TÜRK DIŞ POLİTİKASININ KAYIP YILLARI: CAYDIRICILIKTAN BAĞIMLILIĞA, KRİZDEN UYANIŞA BİR SOĞUK SAVAŞ ANATOMİSİ


BÖLÜM 1: Giriş – Jeopolitik Bir Tercihin Anatomisi ve “Asimetrik Müttefiklik”

Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemi dış politikası, yüzeyden bakıldığında basit bir blok seçimi veya dönemsel bir güvenlik arayışı gibi görünebilir; ancak derinlemesine incelendiğinde, bu sürecin aslında bir devletin stratejik genetiğinin baştan aşağı yeniden kodlanması anlamına geldiği açıkça anlaşılmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasından yükselen iki kutuplu yeni dünya düzeni, uluslararası sistemdeki tüm aktörleri kendi yörüngelerine çekmeye çalışırken, Türkiye gibi jeopolitik fay hatlarının tam üzerinde konumlanmış bir ülkenin bu devasa çekim kuvvetlerinden bağımsız kalması elbette düşünülemezdi. Ancak mesele, Türkiye’nin bir tercih yapmak zorunda kalmasından ziyade, bu tercihin zaman içerisinde nasıl bir yapısal bağımlılığa, uluslararası ilişkiler literatüründeki tabiriyle bir hami-mahmi ilişkisine ve nihayetinde bir uydulaşma sarmalına dönüştüğüdür. 1945 yılından itibaren filizlenen ve 1970’li yılların sancılı krizlerine kadar kesintisiz bir biçimde derinleşen bu diplomasi serüveni, müttefiklik maskesi altında gizlenen asimetrik bir tahakkümün anatomisini sunmaktadır. Uluslararası ilişkiler disiplininin temel kavramları üzerinden pragmatik bir okuma yapıldığında, Türkiye’nin Soğuk Savaş serüveni, salt bir diplomatik tarih anlatısı olmaktan çıkarak, egemenlik, güvenlik ve otonomi arasındaki o son derece kırılgan dengenin nasıl kaybedildiğine dair sarsıcı bir vaka analizine dönüşür.

Bu asimetrik müttefikliğin kökenlerini kavrayabilmek için, öncelikle uluslararası sistemin 1945 sonrasındaki yapısal dönüşümünü ve Türkiye’nin bu dönüşüme hangi psikolojik, tarihsel ve jeopolitik bagajlarla yakalandığını çok iyi tahlil etmek gerekmektedir. İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, dünya artık çok kutuplu güç dengelerinin, esnek ittifakların ve klasik diplomasi oyunlarının geçerli olduğu bir arena değildi. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin başını çektiği, nükleer dehşet dengesi üzerine inşa edilmiş, ideolojik sınırları keskin hatlarla çizilmiş, sıfır toplamlı bir oyunun sahnelendiği yeni bir çağ başlamıştı. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar geçen süreçte, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılından devraldığı “denge politikası” geleneğini büyük bir ustalıkla icra etmişti. Büyük güçlerin çatışan çıkarlarından faydalanarak hayatta kalma ve bağımsızlığını koruma stratejisi, Genç Cumhuriyet’in temel dış politika doktriniydi. Nitekim İkinci Dünya Savaşı boyunca izlenen o muazzam aktif tarafsızlık politikası, ülkeyi savaşın yıkımından korumuş olsa da, savaş sonrasında ortaya çıkan bu yeni iki kutuplu düzende eski denge oyunlarının oynanmasına imkan tanımıyordu. Çünkü artık dengelenecek çok sayıda büyük güç yoktu; ya küresel sistemin yeni hegemonik gücü olan Amerika Birleşik Devletleri’nin şemsiyesi altına girilecek ya da kıta Avrupası’nı yutarak sınırlarımıza kadar dayanan Sovyet yayılmacılığının insafına terk edilecektik.

Bu noktada, devlet aklının neden Batı blokunu ve Amerika Birleşik Devletleri’ni tercih ettiğini sorgulamak, dönemin rasyonalitesi içinde oldukça açık bir cevaba sahiptir. Türkiye’nin Batı’ya yönelişi, başlangıçta ideolojik bir savrulmadan ziyade, somut, yakın ve varoluşsal bir tehdide karşı geliştirilmiş refleksif bir beka stratejisiydi. Sovyetler Birliği’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer ve kibirli ruh haliyle Türkiye’den Boğazlar’da üs talep etmesi ve Doğu Anadolu’daki Kars ve Ardahan üzerinde toprak iddialarında bulunması, Ankara’da adeta bir varoluşsal şok yaratmıştı. Yüzyıllardır süregelen Rus yayılmacılığının tarihsel hafızadaki karanlık izleri, Stalin’in bu pervasız talepleriyle birleştiğinde, Türkiye’nin önünde tek bir rasyonel seçenek kalıyordu: Düşmanımın düşmanı dostumdur ilkesiyle, Sovyetleri dengeleyebilecek yegane küresel güce, yani Amerika Birleşik Devletleri’ne yaslanmak. Başlangıçtaki bu jeopolitik yönelim, uluslararası ilişkiler teorilerindeki “tehdit dengesi” (balance of threat) kavramıyla birebir örtüşen, son derece meşru ve anlaşılabilir bir güvenlik arayışıdır. Bir devletin, varlığını ortadan kaldırmaya yönelik somut bir tehdit karşısında kendi kapasitesini aşan durumlarda dış dengeleme yoluna gitmesi, diplomasinin en temel kurallarından biridir. Ancak Türk dış politikasının trajedisi, bu meşru güvenlik arayışının zamanla sınırlarını aşarak, devletin tüm kurumlarını, ekonomik yapısını ve dış politika yapım süreçlerini ipotek altına alan yapısal bir asimetriye dönüşmesinde yatmaktadır.

Asimetrik müttefiklik kavramı, tam da bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Klasik anlamda bir ittifak, iki veya daha fazla egemen devletin ortak bir tehdide karşı, yetki ve sorumlulukları belirli anlaşmalar çerçevesinde paylaşarak oluşturdukları, tarafların otonomilerini asgari düzeyde korudukları işbirlikleridir. Oysa Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında 1945’ten itibaren kurulan ve 1952’de NATO üyeliği ile kurumsal bir zırha bürünen ilişki, eşitlerin oluşturduğu bir ortaklık olmaktan çok uzaktı. Bu ilişki, küresel bir hegemon ile bölgesel bir orta boy güç arasında kurulan, kaynakların, teknolojinin, askeri doktrinlerin ve istihbaratın tek yönlü olarak aktarıldığı, buna karşılık jeopolitik sadakatin, üslerin ve insan gücünün tahsis edildiği klasik bir patron-müşteri (patron-client) ilişkisiydi. Böylesi asimetrik yapılarda, küçük veya orta boy devlet, büyük gücün sağladığı güvenlik şemsiyesi ve ekonomik yardımlar karşılığında dış politikasındaki özerklikten feragat etmeye başlar. Türkiye’nin yaşadığı süreç de tam olarak buydu. Başlangıçta sadece Sovyet tehdidini savuşturmak için talep edilen Amerikan desteği, zamanla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modernizasyonundan, tarım politikalarının belirlenmesine, eğitim müfredatından istihbarat teşkilatının yapılanmasına kadar devletin kılcal damarlarına nüfuz eden devasa bir vesayet mekanizmasına dönüştü. Müttefiklik ile uydulaşma arasındaki o ince çizgi, tam da bu nüfuzun derinliği ile ölçülür. Uydulaşma (satellization), bir devletin sadece dış politikasını değil, içsel varoluşsal niteliklerini, ekonomik kalkınma modelini ve stratejik kültürünü de hami devletin çıkarlarına göre şekillendirmesi, bağımsız karar alma yeteneğini felç etmesi durumudur. Türkiye, Soğuk Savaş’ın özellikle ilk yirmi yılında, bu uydulaşma tehlikesiyle burun buruna gelmiş, kendi coğrafi gerçekliklerini ve tarihsel bağlarını hami devletin küresel stratejilerine kurban etme raddesine ulaşmıştır.

Kendi perspektifimden bu süreci değerlendirdiğimde, Türkiye’nin içine düştüğü bu asimetrik sarmalın sadece uluslararası sistemin dayatmalarıyla açıklanamayacağına inanıyorum. Bu durumun oluşmasında, dönemin Türk sivil ve askeri elitlerinin “Batılılaşma” mefkuresini bir medeniyet projesinden çıkarıp, salt bir Amerikanlaşma ve kayıtsız şartsız Batı blokuna entegrasyon projesine indirgemelerinin de büyük payı vardır. Güvenlik arayışı, zamanla ideolojik bir körlüğe dönüşmüştür. Sovyet tehdidi, Türkiye’nin Batı’ya entegrasyonu için adeta meşrulaştırıcı bir manivela olarak kullanılmış, “Küçük Amerika” olma hayali, toplumun önüne tartışılmaz bir ülkü olarak konulmuştur. Bu psikolojik iklim, Türkiye’nin uluslararası arenada kendi özgün çıkarlarını tanımlamasını, farklı bölgesel aktörlerle ilişkiler geliştirmesini ve stratejik bir manevra alanı yaratmasını uzun yıllar boyunca engellemiştir. Devlet aklı, adeta bir rehavete kapılmış, güvenliğini ve kalkınmasını tamamen dışarıdan gelecek inisiyatiflere bağlamanın konforlu ama bir o kadar da tehlikeli uykusuna dalmıştır. Dünyanın şekillendiği, Üçüncü Dünya kavramının ortaya çıktığı, sömürgecilik karşıtı hareketlerin yükseldiği ve Orta Doğu’nun haritalarının yeniden çizildiği bir dönemde Türkiye, etrafında olup bitenleri sadece Washington’ın kendisine sağladığı kalın ve tek odaklı merceklerden izlemekle yetinmiştir.

Bu bağımlılık sarmalının anatomisini anlamak için diplomatik temasların satır aralarına, imzalanan ikili anlaşmaların gizli maddelerine ve karar alıcıların zihniyet dünyasına inmek şarttır. Türkiye’nin Soğuk Savaş sistemine eklemlenme süreci, Truman Doktrini ve Marshall Planı ile somutlaşan ekonomik ve askeri yardımlarla başlamıştır. Bu yardımlar, savaş yıllarında büyük bir ekonomik çöküntü yaşayan, ordusu hala Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma köhne silahlarla donatılmış ve sanayisi sıfır noktasında olan bir ülke için hayat öpücüğü gibi görünse de, beraberinde ağır maliyetler getirmiştir. Askeri yardımlar, Türk ordusunu modernize ederken, aynı zamanda onu tamamen Amerikan lojistiğine, doktrinine ve yedek parçasına bağımlı kılmıştır. Ekonomik yardımlar ise Türkiye’nin sanayileşme hamlesinden ziyade, Batı’nın tarımsal hammadde tedarikçisi konumuna itilmesine zemin hazırlamıştır. Daha da önemlisi, bu yardımların yönetilmesi ve denetlenmesi için Türkiye’ye yerleşen Amerikan askeri ve sivil misyonları, zamanla bürokrasi içerisinde özerk yapılar oluşturmuş, karar alma mekanizmalarını yönlendirmeye başlamıştır. Asimetrik müttefikliğin en karakteristik özelliği olan “bağımlılığın kurumsallaşması” olgusu, Türkiye’de eşi benzeri görülmemiş bir hızla gerçekleşmiştir. Türk diplomatları ve siyasileri, giderek artan bir şekilde “Amerika ne der?”, “Amerika bunu nasıl karşılar?” gibi soruları kendi ulusal çıkarlarının önüne koymaya başlamışlar, proaktif bir dış politika üretmek yerine, reaktif ve onaya muhtaç bir diplomasi tarzını benimsemişlerdir.

Diplomasi tarihinde, fırsatların kaçırılması sıklıkla yapısal körlüklerle ilişkilendirilir. Bir devlet, içine girdiği asimetrik ilişkinin konforuna o kadar alışır ki, tehdit algısı değişse bile politikasını revize etme cesaretini gösteremez. Soğuk Savaş’ın o buhranlı yıllarında, Türkiye’nin önüne çıkan ve belki de bu bağımlılık sarmalını kırıp, daha dengeli, özerk ve onurlu bir müttefiklik ilişkisi kurabileceği tarihi fırsat pencereleri olmuştur. Sovyetler Birliği’nin zaman zaman politikasında gösterdiği yumuşamalar, küresel konjonktürdeki dönemsel esnemeler, Türkiye’nin elini güçlendirebilecek, Batı nezdindeki pazarlık gücünü artırabilecek stratejik kartlar olarak masaya gelebilirdi. Pragmatik bir devlet aklı, böyle anlarda, ittifakın içinde kalarak ancak ittifakın liderini kendi otonomi taleplerine ikna edecek şekilde diplomatik manevralar yapmayı gerektirir. Ancak Türkiye’deki karar alıcılar, bu tür esnekliklerden yararlanmak yerine, sürekli olarak “komünizm tehdidini” büyüterek ve kendi jeopolitik önemlerini sadece bir “kalkan” veya “bariyer” olmak üzerinden tanımlayarak, hami devletin kendilerini çantada keklik görmesine zemin hazırlamışlardır. İttifak sadakati, stratejik rasyonalitenin önüne geçmiştir. Bu sadakatin bedeli ise, Türkiye’nin sadece bölgesel yalnızlığı ile değil, aynı zamanda küresel kriz anlarında bizzat müttefiki tarafından yalnız bırakılması, hatta ulusal çıkarlarının açıkça tehdit edilmesiyle ödenecektir.

Bu ilk bölümde anatomisini çıkardığımız bu “asimetrik müttefiklik” ve “uydulaşma” temayülü, Türkiye’nin devlet yapısında yarattığı genetik mutasyonla, dış politikanın doğasını temelden değiştirmiştir. Egemenlik anlayışı şekilsel bir kavrama indirgenmiş, güvenlik politikaları tamamen NATO ve ABD stratejilerinin bir alt bileşeni haline getirilmiş, coğrafyanın getirdiği tarihsel sorumluluklar reddedilmiştir. Bu dönemin incelenmesi, bize sadece geçmişteki hataların bir dökümünü sunmakla kalmaz, aynı zamanda büyük güçlerle kurulan ilişkilerde vizyon eksikliğinin, stratejik derinlikten yoksunluğun ve aşırı pragmatizm yerine aşırı ideolojik sadakatin bir ulusun kaderini nasıl ipotek altına alabileceğini gösteren evrensel bir ders niteliği taşır. Uydulaşma tehlikesi, yalnızca askeri üsler vermekle veya ekonomik yardımlar almakla ilgili değildir; asıl tehlike, bir ulusun kendi zihinsel özerkliğini, dünyaya kendi gözleriyle bakma yeteneğini kaybetmesidir. Türkiye’nin Soğuk Savaş yılları boyunca yaşadığı sancıların, karşılaştığı uluslararası krizlerin ve nihayetinde devlet aklının acımasız tokatlarla uyanmak zorunda kalmasının temelinde, işte bu zihinsel otonomi kaybı ve asimetrik müttefikliğin yarattığı o derin yapısal bozulma yatmaktadır. Bu anatomik inceleme, bizi ilerleyen süreçte yaşanacak diplomatik depremlerin neden kaçınılmaz olduğunu anlamaya ve krizlerin aslında birer uyanış vesilesi olarak nasıl işlev gördüğünü kavramaya hazırlayacak temel zemini oluşturmaktadır. Devletlerin de tıpkı organizmalar gibi, bünyelerine giren yabancı unsurlara karşı zamanla geliştirdikleri bağışıklık ve refleks mekanizmaları vardır; Türkiye’nin diplomasi tarihi de, yıllarca süren bir felç halinden sonra dışarıdan gelen şiddetli şoklarla kendi gerçekliğine dönme çabasının son derece sarsıcı bir hikayesidir.

Devletlerin stratejik yönelimleri, çoğu zaman sadece karar alıcıların niyetleriyle değil, aynı zamanda uluslararası sistemin dayattığı zorunlulukların devletin iç dinamikleriyle nasıl etkileşime girdiğiyle şekillenir. Türkiye’nin 1945 sonrasında içine girdiği asimetrik müttefiklik modeli, sadece dış politika yapıcılarının masa başında aldıkları bir karar değil, aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme serüveninin, ekonomik kalkınma modelinin ve iç siyasi meşruiyet arayışlarının da bir yansımasıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok partili hayata geçiş sancıları çeken Türkiye’de, siyasi elitler için Batı ittifakına katılmak, sadece Sovyet tehdidinden korunmak anlamına gelmiyor, aynı zamanda Batı’nın demokratik ve ekonomik standartlarına ulaşmanın da tek yolu olarak görülüyordu. Bu algı, dış politikadaki bağımlılığı meşrulaştıran en güçlü içsel araç haline geldi. Ancak gözden kaçırılan nokta, Batı’nın (özellikle ABD’nin) Türkiye’yi kendi demokratik ve ekonomik bir parçası olarak değil, stratejik bir aparat, Sovyet yayılmacılığına karşı kurulmuş “Çevreleme Politikası”nın (Containment Policy) Ortadoğu ve Kafkaslar’daki fiziki bir duvarı olarak konumlandırmasıydı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel bir imparatorluk inşa etme stratejisi, büyük ölçüde “çevreleme” üzerine kuruluydu. George Kennan’ın ünlü “Uzun Telgraf”ında (Long Telegram) formüle edilen ve daha sonra Truman Doktrini ile devlet politikasına dönüşen bu anlayış, Sovyet sisteminin doğası gereği yayılmacı olduğunu ve her türlü zayıf noktadan faydalanarak sınırlarını genişletmeye çalışacağını varsayıyordu. Bu yayılmacılığı durdurmanın tek yolu, Sovyet çevresinde güçlü, askeri açıdan donanımlı ve ABD’ye sadık tampon devletler yaratmaktı. Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla bu stratejinin adeta kilit taşıydı. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan Boğazlar’ı kontrol etmesi, Sovyetler Birliği ile doğrudan uzun bir kara sınırına sahip olması ve Ortadoğu’nun enerji kaynaklarına giden yollar üzerinde bulunması, Türkiye’yi Washington gözünde vazgeçilmez bir ileri karakol kılıyordu. Fakat bir ileri karakolun görevi, strateji üretmek veya otonom politikalar geliştirmek değildir; karakolun görevi, merkezden gelen emirleri uygulamak, ilk darbeyi göğüslemek ve merkezin güvenliğini sağlamaktır. Türkiye ile ABD arasındaki ilişkinin genetiğindeki uyuşmazlık, Türkiye’nin kendini Batı medeniyetinin eşit ve saygın bir parçası olarak görme arzusu ile ABD’nin Türkiye’ye biçtiği bu katı, araçsal ve tek boyutlu jeopolitik işlev arasındaki devasa uçurumdan kaynaklanıyordu.

Bu uçurum, asimetrik müttefikliğin psikolojik ve diplomatik boyutlarını şekillendiren temel faktördür. Eşitsiz ittifaklarda, hami devletin öncelikleri ile mahmi devletin ulusal çıkarları örtüştüğü sürece sistem sorunsuz işler gibi görünür. 1940’ların sonundan 1950’lerin sonlarına kadar geçen balayı döneminde de böyle olmuştur. Sovyet tehdidi her iki ülkenin de ortak düşmanı olduğu için, Türkiye kendi ulusal güvenlik çıkarları ile ABD’nin küresel çıkarlarının tamamen aynı olduğunu varsayma hatasına düşmüştür. Oysa uluslararası ilişkilerin acımasız doğası gereği, küresel bir gücün öncelikleri hızla değişebilirken, bölgesel bir devletin coğrafyasından kaynaklanan varoluşsal gerçeklikleri sabittir. Türkiye, kendini o kadar yoğun bir şekilde ABD’nin küresel vizyonuna entegre etmişti ki, bu vizyonun dışında gelişebilecek olası senaryoları düşünme yetisini kaybetmişti. Kendi stratejik planlamasını yapamayan, ordusunun harekat planlarını doğrudan NATO karargahlarına entegre eden, diplomatik dilini tamamen Soğuk Savaş’ın keskin anti-komünist retoriğine hapseden bir devlet mekanizması ortaya çıkmıştı.

Bu durumun en çarpıcı sonuçlarından biri, Türk dış politikasının “tehdit algılamasında” yaşanan yabancılaşmadır. Bir devlet, ancak kendi tarihsel, toplumsal ve jeopolitik dinamiklerinden süzülerek gelen bir tehdit algısı üretebilirse otonom sayılabilir. Ancak Türkiye, Soğuk Savaş yılları boyunca tehditleri kendi pencerelerinden değil, doğrudan Washington’ın gözlükleriyle tanımlamaya başladı. Öyle ki, Türkiye için doğrudan bir tehdit oluşturmayan, hatta tarihi ve kültürel bağları olan birçok Orta Doğu ve Asya ülkesi, sırf ABD’nin çıkarlarıyla ters düştükleri veya Sovyetlerle yakınlaştıkları için Ankara tarafından potansiyel birer düşman olarak kodlandı. Kendi coğrafyasına yabancılaşma süreci, asimetrik müttefikliğin yarattığı en büyük tahribatlardan biridir. Türkiye, komşularıyla ilişkilerinde bağımsız bir aktör olmaktan çıkıp, Batı blokunun taşeronu imajına hapsolmuştur. Arap milliyetçiliğinin yükselişini, bağlantısızlar hareketinin anti-emperyalist itirazlarını ve Üçüncü Dünya’nın bağımsızlık mücadelelerini okuyamayan, anlasa bile sırf müttefiklik sadakati uğruna karşısında duran bir Ankara profili, uydulaşma sürecinin sadece askeri değil, zihinsel ve diplomatik boyutta da ne kadar derinlere işlediğinin kanıtıdır.

Şahsi kanaatimce, bu zihinsel tutulmanın ve uydulaşma eğiliminin en trajik yanı, Türk diplomatik geleneğine yapılan haksızlıktır. Yüzyıllar boyunca üç kıtanın kesişim noktasında, devasa imparatorlukları idare etmiş, en zayıf anlarında bile büyük devletler arasındaki çatlaklardan sızarak muazzam diplomasi zaferleri kazanmış bir geleneğin, sadece on yıl içinde böylesine tekdüze, vizyonsuz ve edilgen bir yapıya evrilmesi, tarihsel açıdan büyük bir kırılmadır. Atatürk döneminin “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi, aslında statükocu olduğu kadar etrafındaki tüm aktörlerle konuşabilmeyi, kimseye tam anlamıyla teslim olmadan bölgesel bir ağırlık merkezi oluşturmayı hedefleyen son derece otonom bir doktrindi. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte bu doktrin, dış baskılar kadar içerdeki dar vizyonlu yaklaşımlar nedeniyle de terk edilmiş, yerini sadece “Batı’ya sadakatle” ölçülen dogmatik bir dış politika anlayışına bırakmıştır. Türkiye, uluslararası sistemin bir öznesi olmaktan çıkıp, ABD’nin Orta Doğu ve Sovyet sınırındaki nesnesi, basit bir satranç piyonu konumuna indirgenmeye razı olmuştur.

Müttefikliğin anatomisinde ekonomik bağımlılığın rolü de göz ardı edilemez. Asimetrik ittifaklar sadece silah anlaşmalarıyla değil, derin ekonomik sızmalarla ayakta kalır. Marshall Planı ve sonrasında gelen ekonomik “yardımlar”, Türkiye’nin öz sermayesiyle kendi bağımsız sanayisini kurma çabalarını sistematik olarak baltalamıştır. Yardımlar belirli şartlara, özellikle de Türkiye’nin Batı’nın ihtiyaç duyduğu tarım ürünlerini ve madenleri üreten, karşılığında mamul madde ve teknoloji ithal eden bir tüketim pazarı olarak kalması şartına bağlanmıştır. Ekonomik kalkınmasını dış kredilere, bu kredileri de siyasi sadakatine bağlayan bir devletin, diplomatik masada yumruğunu vurması, müttefikine rest çekmesi veya alternatif politikalar üretmesi imkansız hale gelir. Ekonomi politiğin bu demir kanunu, Türk dış politikasının manevra alanını sıfırlayan en büyük prangadır. Devletin hazinesi Washington’dan gelecek onaya bakarken, hariciyesinin bağımsız bir duruş sergilemesini beklemek, devletin işleyiş doğasına aykırıdır. Uydulaşma dediğimiz kavram, tam da bu çok boyutlu kuşatmanın sonucunda ortaya çıkan o aciz ve kilitlenmiş devlet yapısıdır.

Soğuk Savaş dönemi dış politikasının bu giriş bölümü, ileride yaşanacak devasa krizlerin aslında birer tesadüf veya yol kazası olmadığını, tam aksine bu çarpık, asimetrik ve hastalıklı temeller üzerine inşa edilen bir binanın çöküşünün kaçınılmaz habercileri olduğunu göstermek için büyük önem taşır. Bağımlılığın, güvence olarak pazarlandığı, uydulaşmanın “hür dünyaya entegrasyon” kılıfıyla sunulduğu bu dönem, Türk devlet aklının kendi içine hapsolduğu ve kendi potansiyelini büyük güçlerin çıkarlarına kurban ettiği bir fetret devridir. Ancak uluslararası ilişkilerde hiçbir durum sonsuza kadar statik kalamaz. Çıkarların farklılaşması, küresel sistemdeki yeni çatlaklar ve hami devletin bencil pragmatizmi, zamanı geldiğinde illüzyonları paramparça edecek ve gerçekliğin soğuk yüzünü Ankara’ya gösterecektir. Bağımlılıktan uyanış, hiçbir zaman tatlı bir rüyanın bitişi gibi olmamış, daima krizlerin, hayal kırıklıklarının, tehditlerin ve ihanet duygusunun eşlik ettiği ağır travmalarla gerçekleşmiştir. İşte bu travmatik uyanışın anlaşılabilmesi, her şeyden önce uykunun derinliğinin ve bu uykuyu hazırlayan yapısal asimetrinin anatomisinin doğru çözümlenmesine bağlıdır. Türkiye’nin Soğuk Savaş’taki kayıp yıllarının hikayesi, bir müttefiklik masalından ziyade, kaybedilen stratejik otonominin acı dolu bedellerle yeniden kazanılma çabasının destanıdır.

Asimetrik müttefikliğin inşasında kurumların ve bürokrasinin dönüşümü de meselenin en kritik halkalarından biridir. Sadece siyasi irade düzeyinde değil, devletin temel omurgasını oluşturan askeri ve sivil bürokraside de derin bir zihniyet değişimi yaşanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ile imzalanan ikili antlaşmalar zinciri, Türkiye’nin egemenlik haklarını yer yer kısıtlayan, Amerikan personeline diplomatik dokunulmazlıkların ötesinde hukuki imtiyazlar tanıyan, Türkiye topraklarındaki askeri üslerin kullanım inisiyatifini fiilen Washington’ın kontrolüne bırakan bir nitelik taşıyordu. Bu durum, uydulaşma sürecinin hukuki ve kurumsal altyapısını oluşturmuştur. Bir devletin kendi toprakları üzerindeki askeri tesislerde neler olup bittiğini tam olarak denetleyememesi, o tesislerden hangi ülkelere yönelik ne tür istihbarat faaliyetleri veya operasyonlar yürütüldüğünü bilememesi, egemenlik kavramının en açık ihlalidir. Ancak dönemin Soğuk Savaş paranoyası ve Sovyet tehdidi algısı öylesine güçlüydü ki, bu tür egemenlik devirleri, kamuoyunda ve bürokraside “büyük müttefikin” bize sağladığı güvenlik hizmetinin zorunlu bir bedeli olarak rasyonalize ediliyordu.

İşte bu rasyonalizasyon süreci, asimetrik müttefiklikleri diğer diplomatik ilişkilerden ayıran en tehlikeli evredir. Devletin kendi içindeki denge ve denetleme mekanizmaları, dışarıdan gelen bu tahakkümü sorgulamak yerine, onu meşrulaştırmak için çalışmaya başlar. Askeri bürokrasi, kendi gelişimini tamamen Amerikan yardımlarına (JUSMMAT gibi kurullar aracılığıyla) endekslediği için, bu yardımların kesilmesi ihtimalini kendi kurumsal varoluşuna bir tehdit olarak algılar hale gelmiştir. Diplomatik bürokrasi ise dünyayı okurken sadece NATO brifinglerini ve Washington’dan gelen analizleri referans alan, kendi bölgesel uzmanlıklarını ve istihbarat kapasitesini körelten bir yapıya bürünmüştür. Kendi coğrafyasından kopuk, sadece kuzeydeki Sovyet devine ve batıdaki Amerikan hamisine odaklanmış bu iki boyutlu bakış açısı, Türkiye’nin stratejik derinliğini sıfırlamıştır.

Bu yapısal bağımlılık, aynı zamanda Türkiye’nin dış politika krizlerinde kullanabileceği tüm caydırıcılık (deterrence) araçlarını da elinden almıştır. Caydırıcılık, sadece sahip olunan askeri güçle değil, o gücü kullanabilme iradesi ve karşı tarafı bu iradeye inandırma kapasitesiyle ilgilidir. Müttefikine tam ve kesin bir şekilde bağımlı olan, ordusunun yakıtından cephanesine kadar her şeyi dışarıdan bekleyen bir ülkenin caydırıcılığı, aslında sadece hami devletin caydırıcılığının bir gölgesinden ibarettir. Hami devlet (ABD), bu gölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda uzatır veya kısaltır. Dolayısıyla Türkiye, kendi ulusal çıkarları doğrudan tehdit edildiğinde bile, kendi başına caydırıcı bir hamle yapma yeteneğinden yoksundur; her seferinde dönüp Washington’ın onayını, lojistiğini ve siyasi desteğini aramak zorundadır. Bu aciziyet durumu, sadece dış krizlerde değil, uluslararası müzakerelerde de Türkiye’nin elini son derece zayıflatmış, muhatapları nezdinde “Ankara ile değil, onun patronuyla konuşmalıyız” algısını pekiştirmiştir.

Bütün bu yapısal deformasyonlar göz önüne alındığında, Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın bu ilk evresindeki konumunu tanımlamak için “müttefik” kelimesinin son derece yetersiz, hatta yanıltıcı olduğu ortaya çıkar. Klasik müttefiklik, taraflara esneklik payı bırakan bir taahhütler bütünü iken, Türkiye’nin içine sürüklendiği model, devletin sinir sistemini dışarıya bağlayan bir vesayet rejimidir. Uydulaşma (satellization) kavramı, genellikle Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’daki uydu devletleri (Polonya, Macaristan, Çekoslovakya vb.) için kullanılan bir terim olsa da, biçimsel farklılıklarına rağmen, içerik ve işlevsellik bakımından Türkiye-ABD ilişkilerinin belirli dönemlerini tanımlamak için de son derece uygundur. Doğrudan bir askeri işgal veya tek parti diktatörlüğü dayatması olmasa da, ekonomik şantaj, ikili anlaşmaların bağlayıcılığı, istihbarat ve askeri entegrasyon yoluyla sağlanan kontrol mekanizmaları, Türkiye’nin karar alma süreçlerini tıpkı bir uydu devlet gibi Washington’ın eksenine kilitlemiştir.

Uluslararası sistemdeki güç dengesi teorileri açısından bakıldığında, zayıf veya orta ölçekli devletlerin büyük güçler karşısında izleyebileceği iki temel yol vardır: Dengeleme (Balancing) veya Peşine Takılma (Bandwagoning). Dengeleme, yükselen veya tehdit oluşturan bir güce karşı diğer devletlerle ittifak kurarak veya kendi kapasitesini artırarak tehdidi bertaraf etmeye çalışmaktır. Peşine takılma ise, tehdit oluşturan veya sistemi domine eden güce biat ederek, onun sunduğu güvenlik şemsiyesi altında hayatta kalmayı, tabiri caizse aslanın payından arta kalanlarla yetinmeyi seçmektir. Türkiye’nin 1945’te Sovyetlere karşı ABD’nin yanına gitmesi ilk bakışta bir “dengeleme” hareketi gibi görünse de, sürecin ilerleyen yıllarında yaşananlar, bunun çok net bir “peşine takılma” ve koşulsuz teslimiyet eylemi olduğunu göstermektedir. Çünkü dengeleme stratejisi otonomi gerektirir; tehlike geçtiğinde veya farklı bir boyut kazandığında, esneklik gösterip ittifak yapısını değiştirebilme kabiliyetini içerir. Oysa Türkiye, Sovyet tehdidi biçim değiştirdiğinde veya yumuşadığında bile bu esnekliği gösterememiş, Batı kampının kompartımanına kendini içeriden kilitlemiş ve anahtarı da Washington’a teslim etmiştir.

İşte bu giriş, sonraki süreçte Türk diplomasisinin yaşayacağı büyük trajedilerin, kaçırılacak tarihi fırsat pencerelerinin ve en nihayetinde duvara çarparak uyanacak olan devlet aklının hangi zemin üzerinden yükseldiğini göstermek için çizilmiş bir anatomidir. Türkiye’nin caydırıcılıktan bağımlılığa geçişinin köklerinde, sadece Stalin’in ihtirasları veya ABD’nin emperyal stratejileri yatmıyor; aynı zamanda kendi jeopolitik potansiyelini okumaktan aciz, kısa vadeli güvenlik ve ekonomik yardımlar uğruna devletin uzun vadeli stratejik ufkunu ipotek eden bir siyasi ve bürokratik zihniyet yatmaktadır. Asimetrik müttefiklik, tek taraflı dayatılan bir kader değil, aynı zamanda gönüllü olarak giyilen bir deli gömleğidir. Soğuk Savaş dönemi dış politikası anlaşılmak isteniyorsa, meseleye klasik kahramanlık anlatılarından veya “biz hep haklıydık ama bizi sattılar” kolaycılığından sıyrılarak, pragmatik, rasyonel ve yapısal bir eleştiri süzgecinden bakmak şarttır. Bu taslağın ilerleyen bölümlerinde, bu deli gömleğinin içinde yaşanan nefessiz kalma krizlerini, dışarıdan uzatılan zeytin dallarının bu körlük nedeniyle nasıl reddedildiğini ve en nihayetinde müttefikin ihanetiyle başlayan sancılı uyanış sürecini, aynı yapısal analiz yöntemiyle incelemeye devam edeceğiz. Bu temel, Soğuk Savaş’ın sadece iki süper güç arasındaki bir satranç oyunu olmadığını, aynı zamanda piyon olmayı reddetmeyenlerin kendi tahtalarından nasıl silindiklerini gösteren acımasız bir arena olduğunu anlamamız için elzemdir.


BÖLÜM 2: 1945 Travması – Stalin’in İhtirası ve Batı’ya Yönelişin Haklı Gerekçeleri

Bir önceki bölümde detaylıca incelediğimiz o asimetrik müttefiklik ve uydulaşma sarmalının eleştirisini yaparken, tarihsel analizin en temel kuralı olan dönemin şartlarını anlama zorunluluğunu asla göz ardı edemeyiz. Her tarihsel eleştiri adil olmak, devletlerin karar alma mekanizmalarını yargılarken o günün dünyasındaki oksijen miktarını hesaba katmak zorundadır. Soğuk Savaş boyunca Türk dış politikasını felç eden o derin bağımlılık ilişkisini kıyasıya eleştirmek ne kadar gerekliyse, 1945 yılının o boğucu ve dehşet verici atmosferinde Ankara’nın Batı’ya sığınma refleksini rasyonel bir beka mücadelesi olarak tanımlamak da o kadar elzemdir. İkinci Dünya Savaşı’nın son aylarında ve savaşın hemen ertesinde Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne ve genel manada Batı blokuna yanaşması, ne dönemin sivil ve askeri elitlerinin ideolojik bir fantezisi, ne bir lüks, ne de salt bir rejim tahkimatı çabasıydı; bu yönelim, kelimenin tam anlamıyla devletin fiziki varlığını ve egemenliğini korumaya yönelik, alternatifi olmayan bir ölüm kalım meselesiydi. Stalin’in savaşın galiplerine özgü o kibirli ve doymak bilmez iştahıyla Türkiye’nin doğusundaki Kars ve Ardahan üzerinde doğrudan toprak iddia etmesi, bununla da yetinmeyip yüzyıllardır Rus jeopolitiğinin kutsal kasesi olan Türk Boğazlarında askeri üs ve ortak savunma mekanizması talep etmesi, Ankara’da haklı, derin ve varoluşsal bir travma yaratmıştır. Bu travmayı, sadece o dönemin diplomatik yazışmalarıyla değil, yüzyıllara yayılan Osmanlı-Rus savaşlarının Türk devlet aklında bıraktığı o silinmez genetik kodlarla birlikte okumak gerekir.

Savaşın sonuna gelindiğinde dünya, faşizmin yıkıntılarından yeni ve çok daha kalıcı bir kutuplaşmanın doğuşuna şahitlik ediyordu. Nazi Almanyası’nın ordularını Berlin’e kadar sürerek ezen, Doğu Avrupa’yı adım adım işgal ederek kendi demir perdesini ören Sovyetler Birliği, artık 1920’lerin o anti-emperyalist, kendi iç savaşının yaralarını sarmaya çalışan, zayıf ve Ankara ile kader birliği yapan Bolşevik devleti değildi. Karşımızda, milyonlarca askerden oluşan, Avrupa’nın yarısını yutmuş, nükleer çağın eşiğinde duran ve Çarlık Rusyası’nın en yayılmacı hedeflerini komünist bir ideoloji sosuyla yeniden masaya süren devasa bir Kızıl İmparatorluk vardı. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı boyunca uyguladığı o efsanevi aktif tarafsızlık politikasıyla ülkeyi yıkımdan korumayı başarmıştı başarmasına, ancak bu tarafsızlık politikası her iki savaşan tarafı, özellikle de Sovyetler Birliği’ni son derece rahatsız etmişti. Savaş sırasında Alman ordularının Kafkaslara doğru ilerleyişini endişeyle izleyen Moskova, Türkiye’nin Müttefikler safında savaşa girmemesini ve Alman savaş makinesine krom satmaya devam etmesini hiçbir zaman unutmamış, bunu bir tür gizli husumet olarak kayda geçirmişti. Savaşın rüzgarları müttefiklerden yana esmeye başladığında ve Sovyet orduları zaferden zafere koştuğunda, Moskova’nın Ankara’ya yönelik bir hesap sorma hazırlığı içinde olduğu diplomatik kulislerde çoktan fısıldanmaya başlanmıştı. Nitekim korkulan oldu ve 19 Mart 1945’te Sovyetler Birliği, 1925 yılından beri yürürlükte olan Türk-Sovyet Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması’nı tek taraflı olarak feshettiğini, mevcut şartların kökten değiştiğini ve yeni bir antlaşma için şartların yeniden müzakere edilmesi gerektiğini Ankara’ya sert bir notayla bildirdi. Bu nota, yaklaşan fırtınanın ilk habercisi, kopacak diplomatik kasırganın ilk esintisiydi.

Asıl diplomatik deprem ise Haziran 1945’te Moskova’da yaşandı. Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper ile Sovyet Dışişleri Komiseri Vyaçeslav Molotov arasında gerçekleşen o tarihi görüşmeler, diplomasinin zarafetinden tamamen uzak, kaba bir güç dayatmasının sahnelendiği anlar olarak kayıtlara geçmiştir. Molotov, yeni bir saldırmazlık antlaşmasının imzalanabilmesi için Türkiye’nin önüne, kabul edilmesi egemenlikten vazgeçmek anlamına gelen dehşet verici üç temel şart koydu: 1921 Moskova ve Kars antlaşmalarıyla belirlenen doğu sınırlarının Sovyetler lehine düzeltilmesi yani Kars ve Ardahan’ın Sovyet Gürcistanı ve Ermenistanına devredilmesi, Karadeniz güvenliğinin sağlanması bahanesiyle Boğazların Türkiye ve Sovyetler Birliği tarafından ortaklaşa savunulması yani Boğazlarda Sovyet askeri üslerinin kurulması ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Sovyet çıkarlarına uygun olarak revize edilmesi. Bu talepler, basit bir sınır anlaşmazlığı veya diplomatik bir pazarlık marjı değildi. Bu talepler, Türkiye’nin bağımsız bir devlet olarak haritadan silinmesi ve Doğu Avrupa’daki örneklerine benzer şekilde Sovyet yörüngesinde bir uydu devlete dönüştürülmesi projesinin ilk adımıydı. Boğazlarda üs kuran ve doğu sınırlarını tahkim eden bir Sovyet ordusunun Türkiye’nin iç siyasetine ve genel politikalarına hükmetmemesi eşyanın tabiatına aykırıydı. Bu, sadece bir toprak talebi değil, açık bir rejim ve egemenlik gaspı tehdidiydi.

Şahsi düşüncemi burada açıkça ifade etmem gerekirse; Stalin’in bu şımarık, intikamcı ve yayılmacı tavrı, sadece Türkiye için bir travma değil, aynı zamanda Sovyet dış politikasının Soğuk Savaş tarihindeki en büyük, en öngörüsüz ve en stratejik hatalarından biridir. Sovyetler Birliği, Lenin döneminde Mustafa Kemal Atatürk ile kurduğu o anti-emperyalist dayanışma ruhunu ve karşılıklı güvene dayalı kuzey komşuluğunu, salt İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği güç zehirlenmesi nedeniyle bir kalemde silip atmıştır. Eğer Stalin, savaş sonrasında Türkiye’ye yönelik bu agresif, toprak talep eden kaba şantaj politikasını gütmeseydi, 1925 ruhuna uygun olarak Türkiye’nin tarafsızlığını ve toprak bütünlüğünü garanti eden yatıştırıcı bir diplomasi izleseydi, Türkiye Cumhuriyeti’ni asla ve asla Batı kampının o katı askeri yapısının, NATO’nun içine kendi elleriyle itmiş olmazdı. Stalin, Kafkaslar’da üç beş kilometre karelik dağlık bir alan ve Boğazlar’da fiziken imkansız bir ortak savunma fantezisi uğruna, güney kanadındaki en güçlü, en istikrarlı devleti doğrudan Amerika Birleşik Devletleri’nin kucağına hediye etmiştir. Bu stratejik körlük, Sovyetler Birliği’nin güney sınırlarında on yıllar boyunca devasa Amerikan radarlarının, nükleer başlıklı füzelerin ve NATO zırhlılarının konuşlanmasına kendi elleriyle meşruiyet kazandırmıştır. Bir süper gücün, bölgesel bir gücü yanına çekmek veya en azından tarafsız tutmak yerine onu doğrudan düşman kampa itecek şekilde köşeye sıkıştırması, diplomatik tarihte ders olarak okutulacak bir kibri ve akıl tutulmasını temsil eder. Moskova’nın bu ihtirası, Ankara’nın Batı’ya yönelişinin sadece gerekçesini değil, aynı zamanda ahlaki ve stratejik meşruiyetini de sağlamıştır.

Bu meşruiyeti ve Ankara’daki devlet aklının neden böylesine derin bir paniğe kapıldığını anlamak için, Sovyet tehdidinin sadece masa başında kalmadığını, sahada da devasa bir psikolojik harp ve fiziki kuşatmayla desteklendiğini görmek elzemdir. Sovyetler Birliği, bu süreçte sadece diplomatik notalarla yetinmiyor, devlet kontrolündeki medya organları aracılığıyla Türkiye aleyhine inanılmaz bir karalama kampanyası yürütüyor, Ermeni ve Gürcü akademisyenlere Türkiye’nin doğusu üzerinde tarihsel haklar iddia eden makaleler yazdırıyor ve en tehlikelisi, Balkanlar üzerinden Türkiye’nin batı sınırlarına doğru askeri bir tehdit projeksiyonu yaratıyordu. Komünist partilerin ve Kızıl Ordu’nun desteğiyle Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya’da kurulan yeni rejimler, Türkiye’yi batıdan, kuzeyden Karadeniz filosuyla, doğudan ise doğrudan Kızıl Ordu birlikleriyle tam bir stratejik mengene içine almıştı. Yunanistan’da patlak veren komünist ayaklanma ve iç savaş da bu kuşatmanın son halkası olarak görülüyordu. Ankara’dan bakıldığında manzara şuydu: Sınırlarında dünyanın en büyük kara ordusu duruyor, komşuları birer birer Sovyet uydusuna dönüşüyor ve bu dev güç, Türkiye’nin şah damarı olan Boğazları ile doğudaki kalkanı olan Kars ve Ardahan’ı açıkça istiyordu. Üstelik Türkiye, altı yıl süren büyük savaş boyunca ordusunu silah altında tutmak zorunda kalmış, savaşın yıkımına doğrudan uğramasa da ekonomik olarak tamamen tükenmiş, elindeki köhne silahlarla çağdaş bir mekanize orduya karşı direnebilme kapasitesi kalmamış yalnız bir ülkeydi.

