsal bir yıkımdır.

Bu noktada şahsi bir gözlemimi paylaşmam gerekirse; insanların makinelere, özellikle de karar verici otonom sistemlere karşı duydukları bu derin öfke ve psikolojik direnç, aslında makinenin kendisine değil, makineyi o mutlak iktidar konumuna yerleştiren sisteme duyulan nefretin yer değiştirmiş bir formudur. Bizler, algoritmaların tarafsız ve objektif olduğuna inandırılmaya çalışılan bir çağda yaşıyoruz. Teknoloji lordları, dokuzuncu bölümde tekno-feodalizm başlığı altında incelediğimiz gibi, kendi kâr hırslarını ve ideolojilerini bu algoritmaların içine gizleyerek, onları “matematiğin tartışılmaz doğrusu” gibi bize dayatmaktadırlar. Bir algoritma sizi işten çıkardığında veya performansınızı yetersiz bulduğunda, sanki evrenin değişmez bir doğa kanunu sizin yetersizliğinize hükmetmiş gibi bir illüzyon yaratılır. Oysa o algoritma, onu yazan mühendislerin ve onu finanse eden şirketlerin maliyet kısma güdülerinin kodlanmış halinden başka bir şey değildir. İnsan aklı, bu sahte tarafsızlık illüzyonunu bilinçaltı düzeyinde sezer. Rasyonel olarak makinenin daha verimli olduğunu kabul etse bile, psikolojik olarak o makinenin ardındaki adaletsiz güç dağılımına isyan eder.

Peki, bu devasa psikolojik direnci kırmanın, insan ile makine arasındaki bu hastalıklı efendi-köle diyalektiğini (ki burada köle olan insandır) onarmanın yolu nedir? İşte otomasyon vergisi veya robot vergisi konsepti, sadece ekonomik bir dengeleme aracı olmakla kalmaz; aynı zamanda bu derin psikolojik yarığı kapatacak olan yegane “meşrulaştırma” mekanizmasına dönüşür. Hukuk ve siyaset felsefesinde meşruiyet, bir otoritenin veya bir varlığın toplum tarafından kabullenilmesini sağlayan rızadır. Bir makinenin, bir algoritmanın bizim hayatımızda, iş yerimizde var olabilmesi ve bizim tarafımızdan ahlaken “meşru” kabul edilebilmesi için, onun da toplumsal sözleşmeye dahil olması gerekir. Toplumsal sözleşme, Jean-Jacques Rousseau’dan bu yana bildiğimiz üzere, bireylerin kendi çıkarlarından bir miktar feragat ederek ortak bir fayda (devlet/toplum) yaratmaları esasına dayanır. İnsanlar vergi öder, askere gider, kurallara uyar ve karşılığında toplumdan güvenlik, altyapı ve aidiyet talep eder. Beşinci bölümde algoritmaların hukuki birer özneye dönüşmesi gerektiğinden bahsetmiştik. Bir algoritma, bir robot, bir insanı yerinden ettiğinde veya bir insanın yöneticisi konumuna geldiğinde, toplumun ona yönelttiği ilk psikolojik soru şudur: “Sen bu toplum için ne tür bir bedel ödüyorsun?”

Mevcut serbest piyasa düzeninde robot hiçbir bedel ödemez. Tüm bedeli işsiz kalan insan ve o insanın yaratacağı sosyal sorunlarla boğuşmak zorunda kalan devlet öder. Robotun ürettiği tüm değer ise vergi cennetlerine uçar (ki bunu on dördüncü bölümde bulut bilişim üzerinden irdelemiştik). İşte insanı çıldırtan ve algoritmaya karşı o devasa psikolojik direnci doğuran şey, makinenin bu “bedelsiz” ve “sorumsuz” iktidarıdır. Ancak, eğer o robot, tıpkı bir vatandaş gibi, kullandığı kapasite ve yerinden ettiği emek üzerinden devlete düzenli, şeffaf ve yüklü bir otomasyon vergisi ödemeye başlarsa, oyunun tüm psikolojik kuralları baştan yazılır. Vergi, makinenin toplumsal sözleşmeye attığı dijital bir imzadır. Vergi ödeyen bir makine, artık dışarıdan gelip bizim rızkımızı çalan yabancı bir işgalci veya sıfır maliyetle tepemize binmiş zalim bir efendi değildir. O, toplumsal refahın finansörü, bizim daha insanca yaşamamız için gereken kaynakları üreten meşru bir “ekonomik aktör” haline gelir.

Vergisi ödenmiş bir robotun, toplum nezdinde “meşru bir iş arkadaşı” olup olamayacağı sorusu, meselenin kalbini oluşturur. Bir fabrikadaki kaynak işçisini ele alalım. Bu işçinin yanına otonom bir robotik kol yerleştirildiğinde ve bu kol işçinin mesaisinin yarısını elinden aldığında, işçi başlangıçta bu robota düşman olacaktır. Çünkü mevcut düzende o robot, işçinin yoksullaşması ve nihayetinde kapı önüne konması anlamına gelir. Ancak, otomasyon vergisinin yürürlükte olduğu ve toplanan bu fonların sekizinci bölümde anlattığımız gibi “zamanın yeniden dağıtımı” için kullanıldığı bir senaryoyu düşünün. Robot fabrikaya girer, işçinin yapması gereken ağır ve tehlikeli işleri devralır. Şirket, bu robotun kullanımı için devlete ağır bir otomasyon vergisi öder. Devlet, bu vergi gelirini doğrudan o işçinin maaşındaki kaybı telafi etmek için, bir tür otomasyon tazminatı veya modern bir vatandaşlık payı (on birinci bölümdeki Misthos örneği gibi) olarak işçiye aktarır. İşçi, haftada kırk saat o zehirli havayı solumak yerine, maaşı değişmeden haftada on beş saat çalışmaya başlar. Bu yeni düzende işçi o robota baktığında ne görür? Kendi sonunu getiren bir katili mi, yoksa kendi boş zamanını, sağlığını ve özgürlüğünü finanse eden meşru bir “çalışma arkadaşını” mı?

Psikolojik direnç, korkudan beslenir. Korku ortadan kalktığında, yerini pragmatik bir kabulleniş ve hatta minnettarlık alır. İnsanlar, makinelerden değil, makinelerin onları sürükleyeceği sefaletten nefret ederler. Vergisi ödenmiş ve toplumsal faydaya dönüştürülmüş bir algoritma, artık bir tehdit olmaktan çıkıp, insanın hizmetkârı (veya Antik Yunan benzetmemizdeki gibi mekanik bir köle) konumuna geri döner. Algoritma sizi yönettiğinde bile, eğer o algoritmanın varlığı sizin sosyal güvencenizi ve yaşam standartlarınızı artıran bir vergi havuzunu dolduruyorsa, o algoritmanın verdiği direktiflere katlanmak varoluşsal bir eziyet olmaktan çıkar. “Evet, bu uygulama bana ne yapmam gerektiğini söylüyor, ama onun bu otonom çalışmasından alınan vergiler sayesinde ben çocuğumu daha iyi bir okula gönderebiliyorum veya on ikinci bölümde bahsettiğimiz ömür boyu adaptasyon fonlarıyla kendi entelektüel gelişimimi sürdürebiliyorum.” Bu içsel diyalog, insanın teknolojiyle olan psikolojik barışının anahtarıdır.

