BÖLÜM 2: Piyanonun İçindeki Sır (1909)
Mavi cam boncuk, Vicenta’nın terden sırılsıklam olmuş avcuna değdiği an, camın pürüzsüz ve serin yüzeyi kadının ateşli teninde ani bir ürperti yarattı. Yaşlı çingene kadını Carmelita’nın tütün, is ve taze kesilmiş biberiye kokan nasırlı parmakları usulca geri çekilirken, boncuğun ortasındaki o tuhaf sarı hare, loş odadaki titrek gaz lambasının sarımtırak ışığını emerek adeta canlı, kadim bir göz gibi parlamaya başlamıştı. Vicenta, zorlu doğumun bedeninde bıraktığı derin sızıya rağmen yutkundu; göğsü kesik kesik, telaşlı bir ritimle inip kalkıyordu. Kucağındaki bebek, küçücük yumruklarını sıkmış, dünyaya gelişini tiz bir feryatla ilan etmeye devam ediyordu. Vicenta, parmaklarını yavaşça kapatarak o soğuk camı avcunun içine hapsetti. Boncuk saniyeler içinde kadının teninin ısısını çekerek ılındı, sanki bu yeni bedene uyum sağlıyordu. Odadaki ağır, rutubetli sessizlik, sadece yılların hızlı ve amansız akışıyla, değişen mevsimlerin getirdiği rüzgarlarla bozulabilirdi.
Odanın ağır meşe kapısı gıcırdayarak aralandığında, içeriye Vicenta’nın kocası, varlıklı bir toprak ağası olan Don Federico García Rodríguez girdi. Üzerinde, gün boyu tarlalarda, güneşin altında at koşturmanın getirdiği ince bir toz tabakası ve at teri kokusu vardı. Yüzündeki yorgun hatlar, kucağında ağlayan oğlunu ve yatakta bitkin düşmüş karısını görünce yumuşadı. Çizmelerinin topukları ahşap zeminde tok sesler çıkararak yatağa yaklaştı.
“Vicenta,” diye fısıldadı Don Federico, sesini kalın ve otoriter tonundan arındırmaya çalışarak. “Oğlumuz… O iyi mi? Sen nasılsın?” Eğilip karısının alnına kurumuş dudaklarıyla uzun bir öpücük kondurdu.
Vicenta, kocasının şefkatli dokunuşuyla hafifçe gülümsedi. Sağ elini yavaşça açarak avcunun içindeki, loş ışıkta denizaltı mağaralarını andıran mavi boncuğu gösterdi. “Carmelita getirdi,” dedi fısıltı halinde. “Mağribilerin nefesi varmış içinde. Çocuğumuzu koruyacak, Federico. Bu çocuk, toprağın kaba saba işleriyle değil, kelimelerle, seslerle büyüyecek. Bu tılsım onun ruhunu sakınacak.”
Don Federico, karısının avcundaki o eski, kenarları aşınmış cam parçasına bakarken yüzünde hafif alaycı, ancak karısını kırmak istemeyen toleranslı bir ifade belirdi. O, toprağın bereketine, şekerpancarı hasadına, rakamlara ve modern tarım makinelerine inanan, rasyonel bir adamdı. Çingenelerin batıl inançları, onun dünyasında sadece birer masaldan ibaretti. Ancak karısının gözlerindeki o çaresiz inancı görünce sesini çıkarmadı. Uzandı, kalın parmaklarıyla Vicenta’nın avcundaki boncuğa dokunmadan, kadının elini kendi büyük ellerinin arasına aldı.
“Eğer bu küçük mavi taş senin yüreğini ferahlatacaksa, Vicenta,” dedi yavaşça, “öyle olsun. Onu saklayalım. Çocuğumuz büyüyene kadar güvende kalsın.” Çekmecesine doğru yöneldi, içinden üzeri sedef işlemeli, içi kırmızı kadife kaplı küçük bir maun kutu çıkardı. Vicenta titreyen parmaklarıyla boncuğu kutunun içine bıraktı. Kırmızı kadifenin üzerinde, mavi cam boncuk bir damla gözyaşı gibi duruyordu. Kutu kapandı ve bir dönemin sessizliğine gömüldü.
[Anlatıcı:] Zaman, İspanya’nın üzerinde ağır, paslı bir silindir gibi geçiyordu. On dokuzuncu yüzyılın o yıkıcı son yıllarından yirminci yüzyılın ilk on yılına uzanan bu dönemde, İspanya derin bir kimlik buhranının pençesinde kıvranmaktaydı. Bir zamanlar okyanusları aşan, Amerika kıtalarından Filipinler’e kadar uzanan o devasa imparatorluk, yerini içine kapanmış, yoksul ve hınç dolu bir yarımada devletine bırakmıştı. ‘Restorasyon’ adı verilen bu siyasi dönemde, Madrid’deki elitler, iktidarı iki büyük parti arasında bir sarkaç gibi sallayarak yapay bir istikrar yaratmaya çalışıyordu. Ancak bu parlak siyasi tiyatronun perdesinin arkasında, Endülüs’ün kızgın güneşi altında kavrulan devasa tarım arazileri, yani ‘latifundio’lar uzanıyordu. Bu arazilerde, gün doğumundan gün batımına kadar karın tokluğuna çalışan topraksız köylüler, jornalero’lar, sessiz bir öfke biriktiriyordu. García Lorca ailesi, bu sistemin şanslı tarafındaydı. Don Federico’nun başını çektiği şekerpancarı devrimi, Vega de Granada’nın verimli topraklarında onlara muazzam bir zenginlik getirmişti. Ancak bu zenginlik, etraflarındaki uçsuz bucaksız sefaleti gizlemeye yetmiyordu. Sınıf uçurumları giderek derinleşiyor, bir yanda topraksız köylülerin anarşist isyanları zeytinliklerin gölgelerinde filizlenirken, diğer yanda soyluların ve yeni zenginlerin gösterişli hayatları, etraflarına ördükleri yüksek duvarların ardında devam ediyordu. Küçük Federico, işte bu iki dünyanın, yani bolluğun ve mutlak yoksunluğun, neşenin ve ölümcül hüznün tam ortasında büyüyordu.
Yıl 1909. Vega de Granada’nın sıcak ve tembel bir yaz ikindisiydi. Ağustos böceklerinin o hiç bitmeyen, kulakları sağır eden korosu, tarlalardan esen kuru rüzgara karışarak evin kalın taş duvarlarına çarpıyordu. Lorca ailesi artık zenginleşip daha büyük bir eve taşınmıştı. On bir yaşındaki genç Federico, yaşıtlarına göre narin, hastalıklara yatkın, ancak etrafındaki dünyayı bir sünger gibi emen, olağanüstü gözlem yeteneğine sahip bir çocuktu. Onun dünyası diğer çocuklarınki gibi koşuşturmakla değil, nesnelerin gizli seslerini dinlemekle, karıncaların yürüyüşündeki ritmi keşfetmekle geçiyordu.
O öğleden sonra, evin arka odalarından birinde, annesinin eski eşyalarının bulunduğu büyük ceviz sandığı karıştırıyordu. Sandığın kapağını kaldırdığında burnuna naftalin, kurumuş lavanta ve eski dantellerin o mayhoş, nostaljik kokusu doldu. Federico, ellerini bu geçmiş zaman denizinin içine daldırdı. Kumaşların arasından eline sert, pürüzsüz bir nesne takıldı. Bu, yıllar önce babasının çekmeceye kaldırdığı, üzeri sedef işlemeli küçük maun kutuydu.
Çocuk, kutuyu dikkatle avuçlarına aldı. Sedeflerin üzerinde parmaklarını gezdirdi, ahşabın dokusundaki yaşanmışlığı hissetti. Kutunun pirinç kilidi hafifçe paslanmıştı. Zorlanmadan açıldı. Kırmızı, tozlanmış kadifenin tam ortasında, ortasındaki sarı haresiyle o mavi cam boncuk duruyordu. Federico, nefesini tutarak boncuğu iki parmağının arasına aldı. Cam, yaz sıcağına inat tuhaf bir şekilde serindi. Boncuğu güneşe doğru tuttu. Işık, mavi camın içinden süzülürken kırılarak odanın duvarlarına dalgalı, su altındaymış hissi veren gölgeler düşürdü. Federico için o an, boncuk sadece bir nesne değil, içinde yüzyılların seslerini barındıran bir enstrümandı. Onu kulağına yaklaştırdı, sanki deniz kabuğu dinler gibi, okyanusun ötesinden gelen fısıltıları, Endülüs’ün sürgün edilmiş ruhlarının ağıtlarını duymaya çalıştı.
Odasında, duvar dibinde duran maun ağacından yapılma büyük duvar piyanosunun başına geçti. Boncuğu eski bir deri iple sıkıca düğümleyerek boynuna astı. Deri ip tenine değdiğinde, boncuk göğsünün tam ortasında, kalbinin atışlarını hissedebileceği bir noktada durdu. Taburesine oturdu, kapağı kaldırdı. Tuşların fildişi beyazlığı, odanın sarı ışığında parlıyordu.
Federico, uzun ve zarif parmaklarını tuşların üzerine yerleştirdi. Chopin’in bir noktürnünü çalmaya başladığında, bedeni müziğin ritmiyle ileri geri sallanıyordu. Her sallanışında, boynundaki deri ipin ucunda sallanan mavi cam boncuk, piyanonun maun ahşabına çarpıp tok, ritmik bir ses çıkarıyordu: Tık… Tık… Tık… Bu ses, tuşlardan dökülen melankolik melodiyi bozmuyor, aksine ona tuhaf, ilkel ve topraktan gelen bir metronom gibi eşlik ediyordu.
Odanın kapısı sessizce açıldı. İçeriye, Federico’nun yaşlı müzik hocası Antonio Segura girdi. Antonio, gençliğinde büyük bir besteci olma hayalleri kurmuş, ancak hayatın acımasız gerçekleri ve parasızlık yüzünden taşrada kalmış, yeteneğini öğrencilerine aktararak teselli bulan, yorgun ruhlu bir adamdı. Üzerindeki eski, kenarları yıpranmış siyah takım elbisesinden her zaman kaliteli Küba purosu ve bayat kahve kokusu yayılırdı.
Antonio, bastonuna yaslanarak bir süre öğrencisinin çalışını izledi. Çocuğun tuşlara dokunuşundaki o olağanüstü hüznü, yaşından çok daha büyük bir ruhun ıstırabını görüyordu. Ancak sürekli piyanoya çarpan o tıkırtı sesi, adamın dikkatini dağıtıyordu. Purusunun dumanını kalın dudaklarının arasından ağır ağır üfleyerek gülümsedi ve adımını atarak piyanonun yanına yaklaştı.
“Güzel, Federico… Duygun çok yerinde. Ancak o tempo…” dedi Antonio, nasırlı parmaklarıyla tuşların üzerindeki ince toz tabakasını silerek. “Ritim içeriden gelmeli Federico, o boynundaki çingene oyuncağından değil. Müziğin kalbi parmak uçlarındadır, ahşaba çarpan bir cam parçasında değil.”
Federico, parmaklarını tuşlardan çekmedi, ancak müziği yavaşça sonlandırdı. Gözlerini hocasına dikti. Çocuğun gözlerinde, hocasının anlamadığını düşündüğü derin bir hayal kırıklığı vardı. Başını iki yana salladı. Göğsünde duran, teninin ısısıyla iyice ısınmış olan boncuğu sol eliyle kavradı.
“Bu bir oyuncak değil Don Antonio,” dedi Federico, sesinde yaşına uymayan bir ciddiyetle. “Bu, Endülüs’ün kalp atışı. Duyuyor musunuz?” Göğsünden boncuğu hafifçe çekip tekrar piyanoya vurmasını sağladı. Tık. Tık. “Toprağın altında ağlayanların metronomu bu. Siz bana notaları, vuruşları, ölçüleri öğretiyorsunuz. Ama bu boncuk, bana susanların ritmini öğretiyor. Notası olmayan acıların sesini.”
[Anlatıcı:] 1909 yılı, İspanya için kan ve gözyaşıyla yazılan bir başka karanlık sayfaydı. Federico, piyanosunun başında sanatın ve ruhun derinliklerini keşfederken, ülkenin kuzeydoğusunda, Barselona’da sokaklar alev alev yanıyordu. Tarihe ‘Tragik Hafta’ (Semana Trágica) olarak geçecek olan bu isyan, Fas’taki Rif Savaşı’na gönderilmek üzere zorla askere alınan yoksul işçi sınıfının bir patlamasıydı. Zenginlerin para ödeyerek çocuklarını askerlikten muaf tutabildiği, yoksulların ise Mağrip çöllerinde ölüme gönderildiği bu adaletsiz sistem, halkın sabrını taşırmıştı. Barikatlar kuruluyor, kiliseler ateşe veriliyor, ordu ise kendi halkına kurşun yağdırıyordu. Endülüs’ün bu sakin, zeytin ağaçlarıyla çevrili köylerinde o silah sesleri duyulmuyordu belki, ama ölümün ve isyanın soğuk rüzgarı her ailenin ocağına bir fısıltı gibi ulaşıyordu. Federico’nun boynunda taşıdığı o eski Mağribi boncuğu, aslında İspanya’nın kendi içindeki bastırılmış ötekilerle, yüzyıllar önce sürgün edilenlerle ve bugün hala kanı dökülenlerle olan o kopmaz, trajik bağının bir simgesiydi. Devlet, bu karmaşık ve çok kültürlü geçmişi silip tek tip bir kimlik yaratmaya çalışırken; gerçek İspanya, çingenelerin mağaralarında, anarşistlerin gizli toplantılarında ve genç bir çocuğun piyanoya vuran ritminde direniyordu.
Antonio Segura, çocuğun bu sözleri karşısında bir an duraksadı. Bastonunu yere daha sıkı bastırdı. Gözleri, boynundan sarkan o mavi cama takıldı. Kendi başarısızlıkları, Madrid’deki büyük salonlarda alkışlanma hayallerinin nasıl yavaş yavaş Granada’nın bu tozlu odalarında sönüp gittiği aklına geldi. O, müziği hep bir kaçış, bir yükselme aracı olarak görmüştü. Oysa karşısındaki bu çocuk, müziği toprağın en karanlık diplerine inmek, acıyla yüzleşmek için bir kazma gibi kullanıyordu.
“Biliyorsun ki Federico,” diye söze başladı Antonio, sesinde gizlemeye çalışmadığı bir titremeyle, “çingenelerin ağıtları, köylülerin şarkıları büyük salonlarda yer bulmaz. Bizim görevimiz, bu ham duyguyu alıp medeni bir kalıba dökmektir. Beethoven, Chopin, Mozart… Onlar duyguyu terbiye etmişlerdir. Senin bu ‘susanların ritmi’ dediğin şey, eğer onu bir formun içine hapsetmezsen, seni yutar.”
“Ben terbiye edilmiş bir duygu istemiyorum hocam,” diye yanıtladı Federico hızla. Boynundaki deri ipi çözdü. Parmakları, cam boncuğun etrafında sıkıca kenetlendi. “Ben o duygunun kanamasını istiyorum. İnsanlar o şarkıları dinlerken rahat koltuklarında arkalarına yaslanmamalı. Ayağa kalkmalı, içlerindeki bir şeylerin koptuğunu hissetmeli. Cante jondo… Derin şarkı. Onun notaları kağıda dökülmez. O ancak buraya çarptığında hissedilir.” Elindeki boncuğu tekrar piyanoya vurdu. Tık.
Antonio derin bir iç çekti. Purusunu kül tablasına bıraktı. Odanın içine çöken ince mavi duman tabakasının arasından öğrencisine yaklaştı. Çocuğun içindeki bu devasa ateşi söndüremeyeceğini, belki de söndürmemesi gerektiğini o an hissetti. Federico, sadece notaları değil, bütün bir coğrafyanın hüzünlü ruhunu parmak uçlarında taşıyordu.
“O halde,” dedi Antonio, sesini alçaltarak, “bana o ritmi öğret çocuk. Bana o toprağın altında yatanların nasıl ağladığını göster.”
Federico’nun yüzünde ilk defa o gün, saf ve parlak bir gülümseme belirdi. Gözlerindeki karanlık, yerini coşkulu bir ışığa bıraktı. Oturduğu tabureden kalktı. Boynundan tamamen çıkardığı deri ipi parmaklarına doladı ve ucunda sallanan mavi cam boncuğu avcunun içine aldı. Boncuk, çocuğun sıcak terini ve sarsılmaz inancını emmiş, adeta içeriden parlıyordu. Federico, hocasının karşısına geçip, yılların yorgunluğuyla titreyen sağ eline uzandı.
Federico, içindeki sarı haresiyle bir göz gibi onlara bakan mavi cam boncuğu uzattı; eski, pürüzsüz cam parçası, Antonio Segura’nın nasırlı, yaşlı parmaklarının arasına doğru usulca kaydı ve Antonio, parmaklarını o ılık camın üzerine sıkıca kapattı.
BÖLÜM 3: Sürrealist Düşler (1919)
Luis’in kalın, tütün sarısına boyanmış ve boks yapmaktan eklemleri nasırlaşmış parmakları, Federico’nun titreyen avcundaki mavi cam boncuğu kavradığı o saniye, Madrid’in kuru ve keskin rüzgarı odanın aralık penceresinden içeri sızarak masadaki kağıtları havalandırdı. Boncuk, henüz saniyeler öncesine kadar Endülüs’ün kadim hüzünlerini boynunda taşıyan şairin ten ısısıyla alev alev yanıyordu. Luis Buñuel, bu küçük, kenarları aşınmış cam parçasını Federico’nun zarif ellerinden çekip aldığında, yüzünde o her zamanki asi, alaycı ve bir o kadar da yıkıcı tebessümü belirdi. Odanın içi; sert demlenmiş kahve, Luis’in ceketinden eksik olmayan ucuz siyah tütün, yeni fırçalanmış deri ayakkabılar ve hafif bir terebentin kokusuyla ağırlaşmıştı. Burası, Madrid’in eteklerinde, kavak ağaçlarıyla çevrili Residencia de Estudiantes’in sade ama fikirlerle dolup taşan yurt odalarından biriydi.
Luis, başparmağı ile işaret parmağı arasında tuttuğu boncuğu, pencereden içeri süzülen Madrid’in o meşhur, bıçak gibi keskin ikindi ışığına doğru kaldırdı. Boncuğun tam ortasındaki sarı hare, ışığı emdikçe adeta canlı bir irise, donuk bir gözbebeğine dönüşüyordu. Luis’in gözleri kısıldı. Onun için bu nesne, Federico’nun bahsettiği gibi toprağın, ninnilerin veya ağıtların bir simgesi değildi; o, bu cam parçasının içinden kırılan ışığın matematiğiyle, merceklerin optik oyunlarıyla ilgileniyordu.
“Federico, kardeşim,” dedi Buñuel, tok ve kendinden emin, Aragonlu şivesinin sert köşelerini barındıran bir sesle. Boncuğu havaya atıp tekrar tuttu. “Biz burada burjuvazinin çürümüş ahlakını yıkmaktan, sanatta yeni bir çağ açmaktan, hareketli resimlerin, sinematografın dünyayı nasıl paramparça edeceğinden bahsediyoruz; sen ise bana büyükannenin batıl inançlarını, şu hurafelerle dolu çingene oyuncaklarını getiriyorsun!”
Federico, ceketinin yakasını düzelterek yatağın kenarına oturdu. Yüzünde, dostunun bu kaba saba materyalizmine karşı hissettiği o tanıdık, şefkatli ama kırgın ifade vardı. Gözleri, Luis’in pervasızca havaya fırlatıp tuttuğu boncuğa kilitlenmişti.
“O bir oyuncak değil Luis,” dedi fısıltıya yakın ama içinde gizli bir volkan barındıran bir ses tonuyla. “Onun içinde makinelerinizin, o çok övündüğünüz sinematografınızın asla kaydedemeyeceği bir şey var. Onun içinde zaman var, kan var. O camın pürüzsüz yüzeyinde, senin o ‘yıkmak istediğin’ dünyanın asırlık hafızası duruyor. Siz her şeyi parçalarına ayırarak anlamaya çalışıyorsunuz, oysa bazı şeyler sadece bütünüyle, sadece kalbe değdiğinde anlaşılır.”
[Anlatıcı:] O sırada Avrupa, tarihinin en büyük toplu cinnetinden, Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı siperlerinden henüz çıkmıştı. 1919 yılıydı; Fransa’nın, Almanya’nın, İngiltere’nin toprakları, milyonlarca gencin cesetleriyle gübrelenmiş, asırlık imparatorluklar –Avusturya-Macaristan, Osmanlı, Çarlık Rusyası– iskambil kağıtları gibi yıkılmıştı. Kıtanın üzerinde barut, hardal gazı ve çürümüş et kokusu hala asılı duruyordu. Eski dünyanın rasyonel kuralları, aydınlanma çağının o çok övülen ‘aklı’ ve ‘mantığı’, insanlığı Somme ve Verdun’daki o dipsiz mezbahalara sürüklemekten başka bir işe yaramamıştı. İşte bu mutlak rasyonel iflas, yepyeni ve tekinsiz bir fırtınanın, bilinçaltının, rüyaların ve deliliğin sanatını savunan Sürrealizm’in tohumlarını atıyordu. İspanya, bu devasa küresel kıyımın dışında kalarak tarafsızlığını korumuştu; ancak bu tarafsızlık ona huzur getirmemiş, aksine ülkenin kendi içindeki fay hatlarını daha da germişti. Savaş sırasında Avrupa’ya mal satarak zenginleşen sanayiciler ile enflasyon altında ezilen işçi sınıfı arasındaki uçurum, artık kapatılamaz bir boyuta ulaşmıştı. İşte bu jeopolitik ve ruhsal depremlerin ortasında, Madrid’deki Residencia de Estudiantes, İspanya’nın kültürel rönesansının kuluçka makinesi olarak parlıyordu. Francisco Giner de los Ríos’un özgürlükçü eğitim felsefesiyle kurulan bu enstitü; Avrupa’nın karanlığından kaçan aydınlığın, bilimin ve sanatın İber yarımadasındaki son sığınağıydı. Albert Einstein’dan Marie Curie’ye, Igor Stravinsky’den H.G. Wells’e kadar dönemin en büyük beyinlerinin koridorlarında yürüdüğü bu binalar, ’27 Kuşağı’ olarak bilinecek olan İspanyol dehalar grubunun da doğum yeriydi. Bu gençler, sadece sanatı değil, varoluşun ta kendisini, zamanı, mekanı ve insan zihnini yeniden tanımlamaya hazırlanıyordu. Ancak bu entelektüel fırtınanın merkezinde bile Federico’nun kökleri hep toprağa, her zaman karanlık, kadim ve kanayan İspanya’ya sıkı sıkıya bağlı kalacaktı.