Bu noktada, daha sonraki yıllarda çokça eleştirilecek olan o dış politikadaki “denge” politikasının terk edilip yerine kayıtsız şartsız bir “sığınma” politikasının benimsenmesi, dönemin nesnel koşulları içerisinde eleştirilemez bir rasyonalite taşır. Denge politikası, birbirini dengeleyebilecek, güçleri nispeten birbirine yakın birden fazla uluslararası aktörün var olduğu çok kutuplu veya gevşek kutuplu sistemlerde uygulanabilir. Osmanlı Devleti, on dokuzuncu yüzyıl boyunca İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya gibi güçler arasındaki rekabetten faydalanarak bu dengeyi kurmuştu. Cumhuriyetin ilk çeyreğinde de İngiltere, Almanya, Sovyetler Birliği ve İtalya arasındaki güç çekişmeleri, Atatürk ve İnönü diplomasisine geniş bir manevra alanı sağlamıştı. Ancak 1945’in dünyasında denge kurabileceğiniz bir güç çeşitliliği kalmamıştı. Kıta Avrupası tamamen çökmüş, Almanya ikiye bölünmüş, Fransa ve İngiltere ekonomik olarak iflas etmiş, galipler kulübünde olmalarına rağmen imparatorluklarını bir arada tutamayacak kadar zayıflamışlardı. Geriye sadece iki kutup kalmıştı. Bu iki kutuptan biri, kapınıza dayanmış sizden toprak ve egemenlik talep ederken, sizin ortada durup “aktif tarafsızlık” veya “denge” oynamanız intihardan başka bir şey olamazdı. Bu denklemin içinde Türkiye’nin sığınabileceği, teknolojik, askeri ve ekonomik olarak Sovyet yayılmacılığına set çekebilecek tek bir güç vardı: Atlantik’in ötesindeki Amerika Birleşik Devletleri. Dolayısıyla Batı’ya yanaşmak bir tercih değil, coğrafyanın ve dönemin acımasız realpolitiğinin dayattığı matematiksel bir zorunluluktu.

Fakat Türkiye’nin bu sığınma arayışı, sanıldığı gibi Amerika Birleşik Devletleri tarafından ilk anda coşkuyla karşılanmamıştır. Soğuk Savaş tarihini geriye dönük okuduğumuzda, sanki ABD en başından beri dünyayı Sovyetlere karşı örgütlemeye hazır bir süper güçmüş gibi bir yanılsamaya kapılırız. Oysa 1945 ve 1946’nın başlarında Washington, hala savaş müttefiki olan Sovyetler Birliği ile küresel bir uzlaşı zemini bulabileceğine dair umutlar taşıyordu. Roosevelt döneminin mirası olan bu uzlaşmacı tutum, Truman yönetiminin ilk aylarında da devam etmişti. ABD ve İngiltere, Yalta ve Potsdam konferanslarında, Stalin’in Türkiye’ye yönelik bu taleplerine karşı kesin ve sert bir çizgi çekmekten kaçınmışlar, sorunun Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ikili müzakerelerle çözülmesi gereken bir mesele olduğunu savunarak Ankara’yı adeta yalnız bırakmışlardı. Hatta İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin ve Amerikan yetkilileri, Boğazlar rejiminin Sovyet gemilerine daha fazla serbesti tanıyacak şekilde güncellenebileceğine dair sinyaller bile vermişlerdi. Bu durum, Ankara’daki travmayı daha da derinleştirmiş, Türk devlet adamlarını kelimenin tam anlamıyla bir kabusun içine sürüklemiştir. Bir yanda boğazınızı sıkan bir düşman, diğer yanda siz boğulurken başını çeviren potansiyel dostlarınız vardı. İsmet İnönü yönetimindeki Türk hariciyesinin bu dönemdeki en büyük diplomatik başarısı, ABD ve İngiltere’nin bu kayıtsızlığını kırmak, Sovyet tehdidinin sadece Türkiye ile sınırlı olmadığını, Türkiye’nin düşmesinin tüm Ortadoğu’nun, Doğu Akdeniz’in ve nihayetinde İngiliz imparatorluk yollarının Sovyet kontrolüne geçmesi anlamına geleceğini Batı’ya büyük bir sabır ve inatla anlatabilmiş olmasıdır.

Ankara’nın bu sabırlı ikna çabası, küresel konjonktürün de hızla Soğuk Savaş gerçekliğine evrilmesiyle meyvelerini vermeye başladı. George Kennan’ın Moskova’dan gönderdiği o meşhur Uzun Telgraf, Winston Churchill’in “Demir Perde” konuşması ve Sovyetlerin İran’dan (Azerbaycan krizinden) asker çekmemekte direnmesi, Washington’da alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Sovyet yayılmacılığının sınırsız olduğu ve yatıştırma (appeasement) politikasıyla durdurulamayacağı anlaşıldığında, ABD stratejik odağını değiştirdi. Amerikan Missouri zırhlısının, merhum Türk Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini taşıma bahanesiyle 1946 Nisan’ında İstanbul’a gelmesi, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’nin arkasında durduğunun ilk sembolik ama son derece güçlü mesajıydı. Bu geminin gelişi, Türkiye’de sadece bir diplomatik destek değil, adeta bir ulusal kurtuluş coşkusu yaratmıştır. Ancak o gün Boğaz sularında demirleyen bu çelik dev, sadece bir koruma kalkanı getirmiyor, aynı zamanda sonraki on yıllar boyunca Türkiye’nin boynuna geçirilecek olan o uydulaşma zincirinin de ilk halkasını atıyordu. Missouri’nin getirdiği o derin nefes alma hissi, Türkiye’nin beka kaygısını dindirirken, sığınma psikolojisini devletin kurumsal bir karakterine dönüştürmenin de kapısını aralamıştır. Bu noktadan sonra Türkiye, güvenliğini sağlamanın tek yolunun Amerikan jeopolitiğine kayıtsız şartsız entegre olmak olduğuna ikna olmuştur.

Sığınma psikolojisinin rasyonalitesini değerlendirirken, sıklıkla gözden kaçan bir diğer hayati unsur da Türkiye’nin iç dengeleri ve ekonomik tükenmişliğidir. Savaş yıllarında uygulanan Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi ve aşırı oranda militarize edilmiş tarım ekonomisi, köylüyü ve kentliyi canından bezdirmiş, devlet ile halk arasındaki bağları ciddi şekilde zedelemişti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya demokratikleşme rüzgarları eserken ve Birleşmiş Milletler sistemi kurulurken, Türkiye’nin tek partili, kapalı ve otoriter görünümlü yapısıyla Batı sistemine entegre olması mümkün değildi. Yönetici elitler, Sovyet tehdidini bertaraf etmek için Batı’nın desteğini almanın ön koşulunun, sistemin iç yapısını da Batı değerleriyle senkronize etmek olduğunu çok iyi biliyorlardı. Çok partili hayata geçiş kararı, elbette sadece bir dış politika hamlesi değildi; iç dinamiklerin ve toplumsal taleplerin de bunda büyük payı vardı. Ancak Sovyet tehdidi, bu geçişi hızlandıran, meşrulaştıran ve geri döndürülemez kılan en büyük dış katalizör olmuştur. Ne var ki, bu demokratikleşme ve liberalleşme hamlesi bile, kendi doğal mecrasında gelişen bir süreçten ziyade, “Batı’ya şirin görünme” ve “özgür dünya kampında yer kapma” telaşının bir enstrümanına dönüşmüş, dışarıya bağımlı olmanın iç siyasetteki yansıması olarak tecelli etmiştir. Güvenlik, iç siyaseti şekillendirmiş; dış destek arayışı, ideolojik yönelimleri belirlemiştir.

Sovyetler Birliği’nin taleplerinin reddedilmesi sürecinde Türk hariciyesinin sergilediği o onurlu duruş, aslında Türkiye’nin kendi öz gücüyle yapabileceği son otonom eylemlerden biri olarak da tarihe geçmelidir. Dönemin Dışişleri Bakanı Hasan Saka, Başbakan Şükrü Saracoğlu ve elbette Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, her ne kadar Batı’dan destek arayışında olsalar da, o destek henüz ortada yokken bile Sovyet taleplerini kesin bir dille reddetme cesaretini göstermişlerdir. Şükrü Saracoğlu’nun mecliste yaptığı o meşhur konuşmada “Bizim verilecek bir karış toprağımız yoktur” diyerek Sovyetlere meydan okuması, devleti yöneten kadronun Kurtuluş Savaşı reflekslerinin hala ne kadar diri olduğunu gösteriyordu. Ancak bu dirayet, sürdürülebilir bir strateji değildi. Sınırda bekleyen yüzlerce Sovyet tümenine karşı sadece diplomatik onurla ve Birinci Dünya Savaşı bakiyesi silahlarla direnemeyeceğiniz aşikardı. İşte bu gerçeklik, Türkiye’yi 1947 Truman Doktrini ile resmen başlayan o büyük askeri ve ekonomik yardım şemsiyesinin altına itmiştir. Bu şemsiye altına girme kararı, bir teslimiyet değil, dönemin şartlarında yapılabilecek yegane akılcı hamleydi. Ancak sorun, o şemsiyenin altına girdikten sonra yaşanan rehavette, tehdit algısının Amerikan istihbaratına ihale edilmesinde ve beka arayışının zamanla zihinsel bir tembelliğe, dış politikada bir tür felç haline dönüşmesindedir. Sığınmak rasyoneldi; ancak o sığınağı kendi eviniz, sığındığınız gücü de kendi efendiniz olarak benimsemek rasyonel değildi.

1945 travması, Türk devlet geleneğinde öylesine derin bir iz bırakmıştır ki, bu iz, Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ilişkilerini on yıllar boyunca zehirlemiş, her türlü normalleşme çabasını şüpheyle karşılatan bir psikolojik bariyere dönüşmüştür. Sovyetler, sınırınızdan toprak istemişse, Boğazlarınıza göz dikmişse, artık o devletten gelecek hiçbir güler yüze, hiçbir ticari anlaşmaya veya diplomatik nota değişimine güvenemezsiniz. Bu paranoya, bir noktaya kadar çok haklı bir güvenlik refleksidir. Bir devletin asli görevi, milletinin toprak bütünlüğünü korumaktır ve bunu tehlikeye atan bir unsura karşı azami teyakkuzda bulunmak esastır. Bu yüzden 1950’lere doğru gidilirken Türkiye’de artan Amerikan etkisini salt bir “mandacılık” veya “işbirlikçilik” olarak okuyan sığ tarihsel yaklaşımlar, 1945’in o iliklere kadar işleyen korkusunu anlayamazlar. Bugün rahat koltuklarımızda oturup, soğuk savaşın belgeleri üzerinden “Türkiye niye tarafsız kalmadı, niye bloksuzlar hareketine katılmadı” diye ahkam kesmek kolaydır. Ancak 1945 yazında, dünyanın en acımasız diktatörlerinden biri olan Stalin’in önünüze koyduğu o haritaya bakarken tarafsızlıktan bahsetmek, gerçeklikten tamamen kopmak demektir. Bağlantısızlar hareketini kuran ülkelerin hiçbiri, Sovyetler Birliği ile o kadar uzun bir kara sınırına ve Rus jeopolitiğinin tarihsel hedefi olan Boğazlar gibi stratejik bir kilide sahip değildi. Coğrafya, Türkiye’ye bağlantısız olma lüksünü tanımamıştır.

Kendi yorumumu tekrar vurgulamak gerekirse; uluslararası ilişkilerde niyet okumalarından ziyade kapasiteler ve somut adımlar esastır. Sovyetler Birliği’nin kapasitesi Türkiye’yi ezip geçmeye yetiyordu ve niyetini de Moskova’daki o kaba görüşmelerde açıkça belli etmişti. Türkiye’nin Batı’ya yönelişi, hür dünya, demokrasi sevdası, insan hakları gibi romantik ideallerden çok, tamamen realist, Machiavelli tarzı bir güç politikasının sonucuydu. Biz Batı’yı bizi korusun diye seçtik, Batı da bizi Sovyetleri güneyden çevresin, Ortadoğu petrollerine kalkan olsun diye seçti. Temelinde karşılıklı bir çıkarlar silsilesi olan bu ilişkinin asıl trajedisi, Türkiye’nin bu pragmatik başlangıcı zamanla kutsallaştırması ve kendini Batı sisteminin “uç karakolu” olmaya gönüllü bir şekilde mahkum etmesidir. Tehdit dengesi, bağımlılık sarmalına böylece evrilmiştir. Bu bölüm boyunca üzerinde durduğumuz bu beka sorunu ve haklı yöneliş, sonraki yıllarda yaşanacak o büyük sapmanın ve asimetrik tahakkümün hangi zorunluluklar üzerine inşa edildiğini, sığınmanın nasıl esarete dönüştüğünü kavramamız için sağlam bir zemin oluşturmaktadır. Tarihi yargılarken, o günün coğrafi ve askeri gerçeklerini merkeze koyduğumuzda, Batı ittifakına girişin bir vizyonsuzluk değil, hayatta kalma içgüdüsünün en rasyonel tezahürü olduğunu teslim etmek, adil bir analizin boynunun borcudur. Ancak bir devleti hayatta tutan bu rasyonel korku, eğer zamanla aşılamaz, evcilleştirilemez ve dengelenemezse, o devleti koruyucusunun kölesi haline getiren bir zaafa dönüşür; işte Türk dış politikasının sonraki yıllardaki büyük sınavı da tam olarak bu olmuştur.


BÖLÜM 3: Truman Doktrini, Kore Savaşı ve NATO – Kanla Ödenen Bilet

Bir önceki bölümde derinlemesine tahlil ettiğimiz o devasa varoluşsal krizin ve zorunlu jeopolitik savrulmanın ardından, Türk dış politikasının sadece bir tercih yapmaktan çıkıp, o tercihin kurumsal, askeri ve psikolojik bedellerini ödemeye başladığı en kritik evreye, yani Batı blokuna entegrasyonun ete kemiğe büründüğü döneme girmekteyiz. Bu süreç, uluslararası ilişkiler sahnesinde kağıt üzerinde atılan imzaların çok ötesine geçen, bir ulusun kanıyla, canıyla ve tüm stratejik esnekliğiyle ödediği ağır bir diyetin hikayesidir. Truman Doktrini ile atılan ilk adımlar, Kore Savaşı’nın karlı dağlarında dökülen kanlarla somutlaşmış ve nihayetinde 1952 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) tam üyelik ile taçlanmış gibi görünse de, bu sürecin pragmatik ve eleştirel bir anatomisi çıkarıldığında karşımıza bambaşka bir manzara çıkmaktadır. Bu manzara, eşitlerin oluşturduğu onurlu bir ortaklık tablosu değil, küresel bir hegemonun kendi sınırlarını savunmak adına binlerce kilometre ötedeki bir coğrafyayı devasa bir ileri karakola dönüştürmesinin ve o karakolun nöbetçilerini kendi stratejik mimarisine geri döndürülemez bir biçimde hapsetmesinin tablosudur. Türkiye, Batı ittifakının o yaldızlı salonlarına bedavadan, sadece jeopolitik konumu hatırına veya demokratik ideallere olan bağlılığı yüzünden davet edilmemiştir; Ankara, o masadaki koltuğunu kelimenin tam anlamıyla Anadolu çocuklarının kanını uluslararası bir diplomatik para birimi gibi kullanarak satın almak zorunda bırakılmıştır. Sistemin mimarisi en başından itibaren eşitsiz, tek taraflı ve mahmi devletin esnekliğini sıfırlayacak şekilde kurgulanmıştı.

Bu eşitsiz mimarinin temel taşlarının nasıl döşendiğini anlamak için, 1947 baharının o buhranlı günlerine, Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel bir imparatorluk rolünü devraldığı o tarihi kırılma anına dönmek gerekmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte İngiltere, üzerinde güneş batmayan imparatorluk unvanını korumaya çalışsa da, ekonomik olarak tamamen çökmüş, iç savaşla boğuşan Yunanistan’ı ve Sovyet baskısı altındaki Türkiye’yi daha fazla finanse edemeyecek noktaya gelmişti. Şubat 1947’de Londra’dan Washington’a gönderilen ve İngiltere’nin artık bu iki ülkeye yardım edemeyeceğini, sorumluluğu Amerika’nın alması gerektiğini bildiren o tarihi muhtıra, sadece bir devir teslim belgesi değil, aynı zamanda Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki Amerikan yüzyılının resmi başlangıç düdüğüydü. Dönemin ABD Başkanı Harry S. Truman’ın, bu muhtıranın ardından Amerikan Kongresi’nde yaptığı ve “Truman Doktrini” olarak tarihe geçen o meşhur konuşma, Türkiye’de büyük bir sevinç ve kurtuluş coşkusuyla karşılanmıştır. Ankara’daki devlet elitleri için bu doktrin, Sovyet ayıbına karşı nihayet güçlü bir kartalın kanatları altına girildiğinin müjdesiydi. Ancak Truman Doktrini’nin satır araları dikkatle okunduğunda ve bu yardımın uygulanma biçimi analiz edildiğinde, bunun basit bir ekonomik veya askeri hibe programı olmadığı, tam aksine Türkiye’nin askeri, sivil ve bürokratik altyapısını Amerikan stratejik hedefleriyle senkronize etmeyi amaçlayan devasa bir mühendislik projesi olduğu açıkça görülmektedir.

Truman Doktrini kapsamında Türkiye’ye tahsis edilen yardımlar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin o güne kadar sahip olduğu geleneksel savunma doktrinini kökünden değiştirmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın ve Kurtuluş Savaşı’nın o yoksul ama kendi kendine yeten, coğrafyanın derinliklerini kullanarak düşmanı yıpratmaya odaklanmış piyade ağırlıklı savunma konsepti terk edilmiş; yerine tamamen Amerikan motorlu araçlarına, Amerikan lojistiğine, Amerikan telsizlerine ve en önemlisi sürekli olarak Amerika’dan gelecek yedek parçalara bağımlı, mekanize bir ordu modeli ikame edilmiştir. Amerikan askeri misyonlarının (JAMMAT ve sonrasında JUSMMAT) Türkiye’ye gelerek sadece eğitim vermekle kalmayıp, Türk ordusunun teşkilat yapısından harekat planlarına kadar her aşamada yönlendirici bir rol üstlenmesi, uydulaşma sürecinin askeri alandaki ilk ve en derin tahribatıdır. Bir ordunun silah sistemini değiştirmesi olağandır, ancak bir ordunun askeri aklını ve stratejik planlama kapasitesini başka bir devletin misyonlarına ihale etmesi, bağımsızlığın kalbinden vurulması anlamına gelir. Yardım paketlerinin içinde gelen her bir tank, her bir uçak ve her bir top, aslında Türkiye’yi kendi başına karar alamayan, mühimmatı ve yedek parçası kesildiğinde birkaç hafta içinde savaşma kabiliyetini yitirecek olan asimetrik bir prangaya bağlamıştır. Ekonomik kalkınmayı ve askeri modernizasyonu kendi iç dinamikleriyle, kendi milli sanayisini kurarak başaramayan devletlerin, dışarıdan gelen bu tür yardımlarla aslında ulusal egemenliklerinden devasa tavizler verdiklerini görmek, pragmatik devlet aklının en temel gerekliliğidir; ancak dönemin Ankara’sı, haklı varoluşsal korkularının da etkisiyle bu bedeli sorgulamadan ödemeyi kabul etmiştir.

Bu askeri ve lojistik bağımlılık yetmezmiş gibi, 1948 yılında devreye giren Marshall Planı ile birlikte Türkiye’nin ekonomik kaderi de tamamen Batı’nın, özellikle de Avrupa’nın yeniden inşasına hizmet edecek bir role indirgenmiştir. Marshall yardımlarının temel felsefesi, Türkiye’nin ağır sanayi kurmasını veya endüstriyel olarak bağımsızlaşmasını desteklemek değildi. Aksine, Amerikan raporlarında açıkça belirtildiği üzere Türkiye, Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu tahılı, pamuğu ve madenleri üreten bir tarım ülkesi olarak kalmalı, yardımlar da bu üretimi artıracak traktör ithalatına ve bu tarım ürünlerini limanlara, dolayısıyla Batı’ya taşıyacak karayolu ağlarının inşasına harcanmalıydı. Demiryolu ağlarının geliştirilmesi gibi daha otonom ve ulusal bir strateji yerine, tamamen Amerikan otomotiv ve petrol endüstrisine bağımlı karayolu taşımacılığının teşvik edilmesi, bu dönemin en karakteristik yapısal dönüşümlerinden biridir. Karayolları, sadece buğday taşımak için değil, aynı zamanda olası bir savaşta NATO zırhlılarının Anadolu üzerinde hızla manevra yapabilmesi için tasarlanıyordu. Yani ekonomik kalkınma hamlesi gibi sunulan süreç, aslında Türkiye coğrafyasının Amerikan jeopolitiğine ve NATO’nun olası harekat ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmesinden ibaretti. Bu ikili yardım mekanizması (Truman ve Marshall), devletin sadece dış politikasını değil, iç ekonomik düzenini ve sınıfsal yapısını da derinden etkilemiş, kırsalda makineleşmeyle birlikte büyük bir iç göç dalgasına zemin hazırlamış, sonuç olarak Türkiye’yi küresel kapitalist sisteme “çevre” ve “bağımlı” bir aktör olarak entegre etmiştir.

Tüm bu ekonomik ve askeri teslimiyete rağmen, 1940’ların sonuna gelindiğinde Türkiye hala istediği o mutlak güvenlik garantisine, yani Batı blokunun kalbi olan kurumsal bir ittifak anlaşmasına ulaşabilmiş değildi. 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) kurulduğunda, kurucu üyeler arasında Türkiye yoktu. Washington, Sovyet tehdidini çevrelemek için Türkiye’yi silahlandırıyor ve destekliyordu ancak Amerika ve özellikle Avrupalı müttefikleri, Türkiye’yi eşit bir ortak olarak NATO şemsiyesi altına almaya, yani olası bir savaşta Türkiye için kendi şehirlerinin nükleer bir yıkıma uğraması riskini göze almaya hiç de istekli değillerdi. Özellikle İngiltere ve İskandinav ülkeleri, Türkiye’nin NATO’ya girmesine şiddetle karşı çıkıyorlardı. Avrupalılar için Türkiye, kültürel olarak Avrupalı olmayan, sınırları dünyanın en istikrarsız bölgesi olan Ortadoğu’ya uzanan ve Sovyetler Birliği ile doğrudan uzun bir sınırı paylaştığı için her an savaşa sürüklenme riski taşıyan bir “baş belasıydı.” İngiltere, Türkiye’yi NATO’ya almak yerine, Kahire merkezli kurulacak bir “Ortadoğu Komutanlığı”nın içine dahil etmeyi, yani Türkiye’yi Arap devletleriyle aynı sepete koyarak Ortadoğu’nun bekçiliğini yaptırmayı teklif ediyordu. Ankara’daki devlet elitleri için bu teklif büyük bir hakaret, yüzyıllık Batılılaşma vizyonunun çöpe atılması ve yeniden o kaçmaya çalıştıkları doğu bataklığına itilmek anlamına geliyordu. Türkiye’nin NATO’ya girme mücadelesi, sadece bir güvenlik arayışı değil, aynı zamanda kimliksel bir tescil, “Biz de Avrupalıyız, biz de hür ve medeni dünyanın birinci sınıf bir parçasıyız” deme çabasıydı. Ancak diplomaside kimlik talepleri veya haklılık argümanları, karşı tarafın çıkarı olmadığı sürece hiçbir değer taşımaz. Türkiye’nin Avrupa’nın direncini kırabilmesi ve Washington’ı tam üyeliğe ikna edebilmesi için, kağıt üzerindeki argümanlardan çok daha fazlasına, şok edici ve fedakarca bir hamleye ihtiyacı vardı.

İşte tam bu diplomatik tıkanıklık anında, 1950 yılının Haziran ayında dünyanın öbür ucunda patlak veren Kore Savaşı, Türk dış politikası için beklenmedik, kanlı ama son derece işlevsel bir fırsat penceresi açmıştır. Kuzey Kore birliklerinin 38. paraleli geçerek Güney Kore’yi işgal etmesi, Soğuk Savaş’ın ilk sıcak çatışmasını başlatmış ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Amerika Birleşik Devletleri’nin öncülüğünde, saldırganı püskürtmek için üye devletleri Güney Kore’ye yardıma çağırmıştır. Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelen ve dış politikada Batı’ya mutlak bir entegrasyonu savunan Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti hükümeti, bu çağrıyı Türkiye’nin NATO’nun kapısındaki kilidi kıracak yegane anahtar olarak görmüştür. Başbakan Adnan Menderes ve hükümeti, meselenin aciliyetini bahane ederek, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bile danışmadan, anayasayı fiilen çiğneyerek Kore’ye 4.500 kişilik bir silahlı tugay gönderme kararını tek başlarına almışlardır. Bu karar, Türkiye’nin iç siyasetinde büyük bir anayasal krize ve muhalefetin çok sert eleştirilerine neden olsa da, iktidarın jeopolitik pragmatizmi her türlü yasal ve ahlaki tartışmanın önüne geçmiştir.

Burada kendi pragmatik görüşümü net bir şekilde ifade etmek zorundayım: Ahlaki ve insani boyutları bir kenara bırakıp salt uluslararası ilişkilerin o acımasız realpolitiği üzerinden okuma yaparsak, Türkiye’nin Kore’ye asker gönderme kararı, Cumhuriyet tarihinin en riskli ama bir o kadar da sonuç alıcı makyavelist hamlelerinden biridir. Asimetrik güç ilişkilerinde, zayıf olan tarafın masaya koyabileceği teknolojik veya ekonomik bir gücü yoksa, elindeki tek geçerli akçe kendi insanının kanıdır. Türkiye, Kore yarımadasında kimin haklı kimin haksız olduğuyla zerre kadar ilgilenmiyordu; haritada yerini bile gösteremeyeceği bir coğrafyaya Anadolu’nun yoksul çocuklarını gönderirken amaç, komünizmi Asya’da durdurmak falan değildi. Amaç, Washington’daki karar alıcılara şu çok net ve acımasız mesajı vermekti: “Biz, sizin küresel stratejileriniz uğruna, sizin emrettiğiniz herhangi bir coğrafyada kendi evlatlarımızı ölüme gönderebilecek kadar sadık, itaatkar ve gözü kara bir devletiz. Bizi Avrupa’nın o kibirli ve korkak devletleriyle bir tutmayın; biz sizin için savaşırız.” Bu mesaj, kanla yazılmış bir taahhütnameydi. Türk ordusunun Kunuri’de, Wawon’da ve Kumyangjang-ni’de gösterdiği o efsanevi direnç, etrafı tamamen kuşatılmışken bile süngü takarak Amerikan birliklerinin geri çekilmesini sağlayacak kadar stratejik bir koruma kalkanı oluşturması, Pentagon’un ve Amerikan kamuoyunun Türkiye’ye bakışını bir gecede değiştirmiştir. Kore dağlarında donarak veya mermilerle can veren yüzlerce Türk askeri, o dönemde Avrupa başkentlerinde Türkiye aleyhine kurulan o kalın diplomatik duvarları tek tek yıkmıştır.

Kore’deki askeri performans, Washington’ın Türkiye’yi NATO’ya dahil etme konusundaki tereddütlerini ortadan kaldırmış ve Amerika, Avrupa’daki müttefiklerine Türkiye’nin üyeliği konusunda devasa bir baskı yapmaya başlamıştır. Özellikle İngiltere’nin direnci, Amerikan siyasi ve mali gücü kullanılarak kırılmış, İskandinav ülkelerinin mırıldanmaları susturulmuştur. Amerikan kurmayları, Avrupa savunmasının sadece Ren Nehri kıyısında değil, Kafkaslar’da başladığını, yüz binlerce askerden oluşan ve savaşma kabiliyeti Kore’de kanıtlanmış devasa bir Türk ordusunun, Sovyetler Birliği’nin dikkatini güneye çekerek Avrupa’yı rahatlatacak muazzam bir “ucuz güç” olduğunu nihayet Avrupalılara kabul ettirmişlerdir. Bu diplomatik zorlamanın sonucunda, 1951 yılında NATO’nun Ottawa’daki toplantısında Türkiye ve Yunanistan’ın örgüte davet edilmesi kararlaştırılmış ve nihayetinde 18 Şubat 1952’de Türkiye resmen NATO’nun tam üyesi olmuştur. Türkiye’de büyük bir zafer edasıyla kutlanan, gazetelerin manşetlerinden günlerce düşmeyen bu üyelik, yüzeyde bakıldığında ülkenin sınırlarını dönemin en büyük askeri paktının güvencesi altına almış, 1945’ten beri süregelen Sovyet kabusunu bitirmiş gibi görünüyordu. Ancak bu zafer sarhoşluğunun altında, devlet aklının çok uzun yıllar boyunca fark edemeyeceği, fark ettiğinde ise iş işten çoktan geçmiş olacak devasa bir jeopolitik esaret senedi yatıyordu.

Türkiye, NATO’ya eşit şartlarda, kendi bölgesel çıkarlarını savunabilecek bir “ortak” (partner) sıfatıyla değil, Batı blokunun küresel savunma mimarisinin en ucuz, en harcanabilir ve coğrafi olarak en riskli “ileri karakolu” (outpost) sıfatıyla alınmıştı. Bu ayrımın altını çizmek son derece kritiktir. İleri karakollar, merkezin politikalarını belirlemezler; ileri karakollar, merkez saldırıya uğradığında alarm verir, ilk şoku göğüsler ve asıl kuvvetler hazırlık yapana kadar gerekirse kendini feda ederek düşmanı oyalar. NATO’nun Soğuk Savaş dönemindeki gizli savunma konseptleri ve harekat planları incelendiğinde bu acı gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Sovyetler Birliği’nin Avrupa’ya ve Türkiye’ye yönelik topyekun bir konvansiyonel veya nükleer saldırısı senaryosunda, NATO’nun temel planı Türkiye’nin doğusunu savunmak değildi. Plan, Türk ordusunun Doğu Anadolu’nun zorlu coğrafyasında Sovyet zırhlı tümenlerini mümkün olduğunca oyalayarak, onlara ağır zayiat verdirerek geri çekilmesi ve asıl savunma hattını Toros dağları veya Boğazlar gerisinde kurması üzerine bina edilmişti. Yani olası bir III. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin üçte ikisi, Avrupa’nın ve Amerika’nın güvenliği için feda edilebilir bir “geciktirme bölgesi” olarak kodlanmıştı. Kendi vatan toprağının savunulmasını değil, müttefiklerinin zaman kazanması uğruna kendi coğrafyasının feda edilmesini öngören bir askeri plana entegre olmak, asimetrik müttefikliğin ve uydulaşmanın en karanlık yüzüdür.

Dahası, bu üyelik ile birlikte Türkiye, dış politikasındaki son esneklik kırıntılarını da kaybetmiştir. NATO üyeliği sadece askeri bir taahhüt değil, aynı zamanda dış politikanın tamamen Washington merkezli bir optikten yürütülmesini gerektiren katı bir ideolojik çerçeveydi. Bir devletin dış politikasında otonomi, komşularıyla, bölgesel aktörlerle ve küresel rakiplerle kendi ulusal çıkarları doğrultusunda esnek pazarlıklar yapabilme kapasitesidir. Türkiye, 1952 sonrasında bu kapasitesini sıfırlamıştır. Hariciye teşkilatı, yüzyılların birikimiyle oluşan o ince diplomasi ustalığını, kriz yönetme becerisini ve bölgesel dengeleri okuma yeteneğini bir kenara bırakmış; Birleşmiş Milletler’de veya diğer uluslararası platformlarda sürekli olarak Amerika’nın oy rengine göre pozisyon alan, Washington’ın tasvip etmediği hiçbir bölgesel aktörle ilişki geliştirmeyen monoton bir sözcü statüsüne indirgenmiştir. Özellikle komşumuz olan ve büyük tarihi, kültürel bağlarımızın bulunduğu Arap dünyasında gelişen anti-kolonyal ve milliyetçi akımlara karşı Türkiye’nin takındığı o soğuk, mesafeli ve yer yer düşmanca tavır, tamamen NATO’nun bölgedeki çıkarlarının bir yansımasıydı. Sınır komşularınızda rejimler değişirken, ulus devletler doğarken ve yeni bir tarih yazılırken, sizin o tarihi sadece okyanus ötesindeki bir merkezin çıkarları üzerinden okumanız, kendi coğrafyanıza yabancılaşmanız anlamına gelir. NATO bileti, sınırları güven altına almış olabilir ancak Türkiye’nin Ortadoğu, Balkanlar ve Asya’daki siyasi etkisini, o coğrafyaların doğal bir parçası olma niteliğini yok etmiş, bizi bölgemizde tecrit edilmiş, sevilmeyen ve sürekli şüpheyle bakılan bir “Batı ajanı” konumuna sokmuştur.

Truman Doktrini’yle başlayan askeri ve ekonomik vesayet sisteminin NATO üyeliğiyle kurumsal bir kalıcılığa dönüşmesi, devletin karar alma mekanizmalarında öylesine derin bir rehavet yaratmıştır ki, Ankara’daki elitler kendi güvenlikleri için hiçbir yeni strateji, hiçbir B planı düşünme gereği duymamışlardır. Güvenlik kavramı, tamamen NATO’nun 5. Maddesine ve Amerika’nın nükleer şemsiyesine ihale edilmişti. Halbuki uluslararası ilişkiler tarihinin en acımasız kuralı şudur: Hiçbir devlet, bir başka devletin bekası için kendi bekasını riske atmaz. Türkiye’nin NATO’ya giriş diyeti olarak Kore’de akıttığı kan, dönemin şartlarında Washington için paha biçilemez bir fedakarlık gibi algılanmış olsa da, uluslararası sistemde minnet duygusu yoktur. Diyet ödenmiş, bilet alınmış, salona girilmiş ve işlem tamamlanmıştır. Ancak salona girdikten sonra oynanacak oyunun kurallarını yine bilet kesenler belirleyecektir. Türkiye, eşit müttefiklik hayalleriyle girdiği o yapının içinde, karar mekanizmalarında söz sahibi olamayan, kendi ulusal krizlerinde (örneğin sonraki yıllarda yaşanacak Kıbrıs meselesinde) ittifak mekanizmalarını kendi lehine çalıştıramayan, sadece üzerine düşen jandarmalık görevini yerine getirmesi beklenen bir aparat olduğunu anlaması için onlarca yıl geçmesi gerekecekti.

Kurulan bu eşitsiz sistemin en tehlikeli yanlarından biri de, uydulaşma sürecinin toplumun ve ordunun psikolojisinde yarattığı o gizli tahribattı. Kendi gücüne, kendi kaynaklarına ve kendi stratejik aklına güvenmeyen, her türlü teknolojik yeniliği, askeri doktrini ve istihbaratı dışarıdan hazır bir paket olarak alan yapı, zamanla kendi içinde düşünmeyi ve üretmeyi bırakır. Türk ordusunun ve diplomasisinin o dönemde içine düştüğü durum tam olarak buydu. NATO standartları adı altında dayatılan her türlü talimatname, her türlü organizasyon şeması, Türkiye’nin kendine has coğrafi, sosyal ve tarihi gerçekliklerini yok sayarak uygulanmıştır. Ordunun ve bürokrasinin en parlak beyinleri, ulusal çıkarların nasıl maksimize edileceğinden ziyade, NATO komuta kademelerinde nasıl daha uyumlu çalışılabileceğine odaklanmış, başarı kriterleri tamamen ittifak içindeki entegrasyon seviyesiyle ölçülür olmuştur. Bu durum, devleti yöneten sivil iradenin de işine gelmiş, içerideki ekonomik zorlukları ve siyasi baskıları halka anlatırken her zaman “hür dünyanın sadık ve güçlü müttefiki” argümanını kullanmışlardır. İç siyasetteki meşruiyet, dışarıdaki hamiliğin gücüyle perçinlenmeye çalışılmıştır.

Sonuç olarak; 1947’den 1952’ye kadar geçen bu beş yıllık süreç, Türk dış politikasının ve devlet karakterinin en radikal şekilde mutasyona uğradığı dönemdir. Truman Doktrini ile alınan ekonomik ve askeri narkoz, Kore’de dökülen kanla ödenen fatura ve nihayetinde NATO üyeliğiyle giyilen o demir leblebi şeklindeki zırh, Türkiye’yi Sovyet işgalinden kurtarmış olabilir; bu inkar edilemez bir gerçektir. Ancak bu kurtuluşun bedeli, otonominin tamamen feda edilmesi, jeopolitik esnekliğin sıfırlanması ve bağımsız bir aktörden ziyade büyük oyunun itaatkar bir piyonuna dönüşülmesidir. Kanla ödenen bilet, Türkiye’ye Batı tiyatrosunda bir yer kazandırmış olsa da, o oyunun senaryosuna müdahale etme hakkı hiçbir zaman verilmemiştir. Sistemin mimarisi, merkezin güvenliğini, çevrenin feda edilebilirliği üzerine kurmuştu ve Türkiye, bu sistemin en sadık, en kanlı ve en sessiz kalkanı olma görevini kendi isteğiyle kabullenmişti. Bu kabulleniş, ilerleyen yıllarda çıkarların çatıştığı ilk büyük uluslararası krizde, bu kalkanın aslında ne kadar kırılgan ve bu ittifakın ne kadar asimetrik olduğunu, Ankara’nın yüzüne son derece soğuk ve acımasız bir tokat gibi çarpacaktır. Bu bölümün analiz ettiği yapısal bağımlılık inşası, bundan sonraki süreçte yaşanacak diplomatik körlüklerin ve fırsat kaçırmaların anlaşılması için elzem bir girizgahtır; zira kendi otonomisine inanmayan bir devletin, önüne çıkan diplomatik fırsat pencerelerini değerlendirmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu esaret mimarisi, Türkiye’yi sadece dış düşmanlara karşı değil, aynı zamanda kendi aklını kullanmaya karşı da korunaklı, kalın ve geçirimsiz bir kafesin içine hapsetmiştir.


BÖLÜM 4: Tarihi Kırılma – 30 Mayıs 1953 Sovyet Notası

Daha önce detaylıca incelediğimiz varoluşsal kriz ve müttefikliğe giden o sancılı entegrasyon sürecinin ardından, Soğuk Savaş’ın buz gibi atmosferinde Türk diplomasisinin önüne aniden, adeta gökten düşercesine açılan o devasa fırsat penceresine gelmiş bulunuyoruz. Tarihsel süreçler çoğu zaman doğrusal ilerlemez; büyük krizlerin ardından gelen beklenmedik yumuşamalar, devletlerin otonomi reflekslerini test eden en büyük sınavlardır. 5 Mart 1953 tarihinde, Sovyetler Birliği’ni çeyrek asırdan fazla bir süre demir yumrukla yöneten, milyonlarca insanın hayatına mal olan sürgünlerin, tasfiyelerin ve küresel kutuplaşmanın baş mimarı olan Josef Stalin’in ölümü, sadece Sovyet iç siyasetinde değil, tüm küresel jeopolitik fay hatlarında devasa bir sarsıntı yaratmıştır. Stalin’in Kremlin’deki odasında son nefesini vermesiyle birlikte, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden itibaren dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getiren o katı, tavizsiz ve paranoyak Sovyet dış politikasının da miadı dolmuş oluyordu. Bu ölüm, Ankara’da, Washington’da, Londra’da ve Paris’te önce derin bir şüpheyle, ardından büyük bir dikkatle izlenen bir fetret devrinin başlangıcıydı. Ancak Türkiye için bu fetret devri, küresel satranç tahtasında sadece bir izleyici olmak anlamına gelmiyordu; tam aksine, sekiz yıl önce boğazına dayanan o soğuk çeliğin geri çekilmesi ve diplomatik masanın, bu kez Ankara’nın elini inanılmaz derecede güçlendirecek bir biçimde yeniden kurulması anlamına geliyordu.

Stalin’in ölümünün hemen ardından Sovyetler Birliği’nde başlayan iktidar mücadelesi ve liderlik arayışı, Lavrenti Beria, Georgi Malenkov ve Nikita Kruşçev gibi figürlerin oluşturduğu kolektif bir yönetimin (Troyka) ortaya çıkmasıyla sonuçlanmış, bu yeni yönetim ilk iş olarak Stalin döneminin dış politikadaki katastrafik hatalarını onarmaya girişmiştir. Yeni Sovyet liderliği, Stalin’in çevresindeki devletlere yönelik uyguladığı kaba güç politikalarının, şantajların ve yayılmacı ihtirasların Sovyetler Birliği’ne güvenlik değil, tam aksine devasa bir kuşatma getirdiğini çok net bir biçimde okuyabilen pragmatik bir devlet aklına sahipti. Yugoslavya’nın Kominform’dan koparak Batı’ya yaklaşması ve en önemlisi, Türkiye gibi Karadeniz’i ve Ortadoğu’yu kilitleyen devasa bir jeopolitik kalenin doğrudan Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri şemsiyesi altına, NATO’nun içine itilmesi, Kremlin’in yeni sahipleri için tahammül edilemez ve düzeltilmesi acil bir stratejik felaketti. Sovyet kurmayları, Türkiye’ye yönelik 1945 yılında yöneltilen Kars, Ardahan ve Boğazlar üzerindeki toprak ve üs taleplerinin, Türkiye’yi korkutarak tarafsızlaştırmak yerine onu tamamen Batı’nın ileri karakolu haline getirdiğini ve Sovyetlerin güney sınırlarını nükleer başlıklı Amerikan füzelerine açtığını idrak etmişlerdi. Bu idrak, Soğuk Savaş’ın ilk aylarından itibaren donmuş olan Türk-Sovyet ilişkilerinde o güne kadar görülmemiş, radikal bir revizyonizmin kapısını aralayacaktı.

Tarihler 30 Mayıs 1953’ü gösterdiğinde, uluslararası diplomasi tarihine damga vuracak o tarihi kırılma gerçekleşti. Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov, ki kendisi sekiz yıl önce Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’in önüne o korkunç talepleri fırlatan kişiden başkası değildi, bu kez Türkiye’nin yeni Moskova Büyükelçisi Faik Hozar’ı bakanlığa davet ederek ona resmi bir nota tevdi etti. Bu diplomatik belge, sıradan bir mektup değişiminin çok ötesinde, bir süper gücün kendi yaptığı tarihi hatayı resmen ve yazılı olarak itiraf etmesi, geri adım atması ve hasım olarak kodladığı bir komşusuna beyaz bayrak sallaması anlamına geliyordu. Notanın metni son derece açıktı ve hiçbir yoruma mahal bırakmayacak kadar netti: Sovyetler Birliği Hükümeti, Ermenistan ve Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri hükümetleri adına, Türkiye’ye yönelik hiçbir toprak talepleri olmadığını resmen beyan ediyordu. Dahası, Karadeniz ve Boğazların güvenliğinin, Sovyetler Birliği’nin katılımı olmadan da, sadece Türkiye’nin çabalarıyla garanti altına alınabileceği belirtiliyor, yani Sovyetlerin Boğazlarda ortak savunma ve askeri üs kurma taleplerinden tamamen, geri dönülmez bir biçimde vazgeçtiği ilan ediliyordu. Nota, “Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile iyi komşuluk ilişkilerini korumayı ve güçlendirmeyi arzu ettiğini” belirten diplomatik bir temenni ile son buluyordu. Bu belge, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1945 yılından beri yaşadığı o varoluşsal travmanın kağıt üzerinde resmen sona ermesi, devletin beka sorununun çözülmesi ve Cumhuriyet’in doğu sınırları ile Boğazlar üzerindeki mutlak egemenliğinin, bizzat o egemenliği tehdit eden güç tarafından tescil edilmesi demekti.

Pragmatik bir devlet aklı perspektifinden kendi yorumumu katmam gerekirse; uluslararası ilişkiler sahnesinde böyle anlar yüzyılda bir gelir. Bir devletin, varlığını ortadan kaldırmakla tehdit eden devasa bir düşmandan böylesine kesin, yazılı ve bağlayıcı bir geri adım koparması, o devletin hariciyesine muazzam bir esneklik, eşi bulunmaz bir manevra alanı sağlar. Tehdidin ortadan kalktığı bu an, müttefiklerinizle olan ilişkilerinizin doğasını yeniden tanımlayabileceğiniz, “artık sana eskisi kadar muhtaç değilim” kartını masaya sürebileceğiniz yegane andır. Diplomaside masanın yeniden kurulması tam olarak budur. Karşınızda zayıflayan, kendi iç sorunlarıyla boğuşan ve sizden özür dilercesine eski taleplerinden vazgeçen bir Sovyetler Birliği varken, bu durumu Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı kusursuz bir kaldıraç olarak kullanmak, diplomasinin en temel kurallarından biridir. Eğer devlet aklı, korkularının esiri olmak yerine rasyonel bir tüccar gibi düşünebilseydi, bu nota sadece Türk-Sovyet ilişkilerini normalleştirmekle kalmaz, aynı zamanda Türkiye’nin NATO içindeki o asimetrik, edilgen ve uydulaşmış konumunu da büyük bir haysiyetle yeniden müzakere etmesinin yolunu açabilirdi. Elinizde Sovyetlerin barış çubuğu varken, Washington’a dönüp çok daha büyük ekonomik tavizler koparabilir, askeri üslerin kullanım şartlarını kendi lehinize revize edebilir ve ordunuzun modernizasyonu için dayatılan o tek yönlü bağımlılık modeline itiraz edebilirdiniz.