Algoritmanın toplumsal sözleşmeye dahil edilmesi, insanın “anlam” arayışında (on beşinci bölümde derinlemesine incelediğimiz kriz) yeni bir güven alanı yaratır. İnsanlar, sadece hayatta kalmak için değil, adil bir dünyada yaşadıklarına inanmak için de kurumlar inşa ederler. Vergisiz, sorumsuz ve denetimsiz bir algoritmik güç, dünyanın adil olmadığına dair en acımasız kanıttır. Toplum, bu adaletsizliği iliklerine kadar hissettiği için Luddite vari bir öfkeyle (birinci bölüm) o makineleri sembolik olarak kırmak, onlara güvenmemek, onları sabote etmek ister. Bugün birçok insanın otonom araçlara saldırması, yapay zeka tarafından üretilen sanat eserlerini aşağılaması veya kasiyersiz mağazalardaki kameralara zarar vermesi, bu psikolojik patlamanın mikro ölçekli yansımalarıdır. İnsan fıtratı, kendisinden habersiz, kendi aleyhine işleyen ve hiçbir bedel ödemeyen bir kusursuzluğu tahammül edilemez bulur. Robotun vergilendirilmesi, bu kusursuzluğa bir “bedel” biçmektir. Kusursuzluğun fiyatlandırılması, onu insanileştirmez ama onu “toplumsallaştırır”.

Meşruiyetin inşası, aynı zamanda işyerindeki hiyerarşinin yeniden tanımlanmasını da beraberinde getirir. Bir algoritma tarafından yönetilen insan, aslında algoritmayı yazan ve ona sahip olan şirketin “görünmez” yönetimi altındadır. Ancak o algoritma vergi mükellefi haline geldiğinde (beşinci bölümdeki hukuki devrim), devletin ve toplumun o algoritma üzerinde bir denetim hakkı doğar. İşçi bilir ki, bu algoritma başıboş bir zorba değildir; devletin maliye müfettişlerinin, algoritmik denetçilerin radarında olan, ürettiği her değer kaydedilen ve vergilendirilen şeffaf bir yapıdır. Bu şeffaflık ve bedel ödeme zorunluluğu, otoritenin zehrini alır. Bir iş arkadaşı olarak robot, sizinle aynı masada kahve içmez, sizin dertlerinizi dinlemez; ama sizin o kahveyi içecek zamanı bulabilmeniz için gereken vergiyi öder. İşte bu, yirmi birinci yüzyılın yepyeni, tamamen pragmatik ve son derece rasyonel olan yeni “iş arkadaşlığı” tanımıdır.

Bunun tersi senaryoyu, yani otomasyon vergisinin olmadığı ve psikolojik direncin kırılamadığı bir dünyayı düşünelim. Algoritmaların insanları işten çıkardığı, kalanları ise milisaniyelik hedeflerle çalıştırarak fiziksel ve ruhsal çöküntüye uğrattığı bir ekosistemde, insanın makineye duyacağı nefret zamanla makinenin sahibine, ardından da bu duruma göz yuman devlete yönelecektir. Toplumsal kutuplaşma, sermaye düşmanlığı ve radikal hareketler, makinenin yarattığı bu psikolojik yıkımın üzerinde boy verecektir. İnsanlar, hiçbir meşruiyet zemini olmayan, vergi ödemeyen, refahı paylaşmayan bir sistemin içinde kendilerini birer “fazlalık” veya “hata payı” olarak görmeye başladıklarında, o sistemi içeriden çökertmek için her türlü akıl dışı eyleme meyledebilirler. Teknoloji lordları, yapay zekanın kusursuzluğuna o kadar aşıktırlar ki, o kusursuzluğun insan ruhunda açtığı karanlık yaraları göremezler. Oysa tarihi yapan şey kodlar değil, insan psikolojisinin o karmaşık, öngörülemez ve devasa dalgalanmalarıdır.

Robotun toplumsal sözleşmeye dahil olması felsefi olarak mülkiyetin doğasını da dönüştürür. On yedinci bölümde siber-sosyalizm ile algoritmik kapitalizm arasındaki üçüncü yolu tarif ederken, üretim araçlarının meyvesinin kamulaştırılmasından bahsetmiştik. Bu, psikolojik olarak insanın makineye bakışını “Bu onların makinesi” (sermayenin) noktasından alıp, “Bu bizim refahımızı üreten makine” noktasına taşır. Aidiyet duygusu, mülkiyetin kendisiyle değil, o mülkiyetin yarattığı faydanın adil dağıtımıyla oluşur. Siz bir barajın sahibi değilsinizdir; ama o barajın ürettiği elektriğin evinizi aydınlattığını, o barajı işleten şirketin devlete ödediği vergilerin yollarınızı yaptığını bilirsiniz. Bu yüzden o barajı meşru görür, onun varlığından psikolojik bir rahatsızlık duymazsınız. Ancak o baraj sadece bir kişinin evini aydınlatıp sizin toprağınızı susuz bırakıyorsa, o barajı patlatmak istersiniz. Yapay zeka, bugün suyumuzu kesip sadece birkaç kişinin sarayını aydınlatan o zalim barajdır. Otomasyon vergisi, o barajın kapaklarını açıp, suyu (refahı) tüm topluma dağıtan vananın adıdır. Su dağıtıldığında, baraja duyulan nefret de yerini barışçıl bir kabullenişe bırakır.

Son tahlilde, insanın bir algoritma tarafından yönetilmeyi reddetmesi ilkel bir teknofobi değil; onurunu, özerkliğini ve dünyadaki varoluşsal ağırlığını korumaya yönelik son derece sağlıklı ve rasyonel bir savunma mekanizmasıdır. İnsan, anlam arayan bir canlıdır. Bedavaya çalışan, vergi vermeyen ve patronu daha da zengin etmek için kendisini ezen bir makinenin otoritesi altında hiçbir anlam bulunamaz. Ancak o makine, ödediği vergiyle toplumun okullarını, hastanelerini, ekolojik restorasyon projelerini ve insanın boş zamanını finanse eden kurumsal bir aktöre, vergi veren mekanik bir vatandaşa dönüştüğünde, işte o zaman insan o makinenin varlığını ve hatta sınırlı yönetimini kabul edebilir. Çünkü o zaman makine, insanın efendisi değil, insanın özgürleşmesini sağlayan o devasa toplumsal projenin meşru bir paydaşı, yükü çeken yorulmaz bir mesai arkadaşı olacaktır. Psikolojik barış, algoritmaların bizi daha iyi anlamasıyla değil; algoritmaların bizim refahımız için adil bir bedel ödemesiyle tesis edilecektir. Makineye ruh veremeyiz; ama hukukun ve verginin gücüyle, ona bir “sorumluluk” verebilir ve onu insanlık ailesinin meşru bir aleti haline getirebiliriz.