Luis, Federico’nun sözlerine geniş omuzlarını silkerek karşılık verdi. Odanın köşesindeki küçük ahşap masaya doğru yürüdü, üzerindeki kitap yığınlarını —Baudelaire, Lautréamont ve yepyeni sayfalara sahip Sigmund Freud çevirilerini— umursamazca bir kenara iterek kendine yer açtı.
“Senin bu ‘hafıza’ dediğin şey, Federico, etrafımıza örülmüş bir hapishanedir,” dedi Luis, masanın üzerindeki küçük bir çakıyı eline alarak. Çakının ucuyla oynarken, bakışları tehlikeli bir şekilde parlıyordu. “Din, gelenek, aile, toprak… Hepsi bizi geriye çeken prangalar. Ben dünyaya o boncuğun içinden değil, bir kameranın vizöründen bakmak istiyorum. Öyle bir mercek ki, insanların o rahat, burjuva rüyalarını bir ustura gibi kessin! Gözlerini açsın! O cam parçasının içindeki sarı hare bana sadece çürümüş bir güneşi hatırlatıyor.”
Federico ayağa kalktı, yüzündeki hüzün yerini hafif bir tebessüme bırakmıştı. Luis’in bu kaba yıkıcılığının altında aslında ne kadar kırılgan bir ruh yattığını biliyordu. “Usturalarınla sadece yüzeyi kesebilirsin canım Luis,” dedi yavaşça. “Ama o boncuğun içindeki karanlık, usturanın bile ulaşamayacağı kadar derindedir. O, rasyonel zihninin kavrayamayacağı bir dille konuşur.”
Luis cevap vereceği sırada, odanın ağır, meşe kapısı aniden, adeta bir tiyatro sahnesinin perdesi açılıyormuşçasına şiddetle ardına kadar açıldı. İçeriye, zayıf, hastalıklı denilebilecek kadar ince, ancak duruşunda tarif edilemez bir kibir ve tuhaf bir elektrik barındıran genç bir adam girdi. Saçları, yüzüne yapışacak kadar briyantinle geriye taranmış, üzerinde dönemin modasına uymayan, abartılı, adeta bir on dokuzuncu yüzyıl dandy’sini andıran kadife bir ceket ve boynunda gösterişli bir fular vardı. Gözlerinde, etrafındaki her şeyi hem küçümseyen hem de oburca yutmak isteyen o tuhaf, tekinsiz parıltı taşıyordu. Odaya adımını atar atmaz, keskin bir İngiliz lavantası, pahalı kolonya ve yoğun keten tohumu yağı kokusu dalgası içeri doldu.
Salvador Dalí, o r harflerini tuhaf bir şekilde yuvarladığı ve her kelimeyi bir kehanetmiş gibi vurguladığı o meşhur Katalan aksanıyla, “Batıl inanç mı?” diyerek kapıda belirdi. Ses tonunda hem bir çocuk saflığı hem de yaşlı bir büyücünün kibri vardı. Çevik ama bir o kadar da mekanik adımlarla odanın içine, Luis ve Federico’nun arasına süzüldü.
Dalí’nin gözleri doğrudan Luis’in elindeki çakıya ve hemen yanındaki masanın üzerine umursamazca bırakılmış olan mavi cam boncuğa kilitlenmişti. Boncuk, masanın pürüzlü ahşap yüzeyinde, pencereden gelen ikindi güneşiyle aydınlanmış, ortasındaki sarı hareyle sessizce onlara bakıyordu.
“Ne kadar dar kafalısınız Buñuel,” dedi Dalí, ince dudaklarını bükerek. “Usturalar ve kameralar… Mekanik oyuncaklarla oynamayı ne kadar da seviyorsun. Siz ikiniz de yanılıyorsunuz.” Sağ elinin uzun, ince, adeta kemiksizmiş gibi esnek duran parmaklarını yavaşça masaya doğru uzattı. “Lorca, bunun bir büyü, bir çingene tılsımı olduğunu sanıyor; bir toprak nostaljisi. Sen ise, Luis, bunun anlamsız bir cam parçası, kırılması gereken bir burjuva prangası olduğunu düşünüyorsun.”
[Anlatıcı:] Ve işte bu üçlü, yirminci yüzyılın ruhunu şekillendirecek olan o kutsal ve lanetli troyka, bu küçük Madrid odasında bir araya gelmişti. Bir yanda köklerini Endülüs’ün kanlı ve bereketli toprağından, çingene ağıtlarından alan Lorca; diğer yanda gözlerini sanayi çağının soğuk makinelerine, isyana ve yıkıma dikmiş olan Buñuel; ve tam ortalarında, gerçekliği bir rüya perdesi gibi yırtıp atmaya hazırlanan, bilinçaltının karanlık dehlizlerinde gezinmeyi bir sanat formuna dönüştürecek olan Dalí. O günlerde, Freud’un teorileri Avrupa entelijansiyasını bir virüs gibi sarıyordu. Rüyalar, bastırılmış arzular, cinsel takıntılar ve paranoyalar artık tedavi edilecek birer hastalık değil, keşfedilecek yeni kıtalar olarak görülüyordu. Roma senatosunun mermer salonlarında ya da Versay’ın yaldızlı masalarında harita çizen politikacılar dış dünyayı parsellemeye çalışırken, bu gençler zihnin sınırlarını yeniden çiziyordu. Onlar için asıl imparatorluk, insanın kafatasının içindeki o sonsuz, karanlık evrendi. İspanya’nın geleneksel, katolik, ağırbaşlı kimliği; bu odada, bu üç benzemez zihnin çarpışmasıyla adeta nükleer bir tepkimeye giriyordu. Masanın üzerinde duran o küçük, mavi Mağribi boncuğu, artık sadece tarihi bir yadigâr değil; aklın, geleneğin ve deliliğin kesiştiği o tehlikeli eşiğin, sürrealist bir ayinin odak noktası haline geliyordu.
Dalí, masanın üzerine eğildi. Nefesi, cam boncuğun yüzeyinde kısa süreli, ince bir buğu yarattı ve buğu saniyeler içinde kayboldu. “Oysa bu,” diye fısıldadı Dalí, gözlerini boncuğun içindeki sarı hareden ayırmadan, “ne bir tılsım ne de bir cam. Bu, zamanın donmuş bir damlası. Bu, yumuşak saatlerin, karıncalarla dolu çürümüş eşeklerin ve eriyen peyzajların zihnimde açtığı ilk delik. Ver onu bana Luis.”
Dalí’nin sesi emredici bir tona bürünmüştü. Gözbebekleri genişlemiş, o tuhaf, paranoyak-eleştirel evrenin kapıları ardına kadar açılmıştı. “Belki de rüyalarımın eksik parçası, uykusuzluğumun şekil almış hali o mavi kürenin içindedir. Rengini görüyor musunuz? Katalunya kıyılarındaki Cadaqués denizinin fırtına öncesindeki o ölümcül mavisine benziyor. İçindeki sarı leke ise hastalıklı bir ay gibi.”
Luis, Dalí’nin bu teatral konuşması karşısında kısa, alaycı bir kahkaha attı. Masanın üzerindeki boncuğa tepeden tırnağa küçümseyen bir bakış fırlattı. Onun için bu nesne, sadece Federico’nun gereksiz duygusallığının ve Dalí’nin şarlatanlığa varan gösterişçiliğinin bir aracıydı. Dünyayı değiştirmek için cam boncuklara değil, kitleleri sarsacak dinamitlere ihtiyaç vardı.
“Al senin olsun Salvador,” dedi Luis bıkkın bir sesle. Eliyle boncuğu masanın üzerinden iterek Dalí’ye doğru yuvarladı. “İkiniz de bu köhne ülkenin batıl inançlarında, rüyalarında boğulmaya mahkumsunuz. Ben uyanık kalmayı tercih ederim.”
Yuvarlanan mavi cam boncuk, ahşap masanın üzerindeki çatlaklardan birine takılarak yavaşladı ve durdu. O sırada Federico, sessizce iki dostunun arasındaki bu uçurumu izliyordu. Onun okyanus mavisi tılsımı, artık sadece bir koruyucu değildi; yavaş yavaş şekil değiştiren, etrafındaki her zihnin karanlığına göre yeni bir anlam kazanan tehlikeli bir aynaya dönüşmüştü.
Dalí, büyük bir ihtimamla, sanki dünyanın en kırılgan, en kutsal ve en zehirli nesnesine dokunuyormuşçasına elini masaya doğru uzattı. Uzun, ince, sinirli parmakları masanın yüzeyini sıyırarak ilerledi ve o pürüzsüz, soğumaya yüz tutmuş camın üzerine kapandı; boncuk, Dalí’nin uzun ve ince parmaklı avcuna düştü.
BÖLÜM 4: Cadaqués’te Kırılma (1925)
Boncuk, Dalí’nin uzun ve ince parmaklı avcuna düştüğü saniye, Madrid’in o havasız, terebentin ve tütün kokan öğrenci yurdu odasındaki tüm sesler Katalan ressamın zihninde aniden kesildi. Avuç içine çarpan bu küçük, kenarları yılların dokunuşuyla aşınmış mavi cam kütlesi, beklediğinden çok daha ağır ve tekinsiz bir his bırakmıştı. Camın pürüzsüz yüzeyi, saniyeler öncesine kadar onu göğsünde taşıyan Federico’nun ten ısısını hala muhafaza ediyordu; adeta canlı, nefes alan, sıcak bir organizma gibiydi. Dalí, r harflerini abartılı bir şekilde yuvarlayarak az önce savurduğu o kibirli kelimeleri unuttu ve gözlerini avcunun tam ortasında yatan bu okyanus mavisi nesneye kilitledi. Boncuğun merkezindeki o sarı hare, Madrid’in ikindi güneşiyle buluştuğunda, Dalí’nin zihninin en karanlık dehlizlerinde saklanan o tuhaf, mekanik ve gerçeküstü imgeleri tetikleyen hastalıklı bir gözbebeğine dönüştü. Luis Buñuel’in umursamazca fırlattığı bu “çingene oyuncağı”, Dalí’nin parmak uçlarında adeta erimeye, şekil değiştirmeye, katı formundan çıkıp zamanın akışkanlığına karışmaya başlamıştı. Parmaklarını yavaşça, neredeyse dinsel bir huşu içinde boncuğun üzerine kapattığında, o sıcak cam kütlesi avcunun içinde bir sır gibi hapsoldu.
[Anlatıcı:] Dalí’nin parmaklarının o mavi boncuğun üzerine kapandığı an yarattığı karanlık, aslında tüm İspanya’nın üzerine çökmekte olan o uzun ve boğucu gecenin kusursuz bir mikrokozmosuydu. Yıllar 1919’dan 1920’lerin ortalarına doğru kayarken, İber Yarımadası kendi içindeki fay hatlarının şiddetli kırılmalarıyla sarsılıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından doğan yeni Avrupa haritası, İspanya’yı teğet geçmiş gibi görünse de, savaş zengini sanayiciler ile açlık sınırında yaşayan işçi sınıfı arasındaki o korkunç uçurum, toplumsal bir patlamanın fitilini çoktan ateşlemişti. 1921 yılında, Fas’taki Rif Dağları’nda yaşanan ve İspanyol ordusunun on binden fazla kayıp verdiği Annual Bozgunu (Desastre de Annual), yozlaşmış sistemin tabutuna çakılan son çivi oldu. Bu ulusal travma ve aşağılanma hissi, General Miguel Primo de Rivera’nın 1923 yılında gerçekleştirdiği askeri darbeyle sonuçlandı. Kral XIII. Alfonso’nun da açık desteğini alan bu diktatörlük rejimi, ‘Anavatan, Din ve Monarşi’ üçlemesi etrafında kenetlenerek demir yumruğunu sokağa, basına ve sanata indirdi. Siyasi partiler kapatıldı, Katalan dili ve kültürü şiddetle bastırıldı, işçi sendikaları yeraltına itildi. İtalya’da Mussolini’nin kara gömleklileri Roma’ya yürürken, Akdeniz’in bu ucunda, İspanya’nın o devasa, susuz ve kurak coğrafyasında asıl senatoyu sansür, jandarma dipçikleri ve sürgünler yazıyordu. Siyasi arenanın bu boğucu ve sterilize edilmiş ikliminde, başkent Madrid’in polis kordonlarından ve resmi geçitlerinden kaçan entelektüeller, kendilerine yeni sığınaklar aramak zorundaydı. İşte bu coğrafi ve ruhsal kaçış, İspanyol sanatının en parlak zihinlerini, anakaranın o ağır, muhafazakar baskısından çok uzaklara, Katalonya’nın en doğu ucunda, medeniyetin bittiği ve denizin başladığı o vahşi, izole kayalıklara, Cadaqués’e sürükleyecekti. Diktatörlüğün üniformalı gölgesi bu beyaz evli balıkçı kasabasına ulaşamıyor; Cadaqués’in o efsanevi, insanı deliliğe sürükleyen sert tramuntana rüzgarı, Madrid’in tüm siyasi zehrini silip süpürüyordu. Ancak bu izole sığınak, iki genç deha, Salvador Dalí ve Federico García Lorca için sadece bir kaçış noktası değil; dostluklarının, aşklarının ve sanatsal vizyonlarının onulmaz bir şekilde çarpışıp parçalanacağı bir laboratuvara dönüşmek üzereydi.
Yıl 1925. Akdeniz’in o tuzlu, yosunlu ve sert rüzgarı, Cadaqués’in arduvaz kayalıklarına acımasızca çarparken, havaya beyaz bir su zerresi bulutu savuruyordu. Dalí’nin ailesine ait yazlık evin denize nazır atölyesinde, havada ağır bir keten tohumu yağı, terebentin ve taze istiridye kokusu hakimdi. Dalí, tuvalinin karşısına geçmiş, ince bir samur fırçayla tuvalin üzerindeki gerçekliği mikroskobik bir cerrah titizliğiyle parçalarına ayırıyordu. Fırçasının ucundaki ultramarin mavisi boya, yıllar önce Madrid’de avucuna düşen ve o günden beri yanından ayırmadığı, pantolonunun sol cebinde taşıdığı o cam boncuğun mavisiyle birebir aynıydı. Arada bir sol elini boya lekeleriyle dolu keten pantolonunun cebine sokuyor, parmaklarını o pürüzsüz, serin cam kütlesinin üzerinde gezdirerek sakinleşiyordu. Boncuğun varlığı, ona gerçek dünyanın katı sınırlarını hatırlatan, ancak aynı zamanda o sınırları nasıl eriteceğini fısıldayan bir pusula gibiydi.
Dışarıda, atölyenin açık penceresinden görünen devasa, güneşin altında bembeyaz parlayan bir kayanın üzerinde Federico oturuyordu. Üzerinde hafif buruşmuş, krem rengi keten bir takım elbise vardı; boyunbağı rüzgarda omuzlarına doğru savruluyordu. Dalí atölyenin sessiz, mekanik ve hesaplı dünyasına ne kadar aitse, Federico da dışarıdaki o vahşi, kontrol edilemez, organik doğaya o kadar aitti. Şairin gür, bariton sesi, Cadaqués sahilini döven dalgaların gürültüsünü bile bastıracak bir hiddet ve tutkuyla yankılanıyordu. Gözlerini ufuk çizgisine dikmiş, sanki karşısında devasa bir amfi tiyatro varmışçasına, kendi içindeki karanlık kuyulardan çektiği şiirlerini Endülüs’ün o ağır, kanatan ritmiyle okuyordu.
“Yeşil, seni seviyorum yeşil…” diye haykırdı Federico kayanın üzerinden, sesi rüzgara karışıp atölyenin içine dolarken. “Rüzgarın yeşili. Yeşil dallar. Gemi denizin üzerinde, at ise dağda…”
Dalí, fırçasını aniden tuvalin üzerinden çekti. Gözlerini kısıp pencereden o rüzgarla boğuşan, kelimeleriyle adeta doğaya hükmetmeye çalışan dosta, o karmaşık arzu ve hayranlık duyduğu adama baktı. Federico’nun bu denetimsiz, ilkel ve topraktan fışkıran duygusallığı Dalí’yi hem büyülüyor hem de çileden çıkarıyordu. Ressam için duygu, ancak zekanın ve bilinçaltının süzgecinden geçirilip deforme edildiğinde, matematiksel bir kesinlikle dondurulduğunda bir anlam ifade ediyordu. Oysa Federico, yarasını kanatarak sanat yapıyordu.
[Anlatıcı:] 1925’in o kavurucu yazı, Cadaqués’in beyaz badanalı dar sokaklarında zamanın durduğu bir ilüzyon yaratırken, Avrupa’nın geri kalanında zaman korkunç bir hızla, mekanik bir çark gibi dönüyordu. Paris, sanatın ve isyanın yeni kabesi olmuştu. André Breton, Sürrealist Manifesto’yu çoktan yayımlamış, sanatı burjuva ahlakının zincirlerinden kurtarıp bilinçaltının o vahşi, mantıksız okyanusuna salıvermişti. Dalí, bu yeni kıtanın kokusunu Cadaqués kayalıklarından bile alabiliyordu; onun dehası, yerel olanı aşıp evrensel, analitik ve sarsıcı bir deliliğe ulaşmak için can atıyordu. Ancak Federico için pusula tam tersi yönü, İspanya’nın en derin, en karanlık ve en acılı köklerini işaret ediyordu. O, Paris’in şatafatlı kafelerinde tartışılan entelektüel kuramlara değil; zeytin ağaçlarının gölgesinde bıçaklanan çingenelerin, kısır bırakılmış kadınların, topraksız köylülerin o isimsiz, sessiz ağıtlarına aşıktı. Primo de Rivera’nın üniformalı İspanya’sı sokakları sessizliğe boğdukça, Lorca o sessizliğin altındaki çığlığı duyan tek kulak haline geliyordu. Dalí aklın sınırlarını zorlayan, insanı makineleştiren ve parçalayan mekanik düşlere çekilirken; Federico, insan ruhunun o geleneksel, kadim ve her zaman kanayan yaralarına iniyordu. Bu iki genç deha arasındaki dostluk, sadece iki farklı karakterin değil, yirminci yüzyılın o iki büyük akımının –geleneğin trajik ağırlığı ile modernitenin acımasız soğukluğunun– tektonik plakalar gibi birbirine çarpmasıydı.
Dalí, elindeki paleti ve fırçayı atölyenin ahşap tezgahına sertçe bıraktı. Keten pantolonunun sol cebindeki elini yumruk yaptı, cam boncuğu parmaklarının arasına iyice sıkıştırdı. Boncuk, Dalí’nin avcunda o kadar uzun süre kalmıştı ki, artık adeta onun kendi teni, kendi kemiği kadar ısınmıştı. Atölyenin kapısından çıkarak sert, arduvaz kayaların üzerinde çevik adımlarla Federico’ya doğru yürüdü. Rüzgar, Dalí’nin geriye doğru yatırdığı saçlarını savuruyor, burun deliklerine dolan yoğun iyot kokusu onu daha da keskinleştiriyordu.
Federico, Dalí’nin yaklaştığını görünce şiirini yarıda kesti. Yüzünde, dostunu görmenin verdiği o saf, maskesiz, adeta bir çocuğun sevincini andıran aydınlık bir tebessüm belirdi. Kayadan aşağı inip Dalí’ye doğru bir adım attı.
“Benimle Paris’e gelmelisin Federico,” dedi Dalí, hiçbir giriş cümlesine ihtiyaç duymadan, buyurgan ve keskin bir ses tonuyla. Sesinde, dalgaların gürültüsünü yaran ince, madeni bir tını vardı. “Bu taşra romantizmi, bu çingene ağıtları seni boğacak. Etrafına baksana! Dünya değişiyor, makineler, rüyalar, sinema… Biz yeni bir dil icat ediyoruz, sen ise hala büyükannelerin ninnileriyle, köylülerin batıl inançlarıyla oyalanıyorsun. Modern dünyaya açılmalısın. Eğer burada kalırsan, bu çürüyen ülkenin toprağı seni canlı canlı yutacak.”
Federico’nun yüzündeki o saf tebessüm, dalgaların kayalara çarpıp geri çekilmesi gibi yavaşça silindi. Rüzgar, keten ceketinin eteklerini uçururken o, omuzlarını düşürdü. Dalí’nin bu soğuk, hesaplı ve yukarıdan bakan tavrı kalbini kırıyordu, ama aynı zamanda dostunun o sınır tanımaz zekasına olan hayranlığı, ona kızmasını engelliyordu. Derin bir nefes aldı, Akdeniz’in iyotlu havası ciğerlerine doldu.
“Benim dünyam kan, zeytin ve aydan ibaret Salvador,” diye yanıtladı Federico, gözlerinde o tanıdık, asırlık hüzünlü parıltıyla. Ses tonu, Dalí’nin aksine yumuşak, melodik ve derindi. “Sizin o ‘modern’ dediğiniz Paris sokaklarında, o mekanik rüyalarınızda ruh yok. Siz insanı parçalara ayırıp vitrine koyuyorsunuz. Ben ise o parçaları toplayıp toprağa gömüyorum ki oradan yeniden yeşerebilsinler. Benim şiirim çürüyen bir ülkenin ağıtı değil, bu toprağın tam altında atan o devasa, suskun kalbin sesidir.”
Federico bir an duraksadı, rüzgarın uğultusu ikisinin arasındaki o ağır sessizliği doldurdu. “Ben topraksız yaşayamam, Salvador. Beni o kopardığınız betonların, mekanik akreplerinizin arasına götürürseniz… nefesim kesilir. Benim kelimelerim ancak Endülüs’ün o sıcak, kanlı toprağına basarsam var olabilir.”
Dalí, rüzgardan kısılmış gözleriyle karşısındaki adama uzun uzun baktı. O an, Federico’yu asla kendi o rasyonel deliliğinin, o sürrealist ve uluslararası vizyonunun içine çekemeyeceğini anladı. Federico’nun kökleri o kadar derindeydi ki, onu koparmak demek, şairi öldürmek demekti. Bu farkındalık, Dalí’nin içinde hem derin bir hayal kırıklığı hem de tuhaf, saygıya benzer bir kabulleniş yarattı.
Katalan ressam derin bir iç çekti. İnce omuzları hafifçe düştü. Boya lekeleriyle dolu sol elini yavaşça cebinden çıkardı. Parmaklarının arasında, Cadaqués’in o dik açılı güneşinde parlayan, merkezindeki sarı hareyle adeta onlara bakan o mavi cam boncuk duruyordu. Boncuk, Dalí’nin vücut ısısıyla iyice ısınmış, adeta ateşli bir hal almıştı.
Dalí, yavaş, neredeyse ritüelistik bir ağırbaşlılıkla Federico’ya yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandığında, rüzgar ikisinin de kıyafetlerini birbirine dolaştırıyordu. Dalí, uzandı ve elindeki o hafif ısınmış mavi cam boncuğu, Federico’nun rüzgarda dalgalanan krem rengi keten ceketinin sol göğüs cebine usulca bıraktı.