Ancak ne yazık ki tarihi fırsatlar, ancak onları algılayabilecek bir stratejik vizyon mevcutsa fırsata dönüşürler. Sovyetler Birliği’nin bu tarihi notasına Türkiye’nin verdiği tepki, diplomatik bir uyanıştan ziyade, kurumsallaşmış bir korkunun, kemikleşmiş bir şüphenin ve öğrenilmiş çaresizliğin dışavurumu olmuştur. Dönemin Demokrat Parti iktidarı ve Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, bu notayı aldıklarında, bunu Türkiye’nin otonomisini yeniden kazanması için bir şans olarak okumak yerine, NATO ittifakını parçalamaya yönelik kurnaz bir “komünist tuzağı” olarak kodlamışlardır. Türkiye’nin notaya verdiği 18 Temmuz 1953 tarihli resmi cevap, evet, bir memnuniyet ifadesi içeriyordu; ancak hemen ardından, Türkiye’nin Kuzey Atlantik İttifakı’na (NATO) olan bağlılığının ve Batı bloku içindeki yükümlülüklerinin aynen devam ettiği, bu ittifakın savunma amaçlı olduğu vurgulanarak Sovyetlere adeta “bizi bu notayla Batı’dan koparamazsınız” mesajı veriliyordu. Elbette bir devletin kendi imzaladığı ittifak antlaşmalarına sadık kalması saygıdeğerdir; ancak bu sadakati, karşınızdaki hasım devletin geri adımını kullanarak müttefiklerinize karşı elinizi güçlendirmek yerine, müttefikinize “bakın ben size ne kadar sadığım, düşmanımın barış teklifine bile soğuk yaklaşıyorum” demek için kullanmak, stratejik bir miyopluktur. Ankara, 1953 yazında masaya oturmayı değil, masanın arkasındaki Amerikan sığınağına daha da sıkı sarılmayı tercih etmiştir.

Bu noktada Sovyet yönetiminin ve özellikle sonraki yıllarda ipleri tamamen eline alan Nikita Kruşçev’in konuya dair itiraflarını derinlemesine tahlil etmek, bu fırsat penceresinin aslında ne kadar geniş olduğunu anlamamız açısından hayati önem taşır. Kruşçev, sonrasında hem anılarında hem de çeşitli gayri resmi diplomatik temaslarında, Stalin’in 1945’teki Türkiye politikasını açıkça ve kelimenin tam anlamıyla “büyük bir aptallık” olarak nitelendirmiştir. Bu niteleme, sıradan bir özeleştiri değil, Soğuk Savaş jeopolitiğinin Sovyet penceresinden yapılmış en keskin analizidir. Kruşçev’in mantığı şuydu: Türkiye gibi, Birinci Dünya Savaşı’nda ve İstiklal Harbi’nde kendi varlığını koruma konusunda ne kadar inatçı ve savaşçı olduğunu kanıtlamış bir milleti, toprak talepleriyle köşeye sıkıştırmak, ona yapılabilecek en büyük yanlışlıktı. Stalin, Kars ve Ardahan’ı isteyerek aslında Türkiye’nin gururuyla oynamış, onu istemeyerek de olsa emperyalist Amerikan kampının içine itmişti. Kruşçev, “Biz Türkleri korkutup boyun eğdireceğimizi sandık, oysa onları Amerika’nın kucağına kendi ellerimizle attık” diyerek, 1953 notasının aslında sadece bir barış teklifi değil, kaybedilen bir komşuyu, o Amerikan kucağından yavaş yavaş geri çekme, en azından tarafsızlaştırma ve silahsızlandırma projesinin ilk adımı olduğunu itiraf ediyordu. Sovyetler Birliği, Türkiye’yi yeniden 1920’lerin, 1930’ların o bağımsız, Batı emperyalizmine şüpheyle bakan, kendi ayakları üzerinde duran komşusu olarak görmek istiyordu; çünkü böyle bir Türkiye, Karadeniz’de Amerikan füzelerinin olmaması demekti.

İşte bu denklem, uluslararası ilişkiler disiplininde “caydırıcılık” ve “denge” kavramlarının en kusursuz laboratuvarlarından biridir. Caydırıcılık, sadece silahla veya arkanızdaki süper güçle sağlanmaz; asıl caydırıcılık, seçeneklerinizin çokluğuyla sağlanır. Türkiye’nin 1953 yılında elinde tuttuğu seçenek, Soğuk Savaş’ın o katı iki kutuplu yapısında çok az devlete nasip olmuş bir kozdu. Tehdit ortadan kalkmış, müzakere masası sadece Sovyetlerle değil, dolaylı olarak Amerika ile de yeniden kurulmuştu. Benim bu konudaki şahsi ve son derece pragmatik okumam şudur: Eğer o dönemde Türk hariciyesinin başında sadece ideolojik gözlüklerle dünyayı okuyan bir iktidar değil de, Atatürk döneminin o çok boyutlu diplomasi vizyonuna sahip, reel politiğin o soğuk ve hesapçı dilini konuşabilen bir kurmay aklı olsaydı, Türkiye 1953 sonrasında inanılmaz bir ekonomik ve stratejik sıçrama yapabilirdi. Sovyetlerin bu yumuşaması, derhal Batı başkentlerinde bir “Türkiye’yi kaybetme” korkusuna dönüştürülebilirdi. Türkiye, Washington’a dönüp, “Sovyetler toprak bütünlüğümü tanıdı, askeri tehdidi kaldırdı. Artık benim ordumu devasa boyutlarda tutmama ve sizin için bir ileri karakol olmama gerek kalmadı. Eğer ekonomik yardımları hibe şekline çevirmez, ağır sanayi kurmama izin vermez ve Kıbrıs, Ortadoğu gibi milli meselelerimde beni kayıtsız şartsız desteklemezseniz, ben de Sovyetlerle ticari ve siyasi ilişkilerimi normalleştirir, toprağımdaki nükleer füzelerinizin sayısını azaltırım” restini çekebilirdi. Böyle bir rest, blöf bile olsa, Amerika Birleşik Devletleri’ni Ankara’nın taleplerine boyun eğmek zorunda bırakırdı, çünkü ABD’nin o dönemde Türkiye’yi gözden çıkarma lüksü kesinlikle yoktu.

Ancak bu yönde bir tercih yapılmadı. Zira Türkiye’deki karar alıcı elitler, 1947’den itibaren o kadar yoğun bir biçimde Amerikan yardımlarına, o yardımların iç siyasette yarattığı ekonomik illüzyona ve komünizm öcüsü üzerinden inşa ettikleri otoriter siyaset diline bağlanmışlardı ki, Sovyet tehdidinin ortadan kalkması onların kurguladığı siyasi evrenin çökmesi anlamına geliyordu. Devletler bazen, kendi yarattıkları veya kabul ettikleri düşman algısına öylesine bağımlı hale gelirler ki, o düşman barış ilan ettiğinde ne yapacaklarını bilemezler. Türkiye’nin 1953’teki durumu tam da bu psikolojik tıkanıklığın eseridir. Demokrat Parti hükümeti için Sovyet tehdidi, hem içeride muhalefeti susturmak, sol eğilimli her türlü aydın hareketini ezmek için mükemmel bir bahaneydi, hem de Amerika’dan sürekli olarak para, traktör ve silah talep etmenin biricik meşru zeminiydi. Eğer Sovyet tehdidi bittiyse, ABD neden size para vermeye devam etsindi? Eğer komünizm tehdidi yoksa, içerideki katı güvenlikçi politikaları nasıl meşrulaştıracaktınız? İşte bu iç politik pragmatizm ile dış politikadaki vizyonsuzluk birleştiğinde, o tarihi fırsat penceresi büyük bir gürültüyle kapatılmış oldu.

Bu kapatılan pencerenin ardında yatan bir diğer büyük trajedi, Türkiye’nin kendi coğrafyasının potansiyelini büyük güçlerin rekabetine kurban etmesidir. Sovyetlerin Kars ve Ardahan’dan vazgeçmesi, aslında Türkiye’nin doğu sınırlarının sadece askeri bir cephe olmaktan çıkıp, muazzam bir ticari koridora dönüşebilme ihtimalini doğurmuştu. Ancak Türkiye, Sovyet sınırını adeta bir duvarla örmeye, oradaki tüm ekonomik ve sosyal yaşamı bir garnizon mantığıyla dondurmaya devam etti. Aynı durum Karadeniz için de geçerliydi. Boğazlar üzerindeki Sovyet taleplerinin geri çekilmesi, Montrö Sözleşmesi’nin ruhunun yeniden onaylanması anlamına geliyordu ve Türkiye’nin Karadeniz’de yegane oyun kurucu olarak rahat bir nefes almasını sağlamıştı. Buna rağmen Türkiye, Karadeniz’i bir barış ve ticaret denizi haline getirmek için diplomatik inisiyatif almak yerine, burayı NATO’nun Sovyetleri çevreleme stratejisinin gergin bir deniz sınırına dönüştürmeyi seçti. Diplomaside müzakere masası kurulduğunda, eğer o masaya kendi ulusal çıkarlarınızın ajandasıyla oturmazsanız, başkalarının ajandasında bir alt başlık olmaktan kurtulamazsınız. 1953 yılında müzakere masası kurulmuştu ama Türkiye o masada kendi adına değil, “hür dünyanın” sadık bir taşeronu sıfatıyla oturuyordu.

Daha da vahimi, bu körlüğün Türk dış politikasında yarattığı o kronik edilgenlik hastalığıdır. 1953 notasını değerlendiremeyen, hasmının uzattığı eli kendi müttefikine karşı bir koz olarak kullanamayan bir devlet mekanizması, ilerleyen yıllarda kendi ulusal çıkarları doğrudan müttefiki tarafından tehdit edildiğinde nasıl bir reaksiyon gösterebilirdi ki? Fırsatları değerlendiremeyenler, krizleri yönetemezler. Sovyetler Birliği’nin 1953’te yaptığı bu açılımı elinin tersiyle iten Türkiye, aslında Soğuk Savaş’ın geri kalan tüm krizlerinde kendi kaderini Washington’ın iki dudağı arasına hapsettiğini de tescillemiş oluyordu. Bu tarihten sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde bir daha asla eşit bir müttefiklik zemininden bahsedilemeyecekti. Çünkü hami devlet (ABD), mahmi devletin (Türkiye’nin) alternatif üretemediğini, Sovyetler gibi bir gücün barış teklifini bile sırf Washington’dan gelecek tepkilerden korktuğu için geri çevirdiğini görmüştü. Bir ilişkide, taraflardan birinin gidecek hiçbir yeri olmadığı ve her şarta razı olduğu anlaşıldığında, o ilişkinin saygıya dayalı bir müttefiklik olarak kalması imkansızdır; ilişki tamamen bir tahakküme dönüşür.

Bu bağlamda 1953 notası, sadece bir dış politika gelişmesi değil, bir zihniyetin iflas belgesidir. 1945’teki sığınma arayışının ne kadar haklı ve rasyonel olduğunu ne kadar şiddetle savunuyorsak, 1953’teki bu tarihi açılımın heba edilmesini de o kadar şiddetle eleştirmek zorundayız. Devletlerin kalıcı dostları ve düşmanları olmadığını, sadece kalıcı çıkarları olduğunu dikte eden o ünlü diplomatik düstur, 1953’ün Ankarasında maalesef anlaşılamamıştır. Türkiye, ideolojik bir kalıba öylesine hapsolmuştu ki, dış politikasını çıkarlar üzerinden değil, “komünizm karşıtlığı” ve “Batı blokuna kayıtsız şartsız sadakat” gibi dogmalar üzerinden şekillendiriyordu. Bu dogmatizm, sadece diplomasiyi değil, devletin reflekslerini de felç etmiştir. Öyle ki, ilerleyen yıllarda, 1960’ların ortalarına gelindiğinde devlet aklı yavaş yavaş uyanmaya ve Sovyetlerle yeniden ekonomik ilişkiler kurmaya (örneğin Seydişehir alüminyum tesisleri, İskenderun demir çelik fabrikası gibi dev projeler için Sovyet kredisi almaya) başladığında bile, bu gecikmiş pragmatizmin bedeli çok ağır olmuştur. Eğer 1960’ların sonunda yapılan bu çok yönlü dış politika açılımları, 1953 notasının hemen ardından o tarihi kırılma anının sıcaklığıyla yapılabilseydi, Türkiye bugün bambaşka bir sanayi altyapısına, çok daha güçlü bir bölgesel aktör kimliğine ve belki de Kıbrıs gibi meselelerde çok daha otonom bir hareket kabiliyetine sahip olabilirdi.

Kişisel analizim ışığında, uluslararası ilişkilerde zayıf devletlerin veya bölgesel güçlerin kendilerini süper güçlerin ezici tahakkümünden koruyabilmelerinin yegane yolu, süper güçlerin birbirleriyle olan rekabetindeki boşlukları (loopholes) ustalıkla kullanmalarıdır. 1953 Mayısı, bu boşlukların en büyüğünün oluştuğu aydı. Sovyetlerde yeni bir rejim inşa ediliyor, Avrupa’da savaş sonrası yıkım henüz tam olarak atlatılamamış ve Amerika, Asya’da komünizmi durdurmak için müttefiklerine muhtaç bir durumdaydı. Tüm bu parametreler, Türkiye’nin elinde muazzam bir pazarlık gücü biriktiğine işaret ediyordu. O güne kadar “bizi yutacaklar, aman bizi koruyun” diyen Türkiye’nin, birdenbire “tehdit geçti, artık şartları ben belirlerim” diyebilecek o psikolojik eşiği atlaması gerekiyordu. Ancak o psikolojik eşik, ne yazık ki aşılamadı. Devlet aklı, asimetrik müttefikliğin sağladığı o sahte güvenlik duygusunun sıcaklığına öylesine alışmıştı ki, soğuk ama özgürlük vaat eden o açık pencereden bakmaya cesaret edemedi.

Bu cesaretsizliğin kökleri, sadece dönemin siyasilerinin vizyonsuzluğuyla da açıklanamaz; aynı zamanda Türkiye’nin Soğuk Savaş aydınının ve bürokrasisinin zihin dünyasının tek tipleştirilmesiyle de ilgilidir. 1950’ler Türkiye’sinde Sovyetlerle iyi ilişkiler kurulmasını savunmak, “tarafsızlığı” veya “çok boyutlu diplomasiyi” dillendirmek, anında vatan hainliği, komünist sempatizanlığı veya Batı düşmanlığı ile yaftalanmak anlamına geliyordu. Devlet mekanizması kendi içindeki farklı düşünce akımlarını, o dönemin ünlü anti-komünist cadı avlarıyla öylesine sindirmişti ki, Dışişleri Bakanlığı koridorlarında 1953 notasının rasyonel, jeopolitik bir analizini yapıp “bu fırsatı kullanalım” diyebilecek diplomatik cesaret kalmamıştı. Kurumlar sessizliğe, bürokrasi rutine, siyaset ise sloganlara teslim olmuştu. Böyle bir iklimde stratejik özerklik üretilemez; üretilse üretilse sadece sadakat metinleri ve yardım talebi dilekçeleri üretilir. Nitekim öyle de olmuştur.

Özetle, 30 Mayıs 1953 Sovyet notası, Türk diplomasi tarihinin en parlak sayfalarından biri olabilecekken, kaçırılmış fırsatlar silsilesinin en trajik ve en maliyetli ilk halkasına dönüşmüştür. Tehdit ortadan kalkmış, kılıç kınına sokulmuş ve Sovyetler kendi yanlışlarını kabul ederek Ankara’ya bir nevi “kurtuluş belgesi” sunmuştur. Fakat o güne kadar kendi iradesini müttefikinin cebine koyan Ankara, bu belgeyi özgürleşmek için değil, tam aksine müttefikine olan sadakatini kanıtlamak için kullanmayı seçerek kendi elini kolunu kendi iradesiyle bağlamıştır. Diplomaside krizler her zaman yıkıcı değildir; bazen krizlerin bitiş şekli, devletlerin gerçek kapasitelerini ve vizyonlarını ortaya çıkaran en aydınlatıcı fenerlerdir. 1953 feneri yandığında, Türk dış politikasının o çok övündüğü asimetrik müttefikliğinin aslında bir bağımlılık sarmalı olduğu, devletin artık kendi başına manevra yapma yeteneğini tamamen yitirdiği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Bu tarihi kırılma anında gösterilen refleks eksikliği, bundan sonraki bölümlerde göreceğimiz üzere, Türkiye’nin kendi coğrafyasında nasıl izole edildiğinin, küresel krizlerde müttefiki tarafından nasıl feda edilebilir bir piyona dönüştürüldüğünün ve nihayetinde o sahte uyku halinden ne kadar acı ve onur kırıcı mektuplarla uyanmak zorunda kalacağının en açık, en acımasız ve en net habercisi olmuştur. 1953 yılında o eli sıkmayan, o masaya kendi kurallarıyla oturmayan Türkiye, kendi diplomatik bağımsızlığını, bizzat onu korumak için girdiği ittifakın karanlık dehlizlerinde kendi elleriyle boğmuştur.


BÖLÜM 5: Psikolojik Bariyer ve İdeolojik Körlük – Demokrat Parti Dönemi

Bir önceki bölümde teferruatıyla irdelediğimiz o tarihi 1953 Sovyet notasının Ankara’da yarattığı etkiyi ve bu etkiye verilen reaksiyonu salt diplomatik bir tercih hatası olarak okumak, meselenin kökeninde yatan o devasa zihinsel tutulmayı gözden kaçırmak anlamına gelecektir. Zira devletlerin dış politika kararları, yalnızca masa başındaki diplomatların soğukkanlı maliyet-fayda analizleriyle değil, aynı zamanda o devleti yöneten siyasi elitlerin psikolojik bagajları, ideolojik saplantıları ve iç siyasetteki meşruiyet arayışlarıyla doğrudan şekillenir. 1950 yılında “Yeter Söz Milletindir” şiarıyla iktidara gelen ve Soğuk Savaş’ın en keskin yıllarında Türkiye’nin kaderini elinde tutan Demokrat Parti ve onun lideri Adnan Menderes’in zihin dünyası, bu dönemin dış politikasını anlamak için yegane anahtardır. Demokrat Parti iktidarı, Sovyetler Birliği’nin uzattığı o zeytin dalını, tarihi bir fırsat veya jeopolitik bir esneklik alanı olarak görmek yerine, devletin bekasına ve kendi siyasi varoluşlarına yöneltilmiş sinsi bir “komünist tuzağı” olarak kodlamıştır. Bu kodlama, rasyonel bir istihbarat analizinden ziyade, tamamen psikolojik bir bariyerin ve derin bir ideolojik körlüğün eseridir. Bir devletin, kendisine yöneltilmiş en büyük varoluşsal tehdidin resmen ve yazılı olarak geri çekilmesini büyük bir şüphe, paranoya ve hatta öfkeyle karşılaması, uluslararası ilişkiler disiplininde çok nadir rastlanan, ancak sonuçları itibarıyla son derece yıkıcı olan bir “bilişsel uyumsuzluk” (cognitive dissonance) vakasıdır.

Bu bilişsel uyumsuzluğun temellerini kavramak için öncelikle “güvenlik paranoyası” dediğimiz o karanlık dehlize inmek mecburiyetindeyiz. Daha evvel bahsettiğimiz 1945 yılındaki haklı korku ve beka endişesi, aradan geçen sekiz yıl zarfında Demokrat Parti kadrolarının elinde rasyonel bir savunma içgüdüsü olmaktan çıkmış, adeta devleti içten içe kemiren, her türlü yeniliğe, her türlü diplomatik esnekliğe ve her türlü bağımsız düşünceye kapıları kapatan dogmatik bir fobik reaksiyona dönüşmüştür. Psikolojide bir travmanın ardından geliştirilen savunma mekanizmaları, travma ortadan kalksa dahi varlığını sürdürme eğilimindedir; işte Türk devlet aklı da tam olarak bu nevrotik saplanmayı yaşamıştır. Tehdit ortadan kalktığında dahi o tehdide karşı geliştirilen sığınma refleksinden vazgeçilememiştir. Kişisel yorumumu burada son derece net bir biçimde ifade etmeliyim: Güvenlik paranoyası, makul ölçülerde tutulmadığı takdirde, devletlerin stratejik vizyonunu kör eden en tehlikeli hastalıktır. Uluslararası ilişkiler bir inanç sistemi veya bir din değildir; ebedi aforozların, mutlak şeytanların veya kusursuz meleklerin olduğu bir alem hiç değildir. Realpolitik, duyguları, korkuları ve ideolojik takıntıları kapının dışında bırakmayı, masadaki kartlara sadece ve sadece ulusal çıkar merceğinden bakmayı emreder. Demokrat Parti iktidarının aşırı sağcı, katı anti-komünist ideolojik bagajı, bu soğukkanlı okumayı yapmalarına, yani realpolitiğin o acımasız ama kurtarıcı matematiğini çalıştırmalarına mutlak surette engel olmuştur. Bunun neticesinde Türkiye, Soğuk Savaş boyunca eline geçen o en muazzam jeopolitik kozu, sadece ve sadece zihinsel bir bariyeri aşamadığı için çöpe atmıştır.

Demokrat Parti’nin bu ideolojik körlüğünün yalnızca bir dış politika vizyonsuzluğu olduğunu iddia etmek, dönemin iç siyasi dinamiklerini hafife almak olacaktır. Adnan Menderes ve ekibi için “komünizm tehdidi”, sadece Sovyetler Birliği’nden gelecek askeri bir saldırı ihtimali değil, aynı zamanda içerideki muhalefeti dizayn etmenin, toplumsal fay hatlarını kontrol altında tutmanın ve iktidarlarını mutlaklaştırmanın en kullanışlı aracıydı. 1950’lerin Türkiye’sinde iktidar, kendi politikalarına yöneltilen en ufak bir eleştiriyi, en masum bir işçi hakları talebini, üniversitelerdeki akademik itirazları veya basındaki muhalif sesleri derhal “komünist kışkırtması” veya “Moskova’nın beşinci kol faaliyeti” olarak damgalama eğilimindeydi. Anti-komünizm, Demokrat Parti’nin kitleleri etrafında kenetlediği, kendi otoriterleşme eğilimlerini meşrulaştırdığı ve muhafazakar tabanını sürekli bir teyakkuz halinde tuttuğu bir iç siyaset dinine dönüşmüştü. Hal böyleyken, dışarıdaki asıl ve büyük “komünist düşmanın” aniden barış ilan etmesi, tehditkâr tonunu bırakıp dostluk elini uzatması, Demokrat Parti’nin üzerine inşa ettiği o devasa iç siyasi tahkimatın altındaki zemini kaydırması anlamına geliyordu. Eğer Sovyet tehdidi gerçekte azaldıysa veya bittiyse, içerideki o sert güvenlikçi politikalara, o amansız cadı avlarına ne gerek kalacaktı? İşte bu yüzden Ankara, 1953 notasını sevinçle değil, büyük bir içgüdüsel dirençle karşılamıştır. Dışarıdaki düşmanın yumuşaması, içerideki iktidar pratiğinin iflası anlamına geliyordu. Dolayısıyla ideolojik körlük dediğimiz mefhum, aslında bir noktada iktidarın kendi varoluşsal çıkarlarını, devletin yüksek jeopolitik çıkarlarının önüne koymasının bir neticesi olarak da okunabilir.

Bu zihinsel tıkanıklığın bir diğer boyutu da Türkiye’nin Washington ile kurduğu ilişkinin doğasında gizlidir. Demokrat Parti dönemi, Türk-Amerikan ilişkilerinde uydulaşmanın en zirve yaptığı, Türkiye’nin kendi iradesini adeta Washington’a kiraladığı bir dönemdir. Menderes hükümetinin dış politika felsefesi, Amerika Birleşik Devletleri ne kadar anti-komünist ise ondan daha fazla anti-komünist olmak, NATO ne kadar Sovyet karşıtı ise ondan daha agresif bir retorik kullanmak üzerine kuruluydu. Bu, asimetrik müttefikliklerde sıkça görülen “kraldan çok kralcı olma” sendromudur. Mahmi devlet, hami devlete yaranabilmek ve ondan gelecek ekonomik, askeri yardımların kesintisiz akmasını sağlayabilmek için, hami devletin küresel ideolojisini kendi yerel gerçekliklerinin bile ötesine taşıyarak içselleştirir. 1950’lerde ABD’de esen o meşhur McCarthyizm rüzgarlarının, yani komünist cadı avlarının Türkiye’deki yansımaları çok daha sert ve devlet destekli olmuştur. Amerikan Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’ın “çevreleme” (containment) politikasını dahi aşan o saldırgan “uçurumun kenarı” (brinkmanship) diplomasisi, Ankara’da büyük bir hayranlıkla takip ediliyor ve aynen taklit ediliyordu. Böyle bir atmosferde, Ankara’nın Moskova ile bağımsız bir diplomatik kanal açması, Washington’dan habersiz veya Washington’ın hoşuna gitmeyecek bir yumuşama emaresi göstermesi, Demokrat Parti elitlerinin zihninde Amerika’ya ihanet etmekle eşdeğer tutuluyordu. Kendi otonomisini bir ihanet olarak algılayan devlet aklının, dış politikada bir başarı hikayesi yazması eşyanın tabiatına aykırıdır.

Sovyetlerin 1953’teki o tarihi açılımını bir “tuzak” olarak nitelemenin psikolojik altyapısında, sürekli aldatılma ve terk edilme korkusu da yatmaktaydı. Türk hariciyesi, geçmişte büyük güçlerin kendi aralarındaki uzlaşmalarında Osmanlı’nın veya Türkiye’nin nasıl feda edildiğine dair o derin tarihsel hafızanın izlerini taşıyordu. Demokrat Parti kurmayları, Sovyetlerin bu notayı sadece Türkiye’yi NATO’dan koparmak, Batı savunma sisteminde bir gedik açmak ve Türkiye’yi yalnızlaştırdıktan sonra eski saldırgan politikalarına geri dönmek için verdiklerine samimiyetle inanıyorlardı. Kuşkusuz, Sovyetlerin nihai hedeflerinden biri Türkiye’yi Batı blokundan uzaklaştırmaktı; uluslararası siyasette her barış teklifinin ardında rasyonel bir çıkar hesabı vardır. Hiçbir devlet bir diğerine sadece iyilik olsun diye toprak taleplerinden vazgeçmez. Ancak diplomasi sanatı tam da burada devreye girmelidir. Karşınızdaki gücün niyetinin sizi müttefiklerinizden koparmak olduğunu bilseniz dahi, o teklifi elinizin tersiyle itmek yerine, onu masada tutarak kendi müttefiklerinize karşı paha biçilemez bir şantaj aracına dönüştürmek aklın ve realpolitiğin gereğidir. Türkiye’nin bu notayı anında reddederek NATO’ya ve Amerika’ya olan sarsılmaz bağlılığını yeniden ve yeniden teyit etmesi, Sovyetlerin bu hamlesini etkisiz kılmamış, tam aksine Türkiye’nin diplomatik sığlığını ve masadaki vizyonsuzluğunu hem Doğu’ya hem de Batı’ya tescil ettirmiştir.

Eğer bu psikolojik bariyer aşılabilmiş ve ideolojik körlük yerine rasyonel bir devlet aklı işletilebilmiş olsaydı, o muazzam jeopolitik koz nasıl kullanılabilirdi? Meselenin can alıcı noktası burasıdır. Türkiye, o dönemde ciddi ekonomik sıkıntılarla boğuşan, Marshall yardımlarına rağmen kendi ağır sanayisini kuramayan, tarımsal makineleşmenin getirdiği ithalat yükü altında döviz rezervleri eriyen bir ülkeydi. Adnan Menderes’in Amerika’dan sürekli olarak yeni krediler talep ettiği, ancak Washington’ın bu taleplere giderek daha sağırlaştığı bir döneme giriliyordu. Amerika, Türkiye’nin zaten “çantada keklik” olduğunu, Sovyet korkusu nedeniyle hiçbir yere gidemeyeceğini bildiği için ekonomik yardımları kendi stratejik çıkarlarına göre son derece kısıtlı ve şartlı olarak veriyordu. İşte 1953 notası, bu denklemi altüst edebilecek tek sihirli değnekti. Ankara, Washington’a dönüp “Sovyetler toprak bütünlüğümü tanıdı ve benimle ticari ilişkilerini geliştirmek istiyor. Eğer benim ekonomik kalkınmam için ihtiyaç duyduğum karşılıksız kredileri ve ağır sanayi yatırımlarını sağlamazsanız, eğer ordumun modernizasyonunda bana otonomi tanımazsanız, ben de Sovyetlerle bir saldırmazlık paktı imzalayıp ordumun mevcudunu yarı yarıya indiririm ve toprağımda size tahsis ettiğim o devasa radar üslerini kapatırım” diyebilirdi. Böyle bir hamle, Amerikan karar alıcılarının zihninde bir deprem yaratır, Orta Doğu’nun ve Karadeniz’in kilidini kaybetme korkusuyla Türkiye’nin tüm taleplerini ikiletmeden yerine getirmelerine yol açardı. Devletlerin masadaki ağırlığı, sahip oldukları nükleer başlıklardan ziyade, karşı tarafa sunabilecekleri alternatiflerin dehşetiyle ölçülür. Demokrat Parti iktidarı, sahip olduğu bu alternatifi kullanmak bir yana, onun bir alternatif olduğunu bile kavrayamayacak kadar Amerika’nın stratejik uydusuna dönüşmüştü.

Bu dönemin ideolojik körlüğünü perçinleyen bir diğer unsur ise, Türk hariciyesinin kurumsal yapısındaki bozulmadır. Geleneksel olarak son derece ihtiyatlı, çok boyutlu düşünebilen ve ideolojilerden ziyade çıkar dengelerini gözeten o köklü Türk diplomasisi, Demokrat Parti döneminde büyük ölçüde siyasi iradenin o katı dogmatizmine boyun eğmek zorunda bırakılmıştır. Dışişleri bürokrasisi, karar alma süreçlerinde inisiyatif almaktan uzaklaşmış, dünyayı Washington’ın büyükelçiliğinden gelen raporlar üzerinden okuyan edilgen bir yapıya bürünmüştür. Sovyetleri okuyabilen, Rus jeopolitiğini tarihsel derinliğiyle analiz edebilen uzmanların sesleri kısılmış, onların yerini İngilizceyi çok iyi konuşan, hayatı boyunca sadece Batı başkentlerinde bulunmuş ve dünyayı iki kutuplu keskin bir karikatür gibi gören yeni nesil bir bürokrat zümresi almıştır. Bu kadro değişimi, devletin sadece vizyonunu değil, aynı zamanda hafızasını da silmiştir. Sovyet notasının Ankara’ya ulaştığı o kritik günlerde Dışişleri Bakanlığı koridorlarında bu notanın stratejik bir kaldıraç olarak nasıl kullanılabileceğine dair derinlikli çalıştaylar yapmak, senaryolar üretmek yerine; derhal Amerikan büyükelçisiyle temas kurularak “bu komünist oyununa gelmeyeceğiz, endişe etmeyin” mesajı verilmesi telaşına düşülmüştür. Kendi bağımsız analizini yapamayan, hasmının hamlesini bile müttefikinin onayıyla okumaya kalkan bir hariciye, uydulaşmanın en acı tezahürüdür.

Dahası, bu ideolojik körlük sadece Türk-Sovyet ilişkilerini felç etmekle kalmamış, Türkiye’nin tüm küresel yönelimini zehirlemiştir. 1950’ler, aynı zamanda dünyada sömürgeciliğin çöktüğü, Asya ve Afrika’da yeni bağımsız devletlerin tarih sahnesine çıktığı ve Üçüncü Dünya kavramının şekillendiği bir evredir. 1955 yılındaki tarihi Bandung Konferansı, bu uyanışın en büyük sembolüdür. Türkiye, o güne kadar İstiklal Harbi ile tüm bu mazlum milletlere ilham vermiş efsanevi bir devlet iken, Demokrat Parti’nin o aşırı Batıcı ve anti-komünist ideolojik saplantısı yüzünden Bandung’da tamamen emperyalizmin sözcülüğüne soyunmuştur. Konferansa katılan Türk heyeti, bağımsızlıklarını yeni kazanmış, Batı sömürgeciliğinden binbir acıyla kurtulmuş o yoksul Asya ve Afrika devletlerine parmak sallayarak, onlara Sovyet emperyalizminin tehlikelerini anlatmaya kalkmış, bağlantısızlık (non-alignment) hareketini “komünizme hizmet eden bir ahlaksızlık” olarak nitelemiştir. Bu kibirli, vizyonsuz ve Batı’nın papağanlığını yapan tavır, Türkiye’yi kendi coğrafyasından, İslam ve Asya dünyasından tamamen tecrit etmiştir. Sovyet notasındaki barışçıl dili okuyamayan o ideolojik körlük, Bandung’da yükselen yeni dünyanın dinamiklerini de okuyamamış, Türkiye’yi tarihin yanlış tarafında, çökmekte olan kolonyal güçlerin yanında konumlandırmıştır. Kendi komşunuz Cezayir, Fransa’ya karşı bağımsızlık savaşı verirken sizin BM oylamalarında Fransız tezlerini desteklemeniz, salt NATO müttefikliğiyle açıklanamaz; bu, zihinsel bir işgalin, psikolojik bir bariyerin ve kendi kimliğine yabancılaşmanın sonucudur.

Psikolojik bariyerlerin en karakteristik özelliği, gerçekliğin rasyonel verileriyle yıkılamamasıdır. Kruşçev döneminde Sovyetler Birliği’nin uyguladığı “barış içinde bir arada yaşama” (peaceful coexistence) doktrini, aslında tüm Soğuk Savaş dünyasında bir yumuşama (detant) umudu yaratmıştı. Hatta bizzat Türkiye’nin uğruna kendi otonomisini feda ettiği Amerika Birleşik Devletleri dahi, zaman zaman Sovyetlerle diplomatik temaslarını yoğunlaştırıyor, Eisenhower ile Kruşçev bir araya gelerek Cenevre gibi zirvelerde küresel gerilimi düşürmenin yollarını arıyorlardı. İşin en trajikomik tarafı da buydu; patron devletler kendi aralarında pragmatik diyalog kapılarını aralarken, ileri karakol statüsündeki Türkiye, hala en katı ideolojik siperden ateş etmeye devam ediyor, barış rüzgarlarına karşı adeta kapılarını zincirliyordu. Menderes hükümeti, uluslararası sistemdeki bu yavaş yavaş beliren esnekliği göremediği gibi, ABD’nin bir gün Sovyetlerle anlaşıp kendisini açığa düşürebileceği ihtimalini de o dogmatik zihninden tamamen uzak tutmuştu. Büyük devletlerin çıkarları değiştiğinde küçük ve orta boy müttefiklerini nasıl bir anda satabilecekleri gerçeği, Türkiye’deki bu kör ideolojik inanç duvarına çarpıp geri dönüyordu. Bu dogmatizm, sadece diplomasiye değil, ekonomiye de vurulan en büyük darbeydi.

Demokrat Parti döneminin o illüzyona dayalı ekonomik refahı 1950’lerin ikinci yarısında çökmeye başladığında, enflasyon fırladığında, dış borçlar ödenemez hale geldiğinde ve fabrikalar yedek parça yokluğundan kapanmaya yüz tuttuğunda, Adnan Menderes nihayet o çok güvendiği Washington kapısını tekrar çaldı. 1958 yılında istenilen 300 milyon dolarlık acil kredi talebi ABD tarafından reddedildiğinde veya çok ağır ekonomik tavizler (devalüasyon, IMF programları) karşılığında küçük parçalar halinde verildiğinde, Menderes o güne kadar inşa ettiği “sadık müttefik” rüyasının ne kadar boş bir heves olduğunu acı bir şekilde anlamaya başladı. İşte o zaman, çok geç kalmış, umutsuz ve çaresiz bir hamleyle yüzünü yıllardır şeytanlaştırdığı Sovyetler Birliği’ne dönmeyi denedi. 1960 yılının yaz aylarında Moskova’ya resmi bir ziyaret yapma kararı alındı. Adnan Menderes, 1953 yılında elinin tersiyle ittiği, “komünist tuzağı” diyerek çöpe attığı o tarihi fırsatın değerini yedi yıl süren bir ekonomik ve diplomatik yıkımın ardından nihayet anlamıştı. Sovyetlerden uygun krediler bulmak, sınai yatırımlar için destek almak ve Amerika’ya karşı “bak başka alternatiflerim de var” mesajı vermek umuduyla planlanan bu ziyaret, ne yazık ki hiçbir zaman gerçekleşemedi. Zira 27 Mayıs 1960 darbesi, Menderes iktidarını devirerek bu geç kalmış, çaresiz uyanış teşebbüsünü başlamadan bitirdi.

Bu trajik son, aslında rasyonel diplomasiyi ideolojiye kurban eden tüm devletlerin kaderinde yatan o acımasız dersi özetler. Fırsat pencereleri her zaman açık kalmaz. 1953 yılında Türkiye, Sovyet masasına otursaydı, bunu galip, onurlu ve otonom bir devlet olarak, arkasındaki Amerikan gücünü bir şantaj unsuru olarak kullanarak yapacaktı. Masanın hakimi Ankara olacaktı. Oysa 1960 yılında Menderes’in yapmayı planladığı Moskova ziyareti, ekonomisi iflas etmiş, müttefiki tarafından gözden çıkarılmış ve çaresizlik içinde kredi dilenen zayıf bir aktörün teslimiyetçi bir arayışından öteye gidemezdi. İdeolojik körlüğün faturası işte budur; gücünüzün doruğunda olduğunuzda size sunulan o muazzam kozları elinizden alır ve sizi yıllar sonra aynı kapıya diz çökmüş bir vaziyette gitmek zorunda bırakır. Devlet aklının ideolojiyle zehirlenmesi, zamanlamanın, o en kritik stratejik unsurun tamamen yitirilmesiyle sonuçlanır. Menderes hükümetinin dış politikası, her şeyiyle bir “yanlış zamanlama” ansiklopedisi gibidir. Dünya dekolonizasyon yaşarken onlar sömürgecileri destekledi; dünya detant arayışına girerken onlar militarist söylemi yükseltti; Sovyetler barış teklif ederken onlar savaşa hazırlandı; ve tam dünya yeniden nükleer krizlerin (Küba, Berlin) eşiğine geldiğinde onlar komünist bloktan ekonomik yardım dilenmeye kalktılar. Senkronizasyon eksikliği, asimetrik müttefiklik ve iç siyasi dogmaların dış politikayı nasıl bir harabeye çevirdiğinin en açık tablosudur.

Şunu çok iyi anlamak gerekir ki, Demokrat Parti dönemindeki bu katı tutum, sadece dış mihrakların bir dayatması değil, aynı zamanda yerel siyasi elitlerin bilinçli ve istekli bir tercihiydi. Güvenlik paranoyası bazen öyle konforlu bir alandır ki, devlet adamları karmaşık, çok denklemli ve riskli satranç oyunları oynamak yerine, o paranoyanın arkasına saklanarak sorumluluktan kaçmayı tercih ederler. 1953’ten sonra Sovyetlerle yeni bir sayfa açmak, her şeyden önce büyük bir diplomatik ustalık, Amerikan tepkilerini yönetebilecek bir zeka ve iç kamuoyuna bu radikal değişimi anlatabilecek bir siyasi cesaret gerektiriyordu. Ne Menderes’te ne Fatin Rüştü Zorlu’da ne de dönemin bürokrasisinde bu karmaşık denklemi yönetecek entelektüel derinlik ve stratejik cesaret mevcuttu. Kolay olanı seçtiler. Kolay olan, ezberlenmiş anti-komünist tiratları tekrar etmek, Amerika’nın eteğine sımsıkı yapışmak ve ülkenin jeopolitik değerini ucuz bir askeri işgücü olarak pazarlamaktı. Bu kolaycılık, kısa vadede iktidara Amerikan yardımlarıyla finanse edilen bir refah dönemi sunmuş olabilir, ancak uzun vadede devletin egemenlik genlerini, kendi çıkarlarını savunma refleksini ve uluslararası arenadaki saygınlığını tamamen tahrip etmiştir.

Bu tahribatın en can yakıcı sonuçları, Türkiye’nin kendi bölgesinde yaşadığı güvenlik sorunlarında müttefiklerinden hiçbir destek görememesiyle gün yüzüne çıkacaktır. Zira bir devlet, kendi otonomisini gönüllü olarak devrettiğinde, karşılaştığı krizlerde de kendisine yardım edilmesini bekleme hakkını ahlaken yitirir. 1950’lerde Sovyet notasına sırt çevirip Orta Doğu’da Amerikan jandarmalığına soyunan o zihniyet, komşularında milliyetçi rejimler kurulurken onları tehdit eden, Suriye ile krizler çıkaran, Irak’ta darbe olduğunda panikleyen bir Türkiye yaratmıştır. Çevresini kuşatan tüm bu bölgesel ateş çemberi içinde Türkiye, yegane güvencesi olan Amerika’nın aslında kendi çıkarları söz konusu olduğunda Türkiye’yi ne kadar rahatlıkla ateşe atabileceğini göremediği o koyu ideolojik körlük dönemi boyunca, yaklaşan o büyük fırtınalara (Jüpiter füzeleri ve Kıbrıs krizi) tamamen korumasız, alternatifsiz ve hazırlıksız bir şekilde sürüklenmiştir. Bu dönem, Türk diplomasi tarihine, “fırsatların nasıl vizyonsuzlukla harcandığına” dair ibretlik bir vaka analizi olarak geçmiştir. Gelecek bölümlerde, bu psikolojik bariyerin devlete ne kadar ağır bir fatura çıkardığını ve o faturanın Kıbrıs’ın kanlı sokaklarında ve nükleer füzelerin gölgesinde nasıl kesildiğini çok daha net bir biçimde göreceğiz. Ancak şu bir gerçektir ki; 1953’te o notayı reddeden kalem, aslında Türkiye’nin Soğuk Savaş boyunca sürecek olan esaret belgesinin altına atılan en büyük imzaydı. İdeoloji, realpolitiği mağlup etmiş ve bir ulusun kaderi, dar ufuklu bir paranoyanın karanlık dehlizlerine mahkum edilmişti.


BÖLÜM 6: Stratejik Hata – Caydırıcılığın Bağımlılığa Dönüşümü

Diplomasi, özünde bir olasılıklar ve alternatifler yönetimi sanatıdır; masaya oturduğunuzda gücünüzü belirleyen şey, cebinizde taşıdığınız nükleer başlıkların sayısı veya ordunuzun mevcudiyetinden ziyade, masadan kalktığınız anda gidebileceğiniz başka kapıların olup olmadığıdır. Uluslararası ilişkiler disiplininde “caydırıcılık” mefhumu, genellikle düşmanı bir eylemden alıkoymak için kullanılan askeri kapasite olarak dar bir çerçevede anlaşılsa da, aslında çok daha geniş ve çok boyutlu bir pazarlık gücünü ifade eder. Caydırıcılık, sadece düşmana karşı değil, aynı zamanda müttefike karşı da sergilenmesi gereken stratejik bir duruştur. Müttefikinize karşı sergileyeceğiniz caydırıcılık, onun sizi gözden çıkarmasını, taleplerinizi görmezden gelmesini veya size kendi ulusal çıkarlarınıza aykırı politikalar dayatmasını engelleyen o ince ve rasyonel tehdit çizgisidir. Bu tehdit, “eğer benim hayati çıkarlarımı gözetmezsen, ben de senin küresel stratejinde üstlendiğim rolü yeniden gözden geçiririm” mesajının diplomatik bir nezaketle, ancak son derece inandırıcı bir kararlılıkla hissettirilmesidir. İşte Türkiye’nin Soğuk Savaş tarihindeki en büyük, en affedilmez ve nesiller boyu bedeli ödenecek olan stratejik hatası, tam olarak bu noktada, eline geçen o muazzam otonomi fırsatını bir pazarlık kaldıracı olarak kullanmayı reddederek, caydırıcılığını kendi elleriyle boğması ve bunu telafisi imkansız bir yapısal bağımlılığa dönüştürmesidir. Daha evvel bahsettiğimiz o zihinsel tutulmanın sahaya, diplomatik müzakere masalarına ve ikili ilişkilere yansıması, bir devletin kendi jeopolitik değerini nasıl sıfırladığının en trajik laboratuvar örneklerinden birini sunmaktadır.

Uluslararası sistemin o acımasız ve duygusuz işleyişinde, devletlerin birbirlerine karşı duydukları minnet, vefa veya ideolojik kardeşlik gibi kavramların hiçbir karşılığı yoktur. Süper güçler, çevrelerindeki irili ufaklı müttefiklerini değerlendirirken tek bir soru sorarlar: “Bu devlete kendi yörüngemde tutabilmek için ödemem gereken bedel nedir?” Eğer bir devlet, hiçbir alternatifinin olmadığını, hiçbir şart altında başka bir kampa kaymayacağını ve kendi varoluşunu tamamen hami devletin merhametine terk ettiğini açıkça beyan ederse, o devletin piyasa değeri anında çakılır. Hami devletin ödeyeceği bedel, mahmi devletin itaatini sağlamaya yetecek asgari seviyeye iner. Türkiye, 1953 yılında Sovyetler Birliği’nin uzattığı o tarihi zeytin dalını, sınır taleplerinden vazgeçildiğini bildiren o resmi notayı aldığında, Washington’daki karar alıcıların zihninde beliren ilk ve en büyük korku, Ankara’nın bu yumuşamayı bir fırsat bilerek tarafsızlık eğilimine girebileceği ihtimaliydi. Amerikan yönetimi, dünyanın en kritik jeopolitik kilidini elinde tutan Türkiye’nin, komünist blokla ilişkilerini normalleştirerek NATO içindeki o sadık, sorgulamasız ileri karakol rolünden vazgeçebileceğinden endişe etmişti. Ancak Ankara, bu endişeyi köpürtmek, Washington’ı daha fazla taviz vermeye zorlamak için bir blöf mekanizması kurmak yerine, inanılmaz bir diplomatik işgüzarlıkla ve kendi ayağına kurşun sıkan bir acelecilikle derhal Amerika’ya koşmuş ve sadakat yeminleri etmiştir. Elinizde tuttuğunuz o eşsiz jeopolitik kartı, masaya dahi sürmeden, müttefikinizin cebine karşılıksız olarak koyduğunuz an, diplomasinin bittiği andır.

