Bir yaz akşamı… İstanbul’un kalabalık sokaklarından birinde, eski püskü bir bar… İçeride, köşedeki masada iki adam oturuyor. Biri, milyonları kahkahalara boğan Kemal Sunal. Diğeri, cesur rolleriyle tanınan Tarık Akan. Eskiden can ciğer kuzu sarmasıydılar. Şimdiyse aralarında görünmez ama aşılmaz bir duvar var. Gözleri buluşmuyor, dudakları kıpırdamıyor. Sadece sessizlik…
Bu sahne, Türk sinemasının iki devinin son yıllarını özetliyor. Peki nasıl oldu da bu iki yakın dost, böylesine derin bir sessizliğe gömüldü?
Hikayemiz, aslında acı bir finalle başlıyor. 3 Temmuz 2000… Kemal Sunal’ın vefat ettiği gün. Tarık Akan, yıllardır konuşmadığı dostunun artık sonsuza dek sustuğunu öğreniyor. İçinde bir yerlerde, belki de hep affedilmeyi ummuştu. Ama artık çok geçti. O an, Tarık’ın içinde bir şeyler kırılıyor. Yıllar sonra bir röportajında şöyle diyecekti: “Birbirimize ceza verdik.”
Şimdi geriye dönelim. Bu iki adam nasıl tanışmıştı? Nasıl oldu da bu tanışıklık, derin bir dostluğa, sonra da sessiz bir küslüğe dönüştü?
1970’lerin başı… Türk sineması altın çağını yaşıyor. Yeşilçam’ın tozlu setlerinde iki genç oyuncu, Kemal ve Tarık, “Tatlı Dillim” filminin çekimlerinde tanışıyor. Kemal, mahcup ve içine kapanık. Tarık ise dobra ve heyecanlı. İki zıt karakter, ama aralarında garip bir uyum var.
Kemal Sunal, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde büyümüş. Yeni bir elbise alabilmek için bayramları iple çeken bir çocukluk geçirmiş. Tarık Akan da benzer bir geçmişe sahip. Babası, emekli olduktan sonra çocuklarına bakabilmek için gece bekçiliği bile yapmış. İkisi de Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, hayatın zorluklarını tatmış.
Belki de bu ortak geçmiş, onları birbirine yakınlaştırıyor. Set aralarında sohbet etmeye başlıyorlar. Kemal’in utangaç halleri, Tarık’ın kahkahalarıyla yumuşuyor. Tarık’ın heyecanlı konuşmaları, Kemal’in sakin dinleyişiyle dengeleniyor.
Yıllar geçtikçe dostlukları derinleşiyor. “Hababam Sınıfı”, “Mavi Boncuk”, “Yalancı Yarim”… Her yeni filmde beraber çalışıyor, birbirlerini daha iyi tanıyorlar. Set dışında da vakit geçirmeye başlıyorlar. Ailece tatillere çıkıyor, her akşam aynı barda buluşuyorlar. İkisi bir araya gelince, kahkahalar eksik olmuyor.
Ama bu iki dostun hayata bakışları zamanla farklılaşmaya başlıyor. Tarık Akan, politik duruşunu netleştiriyor. Ülkenin sorunlarına duyarsız kalamıyor. “Sürü”, “Yol”, “Maden” gibi cesur filmlerde rol alıyor. Bu filmler, Türkiye’nin çalkantılı siyasi ortamında büyük yankı uyandırıyor. Tarık, artık sadece bir oyuncu değil, aynı zamanda bir aktivist…
Kemal Sunal ise bambaşka bir yolda ilerliyor. “Şaban” karakteriyle halkın sevgilisi olmayı sürdürüyor. Ancak o da kendi tarzında eleştirel olmayı ihmal etmiyor. “Çöpçüler Kralı”, “Kibar Feyzo” gibi filmlerinde toplumsal sorunlara değiniyor. Ama bunu yaparken, politik bir duruş sergilemekten kaçınıyor. O, halkın içinden biri olarak kalmayı tercih ediyor.