BÖLÜM 5: Çingene Romancerosu (1928)
Dalí’nin uzun, ince ve sinirli parmaklarından usulca kayan o hafif ısınmış mavi cam boncuk, Federico’nun Cadaqués rüzgarında dalgalanan krem rengi keten ceketinin sol göğüs cebine düştüğü o saniye, şairin kalbinin tam üzerinde tok, sessiz ama ruhunu titreten tekinsiz bir ağırlık yarattı. Katalonya kıyılarının o tuzlu, yosunlu ve acımasız rüzgarı atölyenin açık penceresinden içeri dolarken, Federico cebindeki o küçük cam kütlesinin, dostunun parmaklarından miras kalan ten ısısını ve aynı zamanda o korkunç, rasyonel soğukluğu aynı anda barındırdığını hissediyordu. Dalí’nin gözlerindeki o mekanik, uzak ve kibirli parıltı, aralarındaki uçurumun artık hiçbir şiirle, hiçbir dostluk sözcüğüyle kapatılamayacak kadar derinleştiğini ilan ediyordu. Boncuk, göğsünün üzerinde bir kalp atışı gibi duruyor, ancak bu atış artık iki dostun ortak ritmi değil, ayrılan iki dünyanın, geleneğin kanayan damarlarıyla modernitenin çelik neşterinin birbirine sürttüğü o sağır edici vedanın sesi oluyordu. Federico, rüzgarın birbirine doladığı kıyafetlerini düzeltmeden, elini göğüs cebinin üzerine bastırdı. Kumaşın altındaki o sert, pürüzsüz yuvarlaklığı parmak uçlarında hissettiğinde, yutkundu. Boğazına düğümlenen kelimeler Cadaqués’in arduvaz kayalıklarında parçalandı; yönünü toprağa, karanlık ve acılı Endülüs’e dönerek o beyaz balıkçı kasabasını ve gençliğinin en parlak, en sürrealist düşlerini arkasında bıraktı.
Zaman, bir zeytin ağacının kökleri gibi sessiz, derinden ve tahrip edici bir şekilde ilerledi. 1928 yılının sonbaharı, Madrid’in üzerine sarı, tozlu ve isli bir yorgan gibi çökmüştü.
[Anlatıcı:] 1920’lerin o meşhur ‘Kükreyen Yirmiler’ coşkusu Avrupa’nın ve Amerika’nın metropollerini caz, şampanya ve borsa spekülasyonlarıyla sarhoş ederken; İber Yarımadası, bu sahte refah illüzyonunun çok dışında, kendi iç kanamalarıyla boğuşuyordu. General Primo de Rivera’nın 1923’te kurduğu diktatörlük, miadını doldurmak üzereydi. Rejimin başlarda yarattığı o suni ‘düzen ve asayiş’ yaldızı dökülmüş, altındaki çürümüş ahşap ortaya çıkmıştı. İspanya, birkaç zengin toprak ağasının, monarşi kalıntılarının ve ayrıcalıklı kilise mensuplarının elinde oyuncak olmuş, devasa bir eşitsizlik cehennemiydi. Tam da bu boğucu ve sansürcü iklimde, 1928 yılında İspanyol edebiyat tarihinin seyrini değiştirecek bir patlama yaşandı: Federico García Lorca’nın ‘Romancero Gitano’ (Çingene Romancerosu) adlı şiir kitabı yayımlandı. Kitap, matbaadan çıktığı an itibarıyla görülmemiş bir kasırga kopardı. Baskılar arka arkaya tükeniyor, şiirler kulaktan kulağa, köy meydanlarından Madrid’in en şık edebi salonlarına kadar her yerde ezbere okunuyordu. Lorca, bir gecede ulusal bir kahramana, bir fenomene dönüşmüştü. Ancak bu devasa başarı, şairin ruhunda bir zafer takından çok, bir darağacı gibi ağırlaşıyordu. Çünkü burjuvazi, onun kanla, acıyla ve yüzyıllık bir ezilmişlikle yazdığı çingene ağıtlarını egzotik bir eğlence aracı, akşam yemeklerinde tüketilecek estetik bir meze olarak görüyordu. İspanya sosyetesi onun dizelerini alkışlarken, o dizelere ilham veren gerçek çingeneler, topraksız köylüler ve dışlanmışlar, jandarma dipçikleri altında ezilmeye, zeytinliklerde açlıktan ölmeye devam ediyordu. Lorca, halkının acısını popüler bir tüketim malzemesine dönüştürmüş olma korkusuyla, kendi başarısının yaldızlı kafesinde boğuluyordu.
Madrid’in dar, parke taşlı arka sokaklarından birinde, yüksek tavanlı, rutubetli ve ağır bir duman tabakasıyla kaplı ‘Los Gabrieles’ adlı bir taberna (meyhane), o gecenin karanlığından sızan sürgün ruhları ağırlıyordu. Burası, Gran Vía’nın o ışıklı, modern ve şık kafelerinden çok uzakta; duvarlarına sinmiş ucuz şarap, ter, sarımsak, sızma zeytinyağı ve yüzyıllık bir keder kokusuyla nefes alan, yeraltına ait bir mabetti. İçerideki hava o kadar yoğundu ki, tavandan sarkan cılız, isli gaz lambalarının ışığı, havada asılı duran siyah tütün dumanını yaramıyor, sadece mekanın içindeki gölgeleri daha da uzatıyordu. Yerdeki talaşlar, dökülen şarapları, tükürükleri ve ezilmiş zeytin çekirdeklerini emerek çamurlaşmıştı.
Federico, mekanın en karanlık köşesindeki küçük, dengesiz ahşap masalardan birine sığınmıştı. Üzerinde Madrid’in sonbahar ayazından korunmak için giydiği koyu renkli, kalın yün bir ceket vardı. Ceketinin sol cebinde, Cadaqués rüzgarından bu yana yanından hiç ayırmadığı o mavi cam boncuk, her kalp atışında göğsüne ritmik bir baskı yapıyordu. Masanın üzerindeki yarım kalmış anason kadehine boş gözlerle bakıyor, etrafını saran uğultuyu zihninde susturmaya çalışıyordu. Birkaç masa ötede, şık giyimli, briyantin saçlı iki genç burjuva kendi aralarında yüksek sesle onun şiirlerini tartışıyor, “Ne kadar da ilkel bir tutku!” diyerek kadeh tokuşturuyordu. Federico, bu sesleri duydukça midesine kramp giriyor, ceketinin kumaşı üzerinden göğsündeki boncuğu sıkıyordu.
O sırada, mekanın dip tarafındaki küçük, tahtaları gıcırdayan ahşap sahneye orta yaşlı, esmer, yüzü yılların ve acıların keskin bir bıçak gibi oyduğu derin çizgilerle kaplı bir adam çıktı. Elindeki yıpranmış İspanyol gitarını, sanki bir silahı ya da yaralı bir kuşu tutarmışçasına dikkatle kucağına yerleştirdi. Adamın kalın, nasırlı parmakları tellere dokunduğu an, meyhanedeki o uğultulu konuşmalar, bardak şıngırtıları ve gülüşmeler bıçak gibi kesildi. Gitarın ahşap gövdesinden yükselen o ilk akor, sadece bir ses değil, adeta toprağın altından yükselen boğuk bir inlemeydi.
Hemen ardından, sahnenin yanındaki yırtık kırmızı kadife perdenin arkasından Dolores göründü. Madrid’in arka sokaklarında ona sadece ‘La Llorona’ (Ağlayan Kadın) derlerdi. Altmışlı yaşlarının ortasında, beli hafifçe bükülmüş, ancak duruşunda bir kraliçenin o yenilmez gururunu taşıyan yaşlı bir çingene kadınıydı. Üzerine kat kat doladığı, saçakları yıpranmış simsiyah şalları, onun yıllardır tuttuğu bitmek bilmeyen yasına işaret ediyordu. Boynunda ucuz, kararmış gümüşten bir haç, bileklerinde ise birbirine çarptıkça ince sesler çıkaran bakır bilezikler vardı. Sahnenin ortasına geldiğinde, ahşap sandalyeye oturmadı. Gözlerini kapattı, damarları belirginleşmiş, lekelenmiş ellerini göğsünde kavuşturdu.
[Anlatıcı:] O an, o karanlık Madrid meyhanesinde zamanın akışı durdu. Çingenelerin İber Yarımadası’na on beşinci yüzyılda Hindistan’dan kopup uzun ve acılı bir göç yoluyla gelişlerinden bu yana, bu topraklar onlara hiçbir zaman tam anlamıyla yurt olmamıştı. 1499’da Katolik Krallar Ferdinand ve Isabella’nın çıkardığı ilk ‘Pragmática’dan itibaren yüzyıllar boyunca dilleri yasaklanmış, kıyafetleri suç sayılmış, göçebe hayatları zindanlarla ve kürek mahkumiyetleriyle cezalandırılmıştı. Devletin o soğuk ve tek tipleştirici aygıtı, bu esmer tenli, ateş ruhlu insanları toplumun en alt, en görünmez çamuruna itmişti. İşte ‘Cante Jondo’, yani o ‘Derin Şarkı’, bu yüzyıllar süren sessizleştirme politikasının bağrından kopan bir yanardağ patlamasıydı. O, konservatuvarların steril salonlarında, notaların matematiksel kesinliğinde üretilmiş bir müzik değildi. O; demirci ocaklarında örs dövülürken, zindanlarda zincirler şıngırdarken, tozlu yollarda çocuklar açlıktan ölürken gırtlaktan kopan, kanayan ve isyan eden bir çığlıktı. İspanya’nın elitleri için çingeneler birer suçlu, en iyi ihtimalle birer sirk maymunuyken, o gece o loş meyhanede oturan Federico için onlar, İspanya’nın asıl, gizli ve en yüce kalbiydi. O, çingenelerin acısında, Avrupa’nın hiçbir modern felsefesinin ulaşamayacağı bir hakikat, bir varoluşsal direnç görüyordu.
Gitarın ritmi giderek yavaşladı, sesler adeta tek bir kalp atışına, o ölümcül suskunluğa doğru indi. Ve sonra, Dolores dudaklarını araladı.
Onun gırtlağından yükselen ses, bir insanın çıkarabileceği seslere benzemiyordu. Bu ses; kurumuş bir nehir yatağının çatlaması, paslanmış bir bıçağın kemiğe sürtünmesi, asırlık bir zeytin ağacının kökünden sökülürken çıkardığı o dehşet verici feryat gibiydi. Bir Siguiriya söylüyordu. Kelimeler gırtlağında düğümleniyor, parçalanıyor, heceler kanayarak ağzından dökülüyordu.
“El grito deja en el viento una sombra de ciprés…” (Çığlık, rüzgarda bir selvi gölgesi bırakır…)
Dolores’in sesi meyhanenin tütün kokulu havasını bir ustura gibi kesti. Kadının yüzündeki her bir kırışıklık, o an söylediği kelimelerin acısıyla kasılıyor, gözleri kapalı olmasına rağmen yanaklarından aşağı süzülen yaşlar gaz lambasının ışığında parlıyordu. Vücudu, içindeki o karanlık güçle, o tarif edilemez ‘şey’le boğuşuyordu. Çıplak, nasırlı ayaklarını ahşap zemine her vuruşunda, sanki toprağın altındaki ölüleri uyandırmaya çalışıyordu.
Federico, masasında kaskatı kesilmişti. Nefes almayı unutmuştu. Gözleri dolmuş, yanakları yanıyordu. Sağ elini gayri ihtiyari olarak sol cebine sokmuş, o mavi cam boncuğu parmaklarının arasına sıkıştırmıştı. Boncuğun soğuk camı, avucunda gittikçe ısınıyor, Dolores’in ahşap zemine vurduğu her ritimde parmaklarının arasında titriyordu. Bu oyundu, bu şov değildi. Bu, varoluşun ta kendisiydi.
[Anlatıcı:] Lorca, o gece o sahnede şahit olduğu o karanlık mucizeyi yıllar sonra bir konferansta ‘Duende’ kavramıyla dünyaya açıklayacaktı. Avrupa sanatını yüzyıllardır şekillendiren o aydınlık ‘İlham Perisi’ (Muse) ya da formların kusursuzluğunu simgeleyen ‘Melek’ (Angel) değildi sahnede olan. Duende, çok daha yeraltına ait, şeytani, kanlı ve ölümle burun buruna bir güçtü. Lorca’ya göre, “Duende dışarıdan gelmez, ayak tabanlarından başlayarak bedeni ele geçirir.” O, sanatçının kurallarla, formla ve akılla değil; kendi kanıyla, kendi sınırlarıyla ve doğrudan ölümün kendisiyle yaptığı o korkunç güreşti. Avrupa, sürrealizmin mekanik rüyalarında kaybolurken, İspanya’nın bu isimsiz, yoksul ve okuma yazma dahi bilmeyen çingene kadınları, Duende’nin o karanlık ateşiyle sanatın en ilkel, en dürüst doruklarına ulaşıyordu. Lorca’nın ruhunu parçalayan şey de buydu; o, kelimeleriyle bu ateşi tarif edebiliyordu belki, ama bu insanların her gün yaşadığı, o kemiklerine kadar işleyen sefaletin, o ölümcül kederin bedelini ödemediğini düşünüyordu. Başarısı, ona halkının acısını çalan bir hırsız olduğu hissini veriyordu.
Şarkı bittiğinde, meyhanede saniyeler süren, korkunç bir sessizlik oldu. Kimse alkışlamaya cesaret edemedi, çünkü Dolores’in az önce yaptığı şey bir performans değil, bir ayindi. Kadın, kan ter içinde, göğsü hızla inip kalkarak gözlerini açtı. Bakışlarında bir yorgunluk, yüzyıllık bir tükenmişlik vardı. Yavaşça başını eğdi, omuzlarındaki kara şalı toparladı ve ağır adımlarla sahneden indi. Kalabalık, ona dokunmaktan korkarcasına saygıyla iki yana açıldı.
Federico, yerinden nasıl fırladığını, o kalabalığın arasından nasıl geçtiğini bilemedi. Masasındaki kadeh devrilmiş, anasonlu içki yerdeki talaşlara karışmıştı. Dolores, meyhanenin arka tarafındaki küçük, karanlık bir girintide, üzerinde sadece boş bir şarap fıçısı olan bir tabureye yığılmıştı. Yaşlı kadının nefesi hala düzene girmemişti, etrafına o keskin anason, eski ter ve rutubet kokusu yayılıyordu.
Federico çekingen adımlarla kadının yanına yaklaştı. Takım elbisesi, düzgün taranmış saçları ve aydınlık yüzüyle bu mekana ve bu kadına ne kadar yabancı, ne kadar ayrıcalıklı göründüğünün acı bir şekilde farkındaydı.
“Señora…” diye fısıldadı Federico, sesi titreyerek.
Dolores, derin, simsiyah ve içinden hiçbir ışığın kaçamadığı kuyuları andıran gözlerini kaldırıp genç adama baktı. Şairin o meşhur yüzünü, gazetelerden değilse bile Madrid sokaklarındaki fısıltılardan tanıyordu. Yüzünde ne bir sevinç ne de bir kızgınlık belirtisi vardı; sadece her şeyi görüp geçirmiş bir insanın o yorgun kabullenişi.
“Sen o şairsin,” dedi Dolores, sesi az önceki o muazzam feryadın ardından çatallı, fısıltılı ve kurumuş bir dal parçası gibi çıkıyordu. “Bizim acımızı süslü kağıtlara yazıp, o büyük salonlarda alkışlatan çocuk.”
Federico, bir tokat yemiş gibi sarsıldı. Gözlerini kaçırdı. Kadının sözleri, içindeki o en büyük, en kanayan yarayı, o suçluluk duygusunu tam kalbinden vurmuştu. Yutkundu, boğazındaki düğümü çözmeye çalıştı.
“Ben… Ben o alkışlardan nefret ediyorum,” dedi Federico, kelimeleri çaresizce bir araya getirmeye çalışarak. “Onlar sizin acınızı anlamıyorlar. Onlar kelimelerin ritmine, kafiyelerin oyununa alkış tutuyorlar. Ben… Ben sadece sizin o toprağın altındaki sesinize bir ayna tutmak istedim. Ama gördüm ki, kelimeler sizin o ayak tabanlarınızdan yükselen ölümün, o duendenin yanında ne kadar da zayıf, ne kadar da yalan.”
Dolores, yaşlı ve lekelenmiş elini uzattı, ahşap fıçının üzerindeki boş bardağı itti. Dudaklarının kenarında acı, ama şefkatli bir tebessüm belirdi. “Kelimeler yalan değildir çocuk,” dedi ağır ağır, anason kokan nefesini havaya üfleyerek. “Ama kelimeler tok adamların işidir. Acı, açlıktır. Acı, jandarmanın kapıyı çaldığı o gece yarısıdır. Sen bizim gölgemizi gördün, onu güzelce çizdin. Ama gölge, kanamaz.”
Federico, bu sözlerin ağırlığı altında ezildiğini hissetti. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. O, Endülüs’ün ruhunu anlamaya çalışmış, ama o ruhun gerçek sahipleri karşısında kendini sadece bir turist, bir hırsız gibi hissetmişti. Elini titreyerek sol göğüs cebine attı. Parmakları, o mavi cam boncuğu buldu. Yıllar önce bir çingene kadınının annesinin terli avcuna bıraktığı, piyanosunun tuşlarında ona susanların ritmini fısıldayan, Dalí’nin soğuk parmaklarından rüzgara karışan o boncuk. Onu cebinden çıkardı. Loş meyhane ışığında, boncuğun ortasındaki o sarı hare, adeta bu yaşlı kadının yorgun gözlerine karşılık veren kadim bir göz gibi parladı.
“Sesinde duende var,” dedi Federico fısıltıyla, sesindeki tüm o entelektüel kalkanları, şairlik gururunu bir kenara bırakarak. “Ölümün ve yaşamın karanlık kökü. Bu boncuk yıllar önce bir başka çingene ananın, Carmelita’nın ellerinden bana geldi. Beni kelimelerin dünyasında koruması için… Ama benim kelimelerim artık beni koruyamıyor. Bu tılsım… Bu boncuk senin hakkın. O senin sesine, senin kanına ait.”
Federico, elini uzattı ve boncuğu, Dolores’in şalının altından görünen, o yılların nasırıyla sertleşmiş, damarları belirgin avcuna doğru yaklaştırdı.
Dolores, Federico’nun titreyen elindeki o mavi cam boncuğa baktı. Boncuğun yüzeyindeki aşınmaları, yılların o camın üzerindeki izlerini, içindeki o tuhaf sarı alevi gördü. Yaşlı kadının gözlerindeki o sert ifade aniden yumuşadı. Bu genç adamın içindeki o saf, suçlulukla kavrulan ama bir o kadar da dürüst olan ateşi, onun kalbinin aslında ne kadar kırılgan olduğunu hissetti.
Gülümsedi. O anason ve tütün kokan nefesiyle derin bir iç çekti. Elini, Federico’nun uzattığı o titreyen elin üzerine koydu ama boncuğu almadı. Parmakları, şairin ince, uzun, kalem tutan parmaklarının üzerine kapandı.
“Bu senin ateşin şair, sende kalmalı. Onu uzak diyarlara taşı,” diyerek boncuğu Federico’nun avcuna geri koydu ve parmaklarını kapattı.
BÖLÜM 6: Harlem’de Çarpan Kalpler (1929)
Yaşlı çingene kadını Dolores’in, yılların nasırıyla sertleşmiş, tütün ve anason kokan damarlı parmakları, Federico’nun titreyen avcunun üzerine usulca kapanıp o mavi cam boncuğu şairin kendi eline hapsettiği o milisaniyede; Madrid meyhanesinin o ağır, rutubetli ve isli havası aniden, adeta bir tiyatro sahnesinin vahşice değiştirilmesi gibi paramparça oldu. Dolores’in teninden yayılan o kadim, topraksı sıcaklık, saniyeler içinde yerini kemikleri donduran, acımasız ve metalik bir ayaza bıraktı. Federico, avucunda sıktığı ve Dolores’in reddedişiyle artık sadece kendi ‘ateşi’ olan o ısınmış cam boncuğun, parmaklarının arasında hızla soğuduğunu, adeta buza dönüştüğünü hissetti. Gözlerini kırptığında, Madrid’in o loş, sarımtırak gaz lambası ışıkları yok olmuş; yerine, göz bebeklerini iğne gibi delen, titrek ve histerik neon tabelaların çığlık çığlığa yanan kırmızı ve mavi ışıkları dolmuştu. Kulağındaki o inleyen, toprağın altındaki ölüleri çağıran yıpranmış İspanyol gitarının sesi, yerini aniden, bir insanın boğazı sıkılırken çıkarabileceği türden vahşi, isyankar ve kaotik bir saksafon çığlığına bıraktı. Burası Endülüs değildi. Burası, gökyüzünün çelik ve betonla hapsedildiği, yıldızların görünmediği, yeryüzünün en devasa ve en acımasız makinesiydi. Burası New York’tu. Ve Federico, bu devasa çarkların arasında, Harlem’in yeraltına gizlenmiş, dumanı ve teri birbirine karışan, yasak içki kokan o klostrofobik caz kulüplerinden birinde, hayatının en derin yabancılaşmasını iliklerine kadar hissederek bar taburesinde oturuyordu.
[Anlatıcı:] Ekim 1929. Dünya tarihinin gördüğü en büyük ekonomik depremlerden birinin, kapitalizmin o devasa ve yenilmez sanılan kalesinin kağıttan bir kule gibi çöktüğü günlerdi. Wall Street, insanlığın yeni tanrısı olan ‘Sınırsız Büyüme’ illüzyonunun mezbahasına dönüşmüştü. Sadece birkaç gün içinde milyarlarca dolar buharlaşmış, borsanın o parlak mermer zeminleri iflas eden bankacıların, her şeyini kaybeden spekülatörlerin çaresiz adımlarıyla aşınmıştı. İspanya’nın o durağan, toprağa ve kana bağlı kederinden kaçıp, modernitenin başkentine, İngilizce öğrenmek ve ruhunu yenilemek umuduyla Columbia Üniversitesi’ne gelen Lorca; kendini bir anda bu devasa, ruhsuz ve mekanik çöküşün tam ortasında bulmuştu. O, Avrupa’nın pastoral hüznünü geride bıraktığını sanırken, burada çok daha korkunç, çok daha rasyonel bir ölümle karşılaşmıştı: Makineleşmiş toplumun, insanı bir rakama, bir dişliye indirgeyen o soğuk cinnetiyle. İnsanlar, pencerelerinden atlayarak gökdelenlerin o kusursuz dikey çizgilerini kanlarıyla bozuyor, aşağıda ise milyonlarca işsiz, evsiz ve aç insan ordusu sokağa dökülüyordu. Amerika Rüyası, bir karabasana dönüşmüştü. Lorca için New York, geometri ve kederin, mimari ve ölümün birleştiği devasa bir mezarlıktı. O, gökdelenlerin gökyüzünü yırtan o kibirli duruşunda hiçbir yücelik göremiyor, aksine doğaya ve insan ruhuna yapılmış en büyük tecavüzü görüyordu. Bu devasa şehirde her şey parayla ölçülüyor, her şey satılıyor ve her şey tüketiliyordu. Ancak bu mekanik cehennemin içinde, Lorca’nın kendi kökleriyle, kendi ‘duende’siyle yeniden bağ kurabildiği tek bir yer vardı: Harlem. Siyahilerin, dışlanmışların, köleliğin genetik hafızasını taşıyanların sığınağı. Lorca, Manhattan’ın o soğuk, beyaz elitizminden kaçıp Harlem’in gece kulüplerine sığındığında, aslında okyanusun ötesindeki Endülüs’üne, çingenelerin o dışlanmış ama yenilmez ruhuna geri dönüyordu. Harlem’in sokaklarında, Afrika’nın ritimleri ile Amerika’nın acısı birleşerek yepyeni, kanayan bir müzik doğuruyordu. Caz, bu yeni dünyanın ‘Cante Jondo’suydu.