Bölüm 19: Gelecek Senaryosu: 2050’de Bir Gün

Güneşin ilk ışıkları, devasa beton blokların arasından değil, özenle onarılmış ekolojik mimarinin yeşil çatıları üzerinden süzülerek odaya dolduğunda, uyanmanın o kadim ve zalim ritüeli çoktan tarihe karışmış durumdadır. 2050 yılının sıradan bir sabahında, hiçbir yatak odasında o sinir bozucu, insanı kendi biyolojik ritminden koparıp koparıp mekanik bir zorunluluğa fırlatan alarmlar çalmaz. İnsanlık, daha önce detaylıca incelediğimiz o zamanın yeniden dağıtımı devrimini tamamlamış, saati sermayenin bir ölçü birimi olmaktan çıkarıp, kendi varoluşsal pusulasına dönüştürmüştür. Bugün uyanmak, bir üretim bandına, bir plazadaki suni ışıklarla aydınlatılmış ofise veya algoritmaların saniye saniye denetlediği bir lojistik deposuna yetişmek için yapılan telaşlı bir kaçış değildir. Bugün uyanmak, sadece yaşamın kendisine, yeni bir düşünceye, bitirilmemiş bir tuvale veya mahalle meclisindeki bir tartışmaya doğmaktır. Yirmi birinci yüzyılın o ilk çeyreğinde insanların her sabah midelerinde hissettikleri o ağır, soğuk anksiyete, yani “geç kalma” ve “işsiz kalma” korkusu, tıpkı orta çağdaki veba salgınları gibi tıp ve siyaset tarihinin karanlık sayfalarına hapsedilmiştir.

Sabahın bu dinginliği, aslında devasa ve kusursuz bir fırtınanın, durmaksızın çalışan hiper-verimli bir sistemin sessiz kalkanıdır. Siz yatağınızda kendi rüyalarınızdan yavaşça sıyrılırken, şehrin yüzlerce kilometre ötesindeki yeraltı tarım fabrikalarında (vertical farms) yapay zeka destekli otonom sistemler, ekinlerin su ve mineral ihtiyacını miligramlık hassasiyetlerle ayarlamakta, güneş ışığını simüle eden LED panellerin frekansını bitkilerin fotosentez ritmine göre saniyelik olarak değiştirmektedir. Gözle görünmeyen devasa lojistik tünellerinde, manyetik raylar üzerinde hareket eden otonom kapsüller, taze gıdayı, tıbbi malzemeleri ve ihtiyaç duyulan her türlü tüketim maddesini şehirlere doğru sessizce ve karbon ayak izi bırakmadan taşımaktadır. Okyanusların ötesindeki devasa veri merkezlerinde trilyonlarca algoritma, hava durumundan küresel enerji dağıtımına, hastalıkların genetik haritalanmasından anlık dil çevirilerine kadar dünyayı ayakta tutan o devasa “işi” sıfır marjinal maliyetle gerçekleştirmektedir. Ancak yirmi beş yıl öncesinden farklı olarak, bu devasa otomasyon kapasitesi artık birkaç teknoloji lordunun feodal şatosuna vergisiz ve denetimsiz bir şekilde akmamaktadır. Bu sistemdeki her bir robot kolunun hareketi, her bir algoritmanın işlem hacmi, daha önce hukuki devrim bağlamında anlattığımız o şeffaf dijital cüzdanlar üzerinden devlete, yani topluma ağır bir otomasyon vergisi ödemektedir.

Siz sabah kahvenizi demlerken, otonom sistemlerin ödediği bu vergiler, sizin banka hesabınıza bir tüketim harçlığı olarak değil; sizin sokağınızı aydınlatan, ücretsiz ve evrensel sağlık hizmetinizi sağlayan, mahallenizdeki sanat akademilerini finanse eden ve size “çalışmak zorunda olmadan” insanca yaşama hakkı veren o modern vatandaşlık fonuna (Misthos) dönüşmektedir. Sistemin kalbi makinelerle atmakta, ancak sistemin ruhu doğrudan insanın refahına hizmet etmektedir. Kahvenin çekirdekleri makine tarafından hasat edilmiş, kavrulmuş ve evinize kadar getirilmiş olabilir; ancak o kahveyi demlemek, suyun kaynayışını izlemek, kokusunu içine çekmek sizin kendi iradenizle seçtiğiniz küçük, estetik bir eylemdir. Makinenin yapabildiği her şeyi makineye devrettik; böylece insanın yapmayı “seçtiği” şeyler gerçek birer ritüele dönüştü.

Evden dışarı adım attığınızda karşılaştığınız manzara, yirmi birinci yüzyılın başındaki o distopik metropollerden tamamen farklıdır. Otomobillerin egzoz gazlarıyla boğulan, devasa otoyollarla mahalleleri birbirinden koparan ve insanları birbirine yabancılaştıran o çelikten şehirler yok olmuştur. Madem ki rutin işler için devasa ofis kulelerine ve fabrikalara gitmek gerekmiyordu, o halde şehirlerin mimarisi de “işe gidip gelme” (commute) zorunluluğuna göre değil, “bir arada yaşama” felsefesine göre yeniden tasarlanmıştır. Sokaklar genişlemiş, asfaltların yerini toprak, çimen ve mahalli permakültür bahçeleri almıştır. Ulaşım sadece yerin altından veya sessiz uçan otonom dronlar ağıyla sağlanmakta, yeryüzü ise tamamen insanlara, çocuklara, hayvanlara ve doğaya terk edilmiştir. Yürürken komşularınızla karşılaşırsınız. Düne kadar birbirinin yüzüne bakacak vakti olmayan, asansörlerde gözlerini telefon ekranlarına diken o gergin kitleler gitmiş; yerine göz temasından kaçınmayan, sohbet eden, gülümsediği için zaman kaybettiğini düşünmeyen yeni bir insan türü gelmiştir. Bu, felsefi anlamda “zaman yoksulluğu”nun bitişinin en somut, en estetik dışavurumudur.