Soru şu: İki farklı dünya görüşü, gerçek bir dostluğa engel olabilir mi?
12 Eylül 1980… Türkiye’de askeri darbe oluyor. Bu olay, sadece ülkenin değil, Kemal ve Tarık’ın dostluğunun da dönüm noktası oluyor. Tarık Akan, yurt dışında yaptığı iddia edilen bir konuşma yüzünden tutuklanıyor. İki buçuk ay hapis yatıyor. 12 yıl hapis cezasıyla yargılanıyor ama sonunda beraat ediyor.
Hapisten çıktığında artık eskisi gibi değil. Daha keskin, daha politik… Yaşadıkları onu derinden etkilemiş. Artık susmanın, sessiz kalmanın bir lüks olduğuna inanıyor. Her fırsatta düşüncelerini dile getiriyor, haksızlıklara karşı sesini yükseltiyor.
Kemal Sunal ise bu süreçte daha temkinli davranıyor. O da ülkenin durumundan rahatsız, ama bunu açıkça dile getirmekten kaçınıyor. Belki de “Şaban” karakterinin ona yüklediği sorumluluğun farkında. Milyonların sevgilisi olmanın bir bedeli var: Tarafsız kalmak…
Ve işte o gece geliyor. Yine her zamanki bardalar. Köşedeki masalarında oturmuş, içkilerini yudumlarken Tarık, ülkenin durumundan, yapılan haksızlıklardan bahsediyor. Sesi gittikçe yükseliyor, yüzü kızarıyor. Kemal ise suskunluğunu koruyor. Başını öne eğmiş, bardağındaki buzları karıştırıyor.
Tarık dayanamıyor: “Neden susuyorsun Kemal? Neden fikirlerini söylemiyorsun? Sen de görüyorsun neler olduğunu. Nasıl sessiz kalabiliyorsun?”
Kemal’in cevabı beklenmedik: “Tarık, bunları konuşmanın yeri ve zamanı değil.”
Bu cümle, yıllarca sürecek bir sessizliğin başlangıcı oluyor. Tarık, arkadaşının bu tavrına çok içerliyor. Kemal ise Tarık’ın ısrarından rahatsız oluyor. İkisi de o an, yılların dostluğuna ağır bir darbe vurduklarının farkında değiller.
O günden sonra her gün aynı bara gelmeye devam ediyorlar. Aynı masaya oturuyorlar. Ama bir daha asla konuşmuyorlar. Sadece bakışıyorlar. Bazen gözleri buluşuyor, eski günlerdeki gibi gülümseyeceklermiş gibi oluyor. Ama o gülümseme hiç gelmiyor.
Bu sessiz küslük, Kemal Sunal’ın ölümüne kadar sürüyor. Tarık Akan, yıllar sonra bir röportajında şöyle diyecek: “Kemal’le küs değildik. Sadece konuşmuyorduk.”
Düşünün: Sizin de hayatınızda böyle anlar oldu mu? Bir anlık bir tartışma, yıllarca süren bir dostluğu bitirebilir mi? Ya da belki de bitirmez, sadece sessizliğe gömer…
Bu hikaye, aslında hepimizin hikayesi. Bazen en yakın olduğumuz insanlarla bile anlaşamayabiliriz. Farklı dünya görüşlerine sahip olabiliriz. Ama önemli olan, bu farklılıkların dostluğumuzu yok etmesine izin vermemek değil mi?
Kemal Sunal ve Tarık Akan, belki de bize sadece güldürmeyi ve düşündürmeyi değil, aynı zamanda affetmenin ve uzlaşmanın önemini de öğretiyorlar. Kim bilir, belki de şu an, nerede olurlarsa olsunlar, o eski dostluklarını yeniden yaşıyorlardır.