Speakeasy’nin (gizli içki satılan mekan) içi, nefes almayı zorlaştıran tatlı Virginia tütünü, yasaklı dönemden kalma ucuz ve yakıcı cin, insan teri ve ağır kadın parfümlerinin o mide bulandırıcı ama bir o kadar da baştan çıkarıcı karışımıyla ağırlaşmıştı. Sahnedeki siyahi saksafoncu, gözlerini sımsıkı kapatmış, yanakları şişmiş, ciğerlerindeki tüm havayı o pirinç enstrümanın içine, adeta bir öfke kusarmışçasına üflüyordu. Trompetin tiz sesleri, kontrbasın o derin, göğüs kafesini titreten kalp atışına karışıyor; bateristin bagetleri, havada görünmez bir geometri çizerek trampet derisinde patlıyordu.
Federico, üzerindeki ağır, koyu renkli kışlık paltosunun yakalarını kaldırmış, omuzlarını içeri doğru çekmiş bir halde barın köşesine sinmişti. Önünde, buzları çoktan erimiş, suyla karışmış soluk renkli bir cin kadehi duruyordu. Gözleri sahnedeki müzisyenlerin ritmik ve kendinden geçmiş hareketlerine kilitlenmişti. Sağ elinin parmakları, her zamanki gibi paltosunun derinliklerinde, göğüs cebine yakın bir yerde, o mavi cam boncuğu arıyor ve bulduğunda onu bir tespih tanesi gibi sıkıca sarıyordu. Boncuk, Madrid’den bu yana geçen o uzun ve sancılı yolculukta daha da pürüzsüzleşmiş, içindeki o sarı hare, Harlem’in loş ışığında adeta uyuyan bir kaplanın gözü gibi kısılmıştı. Federico, başparmağıyla camın yüzeyini okşarken, bedeni farkında olmadan sahneden yayılan o vahşi ritimle hafifçe ileri geri sallanmaya başlamıştı.
Onun hemen solunda, bar taburesinde oturan ve önündeki viski kadehini uzun, ince parmaklarıyla çeviren genç bir adam vardı. Adamın cildi, kavrulmuş kahve çekirdeği ve maun ağacının o sıcak, derin tonlarını barındırıyordu. Üzerinde hafifçe yıpranmış ama büyük bir özenle ütülenmiş yün bir takım elbise, yakasında ise gevşetilmiş bir kravat vardı. Gözlerinde, Harlem’in gecelerine aşina olanların o keskin, yorgun ama her an alev almaya hazır parıltısı mevcuttu. Bu adam, Afro-Amerikalı caz piyanisti ve şair Langston Hughes’dan başkası değildi.
Langston, bir süredir yanındaki bu yabancıyı inceliyordu. Federico’nun o solgun, Endülüs güneşine hasret kalmış İspanyol yüzü, kıvırcık saçları ve etrafındaki kaosa hem büyük bir korku hem de tarifsiz bir hayranlıkla bakan o koyu renkli gözleri, onun bu mekana ait olmadığını açıkça bağırıyordu. Ancak Langston’ın dikkatini asıl çeken şey, bu yabancının müziği dinleme şekliydi. Çoğu beyaz adam buraya gelip cazı sadece egzotik bir eğlence, vahşi bir gösteri olarak izlerken; bu İspanyol, saksafonun her çığlığında adeta fiziksel bir acı çekiyor, kontrbasın her vuruşunda yüzünü buruşturuyor, müziği sadece kulaklarıyla değil, tüm sinir sistemiyle emiyordu.
Langston, viskisinden büyük bir yudum aldı ve kadehini ahşap bar tezgahına sertçe bırakarak, müziğin gürültüsünü aşacak bir sesle, “Ritim kanına giriyor, değil mi dostum?” diye seslendi. Sesi derin, pürüzsüz ve hafifçe alaycıydı.
Federico, irkilerek başını çevirdi. Langston’ın yüzündeki o samimi ama nüfuz edici ifadeyi gördüğünde, içindeki o yoğun savunma mekanizması biraz olsun gevşedi. İngilizcesi henüz çok kırıktı; zihnindeki o devasa, sürrealist imgeleri bu yeni, köşeli dilde ifade edememenin boğuntusunu aylardır yaşıyordu. Ancak söz konusu müzik, söz konusu ritim ve acı olduğunda, kelimelerin aslında ne kadar gereksiz olduğunu çok iyi biliyordu.
“Rhythm…” dedi Federico, r harfini ağır bir İspanyol aksanıyla yuvarlayarak. İngilizce kelimeyi ağzında bir yabancı madde gibi tarttı. Sağ elini cebinden çıkardı, parmaklarının ucunda hala o mavi boncuğun bıraktığı hafif bir soğukluk vardı. Elini barın yapışkan ahşap tezgahına koydu ve kontrbasın ritmine uygun olarak vurmaya başladı. Tap. Tap. Tap. “Ritim… Yes. But not just rhythm.” İki elini de kullanarak, sanki havada bir şeyi parçalamaya çalışıyormuş gibi dramatik bir jest yaptı. “Sizin ritminiz… Acı çekiyor. Ağlıyor. Ama… dans ediyor! Nasıl denir… Llora y baila!”
[Anlatıcı:] İşte bu, iki farklı kıtanın, iki farklı sürgünün ve iki farklı kederin aynı masada, aynı frekansta buluştuğu o eşsiz anlardan biriydi. Lorca’nın Harlem’de bulduğu şey, sadece bir müzik türü değil, kendi varoluşsal yalnızlığına tutulan devasa bir aynaydı. O, siyahilerin bu karanlık, ter kokulu bodrum katlarında yarattığı bu müzikte, kendi ülkesinin dışlanmış çingenelerinin o asırlık feryadını duyuyordu. Her iki halk da tarih boyunca köleleştirilmiş, kırbaçlanmış, kendi topraklarından koparılmış ve kültürleri yok edilmeye çalışılmıştı. Endülüs’teki çingene için jandarma dipçiği neyse, Güney Carolina’daki siyahi için linç ipi de oydu. Lorca, bu benzerliği ‘New York’ta Bir Şair’ adlı o anıtsal eserinde kan dondurucu bir netlikle işleyecekti. O şiirler, artık Cadaqués’teki gibi zeytin ağaçlarının, aydede ve atların pastoral tabloları olmayacaktı; aksine, kanlı bıçaklar, cüzzamlılar, mezbahalar, tel örgüler ve makinelerle dolu, sürrealist ve vahşi bir çığlığa dönüşecekti. Lorca, New York’un o steril, beyaz, kapitalist matematiğinin altında yatan asıl motorun, ezilenlerin kanı ve teri olduğunu keşfetmişti. Caz, bu mekanik cehennemde insan kalmanın, ölümü dansa kaldırarak onunla alay etmenin tek yoluydu. Tıpkı Endülüs’te cante jondo söyleyen yaşlı Dolores’in yaptığı gibi. İki coğrafyanın da ortak dili, acının o evrensel ritmiydi.
Langston, Federico’nun bar tezgahına vurduğu ritme eşlik ederek kendi büyük, koyu renkli elleriyle de vurmaya başladı. İkilinin parmakları, ahşap tezgahın üzerinde adeta görünmez bir piyanoyu çalıyordu. Langston genişçe gülümsedi; dişleri loş ışıkta bembeyaz parladı. “Acı,” dedi Langston, ses tonunu biraz daha ciddileştirerek, “nerede olursan ol aynı dili konuşur dostum. Bizim insanlarımız pamuk tarlalarında kırbaç yerken de bu ritmi söylerdi, şimdi bu beton yığınlarının altında boğulurken de bu ritmi söylüyor. Bu bizim hayatta kalma şeklimiz. Kederi alıyorsun, onu bir saksafonun içine üflüyorsun ve onu bir silaha dönüştürüyorsun.”
Federico’nun gözleri büyüdü. Söylenenlerin her kelimesini İngilizce olarak tam anlayamasa da, Langston’ın sesindeki o titreşimi, yüzündeki o kadim bilgeliği iliklerine kadar hissetmişti. “Silah…” diye tekrarladı fısıltıyla. “Yes… A weapon. In Spain, my people… the gitanos… the gypsies… they do the same. Their voice is a knife. Sesi bir bıçak.”
Federico, heyecanla yerinde doğruldu. Boğazını sıkan kravatını hafifçe gevşetti. Langston’ın gözlerindeki o derin kuyulara baktığında, Madrid’deki o izbe tavernada şarkı söyleyen yaşlı Dolores’in gözlerini gördüğünü sandı. Renkler farklıydı, coğrafya farklıydı, diller tamamen yabancıydı; ama o bakışlardaki, dünyanın tüm acılarını sırtlanmış o ağırbaşlı keder tamamen aynıydı. Bu devasa, soğuk ve mekanik şehirde aylar sonra ilk defa biriyle gerçekten konuştuğunu, ruhunun anlaşıldığını hissetti.
Sol elini hızla paltosunun göğüs cebine daldırdı. Parmakları, karanlıkta o serin, pürüzsüz nesneyi buldu ve onu sıkıca kavradı. Federico, elini cebinden yavaşça çıkardı. Barın cılız, dumanlı ışığı altında avucunu açtı.
Mavi cam boncuk, etrafındaki neon ışıklarının yansımasıyla adeta içten içe yanıyor, ortasındaki sarı hare ise o an için Langston’ın viski kadehinden yansıyan kehribar rengi ışığı emerek tuhaf, canlı bir varlık gibi parlıyordu. Federico, boncuğa bakarken yüzünde melankolik ama huzurlu bir tebessüm belirdi. Bu nesne, ona doğduğu günü, piyanosunun başındaki masumiyetini, Cadaqués’in o acımasız rüzgarını ve Dolores’in ona miras bıraktığı o ‘kendi ateşini taşıma’ yeminini hatırlatıyordu.
“Bak,” dedi Federico, sesini müziğin gürültüsüne rağmen sakin ve derin tutmaya çalışarak. “This is… my root. Köklerim. İspanya. Toprağın gözü.” Boncuğu işaret parmağıyla hafifçe yuvarladı. “Bunu bana, ben çok küçükken verdiler. Kötülükten, ruhsuzluktan korusun diye. Siz… Sen ve senin müziğin… Siz bu şehrin ruhsuzluğuna karşı direniyorsunuz. Bu makinelere karşı kanla, ritimle direniyorsunuz. Senin ritmin, benim ülkemin ritmi.”
[Anlatıcı:] Ve o an, yeryüzünün o iki farklı damarı, İspanya’nın kurumuş, kanlı Endülüs toprağı ile Amerika’nın betonla boğulmuş ama alttan alta kaynayan zenci mahalleleri, o küçük mavi camın yüzeyinde birleşiyordu. Lorca, Amerika’nın bu devasa makinesinin içinde kaybolmamak için, kendi kültürünün o en saf, en ilkel özüne sarılmıştı. Ancak şimdi, bu özü, bu ağırlığı tek başına taşıyamayacağını, bu yozlaşmış dünyaya karşı sadece kendi dizeleriyle değil, dünyanın diğer ucundaki o ezilmiş kardeşlerinin ritmiyle de birleşmesi gerektiğini anlıyordu. Boncuk, artık sadece kişisel bir tılsım değil, evrensel bir kardeşliğin, acıda ve sanatta birleşenlerin sessiz bir nişanesi olmaya hazırdı. Wall Street’in çöktüğü, bankacıların kağıt parçaları için intihar ettiği o delilik çağında; bu iki şair, dünyanın en değersiz görünen ama aslında insan ruhunun ta kendisi olan bir cam parçasını, bir mirası paylaşıyordu.
Langston, viski bardağını bıraktı. Gözleri, İspanyol şairin titreyen avucundaki o garip, okyanus mavisi nesneye kilitlenmişti. O da bir şairdi; nesnelerin arkasındaki o görünmez dili, eşyalara yüklenen o devasa ruhsal ağırlığı okumayı çok iyi biliyordu. Bu mavi camın basit bir süs eşyası olmadığını, bu adamın kalbinin bir parçası, onun buradaki varoluş çapası olduğunu hissetti.
Federico, bar taburesinden hafifçe öne doğru eğildi. Yüzündeki o İspanyol hüznü, yerini saf bir minnettarlığa bırakmıştı. O soğuk, metalik ve yalnız New York gecesinde varoluşsal yalnızlığını hafifleten, ona insanlığın hala bir köşede nabız gibi attığını kanıtlayan bu anın şerefine, avucundaki o mavi cam boncuğu masanın üzerinden yavaşça Langston’a doğru uzattı.
Langston Hughes, hafifçe gülümsedi. Saksafonun o son, vahşi ve tiz çığlığı kulüpte yankılanırken, Langston sağ elini masanın üzerine koydu ve avucunu yukarı doğru açtı.
Federico, parmaklarının ucunda tuttuğu, kendi teninin ısısıyla ılımış, yüzyıllık Endülüs ninnilerinin, Cadaqués rüzgarlarının ve Madrid meyhanelerinin anısını taşıyan o mavi cam boncuğu, Langston’ın o nasırlı, piyano tuşlarından ve kalem tutmaktan aşınmış koyu renkli avcuna usulca bıraktığı saniyede; camın serinliği Langston’ın tenine değdi.
BÖLÜM 7: Cumhuriyet’in Sahnesi (1932)
Federico, parmaklarının ucunda tuttuğu, kendi teninin ısısıyla ılımış o mavi cam boncuğu, Langston’ın o nasırlı, piyano tuşlarından ve kalem tutmaktan aşınmış koyu renkli avcuna usulca bıraktığı saniyede; camın serinliği Langston’ın tenine değdi. Harlem’in o isli, yasaklı içki ve ter kokan klostrofobik yeraltı kulübünde, saksafonun havada asılı kalan o son, vahşi ve tiz çığlığı yavaşça sönümlenirken, Langston Hughes avucundaki bu küçük nesnenin ağırlığını tarttı. Boncuğun ortasındaki o tuhaf sarı hare, kulübün dışından sızan cılız sokak lambasının ve içerideki titrek mum ışıklarının yansımasıyla adeta Langston’a bakıyordu. Afrikalı-Amerikalı şair, başparmağının nasırlı yüzeyini o pürüzsüz camın üzerinde ağır ağır gezdirdi. Bu basit gibi görünen nesnenin içinde, İspanyol şairin binlerce kilometrelik varoluşsal sürgününün, toprağından koparılmış olmanın verdiği o tarifsiz acının ve asırlık bir ağıtın gizli olduğunu hissetmişti. Langston’ın yüzüne, gecenin o karanlık saatlerinde ancak çok eski ruhların birbirini tanıdığı anlarda ortaya çıkan, bilgece ve melankolik bir tebessüm yayıldı.
“Güzel bir ritmi var,” dedi Langston, sesini caz kulübünün yavaş yavaş normale dönen uğultusunun hemen üzerinde tutarak. Boncuğu ışığa doğru hafifçe kaldırdı, camın içindeki maviliğin derinliklerine baktı. “Bunun içinde suskun bir melodi var Federico. Ancak bu melodi buraya, bu çelik ve beton ormanına ait değil. Bu ritim, doğduğu topraklara dönmek için sabırsızlanıyor. Bu boncuğu burada, bu yabancı kıtada bırakırsan sesi kısılır.”
Langston, geniş ve koyu renkli elini tekrar masanın üzerine uzattı, avucunu açarak boncuğu Federico’ya doğru geri sundu. Federico, karşısındaki bu adamın ruhunu nasıl da bir çırpıda okuduğunu görerek yutkundu. Sol elini uzatıp boncuğu Langston’ın avucundan alırken, parmakları adamın sıcak, güven veren tenine değdi. Boncuğu sıkıca, adeta boğulmakta olan bir adamın can simidine sarılması gibi kavradı.
“Haklısın,” diye fısıldadı Federico, gözlerini boncuğa dikerek. New York’un o devasa gökdelenleri, ruhsuz makineleri ve kapitalist cinneti artık onun üzerinde hiçbir hüküm süremezdi. “Toprağım beni çağırıyor.” Federico, o gece o loş barda boncuğu cebine geri koyarken, sadece okyanusu aşacak bir vapurun biletini değil, aynı zamanda ülkesinin kaderiyle geri dönülemez bir şekilde yüzleşeceği o fırtınalı geleceğin de biletini kesmişti.
[Anlatıcı:] 1931 yılının Nisan ayında, İspanya sokakları görülmemiş bir coşku seliyle dalgalanıyordu. Eski dünyanın o köhnemiş, ayrıcalıklı zümrelerin elinde oyuncak olmuş monarşisi nihayet çökmüş, Kral XIII. Alfonso ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Kansız, adeta bir bahar rüzgarı gibi gelen bu devrimle İkinci Cumhuriyet ilan edilmişti. İspanya; yüzyıllar süren engizisyon karanlığından, feodal toprak ağalarının boyunduruğundan ve askeri diktatörlüklerin boğucu sansüründen uyanıyordu. Yeni kurulan bu idealist yönetim, sadece siyasi bir rejim değişikliği değil, devasa bir aydınlanma projesiydi. İspanya’nın yeni liderleri generaller veya soylular değil; profesörler, şairler, yazarlar ve filozoflardı. Hedefleri çok netti: Eğitim ve kültürü, asırlardır cahil bırakılmış, toprağa zincirlenmiş köylülerin ayağına götürmek. Kütüphaneler inşa ediliyor, okullar açılıyor, kadınlara oy hakkı tanınıyor ve o dokunulmaz sanılan kilisenin devlet üzerindeki hegemonyası kırılıyordu. Federico García Lorca, New York’un beton cehenneminden bu yepyeni, umut dolu İspanya’ya döndüğünde, içindeki o derin yabancılaşma hissi yerini muazzam bir amaca bırakmıştı. O, ‘La Barraca’ adını verdiği, üniversite öğrencilerinden oluşan gezici bir tiyatro kumpanyası kurdu. Mavi işçi tulumları giyen bu gençler, derme çatma kamyonlarla İspanya’nın en ücra, en tozlu, haritadaki yerleri bile zor bulunan köylerine gidiyor; hayatında hiç tiyatro görmemiş, sadece çalışmayı ve itaat etmeyi öğrenmiş o yoksul köylülere Cervantes’i, Lope de Vega’yı, Calderón’u sergiliyordu. Lorca için tiyatro artık sadece burjuva salonlarında tüketilen bir eğlence değil; halkın ruhunu uyandıran, onlara kendi insanlıklarını hatırlatan kutsal bir silahtı. Ancak bu aydınlık tablo, ufukta toplanan o zifiri karanlık bulutların gölgesinde yaşanıyordu.
İber Yarımadası’nın o yakıcı, kavurucu yaz aylarından biriydi. La Barraca’nın toz toprak içindeki ahşap kasalı kamyonu, Kastilya’nın sapsarı, uçsuz bucaksız buğday tarlalarının arasından süzülerek küçük bir köyün meydanına ağır ağır giriş yaptı. Motorun gürültüsü sustuğunda, meydandaki o asırlık sessizlik sadece ağustos böceklerinin koro halindeki çığlıklarıyla bölünüyordu. Üzerinde La Barraca’nın amblemi olan mavi işçi tulumunu giymiş Federico, kamyonun kasasından çevik bir hareketle atladı. Saçları toza bulanmış, yüzü güneşten yanmıştı ama gözlerinde, yıllar önce Cadaqués’te ya da Madrid’in dumanlı salonlarında asla görünmeyen, saf ve eyleme dönüşmüş bir yaşam sevinci parlıyordu.
Federico, kamyonun kasasından tahta dekorları, kalın tuval bezlerini ve sahne halatlarını indirirken, köyün kerpiç evlerinin gölgelerinden çekingen adımlarla çıkan köylüleri izliyordu. Çoğunun ayakları çıplaktı, yüzleri güneşin ve acımasız emeğin izleriyle derin çatlaklara ayrılmıştı. Elleri nasırlı, gözleri şüpheyle doluydu. Hayatları boyunca onlara yaklaşan her devlet görevlisi, her yabancı ya vergi toplamak ya da evlatlarını savaşa götürmek için gelmişti. Onlara karşılıksız bir şey, bir ‘hikaye’ sunmaya gelen bu genç adamlara anlam veremiyorlardı.
Sahnenin kurulumu bittiğinde, akşamın o serin, morartan alacakaranlığı köyün üzerine çökmüştü. Federico, tahta platformun arkasındaki derme çatma çadırda, terini silerken tulumunun göğüs cebine dikilmiş gizli iç cebinde taşıdığı mavi cam boncuğa dokundu. Parmakları o serin yüzeye temas ettiğinde, New York’ta Langston’ın o derin cazını dinlerken hissettiği o evrensel acının, şimdi bu Kastilya köyündeki çatlak dudaklı köylülerin sessizliğinde yankılandığını biliyordu. Bu boncuk, onu halkına bağlıyordu. Tılsım görevini yerine getiriyor, onu şöhretin o yapay zirvelerinden toprağın en sert ve en dürüst zeminine çekiyordu.
O gece köy meydanında yakılan meşalelerin titrek, turuncu ışığı altında sergilenen oyun bittiğinde, sessizlik kulakları sağır edici boyuttaydı. Federico, sahnenin kenarından izleyicilere bakıyordu. En önde oturan yaşlı bir adamın, hayatında ilk defa kurgusal bir acı için, bir tiyatro karakteri için hıçkıra hıçkıra ağladığını gördü. Federico’nun kalbi sıkıştı. Tiyatro, bu insanların ruhunda açılmış o asırlık yaraya dökülen taze bir suydu. Elini cebine attı, mavi boncuğu kavradı ve kendi kendine mırıldandı: “İşte bizim devrimimiz bu. Kelimelerle ördüğümüz bu sihirli çadır.”