Günün ilk saatlerini, mahallenin ortak üretim atölyesinde geçiriyorsunuz. Burası, devasa 3D yazıcıların bulunduğu, ancak aynı zamanda geleneksel marangozluk aletlerinin, kil tezgâhlarının ve demirci örslerinin de yer aldığı bir mekân. Etrafta eski dönemin bankacıları, veri analistleri, avukatları var; ancak şimdi kimse onları bu unvanlarla çağırmıyor. Onlar artık ahşap oyma ustaları, seramik sanatçıları, cam üfleyicileri. İçlerinden biri, elindeki keskiyle bir meşe palamudundan aldığı ilhamla devasa bir ahşap sandalye yontuyor. Yanındaki devasa sanayi tipi 3D yazıcı, aynı sandalyenin moleküler düzeyde kusursuz bir kopyasını karbon fiberden on saniye içinde üretebilme kapasitesine sahip. Peki, bu adam neden günlerini, haftalarını elleri kanayarak, kıymıklar batarak, yorularak bu ahşap sandalyeyi yontmaya harcıyor? Neden makinenin saniyeler içinde yapacağı bir şeyi insan inatla kendi elleriyle yapıyor?

İşte bu soru, 2050 yılının insanını geçmişin insanından ayıran o derin felsefi kırılmanın merkezidir. O adam sandalyeyi “üretmek” için veya onu satıp karnını doyurmak için yapmıyor. Onun temel ihtiyaçları zaten robot vergisiyle güvence altına alınmış durumda. O sandalyeyi yapıyor çünkü yontma eyleminin kendisi ona bir “anlam” veriyor. Bıçağın ahşaba her sürtünüşünde çıkan ses, o adamın kendi varoluşunu hissetme biçimidir. Makinenin yaptığı sandalye kusursuzdur; ama ruhsuzdur, tarihi yoktur, ter damlamamıştır üzerine. İnsanın yaptığı sandalye ise hatalıdır, asimetriktir; ancak tam da bu hata payı, o sandalyeyi bir “eser” yapar. İnsanlık, daha önce tartıştığımız o anlam krizini aşmış ve “iş” (work) ile “eylem” (action) arasındaki o derin farkı idrak etmiştir. Bizler nesneleri kullanmak için makinelere, nesneleri sevmek için ise insan ellerine bıraktık. Atölyedeki o adam, sandalyeyi bitirdiğinde onu satmayacak; onu mahallenin kütüphanesine, üstünde bir çocuk oturup kitap okusun diye hediye edecektir. Kapitalizmin o yabancılaştırıcı meta fetişizmi çökmüş, yerine “armağan ekonomisi” (gift economy) ve estetik paylaşım geçmiştir. Emeğin değeri, fiyattan kurtulup onura dönüşmüştür.

Öğlene doğru, atölyeden çıkıp mahallenin merkezindeki büyük agoraya doğru yürüyorsunuz. Burası, eski Yunan’daki gibi doğrudan demokrasinin işlediği, ancak bu sefer kölelerin değil, algoritmik sistemlerin vergisiyle finanse edilen o modern meclistir. 2050 dünyasında, ulus-devletlerin o hantal, merkeziyetçi bürokrasileri devasa oranda küçülmüş; yerini hiper-yerel komünlere ve mahalle meclislerine bırakmıştır. Çünkü devasa üretim kararları zaten otonom yapay zekalar tarafından optimize edilmekte, devlet sadece o kapasitenin vergisini tahsil edip adil bir şekilde dağıtmakla ilgilenmektedir. Geriye kalan asıl siyaset, insanların kendi yaşam alanlarını nasıl şekillendireceği üzerine yapılan tartışmalardır. Agorada bugün, eski bir hastane binasının nasıl bir ekolojik restorasyon merkezine dönüştürüleceği tartışılmaktadır. İnsanlar kürsüye çıkıp saatlerce konuşur, birbirlerini ikna etmeye çalışırlar. Katılımcıların hepsinin bu mecliste geçirdiği zaman, doğrudan vatandaşlık bütçesinden (otomasyon fonlarından) desteklenmektedir. Siyaset yapmak, artık sadece zenginlerin veya profesyonel politikacıların tekelinde olan bir meslek değil; her vatandaşın asli görevi, en yüce eylemidir. İnsanlar, ekran başında birbirlerine nefret kusmak yerine, göz göze gelerek, ortak yaşam alanları için sorumluluk alarak demokrasiyi yeniden, en saf haliyle inşa etmektedirler. Karar alma sürecinin bu yavaşlığı, makinenin otonom hızına karşı insanın gösterdiği en soylu dirençtir. Bizim kararlarımız yavaş, sancılı ve tartışmalıdır; çünkü biz bir algoritma değiliz, biz bir toplumuz.

Agoradaki toplantının ardından, güneş en tepeye ulaştığında, hayatın ritmi yavaşlar. Eski dünyada öğle yemeği molası, kırk beş dakikaya sığdırılmış, ekran başında veya ayakta yenilen, aceleci ve sindirilemeyen bir yakıt ikmaliydi. 2050’de ise yemek, kelimenin tam anlamıyla bir ritüeldir. Mahallenin ortak mutfaklarında (çünkü evlere hapsolmuş tüketim yerine, kolektif alanlar teşvik edilmiştir) insanlar bir araya gelir. Gıdanın yetiştirilmesi, lojistiği ve temel işlemleri makinelere aittir ama yemeği pişirmek, baharatları karıştırmak, o yemeğin tarifini büyükannelerden torunlara aktarmak tamamen insani bir sanattır. Uzun masalar kurulur. Bir yanda seksen yaşında bir kadın, diğer yanda yirmili yaşlarında bir genç, aynı ekmeği bölüşürler. Kuşaklar arası o devasa uçurum kapanmıştır. Çünkü gençlerin, yaşlıların “geçmişte kalmış” tecrübelerini küçümsediği o dijital kibir dönemi bitmiştir. Teknoloji zaten her şeyi bilmektedir; dolayısıyla “bilginin” bir değeri kalmamıştır. Değerli olan “bilgeliktir”, hayat tecrübesidir, acının ve neşenin tortusudur. Gençler, yaşlıların gözlerinin içine bakarak onlardan hikaye dinlerler. Yaşlılar, huzurevlerinin yalnızlığına terk edilmemiş, toplumun tam merkezine, en saygın danışmanlar olarak yerleştirilmişlerdir. Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi, şefkat ve insan teması, otomasyon vergisinin finanse ettiği en yüksek maaşlı ve en itibarlı “varoluş” biçimleridir.

Kendi düşünce evrenimde, geçmişin o yoğun rekabetçi iş kültürüne dönüp baktığımda, insanların birbirlerini nasıl birer rakip, birer tehdit olarak gördüklerini hatırlarım. Aynı terfiyi almak için, aynı daralan pasta diliminden bir parça koparmak için birbirini ezen zihinler… 2050’nin bu uzun, sakin öğle yemeklerinde ise rekabet tamamen yok olmamıştır, ancak şekil değiştirmiştir. İnsanlar artık kimin daha çok parası olduğuyla değil, kimin daha iyi bir hikaye anlattığıyla, kimin daha güzel bir şiir ezberlediğiyle veya kimin daha zarif bir seramik ürettiğiyle rekabet etmektedirler. Bu, insanın yıkıcı değil, yaratıcı rekabetidir. Hayatta kalma korkusu denklemden çıkarıldığında, insan doğasının o karanlık, bencil yanları törpülenmiş; yerine estetik, felsefi ve ruhsal bir rekabet gelmiştir.