Pragmatik analizimi burada en çıplak haliyle ortaya koymak zorundayım: Pazarlık masasında elinizdeki en güçlü kartı, sırf ideolojik saplantılarınız veya derinlere kök salmış yersiz korkularınız yüzünden “ben zaten ne olursa olsun seninleyim” diyerek bedavaya verirseniz, hami devletin gözünde saygın bir müttefik değil, ancak ve ancak “çantada keklik” olursunuz. Diplomasi tarihinde, kendi alternatiflerini bu kadar cömertçe ve vizyonsuzca yok eden başka bir devlet aklı bulmak gerçekten güçtür. Rasyonel bir devlet, o notayı aldığı gün Amerikan büyükelçisini makamına çağırıp “Sovyetler toprak bütünlüğümü tanıdı, güvenlik tehdidi büyük ölçüde azaldı. Ülkemdeki askeri harcamaların yükünü artık taşıyamam. Ekonomik yatırımlarımı ve sivil sanayimi geliştirmek zorundayım. Eğer siz, bana sağladığınız askeri yardımları hibeye çevirmez, ülkemde ağır sanayi tesisleri kurmam için gerekli olan devasa teknoloji ve finans transferini başlatmazsanız, ben de Sovyetlerin bu teklifini değerlendirmek ve askeri paktlar konusundaki katı tutumumu esnetmek zorunda kalabilirim” demeliydi. Bu bir blöf olabilirdi; Türkiye’nin gerçekten o an NATO’dan çıkmak veya Sovyetlerle bir saldırmazlık paktı imzalamak gibi bir niyeti olmayabilirdi. Ancak blöf, zayıfın güçlüye karşı oynayabileceği en meşru ve en etkili satranç hamlesidir. Siz o hamleyi yapmaktan korktuğunuzda, karşınızdaki süper güç sizin zayıflığınızı değil, ahmaklığınızı fiyatlar. Türkiye tam olarak bu diplomatik tembelliği yapmış, bir strateji üretmek, bir senaryo yazmak ve müttefikini terletmek yerine, kolaya kaçarak mevcut statükonun o konforlu ama boğucu bağımlılığına daha da sıkı sarılmıştır.

Bu stratejik hatanın, yani caydırıcılığın gönüllü olarak terk edilmesinin sonuçları, sadece diplomatik nezaket veya prestij kaybıyla sınırlı kalmamış, aynı zamanda Türkiye’nin ekonomik kaderini, kalkınma modelini ve iç siyasi istikrarını da derinden sarsacak yapısal bir kilitlenmeye yol açmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Ankara’nın Sovyet teklifine karşı sergilediği bu mutlak ret cephesini ve Amerikan şemsiyesine olan kayıtsız şartsız sığınma psikolojisini gördükten sonra, Türkiye politikalarındaki o eski “ikna edici” ve “cömert” tavrını hızla değiştirmiştir. Mademki Türkiye’nin Sovyetlere yanaşma ihtimali sıfırdı, mademki Türkiye yöneticileri içerideki iktidarlarını tamamen anti-komünist retoriğe ve Amerikan desteğine bağlamışlardı, o halde Washington’ın Türkiye’yi memnun etmek için milyarlarca dolarlık karşılıksız yardımlar dökmesine, Türkiye’nin ağır sanayi hamlelerini finanse etmesine hiç gerek yoktu. Amerikan yönetimi, bu rasyonel çıkarımdan hareketle, yardımların karakterini hızla dönüştürmeye başladı. Hibe şeklinde verilen askeri ve ekonomik destekler, yerini ağır faizli kredilere, geri ödemesi Türkiye’nin döviz rezervlerini kurutacak olan ticari borçlanmalara bıraktı. Üstelik bu krediler, Türkiye’nin bağımsız bir ekonomik altyapı kurmasını sağlayacak çelik fabrikalarına, barajlara veya makine üretim tesislerine değil; tamamen Batı’nın tüketim mallarını ithal etmeye, karayolu ağını NATO’nun lojistik ihtiyaçlarına göre genişletmeye ve tarımsal hammadde ihracatını Batı’nın ihtiyaçlarına göre şekillendirmeye yönelik alanlara tahsis edildi. Türkiye, pazarlık masasında kendi otonomisini savunamadığı için, ekonomik kalkınmasının rotasını da tamamen Washington’daki bürokratların insafına bırakmış oldu.

Bu dönüşüm, asimetrik ittifaklarda “bağımlılığın derinleşmesi” teorisinin kusursuz bir yansımasıdır. Bir devlet, güvenliğini dışarıdan bir güce ihale ettiğinde ve o güce alternatif üretme yeteneğini kendi eliyle yok ettiğinde, hami devlet bu zafiyeti derhal ekonomik bir tahakküm aracına dönüştürür. 1950’lerin ortalarına gelindiğinde, Türkiye’nin içine düştüğü ekonomik darboğaz, bu diplomatik teslimiyetin doğrudan bir faturasıydı. İthalata dayalı, montaj ve tarım ağırlıklı ekonomik model tıkanmış, döviz rezervleri suyunu çekmiş ve Türkiye, vadesi gelen dış borçlarını dahi ödeyemez duruma düşmüştü. Bu çaresizlik içinde Ankara, yeniden Washington’ın kapısını çaldığında karşılaştığı manzara, o ilk yılların sıcak müttefiklik havasından tamamen uzak, soğuk, bürokratik ve kibirli bir hegemonik kayıtsızlık olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin talep ettiği acil kredileri ya reddetmiş ya da bu kredileri vermek için Türkiye’nin para birimini devalüe etmesi, iç piyasasını tamamen yabancı sermayeye açması ve kamu harcamalarını dondurması gibi çok ağır, egemenliği zedeleyici şartlar öne sürmüştür. İşin en acı tarafı, Ankara’nın bu dayatmalara karşı direnme şansı hiç yoktu. Zira yıllar önce, o tarihi notayı reddederken kendi çıkış biletini yırtıp atmış, blöf yapma kapasitesini sıfırlamış ve “ne olursa olsun seninleyim” diyerek kendi boynuna tasmasını bizzat takmıştı. Çantada keklik olan bir devlete, kimse özel bir menü sunmaz; önüne konulan kırıntılarla yetinmesi beklenir.

Şahsi görüşüme göre, bu dönemde Türk dış politikasını yöneten sivil ve askeri bürokrasinin içine düştüğü “diplomatik atalet”, sadece vizyonsuzlukla değil, aynı zamanda ciddi bir entelektüel tembellikle de açıklanabilir. Diplomatların görevi, sadece başkentten gelen talimatları yabancı muhataplara iletmek veya yabancı büyükelçiliklerde verilen resepsiyonlarda boy göstermek değildir. Hariciye teşkilatı, devletin beyni, sinir sistemi ve erken uyarı radarıdır. Karşınızdaki muazzam gücün (Sovyetlerin) strateji değiştirdiği bir ortamda, bu değişimin sizin ülkeniz için yarattığı tehditleri ve fırsatları aynı anda analiz edip, birden fazla B, C ve D planı üretmek bir zorunluluktur. Ancak o dönemin Ankara’sında, alternatif senaryolar üretmek, farklı güç odaklarıyla (örneğin yükselen Bağlantısızlar hareketiyle veya Avrupa’nın içindeki farklı bloklarla) denge arayışlarına girmek, siyasi otorite tarafından adeta bir sapkınlık olarak görülüyordu. Siyasi iradenin bu katı ve dogmatik tutumu, bürokrasiyi de pasifize etmiş, diplomatlar Washington’ın hoşuna gidecek, Amerikan yönetimini pohpohlayacak ve Sovyet tehdidinin hala ne kadar canlı olduğunu kanıtlamaya çalışacak raporlar yazmakla meşgul olmuşlardır. Düşünsel üretimin durduğu, stratejik otonominin bir günah sayıldığı bu iklimde, devletin kendini büyük güçlerin satranç tahtasında bir piyon olmaktan kurtarması imkansızdır. Kendi hamlesini düşünmeyen piyon, oyunun sonunda feda edilmeye mahkumdur.

Bu diplomatik tembelliğin ve bağımlılık sarmalının uluslararası ilişkiler teorisindeki karşılığı, ittifak ikilemlerinden biri olan “terk edilme” (abandonment) ve “tuzağa düşürülme” (entrapment) korkuları arasındaki o hastalıklı gidişgelişlerde yatar. Eşit olmayan ittifaklarda küçük devlet, hami devleti tarafından terk edilmekten ölümüne korkar. Bu korku, küçük devleti, hami devletin her türlü küresel macerasına koşulsuz destek vermeye, yani onun politikaları tarafından “tuzağa düşürülmeye” gönüllü hale getirir. Türkiye, 1953’ten sonra Sovyet notasını reddederek terk edilme korkusunu bastırdığını zannetmiş, ancak bunun bedelini, Amerika’nın Orta Doğu’daki, Asya’daki ve Avrupa’daki tüm riskli politikalarının bir parçası, bir taşeronu haline gelerek, yani o stratejik tuzağın tam merkezine oturarak ödemiştir. Siz kendi bölgesel çıkarlarınızı bir kenara bırakıp, binlerce kilometre ötedeki bir süper gücün çevreleme stratejisinin gönüllü jandarmalığına soyunduğunuzda, etrafınızdaki tüm komşularınızla aranızı bozarsınız. Türkiye’nin 1950’lerde Suriye ile yaşadığı krizler, Bağdat Paktı gibi ölü doğmuş, Arap dünyasını karşısına alan projelerin taşeronluğunu yapması, işte bu bağımlılığın ve Amerikan politikalarıyla tuzağa düşürülmüş olmanın en net göstergeleridir. Kendi doğal coğrafyasında izole olan, tüm komşuları tarafından Batı emperyalizminin maşası olarak görülen bir Türkiye, her geçen gün Amerika’ya daha fazla muhtaç hale gelmiş, bu muhtaçlık da Washington’ın Türkiye üzerindeki asimetrik tahakkümünü perçinlemiştir. Bu, tam anlamıyla kendi kendini besleyen, yıkıcı bir sarmaldır.

Washington’ın Türkiye’yi “çantada keklik” olarak algılamasının en somut ve tehlikeli yansımaları, elbette ki askeri stratejiler ve güvenlik konseptleri alanında yaşanmıştır. Mademki Türkiye koşulsuz olarak ABD’nin yanındaydı ve Sovyetlerle herhangi bir yakınlaşma ihtimali yoktu, o halde Amerika, Türkiye topraklarını kendi nükleer stratejisinin en riskli unsurları için rahatlıkla kullanabilirdi. Türkiye’nin caydırıcılığını feda edip bağımlılığa teslim olduğu bu stratejik hata dönemi, aynı zamanda Türk topraklarının Amerikan nükleer silahları için bir fırlatma rampasına dönüşmesinin de psikolojik ve diplomatik altyapısını hazırlamıştır. Hami devlet, otonomisini koruyan, kendi çıkarlarını masada sert bir şekilde savunan bir müttefikinin topraklarına öyle kolayca, o ülkenin halkını ilk nükleer hedeflerden biri haline getirecek silah sistemlerini yerleştiremez. Ancak karar alma mekanizmaları felç olmuş, müzakere masasında kendi varlığını müttefikine armağan etmiş bir devlete her şey dayatılabilir. Diplomatik bağımsızlığın kaybedilmesi, bir süre sonra o ülkenin coğrafyasının da egemenlik altından çıkıp, küresel bir ateş topunun parçası haline gelmesine zemin hazırlar. Ankara’nın 1953 notasındaki o vizyonsuz tavrı, ileride Türkiye’nin tepesinde sallanacak olan o büyük nükleer kılıçların (Jüpiter füzelerinin) gelişine adeta davetiye çıkarmıştır. Kendi güvenliğinizi pazarlık etmezseniz, başkalarının güvenliği için feda edilebilir bir rakama dönüşürsünüz.

Tarihsel perspektiften bakıldığında, ulusların kaderini belirleyen anlar genellikle kriz anları değil, krizlerin ardından gelen o aldatıcı sakinlik dönemlerinde alınan, uzağı göremeyen kararlardır. 1953 ve sonrasındaki o birkaç yıllık periyot, Soğuk Savaş’ın nispeten esnediği, müzakere kapılarının aralandığı bir evreydi. Eğer devlet aklı bu esnekliği kullanabilseydi, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkisi bir “patron-müşteri” ekseninden çıkıp, gerçek bir “stratejik ortaklık” zeminine oturabilirdi. Stratejik ortaklık, tarafların birbirine muhtaç olduğu kadar, birbirlerinin kırmızı çizgilerine saygı duyduğu, çıkarlar çatıştığında esneme paylarının bulunduğu ilişki biçimidir. Ancak Türkiye, bu esneme payını kendi eliyle yok etti. Hatta daha da vahimi, Türkiye’deki iktidar elitleri, Amerika’nın her dediğine evet demeyi, her politikasına arka çıkmayı bir dış politika başarısı olarak iç kamuoyuna pazarladılar. Ülkenin dört bir yanına kurulan Amerikan radar üsleri, ikili anlaşmalarla sağlanan hukuki imtiyazlar, Türk ordusunun komuta kademesinin NATO doktrinlerine kayıtsız şartsız teslimiyeti; tüm bunlar, “hür dünyanın saygın bir üyesi olmanın” doğal gereklilikleri gibi sunuldu. Oysa bunlar saygınlığın değil, otonomi kaybının ve gönüllü uydulaşmanın belgeleriydi. Kendi halkına gerçeği değil, ideolojik bir illüzyonu anlatan siyaset kurumunun, dışarıdaki muhataplarına karşı gerçekçi ve caydırıcı bir politika izlemesi beklenemez.

Kendi analizimi derinleştirerek ifade etmek isterim ki; zayıf devletlerin diplomasisinde “şantaj”, kulağa ne kadar etik dışı veya kaba gelirse gelsin, varoluşsal bir hayatta kalma enstrümanıdır. Şantaj, gücün asimetrik olduğu durumlarda, zayıfın elindeki yegane dengeleyicidir. Soğuk Savaş yıllarında Tito’nun Yugoslavya’sının hem Sovyetlerden hem de Batı’dan devasa yardımlar koparabilmesi, Mısır’da Cemal Abdünnasır’ın Süveyş krizinde her iki süper gücü de kendi oyununun içine çekebilmesi veya Hindistan’ın bağlantısızlar hareketini kullanarak hem Moskova’dan hem Washington’dan teknoloji transfer edebilmesi, işte bu “diplomatik şantaj” ve “alternatif üretme” yeteneğinin muazzam örnekleridir. Bu devletlerin hiçbiri Türkiye’den daha güçlü değildi; hatta pek çoğu ekonomik ve askeri kapasite olarak Türkiye’nin çok gerisindeydi. Ancak bu devletlerin liderleri, küresel kutuplaşmanın yarattığı o dar çatlaklardan sızmayı, her iki tarafa da gülücükler dağıtarak ama kimseye tam anlamıyla teslim olmayarak kendi ülkelerinin otonomisini maksimize etmeyi başarmışlardır. Türkiye’nin sorunu kapasite eksikliği değil, bu çatlakları okuyabilecek vizyondan ve o çatlaklara girmeye cesaret edebilecek bağımsız ruhtan yoksun olmasıydı. Ankara, dünya satrancında vezir olma potansiyeli taşırken, bizzat kendi isteğiyle, sadece tek bir yöne gidebilen, ilk fedada harcanacak bir piyon olmayı seçmiştir.

Bu stratejik hatanın psikolojik altyapısında, sürekli “büyük bir felaketten kıl payı kurtulmuş” olma hissinin getirdiği o aşırı minnettarlık duygusu yatar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetlerin o korkunç baskısını iliklerinde hisseden Türk devlet mekanizması, Truman Doktrini ve NATO üyeliği ile o kabustan uyandığında, kendisini kurtaran güce karşı öylesine derin bir şükran duygusu içine girmiştir ki, bu şükran duygusu zamanla rasyonel analizi boğan bir inanç sistemine dönüşmüştür. Devletler arası ilişkilerde minnettarlık, diplomatik masada en zayıf halkadır. Çünkü minnet, sürekli bir borçluluk psikolojisi yaratır. Türkiye, yıllar boyunca Amerika’ya karşı kendini o kadar borçlu hissetmiştir ki, Washington’dan gelen en mantıksız talepleri bile, o eski borcun diyeti olarak kabul etmiş ve sorgulamamıştır. Oysa 1953 notasından sonra bu borçluluk psikolojisinin kırılması, “benim sana olan ihtiyacım azaldı, artık senin bana olan ihtiyacını fiyatlandırmamız lazım” aşamasına geçilmesi gerekiyordu. Bu geçişin yapılamaması, caydırıcılığın bağımlılığa dönüşmesindeki en kritik zihinsel engeldir. Diplomaside geçmişteki iyilikler için teşekkür edilir ama gelecekteki çıkarlar için savaşılır. Geçmişin teşekkürü, geleceğin ipoteğine dönüştüğünde o ulusun egemenliği ağır bir yara alır.

Dahası, bu bağımlılık sarmalının içine hapsolmuş bir Türkiye, kendi bölgesinde patlak veren krizlerde proaktif bir rol oynama yeteneğini de tamamen kaybetmiştir. Kendi başına karar alamayan, her hamlesini Washington’a rapor eden ve onay bekleyen bir devletin, Ortadoğu’da veya Balkanlar’da saygın bir bölgesel güç olması düşünülemez. Türkiye, 1950’ler boyunca çevresindeki Arap devletlerine, NATO’nun veya Bağdat Paktı’nın çerçevesinden bakarak, o bölgedeki anti-emperyalist uyanışı, milliyetçi dalgaları adeta birer “komünist tehdit” gibi algılamış ve bu yüzden kendi komşularıyla sürekli krizler yaşamıştır. Siz kendi coğrafyanıza yabancılaştığınızda ve o coğrafyanın tarihsel dinamiklerini salt okyanus ötesindeki bir hamamın çıkarları üzerinden okuduğunuzda, o coğrafya sizi kusar. Nitekim Türkiye, Ortadoğu’da yalnızlaşmış, tüm bölgesel kredibilitesini Batı’nın çıkarları uğruna tüketmiştir. Bu bölgesel izolasyon, Türkiye’nin Amerika’ya olan bağımlılığını daha da artırmış, adeta bir kısırdöngü yaratmıştır. Çevresinde dostu olmayan, tüm komşuları tarafından düşman veya işbirlikçi olarak görülen bir devlet, arkasındaki süper güce eskisinden çok daha fazla muhtaç hale gelir. Bu durum, Washington’ın Türkiye üzerindeki kontrolünü daha da perçinlemiş ve Ankara’yı müzakere masasında tamamen etkisiz bir elemana dönüştürmüştür.

Toparlamak ve meselenin özünü pragmatik bir çerçeveye oturtmak gerekirse; caydırıcılık, bir devletin sahip olduğu potansiyel enerjidir. Bu enerji, gerektiğinde kullanılmak üzere elde tutulmalı ve karşı tarafa sürekli hissettirilmelidir. 1953 notası, Türkiye’nin eline verilmiş muazzam bir potansiyel enerji topuydu. Ancak Demokrat Parti dönemi diplomasisi, bu topu elinde tutup ağırlığını hissettirmek, müttefikine karşı bir manivela olarak kullanmak yerine, onu derhal ve büyük bir telaşla çöpe atarak kendi elini boşaltmıştır. Stratejik hata olarak tanımladığımız bu durum, sadece bir dönemin değil, on yıllar boyunca sürecek olan bir diplomasi geleneğinin temelini atmıştır. Müttefikine “ne istersen yaparım, yeter ki beni bırakma” mesajını veren bir devletin, o müttefikten saygı, eşitlik veya ulusal çıkarlarına hürmet beklemesi sadece safdilliktir. Türkiye, 1950’lerin ortalarından itibaren o çok övündüğü ittifakın içinde, sesi giderek kısılan, talepleri giderek daha fazla görmezden gelinen ve sadece küresel krizlerde riskleri üstlenmesi beklenen “çantada keklik” bir aparat haline gelmiştir. Bu diplomatik tembelliğin ve vizyonsuzluğun en acı faturasının, ilerleyen yıllarda çıkarların gerçekten ve kanlı bir şekilde çatıştığı ilk büyük ulusal meselede nasıl kesileceği, o faturanın Kıbrıs’ın yakıcı sıcaklığında ve Washington’ın o dondurucu derecede soğuk mektuplarında nasıl Ankara’nın önüne konulacağı, Soğuk Savaş’ın asimetrik mantığını anlamak için tarihin bize sunduğu en ibretlik derslerden biri olacaktır. Caydırıcılığını kendi elleriyle boğanlar, gün geldiğinde bağımlılıklarının zincirleriyle boğulmaya mahkumdurlar. Türkiye’nin Soğuk Savaş’taki kayıp yıllarının en dramatik perdesi, işte bu gönüllü zincirlenme eylemiyle açılmıştır.


BÖLÜM 7: İç Politikanın Dış Politikayı Zehirlemesi – “Küçük Amerika” Sendromu

Dış politikanın, yalnızca uluslararası arenadaki güç dengeleri, jeopolitik zorunluluklar veya ulusal güvenlik tehditleri üzerinden şekillendiğini düşünmek, devletlerin iç dinamiklerini ve siyasi iktidarların varoluşsal kaygılarını göz ardı eden son derece eksik bir okumadır. Bir önceki evrede detaylıca tahlil ettiğimiz o asimetrik uydulaşma sürecinin ve diplomatik masada yaşanan o muazzam miyopluğun kökenlerine indiğimizde, karşımıza sadece Sovyet korkusuyla donakalmış bir devlet aklı değil, aynı zamanda dışarıdan gelen sıcak paranın ve ekonomik desteğin iç siyasette yarattığı o baş döndürücü siyasi rant mekanizmasına bağımlı hale gelmiş bir iktidar pratiği çıkmaktadır. 1950’li yılların Türkiye’sinde, Demokrat Parti iktidarının dış politikayı Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel çıkarlarına tam entegre etme hevesinin arkasında yatan asıl ve en güçlü motivasyon, salt bir askeri güvenlik arayışından ziyade, toplumun önüne konulan “Batılılaşma, zenginleşme ve Küçük Amerika olma” illüzyonunun bizzat Amerikan yardımlarıyla finanse ediliyor olması gerçeğidir. İç politikanın dış politikayı zehirlemesi tam olarak bu noktada başlar; bir hükümet, kendi halkına vaat ettiği ekonomik refahı kendi öz kaynakları, üretimi ve sanayisi ile değil de, büyük bir müttefikten koparılan yardımlar ve hibeler üzerinden sağlamaya alıştığında, o yardımların devamı için dış politikadaki her türlü ulusal çıkardan, her türlü otonomiden ve her türlü diplomatik haysiyetten taviz vermeye hazır hale gelir. Ekonomik bağımsızlığın kaybedildiği, devletin hazinesinin ve kalkınma planlarının yabancı başkentlerin onayına bağlandığı bir zeminde, dış politikada otonomi beklemek, caydırıcılık aramak veya onurlu bir müttefiklik ilişkisi kurgulamak ancak ve ancak en naif tabiriyle safdillik, en gerçekçi tabiriyle ise tarihsel bir cehalettir.

Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadığı o büyük ekonomik buhran, tek parti döneminin sıkı devletçi politikaları, Milli Korunma Kanunu’nun yarattığı bunaltıcı atmosfer ve kırsal kesimin yıllarca süren ihmali, 1950 seçimlerinde devasa bir toplumsal patlamaya ve iktidar değişimine yol açmıştı. Demokrat Parti’nin bu tarihi zaferi, sadece siyasi bir devrim değil, aynı zamanda Türk halkının o yoksul, içine kapanık ve çilekeş Cumhuriyet retoriğinden çıkarak, tüketim toplumunun renkli, cazip ve maddi refah vadeden o yeni dünyasına adım atma arzusuyla ateşlenmişti. İşte bu arzu, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın dudaklarından dökülen o meşhur “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” ve “Türkiye’yi otuz yıl içinde Küçük Amerika yapacağız” sloganlarıyla adeta devletin yeni resmi ideolojisi haline getirilmişti. Ancak sorun şuydu ki; Türkiye’nin ne bir Amerika gibi devasa bir sanayi altyapısı, ne sınırları aşan teknolojik bir birikimi, ne de küresel pazarları sömürebilecek emperyal bir gücü vardı. Dolayısıyla Türkiye’nin “Küçük Amerika” olma projesi, Amerikan üretim modelini, Amerikan kurumlarını veya Amerikan endüstriyel rasyonalitesini taklit etmekten ziyade, sadece ve sadece Amerikan yaşam tarzını, tüketim alışkanlıklarını ve yüzeysel zenginlik belirtilerini dışarıdan ithal edilen parayla ülkeye monte etme çabasına dönüşmüştür. Bu çabanın en büyük sponsoru, elbette ki Türkiye’yi Sovyetlere karşı bir ileri karakol olarak dizayn eden Washington’dı. Truman Doktrini ile başlayan ve Marshall Planı ile genişleyen o devasa yardım muslukları, Demokrat Parti iktidarı için sadece bir güvenlik kalkanı değil, aynı zamanda seçim meydanlarında halka sunulacak, siyasi krediye dönüştürülecek eşsiz bir can simidiydi. Dış politikadaki tam teslimiyetin iç siyasetteki ödülü, Amerikan dolarlarıyla finanse edilen ve geniş kitleleri büyüleyen o sahte refah baharıydı.

Bu sahte refah baharının en büyük sahnesi, hiç şüphesiz Anadolu’nun o güne kadar sabanla ve kara sapanla işlenen yoksul tarım arazileriydi. Marshall Planı’nın temel dayatmalarından biri olan ve Türkiye’yi Avrupa’nın tahıl ambarı olarak konumlandıran o stratejik çerçeve, Türkiye’ye on binlerce Amerikan traktörünün hibe veya ucuz kredi yoluyla girmesini sağlamıştı. O dönemde köylünün hayatına bir uzay gemisi gibi inen traktör, sadece tarımsal üretimi artıran bir makine değil, Demokrat Parti’nin “zenginleşme” illüzyonunun metalden ve sesten yapılmış en somut heykeliydi. Kırsal kesimde traktör sahibi olmak, bir anda sınıf atlamanın, moderniteye ulaşmanın ve Batılılaşmanın yegane sembolü haline gelmişti. Devlet, Amerikan yardımlarından gelen fonlarla tarım ürünlerine yüksek taban fiyatları veriyor, ucuz krediler dağıtıyor ve köylünün cebine o güne kadar görmediği bir nakit akışı sağlıyordu. Elbette bu durum ilk yıllarda tarımsal üretimde muazzam bir patlama yarattı; Anadolu’nun bozkırları altın sarısı buğday başaklarıyla doldu ve Türkiye kısa bir süreliğine dünyanın önemli tahıl ihracatçılarından biri konumuna yükseldi. İktidar partisi, bu rüzgarı arkasına alarak girdiği tüm seçimlerde sandıkları patlattı. Köylü, o tarlayı süren traktörün, o traktörün yaktığı mazotun, hatta o traktörün bozulan bujisinin bile aslında Türkiye’nin dış politikadaki bağımsızlığına ipotek konarak elde edildiğini bilmiyordu; bilmesi de beklenemezdi. Ancak bunu bilmesi ve bu tehlikeli bağımlılık sarmalını yönetmesi gereken devlet aklı, siyasi rantın o tatlı sarhoşluğuna öylesine kapılmıştı ki, Türkiye’nin kendi öz sermayesiyle kendi traktörünü üretecek bir ağır sanayi hamlesine girişmek yerine, her seçim dönemi öncesinde Washington’a gidip yeni bir traktör ve kredi paketi dilenmeyi bir dış politika stratejisi zannetmeye başlamıştı.

Tarımda yaşanan bu makineleşme illüzyonu, çok geçmeden kendi sosyolojik ve ekonomik felaketini de beraberinde getirdi. Traktörün tarlaya girmesiyle birlikte işsiz kalan yüz binlerce topraksız veya az topraklı köylü, bir anda büyük şehirlere doğru devasa bir göç dalgası başlattı. Ancak Türkiye, bu göç dalgasını emeğe dönüştürebilecek, o insanlara istihdam sağlayabilecek bir endüstriyel altyapıdan tamamen yoksundu. Çünkü Marshall yardımlarının görünmez kuralları gereği Türkiye’nin ağır sanayi yatırımları yapması, demir-çelik fabrikaları kurması veya makine üreten makineler inşa etmesi Amerikalı uzmanlar tarafından kesinlikle istenmiyor ve desteklenmiyordu. Amerikalı iktisatçıların Türkiye için hazırladıkları o meşhur raporlarda (örneğin Thornburg Raporu’nda), Türkiye’nin sanayileşme sevdasına kapılmasının büyük bir hata olduğu, ülkenin “karşılaştırmalı üstünlüğünün” sadece tarımda ve madencilikte yattığı açıkça belirtiliyordu. İktidar, bu raporları birer ilahi emir gibi kabul ederek Cumhuriyetin ilk yıllarındaki o zorlu ama onurlu sanayileşme hamlesini büyük ölçüde durdurdu. Şehirlere yığılan yüz binlerce işsiz insan, gecekondu mahallelerinde kendi kaderlerine terk edilirken, Türkiye’nin ekonomik modeli tamamen dışa bağımlı, ithal ikameci bile olamayan, sadece montaja ve tarımsal hammadde ihracatına dayalı hastalıklı bir yapıya dönüştürüldü. İç politikanın dış politikayı zehirlemesi işte burada kristalleşir: İktidar, Amerikan yardımlarıyla yarattığı o suni tüketim patlamasının siyasi rantını toplarken, ülkenin üretim genetiğini ve gelecekteki on yıllarını felç edecek o büyük bağımlılık tuzağının içine gönüllü olarak atlamıştır.

Bu bağımlılık tuzağının bir diğer muazzam boyutu ise altyapı yatırımlarında, özellikle de ulaşım politikalarında yaşanan o keskin ve stratejik kırılmadır. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin en büyük gurur kaynaklarından biri olan “demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” vizyonu, 1950’li yıllarla birlikte tamamen rafa kaldırılmış ve yerini Amerikan tarzı bir karayolu fetişizmine bırakmıştır. Demiryolu, ulusal kaynaklarla yapılabilen, elektriğe veya yerli kömüre dayalı, bağımsız ve stratejik bir ulaşım ağıdır. Oysa o dönemde Türkiye’de ne bir yerli otomobil fabrikası, ne kamyon üreten bir tesis, ne de bu araçları yürütecek yeterli petrol rafinerisi vardı. Buna rağmen devlet, elindeki tüm kısıtlı kaynakları ve Amerika’dan gelen yardımları devasa asfalt yollar yapmaya, ülkeyi bir uçtan bir uca karayollarıyla bağlamaya harcadı. Bu yolların yapımı elbette halkın gözünde büyük bir medeniyet göstergesi, inanılmaz bir siyasi şov ve “Küçük Amerika” olma yolunda atılmış devasa bir adımdı. Menderes hükümeti, köy yollarını asfalta kavuşturarak kırsal oyları adeta ipotek altına alıyordu. Fakat bu ulaşım devriminin arkasındaki gerçek jeopolitik ajanda, bu yolların Türkiye’nin sivil kalkınmasından ziyade, olası bir Sovyet işgalinde NATO zırhlılarının Anadolu içinde hızla manevra yapabilmesi için doğrudan Amerikan ordusu mühendisleri tarafından planlanmış olmasıydı. Daha da vahimi, bu yollar üzerinde hareket edecek olan her bir otobüs, her bir kamyon ve bu araçların tüketeceği her bir damla petrol dışarıdan ithal edilmek zorundaydı. Karayolu ağı genişledikçe, Türkiye’nin döviz ihtiyacı katlanarak arttı ve ülkenin ekonomisi, doğrudan doğruya Batılı otomotiv ve petrol tekellerinin pazarı haline geldi. Kendine ait olmayan araçlarla, kendi üretmediği yakıtla işletilen yollarla övünmek, “Küçük Amerika” sendromunun en dramatik ve en içi boş görünümlerinden biridir.

Kendi pragmatik analizimle bu manzarayı değerlendirdiğimde, ulusal egemenliğin sadece sınırları ordularla korumaktan ibaret olmadığını, asıl egemenliğin bir devletin kendi ekonomisinin çarklarını dış şoklardan bağımsız bir biçimde döndürebilme kapasitesinde yattığını çok net bir şekilde görebiliyorum. Bir devlet, dış politikada bir karar alacağı zaman, o kararın faturasının kendi hazinesi tarafından ödenip ödenemeyeceğine bakar. Eğer siz, bütçe açıklarınızı kapatmak, enflasyonu dizginlemek, halka vaat ettiğiniz o tüketim çılgınlığını finanse etmek için her altı ayda bir Washington’a bir heyet gönderip “komünizm tehdidi altındayız, eğer bize kredi vermezseniz burası çöker” diyerek para dilenmek zorundaysanız, sizin büyük büyük diplomatik laflar etmeye, dünya siyasetinde oyun kurmaya hakkınız yoktur. Dış politika, iç politikanın başarısızlıklarını örtbas etmek için kullanılan bir şantaj aracına dönüştüğünde, o devletin saygınlığı uluslararası arenada sıfırlanır. Demokrat Parti döneminin hariciyesi, büyük jeopolitik okumalar yapan, bölgesel stratejiler geliştiren bir kurum olmaktan çıkmış, adeta Washington’ın ekonomik yardım musluklarının başında nöbet tutan, o musluklar kısıldığında panikleyen, açıldığında ise içerideki seçim zaferini kutlayan bir tahsilat bürosuna dönüşmüştür. Türk dış politikasının o çok övündüğü ittifak ruhu, aslında iç siyasette dağıtılacak rüşvetin ve rantın dışarıdan temin edilmesinden başka bir şey değildi. Müttefiklik bir ideal veya ortak değerler üzerine değil, tamamen bu al-ver döngüsünün devamlılığı üzerine inşa edilmişti.

Bu “Küçük Amerika” sendromunun toplumsal psikolojide yarattığı tahribat ise çok daha derin ve uzun ömürlü olmuştur. Bir ulusun zenginleşme modeli kendi emeğine, alın terine, bilimsel üretimine ve kurumsal kapasitesine dayanmıyorsa, o toplumda kaçınılmaz olarak bir “hazıra konma”, köşe dönme ve yüzeysel bir taklitçilik kültürü gelişir. 1950’lerin Türkiye’sinde yaşanan tam olarak buydu. Amerikan filmlerinin, Amerikan müziklerinin, ithal tüketim mallarının ve o pırıltılı Hollywood yaşam tarzının toplumun tüm kılcal damarlarına zerk edilmesi, modernleşmenin sadece şekilsel bir tüketim pratiği olarak algılanmasına yol açtı. İnsanlar, Amerikan gibi düşünmeyi veya Amerikalılar gibi üretmeyi değil, sadece Amerikalılar gibi tüketmeyi hedefliyorlardı. Naylon çorapların, ithal radyoların, yeni model Chevrolet arabaların birer statü sembolü haline geldiği o dönemin sosyolojisi, aslında ekonomik esaretin kültürel bir neşeyle kutlanmasından ibaretti. Bu kültürel erozyon, devlet elitlerini de derinden etkilemişti. Ankara’daki siyasi karar alıcılar, Türkiye’nin kendi otantik değerlerinden, coğrafyasından ve tarihinden utanır hale gelmiş, her meseleye Batı’nın, özelde de Amerika’nın o kibirli ve üstenci vizörüyle bakmayı bir aydınlanma emaresi saymışlardır. Orta Doğu’daki Arap komşularımızın verdiği bağımsızlık mücadelelerine Ankara’nın burun kıvırması, onları “geri kalmış, medeniyetten nasibini almamış” toplumlar olarak görmesi ve sırf Batı’ya şirin görünmek için o coğrafyanın tarihsel acılarına sırt çevirmesi, işte bu hastalıklı “Küçük Amerika” psikolojisinin, o elitist kompleksin doğrudan bir yansımasıdır. Kendisi dışarıdan gelen sadakalarla ayakta duran bir devletin, komşularına karşı Batı’nın taşeronluğunu yaparak sahte bir üstünlük taslaması, diplomatik tarihte eşine az rastlanır bir ironidir.

Bu sahte üstünlük hissi ve ekonomik ranta dayalı dış politika modelinin sürdürülemez olduğu gerçeği, 1950’lerin ikinci yarısında tüm çıplaklığıyla, devasa bir ekonomik enkaz şeklinde Ankara’nın üzerine çökmüştür. Amerika Birleşik Devletleri, Truman Doktrini ve Kore Savaşı’nın sıcak ikliminde Türkiye’yi kendi yörüngesine kesin ve geri dönülemez bir biçimde sabitledikten sonra, daha önce de bahsettiğimiz gibi o cömert yardım politikasını hızla değiştirmişti. Türkiye, NATO’nun güvenilir bir parçası haline gelmişti ve artık Washington’ın gözünde her isteği yerine getirilmesi gereken nazlı bir müttefik değil, emirleri uygulayan sıradan bir karakoldu. 1955 yılından itibaren, Demokrat Parti iktidarının o hesapsız, plansız ve tamamen seçim kazanmaya yönelik iç ekonomik politikaları patlak vermeye başladı. Tarımsal rekolte, iklim şartlarının normale dönmesiyle düştü; ithalata dayalı karayolu ve tüketim politikası Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini tam anlamıyla eritti. Ülkede bir anda kahve, çivi, lastik, hatta ampul gibi en temel tüketim maddeleri bile bulunamaz hale geldi. “Küçük Amerika” rüyası, karaborsa gerçeğiyle, tüp kuyruklarıyla ve iflas eden tüccarlarla son bulmuştu. İşte bu kriz anında, iç politikanın dış politikayı nasıl tamamen esir aldığı, nasıl aciz bıraktığı bir kez daha ortaya çıktı. İktidarını sürdürebilmek, yaklaşan seçimlerde o çok alıştığı refah rüşvetini halka dağıtabilmek için acil paraya ihtiyacı olan Adnan Menderes, yüzünü elbette yine Amerika’ya döndü. Ancak bu kez kapılar yüzüne kapandı.

1958 yılında patlak veren ve Türk ekonomi tarihinin en büyük travmalarından biri olan o derin kriz, aslında asimetrik müttefikliklerde hami devletin, mahmi devletin iç siyasetini nasıl dizayn edebileceğinin en acımasız laboratuvarıdır. Amerika Birleşik Devletleri, Menderes hükümetinin acil olarak talep ettiği 300 milyon dolarlık krediyi serbest bırakmak için, o güne kadar eşi benzeri görülmemiş bir siyasi ve ekonomik şantaj uyguladı. Washington, kredinin verilebilmesi için Türkiye’nin ulusal egemenliğini ayaklar altına alan çok ağır yapısal reformlar, daha doğrusu tavizler talep etti. Türk Lirası, bir gecede astronomik bir oranda (1 Dolar 2.80 TL’den 9.00 TL’ye) devalüe edilecek, kamu harcamaları durdurulacak, devletin temel sübvansiyonları kesilecek ve Türkiye’nin ekonomisi tamamen Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Dünya Bankası’nın doğrudan vesayetine devredilecekti. Birkaç yıl öncesine kadar “bizi desteklemezseniz komünizme kayarız” diye blöf yapmaya çalışan, daha doğrusu blöf yapıyormuş gibi görünen o kibirli Ankara hükümeti, kasasında bir cent bile kalmadığı, fabrikaları parçasızlıktan durduğu ve iç kamuoyunda müthiş bir infial yaşandığı için bu onur kırıcı şartların tamamını, tek bir kelimesine dahi itiraz edemeden kabul etmek zorunda kaldı. İşte iç politikanın yarattığı ekonomik popülizmin, dış politikadaki o sözde “bağımsız” ve “güçlü” devlet imajını nasıl bir gecede kağıttan bir kaplana çevirdiğinin resmi, 1958 yılında imzalanan bu istikrar programı ve moratoryum belgeleridir. Devletler kendi bütçelerini dengeleyemediklerinde, müttefikleri onların sadece düşmanlarını değil, aynı zamanda dostluklarını da fiyatlandırmaya başlar.

Ekonomik bağımsızlığın kaybedildiği bu noktada, dış politikada otonomi beklemek neden safdilliktir? Çünkü dış politika, boş laflarla, hamaset dolu sloganlarla veya diplomatik ziyafetlerde atılan nutuklarla yapılmaz; dış politika, sahadaki askeri gücünüzün yanı sıra, masaya koyabileceğiniz ekonomik dayanıklılığınızla, alternatif piyasalara erişim kabiliyetinizle ve içerideki toplumsal rızayı dış yardımlara muhtaç olmadan sağlayabilme gücünüzle yürütülür. 1958’de iflas bayrağını çeken bir Türkiye’nin, aynı yıllarda tırmanan Kıbrıs krizinde İngiltere’ye veya Amerika’ya karşı masaya yumruğunu vurmasını beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır. O dönemde Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar, adanın tamamen Yunanistan’a bağlanması (Enosis) için devasa bir diplomatik ve silahlı mücadele başlatırken, Türkiye’nin elini kolunu bağlayan en büyük prangalardan biri de bu devasa ekonomik acziyetti. Washington’dan veya Londra’dan gelecek bir kredi dilimine muhtaç olan, IMF’nin kapısında bekleyen bir başbakanın, o krediyi verecek olan ülkelerin çıkarlarına ters düşecek radikal bir jeopolitik hamle yapması, örneğin Kıbrıs’a askeri bir müdahalede bulunması imkansızdır. İç politikanın zehirlediği dış politika, tam da bu kilitlenme halidir. Siz kendi halkınıza sahte bir cennet sunmak için devletin tapusunu rehin bırakırsanız, gün gelir o tapuyu elinde tutanlar, sizin en hayati ulusal davalarınızda bile sizi kendi kapınızın önünde bir yabancıya dönüştürürler. Nitekim Zürih ve Londra antlaşmalarına giden süreçte Türkiye’nin elde ettiği o sınırlı başarılar, diplomatik bir dehadan ziyade, adadaki Türklerin muazzam direnişinin ve küresel dengelerin o anki konjonktürünün bir lütfuydu; yoksa Ankara’nın masadaki ekonomik gücü koca bir sıfırdı.

Bu rant ve bağımlılık döngüsünün, siyaset kurumunun ahlaki yapısında yarattığı dejenerasyon da en az ekonomik ve diplomatik kayıplar kadar vahimdir. Demokrat Parti elitleri, Amerikan yardımlarını bir ulusal güvenlik fonu olarak değil, tamamen kendi partizan ağlarını besleyecek, kendi destekçilerini zengin edecek bir ganimet olarak görmeye başlamışlardı. Yeni palazlanan müteahhitlik sınıfı, ithalatçılar, komisyoncular ve tarım ağaları, güçlerini ve servetlerini tamamen dışarıdan gelen bu döviz tahsislerine ve o dövizlerle sağlanan kredilere borçluydular. Bu yeni burjuvazi, Türkiye’nin bağımsız bir sanayi kurmasıyla zerre kadar ilgilenmiyor; tam aksine, dışa bağımlılığın devam etmesini, ithalat kapılarının ardına kadar açık kalmasını kendi sınıfsal bekaları için bir zorunluluk olarak görüyorlardı. Haliyle, iktidarı ayakta tutan bu sermaye grupları, hükümetin dış politikada Amerika ile ters düşebilecek, Batı blokunu kızdırabilecek en ufak bir otonomi arayışına veya milliyetçi çıkışına şiddetle karşı çıkıyorlardı. Çünkü Amerika ile yaşanacak bir kriz, ithalat kotalarının düşmesi, kredilerin kesilmesi ve o pırıltılı rant musluğunun kapanması demekti. Dolayısıyla dış politikadaki Batı bağımlılığı, sadece bir grup diplomatın veya siyasetçinin vizyonsuzluğu değil, aynı zamanda Türkiye’deki sermaye sınıfının, iç siyasetteki güç odaklarının bilinçli, örgütlü ve hayati bir tercihiydi. Bir ülkede egemen sınıflar zenginliklerini ulusal üretime değil de uluslararası bağımlılık ilişkilerine bağlamışlarsa, o ülkenin hariciyesi hiçbir krizde bağımsız bir refleks geliştiremez. Bu kural, Soğuk Savaş’tan bugüne değişmeyen en katı ekonomi-politik gerçektir.

İçerideki siyasi kutuplaşmanın, dış politikayı nasıl bir silaha dönüştürdüğüne de değinmek elzemdir. Demokrat Parti, ekonominin kötüye gitmesiyle birlikte içeride otoriterleşmeye, muhalefeti ezmeye ve basını susturmaya başladığında, bu demokratik gerilemeyi meşrulaştırmak için yine o çok kullanışlı dış politika argümanına, yani “komünizm tehdidine” sarılmıştır. İktidara yönelik her eleştiri, ekonominin kötü yönetildiğine dair her haber, anında “hür dünyaya karşı yapılmış bir komünist provokasyonu” olarak etiketlenip hapse atılma gerekçesi yapılıyordu. Dış politika, ülkenin çıkarlarını koruyan bir kalkan olmaktan çıkmış, iktidarın içerideki muhaliflerini dövdüğü ideolojik bir sopaya dönüşmüştü. İlginç olan ve asimetrik müttefikliğin iki yüzlülüğünü gösteren nokta ise, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu otoriterleşmeye, bu antidemokratik uygulamalara ses çıkarmaması, hatta bunları gizliden gizliye desteklemesidir. Çünkü Soğuk Savaş’ın o acımasız mantığı içinde hami devlet için mahmi devletin ne kadar demokratik veya ne kadar insan haklarına saygılı olduğu zerre kadar önemli değildi; tek önemli olan, o devletin Batı ittifakına olan sadakati, komünizme karşı ne kadar sert durduğu ve topraklarındaki askeri üslerin kullanımında ne kadar sorunsuz olduğuydu. “Küçük Amerika” olma ideali, Amerikan anayasasındaki özgürlükleri, denge ve denetleme mekanizmalarını ithal etmek değil; sadece Coca-Cola’yı, Chevrolet’yi ve Soğuk Savaş’ın o acımasız anti-komünist paranoyasını ithal etmekten ibaret kalmıştı. Türkiye, Batı’nın kurumlarını değil, sadece Batı’nın korkularını ve tüketim alışkanlıklarını içselleştirerek melez, ucube ve kırılgan bir devlet modeline hapsolmuştu.