[Anlatıcı:] Ne var ki, La Barraca’nın tekerlekleri İspanya’nın tozlu yollarında döndükçe, Avrupa’nın siyasi ekseni korkunç bir hızla faşizmin o ölümcül girdabına doğru çekiliyordu. 1932 yılı, demokrasinin o kırılgan yapısının her cepheden saldırıya uğradığı bir yıldı. Almanya’da Weimar Cumhuriyeti can çekişiyor, Adolf Hitler’in kahverengi gömleklileri sokakları terörize ederek iktidara yürüyordu. İtalya’da Mussolini, Akdeniz’i kendi gölü yapmak için militarist rüyalar görüyor, faşizmin o mekanik, tek tipçi ve merhametsiz ideolojisi kıtayı bir veba gibi sarıyordu. İspanya’daki tablo ise bir barut fıçısından farksızdı. Cumhuriyet’in getirdiği toprak reformları, eğitim hamleleri ve kiliseyi devletten ayırma çabaları, yüzyıllardır İspanya’nın gerçek sahipleri olduklarına inanan o karanlık ittifakı –toprak ağalarını, radikal Katolik din adamlarını ve ordu içindeki muhafazakar generalleri– çılgına çevirmişti. Onlar için köylülerin tiyatro izlemesi, okuma yazma öğrenmesi, hakkını araması doğrudan doğruya bir kıyamet alametiydi. ‘Geleneksel İspanya’nın değerleri elden gidiyor’ diyerek hızla örgütleniyor, Cumhuriyet’i boğmak için gizli planlar yapıyorlardı. Sokaklarda siyasi suikastlar, kilise kundaklamaları ve işçi grevleri olağan bir rutine dönüşmüştü. İspanya, uçuruma doğru sürüklenen bir trenin içindeydi ve o trenin en gürültülü vagonunda sanatçılar seyahat ediyordu. Federico, bu gerilimi iliklerine kadar hissediyordu. O, hiçbir siyasi partiye üye olmamıştı, hiçbir dogmatik ideolojinin bayrağını taşımıyordu; ancak onun yazdığı o hüzünlü, kadınları, çingeneleri, ezilmişleri anlatan şiirler ve oyunlar, faşistler için en tehlikeli mermilerden daha yıkıcı görülüyordu. Özgür bir zihin, tiranların her zaman en büyük kabusuydu.
Takvimler ileriye doğru acımasızca aktı. 1932’nin sonlarına doğru Madrid, adeta nefes almanın bile politik bir eylem olduğu ağır, gergin ve tekinsiz bir atmosfere bürünmüştü. İspanya’nın en büyük tiyatrolarından birinin kulisinde, havada sadece sahne tozu değil, yaklaşan o devasa fırtınanın korkusu da asılı duruyordu.
İçerisi, o yoğun, genzi yakan tiyatro makyajı, ucuz pudra, ter, erimiş mum ve eski kumaş kokularıyla doluydu. Kulisin dar, aynalarla çevrili odalarından birinde, dönemin en efsanevi aktrislerinden biri, Cumhuriyet’in sahnelerindeki en güçlü kadın sesi olan Margarita Xirgu oturuyordu. Aynanın etrafındaki sarı, çıplak ampuller kadının solgun yüzünü acımasızca aydınlatıyordu. Margarita, üzerine giydiği ağır, siyah ve kaba dokulu köylü elbisesinin içinde adeta nefes alamıyor, göğsü hızla inip kalkıyordu. Elleri, makyaj masasının ahşap kenarlarını o kadar sıkı kavramıştı ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.
Birazdan Federico’nun yazdığı ve İspanyol toplumunun o hastalıklı, kan davası ve namus kültürüyle boğulmuş yapısını paramparça eden en büyük eserinin, ‘Kanlı Düğün’ün başrolü için sahneye çıkacaktı. Ancak Margarita’yı titreten şey sadece bir prömiyerin getirdiği o klasik sahne heyecanı değildi. Dışarıdan, tiyatronun kalın taş duvarlarını aşarak içeri sızan uğultuları duyabiliyordu. Madrid sokaklarında sağcı falanjist gençlerin attığı sloganlar, polis sirenleri ve o bitmek bilmeyen öfke seli, tiyatronun kapısına kadar dayanmıştı. Oyunun engellenebileceği, sahnenin basılabileceği fısıltıları kuliste bir hayalet gibi dolaşıyordu.
Kapı hafifçe gıcırdayarak açıldı. Federico içeri adımını attığında, odadaki o boğucu korku anlık olarak dağılır gibi oldu. Üzerinde zarif, koyu gri bir takım elbise vardı, ancak yüzündeki hatlar eskisinden çok daha yorgun, gözlerinin altı uykusuzluktan morarmıştı. Gözlerindeki o çocuksu, Endülüs neşesi gitmiş, yerine o yaklaşan trajediyi çok önceden sezen, kederli bir kabulleniş gelmişti.
Margarita, aynadaki yansımadan Federico’nun içeri girdiğini gördü ve hızla ona doğru döndü. Gözleri yaşlıydı, nefesi kesik kesikti. “Federico…” dedi sesi titreyerek. Sesi, tiyatronun o güçlü aktrisinden çok, fırtınanın ortasında kalmış küçük bir kızı andırıyordu. “Duyuyor musun dışarıyı? Sokakları duyuyor musun? Bizi oynatmayacaklar. Bu gece burada kan dökülecek. Onlar, senin bu yazdıklarına tahammül edemezler. Bizi, geleneklerimizi aşağıladığımızı söylüyorlar.”
Federico, kapıyı arkasından sessizce kapattı. Ağır, güven veren adımlarla makyaj masasına, Margarita’nın yanına yaklaştı. Odanın o pudra ve ter kokan ağır havasında, kadının omzuna hafifçe dokundu. Margarita’nın bedeni o kadar gergindi ki, dokunuşla birlikte sıçradı.
“Duyuyorum Margarita,” dedi Federico yumuşak, melodik ama içinde zerre kadar korku barındırmayan bir sesle. “Sokağın öfkesini duyuyorum. Onlar ölümden, karanlıktan, kendi yalanlarından korkuyorlar. Onların korkusu silahlarından daha büyük. Ama biz…” Federico kısa bir an duraksadı. “Biz o sahneye çıkacağız. Çünkü bizim silahımız onlarınkinden daha güçlü.”
Margarita başını iki yana salladı. Elbisesinin ağır kumaşını sıkarak ayağa kalktı. “Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun? Faşizm bir canavar gibi üzerimize yürüyor. Benim kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyor. Sahneye adım attığım an sesim titrerse, kelimelerini taşıyamazsam…”
Federico, kadının iki elini kendi ellerinin arasına aldı. Margarita’nın elleri buz gibiydi. Gözlerinin içine, o derin kahverengi kuyulara baktı. Bu kadın, onun kelimelerini ete kemiğe büründüren, onun yarattığı o acılı Endülüs kadınlarına can veren ruh ikiziydi.
“Korkma,” dedi Federico fısıltıyla, kelimeleri aynalı odada adeta bir dua gibi yankılandı. “Sen o ahşap sahneye adımını attığında, o projektörler üzerine vurduğunda, sokağın gürültüsü kesilecek. Sen Margarita Xirgu olmayacaksın. Sen, yüzyıllardır toprağın altında kanayan o kadın olacaksın. Sen yok olacaksın, sadece kelimeler konuşacak. Ve o kelimeler, dışarıdaki o canavarların bile yüreğine bir bıçak gibi saplanacak.”
Margarita yutkundu. Gözlerindeki yaşlar makyajını hafifçe bozmuştu. Federico’nun sözleri, içindeki o devasa boşluğu dolduruyor, o ahşap sahnenin dünyadaki en güvenli yer olduğu hissini ona geri veriyordu.
Federico, kadının ellerini yavaşça bıraktı. Sağ elini ceketinin iç cebine daldırdı. Parmakları, La Barraca kamyonlarının tozunu, Harlem cazının ritmini, Cadaqués rüzgarının keskinliğini ve annesinin terli avucunun hatırasını taşıyan o mavi cam boncuğa dokundu. Boncuğun yüzeyinde her zamanki o pürüzsüz, serin ağırlık vardı. Onu cebinden çıkardı.
Boncuk, kulisin aynalarından yansıyan sarı ampul ışıklarının altında adeta içten içe yanan küçük bir okyanus damlası gibi duruyordu. Ortasındaki sarı hare, dışarıdaki tehlikeye inat o bilge, kadim bakışını koruyordu. Federico, cebinden aynı zamanda ince, yıpranmış bir deri ip çıkardı. Bu ip, boncuğun yüzyıllık yolculuğunda ona hep eşlik etmiş olan, ter ve zamanla sertleşmiş o eski bağcıktı. İpi becerikli parmaklarıyla boncuğun deliğinden usulca geçirdi.
“Bu,” dedi Federico, boncuğu ipin ucunda Margarita’nın gözlerinin hizasında sallandırırken. “Bu benim kalbim. Bu, susanların ritmi. New York’un o korkunç makine gürültüsünde bile beni kaybolmaktan kurtardı. Şimdi, o sahneye çıktığında senin nabzınla atmasını istiyorum.”
Margarita, Federico’nun yüzündeki o tarifsiz ciddiyeti gördüğünde itiraz edemedi. Sol kolunu yavaşça, titreyerek şaire doğru uzattı. Siyah, kalın köylü elbisesinin kolunu hafifçe sıyırdı, bembeyaz tenini ortaya çıkardı.
Federico, bir rahibin kutsal bir ayini yönetmesi gibi ağır ve dikkatli hareketlerle yaklaştı. Elindeki deri ipi, Margarita’nın ince bileğinin etrafından doladı. Dışarıdan gelen boğuk slogan sesleri tiyatronun duvarlarına çarparken, Federico ipin iki ucunu sıkıca düğümledi.
Federico, elini usulca geriye çektiğinde; okyanus mavisi cam boncuk, Margarita Xirgu’nun bileğinin tam iç kısmına, damarlarının ve çılgınca atan nabzının tam üzerine yerleştiği o saniye, camın o ilk soğukluğu kadının ateşler içindeki tenine temas etti.
BÖLÜM 8: Yaklaşan Fırtına (1936)
Federico, elini usulca geriye çektiğinde; okyanus mavisi cam boncuk, Margarita Xirgu’nun bileğinin tam iç kısmına, damarlarının ve çılgınca atan nabzının tam üzerine yerleştiği o saniye, camın o ilk soğukluğu kadının ateşler içindeki tenine temas etti. Kulisteki o nefes kesici sessizlikte, Margarita derisinin altındaki kanın o asırlık cam parçasına her çarpışını, adeta bir metronomun tik-takları gibi hissedebiliyordu: Güm… Güm… Güm… Boncuk, saniyeler öncesine kadar Federico’nun iç cebindeki karanlıkta, şairin kendi varoluşsal hüznünü emmişken, şimdi bu efsanevi aktrisin o muazzam sahne korkusunu ve sokağın kapılara dayanan öfkesini yutuyordu. Deri ip, Margarita’nın solgun bileğini güven veren, kadim bir kelepçe gibi sıkıca sarmıştı. Dışarıdan, tiyatronun kalın taş duvarlarına çarpan o sağcı falanjist gençlerin attığı sloganlar, polis sirenleri ve kırılan cam sesleri; boncuğun tenine değdiği o an, Margarita’nın zihninde bir anda boğuklaştı, anlamını yitirdi ve uzak bir okyanusun uğultusuna dönüştü. Aynadaki o korkmuş kadın gitmiş, yerine Endülüs toprağının kanayan gelini gelmişti.
Margarita, bileğindeki boncuğun varlığından aldığı o ilkel, toprak kokan güçle ayağa kalktı. Siyah, ağır ve kaba dokulu köylü elbisesinin eteklerini düzeltti. Federico’ya son bir kez, minnet dolu bir bakış fırlattı ve kulisin ağır kadife perdesini aralayarak sahnenin o kör edici, sarı projektör ışıklarına doğru adımını attı. O gece, ‘Kanlı Düğün’ün galasında, salonu dolduran ve her an sahneye fırlayıp oyunu sabote etmeye hazır olan o gergin kalabalık, Margarita’nın dudaklarından dökülen ilk Lorca dizesiyle adeta felç oldu. Aktris, sadece kelimeleri okumuyordu; onları kanatıyor, havada parçalıyor ve seyircinin ruhuna saplıyordu. Her kol hareketinde, bileğindeki o mavi cam boncuk, ağır elbisesinin kumaşının altında sessizce tenine çarpıyor, ona toprağın, çingenelerin ve susanların direncini hatırlatıyordu. O gece sahneden taşan büyü o kadar muazzamdı ki, nefreti kuşanarak gelmiş olanlar bile oyunun sonunda yerlerinden kalkamayacak kadar büyülenmiş, Lorca’nın o karanlık ‘duende’si tüm salonu esir almıştı. Ancak bu sanatsal zafer, İspanya’nın üzerine çökmekte olan o devasa ve kanlı gecenin sadece kısa bir anlığına aydınlanmasıydı. Zaman hızla akmış, kulisteki o sessiz tik-taklar, tüm ülkenin altına yerleştirilmiş devasa bir saatli bombanın geri sayımına dönüşmüştü.
[Anlatıcı:] 1936’nın o kavurucu, nefes almayı bile bir işkenceye dönüştüren sarı yazı gelip çattığında, İspanya artık bir ülke değil, ortadan ikiye çatlamış devasa bir fay hattıydı. 1932’nin o umut dolu, tiyatroların köylere taşındığı, cehaletin kitaplarla yenilebileceğine inanılan Cumhuriyet baharı çoktan solmuştu. 1936 yılının Şubat ayında yapılan genel seçimleri, sol partilerin ve anarşistlerin oluşturduğu ‘Halk Cephesi’ (Frente Popular) kazanmıştı; ancak bu demokratik zafer, ülkenin gerçek sahipleri olduklarına inanan o karanlık ve ayrıcalıklı zümreler için bardağı taşıran son damla olmuştu. Toprak ağaları, radikal Katolik din adamları ve Afrika ordusunda pişmiş, merhamet duygusunu Fas çöllerinde bırakmış milliyetçi generaller, İspanya’nın ‘kızıl bir cehenneme’ dönüştüğünü iddia ederek silahlarını kuşanmıştı. General Francisco Franco, Kanarya Adaları’nda sürgündeymiş gibi görünürken; General Mola, kuzeyde, dindar Navarra’nın sisli dağlarında darbenin matematiksel hesaplarını yapıyor, sivil milisleri silahlandırıyordu. Avrupa ise, kendi içine kapanmış, bu yaklaşan kıyameti kör ve sağır bir dilsizlikle izliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın travmasını atlatamayan İngiltere ve Fransa, Hitler’in Ren bölgesini askerileştirmesine ve Mussolini’nin Habeşistan’ı hardal gazıyla boğmasına ses çıkaramadığı gibi, İspanya’yı da faşizmin laboratuvarı olarak kendi kaderine terk etmişti. Roma senatosunda ya da Cenevre’deki Milletler Cemiyeti salonlarında diplomatlar çaylarını yudumlayıp ‘Müdahale Etmeme’ (Non-Intervention) komiteleri kurarken, Madrid ve Barselona sokaklarında asıl senatoyu rüzgar, barut ve kan yazıyordu. Sokaklarda falanjist milisler ile sendikacılar arasında her gün silahlı çatışmalar yaşanıyor, kiliseler kundaklanıyor, siyasi cinayetler gazetelerin manşetlerinden inmiyordu. Havada sadece yazın o boğucu sıcağı değil; taze dökülmüş kanın, barutun ve mutlak bir ölümün o genzi yakan metalik kokusu vardı.
Temmuz ayının ortaları, Madrid’in üzerine gökten dökülen erimiş bir kurşun gibi çökmüştü. Şehrin batısındaki Estación del Norte (Kuzey Garı), mimarisinin o devasa ferforje demirleri ve dev cam kubbeleriyle adeta devasa bir sera gibi güneşi içine hapsediyor, içerideki havayı nefes alınamaz bir cehenneme dönüştürüyordu. Tren garı, yaklaşan fırtınanın kokusunu çok önceden almış, ülkeyi terk etmeye çalışan insanlarla dolup taşıyordu. Zengin burjuvalar mücevherlerini çantalarına doldurmuş, aydınlar, politikacılar ve Cumhuriyetçi yöneticiler ellerinde evrak çantalarıyla peronlarda endişeyle koşuşturuyordu. Devasa buharlı lokomotiflerin bacalarından püsküren simsiyah kömür dumanı, yolcuların ter kokusuna, ucuz tütün dumanına, sıcak demir ve makine yağı kokusuna karışıyordu. İstasyonun yüksek, taş duvarlarında yankılanan boğuk anons sesleri, uzaktan gelen polis sirenleri ve çocuk ağlamaları, yaklaşan savaşın o kaotik senfonisini oluşturuyordu.
Margarita Xirgu, birinci peronun kalabalığından biraz uzakta, yanında Güney Amerika turnesi için hazırlanmış ve üzeri çeşitli ülke etiketleriyle dolu deri bavullarından oluşan küçük bir dağın önünde duruyordu. Üzerinde, Madrid’in bu korkunç sıcağına rağmen şıklığından taviz vermeyen, koyu lacivert renkli, hafif omuz vatkalı zarif bir seyahat tayyörü vardı. Başındaki geniş siperlikli, siyah hasır şapka, gözlerindeki o derin dehşeti, uykusuzluktan morarmış göz altlarını ve akıp gitmekte olan makyajını gizlemeye çalışıyordu. Sol bileğindeki deri ipin ucunda sallanan o mavi cam boncuk, ceketinin manşetinden hafifçe sarkıyor, istasyonun kirli camlarından süzülen güneş ışığıyla ara sıra solgun bir şekilde parlıyordu.
Onun tam karşısında, etrafındaki bu kaosa, panikleyen insan yığınlarına ve çığlıklara adeta başka bir boyuttan bakıyormuşçasına duran Federico vardı. Şairin o meşhur, hayat dolu yüzü bembeyaz kesilmiş, elmacık kemikleri belirginleşmiş, gözlerindeki o Endülüs neşesi yerini dipsiz, melankolik bir karanlığa bırakmıştı. Üzerindeki krem rengi keten takım elbisesi kırış kırış olmuş, sıcaktan terlemiş sırtına yapışmıştı. Yakası açık beyaz gömleğinin düğmeleri gevşetilmiş, her zaman özenle geriye taradığı saçlarından birkaç asi lüle alnına düşmüştü. Elindeki beyaz ipek mendille sürekli alnında biriken teri siliyor, ancak içeride hissettiği o devasa soğukluğu atamıyordu.
“Trenin kalkmasına yirmi dakika kaldı,” dedi Margarita, sesindeki o sahnede kullandığı güçlü bariton tonu tamamen kaybetmiş, yerine boğuk, çaresiz ve ağlamaklı bir fısıltı gelmişti. Elini uzatıp Federico’nun keten ceketinin yakalarına yapıştı. Kadının parmakları titriyordu. “Lütfen… Yalvarırım sana, inat etme. Eşyalarını toplamana bile gerek yok. Bilet hazır, kompartıman hazır. Sadece o basamağı çık ve benimle Havana’ya, Buenos Aires’e gel. Orada seni el üstünde tutacaklar. Orada barış var.”
Federico, ceketinin yakasına yapışan bu çaresiz kadının ellerini kendi terli ellerinin arasına aldı. Yüzünde, kurban edilmeyi çoktan kabullenmiş, trajik bir uysallık taşıyan o meleklerin hüznü vardı. “Yapamam Margarita,” dedi, kelimeleri boğazından zorlukla çıkararak. Sesi, trenlerin o acımasız buhar düdüklerinin arasında zar zor duyuluyordu. “Ben bu topraklara kök salmış bir ağacım. Beni bu topraktan sökersen, köklerim kurur, kelimelerim ölür. Benim için dışarıda bir hayat yok.”
Margarita, Federico’nun bu edebi ve boyun eğen tavrı karşısında öfke ve kederle harmanlanmış bir çığlık attı. Şairin omuzlarını şiddetle sarstı, şapkası hafifçe geriye kaydı ve yaşlı gözleri tamamen ortaya çıktı.
“Senin kelimelerini değil, senin canını istiyorlar Federico! Gözünü aç!” diye hıçkırdı Margarita, etraftaki telaşlı yolcuların tuhaf bakışlarına aldırış etmeden. “Burada seni yaşatmazlar! Calvo Sotelo daha birkaç gün önce öldürüldü, faşistler intikam için sokaklarda köpekler gibi salyalarını akıtarak av arıyorlar! Ve sen… Sen onların nefret ettiği her şeysin! Sen özgürsün, sen çingenelerin acısını yazan adamsın, sen Cumhuriyet’in tiyatrosusun! Üstelik…” Kadın sesini iyice alçalttı, etrafa korku dolu bir bakış attı. “…üstelik sen eşcinselsin. Onların o dar, hastalıklı, Katolik ahlaklarında senin gibi birine merhamet yok. Seni bir böcek gibi ezerler. Madrid güvende değil Federico. Eğer burada kalırsan, bu bir intihar olur.”
Federico, kadının sözlerinin o korkunç, çıplak gerçeği karşısında gözlerini yumdu. İstasyonun o boğucu sıcaklığına rağmen omurgasından aşağıya buz gibi bir ter damlasının süzüldüğünü hissetti. Margarita haklıydı. O, hiçbir partiye üye olmamıştı, eline hiçbir zaman silah almamıştı; o sadece zeytin ağaçlarına, dolunaya, kısır kadınlara ve çingenelere şarkılar söylemişti. Ama bu şarkılar, diktatörlerin toplarından ve tüfeklerinden daha yıkıcıydı.
[Anlatıcı:] Faşizm, doğası gereği, kontrol edemediği, kalıba sokamadığı ve tek tipleştiremediği her türlü güzelliğe ve özgürlüğe karşı hastalıklı bir nefret duyar. İspanya’daki falanjistler için Lorca, sadece bir şair değildi; o, ortadan kaldırılması gereken ‘Anti-İspanya’nın ta kendisiydi. Onların hayal ettiği İspanya; sessiz, itaatkar, sadece kilise çanlarının ve askeri marşların duyulduğu, siyah ve beyazdan ibaret, ruhsuz bir kışlaydı. Oysa Lorca’nın İspanya’sı; çingenelerin ateş başında söylediği o karmaşık, isyankar ‘Cante Jondo’ydu; kadınların arzuları, köylülerin toprak sevgisi, renklerin, kelimelerin ve cinselliklerin o dizginlenemez taşkınlığıydı. Milliyetçiler, Cumhuriyet’in okullar açarak halkı aydınlatmasını affetmedikleri gibi, Lorca’nın o mavi işçi tulumuyla köylere tiyatro götürmesini de asla affetmemişlerdi. Onların gözünde Lorca, halkın ahlakını bozan ‘kızıl bir ibne’, yabancı ideolojilerin maşasıydı. Şair ise, bu ilkel nefreti anlayamıyor, içindeki o saf hümanizmle dostlukların ve şiirin onu koruyacağına safça inanıyordu. O, sağcı Falanj partisinin kurucusu José Antonio Primo de Rivera ile bile gizlice şiir tartışacak kadar siyasete üstten, insanlık penceresinden bakıyordu. Ancak o yaz, siyasette insanlık perdesi tamamen kapanmıştı. Rasyonel aklın, merhametin ve sanatın askıya alındığı o korkunç an gelmişti. Makine çalışmaya başlamış, dişliler dönmeye koyulmuştu ve o dişlilerin arasında kanı dökülecek olanların isimleri çoktan listelere yazılmıştı.