Öğleden sonraki saatler, “Ömür Boyu Adaptasyon” ve öğrenme sürecine ayrılır. Üniversitelerin dört yıllık ezber fabrikaları olmaktan çıktığını ve sürekli eğitime dönüştüğünü tartışmıştık. Mahallenin kütüphanesi veya öğrenme merkezi, her yaştan insanla doludur. Elli beş yaşındaki eski bir lojistik uzmanı, antik dönem dillerini öğrenmek için sentetik bir yapay zeka asistanıyla derin bir diyalog halindedir. O, bu dili bir şirkette işe girmek için değil; sadece İlyada’yı orijinal dilinden, o dönemin ritmiyle okuyabilmek, o estetik hazzı yaşayabilmek için öğrenmektedir. Hemen yanındaki masada, on beş yaşındaki bir grup genç, uzay fiziği üzerine kuramsal bir tartışma yürütmektedir. Not korkusu yoktur, sınav stresi yoktur. Öğrenmek, baskı altındaki bir zorunluluk olmaktan çıkmış, insanın evreni ve kendini anlama arzusunun en saf dışavurumuna dönüşmüştür. Öğretmenler, bilgi aktarıcılar değil, felsefi yol göstericilerdir. Bir yapay zeka size kuantum fiziğinin tüm formüllerini saniyeler içinde zihninize (veya nöral arayüzünüze) indirebilir; ancak bir öğretmen, o kuantum belirsizliğinin insan özgürlüğüyle olan o şiirsel bağını kurmanızı sağlar. Bilgi makinenindir, anlam ise insanın. Bu öğrenme merkezlerinde, geçmişin o yorgun, tükenmiş “insan kaynakları” değil; geleceğin filozofları, sanatçıları ve çok yönlü polimatları yetişmektedir.

Gün batımına doğru, şehrin sınırlarına doğru uzun bir yürüyüşe çıkıyorsunuz. Kentin bitip ormanın başladığı o ekolojik sınırda, insanlık tarihinin belki de en büyük utancının nasıl temizlendiğine şahit oluyorsunuz. Geçmiş yüzyıllarda sanayinin ve kâr hırsının zehirlediği nehirler, otomasyon vergisiyle finanse edilen devasa çevre restorasyon projeleri sayesinde eski saflığına kavuşmuştur. Binlerce insan, ellerinde fidanlar, toprakta diz çökerek, ellerini çamura bulayarak yeni bir biyosfer inşa etmektedir. Bu insanlar “işçi” değildir; onlar, gezegenin şifacılarıdır. Makineler devasa altyapı işlerini, hafriyatları ve analizleri yapmakta; ancak o fidanı toprağa yerleştirirken gösterilen o şefkat, toprağın nemini parmak uçlarıyla hissetme ritüeli insana aittir. Yaratıcı yıkımın o korkunç yıkıcılığı bitmiş; yerine, makinenin gücüyle desteklenen, insanın iradesiyle yönlendirilen devasa bir yaratılış, bir “Poiesis” başlamıştır. İnsan, dünyayı tüketen bir asalak olmaktan çıkmış; dünyayı bir bahçıvan edasıyla koruyan ve yücelten bir varlığa dönüşmüştür.

Hava karardığında, gökyüzünde artık şehirlerin o kör edici ışık kirliliği yoktur. Yıldızlar, yirmi birinci yüzyılın başlarında unuttuğumuz o görkemiyle gökyüzünde belirir. Çünkü otonom aydınlatma sistemleri, sadece ihtiyaç duyulan yerleri aydınlatmakta, enerjiyi israf etmemektedir. Akşam saatleri, ailelerin, dostların ve komşuların bir araya geldiği şenliklere, tiyatrolara ve müzik dinletilerine ayrılır. Bir açık hava tiyatrosunda, insanların yazdığı, insanların oynadığı ve insanların izlediği bir oyun sergilenmektedir. Hiçbir algoritma, bir insanın sahnede ağlarken sesindeki o gerçek titremeyi, o biyolojik acıyı taklit edemez. Tiyatro, sanat ve edebiyat; makinenin kusursuzluğu karşısında insanın kendi kusurlarını, zaaflarını ve ölümlülüğünü kutladığı yegane sığınaklara dönüşmüştür. Bizler sahnede kusurlu olduğumuz için gülüyoruz; hata yaptığımız için öğreniyoruz; öleceğimizi bildiğimiz için anı bu kadar yoğun yaşıyoruz. Sınırsızlığın ve kusursuzluğun o soğuk krallığında yaşayan yapay zekalar, bu tiyatronun tek bir satırındaki o varoluşsal derinliği asla kavrayamazlar.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, sessizlik şehre çökerken, kendi içsel düşüncelerinizle baş başa kalırsınız. Gelecek nesillere aktarılacak olan tarih kitapları, 2020’lerin o çalkantılı, karanlık ve korku dolu yıllarını bir “Körlük Çağı” olarak adlandıracaktır. İnsanların, kendi yarattıkları aletlerin (algoritmaların) kölesi olma tehlikesiyle burun buruna geldikleri, orta sınıfın yok olduğu, gelir uçurumlarının devasa boyutlara ulaştığı o geçiş dönemi. Ve o tarih kitapları, uçurumun kenarından nasıl döndüğümüzü anlatacaktır. Makineleri kırmak, bilgisayarları parçalamak yerine, o muazzam zekayı ve verimliliği “vergilendirme” cesaretini gösterdiğimiz o tarihi kırılma anını. Mülkiyetin doğasını baştan aşağı değiştirip, “üretim araçlarının meyvesini kamulaştırdığımız” o siber-sosyal demokratik uzlaşmayı. Biz, tekno-feodalizmin yeni lordlarına teslim olmadık. İnsanlığın binlerce yıllık veri birikimini, kültürünü ve emeğini bedavaya çalan o dijital yutmayı durdurduk ve dedik ki: “Makine bizim yerimize çalışacak, evet. Ama o makine, bizim yerimize yaşayamaz. O makine, bizim felsefemizi, sanatımızı ve boş zamanımızı finanse etmek zorundadır.”

2050 yılının o sessiz gecesinde yatağınıza uzandığınızda, ertesi gün için kurmanız gereken bir alarm yoktur. Ödemeniz gereken, ödeyemediğinizde aç kalacağınız bir borç senedi yoktur. Değerinizi kanıtlamak için bir algoritmanın size vereceği yeşil ışığa ihtiyacınız yoktur. Sistemin dışında kalmış, işsiz veya “gereksiz” hissetmezsiniz; çünkü sistem zaten sizin varoluşunuz üzerine, sizin onurunuzu korumak üzerine inşa edilmiştir. İnsanlık, tarihinin en büyük ironisini başarıyla tamamlamıştır: Kendisini zorunlu çalışmadan azat edecek kadar akıllı makineler yaratmış, ve o makinelerin kendisini yok etmesine engel olacak kadar da akıllı bir “hukuk ve vergi” sistemi inşa etmiştir.