Kendi analizimi bu noktada biraz daha keskinleştirmem gerekirse; Soğuk Savaş döneminde Türk dış politikasını inceleyen birçok yazar, genellikle diplomatik notalara, Kıbrıs krizlerine, askeri darbelere ve NATO zirvelerine odaklanır. Oysa asıl trajedi, o diplomasi masalarının çok uzağında, Anadolu’nun tozlu yollarında ithal traktörünü süren, cebine giren üç kuruşluk sübvansiyonla kendini dünyanın hakimi sanan, ancak aslında ülkesinin tüm ekonomik ve stratejik geleceğinin okyanus ötesindeki ofislerde ipotek altına alındığından habersiz olan o yığınların psikolojisinde yaşanıyordu. Seçim kazanmak uğruna bir ulusun otonomi genleriyle oynamak, dışarıdan alınan borçla sahte bir cennet yaratıp faturayı gelecek nesillerin diplomatik bağımsızlığına kesmek, bir siyasi deha değil, ancak ve ancak tarihsel bir ufuksuzluktur. 1950’ler Türkiye’sinde dış politika, bir ulusal güvenlik vizyonu değil, tamamen bir “iç siyaset finansman modeli” olarak çalıştırılmıştır. Bu finansman modeli çöktüğünde ise, ortada ne o görkemli “Küçük Amerika” hayalleri kalmış, ne de kriz anlarında sığınılacak, kendi ayakları üzerinde durabilen bağımsız bir devlet yapısı kalmıştır. Dış borçla satın alınan sadakatin, kriz anlarında ilk satılan değer olması kaçınılmazdır.

Bu derin ekonomik ve siyasi iflasın, sivil siyasetin sonunu hazırlayan en büyük etken olduğu gerçeği, sıklıkla 27 Mayıs 1960 darbesinin sadece askeri bir cunta hareketi olarak okunmasıyla gölgelenir. Oysa 27 Mayıs’a giden yolu döşeyen taşlar, sivil iktidarın yarattığı bu muazzam asimetrik bağımlılık, iç siyasetteki kutuplaşma ve dış dünyadan tecrit edilmiş o iflas etmiş ekonomik modeldi. Ordu, kendini devletin asli sahibi ve kurucu felsefesinin bekçisi olarak görürken, Menderes iktidarının ülkeyi soktuğu bu ekonomik ve diplomatik çıkmazı, doğrudan devletin bekasına yönelik bir tehdit olarak algılamıştır. İlginçtir ki, darbeyi yapan subayların radyodan okudukları o ilk bildiride “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız” cümlesinin geçmesi, aslında Türkiye’nin içine düştüğü o yapısal uydulaşmanın ordunun zihin dünyasına bile ne kadar derinden kazındığının, ordunun bile dış politikada otonom bir çıkış aramaktan ziyade, meşruiyetini yine Amerika’nın onayında aradığının en somut kanıtıdır. Yani “Küçük Amerika” sendromu, sadece sivil siyasetçileri değil, onlara darbe yapan askeri elitleri de öylesine zehirlemişti ki, sistem içindeki hiçbir aktör, Batı ittifakının o katı çerçevesinin dışına çıkıp yeni bir dünya kurgulamayı hayal bile edemiyordu. Zehir, sistemin tüm sinir uçlarına yayılmış, Türkiye’nin kendi kendine nefes alma yetisini tamamen ortadan kaldırmıştı.

Sonuç olarak; 1950’li yıllar, Türkiye’nin dış politikada kendi ayakları üzerinde duran, çok boyutlu düşünebilen bir aktör olma potansiyelini, iç siyasetteki ucuz bir oy avcılığına, ithal bir tüketim çılgınlığına ve siyasi bir ranta kurban ettiği yıllardır. “Küçük Amerika” illüzyonu, halkın gözünü boyarken, perde arkasında devletin tüm ekonomik ve diplomatik direncini çürütmüş, ülkeyi hami devletin her türlü jeopolitik kaprisine ve ekonomik şantajına açık hale getirmiştir. Marshall yardımlarıyla finanse edilen o sahte refah, traktörlerle gelen o makineleşme coşkusu, asfalt yolların getirdiği o medeniyet ninnisi, aslında Türkiye’yi uluslararası arenada dilsiz, alternatifsiz ve onursuz bir uydulaşma sürecinin içine çeken altın kaplamalı zincirlerden başka bir şey değildi. Bir ulus, kendi öz gücüyle, kendi tasarrufuyla ve kendi üretimiyle ayakta duramıyorsa, o ulusun dış işleri bakanının uluslararası müzakere masalarında söyleyeceği hiçbir sözün, çekeceği hiçbir restin hükmü yoktur. İç politikanın dış politikayı zehirlemesi, ekonominin diplomasiyi esir almasıyla tamamlanmış ve Türkiye, Soğuk Savaş’ın geri kalan tüm o devasa krizlerine, kendi kendini ekonomik olarak hadım etmiş, stratejik aklını Washington’a kiralamış ve en acısı, bu esareti bir başarı hikayesi gibi kendi halkına pazarlamış zayıf, kilitlenmiş ve çaresiz bir devlet olarak girmek zorunda kalmıştır. Bu tarihsel yanılgının bedeli, çok kısa bir süre sonra, diplomatik masalarda değil, savaş uçaklarının havalanamadığı o karanlık günlerde ve “Bizim silahlarımızı kullanamazsınız” diyen o küstah mektupların satır aralarında, bütün bir ulusun yüzüne en ağır şekilde çarpılacaktı. Türkiye, zenginleşme umuduyla teslim ettiği iradesinin, aslında kendi bekasına kurulmuş en büyük pusu olduğunu anladığında, o “Küçük Amerika” rüyası çoktan bir kabusa dönüşmüş olacaktı.


BÖLÜM 8: Coğrafyaya İhanet – Orta Doğu ve Üçüncü Dünya’ya Karşı Körlük

Bir devletin dış politikasını kurgularken düşebileceği en büyük ve telafisi en imkansız stratejik çukur, kendi fiziksel, kültürel ve tarihsel coğrafyasına yabancılaşmasıdır. Daha önceki kısımlarda detaylıca irdelediğimiz o zihinsel tutulmanın, asimetrik müttefikliğe gönüllü teslimiyetin ve iç siyasetteki popülist kaygıların dış politikayı nasıl felç ettiğinin en dramatik, en utanç verici ve sahadaki en yıkıcı sonuçları, maalesef Türkiye’nin kendi doğal hinterlandında, yani Orta Doğu ve Üçüncü Dünya coğrafyasında yaşanmıştır. Soğuk Savaş’ın o keskin iki kutuplu dünyasında, sadece Batı’nın, özelde de Amerika Birleşik Devletleri’nin onayını almak, onlara “ne kadar sadık ve güvenilir bir ileri karakol” olduğumuzu ispatlamak adına, yüzyıllarca aynı devletin çatısı altında yaşadığımız, aynı kültürel havzayı paylaştığımız ve daha da önemlisi bizimle benzer emperyalist acılardan geçmiş milletlere sırtımızı dönmek, sıradan bir diplomatik hata değil, açık bir “coğrafyaya ihanet” vakasıdır. Türkiye, 1950’li yıllar boyunca izlediği bu akıl dışı, kibirli ve tamamen Batı başkentlerinden sufle alan Ortadoğu ve Afrika politikasıyla, sadece kendi bölgesel liderlik potansiyelini yok etmekle kalmamış, aynı zamanda küresel ölçekte uyanışa geçen devasa bir sömürgecilik karşıtı blokun nefretini, kırgınlığını ve derin şüphesini üzerine çekmiştir. Bu dönemde sergilenen dış politika, bağımsız bir bölgesel gücün kendi ulusal çıkarlarını maksimize etme çabasından ziyade, efendisinin gözüne girmeye çalışan, onun rakiplerine ondan daha fazla öfke duyan, kraldan çok kralcı bir taşeronun hazin çırpınışlarıdır.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarına ve Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politika vizyonuna baktığımızda, Batı ile entegre olma ve modernleşme hedefinin, hiçbir zaman Doğu’yu, İslam dünyasını veya mazlum milletleri aşağılama, onlara karşı Batı emperyalizminin kılıcını sallama gibi bir çarpıklık içermediğini çok net görürüz. Aksine, Genç Cumhuriyet, 1920’lerde verdiği İstiklal Harbi ile tüm Asya ve Afrika’daki sömürge halkları için muazzam bir ilham kaynağı olmuş, anti-emperyalist direnişin adeta bayraktarlığını yapmıştır. 1930’larda Sadabat Paktı ile bölgesel barışı kendi inisiyatifiyle kuran, komşularının iç işlerine karışmayan, onlarla eşit ve onurlu bir zeminde konuşan o saygın Türkiye imajı, Demokrat Parti döneminin o dogmatik, asimetrik müttefiklik sarhoşluğu içinde tamamen yerle yeksan edilmiştir. 1950’lerin Ankara’sındaki karar alıcılar, “Küçük Amerika” olma hevesinin ve Batı’ya rüştünü ispatlama kompleksinin bir neticesi olarak, Ortadoğu’daki her milliyetçi uyanışı, bağımsızlık arayışını veya Batı karşıtı tepkiyi, doğrudan “Sovyet kışkırtması” veya “komünist sızma” olarak etiketleme kolaycılığına kaçmışlardır. Kendi coğrafyanızdaki halkların, yıllarca sömürüldükleri İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı başkaldırmalarını, tamamen Washington’ın ve Londra’nın merceğinden okuyarak bunu bir “güvenlik tehdidi” olarak algılamak, bir hariciye teşkilatının kendi varoluşsal aklını yitirmesi demektir. Türkiye, o dönemde kendi komşularıyla doğrudan, onların dertlerini anlayan ve ortak tarihsel bağları kullanan bir diyalog kurmak yerine, onlara sürekli olarak NATO bildirilerini ezberletmeye çalışan, kibirli bir sömürge valisi edasıyla yaklaşmıştır.

Bu diplomatik cinayetin ve bölgesel intiharın en çarpıcı, en sembolik sahnelerinden ilki 1955 yılında Endonezya’nın Bandung kentinde düzenlenen o tarihi Asya-Afrika Konferansı’nda yaşanmıştır. Bandung Konferansı, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlıklarını yeni kazanmış, Asya ve Afrika’nın yoksul, sömürülmüş ama kendi kaderlerini ellerine almaya kararlı milletlerinin bir araya geldiği, Üçüncü Dünya’nın ve Bağlantısızlar Hareketi’nin fiili doğum belgesidir. Konferansın mimarları olan Hindistan lideri Nehru, Mısır lideri Nasır, Endonezya lideri Sukarno gibi figürler, dünyayı Amerika ve Sovyetler Birliği arasında ikiye bölen o nükleer dehşet dengesine itiraz ediyor, hiçbir bloka askeri olarak eklemlenmeden, bağımsız, barışçıl ve anti-kolonyal bir dayanışma ağı kurmaya çalışıyorlardı. Bu ülkelerin gözünde Türkiye, geçmişte Batı emperyalizmini dize getirmiş, modernleşmeyi başarmış “efsanevi ağabey” konumundaydı. Bu yüzden Türkiye, bu konferansa çok büyük bir umutla ve saygıyla davet edilmişti. Toplantıdaki Asya ve Afrika ülkelerinin beklentisi, Türkiye’nin kendi tecrübelerini onlara aktarması, bu yeni sömürgecilik karşıtı uyanışta onlara liderlik etmesi veya en azından bu haklı davalarında onlara diplomatik bir omuz vermesiydi. Ancak Türkiye’yi temsilen Bandung’a giden heyet ve özellikle de dönemin kudretli Başbakan Yardımcısı Fatin Rüştü Zorlu, bu beklentileri tarihin en acımasız ve vizyonsuz şekilde kursaklarda bırakacak bir performans sergilemiştir.

Bandung’da kürsüye çıkan Türk heyeti, karşısındaki o sömürgecilikten yeni kurtulmuş, ülkeleri Batılılar tarafından on yıllarca yağmalanmış devlet adamlarının gözlerinin içine baka baka, adeta Washington’dan ve NATO karargahından faksla gelmiş gibi duran, inanılmaz derecede saldırgan ve Batı blokunu savunan bir konuşma yapmıştır. Türk hariciyesi, bağlantısızlık (tarafsızlık) fikrini şiddetle kınamış, dünyada tek gerçek tehlikenin Sovyet komünizmi olduğunu, Batı emperyalizminin ve kolonyalizmin artık bittiğini, tüm bu yeni kurulan Asya ve Afrika devletlerinin acilen Batı’nın askeri paktlarına (NATO, SEATO, CENTO vb.) katılması gerektiğini dikte etmiştir. Bu tavır, konferans salonunda tam anlamıyla bir şok dalgası, ardından da derin bir iğrenme ve öfke yaratmıştır. Hindistan lideri Nehru, Türk heyetinin bu agresif ve Batı taşeronu tavrına bizzat cevap vermek zorunda kalmış, Türkiye’nin kendi güvenlik kaygılarını anladıklarını ancak Türkiye’nin Asya ve Afrika ülkelerine ne yapmaları gerektiğini söyleyen bir “Batı ajanı” gibi davranmasından duyduğu derin rahatsızlığı çok açık bir diplomatik dille ifade etmiştir. Kendi kişisel fikrimi, hiçbir diplomatik nezakete sığdırmadan ve olanca açıklığıyla belirtmek zorundayım: Bandung Konferansı’ndaki bu tutum, Cumhuriyet tarihinin en utanç verici, en vizyonsuz ve en ahmakça dış politika tercihlerinden biridir. Türkiye, sırf Washington’a şirin görünmek, “bakın sizin çıkarlarınızı dünyanın öbür ucunda bile nasıl aslanlar gibi savunuyoruz” diyerek belki fazladan birkaç milyon dolar daha kredi koparmak için, yüzyıllarca beraber yaşadığı, kader birliği yaptığı devasa bir coğrafyaya sırtını dönmüş, o mazlum milletlerin gönlündeki “kahraman Türkiye” imajını yerle bir etmiş ve uzun vadeli tüm bölgesel kredibilitesini bir kalemde, tek bir kibirli konuşmayla tüketmiştir.

Bandung’da ekilen bu nefret ve yabancılaşma tohumları, hemen ardından bizzat kendi sınırlarımızın dibinde, Orta Doğu’nun kalbinde yaşanan krizlerde çok daha kanlı ve ağır faturalarla karşımıza çıkacaktı. 1950’lerin ortalarında Arap dünyasında muazzam bir sismik hareketlilik yaşanıyordu. Mısır’da Cemal Abdünnasır’ın iktidara gelmesiyle birlikte Pan-Arabizm (Arap milliyetçiliği) fikri bir kasırga gibi esmeye başlamış, Arap halkları kendi yeraltı kaynaklarını sömüren İngiliz ve Fransız şirketlerine, kendi topraklarında kurulan kukla rejimlere karşı devasa bir uyanış içine girmişlerdi. Bu milliyetçi uyanış, özünde ne Sovyet yapımıydı ne de doğrudan komünist bir karakter taşıyordu; bu, tamamen gecikmiş bir ulus-devlet inşa süreci ve bağımsızlık çabasıydı. Rasyonel ve bağımsız bir Türk devlet aklının yapması gereken şey, sınır komşularındaki bu dip dalgasını doğru okumak, Arap milliyetçiliği ile çatışmaya girmeden onlarla ortak çıkarlar etrafında, karşılıklı saygıya dayalı yeni bir bölgesel denge kurmaktı. Zira İngiliz emperyalizminin bölgeden tasfiye edilmesi, bölgenin en köklü ve güçlü devleti olan Türkiye’nin de işine gelmeliydi. Ancak Türkiye, tamamen Amerika’nın ve İngiltere’nin bölgedeki “komünizmi çevreleme” doktrinine hapsolduğu için, Nasır’ın ve Arap milliyetçiliğinin yükselişini adeta kendi bekasına yönelik bir tehdit gibi algılamış ve bölgede Batı’nın jandarmalığına soyunmuştur.

Bu jandarmalığın kurumsal kılıfı, 1955 yılında kurulan Bağdat Paktı idi. İngiltere’nin ve Amerika’nın (ABD resmi üye olmasa da paktın asıl patronuydu) kışkırtmasıyla Türkiye, Irak, İran ve Pakistan arasında kurulan bu paktın amacı görünüşte bölgeyi Sovyet tehdidinden korumaktı. Ancak asıl amaç, yükselen Arap milliyetçiliğini bölmek, Mısır’ın bölgedeki nüfuzunu kırmak ve Batı’nın petrol çıkarlarını garanti altına almaktı. Türkiye, adeta bir misyoner edasıyla Arap başkentlerini tek tek dolaşarak, onları bu Batı destekli pakta katılmaya zorladı. Ürdün’e, Suriye’ye, Lübnan’a kaba ve üstenci bir dille baskı yapıldı. Türkiye’nin bu agresif tavrı, Arap dünyasında “Osmanlı emperyalizmi Batı’nın uşağı olarak geri dönüyor” algısını tetikledi. Nasır, Bağdat Paktı’nı Arap dünyasını bölmeye yönelik emperyalist bir truva atı olarak ilan etti ve Türkiye’yi Arap davasının baş düşmanlarından biri olarak kodladı. Ankara, sadece ve sadece İngiliz ve Amerikan çıkarlarını korumak için kurulan bu paktın başını çekerek, kendi güney sınırlarını kendi elleriyle devasa bir düşmanlık çemberine çevirmiştir. Paktın içinde yer alan Irak Başbakanı Nuri Said Paşa’nın Batı işbirlikçisi rejimi, o dönemin Türk hariciyesinin bölgedeki yegane dostu gibi görünüyordu; oysa Nuri Said Paşa’nın kendi halkı nezdinde zerre kadar meşruiyeti kalmamıştı ve Türkiye, kendi bölge politikasını tamamen bu çürük, halkından kopuk, Batı destekli kukla rejimlerin bekasına bağlamıştı.

Bu stratejik körlüğün zirve noktası, hiç kuşkusuz 1956 yılındaki Süveyş Krizi’dir. Cemal Abdünnasır, Mısır’ın bağımsızlığının ve onurunun bir simgesi olarak, İngiliz ve Fransız tekellerinin elindeki Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini tüm dünyaya ilan ettiğinde, Arap dünyasında yer yerinden oynamış, Nasır bir anda tüm mazlum milletlerin efsanevi kahramanı haline gelmişti. Buna karşılık, kanaldaki karlarını ve bölgedeki imparatorluk kalıntılarını kaybetmek istemeyen İngiltere ve Fransa, İsrail’i de gizlice yanlarına alarak Mısır’a karşı kanlı, haksız ve tamamen sömürgeci bir askeri işgal harekatı başlattılar. Ortadoğu’nun kalbine saplanan bu emperyalist hançer karşısında Türkiye’nin tavrı, bir kez daha bölge halklarını derin bir hayal kırıklığına uğrattı. Dönemin Türk hükümeti, her ne kadar daha sonra Batı’nın baskısıyla işgali kınamak zorunda kalsa da, krizin patlak verdiği ilk anlarda Nasır’ı suçlayan, Mısır’ın uluslararası hukuku (yani Batı’nın sömürü hukukunu) çiğnediğini ima eden, son derece muğlak, Batı yanlısı ve utangaç bir tutum sergilemişti. Hatta Bağdat Paktı toplantılarında Türkiye, İngiltere’nin pozisyonunu yumuşatmaya çalışan, Arap dünyasının öfkesini Batı adına dindirmeye çabalayan bir “arabulucu” rolü oynamaya çalışmış, ancak bu tavır Araplar tarafından açık bir işbirlikçilik olarak okunmuştur. İlginç olan şudur ki, Amerika Birleşik Devletleri bile (kendi küresel hesapları ve Sovyetlerin bölgeye müdahale etme ihtimali nedeniyle) İngiltere ve Fransa’nın bu işgaline çok sert tepki göstermiş ve onları Mısır’dan çıkmaya zorlamıştır. Yani Türkiye, Süveyş Krizinde o kadar kraldan çok kralcı bir pozisyona düşmüştür ki, bizzat yaranmaya çalıştığı patronu Amerika bile o sömürgeci saldırıyı desteklemezken, Türkiye bölgedeki Arap milliyetçiliğini karşısına almaktan çekinmemiş, müttefiklerinin emperyalist reflekslerine ideolojik bir kılıf bulmaya çalışmıştır. Süveyş Krizi, Türkiye’nin Ortadoğu’daki diplomatik iflasının ve Arap sokağındaki itibarının tamamen sıfırlanmasının tescilidir.

Ancak Türkiye’nin coğrafyaya, tarihe ve vicdana karşı işlediği suçların, o ideolojik körlüğün yarattığı diplomatik skandalların en büyüğü, en kanlısı ve hafızalardan asla silinmeyeni, şüphesiz Cezayir’in bağımsızlık savaşı sırasındaki tutumudur. Cezayir, 1830 yılından beri Fransa’nın en acımasız, en asimilasyoncu ve en kanlı sömürgecilik pratiklerine maruz kalan, ancak kültürel ve tarihi olarak Osmanlı-Türk bakiyesiyle derin bağları olan kardeş bir coğrafyaydı. 1954 yılında Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) önderliğinde başlayan o muazzam bağımsızlık savaşı, sadece bir isyan değil, yüz binlerce insanın katledildiği, işkencelerden geçirildiği bir ulusal diriliş destanıydı. Cezayirli mücahitler, bu ölüm kalım savaşında doğal olarak gözlerini Ankara’ya, bir zamanlar emperyalizmi dize getirmiş olan Türkiye’ye çevirmişlerdi. Onların Türkiye’den beklediği silah veya asker değil, sadece ve sadece uluslararası arenada, özellikle Birleşmiş Milletler (BM) platformunda siyasi bir destek, omuzlarına dokunacak dostane bir eldi. Ancak Ankara’nın o dönemki zihin dünyası, bu haklı çığlığı duyabilecek bir otonomiden ve ahlaki derinlikten tamamen yoksundu. Türkiye için Fransa, sıradan bir sömürgeci devlet değil, NATO ittifakının en önemli sacayaklarından biri, Batı savunma sisteminin kilit ülkesi ve Türkiye’nin Avrupa ile olan ekonomik, diplomatik ilişkilerinde muhtaç olduğu büyük bir müttefikti. Ankara’daki karar alıcılar, Fransa’yı kızdırmanın, NATO içindeki dayanışmayı zedelemenin ve Batı blokunda çatlak yaratmanın Türkiye’nin o dar “güvenlik paranoyası” için bir felaket olacağına inanıyorlardı.

Bu inancın bir sonucu olarak Türkiye, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yıllarca süren Cezayir oylamalarında, dünya tarihine geçecek bir diplomatik yüz karasına imza attı. Cezayir’in kendi kaderini tayin hakkını (self-determinasyon) savunan, Fransa’nın katliamlarını kınayan oylamalarda Türkiye, defalarca kez ya Batılı sömürgecilerle birlikte Fransa’nın yanında (Cezayir’in karşısında) oy kullandı, ya da en iyi ihtimalle “çekimser” kalarak bu insanlık suçuna diplomatik bir sessizlikle ortak oldu. Tüm Arap dünyası, İslam ülkeleri, Asya ve Afrika’nın bağlantısız ülkeleri Cezayir direnişini ayakta alkışlarken ve onlara destek verirken, Türkiye’nin BM salonlarında Fransız delegasyonuyla yan yana oturup bir İslam ve kardeş coğrafyasının bağımsızlığı aleyhine el kaldırması, o coğrafyanın hafızasında hiçbir zaman kapanmayacak devasa bir yara açmıştır. Bu oylamalar sırasındaki rasyonel (daha doğrusu rasyonalize edilmiş) savunma şuydu: “Kıbrıs meselesinde BM’de ve uluslararası arenada Batı’nın ve özellikle Fransa’nın desteğine ihtiyacımız var. Eğer Cezayir konusunda Fransa’yı karşımıza alırsak, onlar da Kıbrıs’ta bizi yalnız bırakırlar.”

İşte bu argüman, pragmatik görünümlü ahmaklığın ta kendisidir. Kendi çıkarınız için başka bir milletin boğazlanmasına onay verirseniz, uluslararası siyasette hiçbir aktör sizin dostluğunuza veya müttefikliğinize güvenmez. Nitekim uluslararası ilişkilerin o acımasız ironisi tam da burada tecelli etmiştir. Türkiye, Cezayir’i feda ederek Fransa’ya yaranmaya çalışmasına rağmen, Fransa ne Cezayir savaşını kazanabilmiştir (sonunda De Gaulle Cezayir’in bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştır), ne de Kıbrıs meselesinde Türkiye’ye en ufak bir destek vermiştir. Tam aksine Fransa, Kıbrıs meselesi uluslararası bir kriz haline geldiğinde her zaman Rumların ve Yunanistan’ın pozisyonuna daha yakın durmuş, Türkiye’nin o “Cezayir diyetini” zerre kadar ciddiye almamıştır. Sonuç? Türkiye masada hem onurunu, hem Cezayir halkının yüzyıllık dostluğunu, hem tüm Arap dünyasının sempatisini kaybetmiş, karşılığında Fransa’dan Kıbrıs konusunda koca bir hiç almıştır. Otonomisini kaybeden devletler, ahlaki pusulalarını da kaybederler; ahlaki pusulasını kaybeden devletlerin ise uluslararası arenada saygı görmesi ve caydırıcılık üretmesi sosyolojik ve diplomatik olarak imkansızdır. Benim şahsi fikrimce, bir devlet çıkarları için elbette esnek politikalar izleyebilir; ancak kendi bağımsızlık savaşının felsefesini inkar edecek düzeyde, tamamen yabancı bir emperyal gücün bekçiliğini yaparak kardeş bir halkın bağımsızlık savaşında zalimden yana oy kullanmak, esneklik değil, stratejik bir omurgasızlıktır. Bu omurgasızlığın bedeli, sadece o dönemin değil, sonraki on yılların Türk dış politikasının da boynuna dolanan ağır bir pranga olmuştur.

Bu bölgesel körlüğün ve coğrafyaya ihanetin bir diğer dramatik yansıması da, Türkiye’nin kendi komşularının iç işlerine Batı’nın bir müdahale aygıtı olarak doğrudan burnunu sokmaya kalkışmasıdır. 1957 yılında Suriye’de yaşanan siyasi çalkantılar, Ankara’da adeta bir kıyamet senaryosu gibi algılanmıştı. Suriye’de Baas partisinin güçlenmesi ve Sovyetler Birliği ile ekonomik-askeri antlaşmalar imzalaması, Eisenhower Doktrini’ne sıkı sıkıya sarılmış olan Türk ve Amerikan hükümetleri tarafından “Ortadoğu’nun komünizmin eline geçmesi” olarak yorumlandı. Türkiye, sırf Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını korumak ve Suriye’deki rejimi devirmek için, kendi güney sınırına on binlerce asker yığdı, tanklarını sınıra dayadı ve neredeyse komşusuyla topyekun bir savaşa girmenin eşiğine geldi. Bu kriz, dönemin Dışişleri hariciyesinin bölgeyi okuma becerisinin ne kadar sığ olduğunu gösteriyordu. Suriye’deki hareket komünist bir darbe falan değil, tamamen Arap milliyetçiliğinin ve Baas ideolojisinin bölgedeki güç mücadelesinin bir yansımasıydı. Sovyetler sadece bu milliyetçi dalgayı Batı’ya karşı kullanıyordu. Türkiye ise, sınırına asker yığarak aslında Arap sokağında o güne kadar oluşan “Türkiye Batı’nın taşeronudur” inancını haklı çıkarmış, Mısır’ın Suriye’ye destek için asker göndermesine ve Arap dünyasının Türkiye’ye karşı tek bir blok halinde kenetlenmesine neden olmuştur. Kendi bölgesinde bir güvenlik mimarisi kurmak yerine, dışarıdaki bir süper gücün tetikçiliğine soyunmak, devletin kendi güvenliğini kendi elleriyle dinamitlemesidir. Neyse ki, o dönemde uluslararası konjonktür ve bizzat Amerika’nın son anda geri adım atması sayesinde bir sıcak çatışma önlendi; ancak Türkiye’nin Suriye ve diğer Arap devletlerinin zihninde yarattığı o “emperyalizmin bölgedeki koçbaşı” imajı, yıllarca silinmeyecek şekilde kalıcılaştı.

Bu dış politikadaki körlüğün bedelleri, adeta ilahi bir ironiyle ardı ardına patlamaya devam etti. 1958 yılına gelindiğinde, Türkiye’nin tüm Ortadoğu politikasını üzerine inşa ettiği, Bağdat Paktı’nın kalbi olan Irak’taki Nuri Said Paşa yönetimi ve Haşimi Monarşisi, General Abdülkerim Kasım liderliğinde yapılan kanlı bir askeri darbeyle bir gecede devrildi. Kral, veliaht ve Nuri Said Paşa Irak halkı tarafından sokaklarda linç edildi. Bu darbe, Ankara’da adeta bir soğuk duş etkisi yarattı. Türkiye’nin yıllarca Amerika’ya yaranmak için bölgede kurduğu o muazzam zannettiği güvenlik kalkanı, aslında kağıttan bir kaplanmış ve ilk iç rüzgarda paramparça olmuştu. Bağdat Paktı çökmüş, merkez karargahı apar topar Ankara’ya taşınarak adını CENTO olarak değiştirmek zorunda kalmıştı. Ancak o gece Ankara’daki karar alıcıların yaşadığı panik, dış politikanın nasıl bir hezeyan üzerine kurulu olduğunu da ifşa ediyordu. Menderes hükümeti, Irak’taki darbeyi bastırmak, darbecileri ezmek ve Batı yanlısı rejimi geri getirmek için Irak’a doğrudan askeri bir müdahalede bulunmayı, Türk ordusunu Bağdat’a sokmayı dahi tartışmıştır. Kendi ülkesinin sınır güvenliğini sağlamak için değil, çöken bir Batı uydusu rejimi ve çöken bir asimetrik ittifakı kurtarmak için kendi ordusunu başka bir ülkenin iç savaşına sokmayı düşünmek, uydulaşma psikolojisinin devlet aklını nasıl rasyonel düşünceden kopardığının en uç örneğidir. Bereket versin ki, Amerika Birleşik Devletleri böyle bir müdahalenin bölgeyi tamamen Sovyetlerin kucağına iteceğini, Nasır’ın etkisini daha da artıracağını hesaplayarak Ankara’ya “dur” demiş ve Türkiye’nin kendi kendini imha etmesini engellemiştir. Yani Türkiye, bölgede hata yapmaktan bile ancak efendisinin talimatıyla kurtulabilen bir pozisyona düşmüştü.

Tüm bu yaşananların iç siyasi ve sosyolojik boyutlarına inmek, bu “coğrafyaya ihanet” meselesinin sadece diplomatik bir zümrenin değil, aydınların ve devletin sivil elitlerinin zihniyetindeki kırılmayı da göstermesi açısından hayatidir. Bu dönemde Türkiye’de uygulanan o katı “Arap karşıtı” (anti-Arab) söylem, salt bir dış politika tercihi değil, aynı zamanda Kemalizm’in daha radikal, daha şekilci bir yorumunun veya dönemin elitist Batıcılığının bir ürünüydü. Kendisini Batı medeniyetinin bir parçası olarak kodlayan ve bu kodu korumak için doğulu, İslami veya Arap kökenli her türlü tarihsel bağı bir utanç vesilesi olarak gören o hastalıklı elitist bakış açısı, dış politikayı adeta bir kimlik inkarı terapisi gibi kullanıyordu. Bandung’da kibirlenen Zorlu’nun veya Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in karşısında oy kullanan diplomatların zihninde, “Biz onlardan değiliz, biz Avrupalıyız” sendromu yatıyordu. Ancak uluslararası ilişkiler, psikanalitik kimlik krizleriyle yönetilemeyecek kadar acımasız bir matematik barındırır. Siz kendinizi Parisli veya Washingtonlı sanabilirsiniz, ancak Paris ve Washington sizi her zaman Ortadoğulu, Asyalı, “Doğu’nun bekçisi” olarak görecektir. Kendi coğrafi kimliğinizi inkar ederek Batı’dan saygı dilenmek, hem Batı’nın gözünde gülünç ve kullanışlı bir aparat olmanıza yol açar, hem de gerçekte sahip olduğunuz o jeopolitik ağırlığı (yani Doğu ile Batı arasında bir köprü, bir sentez ve bir lider olma şansını) kendi ellerinizle çöpe atmanız anlamına gelir.

Bunun yanı sıra, Türk toplumunun büyük bir kesimi, hükümetin izlediği bu Batı yanlısı ve Üçüncü Dünya karşıtı dış politikayı aslında içten içe benimsememiş, vicdanında hep bir rahatsızlık duymuştur. Özellikle Cezayir savaşı sırasında Türk basınının bir kısmı, aydınlar ve halk, Cezayir mücahitlerine büyük bir sempati besliyor, camilerde Cezayir için dualar ediliyordu. Halkın vicdanı ile devletin resmi politikası arasında uçurum oluşmuştu. Bir devletin kendi kamuoyunun tarihsel, dini ve kültürel bağlarını, vicdani reflekslerini tamamen hiçe sayarak, sırf NATO çıkarları öyle gerektiriyor diye tamamen yabancılaştırıcı bir politika izlemesi, uzun vadede o devletin içsel bütünlüğüne de zarar verir. Dış politika, milli bir mutabakat zemini olmaktan çıkar ve iç siyasetteki kutuplaşmanın, yabancılaşmanın bir aracına dönüşür. Dönemin iktidarı, Batı ittifakına olan o ölümcül bağımlılığını meşrulaştırmak için sürekli olarak “hür dünya” retoriğini kullanırken, halk o hür dünyanın Cezayir’de, Süveyş’te nasıl bir canavara dönüştüğünü kendi gözleriyle görüyordu. Bu çelişki, ilerleyen yıllarda Türkiye’deki sol ve sağ anti-emperyalist hareketlerin güçlenmesinin, toplumun Batı ittifakını ve NATO’yu şiddetle sorgulamaya başlamasının en büyük psikolojik zeminini oluşturacaktır. Yöneticiler bunu görmezden gelse de, sosyoloji yapılan o büyük ihaneti hafızasına kazımıştır.

Bu bölgesel körlüğün pragmatik ve acımasız faturası, stratejik derinliğin kaybedilmesi kavramıyla birebir örtüşür. Bir devletin stratejik derinliği, kriz anlarında sığınabileceği, destek isteyebileceği veya en azından tarafsızlığını sağlayabileceği bölgesel ve küresel dostlarının sayısıyla doğru orantılıdır. Türkiye, 1950’ler boyunca Ortadoğu’da, Asya’da ve Afrika’da kendisine uzatılan tüm dostluk ellerini, kendi müttefiklerinin (ABD, İngiltere, Fransa) küresel çıkarları uğruna kırıp attığında, kendi stratejik derinliğini sıfırlamış oldu. Peki bu sıfırlanmış stratejik derinlik ne zaman o acımasız yüzünü gösterdi? Elbette ki, Türkiye’nin kendi canı yandığında, yani 1960’ların ortalarından itibaren Kıbrıs meselesi Birleşmiş Milletler platformlarına taşındığında. Kıbrıslı Türkler EOKA terör örgütü tarafından katledilirken ve Türkiye adaya haklı bir müdahale yapmak için BM’de destek ararken, karşısında kocaman, düşmanca bir duvar buldu. O duvar, yıllar önce Bandung’da fırça atılan, Cezayir davasında yalnız bırakılan, Süveyş krizinde karşısına geçilen o “Bağlantısızlar Blokunun” ve “Arap-İslam dünyasının” ta kendisiydi.

BM Genel Kurulu’nda Kıbrıs oylamaları yapıldığında, Türkiye’nin tezleri neredeyse sıfıra yakın oyla reddedilirken, Yunanistan ve Makarios’un tezleri yüzlerce ülkenin desteğiyle kabul ediliyordu. Türkiye’nin delegeleri BM koridorlarında yapayalnız kalmış, Afrika’nın en küçük devletlerinden Asya’nın devlerine, tüm Arap dünyasından Latin Amerika’ya kadar herkes Türkiye’ye sırtını dönmüştü. Neden? Çünkü diplomasi bir aynadır; siz ona ne yansıtırsanız, zamanı geldiğinde o da size aynısını yansıtır. Yıllarca o ülkelerin bağımsızlık mücadelelerini Batı emperyalizminin argümanlarıyla küçümseyen, BM oylamalarında onlara karşı Batı’nın yanında saf tutan Türkiye, kendi haklı ve hayati davasında onlardan nasıl bir destek bekleyebilirdi ki? Bu noktada en acı olanı da şuydu: Türkiye’nin uğruna kendi coğrafyasını ve Üçüncü Dünyayı karşısına aldığı o “Büyük Müttefikleri” (Amerika ve Avrupalı devletler) de Kıbrıs oylamalarında Türkiye’nin yanında durmamış, kendi çıkarları gereği ya Yunanistan’a göz kırpmış ya da çekimser kalarak Türkiye’yi o yalnızlığın ortasında çaresiz bırakmışlardır. İşte bu, asimetrik uydulaşmanın ve coğrafyaya ihanetin mükemmel fırtınasıdır. Uğruna dünyayı karşına aldığın gücün seni ilk krizde satması ve karşına aldığın dünyanın senin haklı feryadını zevkle duymazdan gelmesi… Diplomatların, devlet adamlarının ve stratejistlerin ibretle okuması gereken bu tablo, bir dış politikanın iflasından öte, bir milletin kendi doğal jeopolitik yaşam alanını nasıl kendi elleriyle imha ettiğinin belgeselidir.

Tüm bu bölgesel ve küresel tecrit halini değerlendirdiğimizde, Soğuk Savaş’ın o dönemindeki Türk dış politikasını salt bir “ideolojik tercih” olarak değil, bir “patoloji” olarak tanımlamak çok daha doğru olacaktır. Kendi çıkarlarını hami devletin çıkarlarının içinde tamamen eriten, kendi varoluşsal tehdidini komşularının ideolojik uyanışında arayan, kendi onurunu başkalarının sömürge savaşlarında zalimin yanında yer alarak lekeleyen bir devletin, sağlıklı ve sürdürülebilir bir milli güvenlik mimarisi kurması düşünülemez. Coğrafya, devletlerin kaçamayacağı yegane kaderdir. Türkiye’nin Ortadoğu’dan, İslam dünyasından veya Asya’dan fiziken veya siyaseten kopup, kendisini İsviçre veya Norveç gibi izole bir Batı Avrupa ülkesi zannetmesi, devletin stratejik genetiğiyle alay etmektir. Demokrat Parti iktidarı, “hür dünya” korosunda en ön sırada şarkı söyleyerek Batı’nın gözüne gireceğini sanmış, ancak Batı onu hep o koroya alınmaması gereken ama kapıda bekçilik yapması şart olan o “Öteki” olarak görmeye devam etmiştir.

Özetle, Bandung’dan Süveyş’e, Suriye krizinden Cezayir oylamalarına kadar uzanan bu karanlık kronoloji, Türk diplomasisinin “caydırıcılıktan bağımlılığa” evrilen o dramatik çöküşünün sahada nasıl bir diplomatik intihara dönüştüğünün anatomisidir. Coğrafyaya ihanet, sadece komşularla ilişkileri bozmakla kalmamış, Türkiye’nin kendi özgül ağırlığını da küresel sistemde asgari seviyeye indirmiştir. Bir piyon olarak kalmayı kabul edenlerin, şah veya vezir gibi saygı görmeyi beklemesi uluslararası ilişkilerin doğasına aykırıdır. Türkiye, kendi gücünü ve potansiyelini bir sentez, bir denge unsuru olarak kullanmak yerine, Batı’nın Ortadoğu ve Üçüncü Dünya üzerindeki jopu olmayı seçmiş ve o jopu elinde tutan güçlerin çıkarları değiştiğinde de sahnede dımdızlak ortada kalmıştır. Bu utanç verici dönem, dış politikanın sadece büyük güçlerin masalarında değil, aynı zamanda komşu coğrafyaların sokaklarında, mazlum milletlerin vicdanında ve tarihsel bağların ince dokularında da sınandığını gösteren devasa bir derstir. Ve ne yazık ki devlet aklı bu dersi, ancak omuzlarında hissettiği o koyu ve buz gibi yalnızlıkla, ambargolarla ve müttefikinin tokatlarıyla öğrenecekti. Coğrafyaya küsen bir devletin, sığındığı limanlarda kendi haysiyetini bulması asla mümkün olmamıştır. Bu körlük, Soğuk Savaş trajedisinin sadece bir perdesi değil, aynı zamanda gelecek nesillerin dış politika kurgularında her zaman hatırlamaları gereken, en ağır faturası ödenmiş “nasıl yapılmamalı” rehberidir.


BÖLÜM 9: Satranç Tahtasında Bir Piyon – 1962 Jüpiter Füzeleri ve Küba Krizi

Daha önceki evrelerde detaylıca incelediğimiz o asimetrik bağımlılık inşasının, ideolojik körlüğün ve coğrafyaya yabancılaşmanın siyasi ve diplomatik sonuçlarını sarsıcı bir biçimde görmüştük. Ancak Soğuk Savaş’ın o acımasız ve karanlık doğası, devletlerin yaptıkları stratejik hataların faturasını sadece bölgesel izolasyonla veya diplomatik prestij kaybıyla kesmez; yeri geldiğinde o faturayı doğrudan doğruya ulusların varoluşsal bekası, nükleer bir ateş topunun altında yok olma ihtimali üzerinden, hem de hiç beklemedikleri bir anda önlerine koyar. Türk dış politikasının 1945’ten itibaren büyük bir hevesle, koşulsuz bir itaatle ve sahte bir güvenlik yanılsamasıyla içine daldığı o uydulaşma sürecinin fiziksel, askeri ve psikolojik olarak en çıplak haliyle ifşa olduğu an, şüphesiz 1962 yılındaki Küba Füze Krizi ve bu krizin tam merkezinde yer alan, Türkiye topraklarına yerleştirilmiş Jüpiter füzeleri meselesidir. Bu kriz, sıradan bir diplomatik gerginlik değil, insanlık tarihinin topyekun bir nükleer savaşa ve kıyamete en çok yaklaştığı an olmakla birlikte; Türkiye özelinde, on beş yıldır inşa edilen “Amerika’nın vazgeçilmez, onurlu ve eşit müttefiki” illüzyonunun, küresel bir satranç tahtasında feda edilebilir basit bir piyona dönüşmesinin o dondurucu ve travmatik hikayesidir. Bir devletin kendi iradesini, kendi topraklarının savunmasını ve kendi halkının yaşam hakkını yabancı bir süper gücün küresel hesaplarına kayıtsız şartsız devretmesinin uluslararası ilişkiler disiplinindeki en ibretlik sonuçlarından biri olan bu olay, aynı zamanda Türk devlet aklının o derin kış uykusundan sarsılarak uyanmaya başladığı, zihinlerdeki ilk büyük ve kalıcı şimşeklerin çaktığı o tarihi kırılma noktasıdır.

Bu dehşet verici krizin anatomisini doğru okuyabilmek için, öncelikle o “Jüpiter” füzelerinin Türkiye topraklarına geliş sürecini, bu sürecin arkasında yatan Amerikan stratejik aklını ve Ankara’nın bu ölümcül silahlara ev sahipliği yapmayı nasıl büyük bir “diplomatik zafer” gibi algıladığını tahlil etmek elzemdir. 1950’lerin sonlarına gelindiğinde, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki nükleer silahlanma yarışı yeni ve çok daha tehlikeli bir faza geçmişti. Sovyetler Birliği’nin 1957 yılında Sputnik uydusunu uzaya fırlatması ve Kıtalararası Balistik Füze (ICBM) teknolojisinde Amerika’nın önüne geçtiği algısının (ki bu algı daha sonra Amerikan iç siyasetinde bir “füze açığı” efsanesine dönüşecekti) Washington’da yarattığı devasa panik, Amerikan yönetimini acil ve asimetrik tedbirler almaya itti. Amerika, kendi anakarasından Sovyetleri vurabilecek kıtalararası füzelerde geride kalmışsa, o halde Sovyetleri kendi sınırlarına yerleştireceği Orta Menzilli Balistik Füzeler (IRBM) ile çevrelemek ve nükleer dengeyi bu şekilde sağlamak zorundaydı. İşte Jüpiter füzeleri, bu stratejik açığı kapatmak üzere alelacele tasarlanmış, teknolojik olarak son derece ilkel, sıvı yakıtla çalışan, fırlatılmaya hazır hale getirilmesi saatler süren ve yer üstünde açık bir biçimde konuşlandırıldıkları için düşman tarafından anında tespit edilip vurulmaya son derece müsait silahlardı. Askeri strateji literatüründe bu tür silahlara “ilk vuruş” (first strike) silahları denir. Zira bu füzeler o kadar hantal ve savunmasızdırlar ki, bir kriz anında eğer siz düşmanı ilk vuran taraf olmazsanız, düşman bu füzeleri henüz ateşlenmeden kendi yuvalarında yok edecektir. Dolayısıyla, topraklarında Jüpiter füzesi barındıran bir ülke, Sovyetler Birliği’nin olası bir nükleer saldırısında ilk vurulacak, ilk haritadan silinecek ve Sovyetlerin nükleer öfkesini üzerine çekecek devasa bir “nükleer sünger” (nuclear sponge) olmayı kabul etmiş demektir.