Federico, gözlerini açtığında, okyanus kadar derin ve kederli bakışlarını Margarita’nın yaşlı yüzüne dikti. İstasyonun devasa cam kubbesinden içeri süzülen bir güneş ışını, ikisinin arasındaki o yoğun toz bulutunu aydınlatıyordu.
“Benim evim Granada, Margarita,” dedi Federico, sesinde artık o az önceki titreme yoktu. Kaderini kabullenmiş, ölümü çoktan kucaklamış bir dervişin o sarsılmaz sakinliğiyle konuşuyordu. Gülümsedi, ama bu gülümseme dudaklarının kenarında acı bir iz bıraktı. “Bu gece trene binip güneye, babamın evine, Huerta de San Vicente’ye gideceğim. Orada, o beyaz duvarların arkasında, yasemin ve portakal çiçeklerinin kokusu altında güvende olurum. Kimse bir şaire kendi evinde, annesinin dizinin dibinde zarar vermez. O toprağın her zeytin ağacı beni tanır, beni korur. Ben sokağın siyasetçisi değilim Margarita, ben sadece bir ozanım.”
Margarita, Federico’nun bu ölümcül naifliği karşısında kelimelerin bittiğini anladı. Bu adam, dünyanın o kaba, mekanik vahşetini hala şiirin o kırılgan zırhıyla durdurabileceğini sanıyordu. Kadın, o an kalbinin fiziksel olarak ikiye yarıldığını hissetti. Bir daha asla Federico’nun o gür sesini duyamayacağını, onun o güzelim oyunlarında sahneye çıkamayacağını, bu istasyonda bıraktığı şeyin aslında kendi hayatının, kendi sanatının en güzel yarısı olduğunu ruhunun en derinlerinde hissetti.
O sırada, Estación del Norte’nin o devasa, yüksek tavanlı boşluğunda kulakları sağır eden bir buhar düdüğü koptu. Devasa siyah lokomotif, yola çıkmadan önce ciğerlerindeki tüm basıncı boşaltıyor, beyaz, sıcak bir buhar bulutu peronun üzerine bir kefen gibi çöküyordu. Kondüktörlerin “¡Viajeros al tren! Yolcular trene!” çığlıkları peronda yankılandı. Kalabalığın paniği daha da arttı, insanlar birbirlerini iterek kompartımanlara doluşmaya başladı.
Margarita, son bir çaresizlikle Federico’nun boynuna sarıldı. Kadının gözyaşları, şairin terli keten ceketinin yakasına aktı. Federico da kollarını ona doladı, burnuna o çok sevdiği sahne makyajı, pudra ve Margarita’nın o tanıdık, zarif lavanta parfümü doldu. İkisi de bu sarılmanın, bir dostluğun, bir dönemin ve Cumhuriyet’in o aydınlık hayallerinin son sarılması olduğunu biliyordu.
Trenin tekerlekleri, o korkunç, metalik gıcırtıyla yerinden yavaşça oynamaya başladığında, Margarita şairin kollarından geri çekildi. Yüzü darmadağındı. Nefes nefese kalmıştı. Gözleri panikle etrafı taradı ve aniden, yıllar önce o kuliste Federico’nun kendi elleriyle bağladığı sol bileğindeki deri ipe kilitlendi.
Boncuk, Margarita’nın bileğinde, sanki yaklaşan o devasa trajediyi hissediyormuşçasına Madrid’in kavurucu sıcağına rağmen buz gibi duruyordu. Kadın, hiçbir şey düşünmeden, tamamen içgüdüsel, vahşi ve koruyucu bir hareketle sağ elinin parmaklarını sol bileğindeki o ince, terden ve yıllardan sertleşmiş deri ipin altına soktu. Gözlerini Federico’nun o hüzünlü yüzünden ayırmadan, parmaklarını şiddetle geriye doğru çekti.
Deri ip, istasyonun o devasa gürültüsünü bile delen keskin bir çat sesiyle koptu.
Trenin hareket düdüğü bir kez daha, daha uzun ve daha ölümcül bir şekilde çalarken, Margarita kopan ipin ucundan kurtulan o mavi cam boncuğu avucunun içine aldı. Vagonun kapısından içeri doğru itilirken, son bir hamleyle öne doğru atıldı ve okyanus mavisi cam boncuğu, Federico’nun iki yana düşmüş, çaresizlik ve korkudan titreyen ellerine şiddetle bıraktı.
BÖLÜM 9: Granada’da İhanet (1936 Ağustos)
Margarita’nın vagon kapısından içeri itilirken son bir hamleyle öne doğru atılıp Federico’nun iki yana düşmüş, çaresizlik ve korkudan titreyen ellerine şiddetle bıraktığı okyanus mavisi cam boncuk, şairin terli avucuna çarptığı saniye, Estación del Norte’nin o devasa, kulakları sağır eden metalik çığlığı zamanın içinde donup kaldı. Kopan ince deri ipin havada çizdiği o kavisli, çaresiz çizgi, sanki İspanya’nın on yıllardır biriktirdiği umutların, Cumhuriyet’in o aydınlık rüyalarının da koptuğu anın somut bir tasviriydi. Vagonun ağır demir kapısı büyük bir gürültüyle kapanırken, lokomotifin bacasından fışkıran o yakıcı, sülfür ve kömür kokan beyaz buhar bulutu, Margarita’nın yaşlı yüzünü, o kahverengi, dehşet dolu gözlerini bir kefen gibi örtüp tamamen görünmez kıldı. Trenin devasa demir tekerlekleri rayların üzerinde gıcırdayarak dönmeye başladı. Her bir dönüş, Federico’nun göğüs kafesine inen balyoz darbeleri gibiydi. Şair, peronun o kirli, isli beton zemininde kaskatı kesilmiş bir halde dururken, avucunun içindeki boncuğun o tanıdık, serin ağırlığına parmaklarını sımsıkı doladı. Yılların dokunuşlarıyla aşınmış cam yüzey, onun sıcak ve titreyen tenine değdikçe, sanki o an istasyondaki tüm o kaosu, panik halinde kaçışan burjuvaları, çığlık atan çocukları ve polis düdüklerini yutuyor, onu kendi içine, mutlak ve dipsiz bir yalnızlığa çekiyordu. Kopuk deri ip parmaklarının arasından sarkıyordu. Federico, okyanusu aşıp kurtuluşa giden trene bakarken, yutkundu. Boğazındaki o kuru, paslı tat, yaklaşan ölümün ve toprağına duyduğu o ölümcül sadakatin tadıydı.
[Anlatıcı:] Takvimler 18 Temmuz 1936’yı gösterdiğinde, İber Yarımadası’nın o yüzyıllardır için için kaynayan, eşitsizliklerle, sınıf kinleriyle ve ideolojik körlüklerle dolu yeraltı mağaraları nihayet büyük bir gürültüyle patladı. General Francisco Franco’nun İspanyol Fas’ından başlattığı askeri isyan, anakaraya bir veba gibi yayıldı. İspanya, tam anlamıyla ortadan ikiye, geri dönüşü olmayan kanlı bir fay hattıyla bölünmüştü. Bir yanda, işçilerin, anarşistlerin, aydınların ve topraksız köylülerin umut bağladığı, ancak kendi içindeki fraksiyon çatışmalarıyla her geçen gün daha da zayıflayan Cumhuriyetçi hükümet; diğer yanda ise ordu, kilise, falanjistler ve monarşistlerin oluşturduğu, ‘Geleneksel İspanya’yı kan ve demirle yeniden kurmaya ant içmiş Milliyetçi cephe vardı. Dünyanın geri kalanı, bu devasa yangını sadece uzaktan, diplomatik bir kayıtsızlıkla izliyordu. Cenevre’de Milletler Cemiyeti koridorlarında takım elbiseli bürokratlar, kendi aralarında ‘Müdahale Etmeme’ anlaşmaları imzalarken; Hitler ve Mussolini, İspanya’yı kendi faşist savaş makineleri için kusursuz bir test alanı, bir laboratuvar olarak görüyor, Milliyetçilere gökyüzünden ölüm kusan uçaklar ve tonlarca cephane yağdırıyordu. Demokrasinin beşiği sayılan Fransa ve İngiltere ise, sırf Sovyetler Birliği’nin İspanya’da güçlenmesinden korktukları için, meşru ve seçilmiş bir hükümetin faşizm tarafından boğazlanmasına göz yumuyordu. O sırada Akdeniz’in öbür ucunda, Roma senatosunda Mussolini kalabalıklara yeni imparatorluk vizyonunu haykırırken; İspanya’nın kurak, sarı ve acımasız topraklarında asıl senatoyu rüzgar, barut ve kan yazıyordu. Şehirler birbiri ardına düşüyor, düştüğü her yerde korkunç bir ‘temizlik’ harekatı başlıyordu. Sendikacılar, öğretmenler, Cumhuriyet’e sempati duyanlar, gece yarıları evlerinden alınıp ‘paseo’ (gezinti) adı verilen o meşhur, geri dönüşü olmayan ölüm yürüyüşlerine çıkarılıyordu. Mezarlık duvarlarının dipleri, uçurum kenarları ve zeytinlikler isimsiz cesetlerle dolup taşıyordu. Faşizmin o tek tip, steril, itaate dayalı mekanizması; sadece silahlara değil, kelimelere, renklere ve özgürlüğe de savaş açmıştı.
Madrid’in o boğucu tren garından ayrılıp, güvenli olduğunu sandığı memleketi Granada’ya, babasının evine ulaşan Federico için zaman, yapışkan ve zehirli bir sıvı gibi akıyordu. Granada, o muazzam Elhamra Sarayı’nın gölgesinde yüzyıllarca üç büyük dinin, sayısız kültürün beşiği olmuş o şiirsel şehir, isyanın daha ilk günlerinde askeri garnizonun ihanetiyle kolayca Milliyetçilerin, yani sağcı güçlerin eline geçmişti. Şehir bir anda devasa bir hapishaneye, bir açık hava mezbahasına dönüşmüştü. Sivil muhafızlar ve mavi gömlekli Falanjist milisler sokaklarda devriye geziyor, sadece listelerdeki isimleri değil, kişisel husumetleri olanları, borçlu olduklarını ya da sadece ‘şüpheli’ görünen herkesi tutukluyordu. Federico’nun Huerta de San Vicente’deki aile evi iki kez aranmış, şair tartaklanmış ve ölümle tehdit edilmişti. Kendi evinde bir gün bile daha kalırsa o zeytinliklerin gölgesinde kanının döküleceğini anlayan Federico, son bir çaresizlikle, paradoksal bir karar vermişti. Şehrin en tanınmış sağcı, Falanjist ailelerinden biri olan, ancak çocuklarıyla uzun yıllara dayanan derin bir edebi dostluğu bulunan Rosales ailesinin evine sığınmıştı. Bir şair, hayatını kurtarmak için onu öldürmek isteyen ideolojinin kendi evlatlarının arasına, fırtınanın tam merkezine, canavarın inine sığınmıştı.
Ağustos ayının on altısı, ikindi vakti. Angulo sokağındaki Rosales ailesine ait gösterişli evin üst katındaki odalardan biri, dışarıdaki o cinnet ortamından izole edilmiş, ancak kendi içinde boğucu bir hapishane hücresine dönüşmüştü. Odanın kalın, ahşap panjurları, Endülüs’ün o acımasız, gözleri kör eden ağustos güneşini dışarıda bırakmak için sımsıkı kapatılmıştı. İçeriye sadece, ahşap ızgaraların arasından süzülen ince, tozlu ışık huzmeleri giriyordu. Odanın içi; yerdeki kalın kilimlerin hapsolmuş yün kokusu, eski ceviz mobilyaların üzerine sürülen balmumu cilası ve Federico’nun bedeninden yayılan o keskin, ekşi korku teriyle ağırlaşmıştı.
Federico, odanın en karanlık köşesinde, işlemeli ahşap bir sandalyeye çökük bir halde oturuyordu. Üzerinde, Madrid’den gelirken giydiği o krem rengi keten ceket yoktu; sadece yakası açık, terden sırılsıklam olmuş beyaz bir gömlek ve koyu renkli bir pantolon vardı. Eskiden her zaman özenle briyantinleyip geriye doğru taradığı kıvırcık saçları şimdi darmadağınık, anlına ve şakaklarına yapışmış durumdaydı. Gözlerinin altı, günlerdir uyuyamamanın, her tıkırtıda, her motor sesinde sıçramanın verdiği o korkunç yorgunlukla kapkara olmuştu. Sokağın dışından, çok uzaklardan gelen boğuk tüfek seslerini, kamyonetlerin parke taşları üzerinde çıkardığı o hırıltılı motor gürültülerini dinliyor, her seste omuzları gayri ihtiyari kasılıyordu.
Şairin sağ eli, göğsünün tam üzerinde, gömleğinin kumaşını sıkıca avuçlamıştı. Parmaklarının arasında, Margarita’nın o istasyonda ellerine bıraktığı kopuk deri ipli mavi cam boncuk vardı. O boncuğu, Rosaleslerin evine sığındığından beri bir an olsun elinden bırakmamıştı. Camın o pürüzsüz yüzeyi, günlerdir süren o yoğun temasla adeta Federico’nun kendi vücut ısısına, kendi hücrelerine entegre olmuş gibiydi. Başparmağıyla boncuğun ortasındaki o sarı hareyi okşarken, zihni kendi iradesi dışında geçmişin anılarıyla bugün arasındaki o korkunç uçurumda gidip geliyordu. Bu küçük cam kütlesi, ona Cadaqués’in o tuzlu, sert rüzgarını, Langston Hughes’un Harlem’deki o derin cazını, Dolores’in Madrid meyhanesinde o ölümcül sesiyle toprağı dövdüğü geceyi hatırlatıyordu. O boncuk, dünyanın o güzel, kederli ama yaşam dolu ritmiydi. Oysa şimdi, pencerelerin ardındaki Granada sokaklarında ritim yoktu; sadece postal seslerinin mekanik, merhametsiz ve tekdüze marşı vardı.
O sırada, evin alt katından, Angulo sokağına bakan ana giriş kapısının önünden o korkunç, yürek donduran sesler yükselmeye başladı. Önce, ağır motorlu iki aracın sokağın taşlarına sürterek durma sesi geldi. Ardından araçların kapıları şiddetle çarpılarak açıldı. Federico’nun nefesi boğazında düğümlendi. Sandalyede kaskatı kesildi. Gözleri, karanlık odanın kapısına doğru faltaşı gibi açıldı. Kalbi, göğüs kafesini kıracakmış gibi çılgınca bir hızla atmaya başladı: Güm. Güm. Güm. Sağ eli refleks olarak daha da sıkılaştı, mavi cam boncuğun kenarları parmak etlerine gömüldü.
Aşağıdan ağır, demir çivili postalların ahşap zemine vuran, tüm evi sarsan adımları duyuldu. Sonra, tiz ve emredici bir bağırtı koptu. Evin hizmetçisinin çaresiz çığlığı, ağır bir tokat sesiyle kesildi. Ahşap merdivenler, yukarı doğru hücum eden kalabalığın ağırlığı altında acıyla gıcırdıyordu. Canavar, ini bulmuştu.
[Anlatıcı:] İhanet, faşizmin en çok beslendiği, onun damarlarını şişiren en kara kanıdır. İspanya’da İç Savaş’ın o ilk aylarında, komşu komşuyu, kardeş kardeşi isimsiz ihbar mektuplarıyla ölüme gönderiyordu. Korku, tüm ahlaki değerleri yiyip bitiren bir asit gibi toplumu çürütmüştü. Federico’nun saklandığı yerin açığa çıkması da bu çürümenin bir sonucuydu. İhbarı kimin yaptığı tam olarak hiçbir zaman bilinemeyecek olsa da, o merdivenleri ağır postallarıyla tırmanan adamın kimliği, İspanya’nın o karanlık tarihine bir pas lekesi gibi kazınacaktı: Ramón Ruiz Alonso. Eski bir milletvekili, hırslı, acımasız ve iktidar gücüne tapınan bir Katolik muhafazakar. Ruiz Alonso, yeni kurulan düzende kendine sağlam bir yer açmak, şöhretini kanla cilalamak için ‘en büyük av’ın peşine düşmüştü. O ve onun gibiler için Lorca’nın yazdığı o incelikli şiirlerin, tiyatro oyunlarının hiçbir anlamı yoktu. Onların gözünde Lorca; Rusya’dan telsizle emir alan bir casus, halkın ahlakını zehirleyen dejenere bir figür, İspanya’nın o sözde kutsal geleneklerine hakaret eden bir ‘kızıl şair’di. Ruiz Alonso’nun zihnindeki bu hastalıklı paranoya, faşist ideolojinin entelektüel derinlikten ne kadar yoksun, kaba bir güç tapıncı olduğunun en net kanıtıydı. Onlar, şairin kelimelerini anlayamadıkları için o kelimeleri yok etmeyi seçmişlerdi. Roma’nın arenalarında gladyatörlerin kanıyla sarhoş olan kalabalıkların o ilkel vahşeti, yirminci yüzyılın Granada’sında siyah gömlekler ve beylik tabancaları kuşanmış olarak yeniden dirilmişti.
Odanın kilitli ahşap kapısı, dışarıdan indirilen korkunç bir tekme darbesiyle sarsıldı. Menteşeler acı bir çatırtıyla yerinden oynadı. Federico, olduğu yerde büzüşmüş, terden sırılsıklam olmuş dudakları aralanmış, ancak gırtlağından tek bir ses bile çıkmamıştı. İkinci tekme, kapının kilidini tamamen parçaladı. Kalın meşe kapı, duvara çarparak büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı.
İçeriye dolan koridorun ışığı, odanın o tozlu, ağır karanlığını bir ustura gibi kesti. Kapı eşiğinde, omuzları geniş, boynu kısa ve kalın, yüzünde ter ve acımasız bir zaferin sırıtan ifadesiyle Ramón Ruiz Alonso duruyordu. Üzerinde, Falanjistlerin o meşhur, ölümü ve itaati simgeleyen siyah gömleği vardı; kolları sıvanmış, belindeki kalın deri palaskada mat siyah bir beylik tabancası asılıydı. Arkasında, ellerinde tüfekleriyle bekleyen, yüzleri gölgede kalmış üç silahlı milis daha vardı. Odadaki o ince lavanta ve balmumu kokusu, anında yerini bu adamların taşıdığı ağır ter, barut ve deri kokusuna bıraktı.
Ruiz Alonso, çizmelerinin altındaki ahşap zemini bilerek, ezerek gıcırdatarak adımını içeri attı. Gözleri, karanlık köşede sandalyeye sinmiş olan şairi bulduğunda, dudaklarındaki o kibirli sırıtış daha da genişledi. Sağ elini yavaşça belindeki tabancanın kabzasına yerleştirdi.
“Kızılların şairi!” diye kükredi Ruiz Alonso, sesi odanın duvarlarına çarpıp Federico’nun kulaklarında patlarken. Ses tonunda, yılların aşağılık kompleksinin, o büyük, erişilemez entelektüel dünyaya duyduğu kinin kustuğu zehir vardı. “Ne o? Saklanacak delik mi bulamadın kendine? Rosaleslerin evine girerek bizi kandırabileceğini mi sandın, dejenere köpek!”
Federico yavaşça, titreyen bacaklarının üzerinde ayağa kalktı. Yüzü bembeyazdı, dudakları kağıt gibi solmuştu. O an, bütün kelimeleri, bütün dizeleri onu terk etmişti. Ölüm, kapısında bir metafor olarak değil; siyah gömlekli, ter kokan etten ve kemikten bir makine olarak duruyordu. Sağ elini refleks olarak göğüs hizasına çekmiş, o mavi cam boncuğu avucunun en gizli, en karanlık noktasına hapsetmişti. Kopuk deri ipin ince ucu, parmaklarının arasından aşağı doğru cansız bir şekilde sarkıyordu.
“Radyoyla Moskova’ya casusluk yaptığını biliyoruz!” diye devam etti Ruiz Alonso, şaire doğru ağır, tahrip edici adımlarla yaklaşırken. “Bize anlattılar. Çingeneleri, orospuları ve o pis anarşistleri ayaklandırmak için yazdığın o iğrenç oyunlarını, o şiirlerini biliyoruz. Senin o yaldızlı kelimelerin bitti artık Lorca. İspanya’yı temizliyoruz.”
Federico, adamın o tükürükler saçan, nefret dolu yüzüne baktı. Dudaklarını araladı, bir şeyler söylemek, kendini savunmak, bu absürt casusluk iddialarına karşı koymak istedi ama sesi çıkmadı. Boğazı kilitlenmişti. O, sadece toprağın ve acının dilini biliyordu; faşizmin bu kör, sağır ve anlamsız nefret dili ona tamamen yabancıydı. Kendi ülkesinin, kendi Endülüs’ünün onu böylesine kusabileceği ihtimali, ölmekten daha çok canını yakıyordu.
Titreyen avucunda sıktığı mavi boncuk, parmaklarının o korkunç baskısıyla adeta kırılacakmış gibi çatırdıyor, camın o kadim soğukluğu şairin ateş gibi yanan teninde tuhaf bir kontrast yaratıyordu. Federico’nun parmak eklemleri sıkmaktan bembeyaz kesilmişti ve avucunun kenarından o mavi camın içindeki sarı harenin küçücük bir kısmı ışıkta hafifçe parlıyordu.
Ruiz Alonso, şairin o çaresiz, sessiz ve boyun eğen hali karşısında tam bir güç zehirlenmesi yaşıyordu. Federico ile arasındaki son bir metrelik mesafeyi de kapatıp onun tam karşısına dikildi. Siyah gömleğinden yayılan o ekşi ter kokusu, Federico’nun midesini bulandırdı. Alonso’nun gözleri, şairin yüzündeki o korkuyu bir şarap gibi yudumlarken, aniden Federico’nun göğsüne doğru kasılmış, titreyen ve bir şeyi umutsuzca saklamaya çalışan o sıkılı avuca takıldı.