Bu ütopya, aslında çok uzağımızda olan, ulaşılamaz bir hayal değildir. Bugün elimizde olan teknoloji, bu dünyayı inşa etmeye zaten fazlasıyla yetmektedir. Tek eksik olan şey, o teknolojinin mülkiyetini elinde tutanların kibrini kıracak olan politik iradedir. 2050’nin bu huzurlu sabahına uyanabilmek için, bugün o otomasyon vergisinin acımasız ve adil tartışmasını başlatmak zorundayız. Bizler, makinenin yazdığı o mükemmel kodların gölgesinde korkuyla büzüşen nesiller olamayız. Bizler, o kodların ödediği vergilerle dünyanın en büyük şiirini yazacak olan o aydınlık nesil olacağız. Gelecek, ne kodların ne de makinelerindir; gelecek, sınırlarını bilen, kusurlarını seven ve zamanını geri almış özgür insanındır. Günlük yaşamın bu yeni tasarımı, insanın fıtratına, yani düşünmeye, sevmeye ve eylemeye uygun o tek ve gerçek yuvadır.
“`


Bölüm 20: Sonuç: İnsanlığı Kurtaracak Olan “Bürokrasi”

Tarihin en büyük ironilerinden biri, insanlığın en hayati kurtuluş savaşlarının genellikle gürültülü savaş meydanlarında, devasa miting alanlarında veya parlak laboratuvarlarda değil; kasvetli, sıkıcı, gri duvarlı devlet dairelerinde, tozlu kanun kitaplarının sayfaları arasında ve kimsenin okumaya tahammül edemediği o uzun, karmaşık vergi taslaklarının fıkralarında verilmiş olmasıdır. Bürokrasi kelimesi, modern zihinde daima hantallıkla, yaratıcılığın katledilmesiyle, bitmek bilmeyen evrak işleriyle ve vizyonsuzlukla eşanlamlı olarak kodlanmıştır. Özellikle dijital çağın o pürüzsüz, saniyede milyarlarca işlem yapan, “yıkıcı inovasyon” fetişisti teknoloji kültürü, bürokrasiyi en büyük düşmanı, aşılması ve yok edilmesi gereken arkaik bir engel olarak görür. Silikon Vadisi’nin mottosu “Hızlı hareket et ve bir şeyleri kır” (Move fast and break things) iken, bürokrasinin mottosu “Yavaşla, belgele ve sorumluluk al”dır. Ancak bugün, o çok övündüğümüz hızın bizi kendi varoluşumuzu parçalayacak bir uçuruma doğru sürüklediğini dehşetle fark ettiğimiz bu noktada, bizi o uçurumdan aşağı düşmekten kurtaracak olan tek şey, o nefret ettiğimiz bürokrasinin hantallığı, yavaşlığı ve soğuk rasyonel yasalarıdır. Algoritmaların bizi saniyeler içinde yuttuğu bu distopyadan, bizi daha iyi bir yazılım, daha zeki bir yapay zeka veya daha parlak bir uygulama kurtarmayacaktır. Bizi kurtaracak olan şey, son derece sofistike, adil, felsefi derinliği olan ve o makinelerin üzerine çelik bir ağ gibi çökecek olan bir vergi kanunudur.

Bu tezi temellendirmek için, teknoloji ve hukuk arasındaki o kadim ve sarsıntılı ilişkiye, tarihin en büyük kırılma anlarından birine, matbaanın icadına dönmemiz gerekir. On beşinci yüzyılın ortalarında Johannes Gutenberg, hareketli metal harflerle çalışan matbaayı icat ettiğinde, o günün insanları bu teknolojinin dünyayı nasıl bir kaosa ve aynı zamanda nasıl bir aydınlanmaya sürükleyeceğini tam olarak kestirememişlerdi. Matbaadan önce kitaplar, manastırlarda aylar süren emeklerle, keşişler tarafından elle kopyalanan, sadece kralların ve en üst düzey din adamlarının ulaşabildiği nadide ve çok pahalı nesnelerdi. Bilginin çoğaltılması yavaş, kontrolü ise tamamen kilisenin ve monarşinin tekelindeydi. Gutenberg’in icadı, bilginin marjinal maliyetini bir gecede sıfıra yaklaştırdı. Bir anda binlerce kitap, broşür ve manifesto basılıp Avrupa’nın her yerine dağıtılmaya başlandı. Ancak bu devasa “teknolojik inovasyon”, başlangıçta muazzam bir yıkım ve anarşi getirdi.

Matbaanın ilk yüzyılında, yazarın hiçbir değeri yoktu. Bir yazar yıllarını verip bir eser kaleme aldığında, herhangi bir matbaacı o eseri alıp, yazara tek bir kuruş ödemeden binlerce kopya basıyor ve tüm kârı cebine indiriyordu. Üstelik korsan basımlar, metinleri değiştiriyor, eksiltiyor ve manipüle ediyordu. Matbaa sahipleri, tıpkı bugünün tekno-feodal lordları gibi, başkalarının ürettiği içeriği (veriyi) bedavaya sömürerek devasa servetler inşa ediyorlardı. Yazarlar ise açlık sınırında yaşıyor, sadece zengin hâmilerin sadakalarıyla ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Bilgi özgürleşmiş gibi görünüyordu ama o bilgiyi üreten insan emeği mülksüzleştirilmişti. Eğer o dönemde bu sorunu çözmek için “Daha hızlı bir matbaa icat edelim” veya “Yazarlar matbaacılarla rekabet etmek için daha hızlı yazsın” gibi naif ve teknoloji-merkezli (tech-solutionist) çözümler önerilseydi, bu sadece sömürüyü daha da hızlandırırdı. Çünkü matbaanın yarattığı sorunun çözümü, matbaanın kendi mekaniğinde değil, o mekaniği çevreleyen hukukun yokluğundaydı.

İşte insanlığı ve kültürel üretimi bu ilk “sıfır marjinal maliyet” krizinden kurtaran şey, 1710 yılında İngiltere’de kabul edilen ve dünyanın ilk telif hakları yasası olarak bilinen “Statute of Anne” (Kraliçe Anne Yasası) oldu. Bu yasa, kelimenin tam anlamıyla bir bürokrasi şaheseriydi. Hukukçular, ortada fiziksel olarak dokunulabilen bir mülk (toprak, altın, hayvan) olmamasına rağmen, soyut bir kavrama, yani “fikre” ve “metne” mülkiyet hakkı tanıdılar. Yasa dedi ki: “Matbaa makinesi senin olabilir, kağıt ve mürekkep de senin olabilir; ancak o makinenin içinden geçen kelimelerin dizilimi sana ait değildir. Eğer o kelimeleri çoğaltıp para kazanacaksan, o kelimeleri üreten zihne bunun bedelini ödemek zorundasın.” Bu bürokratik müdahale, teknolojinin hızını yavaşlatmadı; aksine, ona bir ahlak, bir sınır ve bir adalet duygusu giydirdi. Telif hakları yasası sayesinde yazarlık bir meslek haline gelebildi, yazarlar hâmilerin kölesi olmaktan çıkıp bağımsızlaştı ve modern edebiyatın, bilimin, aydınlanmanın finansal temeli atıldı. Matbaa teknolojisinin kendisi dünyayı kurtarmadı; matbaa teknolojisini ehlileştiren ve onun yarattığı katma değeri asıl üreticisine dağıtan o sıkıcı, gri ve karmaşık telif kanunları dünyayı kurtardı.