Amerika Birleşik Devletleri, bu ölümcül füzeleri Avrupa’daki müttefiklerine yerleştirmek istediğinde, birçok Avrupa ülkesi kendi topraklarının Sovyetler için bir numaralı nükleer hedef haline geleceğini çok net bir biçimde idrak etmiş ve bu teklife büyük bir direnç göstermiştir. Örneğin, bağımsız bir dış politika vizyonuna sahip olan ve NATO içinde kendi otonomisini her daim korumaya çalışan Fransa, topraklarında yabancı kontrolünde nükleer silah bulundurmayı ulusal egemenliğine açık bir saldırı olarak görmüş ve bu talebi kesin bir dille reddetmiştir. Benzer şekilde, birçok İskandinav ülkesi bu ölümcül misafirliği kabul etmemiştir. Ancak mesele Türkiye’ye geldiğinde, ortaya bambaşka, rasyonel devlet aklıyla izahı imkansız bir tablo çıkmıştır. Dönemin Demokrat Parti iktidarı ve Dışişleri hariciyesi, Türkiye’nin Sovyetler tarafından ilk hedef haline geleceği gerçeğini tamamen göz ardı ederek, Jüpiter füzelerine ev sahipliği yapmayı Amerika’ya olan sadakatin yeni bir tescili, NATO içindeki prestijin artması ve “büyük müttefiklik” bağlarının perçinlenmesi olarak algılamıştır. 1959 yılında Paris’te yapılan NATO zirvesinde, Amerikan heyeti henüz füzelerin Türkiye’ye yerleştirilmesi teklifini resmi olarak masaya tam sürmemişken bile, Türk heyeti büyük bir işgüzarlıkla ve hevesle bu füzeleri topraklarında görmek istediğini beyan etmiştir. Bu heves, ulusal onurun veya güvenliğin değil, tam bir bağımlılık psikolojisinin tezahürüdür. Ankara’nın mantığı şuydu: “Eğer topraklarımızda nükleer Amerikan füzeleri olursa, Amerika bizi Sovyetlere karşı ne pahasına olursa olsun savunmak zorunda kalır; çünkü o füzeleri korumak zorundadır.” Oysa bir ülkenin güvenliğini, o ülkeyi nükleer bir hedefe dönüştürerek sağlamaya çalışmak, evi soyguncudan korumak için evin içine saatli bomba yerleştirmekle eşdeğer bir ahmaklıktır. Sonuç olarak, 1959’da imzalanan ikili anlaşmalarla, Türkiye’nin İzmir Çiğli üssüne 15 adet nükleer başlıklı Jüpiter füzesinin yerleştirilmesine karar verilmiş ve Türkiye, kendi iradesiyle, Sovyet nükleer hedef haritasının tam merkezine yerleşmiştir.

Kendi pragmatik analizimi bu noktada çok net bir çerçeveye oturtmak durumundayım. Uluslararası ilişkilerde müttefiklik, risklerin ve sorumlulukların adil bir şekilde paylaşıldığı bir mekanizma olmalıdır. Ancak Jüpiter füzelerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi, risk paylaşımının değil, risk transferinin kusursuz bir örneğidir. Amerika Birleşik Devletleri, kendi anakarasını korumak ve Sovyetlere karşı caydırıcılığını artırmak için nükleer riski kendi sınırlarından binlerce kilometre uzağa, Türkiye gibi itaatkar müttefiklerinin coğrafyasına ihraç etmiştir. Üstelik bu füzelerin komuta kontrolü, yani ne zaman ve kime karşı ateşleneceği kararı, “çift anahtar” (dual-key) sistemi gibi şekilsel bir kılıfa sokulmuş olsa da, fiiliyatta tamamen Washington’ın elindeydi. Türk askerinin görevi sadece füzelerin dış güvenliğini sağlamak ve lojistiğine yardımcı olmaktı; tetiği çekecek olan, yani Türkiye’yi kıyametin içine sürükleyecek nihai kararı verecek olan irade, okyanusun ötesindeki Amerikan Başkanıydı. Bir devletin egemenliği, sadece sınırlarının fiziki bütünlüğüyle değil, o sınırlar içindeki yıkıcı gücün kimin kontrolünde olduğuyla da doğrudan ölçülür. Kendi toprağınızda, sizin onayınız veya kontrolünüz dışında, komşunuza karşı kullanılabilecek ve komşunuzun sizi anında haritadan silmesine yol açabilecek silahların bulunmasına rıza göstermek, egemenliğin gönüllü olarak devredilmesinin en dramatik, en trajik halidir. Türk devlet aklı, bu egemenlik devrini “ortak güvenlik” illüzyonuyla pazarlayarak, aslında ülkeyi ne kadar büyük bir uçurumun kenarına getirdiğini maalesef ancak 1962 Ekim’inin o soğuk ve terleten günlerinde anlayabilecektir.

1960 askeri darbesiyle Demokrat Parti iktidarı devrilmiş, devletin yönetimi ve hariciyesi el değiştirmiş olsa da, daha önce belirttiğimiz gibi o katı Amerikan bağımlılığı ve NATO dogmatizmi sistemin genlerine o kadar işlemişti ki, yeni gelen yönetim (Cemal Gürsel ve sonrasında İsmet İnönü hükümetleri) de Jüpiter füzelerinin konuşlandırılması sürecini zerre kadar sorgulamamış, önceki iktidarın imzaladığı bu intihar senedini aynen uygulamaya devam etmiştir. Füzelerin fiilen Türkiye topraklarına gelişi, inşaatların tamamlanması ve operasyonel hale gelmeleri 1961’in sonları ile 1962’nin başlarını bulmuştur. Ancak uluslararası satrancın o ironik ve acımasız cilvesine bakın ki, bu füzeler Türkiye’de henüz operasyonel hale geldiği anlarda, Amerikan Savunma Bakanlığı (Pentagon) ve Başkan John F. Kennedy yönetimi, Jüpiter füzelerinin teknolojik olarak çoktan çöp haline geldiğini, bu füzelerin aslında hiçbir askeri değerinin kalmadığını ve asıl caydırıcılığın artık denizaltılardan fırlatılan Polaris füzelerine geçtiğini tespit etmişlerdi. Kennedy, bu hantal füzelerin Türkiye ve İtalya’dan kaldırılması için defalarca kendi bürokrasisine talimat vermiş, ancak Pentagon bu işlemi geciktirmişti. Neden? Çünkü askeri değeri olmasa da, Türkiye’nin topraklarında duran bu devasa nükleer füzeler, siyasi ve psikolojik bir sembol olarak kullanılıyor, aynı zamanda Türkiye’nin sırtını okşamak, ona “sen bizim için nükleer silah verecek kadar önemlisin” yalanını sürdürmek için bir tür oyuncak işlevi görüyordu. Amerika, işe yaramaz hale gelmiş, ancak bulunduğu ülkeyi ölümcül bir hedefe dönüştüren bu demir yığınlarını sırf diplomatik teamüller ve bürokratik hantallık yüzünden Türkiye’de tutmaya devam etmiştir.

Madalyonun diğer yüzüne, yani Sovyetler Birliği’nin başkenti Moskova’ya baktığımızda ise manzara çok daha gergin ve patlamaya hazırdı. Sovyet lideri Nikita Kruşçev, Karadeniz’in hemen karşı kıyısında, Sovyetler Birliği’nin en önemli sanayi ve tarım bölgelerinin tam kalbine yöneltilmiş olan bu Amerikan nükleer füzelerini, kendi ulusal güvenliğine yapılmış devasa bir tecavüz, affedilmez bir kuşatma ve büyük bir aşağılama olarak görüyordu. Kruşçev, Karadeniz sahilindeki tatil evinin balkonundan denize bakarken etrafındakilere, “Şu anda ufkun hemen ötesinde bize yöneltilmiş Amerikan füzeleri var” diyerek duyduğu derin rahatsızlığı defalarca dile getirmişti. Sovyetler Birliği için, Türkiye’deki Jüpiter füzeleri salt askeri bir tehdit değil, aynı zamanda emperyalist Batı’nın Sovyetleri boğazından sıkmasının en somut kanıtıydı. İşte Kruşçev’in o cüretkar, dünyayı kıyametin eşiğine getiren tarihi kararının, yani Küba’ya Sovyet nükleer füzeleri yerleştirme fikrinin arkasındaki temel psikolojik ve stratejik motivasyonlardan biri doğrudan doğruya Türkiye’deki bu Jüpiter füzeleriydi. Kruşçev’in mantığı son derece basit ve kendi içinde rasyoneldi: “Eğer Amerikalılar bizim sınırımızın hemen dibine, Türkiye’ye nükleer füze yerleştirip bizi tehdit edebiliyorlarsa, biz de aynı hakka sahibiz. Biz de onların arka bahçesine, sınırlarının hemen dibindeki Küba’ya füzelerimizi yerleştireceğiz. Böylece Amerikalılar, kendi sınırlarında nükleer tehdit altında yaşamanın ne demek olduğunu tadacaklar.” Yani Küba Füze Krizi dediğimiz o devasa küresel hesaplaşma, aslında doğrudan doğruya Türkiye’deki füzelerin yarattığı simetrinin ve Sovyetlerin bu asimetrik kuşatmayı kırma çabasının bir sonucuydu. Türkiye, hiç farkında olmadan, hiçbir otonom politika üretmeden, sadece edilgen bir ev sahibi olarak, insanlık tarihinin en büyük nükleer krizinin baş aktörlerinden, daha doğrusu baş tetikleyicilerinden biri haline gelmişti.

Tarihler 1962 yılının Ekim ayını gösterdiğinde, Amerikan U-2 casus uçakları Küba’daki Sovyet nükleer füze rampalarını fotoğraflayıp bu gerçeği Başkan Kennedy’nin masasına koyduğunda, dünya artık o korkunç on üç günün (Thirteen Days) içine girmiş bulunuyordu. Kennedy yönetimi Küba’yı denizden ablukaya almış, Sovyet gemileri ablukaya doğru ilerliyor, Amerikan bombardıman uçakları nükleer yükleriyle havada devriye geziyor ve tüm insanlık nefesini tutmuş, yaklaşan üçüncü dünya savaşını çaresizlikle bekliyordu. Ancak bu kıyamet senaryosunun tam ortasında, Ankara’daki manzara, o asimetrik bağımlılığın yarattığı diplomatik rehavetin, vizyonsuzluğun ve taşeron ruh halinin en utanç verici trajikomedisini sergilemekteydi. Kriz patlak verdiğinde, Ankara’daki sivil ve askeri karar alıcıların ilk reaksiyonu, durumu tahlil etmek, Türkiye’nin bu krizin neresinde olduğunu sorgulamak veya topraklarındaki Jüpiter füzelerinin Sovyetlerin ilk vuracağı hedeflerden biri olabileceğini düşünerek bir acil durum planı yapmak olmadı. Tam aksine, Türk hükümeti, hiçbir kriz analizine dayanmadan, tamamen refleksif bir sadakatle anında Amerika Birleşik Devletleri’ni kayıtsız şartsız desteklediğini, ABD’nin alacağı her türlü askeri kararın arkasında duracağını ve gerekirse NATO yükümlülükleri çerçevesinde Türkiye’nin de savaşa girmeye hazır olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Hatta bazı Türk askeri yetkililerinin, Amerikan elçiliğine giderek, “eğer savaş çıkarsa Karadeniz’deki Sovyet hedeflerini bombalamak için emirlerinizi bekliyoruz” şeklinde akıl almaz ve kendi varoluşunu hiçe sayan tekliflerde bulundukları tarihsel belgelerle sabittir. Dünyanın en büyük güçleri nükleer bir holokosttan kaçınmak için soğuk terler dökerken, Ankara’daki zihniyet, efendisinin gözüne girmek için kendi ülkesinin üzerine nükleer bombaların düşmesini adeta büyük bir şevkle göze alan, kör, sağır ve stratejik olarak tamamen hadım edilmiş bir şövalyelik oynamaktaydı.

Fakat okyanusun ötesinde, Washington’da, Beyaz Saray’ın kriz odasında (EXCOMM) yapılan tartışmalarda Türkiye’nin bu sadakati, bu kahramanlık taslamaları veya “büyük müttefiklik” edebiyatı kimsenin zerre kadar umurunda değildi. Amerikan devlet aklı, bir kriz anında müttefiklerinin onurunu değil, sadece ve sadece Amerikan ulusunun bekaasını ve kendi şehirlerinin güvenliğini düşünmek zorundadır. Bu, uluslararası ilişkilerin en acımasız ama en doğal kanunudur. Krizin en tırmandığı anlarda, Sovyet lideri Kruşçev kamuoyuna açık bir mektup yayınlayarak o tarihi takası teklif etti: “Siz Türkiye’deki Jüpiter füzelerini çekin, biz de Küba’daki füzeleri çekelim.” Bu teklif, meselenin aslında başından beri bir asimetrik karşılıklılık (reciprocity) ilkesine dayandığını tüm dünyaya ilan ediyordu. Washington’daki karar alıcılar, bu teklif masaya geldiğinde, Türkiye’nin onurunu, Türk hükümetinin daha birkaç gün önce yaptığı “sizi kayıtsız şartsız destekliyoruz” açıklamalarını veya Jüpiter füzelerinin çekilmesinin Türkiye’de yaratacağı güvenlik endişesini ciddiye alıp bir saniye bile tereddüt etmediler. Başkan Kennedy, zaten teknolojik olarak köhnemiş olan, askeri hiçbir değeri kalmayan ama Türkiye’nin büyük bir gururla bağrına bastığı bu Jüpiter füzelerini, Florida’yı ve Washington’ı vurma tehdidi taşıyan Küba’daki Sovyet füzelerinden kurtulmak için muazzam, hatta bedavaya gelmiş bir takas materyali olarak gördü. Nükleer dehşet dengesi içinde, Türkiye’nin değeri işte bu kadardı: Amerikan şehirlerini kurtarmak için masaya sürülecek, pazarlık edilecek ve işi bittiğinde derhal geri çekilecek kullanışlı bir bozuk para.

Krizin çözümünü sağlayan o gizli diplomasi, asimetrik müttefikliklerde küçük devletlerin nasıl karanlık odalarda satıldığının en kusursuz belgesidir. Başkan Kennedy’nin kardeşi Robert Kennedy ile Sovyetlerin Washington Büyükelçisi Anatoli Dobrynin arasında Washington’da gizlice gerçekleşen o tarihi görüşmede mutabakat sağlandı. Amerika, Küba’yı işgal etmeyecek ve kamuoyuna açıklanmadan, büyük bir gizlilik içinde Türkiye’deki Jüpiter füzelerini birkaç ay içinde sökecekti. Karşılığında Sovyetler Birliği de Küba’daki nükleer füzelerini derhal geri çekecekti. Bu pazarlık, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde bulunan, güya Türkiye’nin güvenliği için oraya yerleştirildiği iddia edilen ve anlaşmalarla Türkiye’nin toprak bütünlüğünün bir parçası haline gelmiş olan en kritik silah sistemleri üzerinden yapılıyordu; ancak bu pazarlığın hiçbir aşamasında, hiçbir safhasında Türkiye’nin ne fikri sorulmuş, ne onayı alınmış, ne de müzakerelerin içeriği hakkında Ankara’ya tek bir satır bilgi verilmiştir. Olayın vahametini tam olarak idrak etmek gerekir: Türkiye, kendi topraklarındaki ölümcül bir silahın kaldırılıp kaldırılmayacağını radyolardan ve uluslararası haber ajanslarından, kriz bittikten sonra öğrenmiştir. Satranç tahtasındaki bir piyonun, oyuncuların hamlelerinden ne kadar haberi olursa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de kendi toprakları üzerinde oynanan bu kıyamet oyunundan o kadar haberi olmuştur. İşte benim baştan beri pragmatik analizlerimde vurguladığım “caydırıcılığın tamamen yitirilmesi ve çantada keklik olmak” durumu tam olarak budur. Eğer siz, kendi alternatiflerinizi yok etmişseniz, hiçbir krizde Washington’a itiraz etmeyeceğinizi garanti etmişseniz, hami devletiniz en hayati varoluşsal krizlerinde sizi muhatap alma, size sorma gereği dahi duymaz; sizin yerinize karar verir, sizin yerinize taviz verir ve sizin yerinize sizi satar.

Küba Füze Krizi’nin bu şekilde, Türkiye üzerinden yapılan gizli bir takasla çözüldüğünün ortaya çıkması, o güne kadar derin bir uykuda olan, Amerika’ya ve NATO’ya koşulsuz, adeta dini bir inançla bağlı olan Türk hariciyesinin, ordusunun ve siyasi elitlerinin üzerine balyoz gibi inmiştir. Bu olay, Türkiye’nin uydulaşma sürecindeki o tatlı rüyanın bitişini, “Küçük Amerika” fantezisinin duvara çarpıp parçalanmasını simgeleyen en travmatik şoktur. Ankara’da şimşekler ilk defa bu kadar gürültülü ve aydınlatıcı bir biçimde çakmaya başlamıştır. Zira ortadaki gerçek o kadar çıplak, o kadar acımasız ve o kadar onur kırıcıydı ki, bunu hiçbir diplomatik nezaketle, hiçbir Soğuk Savaş retoriğiyle örtbas etmek mümkün değildi. Türkiye, sadece bir pazarlık masasında satılmakla kalmamış, aynı zamanda krizin en ateşli anlarında, Amerika’nın Küba’yı vurması durumunda Sovyetlerin derhal Türkiye’deki Jüpiter füzelerini ve etrafındaki Türk şehirlerini nükleer bir yağmurla haritadan sileceği gerçeğiyle, yani topyekun bir imhanın eşiğinden, tamamen kendi iradesi dışında döndüğü gerçeğiyle yüzleşmiştir. Devlet aklının içine düştüğü o büyük uçurum şuydu: Biz kendi rızamızla, hatta büyük bir hevesle ülkemizi nükleer bir hedef haline getirdik, ama bizi hedef haline getiren bu silahların bizim iznimiz olmadan sökülmesine dahi ses çıkaramıyoruz. Biz, bağımsız bir müttefik değiliz; biz, küresel bir imparatorluğun uzak bir eyaletindeki harcanabilir garnizonuz.

Bu derin şokun ardından yaşananlar ise, bağımlılık psikolojisinin devletlerin onurunu ne kadar zedelediğini gösteren ayrı bir trajedi barındırır. Amerika Birleşik Devletleri, gizli anlaşmanın gereği olarak Jüpiter füzelerini Türkiye’den sökmek için Ankara’ya resmi talebini ilettiğinde (bunu kamuoyunda “füzelerin modernizasyonu” ve Polaris denizaltılarıyla değiştirilmesi gibi diplomatik bir kılıfa sokarak yaptılar), dönemin Türk hariciyesi ve askeri kanadı, bu füzelerin çekilmesine büyük bir direnç göstermiştir! Evet, yanlış duymadınız. Türk yetkililer, kendilerini Sovyetlerin ilk nükleer hedefi yapan, modası geçmiş ve kendi güvenliklerini zerre kadar sağlamayan bu demir yığınlarının Türkiye’den götürülmesini engellemek için adeta Washington’a yalvarmışlardır. Neden? Çünkü o sığ ve bağımlı zihniyete göre, o füzelerin varlığı, Amerika’nın Türkiye’ye olan bağlayıcılığının, o kutsal sadakat yeminlerinin yegane fiziksel garantisiydi. Eğer füzeler giderse, Amerika’nın koruma şemsiyesi kalkar, NATO’nun Türkiye’ye olan taahhütleri zayıflar ve Türkiye Sovyet ayısıyla baş başa kalırdı. Kendi güvenliğini kendi otonom gücüyle değil, başkasının kendi toprağına diktiği hedeflerle sağlamaya çalışan bir zihniyetin içine düştüğü bu Stockholm sendromu, uluslararası ilişkiler tarihinde ibretlik bir vaka analizidir. Türk diplomasisi, füzelerin kalması için aylarca ayak diremiş, ancak Kennedy yönetimi o kadar kararlı, o kadar tavizsiz ve patron edasıyla davranmıştır ki, Türkiye bu emre boyun eğmek zorunda kalmış ve füzeler 1963 yılının bahar aylarında sessiz sedasız sökülüp götürülmüştür.

Pragmatik yorumumu burada derinleştirerek şunu ifade etmeliyim: Müttefiklik ilişkilerindeki en büyük tehlike, “terk edilme” (abandonment) ve “tuzağa düşürülme” (entrapment) korkularının aynı anda yaşanmasıdır. Türkiye, Küba krizinde her ikisini de aynı anda, en şiddetli haliyle tatmıştır. Kriz sırasında, Küba gibi dünyanın öbür ucunda, Türkiye’nin hiçbir ulusal çıkarının olmadığı bir çatışma yüzünden Sovyet füzelerine hedef olma ihtimaliyle “tuzağa düşürülmüş”; krizin çözüm aşamasında ise, kendi güvenliği hiçe sayılarak, masada tek başına bırakılarak ve füzeleri sökülerek “terk edilmiştir”. Bir devletin kendi bekasını, böyle bir çifte riski barındıran asimetrik bir tahakküme teslim etmesi, o devletin kurmay aklının intiharıdır. Jüpiter füzeleri olayı, devletler arenasında hiçbir süper gücün sizin kara kaşınız kara gözünüz için, veya Kore’de döktüğünüz kanların hatırası için kendi şehirlerini feda etmeyeceği gerçeğinin, soğuk, çelikten ve nükleer bir kanıtı olarak Türkiye’nin alnına kazınmıştır. Amerikan devlet aklı son derece rasyonel çalışmış, kendi çıkarını maksimize etmiş ve piyonunu feda etmiştir. Burada suçlanması gereken asıl taraf, piyonunu feda eden oyuncudan ziyade, o satranç tahtasında piyon olmayı bir güvenlik stratejisi, bir modernleşme projesi ve bir varoluşsal gurur olarak benimseyen, kendi otonomisini gönüllü olarak iğdiş eden Ankara’daki zihniyettir.

Ancak her travma, eğer doğru okunabilirse, aynı zamanda bir uyanışın ve yeniden doğuşun da ebesidir. 1962 Küba Füze Krizi ve Jüpiter füzelerinin sökülmesi vakası, 1945’ten beri devam eden o kesintisiz bağımlılık serüveninde Türk devlet aklının içine girdiği o uyuşukluğu parçalayan ilk büyük darbe olmuştur. Türk hariciyesi, askeriyesi ve sivil entelektüelleri, bu olayın ardından kapalı kapılar ardında Amerikan ittifakının doğasını, NATO’nun sınırlarını ve Türkiye’nin milli çıkarlarının Washington’ın çıkarlarıyla her zaman örtüşmediği gerçeğini çok ciddi bir biçimde sorgulamaya başlamışlardır. Bu sorgulama, hemen yarın sabah NATO’dan çıkalım veya Sovyet kampına geçelim şeklinde radikal bir savrulmaya yol açmamıştır; ancak “şüphe” tohumu bir kez devletin genetiğine ekilmiştir. Amerika’nın her dediğini doğru kabul eden, onun politikalarını kutsayan o saf, dogmatik ve romantik Batıcılık dönemi sona ermiş; yerine daha kuşkucu, müttefikin hamlelerini kendi çıkarları süzgecinden geçirmeye çalışan ve alternatifler arama ihtiyacını yavaş yavaş hisseden sancılı bir uyanış evresi başlamıştır. Devlet aklı idrak etmiştir ki; Amerika Birleşik Devletleri için Türkiye bir “amaç” değil, sadece Sovyetleri çevrelemek için kullanılan coğrafi bir “araçtır”. Araçlar, işlevleri bittiğinde veya daha büyük bir çıkar söz konusu olduğunda bir kenara atılabilirler. Bu gerçekliğin idrak edilmesi, ulusal güvenlik konseptinin sadece NATO 5. maddesine havale edilemeyecek kadar hayati bir mesele olduğunun, dış politikada mutlaka çok yönlü (multidimensional) ve bölgesel dengeleri gözeten otonom bir yapıya geri dönülmesi gerektiğinin ilk kıvılcımlarını çakmıştır.

Bu uyanışın bir diğer önemli çıktısı da, nükleer silahlar ve egemenlik arasındaki o kırılgan ilişkinin yeniden tanımlanması olmuştur. Türkiye, bu krizle birlikte, topraklarındaki yabancı üslerin ve bu üslerdeki silahların aslında kendisine değil, o üsleri kontrol eden güce ait bir caydırıcılık olduğunu ve bu üslerin Türkiye’yi korumaktan ziyade, Türkiye’yi hedef tahtasına oturttuğunu anlamaya başlamıştır. Bu idrak, ilerleyen yıllarda İkili Antlaşmaların (Bilateral Agreements) revize edilmesi taleplerinin, Türkiye’deki Amerikan askeri tesislerinin üzerindeki ulusal denetimin artırılması çabalarının ve bağımsız bir savunma sanayisi kurma fikrinin (ki bu fikir Kıbrıs krizleriyle iyice ete kemiğe bürünecektir) tohumlarını atmıştır. Jüpiter füzeleri, Türkiye’ye fiziksel bir yıkım getirmemiş olabilir, ancak Türk-Amerikan ilişkilerindeki o kutsal güven halesini, o masumiyeti ve karşılıklı müttefiklik yanılsamasını tamamen ve geri döndürülemez bir biçimde yakıp kül etmiştir. 1962’den sonra Ankara’daki hiçbir karar alıcı, Washington’dan gelen bir güvenceye bir daha asla eskisi kadar saf bir inançla sarılamamıştır. Bu, diplomasinin soğuk dünyasında sağlıklı bir gelişmedir; zira devletler inançlarla değil, güvensizliklerin yönetimiyle hayatta kalırlar.

Meselenin iç siyasi dinamiklerine ve bürokratik dönüşüme olan etkisini de göz ardı edemeyiz. 1960 darbesi sonrasında şekillenen yeni anayasal düzen ve nispeten özgürleşen entelektüel ortam içinde, Küba Füze Krizi’nin yarattığı bu satılma hissi, Türkiye’deki üniversitelerde, basında ve siyasi partilerde hızla tartışılmaya başlandı. O güne kadar “tabu” olan Amerika’yı eleştirmek, NATO’yu sorgulamak eylemi, ilk kez meşru bir siyasi zemin buldu. Aydınlar, sol hareketler ve hatta bazı milliyetçi çevreler, Türkiye’nin ulusal egemenliğinin bu asimetrik ittifak içinde nasıl eridiğini açıkça dillendirmeye, “bağımsızlık” kavramını sadece İstiklal Harbi’nin tarihsel bir nostaljisi olmaktan çıkarıp, güncel dış politikanın bir talebi haline getirmeye başladılar. Devlet mekanizması her ne kadar bu tartışmaları başlangıçta bastırmaya çalışsa da, Küba krizinde yaşanan o çıplak aşağılanma, resmi ideolojinin savunma duvarlarını çoktan çatlatmıştı. Halk ve elitler, “Biz bu füzeleri buraya bizi korusun diye koymuştuk, adamlar bizi kurtlara yem edip füzeleri de alıp gittiler” şeklindeki o basit ama son derece haklı halk irfanıyla, asimetrik müttefikliğin gerçek yüzünü görmüşlerdir. Dış politikanın demokratikleşmesi veya en azından kamuoyunda tartışılabilir hale gelmesi, işte bu büyük hezimetlerin, bu diplomatik travmaların yarattığı çatlaklardan sızan ışıkla mümkün olmuştur.

Özetlemek ve bölümün pragmatik ruhunu mühürlemek gerekirse; 1962 Jüpiter Füzeleri ve Küba Krizi hadisesi, Türkiye’nin Soğuk Savaş tarihindeki o uzun “kayıp yıllar” sarmalının dip noktası, asimetrik bağımlılığın ve uydulaşmanın en karanlık, en onur kırıcı vadisidir. Satranç tahtasında gönüllü olarak bir piyon olmayı, üstelik de şahı koruyan onurlu bir piyon olduğunu zanneden bir devletin, oyuncuların basit bir el sıkışmasıyla tahtadan nasıl bir hamlede silinip atıldığının hikayesidir. Bu olay, diplomaside caydırıcılığı dışarıdan ithal edilen silahlara ve büyük güçlerin merhametine bağlamanın ulusal beka açısından bir intihar olduğunu ispatlamıştır. Ancak öte yandan, her karanlık vadinin bir de çıkışı vardır. Jüpiter füzelerinin yarattığı o büyük şok, Türk devlet aklının zihninde çakan o ilk aydınlatıcı şimşekler, yıllardır süren ideolojik körlüğün göz bağlarını çözmeye başlamış, devletin kendi coğrafyasına, kendi otonomisine ve kendi çıkarlarına dönmesi gerektiğine dair o acı ama hayati dersi Ankara’nın zihnine kazımıştır. 1962’de yaşanan bu sessiz ve derinden uyanış, sadece iki yıl sonra patlak verecek olan Kıbrıs krizinde, Washington’dan gelecek olan o meşhur ve küstah mektuba karşı, bu kez sessiz kalmayacak, boyun eğmeyecek ve tarihin seyrini değiştirecek olan o onurlu isyanın, İsmet İnönü’nün o efsanevi restinin de aslında en büyük psikolojik hazırlayıcısı olacaktır. Piyon feda edilmiş olabilir, ancak piyonun satranç tahtasının oyuncularına duyduğu o sonsuz ve kör sadakat, Jüpiter füzelerinin o paslı rampaları sökülürken orada, İzmir Çiğli’nin toprağına ebediyen gömülmüştür. Uyanış başlamıştır ve bu uyanışın faturası hem Ankara hem de Washington için çok daha sarsıcı krizlerle kesilecektir.


BÖLÜM 10: Acı Uyanış ve Şok Terapisi – 1964 Johnson Mektubu

Uluslararası ilişkiler tarihinde bazı belgeler vardır ki, salt bir diplomatik yazışma olmanın çok ötesine geçerek, bir ulusun zihin dünyasını paramparça eden, on yıllarca süren bir illüzyonu tek bir darbeyle yıkan ve devlet aklını geri döndürülemez bir biçimde formatlayan birer kırılma abidesine dönüşürler. Daha önceki bölümlerde teferruatıyla anatomisini çıkardığımız o uydulaşma sürecinin, gönüllü teslimiyetin ve ideolojik körlüğün Türk dış politikasını nasıl bir “çantada keklik” pozisyonuna indirgediğini görmüştük. İşte bu hastalıklı yapının, bu asimetrik müttefiklik rüyasının en acımasız, en soğuk ve en onur kırıcı gerçeklikle yüzleştiği an, 5 Haziran 1964 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon B. Johnson’ın imzasıyla Ankara’ya, Başbakan İsmet İnönü’ye iletilen o meşhur mektuptur. Bu mektup, sadece Kıbrıs krizinin seyrini değiştiren bir uyarı değil, 1947 Truman Doktrini’nden beri Türk devletinin ve toplumunun damarlarına zerk edilen o “büyük ve eşit müttefik Amerika” narkozunun, hastanın yüzüne atılan buz gibi bir suyla ve atılan sert bir tokatla sonlandırılmasıdır. Kıbrıs’ta soydaşları katledilirken uluslararası antlaşmalardan doğan meşru müdahale hakkını kullanmaya hazırlanan bir devlete, müttefiki tarafından “benim silahımı kullanamazsın ve eğer bu yüzden Sovyetler sana saldırırsa seni korumam” denmesi, diplomasinin tüm nezaket kurallarını ezip geçen, emperyal bir patronun taşeronuna haddini bildirdiği çıplak bir güç gösterisidir. Bu travmatik olay, sadece kendi çıkarlarını merkeze alan Amerikan pragmatizminin, yıllardır kendi ulusal gerçeklerinden kopup müttefikine aşık olmuş o Türk romantizmini ne kadar acımasızca tokatladığının ve bu tokadın aslında gecikmiş, son derece acı ama bir o kadar da hayati bir “şok terapisi” işlevi gördüğünün kusursuz bir özetidir.

Meselenin bu noktaya nasıl geldiğini ve bu şokun Ankara’da neden bu kadar sarsıcı bir deprem yarattığını anlamak için, 1963 yılının son aylarında Kıbrıs’ta patlak veren ve tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen o dehşet verici süreci çok iyi tahlil etmek gerekmektedir. 1960 yılında imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, adadaki Türk ve Rum toplumlarının siyasi eşitliğine dayanan, anayasal garantileri olan bir ortaklık devletiydi. Ve bu devletin anayasal düzeninin, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin garantörleri de Türkiye, Yunanistan ve İngiltere idi. Antlaşmaların Türkiye’ye verdiği hak son derece açık ve tartışmaya kapalıydı: Eğer adadaki anayasal düzen bozulursa ve garantör devletler ortak bir eylem kararı alamazlarsa, Türkiye tek taraflı olarak adaya askeri müdahalede bulunma ve bozulan düzeni yeniden tesis etme hakkına hukuken sahipti. Makarios yönetimindeki Rum liderliğinin Akritas Planı çerçevesinde adadaki Türkleri devlet mekanizmasından dışlamaya, ardından da fiziken yok ederek adayı Yunanistan’a bağlamaya (Enosis) yönelik o kanlı saldırıları başladığında, Türkiye’nin önünde sadece ahlaki veya milli bir görev değil, doğrudan uluslararası hukukun kendisine verdiği bir sorumluluk duruyordu. Lefkoşa’nın sokaklarında, Türk köylerinde insanlar katledilirken, banyo küvetlerinde çocukların kanı akarken, Ankara’daki devlet aklının ve Türk kamuoyunun bu vahşete sessiz kalması, hele ki elinde kapı gibi bir uluslararası antlaşma varken müdahale etmemesi düşünülemezdi.

Başbakan İsmet İnönü yönetimindeki Türk hükümeti, krizin başından itibaren son derece temkinli, hukuka saygılı ve diplomatik yolları sonuna kadar zorlayan bir tutum izledi. İnönü, Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş, İkinci Dünya Savaşı’nın o korkunç cenderesinden ülkeyi burnu kanamadan çıkarmış, diplomasinin sınırlarını ve askeri gücün kapasitesini çok iyi bilen efsanevi bir devlet adamıydı. Aylarca süren diplomatik müzakereler, Birleşmiş Milletler nezdindeki girişimler ve Londra’da yapılan toplantılar, Makarios’un uzlaşmaz tavrı ve Yunanistan’ın kışkırtmaları yüzünden hiçbir sonuç vermediğinde, adadaki Türklerin tamamen imha edilmesini önlemek için askeri müdahaleden başka bir seçenek kalmamıştı. 1964 yılının Haziran ayına gelindiğinde, Türk Silahlı Kuvvetleri İskenderun ve Mersin limanlarında hazırlıklarını tamamlamış, çıkarma gemileri (ki bunların çoğu son derece yetersiz ve derme çatma araçlardı) askerlerle doldurulmuş, savaş uçaklarına mühimmatlar yüklenmişti. Ankara, uluslararası hukuktan doğan hakkını kullanmak üzere pimi çekmek üzereydi. İşte tam bu tarihi anın eşiğinde, okyanusun ötesinden, Washington’dan gelen bir mesaj, Türk hariciyesinin ve ordusunun üzerine devasa bir balyoz gibi indi.

5 Haziran 1964 günü, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi Raymond Hare, Başbakanlık konutuna gelerek İsmet İnönü’ye Başkan Lyndon B. Johnson’ın o meşhur mektubunu elden teslim etti. Mektubun metni, diplomasinin o alışılagelmiş nezaketinden, müttefiklik hukukunun o ağdalı saygı ifadelerinden tamamen arındırılmış, adeta bir Roma imparatorunun isyan eden bir eyalet valisine gönderdiği bir ferman küstahlığında kaleme alınmıştı. Başkan Johnson, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale kararından duyduğu “derin endişeyi” belirttikten sonra, sözü hiç dolandırmadan o güne kadar Türk devlet aklının asla ihtimal vermediği, rüyasında görse inanmayacağı o iki devasa tehdidi peş peşe sıralıyordu. Birincisi; Türkiye’nin yapacağı bir müdahalenin Sovyetler Birliği’ni harekete geçirebileceği ve Sovyetlerin Türkiye’ye saldırması durumunda, NATO müttefiklerinin Türkiye’yi savunup savunmayacakları konusunu tartışmak zorunda kalacakları tehdidiydi. İkincisi ise; Türkiye’nin askeri harekatı sırasında, Amerika Birleşik Devletleri tarafından sağlanmış olan askeri malzemenin (silahların, uçakların, gemilerin) kesinlikle kullanılamayacağı, ABD’nin bu silahların böylesi bir amaç için kullanılmasına asla onay vermediği uyarısıydı.

Kendi pragmatik analizimi ve kişisel fikrimi burada tüm çıplaklığıyla ortaya koymak zorundayım. Bu mektup, uluslararası ilişkiler disiplininde “asimetrik ittifakların doğası” üzerine ders olarak okutulması gereken kusursuz bir metindir. Amerika Birleşik Devletleri, kendi küresel çıkarları söz konusu olduğunda ne uluslararası hukuku, ne müttefikinin ulusal onurunu, ne de yıllarca dökülen kanın hatırasını zerre kadar umursayan rasyonel, soğuk ve pragmatik bir makinedir. Washington’ın o anki jeopolitik derdi Kıbrıs’ta hangi toplumun katledildiği veya Zürih Antlaşması’nın ihlal edilip edilmediği değildi. Amerika’nın tek bir korkusu vardı: Türkiye’nin adaya çıkması demek, doğrudan Yunanistan ile bir savaşa girmesi demekti. NATO’nun Güneydoğu kanadını oluşturan iki müttefikin birbiriyle savaşması, bu kanadın tamamen çökmesi ve Doğu Akdeniz’in Sovyetler Birliği’nin nüfuzuna açılması anlamına geliyordu. ABD, salt bu stratejik deliğin açılmasını önlemek için, Türkiye’yi ulusal haklarından mahrum etmeyi, onu aşağılamayı ve gerekirse onu Sovyet tehdidi karşısında yalnız bırakmakla şantaj yapmayı son derece doğal ve meşru bir hak olarak görmüştür. Pragmatik bir devletin yapması gereken de budur. Sorun, Amerika’nın bu pragmatizminde değil; asıl sorun, Türkiye’nin on beş yıldır Amerika’yı “bizim dostumuz, bizim hamimiz, bizim her derdimize koşan büyük ağabeyimiz” olarak gören o kör, hastalıklı ve romantik uydulaşma psikolojisindedir. Kendisini satranç tahtasında bir vezir sanan piyonun, oyuncu tarafından feda edildiğinde yaşadığı şaşkınlık ne kadar trajikse, Türk devlet aklının bu mektup karşısında yaşadığı histeri de o kadar trajiktir.

Mektubun içerdiği o birinci tehdidi, yani “Sovyetler saldırırsa NATO sizi korumaz” cümlesini biraz daha derinden deşmek, bu şok terapisinin neden bu kadar acı verici olduğunu anlamak için şarttır. 1952 yılında Türkiye, NATO’ya girebilmek için Kore dağlarında binlerce evladını feda etmişti. Bu kanlı diyetin tek bir amacı vardı: NATO’nun 5. Maddesi. Yani “birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır” ilkesinin Türkiye için de işletilmesi. Türk dış politikası, bütün güvenlik konseptini, bütün askeri harcamalarını ve bütün diplomatik yatırımlarını bu tek ve kutsal madde üzerine inşa etmişti. Oysa Johnson, yazdığı mektupla bu kutsal maddeyi adeta bir tuvalet kağıdı gibi buruşturup Ankara’nın yüzüne fırlatmıştı. Johnson diyordu ki; “Eğer sen benim iznim olmadan, benim küresel çıkarlarıma aykırı bir iş yaparsan ve bu yüzden başın derde girerse, o güvendiğin 5. Madde işlemez. NATO senin arkanda durmaz.” Bu ifade, sadece bir diplomatik uyarı değil, Türkiye’nin 1945’ten beri sürdürdüğü tüm varoluşsal güvenlik mimarisinin çöküş ilanıydı. Eğer NATO bizi Sovyetlere karşı her halükarda korumayacaksa, o zaman biz neden yıllarca topraklarımızı Amerikan nükleer füzelerine açtık? Neden Ortadoğu’da Arapları karşımıza alıp Batı’nın bekçiliğini yaptık? Neden ekonomimizi dışarıya bağımlı hale getirdik? Bu sorular, mektubun ulaştığı gün Ankara koridorlarında yankılanan, cevabı olmayan ama devletin aklını kanatan en yakıcı sorulardı.

Mektubun içerdiği ikinci tehdit ise, bağımlılığın pratik sahadaki o felç edici ve utanç verici sonucuydu: “Bizim verdiğimiz silahları kullanamazsınız.” Bu cümle, on yıllardır “Küçük Amerika olacağız” diyerek övünen, ordusunun her bir teçhizatını Amerika’dan alan, kendi savunma sanayisini kurmak yerine ithal Amerikan tanklarıyla ve uçaklarıyla gösteriş yapan o vizyonsuz zihniyetin duvara tosladığı andır. Türkiye, 1947 Truman Doktrini’nden itibaren ordusunun tüm lojistiğini, mühimmatını, eğitimini ve yedek parçasını Amerika’ya bağlamıştı. Türk ordusu, sayıca devasa, asker kalitesi olarak mükemmeldi ama elindeki teçhizat üzerinde tam ve bağımsız bir kullanım hakkına (end-user autonomy) sahip değildi. Siz, Kıbrıs gibi kendi anavatanınızdan sadece 40 mil ötedeki bir adaya askeri harekat yapmak istiyorsunuz ama bunu yapacak bağımsız bir donanmanız, milli çıkarma gemileriniz, kimseye hesap vermeden kullanabileceğiniz yerli uçaklarınız yok. O gün İskenderun limanında askerleri adaya taşımak için bekleyen gemilerin büyük çoğunluğu, Amerikan yardımıyla alınmış veya Amerikan yedek parçasıyla yüzen gemilerdi. Johnson’ın bu yasağı, sadece siyasi bir ambargo değil, aynı zamanda Türk ordusunun o anki donanım yapısı itibarıyla harekatı fiziken de imkansız hale getiren lojistik bir prangaydı. Kendi silahını üretemeyen, kendi mühimmatını kendi fabrikalarında basamayan bir devletin, uluslararası hukukta ne kadar haklı olursa olsun, o hakkı sahada dikte edecek bağımsız bir güce sahip olamayacağı gerçeği, İnönü’nün yüzüne tokat gibi çarpmıştı.

İsmet İnönü’nün bu mektubu okuduğunda yaşadığı o derin hayal kırıklığı ve ardından gelen o soğukkanlı, hesapçı devlet adamı refleksi, bu krizin yönetiminde en kritik eşiktir. İnönü, o anki askeri ve diplomatik gerçekliğin farkındaydı. Amerikan desteği olmadan, hatta Amerikan ambargosu ve engellemesi varken, elde yeterli çıkarma filosu bulunmazken, üstelik Sovyetler Birliği’nin olası bir müdahalesinde tamamen yalnız kalma riski belirmişken, Kıbrıs’a zorla çıkmak, Türkiye’yi sadece bir başarısızlığa değil, topyekun bir yıkıma da sürükleyebilirdi. Rasyonel akıl, duygusal intikam hevesine galip geldi ve İnönü, ordunun komuta kademesiyle ve bakanlar kuruluyla yaptığı o gergin ve uzun toplantıların ardından harekatı erteleme kararı aldı. Ancak bu erteleme, bir teslimiyet değil, “zaman kazanma ve hesap sorma” sürecinin başlangıcıydı. Hükümet, kamuoyundan bu mektubun varlığını ve içeriğini ilk etapta gizli tutmaya çalıştı, zira mektubun halk tarafından öğrenilmesi halinde Türk-Amerikan ilişkilerinin tamiri imkansız bir kopuşa gideceği ve içeride devasa bir anti-Amerikan patlamanın yaşanacağı çok açıktı. Ne var ki, sırların Ankara koridorlarında uzun süre saklanamaması gibi bir doğa kanunu vardır ve mektubun varlığı kısa süre içinde basına sızdı, sızdığı andan itibaren de Türkiye’nin siyasi ve toplumsal fay hatlarında yüzyılın depremini yarattı.