Karanlık köşeden sızan ince ışık, Federico’nun parmaklarının arasından hafifçe görünen o mavi cama ve sallanan deri ipe vurmuştu.
“O elindeki ne?” diye sordu Ruiz Alonso, kaşlarını çatarak. Sesindeki o kükreyen ton aniden yerini kaba bir meraka, alaycı bir şüpheye bıraktı. “Bir casus kod listesi mi? Yoksa o çingene fahişelerden aldığın bir büyü mü?”
Federico irkildi. Geriye doğru bir adım atmak istedi ama bacakları onu taşımadı. Avucunu daha da sıkarak boncuğu tamamen gizlemeye çalıştı ama artık çok geçti. O boncuk, onun sadece bir nesnesi değil, tüm geçmişi, ruhu, sığınacak son ve tek kalesiydi.
Ruiz Alonso sırıtarak yaklaştı. Sol elini, o kalın, kıllı ve nasırlı parmaklarını tıpkı bir yengecin kıskaçları gibi şiddetle ileri doğru uzattı. Federico’nun o narin, ince uzun piyanist parmaklarını zorla, acımasızca, bileğini burkarak açtı. Şairin ağzından ince, boğuk bir acı inlemesi kaçtı.
Açılan avucun ortasında, terden sırılsıklam olmuş, yüzyılların okyanus mavisi hüznünü ve Cadaqués rüzgarlarının anısını taşıyan cam boncuk, savunmasız ve çıplak bir şekilde duruyordu.
Ruiz Alonso, yüzünde o iğrenç, zafer sarhoşu sırıtışıyla, boncuğu Federico’nun avcundan tek bir vahşi hamleyle çekip aldı.
BÖLÜM 10: Zeytin Ağaçlarının Altında (1936 Ağustos)
Ruiz Alonso, yüzünde o iğrenç, zafer sarhoşu sırıtışıyla, boncuğu Federico’nun avcundan tek bir vahşi hamleyle çekip aldığı an, odanın o ağır ve tozlu havası adeta dondu. Alonso’nun kalın, nasırlaşmış ve terden parlayan parmakları, Federico’nun ruhunun en derin köşelerini, Endülüs’ün asırlık kederini ve okyanus ötesinden taşıdığı evrensel kardeşlik bağını simgeleyen bu narin mavi cam kütlesini, iğrenç bir böceği ezercesine kaba bir güçle kavradı. Camın o kadim, pürüzsüz yüzeyi, eski milletvekilinin kaba avcunda, tıpkı İspanya’nın o günlerde faşizmin postal izleri altında ezilen ruhu gibi savunmasızdı. Alonso, elindeki bu küçük, ortasında sarı bir hare bulunan ve hafifçe ışıldayan nesneye küçümseyen, ahlaksız bir bakış fırlattı. Onun gözünde bu eşya, ne bir şairin varoluşsal çapası ne de asırlık bir tılsımdı; onun hastalıklı, komplo teorileriyle yıkanmış zihninde bu, basit, değersiz ve belki de sapkın bir pagan adetiydi. Dudaklarını alaycı bir şekilde büzerek boncuğu göz hizasına kaldırdı, ardından boğuk bir kahkaha patlattı. “Bu çingene çöpleri seni kurtaramaz Lorca!” diye gürledi, sesi odanın ahşap duvarlarında çınlayarak yankılandı. Cümlesini bitirir bitirmez, elindeki o paha biçilemez anı kütlesini, sanki zehirli bir yılanı elinden atıyormuşçasına büyük bir umursamazlıkla, odanın kapısında dikilen ve tüfeğini sıkıca kavramış olan genç, terlemiş muhafız Juan’a doğru havadan fırlattı. Juan, içgüdüsel bir refleksle tüfeğini tek eline alarak diğer eliyle havada süzülen bu küçük mavi kütleyi havada yakaladı. Boncuk, saniyeler öncesine kadar şairin çaresiz sıcaklığıyla ılımışken, şimdi bu genç ve beyni yıkanmış muhafızın şaşkın, titreyen avcuna sertçe çarptı.
[Anlatıcı:] Ağustos sıcağı, İspanya’nın üzerine sadece meteorolojik bir cehennem değil, siyasi bir kefen gibi serilmişti. 1936’nın o kanlı yazında, Akdeniz’in o tatlı rüzgarları yerini ölümün, barutun ve çürüyen cesetlerin ağır, metalik kokusuna bırakmıştı. Avrupa’nın geri kalanı kendi konforlu, diplomatik salonlarında sahte barış anlaşmaları imzalarken; Roma senatosunda ya da Berlin’deki Reichstag’da hararetli tartışmaların ve faşist nutukların yaşandığı o mekanik çağdan çok uzakta, İspanya’nın bu kurak, zeytin ağaçlarıyla kaplı topraklarında asıl senatoyu rüzgar ve kan yazıyordu. Uluslararası toplum, ‘Müdahale Etmeme’ komitelerinin o ikiyüzlü perdesi arkasına saklanarak İspanya’daki bu muazzam kıyıma gözlerini kapatmıştı. Londra ve Paris, Sovyetler Birliği’nin İber Yarımadası’nda nüfuz kazanmasından o kadar korkuyordu ki, General Franco’nun isyancı ordularının meşru bir Cumhuriyeti boğazlamasına, Hitler’in Condor Lejyonu’nun gökyüzünden ölüm kusmasına sessiz kalmayı tercih etmişlerdi. Faşizm, bu sessizlikten aldığı cesaretle İspanya’nın her bir köşesini devasa bir mezbahaya çeviriyordu. Granada şehri, bu kıyımın en sembolik ve en acımasız sahnelerinden biriydi. Viznar ve Alfacar arasındaki o uçurumlar, vadiler ve asırlık zeytinlikler, geceleri kamyonet kasalarında taşınan binlerce isimsiz insanın, öğretmenlerin, sendikacıların, doktorların ve köylülerin toplu mezarına dönüşmüştü. Diktatörlük rejimleri, sadece silahlara veya topraklara değil, her şeyden çok kelimelere, renklere ve insan zihninin o kontrol edilemez uçsuz bucaksız özgürlüğüne düşmandı. Lorca’nın varlığı, işte bu yüzden onlar için cephedeki binlerce tüfekten daha tehlikeliydi. O, İspanya’nın o çok kültürlü, kanayan, şarkı söyleyen ve boyun eğmeyen asıl ruhuydu. Ve şimdi, o ruh, dünyanın en büyük şairlerinden biri olarak, gece yarısı bir zeytinliğe doğru son yürüyüşüne çıkarılmak üzere hücreden alınıyordu. Bedeni hiçbir zaman bulunamayacak, o ıssız vadiye karışıp toprağın bir parçası olacaktı; ancak onun dizeleri, onu vuran tiranların tanklarından, heykellerinden ve yalanlarından çok daha uzun yaşayacaktı.
Genç muhafız Juan, avcunun içine düşen bu küçük, mavi cam boncuğa bakarken, etrafında dönüp duran o vahşi kasırganın ortasında bir anlığına zamanın durduğunu hissetti. O, sadece on sekiz yaşındaydı. Yüzünde hala çocukluğun o yumuşak hatları vardı, ancak üzerindeki o kaba, siyah Falanjist üniforması ve omuzuna astığı ağır Mauser tüfeği, onu yaşından çok daha yaşlı, acımasız bir ölüm makinesine dönüştürmek için tasarlanmıştı. Juan, boncuğu avcunda sıktı. Camın yüzeyi, Lorca’nın terini ve korkusunu hala taşıyordu. O küçük sarı hare, Juan’ın gözlerinin içine bakıyor, ona köylerinde ninesinin anlattığı o kadim efsaneleri, gökyüzünün masumiyetini ve İspanya’nın o unutulmuş, barışçıl günlerini fısıldıyor gibiydi. Odadan yaka paça çıkarılan, merdivenlerden aşağı sürüklenen Federico’nun o inleyen, çaresiz sesi kulaklarına dolduğunda, Juan boncuğu hızla ve gizlice kendi pantolonunun cebine, o kaba kumaşın karanlığına itti.
Saatler sonra, gece en zifiri, en sessiz ve en sağır edici karanlığına büründüğünde, La Colonia adı verilen ve eskiden çocukların tatil kampı olarak kullandığı, şimdi ise derme çatma bir ölüm hücresine dönüştürülmüş o binanın önünde bir kamyonet durdu. Motorun o hırıltılı, mekanik öksürüğü, Sierra Nevada dağlarının eteklerindeki çam ağaçlarının arasında yankılandı. Ağustos gecesinin havası tuhaf bir şekilde serinlemiş, gökyüzünde bulutların ardına saklanan o solgun, Endülüs’ün efsanevi ayı, sanki birazdan yaşanacak trajediye şahitlik etmemek için yüzünü gizlemişti.
Federico, kollarından çekiştirilerek binadan dışarı çıkarıldığında, ayakları onu taşımakta zorlanıyordu. Keten gömleği yırtılmış, yüzü aldığı darbelerden dolayı morarmış, dudakları patlamıştı. Ancak fiziksel acıdan ziyade, ruhunu kaplayan o devasa, varoluşsal dehşet onu tüketmişti. Kamyonetin açık kasasına doğru itildiğinde, orada yalnız olmadığını gördü. Kasanın soğuk, paslı zemininde, elleri arkalarından kaba iplerle bağlanmış üç kişi daha vardı. Bunlar, Cumhuriyetçi anarşist cephenin cesur matadorları Joaquín Arcollas ve Francisco Galadí ile bir bacağı ahşap protezli olan, ömrünü çocuklara okuma yazma öğretmeye adamış yoksul köy öğretmeni Dióscoro Galindo’ydu. Topal öğretmen, kamyonetin kasasında dengesini bulmaya çalışırken acı içinde inliyor, iki anarşist matador ise ölüme giden bir boğanın o sessiz, mağrur ve boyun eğmez gururuyla dikilmeye çalışıyordu.
Juan, kamyonetin arkasına, bu dört idama mahkum adamın hemen karşısına, elinde tüfeğiyle oturdu. Kamyonet sarsılarak hareket ettiğinde, tekerleklerin altından fırlayan çakıl taşlarının sesi, gecenin sessizliğini bir ustura gibi kesiyordu. Viznar yolu, ince, dolambaçlı ve iki yanı asırlık zeytin ağaçlarıyla çevrili bir ölüm koridoruydu. Yolculuk boyunca kimse konuşmadı. Rüzgar, Federico’nun darmadağın olmuş saçlarını uçuruyor, yüzüne o çok sevdiği, uğruna şiirler yazdığı Endülüs toprağının kuru, tozlu kokusunu taşıyordu. Şair, gözlerini karşısında oturan genç muhafız Juan’a dikti. Juan, bu derin, okyanus gibi hüzünlü bakışlar karşısında gözlerini kaçırmak zorunda kaldı. O an, Juan’ın cebindeki mavi cam boncuk, sanki cehennem ateşinde dövülmüş bir demir parçası gibi bacağını yakmaya başladı. O boncuk, Federico’nun kalbiydi, onun ritmiydi; ve şimdi Juan, o kalbi durduracak olan mangada yer alıyordu.
Topal öğretmen Dióscoro, kamyonetin sert bir virajı dönüşüyle Federico’ya doğru savruldu. Şair, elleri bağlı olmasına rağmen omuzlarıyla yaşlı adama destek oldu. “Korkma Maestro,” diye fısıldadı Federico, sesi rüzgarın uğultusu arasında zar zor duyulan, kırık bir melodi gibiydi. “Kelimeler… kelimeler kurşun geçirmiyor. Bizi toprağa gömecekler ama biz zaten o toprağın ta kendisiyiz.”
Öğretmen, gözyaşları içinde başını salladı. Anarşist matadorlar ise gözlerini ufka, ölümün onları beklediği o karanlık çizgiye dikmişlerdi.
Kamyonet, Fuente Grande (Büyük Kaynak) olarak bilinen, ancak halk arasında o günden sonra “Gözyaşı Çeşmesi” (Fuente de las Lágrimas) olarak anılacak olan pınarın yakınlarındaki ıssız bir zeytinlikte durdu. Motor susturuldu. Sadece cırcır böceklerinin o hiç bitmeyen, çıldırtıcı korosu ve rüzgarın zeytin yaprakları arasındaki o hışırtılı fısıltısı duyuluyordu.
“İnin aşağı! Yürüyün!” diye bağırdı komutan, elindeki feneri kasanın içine doğru tutarak. Göz kamaştırıcı ışık, dört adamın yorgun, terli ve ölüme çoktan teslim olmuş yüzlerini aydınlattı.
Federico, kamyonetten atladığında, ayakları o çok sevdiği, şiirlerinde binlerce kez anlattığı Endülüs toprağına bastı. Toprak sıcaktı. Kuru otların, ezilmiş yaban kekiğinin ve tozun kokusu ciğerlerine doldu. Bu, onun çocukluğunun kokusuydu. Piyanosunun tuşlarında aradığı ritmin, çingene Dolores’in ağıt yaktığı sahnenin, Cadaqués’in arduvaz kayalarının ardında yatan asıl anavatanın kokusuydu.
[Anlatıcı:] Faşizmin ölüm mangaları, işlerini her zaman gecenin en karanlık saatlerinde, güneşin o aydınlatıcı, şahitlik eden ışığından kaçarak yaparlardı. Ancak o gece, doğa bile bu cinayete sessiz kalamamış, gökyüzündeki bulutlar yavaşça dağılarak o meşhur, Lorca’nın şiirlerinin baş aktörü olan gümüş rengi Endülüs ayını ortaya çıkarmıştı. Ay ışığı, zeytin ağaçlarının o kıvrımlı, acı çeken insan bedenlerini andıran gövdelerine vuruyor, zeytinliğin zemininde devasa, siyah ve hareketli gölgeler yaratıyordu. Roma İmparatorluğu’nun o ihtişamlı arenalarında ölümü selamlayan gladyatörlerin aksine, bu yirminci yüzyıl trajedisinde hiçbir ihtişam, hiçbir seyirci yoktu. Sadece saf, bürokratik ve mekanik bir yok etme arzusu vardı. Lorca ve yanındaki üç yoldaşı, sadece kendi bedenleriyle değil, temsil ettikleri o aydınlık, özgür ve çok sesli İspanya vizyonuyla birlikte o zeytinliğe gömülmek isteniyordu. Avrupa’nın entelektüel tarihi, bu zeytinlikte atılacak olan kurşunlarla geri dönülemez bir şekilde yaralanacak, İkinci Dünya Savaşı’nın o devasa kıyımına giden yolda, insanlığın vicdanı burada, bu ıssız Endülüs vadisinde çoktan infaz edilmiş olacaktı.
Dört mahkum, zeytin ağaçlarının önünde, sırtları uçuruma dönük bir şekilde yan yana dizildi. Topal öğretmen ayakta durmakta zorlanıyor, matadorlar ise omuz omuza vermiş, namlulara bakıyordu. Federico’nun yüzü, ay ışığının altında bembeyaz bir mermer heykeli andırıyordu. Artık ağlamıyordu. İçindeki o devasa korku, yerini evrenin o sonsuz akışına teslim olmuş, trans halinde bir kabullenişe bırakmıştı. O, kendi yazdığı trajedilerin başrolüne dönüşmüştü.
İnfaz mangası, mahkumların tam karşısında, yaklaşık on adım mesafede tek bir hat halinde dizildi. Juan, manganın en solundaydı. Elleri titriyor, tüfeğinin o soğuk, metalik kabzasını kavramakta zorlanıyordu. Namluyu kaldırması gerekiyordu, ama kolları sanki kurşunla doldurulmuş gibi ağırdı. Komutanın “Hazır ol!” emri, zeytinlikte buz gibi yankılandı. Silahların mekanizmaları aynı anda çekildi, o korkunç çıt-çıt sesi gecenin sessizliğini yırttı.
Juan, tüfeğini omzuna yerleştirirken, nişangahın ucundan Federico’nun o solgun yüzüne baktı. Şairin gözleri Juan’ı buldu. O bakışta hiçbir kin, hiçbir nefret yoktu. Sadece, bir insanın diğerine duyabileceği o evrensel, affedici ve sonsuz bir acıma vardı. Juan, o an nefes alamadığını hissetti. Cebindeki o mavi cam boncuk, tenini dağlıyordu. Bu adam bir casus değildi. Bu adam bir canavar değildi. Bu adam, ninesinin şarkılarını yazan, İspanya’nın kalbini kağıda döken ruhun ta kendisiydi.
Juan’ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Tüfeğini omzunda sabit tutmaya çalışırken, zihni korkunç bir isyanla çalkalanıyordu. Emirlere karşı gelirse, o da saniyeler içinde o zeytin ağacının dibine devrilecekti. Ama bu adamın, bu şairin kalbini, o boncuğu kendisinde tutarak bir hırsız, bir katil olarak yaşamaya devam edemezdi.
“Nişan al!” emri havayı yardı.
Juan, manganın o kuralcı, mekanik disiplinini bir saniyeliğine bozdu. Tüfeğini hafifçe aşağı indirdi, sol elini hızla ve titreyerek pantolonunun cebine soktu. Parmakları o sıcak, pürüzsüz camı buldu. Tüm cesaretini, içindeki o son insanlık kırıntısını toplayarak, sıradan bir adım öne çıktı. Komutanın ona doğru öfkeyle döneceğini, bağıracağını umursamadı bile. Juan, bir hayalet gibi, sessizce ve hızla Federico’ya doğru birkaç adım yaklaştı. Herkesin şaşkın bakışları arasında, sanki şairin duruşunu düzeltiyormuş, ya da ona son bir eziyet ediyormuş gibi yaparak elini Federico’nun parçalanmış, tozlu gömleğinin altına, pantolonunun cebine doğru uzattı.
Genç muhafız, avcunda tuttuğu, şairin kendi teninin ısısıyla, Harlem cazının ritmiyle ve Cadaqués’in anılarıyla dolu o mavi cam boncuğu, Federico’nun cebinin karanlığına usulca kaydırdı.
Federico, bu beklenmedik dokunuş karşısında hafifçe irkildi. Cebine kayan o serin, ağır ve tanıdık camın varlığını hissettiğinde, gözleri büyüdü. Juan’ın ter ve yaş dolu gözlerine baktı. O küçük an, o birkaç saniyelik zaman dilimi, faşizmin tüm o ölümcül karanlığını delen tek bir ışık huzmesiydi. Federico, Juan’a minnetle, derin bir teşekkürle baktı. Bu genç adam, ona sadece bir cam parçasını geri vermemiş; ona insanlığın, ne kadar karanlık olursa olsun, bir köşede her zaman bir nabız gibi atacağını kanıtlamıştı.
Juan hızla geri çekildi, yerine geçti ve tüfeğini titreyerek tekrar omzuna yerleştirdi.
Federico, göğsünü hafifçe öne çıkardı. Cebindeki o tılsımın, o mavi boncuğun ağırlığı bacağında dururken, başını yavaşça yukarı, gökyüzüne kaldırdı. Bulutların arasından tamamen çıkmış olan Endülüs’ün o efsanevi, solgun ayına son kez gülümsedi. Ayın ışığı, şairin yüzünü adeta kutsal bir hale gibi aydınlatıyordu. Gözlerini kapattı, dudakları yavaşça aralandı. Kendi şiirinden, yıllar önce ölümün o soğuk nefesini ensesinde hissederek yazdığı o dizelerden biri, fısıltı halinde zeytinliğin sessizliğine karıştı:
“Fakat uyandığımda, ölüler ağlıyordu…”
“Ateş!” komutu zeytinlikte adeta gök gürültüsü gibi yankılandı.
Onlarca tüfekten aynı anda çıkan namlu alevleri, geceyi turuncu ve sarı bir cehenneme boyadı. Kurşunların havayı yırtarak etleri ve kemikleri parçalayan o sağır edici, ıslıklı sesi vadide birbirine karıştı. Federico’nun bedeni, aldığı darbelerin korkunç ivmesiyle şiddetle geriye doğru sarsıldı. İçinde kelimelerin, ninnilerin, piyano notalarının ve o devasa evrensel sevginin barındığı göğüs kafesi parçalandı.
Federico, yavaşça, adeta ağır çekimde bir tiyatro sahnesinde kapanan perdenin o zarif hüznüyle dizlerinin üzerine yığıldı. Yanındaki matadorlar ve öğretmen çoktan cansız bir şekilde yere çarpmıştı. Şairin başı öne düştü, gözleri toprağı buldu ve bedeni, o çok sevdiği, ruhunu adadığı Endülüs toprağının üzerine, kurumuş otların arasına yığıldı. Kanı, hızla İspanya’nın kuru ve çatlamış toprağına karışmaya, asırlık zeytin ağacının köklerine doğru sızmaya başladı.
Şairin bedeni toprağa çarptığı o şiddetli sarsıntı anında, Juan’ın az önce gizlice bıraktığı o mavi cam boncuk, Federico’nun yırtık pantolonunun cebinden yuvarlandı. Kanla lekelenmiş, kurumuş toprağın üzerinde birkaç tur attı ve Federico’nun cansız elinin sadece birkaç santim uzağında, ay ışığının tam altında durdu.
İnfaz mangası, silahlarından yükselen acı barut dumanının ardında birkaç dakika boyunca sessizce bekledi. Ardından komutanın kısa, ruhsuz bir işaretiyle arkalarını döndüler. Kamyonetin motoru tekrar o hırıltılı öksürükle çalıştı, tekerlekler çakılları ezdi ve ölüm mangası, ardında İspanya’nın en büyük yarasını bırakarak Viznar yolunun karanlığında kayboldu.
Gecenin o sağır edici sessizliği, cırcır böceklerinin ürkek ritmiyle yeniden zeytinliğe çökerken; dakikalar sonra, birkaç on metre ötedeki sık dikenli çalılıkların arasında hafif bir hışırtı duyuldu. Bu kanlı ayini başından beri nefesini tutarak, dehşetten büyümüş gözleriyle izleyen, on yaşlarında, çıplak ayaklı, üzeri yırtık pırtık çuval bezinden kıyafetler içindeki küçük bir köylü çocuğu, saklandığı yerden yavaşça sürünerek dışarı çıktı. Çocuğun yüzü toz ve toprak içindeydi, burnuna dolan o yoğun, metalik taze kan ve sıcak barut kokusu genzini yakıyordu.
Çocuk, ay ışığının aydınlattığı o korkunç manzaraya, yerde yatan dört cansız bedene doğru titreyerek, sessiz ve ürkek adımlarla yaklaştı. Bakışları, Federico’nun o huzurlu, uyuyormuş gibi görünen solgun yüzüne takıldı. Ardından, şairin cansız elinin hemen ilerisinde, toprağın üzerinde parlayan, ay ışığını emerek içindeki sarı hareyle adeta canlı bir göz gibi ona bakan o mavi nesneyi gördü.