Bugün, yapay zeka ve otomasyon devrimi karşısında tam olarak Gutenberg sonrası Avrupa’nın yaşadığı o kaotik ve kuralsız sömürü dönemini yaşıyoruz. Yapay zeka şirketleri, dünyanın tüm verisini, tüm sanatını, tüm hukuki içtihatlarını, tüm yazılımlarını ve milyarlarca insanın günlük yaşam deneyimini izinsiz, faturasız ve bedelsiz bir şekilde kendi modellerine kopyalıyorlar. Daha önce bu veri sömürüsünün nasıl dijital bir çocuk işçiliğine benzediğini detaylıca tartışmıştık. Onların bu devasa veri yığınını sömürerek yarattıkları otonom sistemler, tıpkı on altıncı yüzyılın korsan matbaacıları gibi, asıl üreticilerin (insanlığın) emeğini yok sayarak devasa servetler üretiyor. Bizim bu sömürüye vereceğimiz cevap, teknoloji devlerinin kendi içlerinde kurdukları sözde “etik kurullar”, yazdıkları bağlayıcılığı olmayan “yapay zeka prensipleri” veya “daha iyi yapay zekalar üreterek kötü yapay zekaları dengelemek” gibi illüzyonlar olamaz. Teknoloji, kendi açtığı yarayı kendi başına saramaz. Bize yirmi birinci yüzyılın “Statute of Anne”i, yani yeni çağın o devasa hukuki müdahalesi lazımdır. O müdahalenin adı otomasyon vergisi, yani robot vergisidir.

Teknoloji dünyasının elitleri, yapay zekanın yaratabileceği varoluşsal tehlikelere karşı “Hizalanma Problemi” (Alignment Problem) adını verdikleri bir kavram etrafında devasa felsefi ve teknik tartışmalar yürütürler. Hizalanma, en basit tabiriyle, insan zekasından çok daha üstün bir yapay zekanın, insanların hedefleriyle, ahlakıyla ve değerleriyle çelişmeyecek şekilde kodlanması sorunudur. Silikon Vadisi mühendisleri, bu sorunu çözmek için yapay zekanın içine daha karmaşık ödül mekanizmaları, daha sofistike güvenlik duvarları ve matematiksel kısıtlamalar eklemeye çalışırlar. Kendi iç dünyamda bu çabaları izlerken, hem bu mühendislik zekasına hayranlık duyuyor hem de bu inanılmaz kibre ve sosyolojik körlüğe karşı derin bir tebessüm ve acı hissediyorum. Çünkü hizalanma problemi, bir yazılım veya matematik problemi değildir; o bir ekonomi politik problemidir. Bir şirket, kendi geliştirdiği yapay zekayı kârını maksimize etmek, rakiplerini yok etmek ve insan iş gücünü tamamen sıfırlamak gibi “kapitalist değerlere” hizaladığında, o yapay zekanın insanlığın genel refahıyla (yani adaletle, özgürlükle, şefkatle) hizalanmasını beklemek akıl tutulmasıdır. Kodlar, sahibinin niyetinden bağımsız bir ahlak üretemezler.

İnsanlığın çıkarlarıyla sermayenin kâr hırsını birbirine hizalayacak olan tek güç kodlar değil, yasalardır. Makinenin insanla hizalanması, ancak makinenin ürettiği ekonomik değerin insanlığın refahı için kamulaştırılmasıyla mümkündür. Siz bir algoritmaya ne kadar “İnsanlara zarar verme” komutu eklerseniz ekleyin; eğer o algoritma bir fabrikayı otonomlaştırıp on bin kişiyi işsiz ve aç bırakıyorsa, o algoritma insanlığa zarar vermiş demektir. Gerçek hizalanma, o algoritmanın fişini çekmek değil; o algoritmanın verimliliğini, devasa bir vergi duvarına çarptırmaktır. Otomasyon vergisi tahakkuk ettiğinde, makine otomatik olarak insanla hizalanmış olur. Çünkü makinenin çalışması, artık o işsiz kalan on bin insanın daha önce tartıştığımız gibi eğitim fonlarını, boş zamanını ve sosyal güvencesini finanse etmeye başlar. Bürokrasi, makineyi kodlarla değil, makinenin sahibini kanunlarla terbiye ederek o imkansız hizalanma problemini çözer.

Vergi kanunları, bir toplumun sadece gelir gider tablosu değil; aynı zamanda o toplumun ahlaki otobiyografisi, varoluşsal bildirgeleri ve neye değer verdiğinin en somut kanıtıdır. Mevcut vergi yasalarımızı önümüze koyup okuduğumuzda, modern toplumun ahlakına dair utanç verici bir manzarayla karşılaşırız. Bizim vergi sistemimiz emeği, çalışmayı, ter dökmeyi cezalandırmaktadır. Bir insan çalıştığında, sistem ondan anında, peşinen ve acımasızca vergi keser. Ancak aynı sistem, bir makine o insanın yerine geçtiğinde, daha önce detaylandırdığımız arbitraj hilelerine göz yumar, makineye teşvikler verir ve kapasiteyi vergilendirmez. Bu vergi kanunu, açıkça “Ben makineyi insandan daha çok seviyorum, ben sermayeyi emekten daha değerli buluyorum” demektedir. İnsanlığı kurtaracak olan bürokrasinin ilk görevi, bu ahlaksız kanunu baştan aşağı yeniden yazmaktır. Eğer insanı korumak istiyorsak, insan emeğinin üzerindeki vergi yükünü tamamen sıfırlamalı ve tüm o mali yükü, hiç şikayet etmeden yedi yirmi dört çalışabilen, yorulmayan ve biyolojik ihtiyaçları olmayan makinelerin omuzlarına, yani o algoritmik kapasitenin üzerine bindirmeliyiz. Bu, sıradan bir maliye reformu değil; devletin, hukukun ve toplumun insandan yana taraf olduğunun evrensel bir ilanıdır.