Halkın ve aydınların bu mektuba verdiği tepki, aslında yıllardır bastırılmış, suni bir refah illüzyonuyla uyuşturulmuş o milli onurun devasa bir isyanıydı. “Hür dünya”, “büyük müttefik”, “Sovyet tehlikesine karşı ortak kalkan” gibi süslü Soğuk Savaş kavramları, sokaktaki vatandaşın gözünde bir gecede çökmüştü. Türk toplumu, kendi soydaşları katledilirken Amerika’nın zalimden (Makarios ve Yunanistan) yana tavır aldığını, Türkiye’nin egemenliğini ayaklar altına aldığını ve ülkeyi açıkça tehdit ettiğini gördü. O güne kadar Amerika’yı bir kurtarıcı olarak gören sağ ve muhafazakar kesimlerde bile derin bir çatlak oluştu. Sol hareketler ve öğrenci gençlik ise, yıllardır dile getirdikleri “Türkiye Amerika’nın uydusudur, tam bağımsızlık şarttır” argümanlarının ne kadar haklı ve tarihsel bir öngörüye dayandığını bu mektupla kanıtlamış oldular. Türkiye’nin sokaklarında, meydanlarında ve üniversitelerinde daha önce eşi benzeri görülmemiş bir anti-Amerikan rüzgar esmeye başladı. Amerikan askeri personeline yönelik tepkiler arttı, NATO karşıtı yürüyüşler düzenlendi ve Türkiye’nin kendi kaderini yeniden kendi ellerine alması gerektiği fikri, marjinal bir siyasi söylem olmaktan çıkıp, milli bir mutabakat zeminine dönüştü. “Küçük Amerika” olma rüyası, yerini “Tam Bağımsız Türkiye” arayışına bırakırken, bu zihinsel devrimin tetikleyicisi ne bir Türk aydını ne de bir siyasetçisiydi; bu devrimin tetikleyicisi bizzat küstah emperyalizmin ta kendisi olan Lyndon B. Johnson’dı.

Bu şok terapisinin devletin bürokratik aygıtında, özellikle de Dışişleri Bakanlığı’nda yarattığı sarsıntı ise apayrı bir inceleme konusudur. Demokrat Parti döneminden beri “Amerika ne derse o” mantığıyla yetişmiş, dünyayı sadece NATO brifingleri üzerinden okuyan, Sovyetlere ve Üçüncü Dünya’ya karşı kapı duvar olmuş o hariciye kadroları, ellerindeki o tek boyutlu pusulanın parçalandığını gördüler. Amerika’nın bu mektubu, Türk diplomatlarına “Siz aslında hiçbir şey değilsiniz, alternatifiniz yoksa değeriniz de yoktur” diyordu. Bu tokat, Türk hariciyesinin aklını başına getiren en büyük uyarıcı oldu. Diplomatlarımız anladılar ki, Birleşmiş Milletler oylamalarında Kıbrıs için destek aradığımızda karşımızda bir duvar bulmamızın nedeni, bizim yıllarca o duvarın ötesindeki (Arap, Asya, Afrika) ülkelere sırtımızı dönmüş olmamızdı. Müttefikimiz bizi satabiliyordu, çünkü gidecek başka bir kapımız olmadığını biliyordu. İşte bu acı idrak, Türk dış politikasında o meşhur “Çok Yönlü Dış Politika” (Multi-Dimensional Foreign Policy) arayışının miladıdır. Johnson Mektubu’nun mürekkebi henüz kurumadan, Ankara’daki kurmaylar rotayı yeniden hesaplamaya, Türkiye’yi o tek kutuplu hapishaneden çıkarıp nefes alabileceği yeni diplomatik pencereler açmaya giriştiler.

Benim bu sürece dair kişisel ve katı pragmatik yorumum şudur: Uluslararası ilişkilerde bazen en büyük şansınız, müttefikinizin size yaptığı en büyük ihanettir. Eğer Johnson o mektubu yazmasaydı, Türkiye bir şekilde Amerikan silahlarıyla Kıbrıs’a çıksaydı ve Amerika bunu o an için sineye çekseydi, Türkiye o sahte uydulaşma rüyasına, o hastalıklı bağımlılık sarmalına on yıllar boyunca devam edecekti. Bizim savunma sanayimizi kurmamıza, Sovyetlerle veya komşularımızla ilişkilerimizi normalleştirmemize hiçbir zaman gerek kalmayacaktı. Johnson’ın o kaba, pervasız ve diplomasi yoksunu mektubu, aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi kurucu ayarlarına, o bağımsızlıkçı felsefesine geri döndüren en büyük lütuftur. Kötü komşu insanı mal sahibi yapar misali, kötü müttefik de devleti kendi silahını üretmeye, kendi stratejisini kurgulamaya mecbur bırakır. Türkiye’nin kendi çıkarma gemilerini inşa etme projesi (Millî Gemi), kendi savunma sanayisi altyapısını kurma fikri (ASELSAN, HAVELSAN gibi kurumların tohumları) tam da bu mektubun yarattığı o büyük çaresizlik ve onur kırıklığı atmosferinde filizlenmeye başlamıştır. Bir ulusun kendi kendine yetebilme iradesi, çoğu zaman lüks salonlardaki barış nutuklarıyla değil, böyle ağır tokatların yüzde bıraktığı o yakıcı acıyla ortaya çıkar.

Mektubun içerik analizine tekrar döndüğümüzde, Amerika’nın Birleşmiş Milletler (BM) kartını nasıl ikiyüzlü bir şekilde kullandığını da görürüz. Johnson, mektubunda Türkiye’ye sürekli olarak “BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyun, barış gücünün çabalarına şans verin, adaya müdahale edip BM mekanizmalarını çiğnemeyin” telkininde bulunuyordu. Oysa aynı Amerika Birleşik Devletleri, kendi çıkarları söz konusu olduğunda Küba’ya domuzlar körfezi çıkarmasını yaparken veya ilerleyen yıllarda Vietnam’a girerken Birleşmiş Milletler’in ne dediğini zerre kadar umursamamıştı. Büyük güçler, uluslararası örgütleri ve hukuku, kendi çıkarlarına uyduğu sürece kullanırlar; uymadığı noktada ise küçük ve orta boy devletlerin elini kolunu bağlamak, onların haklı müdahalelerini engellemek için bir oyalama taktiği olarak öne sürerler. İnönü ve Türk hariciyesi, BM koridorlarında adalet aramanın, Kıbrıs’taki Türklerin kanı akarken New York’taki diplomatik lobilerin vicdanına seslenmenin aslında ne kadar boş ve sonuçsuz bir çaba olduğunu bu süreçte çok acı bir şekilde tecrübe etmişlerdir. Haklı olmanız yetmez; o hakkı koruyacak, müttefikinizin şantajlarına boyun eğmeyecek bağımsız bir ekonomik ve askeri gücünüz yoksa, BM salonlarında sadece size verilen acıma dolu bakışlarla yetinmek zorunda kalırsınız.

Bütün bu aşağılanmanın ve diplomatik şantajın gölgesinde, Haziran ayının sonlarına doğru İsmet İnönü, Başkan Johnson’ın daveti (daha doğrusu çağrısı) üzerine Washington’a uçtu. Bu ziyaret, sıradan bir devlet başkanı buluşması değil, ipleri kopma noktasına gelmiş bir ittifakın hasar tespit çalışmasıydı. İnönü, Washington’a giderken cebinde sadece bir ülkenin haklı davasını değil, aynı zamanda onuru kırılmış bir milletin ağırlaşmış öfkesini de taşıyordu. Beyaz Saray’da yapılan o çetin görüşmelerde Johnson, bildik Amerikan pragmatizmini, yani havuç ve sopa politikasını uygulamaya devam etti. Bir yandan Türkiye’nin hassasiyetlerini anladığını söylüyor, diğer yandan adaya müdahalenin asla kabul edilemeyeceğini dikte ediyordu. İnönü ise, o bilge ve tecrübeli devlet adamı duruşuyla, Amerika’nın bu tavrının NATO ittifakının temellerine dinamit koyduğunu, Türkiye’nin güvenliğini bir başka ülkenin inisiyatifine terk edemeyeceğini son derece soğuk ve net bir dille muhatabının yüzüne vurdu. İnönü’nün bu ziyaret sırasındaki o meşhur, tavizsiz duruşu, Türkiye’nin artık o eski “emir eri” konumunda olmadığını Washington’a hissettiren ilk ciddi sarsıntıydı. Gerçi ziyaret, Kıbrıs meselesine somut bir çözüm getirmedi, adadaki katliamları durduracak kesin bir adım atılmadı; ancak Türk devlet aklının Amerika’ya bakışındaki o kalın ve dogmatik perdenin tamamen yırtıldığını tüm dünyaya gösterdi.

Şunu kesinlikle vurgulamak gerekir ki, Johnson Mektubu’nun yarattığı o muazzam sarsıntı, sadece Türk dış politikasının “Batı” ile olan ilişkilerini değil, “Doğu” ile olan buzullarını da kırıp eritmeye başlamıştır. Ankara, Amerika’nın “Sovyetler saldırırsa sizi korumayız” tehdidine verilecek en güzel ve en ironik cevabın, bizzat o Sovyetlerle masaya oturup ilişkileri normalleştirmek olduğunu nihayet anlamıştı. Eğer Amerika Türkiye’yi Sovyet tehlikesiyle korkutarak hizaya sokmaya çalışıyorsa, Türkiye o tehlike kaynağıyla uzlaşarak Amerika’nın elindeki o en büyük şantaj kartını geçersiz kılabilirdi. Nitekim 1964 yılının sonbaharından itibaren Türk hariciyesi, on yıllardır “şeytan” olarak gördüğü Moskova ile arka kapı diplomasisini hızlandırdı. Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’in 1964 sonunda Moskova’ya yaptığı tarihi ziyaret, bu eksen esnemesinin, bu çok yönlü dış politika arayışının ilk büyük ve somut adımıdır. Sovyetler Birliği, Türkiye’nin Amerika’dan yediği bu darbeyi kendi lehine çevirmek, NATO’nun güney kanadında açılan bu muazzam çatlağı derinleştirmek için Türkiye’ye son derece sıcak, ekonomik vaatlerle dolu ve Kıbrıs meselesinde “iki toplumun haklarına saygı” gibi daha dengeli bir dille yaklaştı. Yıllarca birbirine silah doğrultmuş, birbirini en büyük düşman bellemiş iki devletin, sırf Amerika’nın kibirli bir mektubu yüzünden nasıl aniden masaya oturabildiği, diplomasinin o çıkarlara dayalı rasyonel doğasının en çarpıcı kanıtıdır. 1953 yılında Sovyetlerin uzattığı zeytin dalını elinin tersiyle iten o vizyonsuz zihniyet ölmüş; yerine, müttefikinin attığı tokatın acısıyla aklı başına gelmiş ve hasmıyla bile menfaatleri gereği tokalaşabilen daha otonom bir hariciye aklı doğmuştu.

Johnson Mektubu’nun iç siyasette yarattığı dalgalanmalar, siyaset kurumunun anayasasını da yeniden yazmıştır. Bu olay, Türkiye’de dış politikanın tamamen iç siyasette bir oy devşirme aracı olmaktan çıkıp, ciddi bir beka tartışmasına dönüşmesine vesile olmuştur. İktidardaki Cumhuriyet Halk Partisi (İnönü) ve muhalefetteki Adalet Partisi (Demirel) de dahil olmak üzere, siyasetin ana akım aktörleri Amerikan bağımlılığının ülkeyi ne kadar tehlikeli bir noktaya getirdiği konusunda zımni bir mutabakata varmışlardır. Sonraki yıllarda Adalet Partisi iktidara geldiğinde bile, o eski Demokrat Parti’nin “Küçük Amerika” ezberine tam anlamıyla geri dönmemiş, Sovyetlerle ekonomik ilişkileri geliştirmeye (örneğin devasa sanayi tesislerinin Sovyet kredisiyle kurulması gibi) devam etmiştir. Yani Johnson Mektubu, sadece bir dönemin hükümetini değil, devletin kalıcı omurgasını ve gelecekteki hükümetlerin vizyonunu da formatlamıştır. Mektup, ikili anlaşmaların (Bilateral Agreements) gizli maddelerinin TBMM’de ve kamuoyunda tartışılmasını sağlamış, Amerika’nın Türkiye’deki üslerinin (İncirlik başta olmak üzere) aslında kime hizmet ettiği, hangi istihbarat faaliyetlerinde bulunduğu ve Türkiye’nin egemenliğini nasıl ihlal ettiği sorularını ilk defa yüksek sesle sorulur hale getirmiştir. Bu soruların sorulması, bir devletin iyileşme sürecinin ilk ve en hayati adımıdır.

Asimetrik güç ilişkileri bağlamında bu mektubu analiz ettiğimizde, ortaya çıkan sonuç şudur: Bağımlılık, sadece askeri veya ekonomik bir durum değil, en temelde psikolojik bir hastalıktır. Hami devlet (ABD), mahmi devlete (Türkiye) o kadar uzun süre emir vermiş ve onun politikalarını o kadar kolay yönlendirmiştir ki, kriz anında da aynı itaatkar refleksin devam edeceğini varsaymıştır. Johnson’ın o kaba dili seçmesinin nedeni diplomatik bir beceriksizlik değil, karşısındaki devleti gerçekten de eşit bir egemen olarak değil, emir kulu bir aparat olarak görmesindendir. Ancak her hastalıklı ilişkinin bir kırılma noktası vardır ve Türkiye için bu nokta, ulusal onurun, Kıbrıs’taki soydaşlarının kanıyla test edildiği andır. Diplomatik metinlerin arasına gizlenmiş süslü müttefiklik laflarının, sahada kan akarken hiçbir işe yaramadığı, gücün tek geçer akçe olduğu bu sistemde, “Biz sizin için Kore’de savaşmıştık” romantizminin ne kadar acınası ve etkisiz bir argüman olduğu kavranmıştır. Uluslararası masada sizden önceki fedakarlıklarınız için kimse size kredi açmaz; masadaki gücünüz, o anki alternatiflerinize ve başkalarına verebileceğiniz zararın boyutuna göre ölçülür.

Toparlamak gerekirse; 1964 Johnson Mektubu, Türk dış politikasının o upuzun ve karanlık Soğuk Savaş uykusundan, üzerine dökülen kaynar bir suyla uyanmasıdır. Acıdır, tahrip edicidir, onur kırıcıdır; ancak devletin hayatta kalması için elzem olan o otonomi refleksini yeniden tetiklediği için tarihsel olarak son derece faydalı bir şok terapisidir. Yıllarca kendi coğrafyasına, kendi tarihsel genetiğine yabancılaşıp, sadece okyanus ötesinden gelen onaylara göre hareket eden o sakat mekanizma, bu mektubun yarattığı sarsıntıyla çökmüştür. Sadece kendi çıkarlarını düşünen, müttefikini nükleer bir savaşın içine itmekten çekinmeyen ama aynı müttefikin kendi güvenliğini sağlamasına da ambargo koyan o kibirli Amerikan pragmatizminin yüzündeki maske düşmüştür. Türk devlet aklı, uluslararası arenada saygı görmenin, dostluğa değil caydırıcılığa, sadakate değil alternatif üretmeye bağlı olduğunu, diplomaside tüm yumurtaları aynı sepete koymanın bedelinin, o sepeti taşıyanın en ufak bir tökezlemesinde tüm yumurtaların kırılması demek olduğunu bu travmayla öğrenmiştir. Bundan sonraki süreçte Türk hariciyesi, ne kadar zor, ne kadar ambargolarla dolu olursa olsun, kendi milli çıkarlarını büyük güçlerin insafına terk etmeyen, gerektiğinde masayı devirebilen ve “yeni bir dünya” kurma arayışına girebilen çok daha sancılı ama çok daha onurlu bir yola adım atacaktır. Johnson Mektubu, bir sonun değil, uydulaşmayı reddeden bir isyanın, kaybedilmiş otonomiyi yeniden inşa etme mücadelesinin en acı ama en aydınlatıcı başlangıç fermanıdır. Türkiye, kendi gücünün sınırlarını da, müttefikinin ihanetinin boyutlarını da bu belgeyle görmüş ve artık geri dönüşü olmayan o büyük zihinsel uyanışın kapısından içeri adımını atmıştır.


BÖLÜM 11: İnönü’nün Manifestosu – “Yeni Bir Dünya Kurulur…”

Diplomasi tarihi, sadece atılan imzaların, bozulan antlaşmaların veya savaş alanlarındaki kaba güç gösterilerinin bir kronolojisi değildir; aynı zamanda, devlet adamlarının en umutsuz, en karanlık ve köşeye sıkışmış gibi göründükleri anlarda dudaklarından dökülen, kelimelerin kaba gücü yenerek bir ulusun makus talihini değiştirdiği o muazzam entelektüel sıçramaların ve psikolojik restleşmelerin de tarihidir. Bir önceki bölümde tüm acımasızlığıyla ve şok edici yüzüyle tahlil ettiğimiz o kaba mektubun Ankara’ya ulaşmasının ardından yaşananlar, sıradan bir diplomatik kriz yönetimi olmanın çok ötesine geçmiş, adeta Türk devlet aklının kendi küllerinden yeniden doğuşunun sancılı ama bir o kadar da onurlu bir fermanına dönüşmüştür. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon B. Johnson’ın o nobran, pragmatik ve müttefiklik hukukunu ayaklar altına alan tehditlerine karşı Başbakan İsmet İnönü’nün verdiği o efsanevi yanıt, yani “Şartlar zorlar, yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini bulur” sözü, anlık bir öfke patlaması, diplomatik bir gaflar silsilesi veya çaresizliğin getirdiği romantik bir isyan feryadı kesinlikle değildir. Bu cümle, kelimenin tam anlamıyla buz gibi bir rasyonaliteyle kurgulanmış, muhatabının zayıf karnını hedef alan, küresel jeopolitiğin fay hatlarını sarsma potansiyeli taşıyan ve asimetrik tahakküme karşı üretilmiş kusursuz bir “devlet aklı restidir”. Uluslararası ilişkiler teorileri bağlamında okunduğunda bu söz, bir ulusun on yıllardır içine hapsedildiği o tek boyutlu, alternatifsiz ve uydulaşmış dış politika doktrinini tek bir nefeste paramparça eden, çok boyutlu diplomasiye geçişin fiili başlangıç noktasıdır.

Bu tarihi manifestonun ağırlığını ve stratejik derinliğini kavrayabilmek için, her şeyden önce bu sözü sarf eden şahsiyetin, yani İsmet İnönü’nün tarihsel bagajını, devlet adamlığı kumaşını ve kriz anlarındaki o eşsiz soğukkanlılığını çok iyi analiz etmek zorundayız. Karşımızdaki lider, Soğuk Savaş’ın o konforlu ama bağımlı yıllarında siyaset sahnesine çıkmış, dünyayı sadece Washington’ın yazdığı brifinglerden okuyan, popülist ve sığ bir siyasetçi değildi. Karşımızdaki adam, Mudanya Mütarekesi’nde muzaffer İtilaf Devletleri ordularının kibirli generallerini masada terletmiş, Lozan’da dönemin küresel emperyalist aklını temsil eden Lord Curzon’un diplomatik tuzaklarını o sağır edici inadıyla birer birer boşa çıkarmış ve en önemlisi, İkinci Dünya Savaşı gibi insanlık tarihinin en büyük kıyımında, Hitler Almanyası ile Stalin Rusyası gibi iki devasa kıyma makinesinin arasında Türkiye’yi bir milimetre bile savaşa sokmadan, devleri birbirine kırdırarak o muazzam aktif tarafsızlık politikasını yürütmüş bir diplomasi dehasıydı. İnönü, devletlerin kalıcı dostları olmadığını, küresel güçlerin nasıl blöf yaptığını ve o blöflerin nasıl görüleceğini Cumhuriyet tarihinde en iyi bilen birkaç isimden biri, belki de birincisiydi. Dolayısıyla, 1964 yılında Johnson’ın o tehditkar mektubunu okuduğunda, İnönü’nün zihninde beliren duygu bir panik veya çaresizlik değil, okyanus ötesindeki bir politikacının Türkiye’nin jeopolitik sınırlarını ve kapasitesini ne kadar yanlış okuduğuna dair duyduğu o ince ve hesapçı bir acımaydı. İnönü, Amerika’nın bu kaba gücüne karşı aynı kaba güçle, yani askeri bir intiharla karşılık vermenin Türkiye’yi felakete sürükleyeceğini biliyordu; ancak Amerika’ya en anladığı dilden, yani küresel güç dengeleri ve alternatifler üzerinden öyle bir yanıt vermeliydi ki, Washington’daki karar alıcılar Türkiye’yi kaybetme korkusunu iliklerine kadar hissetmeliydiler.

Kendi pragmatik perspektifimden bu efsanevi cümleyi yapıbozumuna uğrattığımda, diplomasi sanatının en kusursuz şantaj metinlerinden biriyle karşılaştığımı açıkça ifade edebilirim. “Şartlar zorlar” derken İnönü, meselenin ideolojik bir heves veya komünizm sempatisi olmadığını, Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarının ve beka sorununun her türlü müttefiklik taahhüdünün üstünde yer aldığını vurgulamaktadır. Yani Amerika’ya şu mesajı vermektedir: Bizim sadakatimiz sonsuz değildir; sadakatimiz, sizin bizim hayati çıkarlarımıza duyduğunuz saygıyla sınırlıdır. “Yeni bir dünya kurulur” ibaresi ise, o dönemki Soğuk Savaş statükosuna, Amerika’nın kendisini dünyanın yegane koruyucusu ve mutlak hakimi olarak gören o kibirli algısına atılmış devasa bir çiziktir. İnönü, küresel sistemin iki kutuplu katı yapısının aslında ne kadar kırılgan olduğunu, ittifakların dağılabileceğini, kartların yeniden karılabileceğini ve Amerika’nın dünyadaki jeopolitik mimarisinin vazgeçilmez olmadığını son derece zarif ama bir o kadar da ölümcül bir dille hatırlatmaktadır. Ve en vurucu kısım, “Türkiye de orada yerini bulur” cümlesi; bu, hiçbir alternatifinin olmadığını zanneden, çantada keklik görülen bir mahmi devletin, hami devletine karşı “Benim sana muhtaç olduğum kadar sen de benim bu coğrafyadaki fiziki varlığıma muhtaçsın. Ben kendi yolumu bulurum, Sovyetlerle anlaşırım, Bağlantısızlara katılırım veya kendi bölgesel bloğumu kurarım. Ancak sen, güney kanadı çökmüş, Ortadoğu’daki en büyük kalkanını yitirmiş bir süper güç olarak yeni dünyada ne yapacaksın?” sorusunu soran o muazzam restidir. Bu cümle, Washington’a açıkça, Türkiye’nin alternatifleri olduğunu ve o güne kadar kullanılmayan bu alternatiflerin, masaya sürülmek üzere hazır beklediğini deklare etmektir.

Bu manifestonun en büyük başarısı, blöf mü yoksa gerçek bir eylem planı mı olduğunun muhatabı tarafından asla tam olarak anlaşılamayacak o kusursuz “stratejik belirsizlik” (strategic ambiguity) zırhına bürünmüş olmasıdır. Etkili bir diplomasi, niyetlerinizi tamamen gizlemek değil, niyetlerinizin sınırlarını bulanıklaştırarak karşı tarafı en kötü senaryoya hazırlıklı olmaya itmektir. Eğer İnönü çıkıp da “O zaman biz de NATO’dan çıkar, Varşova Paktı’na katılırız” gibi düz, sığ ve köşeli bir cümle kursaydı, bu sadece içi boş bir histeri krizi olarak algılanır ve Amerika tarafından ciddiye alınmazdı. Çünkü herkes bilirdi ki Türkiye’nin o günkü koşullarda aniden Sovyet blokuna geçmesi fiziken ve sosyolojik olarak imkansızdır. Ancak “Yeni bir dünya kurulur” o kadar geniş, o kadar edebi ve bir o kadar da ürkütücü bir kavramdır ki; bu, Türkiye’nin Sovyetlerle bir saldırmazlık paktı imzalamasını, toprağındaki Amerikan üslerini tek taraflı kapatmasını, İncirlik’i mühürlemesini veya Bağlantısızlar hareketine entegre olmasını içerebilecek sayısız yıkıcı senaryoyu Washington’ın masasına bırakıvermiştir. Bir anda, Türkiye’yi azarlayan o nobran Amerikan aklı, “Acaba bu yaşlı ve tecrübeli kurt gerçekten de Batı savunma sistemini çökertecek bir arka kapı diplomasisi mi yürütüyor?” sorusuyla paranoyaya sürüklenmiştir. Sadece kendi çıkarlarını düşünen ABD pragmatizmi, İnönü’nün bu usta işi pragmatizmi karşısında adeta kendi silahıyla vurulmuştur.

Bu sözün hemen ardından gelen o diplomatik eylemler silsilesi, cümlenin sadece bir edebiyat parçası değil, devletin yeni hareket tarzının bir eylem planı olduğunu da ispatlamıştır. İnönü, bu resti çektikten sonra sadece Ankara’da oturup Washington’ın yumuşamasını beklememiştir. Hükümet, derhal bu yeni doktrini sahaya yansıtacak hamlelere girişmiştir. On beş yıldır Sovyetler Birliği’ne karşı sadece NATO bildirileri üzerinden konuşan, en ufak bir diplomatik temas kurmaktan bile “Amerika ne der” korkusuyla kaçınan Türk hariciyesi, İnönü’nün talimatıyla Moskova ile olan buzları hızla eritmeye başlamıştır. Ankara’daki Sovyet Büyükelçiliği ile trafik canlanmış, ekonomik işbirliği dosyaları raftan indirilmiş ve Sovyet karar alıcılara Türkiye’nin Batı blokunun kör bir taşeronu olmaktan çıkıp, kendi çıkarlarını önceleyen bağımsız bir aktör olma yolunda adım attığı mesajı verilmiştir. Bu, Amerikan istihbaratı ve Dışişleri Bakanlığı için kelimenin tam anlamıyla bir kabustur. Çünkü Türkiye’nin Sovyetlerle yakınlaşması, sadece Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki Amerikan askeri mimarisinin çökmesi anlamına gelmiyor; aynı zamanda Sovyetlerin sıcak denizlere inme idealinin önündeki en büyük kilidin, Amerika’nın hatalı politikaları yüzünden kendi kendine açılması anlamına geliyordu. İnönü, yıllardır süregelen o tek boyutlu (sadece Batı’ya bakan) dış politika anlayışını, şalteri indirip yeni bir şalter kaldırarak çok boyutlu, esnek ve dengeleyici bir yapıya evirmiş; böylece Türkiye’nin diplomatik masadaki o tükenmiş caydırıcılığını bir anda yeniden diriltmiştir.

İnönü’nün Haziran ayının sonlarına doğru Washington’a yaptığı o tarihi ziyaret, bu manifestonun bizzat muhatabının yüzüne karşı sahnelendiği, diplomatik bir ustalık dersidir. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon B. Johnson, karşısına gelecek olan Türk Başbakanı’nın, kendi yazdığı o sert mektup karşısında ezilmiş, korkmuş, boyun eğmiş veya en azından af dilemeye gelmiş bir “üçüncü dünya lideri” olacağını umuyordu. Oysa Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’ne adım atan kişi, o mektubun nobranlığını zerre kadar umursamayan, kendinden son derece emin, Amerikan Başkanı’nı adeta tecrübesiz bir kasaba politikacısı gibi süzen İsmet İnönü’den başkası değildi. Görüşmeler sırasında Johnson’ın konuyu sürekli kendi haklılığına ve NATO’nun kurallarına getirmeye çalışmasına karşılık İnönü, o meşhur sağırlığını stratejik bir silah olarak kullanmış, işine gelmeyen tehditkar cümleleri duymazdan gelmiş, ancak kendi söylemek istediklerini, Türkiye’nin haklı davasını ve ittifakın nasıl zehirlendiğini buz gibi bir kararlılıkla defalarca Johnson’ın yüzüne vurmuştur. İnönü, Amerika’nın Kıbrıs’taki garantörlük haklarını hiçe saymasının, Türkiye’yi Sovyetler karşısında yalnız bırakma tehdidinin ittifakın ruhunu öldürdüğünü; bir ittifakın, üyelerinden birinin hayati çıkarları tehlikedeyken ona silah ambargosu uygulayarak ayakta kalamayacağını anlatmıştır. Johnson’ın o kaba gücü, İnönü’nün bu sarsılmaz mantığı ve entelektüel üstünlüğü karşısında adeta erimiş, görüşmelerin sonunda Amerikan Başkanı, sorunun çözümü için daha yapıcı ve Türkiye’yi yatıştırmaya çalışan bir dil kullanmak zorunda kalmıştır. Ziyaretin en büyük başarısı, Amerika’nın Türkiye’ye artık “çantada keklik” muamelesi yapamayacağını, Ankara’da kendi küresel çıkarları uğruna harcayabileceği bir piyon değil, gerektiğinde masayı devirebilecek egemen bir devlet aklının oturduğunu fiziken ve ruhen idrak etmiş olmasıdır.

Kişisel analizim ışığında, “Yeni bir dünya kurulur” manifestosunun Türk dış politikasına kattığı en hayati değer, TINA (There Is No Alternative – Başka Alternatif Yok) sendromunun yıkılmasıdır. 1950’ler boyunca Türk halkına ve bürokrasisine dayatılan en büyük yalan, Türkiye’nin Amerika’nın yörüngesinden bir milimetre bile sapması durumunda anında Sovyetler tarafından yutulacağı, komünizmin ülkeyi mahvedeceği yalanıydı. Bu korku politikası, iktidarların kendi vizyonsuzluklarını örtmek için kullandıkları kullanışlı bir kalkandı. İnönü, bu cümlesiyle o kalkanı paramparça etmiştir. Hayır, başka alternatifler her zaman vardır. Bir devlet, ancak alternatif üretebildiği ölçüde bağımsızdır. İnönü’nün resti, bürokrasiye, hariciyeye ve askeriyeye “korkmayın, dünya Washington’dan ibaret değil” mesajını vermiştir. Bu psikolojik özgürleşme anı, Soğuk Savaş’ın o boğucu atmosferinde Türkiye’nin kendi coğrafi, tarihi ve kültürel zenginliğini yeniden hatırlamasını sağlamıştır. Dışişleri Bakanlığı koridorlarında artık sadece Amerikan elçiliğinin raporları değil, Moskova’nın, Kahire’nin, Yeni Delhi’nin, hatta yavaş yavaş yükselen Pekin’in dinamikleri de tartışılır hale gelmiştir. Tek boyutluluktan çok boyutluluğa geçiş dediğimiz o muazzam paradigma değişimi, salt bir dış politika tercihi değil, zihinsel bir devrimdir. Bir ulusun ufku genişledikçe, tehdit algıları daha rasyonel hale gelir ve çıkarlarını savunma kapasitesi artar. İnönü, o karanlık krizin tam ortasında, ülkenin ufkuna gerilmiş o Amerikan brandasını yırtıp atmış ve devlete yeniden gökyüzünü göstermiştir.

Bu manifestonun kurumsal yansımaları, sadece diplomatik ilişkilerin çeşitlendirilmesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda Türkiye’nin askeri ve ekonomik bağımlılığını azaltmaya yönelik o acı ama zorunlu uyanışın da motor gücü olmuştur. İnönü hükümeti ve sonrasında gelen siyasi iktidarlar, Johnson Mektubu’nun o “bizim silahlarımızı kullanamazsınız” tehdidinin yarattığı o derin utancı bir daha asla yaşamamak için, milli bir savunma sanayisi kurmanın, kendi mühimmatını, kendi gemisini üretmenin artık bir lüks değil, devredilemez bir beka meselesi olduğunu idrak etmişlerdir. Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’nın temelleri, askeri tersanelerin millileştirilmesi projeleri ve ordunun donanımının sadece Amerika’ya değil, farklı kaynaklara (Avrupa ülkelerine, yerli üretime) yayılması stratejisi, hep bu “Yeni bir dünya” kurma arayışının sahadaki askeri ve teknik tezahürleridir. Eğer İnönü o gün teslim bayrağını çekip Amerika’nın dayatmalarına sessizce boyun eğseydi, Türkiye bugün hala kendi tüfeğinin mermisini bile Washington’dan bekleyen bir garnizon devleti olmaya devam edecekti. Bağımsızlık, sadece cephede kazanılmaz; bağımsızlık, müttefikinizin şantajlarına karşı kendi alternatif sanayinizi ve diplomatik gücünüzü inşa ederek kazanılır.

Dahası, bu manifestonun ardından Türk diplomasisi, o güne kadar kendi eliyle ittiği, Bandung’da fırçaladığı, Süveyş’te karşısına aldığı Üçüncü Dünya ve Orta Doğu coğrafyasına karşı da büyük bir günah çıkarma ve yeniden entegrasyon sürecine girmiştir. Türkiye anlamıştır ki, Birleşmiş Milletler oylamalarında elinizi kaldırdığınızda arkanızda duracak olanlar, sizin uğruna savaştığınız büyük patronlar değil; onlarla aynı kaderi, aynı bölgesel sorunları paylaştığınız komşularınız ve o mazlum milletlerdir. İnönü’nün vizyonuyla başlayan ve ardılları tarafından devam ettirilen süreçte Türkiye, Arap ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirmeye, onların bağımsızlık ve egemenlik haklarına saygı duyan, İsrail-Filistin meselesinde daha dengeli ve bölge halklarının hassasiyetlerini anlayan bir dil kullanmaya başlamıştır. Yıllarca Batı’nın ileri karakolu olarak görülen Türkiye, bu yeni diplomatik söylemle birlikte yeniden bölgenin saygın, sözü dinlenen ve tarihsel kökleriyle barışık bir aktörü olma yoluna girmiştir. Çok boyutluluk, sadece süper güçler arasında denge kurmak değil, kendi coğrafyanızla olan o kopmuş sinir bağlarını yeniden onarmaktır. İnönü’nün resti, sadece Batı’ya çekilmiş bir kılıç değil, aynı zamanda Doğu’ya uzatılmış bir zeytin dalı, bir özür ve bir yeniden tanışma fermanıdır.

Devlet aklının bu uyanışının, Soğuk Savaş’ın o katı kutuplaşmasında ne kadar büyük bir cesaret gerektirdiğini unutmamak gerekir. O dönemde, Türkiye’nin iç siyasetinde hala Amerikan muhipliğini, körü körüne NATO’culuğu savunan, Sovyetlerle herhangi bir teması dahi vatana ihanet olarak kodlayan sığ ve dogmatik bir güruh mevcuttu. İnönü, bu manifestosuyla sadece dışarıdaki Amerikan baskısına değil, içerideki bu vizyonsuz, “küçük Amerikacı” mandacı zihniyete karşı da devasa bir entelektüel savaş vermiştir. O, halka ve bürokrasiye, Türkiye’nin bir “uydu” değil, bağımsız bir “cumhuriyet” olduğunu; ittifakların karşılıklı çıkarlara dayandığını, köle-efendi ilişkisi kurmaya kalkan her güce karşı Türk devletinin köklerinden gelen o isyankar, onurlu duruşu gösterebileceğini kanıtlamıştır. Bu duruş, sonraki yıllarda Türk dış politikasının en kritik virajlarında hep bir pusula olarak kullanılacaktır. Örneğin, 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı emrini veren Bülent Ecevit’in o gözü kara ve bağımsızlıkçı kararlılığının genetik kodları, doğrudan doğruya İnönü’nün 1964’te Washington’a karşı yükselttiği o manifestonun içinde gizlidir. Eğer 1964’te o zihinsel zincirler kırılmamış olsaydı, 1974’te o gemiler adaya asla çıkamazdı. Devletlerin refleksleri bir günde oluşmaz; büyük liderlerin ektikleri o “cesaret tohumları”, on yıllar sonra yeni krizlerde meyvesini verir.

Manifestonun Sovyetler Birliği cephesindeki yansımalarına baktığımızda ise, uluslararası satrancın ne kadar rasyonel oynandığını bir kez daha görürüz. Moskova, İnönü’nün bu açıklamasını duyduğunda, Türkiye’nin blöf yapmadığını, gerçekten de asimetrik müttefikliğin prangalarından rahatsız olduğunu ve yeni bir güvenlik mimarisi arayışına girdiğini derhal okumuştur. Bu yüzden Sovyetler, Türkiye’ye yönelik o eski kaba, tehditkar “Kars-Ardahan” retoriğini tamamen terk etmiş; yerine çok daha yumuşak, işbirliğini teşvik eden, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına devasa destekler (Seydişehir, İskenderun gibi ağır sanayi yatırımları) sunan “iyi komşuluk” politikasına geçiş yapmıştır. Diplomasinin en güzel yanlarından biri de budur; siz kendi değerinizin farkına varıp dik durduğunuzda, düşmanınız bile size eskisinden çok daha fazla saygı duymaya ve sizinle eşit şartlarda masaya oturmaya mecbur kalır. Türkiye, İnönü’nün o resti sayesinde, sınırındaki o büyük komünist tehlikeyi, kendi sanayisini kurmak için bir sermaye ve teknoloji kaynağına dönüştürmeyi başarmıştır. Bu, salt ideolojik saplantılarla açıklanamayacak kadar ince, pragmatik ve rasyonel bir devlet sanatıdır. Düşmanınızın gücünü, müttefikinizin şantajını boşa çıkarmak için kullanmak, işte İnönü’nün II. Dünya Savaşı’ndan kalma o usta işi denge politikasının Soğuk Savaş sürümüdür.

Bu bağlamda değerlendirdiğimde, İnönü’nün o kısa ama devasa cümlesi, bir siyasetçinin ağzından çıkan geçici bir demeçten ziyade, Türk hariciyesinin anayasasına eklenmiş “değiştirilemez bir madde” hüviyetindedir. “Yeni bir dünya kurulur”, bir isyan olduğu kadar bir meydan okumadır. Bu meydan okuma, Amerika Birleşik Devletleri’ne, eğer Türkiye gibi bir jeopolitik kilit taşını kaybederlerse, kurdukları o küresel imparatorluk duvarının Orta Doğu’dan Kafkaslara kadar nasıl paramparça olacağını hayal ettirme sanatıdır. Ve Washington, bu hayali kurduğunda dehşete düşmüş, Türkiye’yi tamamen kaybetmektense, onunla olan ilişkisini “emir-komuta” zincirinden çıkarıp, daha “ortak çıkarlara” dayalı, nispeten daha esnek bir zemine oturtmak zorunda kalmıştır. İkili antlaşmaların (Bilateral Agreements) revize edilmesi süreci, Türkiye’deki Amerikan üslerine Türk komutanların atanması, istihbarat faaliyetlerinin sınırlandırılması gibi ilerleyen yıllarda atılacak tüm o ulusal egemenliği tahkim edici adımların arkasındaki temel psikolojik güç, işte bu manifestonun Amerika’da yarattığı “Türkiye’yi tamamen kaybetme” korkusudur. Siz kendi alternatifinizi yarattığınızda, müttefikiniz sizi elde tutmak için bedel ödemeye başlar. Uydulaşma dönemi bedavaya verilmiş bir itaatti; İnönü ise o itaat devrini kapatmış ve Türkiye’nin dostluğunun bir bedeli olduğunu Washington’a çok ağır bir faturayla ödetmiştir.

Bugünden geriye dönüp baktığımızda, bu efsanevi restin aslında sadece dış politikada değil, Türk halkının özgüveninde yarattığı o muazzam tamir etkisini de vurgulamamız gerekir. Yıllarca ekonomik darboğazlarla, dış borçlarla, darbelerle ve siyasi krizlerle boğuşan, Batı karşısında kendini sürekli yetersiz ve muhtaç hisseden bir ulus, kendi başbakanının dünyanın en büyük süper gücüne “gerekirse seni siler, yeni bir dünya kurarız” diyebildiğini gördüğünde, o eziklik psikolojisini yırtıp atmıştır. Bu, bir ulusun yeniden ayağa kalkışı, kendi onurunu diplomatik bir pazarlık masasında meze yapmayı reddedişidir. “Türkiye de orada yerini bulur” ifadesi, Anadolu’nun binlerce yıllık devlet geleneğine, bu toprakların her türlü küresel krizde küllerinden yeniden doğma kapasitesine duyulan o derin, sarsılmaz inancın dışavurumudur. Devlet adamlığı, kriz anlarında sadece orduları yönetmek değil, o ulusun ruhundaki fırtınaları doğru kelimelerle dindirmek ve o ruha yeni bir istikamet çizmektir. İnönü, o kaba, pragmatik, küstah ve çıkarcı Amerikan mektubunu bir çöp sepetine atmakla kalmamış; o mektubun içindeki şantajı, Türk milletini uyanışa sevk eden bir işaret fişeğine dönüştürmüştür. Türk dış politikasının “kayıp yılları”, o tek boyutlu ve kör itaatkarlık dönemi, işte bu cümlenin yankılandığı gün fiilen sona ermiş; Türkiye, acı ama onurlu bir şok terapisiyle uyanarak, uluslararası sistemde kendi rotasını çizen, gerektiğinde müttefikine kafa tutabilen, kendi çıkarlarını başkalarının savaşlarında feda etmeyen çok boyutlu ve rasyonel bir aktör olma yolculuğuna, kendi deyimiyle o “yeni dünyadaki yerini bulmaya” doğru yelken açmıştır.


BÖLÜM 12: Efsaneyi Yıkmak – Sadece İnönü mü Rahatsızdı?

Tarih yazımı, çoğu zaman karmaşık ve çok aktörlü süreçleri tek bir kahramanın veya tek bir liderin iradesine indirgeme eğilimi taşır; zira insan zihni, gri alanların ve yapısal dönüşümlerin o karmaşık ağını kavramaktansa, net, köşeli ve kişiselleştirilmiş anlatıları tercih eder. İnternette denk geldiğiniz ve bu analiz dizimizin omurgasını oluşturan o metindeki “1970’lere kadar İnönü dışında kimse rahatsız olmadı” argümanı, tam da bu tarihsel indirgemeciliğin ve tek boyutlu okumanın bir ürünüdür. Bir önceki evrede şahit olduğumuz o muazzam kırılmanın, yani 1964 yılındaki şok terapisinin ardından Türk devlet aklının içine girdiği uyanış sürecini sadece İsmet İnönü’nün şahsi dehasına, onun tarihi restine ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin sol-kemalist kanadının anti-emperyalist reflekslerine hapsetmek, dönemin siyasi ve bürokratik gerçekliğini son derece eksik okumak anlamına gelir. Devletler, maruz kaldıkları büyük jeopolitik travmaları sadece tek bir siyasi partinin veya tek bir liderin zihninde yaşamazlar; böylesine devasa bir aşağılanma ve hayal kırıklığı, devletin tüm kurumlarına, tüm siyasi yelpazesine ve elbette ki geleneksel olarak Batı’ya en yakın durduğu varsayılan merkez sağ siyasetin genetik kodlarına kadar işler. 1965 seçimleriyle tek başına iktidara gelen Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’nin Soğuk Savaş diplomasisinde oynadığı rol, inşa ettiği yeni ekonomik-stratejik denge ve Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı geliştirdiği o sinsi ama son derece rasyonel otonomi arayışı, “sadece İnönü rahatsızdı” efsanesini temelden yıkan, Türk hariciye tarihinin en az incelenmiş ama en başarılı pragmatik dönemlerinden birini temsil eder.

Demokrat Parti’nin siyasi mirasçısı olarak kurulan ve tabanını büyük ölçüde muhafazakar, anti-komünist, serbest piyasacı kitlelerin oluşturduğu Adalet Partisi’nin, iktidara gelir gelmez Türk dış politikasında otonom bir arayışa girmesi, ilk bakışta paradoksal görünebilir. Sonuçta bu kadrolar, ideolojik olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne en yakın olması beklenen, komünizm kelimesini duyduğunda bile irkilen kitlelerin temsilcileriydi. Ancak uluslararası ilişkilerin ve devlet aklının o buz gibi rasyonalitesi, tam da burada devreye girer. Süleyman Demirel, siyaset sahnesine bir ideolog veya bir romantik olarak değil, rasyonel bir mühendis, bir hesap adamı ve ülkenin kalkınma dinamiklerini rakamlar üzerinden okuyan bir teknokrat olarak çıkmıştı. Onun zihin dünyasında devletin bekası, sadece sınır boylarında bekleyen askerlerle değil, o askerlerin elindeki silahı üretecek çelik fabrikalarıyla, o çeliği işleyecek enerji santralleriyle ve ülkeyi dışa bağımlılıktan kurtaracak ağır sanayi altyapısıyla ölçülüyordu. 1960’ların ortalarına gelindiğinde, Menderes döneminin o sahte “Küçük Amerika” illüzyonunun, montaj sanayisinin ve ithalata dayalı büyüme modelinin tamamen iflas ettiği, ülkenin devasa bir döviz dar boğazına girdiği inkar edilemez bir gerçeklik olarak masada duruyordu. Üstelik bu ekonomik tıkanıklığın üzerine, daha önce anlattığımız o diplomatik ihanetler, füze krizleri ve küstah mektuplar eklenince, merkez sağın yeni liderliği şu acı gerçeği çok net bir biçimde idrak etmişti: Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’ye ayakta kalacak kadar silah ve buğday veriyordu ama Türkiye’nin kendi başına yürümesini, koşmasını, bağımsız bir sanayi devi olmasını kesinlikle istemiyordu.