Çocuk, yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Etrafındaki ölümün, kanın ve şiddetin ortasında, bu küçük cam parçasının güzelliği onu büyülemişti. Titreyen, incecik ve toprağa bulanmış parmaklarını yavaşça uzattı. Küçük köylü çocuğu, okyanus mavisi cam boncuğu o kanlı toprağın üzerinden usulca alıp avucunun içine yerleştirdiği ve o soğuk camın yüzeyi çocuğun kirli, titreyen tenine temas ettiği o saniyede; hikaye, başka bir asırda, başka bir elde yeniden kanamaya başlamak üzere sonsuzluğa devroldu.
BÖLÜM 10: Zeytin Ağaçlarının Altında (1936 Ağustos)
Ruiz Alonso, yüzünde o iğrenç, zafer sarhoşu sırıtışıyla, boncuğu Federico’nun avcundan tek bir vahşi hamleyle çekip aldığı an, odanın o ağır ve tozlu havası adeta dondu. Alonso’nun kalın, nasırlaşmış ve terden parlayan parmakları, Federico’nun ruhunun en derin köşelerini, Endülüs’ün asırlık kederini ve okyanus ötesinden taşıdığı evrensel kardeşlik bağını simgeleyen bu narin mavi cam kütlesini, iğrenç bir böceği ezercesine kaba bir güçle kavradı. Camın o kadim, pürüzsüz yüzeyi, eski milletvekilinin kaba avcunda, tıpkı İspanya’nın o günlerde faşizmin postal izleri altında ezilen ruhu gibi savunmasızdı. Alonso, elindeki bu küçük, ortasında sarı bir hare bulunan ve hafifçe ışıldayan nesneye küçümseyen, ahlaksız bir bakış fırlattı.
“Bu çingene çöpleri seni kurtaramaz,” diye gürledi Ruiz Alonso, sesi odanın ahşap duvarlarında çınlayarak yankılandı. Cümlesini bitirir bitirmez, elindeki o paha biçilemez anı kütlesini, sanki zehirli bir yılanı elinden atıyormuşçasına büyük bir umursamazlıkla, odanın kapısında dikilen ve tüfeğini sıkıca kavramış olan genç, terlemiş muhafız Juan’a doğru havadan fırlattı.
Mavi cam boncuk, odanın o tozlu ve loş ışığında kısacık bir kavis çizerek uçtu. Genç muhafız Juan, içgüdüsel bir refleksle tüfeğini tek eline alarak diğer eliyle havada süzülen bu küçük mavi kütleyi havada yakaladı. Boncuk, saniyeler öncesine kadar şairin çaresiz sıcaklığıyla ılımışken, şimdi bu genç ve beyni yıkanmış muhafızın şaşkın, titreyen avcuna sertçe çarptı.
Juan, avucunun içine düşen bu küçük, mavi cam boncuğa bakarken, etrafında dönüp duran o vahşi kasırganın ortasında bir anlığına zamanın durduğunu hissetti. O, sadece on sekiz yaşındaydı. Yüzünde hala çocukluğun o yumuşak hatları vardı, ancak üzerindeki o kaba, siyah Falanjist üniforması ve omzuna astığı ağır Mauser tüfeği, onu yaşından çok daha yaşlı, acımasız bir ölüm makinesine dönüştürmek için tasarlanmıştı. Juan, boncuğu avucunda sıktı. Camın yüzeyi, Federico’nun terini ve o korkunç saniyelerde yaşadığı dehşeti hala taşıyordu. O küçük sarı hare, Juan’ın gözlerinin içine bakıyor, ona köylerinde ninesinin anlattığı o kadim efsaneleri, gökyüzünün masumiyetini ve İspanya’nın o unutulmuş, barışçıl günlerini fısıldıyor gibiydi. Odadan yaka paça çıkarılan, merdivenlerden aşağı sürüklenen Federico’nun o inleyen, çaresiz sesi kulaklarına dolduğunda, Juan etrafındaki komutanlarının sert bakışlarından çekinerek boncuğu hızla ve gizlice kendi pantolonunun cebine, o kaba kumaşın karanlığına itti.
[Anlatıcı:] Ağustos sıcağı, İspanya’nın üzerine sadece meteorolojik bir cehennem değil, siyasi bir kefen gibi serilmişti. 1936’nın o kanlı yazında, Akdeniz’in o tatlı rüzgarları yerini ölümün, barutun ve çürüyen cesetlerin ağır, metalik kokusuna bırakmıştı. Avrupa’nın geri kalanı kendi konforlu, diplomatik salonlarında sahte barış anlaşmaları imzalarken; Roma senatosunda hararetli tartışmaların yaşandığı antik çağlardan çok uzakta, bu kurak topraklarda asıl senatoyu rüzgar ve kan yazıyordu. Uluslararası toplum, ‘Müdahale Etmeme’ komitelerinin o ikiyüzlü perdesi arkasına saklanarak İspanya’daki bu muazzam kıyıma, bu kültürel soykırıma gözlerini kapatmıştı. Londra ve Paris, Sovyetler Birliği’nin İber Yarımadası’nda nüfuz kazanmasından o kadar korkuyordu ki, General Franco’nun isyancı ordularının meşru bir Cumhuriyeti boğazlamasına, faşizmin gökyüzünden ölüm kusmasına sessiz kalmayı tercih etmişlerdi. Faşizm, bu sessizlikten aldığı cesaretle İspanya’nın her bir köşesini devasa bir mezbahaya çeviriyordu. Granada şehri, bu kıyımın en sembolik ve en acımasız sahnelerinden biriydi. Viznar ve Alfacar arasındaki o uçurumlar, vadiler ve asırlık zeytinlikler, geceleri kamyonet kasalarında taşınan binlerce isimsiz insanın, öğretmenlerin, sendikacıların, doktorların ve köylülerin toplu mezarına dönüşmüştü. Diktatörlük rejimleri, sadece silahlara veya topraklara değil, her şeyden çok kelimelere, renklere ve insan zihninin o kontrol edilemez uçsuz bucaksız özgürlüğüne düşmandı. Lorca’nın varlığı, işte bu yüzden onlar için cephedeki binlerce tüfekten daha tehlikeliydi. O, İspanya’nın o çok kültürlü, kanayan, şarkı söyleyen ve boyun eğmeyen asıl ruhuydu. Uluslararası toplum İspanya’daki kıyıma gözlerini kapatırken, dünyanın en büyük şairlerinden biri, gece yarısı bir zeytinliğe doğru son yürüyüşüne çıkarılıyordu. Bedeni hiçbir zaman bulunamayacak, ancak dizeleri tiranların tanklarından daha uzun yaşayacaktı.
Saatler sonra, gece en zifiri, en sessiz ve en sağır edici karanlığına büründüğünde, La Colonia adı verilen ve eskiden çocukların yazlık tatil kampı olarak kullandığı, şimdi ise derme çatma bir ölüm hücresine dönüştürülmüş o taş binanın önünde bir kamyonet durdu. Motorun o hırıltılı, mekanik öksürüğü, Sierra Nevada dağlarının eteklerindeki çam ağaçlarının arasında yankılandı. Ağustos gecesinin havası tuhaf bir şekilde serinlemiş, gökyüzünde bulutların ardına saklanan o solgun, Endülüs’ün efsanevi ayı, sanki birazdan yaşanacak trajediye şahitlik etmemek için yüzünü gizlemişti.
Federico, kollarından çekiştirilerek binadan dışarı çıkarıldığında, ayakları onu taşımakta zorlanıyordu. Keten gömleği yırtılmış, yüzü aldığı darbelerden dolayı morarmış, dudakları patlamıştı. Ancak fiziksel acıdan ziyade, ruhunu kaplayan o devasa, varoluşsal dehşet onu tüketmişti. Siyah gömlekli muhafızlar onu kamyonetin açık kasasına doğru ittiğinde, orada yalnız olmadığını gördü. Kasanın soğuk, paslı zemininde, elleri arkalarından kaba iplerle bağlanmış üç kişi daha vardı. Bunlar, Cumhuriyetçi anarşist cephenin cesur matadorları Joaquín Arcollas ve Francisco Galadí ile bir bacağı ahşap protezli olan, ömrünü yoksul çocuklara okuma yazma öğretmeye adamış köy öğretmeni Dióscoro Galindo’ydu. Topal öğretmen, kamyonetin kasasında dengesini bulmaya çalışırken acı içinde inliyor, iki anarşist matador ise ölüme giden bir boğanın o sessiz, mağrur ve boyun eğmez gururuyla dikilmeye çalışıyordu.
Juan, kamyonetin arkasına, bu dört idama mahkum adamın hemen karşısına, elinde tüfeğiyle oturdu. Kamyonet sarsılarak hareket ettiğinde, tekerleklerin altından fırlayan çakıl taşlarının sesi, gecenin sessizliğini bir ustura gibi kesiyordu. Viznar yolu, ince, dolambaçlı ve iki yanı asırlık zeytin ağaçlarıyla çevrili bir ölüm koridoruydu. Yolculuk boyunca rüzgar, Federico’nun darmadağın olmuş kıvırcık saçlarını uçuruyor, yüzüne o çok sevdiği, uğruna şiirler yazdığı Endülüs toprağının kuru, tozlu kokusunu taşıyordu. Şair, gözlerini karşısında oturan genç muhafız Juan’a dikti. Juan, bu derin, okyanus gibi hüzünlü bakışlar karşısında gözlerini kaçırmak zorunda kaldı. O an, Juan’ın pantolonunun cebindeki mavi cam boncuk, sanki cehennem ateşinde dövülmüş bir demir parçası gibi bacağını yakmaya başladı. O boncuk, Federico’nun kalbiydi, onun yaşama tutunduğu ritmiydi; ve şimdi Juan, o kalbi durduracak olan ölüm mangasında yer alıyordu.
Topal öğretmen Dióscoro, kamyonetin sert bir virajı dönüşüyle sarsılarak Federico’ya doğru savruldu. Şair, elleri arkasından bağlı olmasına rağmen omuzlarıyla yaşlı adama destek oldu. Gecenin karanlığında iki kurbanın omuzları birbirine yaslandı.
“Korkma Maestro,” diye fısıldadı Federico, sesi rüzgarın uğultusu arasında zar zor duyulan, kırık bir melodi gibiydi. “Kelimeler… kelimeler kurşun geçirmiyor. Onlar bizim sadece bedenimizi bu karanlığa gömeceklerini sanıyorlar. Ama biz zaten o toprağın ta kendisiyiz. Biz toprağa dönmüyoruz, biz köklerimize iniyoruz.”
Öğretmen, kurumuş dudaklarını araladı, gözyaşları içinde başını salladı. “Ben o çocuklara sadece harfleri öğrettim Lorca,” dedi çatallı, hıçkırıklarla bölünen bir sesle. “Sadece okumayı öğrettim diye bir insan nasıl ölüme gönderilir? Bu karanlık, bu cehalet bizi nasıl yutabildi?”
“Çünkü ışıktan korkuyorlar,” diye yanıtladı Federico, gözlerini ufka, dağların ardında belirmeye başlayan o solgun gri çizgiye dikerek. Anarşist matadorlar ise hiç konuşmuyor, sadece o karanlık çizgiye bakarak kendi içlerindeki ölümle çoktan yüzleşiyorlardı.
Kamyonet, Fuente Grande yani Büyük Kaynak olarak bilinen, ancak halk arasında o günden sonra sonsuza dek “Gözyaşı Çeşmesi” olarak anılacak olan pınarın yakınlarındaki ıssız bir zeytinlikte durdu. Motor susturuldu. Sadece cırcır böceklerinin o hiç bitmeyen, çıldırtıcı korosu ve rüzgarın zeytin yaprakları arasındaki o hışırtılı, kadim fısıltısı duyuluyordu.
“İnin aşağı! Yürüyün!” diye bağırdı komutan, elindeki feneri kasanın içine doğru tutarak. Göz kamaştırıcı ışık, dört adamın yorgun, terli ve ölüme çoktan teslim olmuş yüzlerini acımasızca aydınlattı.
Federico, kamyonetten atladığında, ayakları o çok sevdiği, şiirlerinde binlerce kez anlattığı Endülüs toprağına bastı. Toprak sıcaktı. Kuru otların, ezilmiş yaban kekiğinin ve tozun kokusu ciğerlerine doldu. Bu, onun çocukluğunun kokusuydu. Piyanosunun tuşlarında aradığı ritmin, Harlem’de Langston’ın cazına karışan kederin, Cadaqués’in arduvaz kayalarının ardında yatan asıl anavatanın kokusuydu. Dağlardan esen rüzgar, zeytin ağaçlarının dallarını hafifçe salladığında, yaprakların o gümüşi alt kısımları ay ışığında parladı.
[Anlatıcı:] Faşizmin ölüm mangaları, işlerini her zaman gecenin en karanlık saatlerinde, güneşin o aydınlatıcı, hesap soran ve şahitlik eden ışığından kaçarak yaparlardı. Şafak sökmek üzereydi. Viznar yolu üzerindeki zeytinlikte, serin bir sabah rüzgarı esiyordu. Gökyüzündeki bulutlar yavaşça dağılarak o meşhur, Lorca’nın şiirlerinin baş aktörü olan gümüş rengi Endülüs ayını ortaya çıkarmıştı. Ay ışığı, zeytin ağaçlarının o kıvrımlı, acı çeken insan bedenlerini andıran gövdelerine vuruyor, zeytinliğin zemininde devasa, siyah ve hareketli gölgeler yaratıyordu. Bu yirminci yüzyıl trajedisinde hiçbir ihtişam, hiçbir kahramanlık anlatısı yoktu. Sadece saf, bürokratik ve mekanik bir yok etme arzusu vardı. Lorca ve yanındaki üç yoldaşı, sadece kendi bedenleriyle değil, temsil ettikleri o aydınlık, özgür ve çok sesli İspanya vizyonuyla birlikte o zeytinliğe gömülmek isteniyordu. Ancak o tiranlar, bir şairi öldürerek onun şiirlerini susturabileceklerini sanacak kadar tarih bilincinden yoksundular. Sıkılan her kurşun, Lorca’nın kelimelerini evrensel bir çığlığa dönüştürecek, onun adını İspanya’nın o kanlı toprağından çıkarıp ölümsüzlük göğüne asacaktı.
Federico, yanında iki anarşist matador ve bir topal öğretmenle birlikte infaz mangasının önüne dizilmişti. Dört mahkum, zeytin ağaçlarının önünde, sırtları uçuruma dönük bir şekilde yan yana duruyordu. Topal öğretmen ayakta durmakta zorlanıyor, yığılmamak için büyük bir efor sarf ediyordu. Matadorlar ise omuz omuza vermiş, namlulara korkusuzca bakıyordu. Federico’nun yüzü, ay ışığının altında bembeyaz bir mermer heykeli andırıyordu. Artık ağlamıyordu. İçindeki o devasa korku, yerini evrenin o sonsuz akışına teslim olmuş, trans halinde bir kabullenişe bırakmıştı. O, kendi yazdığı o karanlık trajedilerin başrolüne dönüşmüştü.
İnfaz mangası, mahkumların tam karşısında, yaklaşık on adım mesafede tek bir hat halinde dizildi. Komutanın emriyle silahların mekanizmaları aynı anda çekildi. O korkunç, metalik şakırtı gecenin sessizliğini yırttı.
Genç muhafız Juan, şairin perişan haline bakarken içinde garip bir vicdan azabı hissetti. Tüfekler omuzlara alınırken, Juan’ın elleri titriyordu. Namluyu kaldırması gerekiyordu, ama kolları sanki kurşunla doldurulmuş gibi ağırdı. Nişangahın ucundan Federico’nun o solgun yüzüne baktığında, şairin gözleri Juan’ı buldu. O bakışta hiçbir kin, hiçbir nefret, hiçbir suçlama yoktu. Sadece, bir insanın diğerine duyabileceği o evrensel, affedici ve sonsuz bir acıma vardı. Federico, onu öldürecek olan bu gencecik çocuğun aslında bu vahşi makinenin bir kurbanı olduğunu biliyordu.
Juan, o an nefes alamadığını hissetti. Cebindeki o mavi cam boncuk, tenini dağlıyordu. Bu adam bir casus değildi. Bu adam, ninesinin şarkılarını yazan, İspanya’nın kalbini kağıda döken ruhun ta kendisiydi. Emirlere karşı gelirse, o da saniyeler içinde o zeytin ağacının dibine devrilecekti. Ama bu adamın kalbini, o masum boncuğu kendisinde tutarak bir hırsız, bir katil olarak yaşamaya devam edemezdi.
“Nişan al!” emri havayı yardı.
Juan, manganın o kuralcı, mekanik disiplinini bir saniyeliğine bozdu. Tüfeğini hafifçe aşağı indirdi, sol elini hızla ve titreyerek pantolonunun cebine soktu. Parmakları o sıcak, pürüzsüz camı buldu. Tüm cesaretini, içindeki o son insanlık kırıntısını toplayarak, sıradan bir adım öne çıktı. Komutanın karanlıkta bu küçük hareketi fark etmemesini umarak, bir hayalet gibi, sessizce ve hızla Federico’ya doğru birkaç adım yaklaştı. Herkesin gergin bekleyişi arasında, sanki şairin duruşunu düzeltiyormuş gibi yaparak elini Federico’nun parçalanmış, tozlu gömleğinin hizasından aşağı indirdi. Juan gizlice yaklaştı ve avucunda tuttuğu mavi cam boncuğu Federico’nun pantolonunun cebine usulca kaydırdı.
Federico, bu beklenmedik, ince dokunuş karşısında hafifçe irkildi. Bacağında, o yırtık kumaşın ardında kayan serin, ağır ve tanıdık camın varlığını hissettiğinde, gözleri büyüdü. Juan’ın ter ve yaş dolu gözlerine baktı. Federico, Juan’a minnetle baktı. Bu genç adam, ona sadece bir cam parçasını geri vermemiş; ona insanlığın, ne kadar karanlık olursa olsun, bir köşede her zaman bir nabız gibi atacağını, o vicdan kırıntısının asla tamamen yok edilemeyeceğini kanıtlamıştı.
Juan hızla geri çekildi, yerine geçti ve tüfeğini titreyerek tekrar omzuna yerleştirdi. Gözlerinden süzülen yaşları karanlığın içine gömdü.
Federico, göğsünü hafifçe öne çıkardı. Cebindeki o tılsımın, o mavi boncuğun ağırlığı tenine değerken, başını yavaşça yukarı, gökyüzüne kaldırdı. Bulutların arasından tamamen çıkmış olan Endülüs’ün o efsanevi, solgun ayına son kez gülümsedi. Ayın ışığı, şairin yüzünü adeta kutsal bir hale gibi aydınlatıyordu. Gözlerini kapattı, dudakları yavaşça aralandı. Kendi şiirinden, yıllar önce ölümün o soğuk nefesini ensesinde hissederek yazdığı o dizelerden biri, fısıltı halinde zeytinliğin sessizliğine karıştı.
“Fakat uyandığımda, ölüler ağlıyordu…” diye fısıldadı kendi şiirinden bir dizeyle.
Komutanın acımasız sesi geceyi ortadan ikiye böldü.
“Ateş!” komutu zeytinlikte yankılandı.
Tüfekler patladı. Onlarca namludan aynı anda fırlayan alevler, zeytinliğin karanlığını turuncu ve sarı bir cehenneme boyadı. Kurşunların havayı yırtarak etleri ve kemikleri parçalayan o sağır edici sesi, dağların eteklerinde yankılandı. Federico’nun bedeni, aldığı darbelerin korkunç ivmesiyle şiddetle geriye doğru sarsıldı. İçinde kelimelerin, ninnilerin, piyano notalarının ve o devasa evrensel sevginin barındığı göğüs kafesi parçalandı. Yanındaki matadorlar ve öğretmen çoktan cansız bir şekilde yere çarpmıştı.
Federico dizlerinin üzerine, Endülüs toprağına yığıldı. Şairin başı öne düştü ve bedeni, o çok sevdiği, ruhunu adadığı kuru toprakların üzerine serildi. Kanı, hızla İspanya’nın tozlu zeminine karışmaya, asırlık zeytin ağacının köklerine doğru sızmaya başladı. O düşüşün şiddetiyle, cebinden yuvarlanan mavi cam boncuk, kana bulanmış kuru toprağın üzerinde durdu. Ay ışığı, o pürüzsüz camın yüzeyindeki sarı hareyi aydınlatıyor, boncuk adeta bu vahşete tanıklık eden, hiç kapanmayan kadim bir göz gibi oradan etrafa bakıyordu.
İnfaz mangası, silahlarından yükselen acı barut dumanının ardında birkaç dakika boyunca sessizce bekledi. Ardından komutanın kısa, ruhsuz bir işaretiyle arkalarını döndüler. Kamyonetin motoru tekrar o hırıltılı öksürükle çalıştı, tekerlekler çakılları ezdi ve ölüm mangası, ardında İspanya’nın en büyük yarasını, insanlığın kapanmayacak olan o kara lekesini bırakarak Viznar yolunun karanlığında kayboldu.
Gecenin o sağır edici sessizliği, sadece rüzgarın zeytin yaprakları arasındaki hışırtısıyla yeniden vadiye çökerken, doğa bu trajedinin üzerini örtmek için yavaşça harekete geçiyordu. Dakikalar sonra, birkaç on metre ötedeki sık dikenli çalılıkların arasında hafif bir hışırtı duyuldu. Bu kanlı ayini başından beri nefesini tutarak, dehşetten büyümüş gözleriyle izleyen, çıplak ayaklı, üzeri yırtık pırtık çuval bezinden kıyafetler içindeki küçük bir köylü çocuğu sürünerek yaklaştı.
Çocuğun yüzü toz ve toprak içindeydi. Burnuna dolan o yoğun, metalik taze kan ve sıcak barut kokusu genzini yakıyordu. Çıplak ayakları, az önce bir şairin kanıyla sulanmış olan o sıcak toprağa basarken hiçbir ses çıkarmıyordu. Ay ışığının aydınlattığı o korkunç manzaraya, yerde yatan dört cansız bedene doğru titreyerek, sessiz ve ürkek adımlarla yaklaştı. Bakışları, Federico’nun o huzurlu, uyuyormuş gibi görünen solgun yüzüne takıldı. Ardından, şairin cansız elinin hemen ilerisinde, toprağın üzerinde parlayan o nesneyi gördü.
Çocuk, yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Etrafındaki ölümün ve şiddetin ortasında, o mavi camın derinliklerindeki ışık onu büyülemişti. Titreyen parmaklarıyla mavi boncuğu topraktan alıp cebine sakladı. Okyanus mavisi cam boncuğun soğuk yüzeyi çocuğun kirli, titreyen tenine temas ettiği o saniyede; hikaye, başka bir asırda, başka bir elde yeniden kanamaya başlamak üzere toprağın hafızasına kazındı.