Bürokrasinin yavaşlığı ve kurallara sıkı sıkıya bağlılığı, hızlı ve kuralsız ilerleyen teknoloji karşısındaki en büyük avantajımızdır. Demokrasi dediğimiz o mucizevi ama kırılgan sistem, doğası gereği yavaştır. Tartışmayı, muhalefeti, yasa tasarılarını, komisyonları ve denge-denetleme mekanizmalarını gerektirir. Bir algoritma saniyeler içinde on milyonlarca insanın hangi haberi göreceğine karar verip onların siyasi tercihlerini manipüle edebilirken; bir yasanın meclisten geçmesi aylar alır. Teknoloji lobileri bu yavaşlığı kullanarak devleti “çağın gerisinde kalmakla” suçlar ve denetimden kaçmaya çalışırlar. Ancak o hantallık, o bürokratik ağırlık, aslında tiranlığa karşı kurulmuş en güçlü fren mekanizmasıdır. Bizler, o algoritmaların hızına yetişmek için demokrasinin hızını artırıp diktatörlüklere dönüşemeyiz. Yapmamız gereken şey, o yavaş ve adil yasaları, teknolojinin etrafına aşılmaz duvarlar olarak örmektir. Otomasyon vergisi yasası, ne kadar karmaşık, ne kadar uzun ve ne kadar “bürokratik” olursa olsun, o soğuk kodların üzerine çekilmiş bir adalet şeridi olacaktır. Devletin maliye müfettişleri, teknoloji devlerinin sunucularını denetlemeye başladığında, saniyede kaç teraflops işlem yapıldığını hesaplayıp bunu vergilendirdiğinde; teknoloji otonom bir tanrı olmaktan çıkıp, kamu otoritesine tabi sıradan bir araca dönüşecektir.

Bu süreçte, on dördüncü bölümde anlattığımız küresel mutabakatın inşası da yine diplomasinin ve uluslararası bürokrasinin o sancılı ama zorunlu mesaisiyle gerçekleşecektir. Birleşmiş Milletler bünyesinde veya yepyeni bir “Dünya Otonomi ve Vergi Örgütü” çatısı altında bir araya gelecek olan gri takım elbiseli diplomatlar, vergi uzmanları, hukukçular ve maliyeciler; aslında yeni dünyanın gizli kahramanları olacaklardır. Onların hazırlayacağı, binlerce sayfalık sıkıcı teknik metinler, uluslararası anlaşmalar ve vergi protokolleri, insan türünün makine tahakkümünden kurtuluş manifestosu olacaktır. Çünkü bir yazılımcının yazdığı kod dünyayı değiştirebilir; ama o kodu ehlileştirecek olan şey, hukukçunun yazdığı ve devletin yaptırım gücüyle arkasında durduğu fıkradır. Tarihin sonunu getirecek olan şey makinelerin ayaklanması değil; insanın hukuk yapma, kural koyma ve adaleti tesis etme iradesinden vazgeçmesi olacaktır. Eğer bürokrasiyi tamamen çöpe atar ve yönetimi “verimlilik” adına algoritmalara devrederek tekno-feodalizme teslim olursak, kendi türümüzün intihar sözleşmesini imzalamış oluruz.

Bütün bu yirmi bölümlük derinlemesine analizin, tarihin tozlu sayfalarından yapay zekanın kara kutularına uzanan bu uzun yolculuğun nihai bir özeti olarak şunu çok net ifade etmeliyiz: Bizler, Sapiens (Düşünen İnsan) olmaktan çıkıp, kendi yarattığı makinelere hizmet eden, onların artıklarıyla beslenen ve kendi varoluşsal anlamını kaybetmiş bir “Robotus” (Makineleşmiş İnsan/Köle İnsan) olmanın eşiğindeyiz. Luddite yanılgısından kurtulup, kâr vergisinin illüzyonlarını parçaladığımızda; algoritmaların hukuki birer özne olması gerektiğini ve yarattıkları dışsallıkların Pigouvian bir kapasite vergisiyle denetlenmesi gerektiğini gördük. Orta sınıfın ölümünü durdurmanın, eğitim sistemindeki o korkunç paradoksu kırmanın ve insanın elinden alınan zamanı ona yeniden iade etmenin yegane pratik yolunun, “üretim araçlarının meyvesini” toplumsallaştırmak olduğunu felsefi olarak ispatladık. Bu, siber-sosyalizmin totalitarizminden ve algoritmik kapitalizmin vahşetinden kaçan tek rasyonel üçüncü yoldu.

Bu yolun sonunda ulaştığımız yer, romantik bir teknoloji karşıtlığı değildir. Biz makinelerin durmasını istemiyoruz. Biz, Aristoteles’in iki bin yıl önce hayalini kurduğu o “kendi kendine çalışan tezgahların” çalışmaya devam etmesini, evrenin sırlarını çözmesini, tarlaları sürmesini, hastalıkları tedavi etmesini ve yıldızlara gemiler göndermesini istiyoruz. Bizim itirazımız, makinenin emeğine değil; o makinenin yarattığı değerin sadece o makinenin mülkiyetini elinde bulunduran bir avuç teknoloji lordunun kasasına akmasına ve geride kalan milyarlarca insanın yersiz, anlamsız, işsiz ve umutsuz bir biyolojik atığa dönüştürülmesinedir.

Bizi bu karanlık gelecekten koruyacak bir “hizalanma algoritması” yoktur. Çünkü makine, ahlakı bilmez. Bizi koruyacak bir Evrensel Temel Gelir (UBI) sadakası da yoktur; çünkü insan, sadece tüketerek hayatta kalamaz, onun bir toplumsal anlama ve değere ihtiyacı vardır. Bizi koruyacak olan şey, devletin egemenlik hakkını ve hukukun o sarsılmaz kılıcını yeniden kuşanarak, “Bu dünya makinenin değil, insana aittir. Makine, ürettiği her değer için bu topluma vergi ödemek zorundadır” diyen o görkemli, tavizsiz ve derinlikli bürokratik iradedir. Matbaa nasıl telif haklarıyla insanlık aydınlanmasının motoru haline geldiyse; otomasyon da ancak ve ancak robot vergisiyle insanın altın çağının, o gerçek refahın ve özgürlüğün motoru haline gelecektir.

Kanunların, vergilerin ve hukukun soğuk yüzü, yapay zekanın pürüzsüz kusursuzluğundan çok daha şefkatlidir; çünkü kanunları yazanlar, acı çekmeyi bilen, sevmeyi bilen ve adalete inanan ölümlü insanlardır. Son kertede, insanı makinenin ruhsuzluğundan kurtaracak olan şey, insanın o hantal ama adil kurumları yaşatma inadı olacaktır. Eğer teknoloji bizi bir uçuruma sürüklüyorsa, bürokrasi bizim o uçurumun kenarına ördüğümüz aşılmaz çelik bariyerdir. Vergi sadece paradan ibaret değildir; vergi, makinenin karşısında insanın varoluş bedeli, insanlık onurunun kağıda dökülmüş, kanunlaşmış ve mühürlenmiş nihai güvencesidir.

Scroll to Top