Bu noktada kişisel ve pragmatik yorumumu araya sıkıştırmam gerekirse; siyasette gerçek ustalık, ideolojik bagajınızı kitlenize hissettirmeden kapıda bırakıp, içeride tamamen makyavelist ve sonuç odaklı pazarlıklar yapabilme yeteneğidir. Süleyman Demirel’in 1960’ların ikinci yarısında Sovyetler Birliği ile geliştirdiği o muazzam ekonomik yakınlaşma stratejisi, tam anlamıyla böyle bir ustalığın eseridir. Bir yanda meydanlarda komünizmle mücadele nutukları atıp, kendi tabanını konsolide ederken; diğer yanda Moskova’ya devlet yetkililerini göndererek, Cumhuriyet tarihinin en büyük ağır sanayi hamlelerini Sovyet kredileriyle, Sovyet mühendisleriyle ve Sovyet teknolojisiyle finanse etmenin yolunu bulmak, her babayiğidin harcı değildir. “Batı’dan askeri güvenlik, Doğu’dan ekonomik yatırım” şeklinde formüle edebileceğimiz bu strateji, o dönemin sığ, iki kutuplu Soğuk Savaş dünyasında eşine az rastlanır bir jeopolitik dengeleme, literatürdeki tabiriyle bir “hedging” (riskten korunma) politikasıdır. Hedging, küçük ve orta boy devletlerin, bir süper gücün güvenlik şemsiyesi altında kalmaya devam ederken, o süper gücün tahakkümünü kırmak ve olası terk edilme risklerine karşı ekonomik veya diplomatik olarak rakip süper güçle ilişkiler geliştirerek kendini sigortalamasıdır. Demirel hükümeti, Türkiye’nin NATO’dan çıkmasının, Batı’nın güvenlik mimarisini terk etmesinin o anki konjonktürde askeri bir intihar olacağını bilecek kadar rasyoneldi; ancak aynı zamanda, bu ittifakın içinde kalarak sadece Amerika’nın vereceği sadakalara muhtaç olmanın da ekonomik bir intihar olduğunu görecek kadar da zekiydi.

Bu akılcı denge politikasının nasıl filizlendiğini anlamak için, Türkiye’nin o yıllardaki sanayileşme sancılarına yakından bakmak elzemdir. Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kurulmasıyla birlikte Türkiye, kalkınmasını planlı, programlı ve stratejik hedeflere dayalı bir biçimde yürütmeye başlamıştı. DPT’nin hazırladığı kalkınma planlarının en önemli hedefi, ülkeyi tarım ve montaj sarmalından kurtarıp, ağır sanayi hamlesini gerçekleştirmekti. Bir ülkenin bağımsız bir savunma sanayisi kurabilmesi, kendi gemisini, kendi tankını, kendi uçağını yapabilmesi için her şeyden önce devasa demir-çelik tesislerine, alüminyum fabrikalarına, petrokimya tesislerine ve rafinerilere ihtiyacı vardır. Çeliğiniz ve alüminyumunuz yoksa, egemenliğiniz sadece kağıt üzerindedir. Demirel hükümeti, bu dev projeleri hayata geçirebilmek için devasa bir dış finansmana ve teknoloji transferine ihtiyaç duyuyordu. Doğal refleks olarak, ilk kapısı çalınan yer elbette ki hür dünyanın lideri, büyük müttefik Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı finans kuruluşları oldu. Ancak Washington ve Dünya Bankası, Türkiye’nin bu taleplerini son derece soğuk, kibirli ve oyalayıcı bir tavırla reddetti. Gerekçeleri hep aynıydı: “Türkiye’nin ağır sanayiye ihtiyacı yok. Çeliği veya alüminyumu kendiniz üretirseniz astarı yüzünden pahalıya gelir. Siz bunları Batı’dan ucuza ithal etmeye devam edin, biz size tarım projeleri için kredi verelim.” Aslında bu ekonomik rasyonalizasyonun arkasında yatan jeopolitik niyet çok açıktı; kendi çeliğini, kendi alüminyumunu, kendi yakıtını üreten bir Türkiye, yarın öbür gün bir Kıbrıs krizinde Amerikan ambargolarına boyun eğmez, kendi silahını kendisi yapar ve Batı’nın kontrolünden çıkardı. Bağımlılığın devamı, Türkiye’nin sanayileşmemesine bağlıydı.

İşte tam bu noktada, Türk devlet aklı o güne kadar yapmadığı bir şeyi yaptı ve önüne konulan bu Amerikan dayatmasına boyun eğmek yerine, masadaki diğer alternatifi devreye soktu. Süleyman Demirel’in başbakanlığı döneminde, Sovyetler Birliği ile inanılmaz derecede yoğun, pragmatik ve tamamen ekonomik çıkarlara dayalı bir diyalog kapısı aralandı. Moskova, Türkiye’nin Amerika’dan yediği bu ekonomik vetoyu ve Kıbrıs meselesindeki kırgınlığını çok iyi analiz etmişti. Sovyet liderliği (Brezhnev ve Kosygin dönemi), Stalin’in 1945’teki o kaba ve felaket getiren toprak taleplerinden ne kadar büyük bir ders çıkardığını bu dönemde bir kez daha gösterdi. Sovyetler, NATO’nun güney kanadındaki bu devleti silahla veya tehditle komünist yapamayacaklarını, ancak o devleti ekonomik olarak Batı’dan bağımsızlaştırarak, Amerika’nın elindeki o mutlak tahakküm gücünü zayıflatabileceklerini, Türkiye’yi en azından “tarafsızlık” veya “daha az bağımlılık” çizgisine çekebileceklerini hesaplıyorlardı. Bu hesap, Ankara’nın “ağır sanayi kurma” hedefiyle muazzam bir biçimde örtüştü. Ortaya çıkan bu rasyonel çıkar kesişimi, Soğuk Savaş’ın o ideolojik buzullarını eriten devasa bir diplomatik ve ekonomik diplomasi atağına dönüştü.

Sovyetler Birliği Başbakanı Aleksey Kosygin’in Aralık 1966’da Türkiye’ye yaptığı resmi ziyaret, bu sürecin en kritik virajlarından biridir. Kosygin’in gelişi, sadece sembolik bir ziyaret değil, cebinde devasa kredi teklifleri ve yatırım paketleriyle gelen bir komşunun tarihi adımıydı. Türk tarafı, bu görüşmelerde son derece dikkatli, ideolojik tartışmalara girmeden, meseleyi tamamen teknik ve ticari bir zeminde tutmayı başardı. Demirel, komünist bir ülkeyle işbirliği yapmanın iç siyasette yaratacağı sarsıntıyı önlemek için, bu ilişkileri sürekli olarak “komşuluk hukuku” ve “karşılıklı ticari menfaat” çerçevesinde halka anlattı. “Biz onların rejimini almıyoruz, fabrikalarını alıyoruz; onlar da bize komünizmi ihraç etmiyor, teknoloji ihraç ediyor” minvalindeki o pragmatik söylem, merkez sağın bu radikal eksen esnemesini kendi tabanına kabul ettirmesini sağlayan zihinsel bir kalkan işlevi gördü. Eylül 1967’de ise Başbakan Süleyman Demirel, üst düzey bir heyetle birlikte Moskova’ya giderek bu ekonomik anlaşmaların nihai imzalarını attı. Bir merkez sağ liderinin, üstelik de Soğuk Savaş’ın en civcivli yıllarında Kremlin sarayında ağırlanması, sadece Türkiye’de değil, tüm Batı başkentlerinde, özellikle de Washington’da deyim yerindeyse soğuk duş etkisi yarattı.

Bu diplomatik temasların sonucunda ortaya çıkan ekonomik tablo, Türkiye’nin çehresini değiştirecek, üretim kapasitesini şaha kaldıracak ve en önemlisi 1970’lerdeki otonom askeri hamlelerin fiziksel altyapısını oluşturacak devasa projeler silsilesiydi. İskenderun Demir Çelik Fabrikası, Seydişehir Alüminyum Tesisleri, Aliağa Petrol Rafinerisi, Bandırma Sülfürik Asit Fabrikası ve Oymapınar Barajı gibi Cumhuriyet tarihinin en büyük ağır sanayi hamleleri, Batı’nın vermediği yüz milyonlarca dolarlık Sovyet kredileriyle ve Sovyet mühendisliğinin katkılarıyla inşa edilmeye başlandı. Burada uygulanan finansman modeli de Türk diplomasisinin hanesine yazılması gereken muazzam bir ticari zekanın ürünüdür. Türkiye, bu devasa tesisler için Sovyetler Birliği’ne olan borcunu, kıt olan döviz rezervlerinden nakit dolar olarak ödemedi; zira ülkenin dövizi yoktu. Sovyetler ile yapılan anlaşma gereği “kliring” (takas) sistemi uygulandı ve Türkiye borcunu narenciye, fındık, tütün, pamuk, tekstil ürünleri ve deri gibi tamamen kendi ürettiği tarım ve hafif sanayi mallarıyla ödedi. Yani Türkiye, Batı’nın çürümeye terk ettiği fazla tarım ürünlerini Sovyet pazarına vererek, karşılığında ülkenin jeopolitik bağımsızlığının sigortası olan çelik, alüminyum ve enerji tesislerini alıyordu. Bir devlet için, kendi çiftçisinin ürettiği portakalı verip karşılığında çelik fabrikası kurmaktan daha kârlı, daha vizyoner ve daha bağımsızlıkçı bir anlaşma modeli olamaz.

Bu devasa projelerin tek tek stratejik önemine inmek, “sadece İnönü rahatsızdı” argümanının ne kadar sığ olduğunu göstermek açısından mecburidir. Örneğin İskenderun Demir Çelik Fabrikası (İSDEMİR). Çelik, modern dünyanın ve askeri endüstrinin omurgasıdır. Türkiye’nin o yıllara kadar sahip olduğu Karabük ve Ereğli tesisleri, ülkenin artan sanayi ve olası savunma ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzaktı. Yeni, devasa ve modern bir entegre tesise ihtiyaç vardı. İskenderun’da Sovyetlerin desteğiyle yükselen o bacalar, sadece inşaat sektörüne inşaat demiri üretmek için kurulmadı. O tesisler, olası bir savaş durumunda Türk ordusunun ihtiyaç duyacağı ağır silahların, zırhlı araçların ve deniz platformlarının hammaddesini sağlamak üzere planlanmıştı. Batı’nın Türkiye’ye vermek istemediği şey tam da buydu: Öz yeterlilik. Demirel hükümeti, Sovyetlerle anlaşarak Türkiye’nin çelik üretim kapasitesini birkaç katına çıkarmış ve ülkenin endüstriyel bağımsızlığına giden en büyük otobanı inşa etmiştir.

Aynı stratejik rasyonalite, Seydişehir Alüminyum Tesisleri için de geçerlidir. Alüminyum, havacılık ve uzay sanayisinin, elektrik iletiminin ve modern savunma sistemlerinin vazgeçilmez hammaddesidir. Türkiye, topraklarında boksit cevheri bulunmasına rağmen, bu cevheri işleyip sıvı alüminyuma dönüştürecek teknolojiye sahip değildi ve tamamen dışa bağımlıydı. Batılı ülkeler, tıpkı çelikte olduğu gibi alüminyum tesisinin kurulmasına da ayak dirediler. Sovyetler Birliği ise, Seydişehir’de o devasa kompleksi kurmayı kabul etti. İşin daha da stratejik boyutu şuydu: Alüminyum üretimi devasa boyutta elektrik enerjisi gerektirirdi. Sovyetler sadece fabrikayı kurmakla kalmadı, o fabrikanın elektrik ihtiyacını karşılamak üzere Manavgat nehri üzerine Oymapınar Barajı’nın inşası için de gerekli krediyi ve teknik desteği sağladı. Enerjisiyle, hammaddesiyle ve üretim bandıyla tam entegre, bağımsız bir sanayi kompleksi, ülkenin kalbine, Konya ovasına böylece yerleştirildi. Bu tesisler kurulurken o günün merkez sağ siyasetçileri, Türkiye’nin gelecekte bir gün kendi savaş uçağını, kendi mühimmatını yapabilmesi için bu alüminyuma ölümcül derecede ihtiyaç duyulacağını bilecek kadar vizyon sahibiydiler. Sadece bir dönem sonra, Kıbrıs ambargoları başladığında, o kendi alüminyumumuz ve kendi çeliğimiz olmasaydı, Türk savunma sanayisinin o ilk filizleri asla atılamazdı.

Aliağa Petrol Rafinerisi’nin kuruluş hikayesi de bu otonomi arayışının bir diğer altın halkasıdır. Petrol, Soğuk Savaş’ın en büyük şantaj aracıdır. Ordunuzun tankları, uçakları, gemileri petrol olmadan sadece birer demir yığınıdır. Türkiye’nin petrol rafinaj kapasitesi o yıllarda büyük ölçüde yabancı sermayeli şirketlerin (Mobil, BP, Shell gibi Batılı devlerin) tekelindeydi veya onların kontrolü altındaydı. Devletin kendi kontrolünde, bağımsız, milli bir rafineri kapasitesine şiddetle ihtiyacı vardı. İzmir Aliağa’da Sovyet kredisiyle yükselen o devasa rafineri, Türkiye’nin enerji arz güvenliğini Batılı şirketlerin inisiyatifinden kurtaran, devlete kriz anlarında kendi ordusunun ve halkının yakıt ihtiyacını karşılama garantisi veren muazzam bir stratejik hamledir. Sovyetler, kendi sınır komşuları olan bir NATO üyesine böyle bir tesis kurarak aslında Batı’nın petrol tekellerine bölgede büyük bir çelme takmış oluyor, Türkiye ise bu küresel rekabeti kendi enerji bağımsızlığı için kusursuz bir manivela olarak kullanıyordu.

Tüm bu devasa ekonomik ve sınai atılımlar gerçekleşirken, Ankara ile Washington arasındaki o gergin, sessiz ama derinden işleyen sinir harbi de diplomasinin satır aralarında bütün çıplaklığıyla okunuyordu. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin Sovyetlerle bu kadar içli dışlı olmasından, üstelik de bunu siyasi bir taviz vermeden, sadece ekonomik alanda tutarak kendi bağımsız sanayisini kurmasından inanılmaz derecede rahatsızdı. Ancak Washington’ın eli kolu, 1964 Johnson Mektubu’nun yarattığı o büyük travma ve güvensizlik nedeniyle bir nevi bağlanmıştı. Amerikan karar alıcıları, Türkiye’nin üzerine daha fazla gitmenin, daha sert ekonomik veya siyasi şantajlar yapmanın, Ankara’yı tamamen ve geri dönülemez bir biçimde Sovyetlerin kucağına itebileceğini artık çok iyi biliyorlardı. Türkiye, otonomisini sadece lafla değil, inşa ettiği fabrikalarla tahkim ettikçe, Amerika’nın Türkiye’ye karşı duyduğu “çantada keklik” algısı yıkılmış, yerine “her an kontrolden çıkabilecek, idare edilmesi gereken, sınırları zorlayan, zorlu bir müttefik” algısı yerleşmiştir. Diplomaside saygı, itaatten değil, bu tür zorluklardan doğar. Merkez sağın o dönemki liderliği, Amerika’nın bu psikolojik eşiğini çok iyi ölçmüş ve “ne kadar ileri gidebilirim ama ipi koparmadan nasıl geri dönebilirim” oyununu büyük bir ustalıkla oynamıştır.

Bu noktada, “efsaneyi yıkmak” başlığımızın ruhuna dönerek, bürokratik aklın ve devlet mekanizmasının bu süreçteki yekvücut duruşuna dikkat çekmek gerekir. Sadece siyasiler değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesi de, Dışişleri Bakanlığı’nın o geleneksel Batıcı diplomatları da, yaşanan bu Sovyet yakınlaşmasına ve çok yönlü dış politika arayışına sessizce onay vermişler, hatta bu süreci teşvik etmişlerdir. Askeri bürokrasi, Kıbrıs’a çıkmak istediklerinde Amerikan gemilerine binemedikleri, Amerikan silahlarını ateşleyemedikleri o utanç verici anı asla unutmamıştı. Ordu, ülkenin sanayileşmesi, bağımsız çeliğine ve alüminyumuna kavuşması için ideolojik ön yargılarını bir kenara bırakmış, Sovyetlerle yapılan bu ekonomik işbirliğinin aslında Türkiye’nin milli savunma kapasitesini artırdığını rasyonel bir biçimde analiz etmiştir. Dışişleri hariciyesi ise, Birleşmiş Milletler oylamalarında yaşadıkları o yalnızlığın ardından, Sovyetlerle iyi ilişkiler kurmanın Ankara’ya sadece ekonomik bir fayda sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda Kıbrıs gibi milli davalarda Sovyetlerin Yunanistan ve Makarios’tan yana olan o katı tutumunu yumuşattığını, en azından Moskova’yı tarafsızlaştırdığını yaşayarak görmüştür. Nitekim Sovyetler Birliği, bu dönemin ardından Kıbrıs meselesinde “iki toplumun varlığı” gibi Türkiye’nin tezlerine daha yakın, daha dengeli açıklamalar yapmaya başlamıştır. Yani devletin tüm kurumları, sağcısıyla solcusuyla, askeriyle siviliyle o 1950’lerin tek boyutlu, dar, bağımlı Amerikan vizyonundan sıyrılmış, çıkarların ideolojilerden üstün olduğu o erginlik çağına adım atmıştır.

Kişisel analizimi burada bir adım öteye taşıyarak iddia ediyorum ki; Süleyman Demirel’in 1965-1971 yılları arasında yürüttüğü bu “ekonomik pragmatizm” ve çok boyutlu denge politikası, Türk siyasi tarihinde hak ettiği değeri tam olarak görememiş, onun ilerleyen yıllardaki iç siyaset kavgalarının, şapka sembolizminin veya koalisyon pazarlıklarının gölgesinde kalmıştır. Halbuki bir devlet adamının ülkesine yapabileceği en büyük hizmet, onu kriz anlarına hazırlayacak fiziki ve ekonomik altyapıyı, ideolojik takıntılara esir olmadan inşa etmektir. Ecevit’in 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndaki o muazzam siyasi iradesini, o haklı ve kararlı askeri hamlesini takdir ederken, o harekatın lojistik zeminini sağlayan, o silahları üretecek sanayi altyapısının temellerini atan, ülkeyi Amerikan ambargolarına karşı yıllar öncesinden, kurduğu bu fabrikalarla dirençli hale getiren 1960’ların sonundaki bu merkez sağ vizyonunu da teslim etmek tarihe karşı bir borçtur. Siyaset sahnesinde aktörler değişir, ideolojiler farklılaşır; ancak rasyonel devlet aklı, süreklilik arz eden bir zincirdir. İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur” restiyle açtığı o zihinsel kapıdan, Demirel o yeni dünyanın fabrikalarını, tesislerini ve alternatif finansman modellerini Türkiye’nin topraklarına taşıyarak içeri girmiştir. Biri işin felsefi ve diplomatik kılıcını çekmiş, diğeri o kılıcı tutacak bileğin kaslarını, yani sanayi altyapısını inşa etmiştir.

Elbette bu süreç dikensiz bir gül bahçesi değildi. Türkiye’nin bu otonomi arayışı, içerideki Amerikan muhibbi kadroları, bazı sığ ve dogmatik iş çevrelerini son derece rahatsız ediyordu. İthalatçılar, montaj sanayicileri ve güçlerini tamamen Batı’ya olan bağımlılıktan alan komprador burjuvazi, ağır sanayinin kurulmasından, devletin üretim kapasitesini artırmasından kendi kâr marjları adına endişe duyuyorlardı. Siyasi arenada da Demirel, “komünistlerle işbirliği yapmakla” veya “Batı ittifakını tehlikeye atmakla” suçlanıyordu. Fakat iktidarın bu baskılara direnme gücü, o tesislerin temelleri atıldıkça, binlerce insana istihdam sağlandıkça ve Türkiye’nin milli geliri hızla arttıkça halk nezdinde büyük bir meşruiyet kazanıyordu. Merkez sağın kendi seçmenine bu durumu izah ederken kullandığı o “vatansever kalkınmacılık” dili, ideolojik korkuları bastıran en büyük silahtı. Türkiye, bu sayede Soğuk Savaş’ın o paranoyak ikliminde, kendi komünist partisini yasaklı tutup, kendi solcularını hapsederken, aynı anda dünyanın en büyük komünist devletiyle devasa sanayi anlaşmaları yapabilen, ideoloji ile ekonomiyi birbirinden bıçak gibi ayırabilen son derece sofistike, Machiavelli’ye şapka çıkartacak bir devlet pratiği sergilemiştir.

Bu dönemin dış politika mimarisinin bir diğer başarısı, bu Sovyet açılımını yaparken Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkileri tamamen koparmamış, NATO yükümlülüklerini reddetmemiş olmasıdır. Diplomaside asıl maharet, dengeyi kurarken ipten düşmemektir. Türkiye, İkili Antlaşmaların (Bilateral Agreements) revize edilmesi sürecini de bu dönemde büyük bir kararlılıkla yürütmüştür. Ülke sathına yayılmış olan ve Amerikan askeri personelinin adeta dokunulmaz birer sömürge valisi gibi hareket ettiği onlarca askeri tesis ve haberleşme üssü, bu dönemde masaya yatırılmış, uzun ve çetin müzakereler sonucunda Türk Genelkurmayı’nın denetimine, Türk komutanların sevk ve idaresine verilmeye başlanmıştır. Yani otonomi arayışı sadece Doğu’dan fabrika almakla sınırlı kalmamış, aynı zamanda toprağınızdaki Batılı askeri varlığın hukuki statüsünü kendi ulusal egemenliğinizle uyumlu hale getirme mücadelesine de dönüşmüştür. Amerika’nın Türkiye’deki üsleri üzerinden Sovyetlere yönelik yapacağı her türlü istihbarat uçuşu, her türlü dinleme faaliyeti Ankara’nın iznine ve onayına tabi kılınmaya çalışılmış, Türkiye o “bilinçsiz ev sahibi” rolünden sıyrılarak, toprağında ne olup bittiğini bilen, kontrol eden ve gerektiğinde müttefikine “dur” diyebilen egemen bir aktör kimliğini yeniden kuşanmıştır.

Sovyetler Birliği açısından bakıldığında da bu dönemin analizini yapmak, Soğuk Savaş’ın değişen doğasını anlamak için önemlidir. Kruşçev’in ardından iktidara gelen Brejnev yönetimi, “Barış İçinde Bir Arada Yaşama” (Detant) politikasını sürdürürken, Türkiye ile olan bu iyi ilişkilerin komünizm ideolojisinden tamamen bağımsız, salt bir “Realpolitik” başarısı olduğunun farkındaydı. Sovyetler, Türkiye’ye bu devasa tesisleri kurarken, Türk işçilerinin veya mühendislerinin birdenbire Marksist olmasını beklemiyorlardı; onların asıl kazancı, Türkiye’yi Amerika’nın “kayıtsız şartsız emredilebilir” listesinden çıkarmış olmalarıydı. Moskova biliyordu ki, kendi sanayisini kuran, kendi enerji altyapısına sahip olan bir Türkiye, Karadeniz’de veya Ortadoğu’da Amerika’nın her istediği provokasyona alet olmayacak, kendi çıkarlarını düşünecek ve bu da Sovyetlerin güney sınırlarında muazzam bir güvenlik rahatlaması sağlayacaktı. Karşılıklı rasyonel çıkarların ideolojilere nasıl üstün geldiğinin, diplomaside kalıcı dostluklar veya düşmanlıklar olmadığının, sadece örtüşen veya çatışan jeopolitik menfaatlerin olduğunun en açık kanıtı, işte İskenderun Demir Çelik’in bacasından tüten o dumanlardır.

Dolayısıyla, “1970’lere kadar İnönü dışında kimse bu durumdan rahatsız olmadı” argümanı, tarihi sadece siyasi krizler ve söz düelloları üzerinden okuyanların düştüğü büyük bir yanılgıdır. Rahatsızlık sadece sözle, manifesto ile veya mektupla ifade edilmez; rahatsızlık bazen o bağımlılığı yaratan temel ekonomik zincirleri kırmak için dökülen betonla, kurulan fabrikayla, işlenen boksit madeniyle ifade edilir. Süleyman Demirel ve dönemin merkez sağ bürokrasisi, bu rahatsızlığı çok derinlerinde hissetmiş, ancak bunu meydanlarda slogan atmak yerine, devleti sanayileştirerek, ülkenin üretim kapasitesini okyanus ötesinin ipoteklerinden kurtararak çözme yolunu seçmiştir. Eğer bir devletin beyni (siyasi irade ve DPT), kalbi (hariciye) ve kasları (ordu ve sanayi) aynı otonomi hedefine doğru kilitlenmişse, o ülkede ideolojik ayrılıklar teferruata dönüşür. 1960’ların sonundaki Türkiye, işte bu yekvücut uyanışın laboratuvarıdır. Sağcısıyla solcusuyla, askeriyle siviliyle herkes, 1945’te girilen o asimetrik ittifakın ülkeyi ne kadar kırılgan, ne kadar çaresiz bıraktığını görmüş ve bu kilitlenmeyi aşmak için kendi meşreplerince, kendi yöntemleriyle devasa bir çaba içine girmişlerdir.

Bu çok boyutlu politikanın meyvelerini toplamak, maalesef uluslararası sistemin krizler üretme hızından daha yavaş gerçekleşir. Sanayi tesislerinin kurulması yıllar alır, dış politikanın yeni dengelere oturması zaman ister. Ancak tohum bir kez atılmış, genetik kod bir kez değişmiştir. 1960’ların ortalarından itibaren İnönü’nün diplomatik vizyonuyla ve Demirel’in sanayileşme/denge hamleleriyle inşa edilen o yeni, daha otonom, daha esnek Türkiye, 1970’lerin başında karşılaştığı yeni Amerikan dayatmalarına (haşhaş ekimi yasağı gibi) boyun eğmeyecek, o eski “çantada keklik” reflekslerini asla göstermeyecektir. İlerleyen yıllarda Bülent Ecevit’in veya Necmettin Erbakan’ın Kıbrıs’ta veya dış politikada atacakları o cesur ve bağımsızlıkçı adımların altında yatan o özgüven, aslında gökten zembille inmemiş, kendilerinden önceki on yıllık süreçte devlet aklının ilmek ilmek dokuduğu bu yapısal bağımsızlaşma sürecinden beslenmiştir. Bu nedenle, Soğuk Savaş Türk dış politikasını incelerken efsaneleri yıkmak, toptancı ve partizan yaklaşımlardan uzaklaşıp devletin o sessiz ama derinden işleyen rasyonel hafızasına saygı duymayı gerektirir. Sadece İnönü rahatsız değildi; bizzat Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi varoluşsal genetiğiyle çelişen o asimetrik deli gömleğinden rahatsızdı ve o gömleği yırtmak için sağını solunu, Doğu’sunu Batı’sını bir araya getirerek, çelikle, alüminyumla ve akılla örülmüş yepyeni bir zırh kuşanmaya başlamıştı. 1960’ların sonu, Türk diplomasisinin ve ekonomisinin uydulaşmadan otonomiye doğru yaptığı o muazzam ve sessiz kaçışın, başarıyla tamamlanmış en epik şaheserlerinden biridir.


BÖLÜM 13: Zirve Noktası – Ecevit, Haşhaş ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatı

Uluslararası ilişkiler sahnesinde on yıllar boyunca biriktirilen stratejik hataların, içselleştirilmiş bağımlılık sendromlarının ve asimetrik müttefiklik kurgularının bir devletin genetiğinde yarattığı o derin tahribat, ancak ve ancak o devletin kendi iradesiyle, kendi halkından aldığı meşruiyetle ve bedel ödemeyi göze alan o sarsılmaz cesaretiyle yırtıp atılabilir. Daha önceki evrelerde, Türk dış politikasının Soğuk Savaş’ın dondurucu ikliminde nasıl adım adım otonomisini yitirdiğini, diplomatik masada kendi elindeki kozları nasıl bedavaya devrettiğini, coğrafyasına nasıl yabancılaştığını ve en nihayetinde o onur kırıcı krizlerle nasıl sarsılarak uyanmaya başladığını derinlemesine tahlil etmiştik. İşte 1970’li yıllar, o uzun ve sancılı uyanış sürecinin kuvveden fiile çıktığı, devlet aklının sadece savunmada kalmayı reddederek proaktif bir taarruza geçtiği ve Türkiye’nin “çantada keklik” müttefiklik gömleğini paramparça edip bölgesel bir güç olduğunu tüm dünyaya kanıtladığı o muazzam zirve noktasıdır. Bülent Ecevit’in liderliğinde şekillenen bu yeni dönemin dış politika vizyonu, sadece diplomatik bir manevra alanı yaratmakla kalmamış; haşhaş ekimi yasağının kaldırılmasından Kıbrıs semalarında paraşütlerin açılmasına kadar uzanan o nefes kesici süreçte, bir ulusun zedelenmiş haysiyetini adeta yeniden ayağa kaldırmıştır. Bu dönem, diplomasi masasında efendi-köle diyalektiğinin reddedildiği, ulusal egemenliğin hiçbir süper gücün küresel hesaplarına kurban edilemeyeceğinin sadece sözle değil, doğrudan sahadaki eylemlerle kanıtlandığı bir restorasyon devridir.

Bu restorasyonun psikolojik ve diplomatik hazırlık evresini anlayabilmek için öncelikle 1970’lerin başında Türk-Amerikan ilişkilerini zehirleyen ve aslında bir tarım politikasından ziyade devasa bir egemenlik krizine dönüşen “haşhaş” (afyon) meselesini tüm çıplaklığıyla masaya yatırmak mecburiyetindeyiz. Amerika Birleşik Devletleri’nde Richard Nixon yönetimi iktidara geldiğinde, Amerikan iç siyasetini sarsan en büyük krizlerden biri, Vietnam Savaşı’nın yarattığı toplumsal travmayla birlikte çığ gibi büyüyen uyuşturucu bağımlılığıydı. Nixon, Amerikan sokaklarındaki bu uyuşturucu salgınını durdurmak için kendi sınır güvenliğini sağlamak, kendi mafya kartellerini çökertmek veya sosyolojik bir tedavi yöntemi geliştirmek yerine, son derece kibirli, kolaycı ve emperyal bir dış politika refleksine başvurarak, sorunun faturasını Amerika dışındaki üretici ülkelere, özellikle de Türkiye’ye kesmeye karar vermiştir. Amerikan kamuoyuna, ülkeye giren eroinin büyük bir kısmının Türkiye’nin Anadolu bozkırlarında yetiştirilen yasal haşhaş tarlalarından sızdığı propagandası yapılmış ve Washington, Ankara’ya haşhaş ekiminin tamamen ve koşulsuz olarak yasaklanması için o güne kadar görülmemiş bir diplomatik ve ekonomik şantaj uygulamaya başlamıştır. Bu şantaj, müttefiklik ilişkisinin sınırlarını öylesine aşmıştı ki, Amerikan büyükelçileri, Türk hükümet üyelerine adeta bir sömürge memuru gibi talimatlar veriyor, Kongre’de Türkiye’ye yapılan tüm ekonomik ve askeri yardımların haşhaş yasağı şartına bağlanması için tasarılar hazırlanıyordu.

Haşhaş, Anadolu insanı için, özellikle Afyon, Uşak, Burdur, Isparta ve Denizli yörelerindeki yüz binlerce yoksul köylü için sadece bir afyon sakızı veya uyuşturucu hammaddesi değildi; haşhaş o toprağın kültürü, köylünün yemeğindeki yağı, hayvanının küspesi ve nesillerdir süregelen en temel, en geleneksel geçim kaynağıydı. Bir süper gücün, kendi sokaklarındaki eroin krizini çözemediği için binlerce kilometre ötedeki yoksul bir Anadolu köylüsünün aşını, ekmeğini ve bin yıllık tarım geleneğini bir kalemde yok etmeye kalkması, asimetrik müttefikliğin o pervasız yüzünün en net göstergesiydi. Ne yazık ki, 12 Mart 1971 askeri muhtırası ile demokratik sürecin kesintiye uğradığı, siyasi partilerin susturulduğu ve tamamen Batı’ya yaranmak üzere kurulan Nihat Erim başbakanlığındaki o teknokratlar hükümeti, Amerikan emperyalizminin bu onur kırıcı dayatmasına derhal ve kayıtsız şartsız boyun eğmiştir. 1971 yılının Haziran ayında Türkiye, Amerikan yardımlarının kesilmemesi ve Washington’ın “aferin”ini alabilmek uğruna, kendi sınırları içindeki haşhaş ekimini tamamen yasakladığını ilan etmiş, kendi köylüsünü kendi topraklarında açlığa ve sefalete mahkum etmiştir. Devlet, bir kez daha kendi halkının çıkarlarını, okyanus ötesindeki bir hamamın iç siyasi şovlarına kurban etmiş, 1950’lerden beri süregelen o “sadık ve söz dinleyen uydu devlet” profilini en dramatik şekilde yeniden sergilemiştir. Bu yasak, Türk halkının vicdanında, tıpkı daha önce yaşanan krizlerdeki o aşağılanma hissi gibi derin bir öfke, çaresizlik ve bağımsızlık kaybı sendromu yaratmıştır.

Ancak siyasi tarihin kırılma anları, işte bu en koyu çaresizlik tablolarının içinden doğar. 1973 seçimleriyle birlikte Türkiye’nin siyasi yelpazesinde muazzam bir zemin kayması yaşanmış, İsmet İnönü’nün ardından Cumhuriyet Halk Partisi’nin başına geçen ve o güne kadar devlet elitlerinin soğuk dilini kırarak doğrudan Anadolu insanının diliyle konuşan Bülent Ecevit’in “Ortanın Solu” hareketi büyük bir zafer kazanmıştır. Ecevit, seçim meydanlarında haşhaş meselesini sıradan bir tarım kotası sorunu olarak değil, doğrudan doğruya Türkiye’nin milli onuru, bağımsızlığı ve anti-emperyalist duruşu olarak kitlelere anlatmış, “Türk köylüsünün ne ekeceğine Washington değil, Ankara karar verir” diyerek o uydulaşma zincirinin en kalın halkalarından birini kırmaya aday olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir. 1974 yılının başlarında, Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Selamet Partisi (MSP) ile kurulan o tarihi ve ezber bozan koalisyon hükümeti, birbirine ideolojik olarak çok zıt görünse de, milli bağımsızlık, ağır sanayi, Kıbrıs ve dış politikadaki otonomi konularında muazzam bir vatanseverler mutabakatı inşa etmiştir. Bu hükümetin kurulması, Washington’da derhal alarm zillerinin çalmasına yol açmış, zira karşılarında artık Amerika’nın tehditlerinden korkan teknokratlar veya askeri vesayet gölgesindeki zayıf bürokratlar değil, halktan aldığı meşruiyetle ulusal egemenliği her şeyin üstünde tutan yepyeni ve proaktif bir siyasi akıl vardı.

1974 yılının Temmuz ayı başlarında Ecevit hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri’nin savurduğu ambargo, yardım kesme ve diplomatik izolasyon tehditlerinin hiçbirine boyun eğmeyerek, haşhaş ekim yasağını resmen ve tek taraflı olarak kaldırdığını dünyaya deklare etmiştir. Bu karar, Türkiye’de yer yerinden oynatan bir ulusal sevinç yaratırken, Washington’da tam bir şok ve histeri krizine neden olmuştur. Türkiye, kendi topraklarında uyuşturucu kaçakçılığını önleyecek sıkı devlet denetimlerini ve çizikleme yerine kapsül alımı gibi yeni bilimsel yöntemleri uygulayacağını taahhüt ederek uluslararası hukuka olan saygısını korumuş; ancak kararın özü itibarıyla Amerika’ya şu tarihi dersi vermiştir: “İttifak ilişkisi, benim egemenlik haklarımı size devretmem anlamına gelmez. Benim ulusal tarım politikamı siz belirleyemezsiniz.” Haşhaş yasağının kaldırılması, sadece Anadolu çiftçisinin tarlasına geri dönmesi değil; aynı zamanda Türk dış politikasının boynuna dolanan o görünmez Amerikan tasmasının kesilip atılmasıdır. Daha evvel detaylıca işlediğimiz o “Kendi iradesini hami devletin cebine koyan” 1950’ler vizyonu tamamen ölmüş; yerine bedeli ne olursa olsun kendi ulusal çıkarını merkeze alan ve bu uğurda süper güçlerle restleşebilen bir egemen devlet vizyonu gelmiştir. Amerika, bu itaatsizliği cezalandırmak için Kongre koridorlarında Türkiye’ye yönelik ambargo tasarılarını hızla hazırlamaya başlarken, tarihin o acımasız ve sürprizlerle dolu çarkı, Türkiye’yi haşhaş krizinden çok daha büyük, çok daha kanlı ve varoluşsal bir başka krizin tam ortasına, Akdeniz’in kalbine, Kıbrıs’a doğru çekiyordu.

Temmuz 1974… Haşhaş yasağının kaldırılmasının yarattığı diplomatik fırtına henüz dinmemişken, Kıbrıs’ta Yunanistan’daki faşist Albaylar Cuntası’nın doğrudan kışkırtması ve yönlendirmesiyle, adadaki Rum Milli Muhafız Ordusu ve EOKA-B terör örgütü, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’a karşı kanlı bir askeri darbe gerçekleştirdi. Adanın “Helen Cumhuriyeti” olduğunu ilan eden ve Makarios’tan bile daha radikal, tescilli bir Türk düşmanı ve katil olan Nikos Sampson, cunta tarafından adanın sözde cumhurbaşkanı ilan edildi. Bu darbe, sadece Makarios’a karşı yapılmış bir iç siyasi müdahale değil; doğrudan doğruya adadaki Türk varlığını tamamen ortadan kaldırmayı ve Kıbrıs’ı fiilen Yunanistan’a bağlamayı (Enosis) hedefleyen bir soykırımın nihai başlangıç hamlesiydi. Ankara’da, Başbakanlık kriz merkezinde gelen istihbarat raporları son derece ürkütücüydü: Darbeciler, kendi aralarındaki çatışmaları bitirdikten hemen sonra, adanın dört bir yanındaki Türk enklavlarına saldıracak ve Türk toplumunu birkaç gün içinde haritadan silecek katliam planlarını devreye sokacaklardı.

İşte o an, Türk devlet aklının geçmişteki travmalarıyla, 1964 yılındaki o utanç verici geri adımla ve on yıllarca süren edilgenliğiyle tarihi bir yüzleşme anıydı. Eğer Türkiye, o darbe karşısında bir kez daha Birleşmiş Milletler koridorlarında diplomatik kınamalarla yetinir, garantör ülkelerin kapısında çözüm dilenir veya Amerika Birleşik Devletleri’nin “aman müdahale etmeyin, biz diplomasiyle çözeriz” şeklindeki oyalama taktiklerine kanarsa, Kıbrıs Türkü’nün kaderi Girit’teki Türklerin acı kaderiyle tamamen aynı olacak; ada sonsuza dek kaybedilecek ve Türkiye, kendi güney sularına hapsedilmiş, Doğu Akdeniz’de nefes alamayan kötürüm bir devlete dönüşecekti. Başbakan Bülent Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan, bu varoluşsal tehdidin karşısında, o güne kadar hiçbir Türk hükümetinin göstermediği o sarsılmaz iradeyi göstererek, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne adaya askeri müdahale, yani çıkarma yapmak için hazırlıklara başlama emrini verdiler. Bu karar, sadece bir adayı kurtarma kararı değil; Türkiye’nin artık blöf yapan, müttefikinden korkan, silahlarını kılıfında tutan bir ülke olmadığını, kendi göbeğini kendi kesebilen caydırıcı bir güç olduğunu dünyaya ilan etme kararıydı.

Daha önceki evrelerde analiz ettiğimiz o 1960’ların sonundaki uyanışın ve “kendi sanayimizi kurmalıyız” şuurunun ne kadar hayati olduğu, işte bu harekat hazırlıkları sırasında sahada ispatlanmıştır. 1964 yılında İskenderun limanında askerleri adaya taşıyacak gemisi olmayan, uçaklarına yükleyeceği bombayı Amerikan depolarından çekmek zorunda olan o çaresiz ordu gitmiş; yerine, kendi askeri tersanelerinde inşa ettiği milli çıkarma gemilerini suya indirmiş, otonom operasyon kapasitesini artırmış, personeline amfibi harekat eğitimlerini en üst düzeyde vermiş, kendine güvenen ve on yıl önceki o utancın intikamını almak için saniyeleri sayan yepyeni bir ordu gelmişti. Demirel döneminde atılan o altyapı tohumları, İnönü’nün kurduğu o çok yönlü dış politika dengesi ve Ecevit’in bu şanlı siyasi iradesi birleştiğinde, Türkiye’nin karşısında durabilecek ne bir Amerikan mektubu ne de bir uluslararası ambargo tehdidi kalmıştı. Devlet mekanizması, siyasetiyle, askeriyesiyle ve istihbaratıyla tam bir uyum içinde, tarihi sorumluluğunu yerine getirmek için o muazzam makineyi kusursuz bir şekilde çalıştırmaya başladı.

Ancak savaş, diplomasinin tükendiği yerde başlar; rasyonel bir devlet adamı, silahları ateşlemeden önce masadaki tüm diplomatik haklılık zeminini inşa etmek zorundadır. Bülent Ecevit, uluslararası hukukun Türkiye’ye verdiği “Garantörlük” hakkını kusursuz bir biçimde kullanmak için, diğer garantör devlet olan İngiltere ile ortak müdahale yollarını aramak üzere, adadaki darbeden hemen sonra alelacele Londra’ya uçtu. Ecevit’in İngiltere Başbakanı Harold Wilson ve Dışişleri Bakanı James Callaghan ile yaptığı o gergin görüşmeler, Türk dış politikasının artık onayı arayan değil, durumu dikte eden bir pozisyona geçtiğinin resmidir. Ecevit, İngilizlere adadaki darbenin sadece Türklere değil, bizzat Zürih ve Londra antlaşmalarının kendisine yapıldığını, İngiltere’nin de Türkiye ile birlikte adaya müdahale ederek anayasal düzeni kurması gerektiğini son derece mantıklı ve zorlayıcı bir dille teklif etti. Ancak sömürgecilik dönemi bitmiş, kendi iç ekonomik sorunlarıyla boğuşan ve Kıbrıs’taki egemen üslerinden başka bir şeyi umursamayan İngiltere, böyle bir ateşten gömleği giymeyi reddederek Türkiye’yi tek başına bıraktı. İngilizlerin bu reddi, Ecevit için bir hayal kırıklığı değil, tam aksine Türkiye’nin uluslararası hukuk nezdinde “ortak müdahale imkanı kalmadığı için tek taraflı müdahale hakkının” (1960 Garanti Antlaşması 4. Madde) tamamen ve meşru bir şekilde doğduğunun uluslararası camiaya tescil edilmesiydi. Londra seyahati, hukuki dosyanın tamamlanması operasyonuydu.

Bu sırada Amerika Birleşik Devletleri yönetimi, (özellikle Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve onun özel temsilcisi Joseph Sisco), Türkiye’nin bu kez blöf yapmadığını, ordunun hazırlıklarının geri döndürülemez bir noktaya geldiğini fark ettiğinde, Ankara ile Atina arasında çılgınca bir diplomatik mekik dokumaya başladı. Sisco, Ankara’ya gelerek Ecevit ile o meşhur görüşmeleri yaptığında, kafasında hala 1964’teki o uysal, mektupla korkutulabilen Türkiye imajı vardı. Amerikan elçisi, klasik oyalama taktiklerini, “Yunan cuntasıyla konuşuyoruz, Makariossuz bir çözüm bulacağız, adaya sakın çıkmayın, NATO’nun güney kanadını çökertmeyin, Amerikan yardımları kesilir” şeklindeki o bilindik kibirli şantajları masaya sürdü. Ancak karşısındaki Başbakan Ecevit, o eski uydulaşmış zihniyetin değil, uyanmış bir ulusun temsilcisiydi. Ecevit, Sisco’ya, on yıl önce o mektubun yutulduğunu ancak Türkiye’nin on yıldır bu anı beklediğini, adadaki Türklerin bir kez daha diplomatik yalanlar uğruna feda edilemeyeceğini, eğer Amerika bir çatışma istemiyorsa bunu Türkiye’yi durdurarak değil, Atina’daki o faşist cuntayı ve adadaki çapulcu Sampson’ı durdurarak yapması gerektiğini son derece soğuk ve diplomatik bir çelik gibi sert bir dille ifade etti. Diplomatlar masadan kalktığında Sisco, Washington’a şu gerçeği rapor etmek zorundaydı: Türkler artık bizim kontrolümüzden çıkmıştır, o gemiler adaya gidecektir. Ecevit hükümeti, Amerika’ya karşı masadaki caydırıcılığın, ancak o masadan kalkıp cepheye inebilme cesaretiyle kazanılabileceğini tüm Batı dünyasına göstermişti.

20 Temmuz 1974 sabahının o ilk ışıklarıyla birlikte, Türk savaş uçakları Beşparmak dağlarının eteklerine paraşütçülerini indirirken ve Türk çıkarma gemileri Girne sahillerine, Yavuz çıkarma plajına kapak atarken, aslında o sahile çıkan sadece silahlı bir ordu değil; 1945’ten beri ipotek altına alınmış, hırpalanmış, hor görülmüş ve hep başkalarının savaşlarında piyon olarak kullanılmış bir devletin yeniden dirilen haysiyetiydi. Kıbrıs Barış Harekatı, askeri açıdan muazzam zorluklar taşıyan, denizaşırı, karmaşık bir amfibi ve hava indirme operasyonuydu. Yunanistan’ın adaya yığdığı on binlerce askerlik güce, betonlaşmış tahkimatlara ve sarp dağlık araziye rağmen, Türk askeri Mehmetçik, muazzam bir kahramanlık ve profesyonellikle köprübaşını tutmayı, Girne ile Lefkoşa arasında o hayati koridoru açmayı başardı. Hükümet, harekatın amacını “Sadece Türklere değil, Rumlara da barış getirmek, adanın bağımsızlığını ve anayasal düzenini yeniden tesis etmek” olarak dünyaya duyurmuş, işgalci bir niyet taşımadığını o yüksek ve ahlaki devlet diliyle ortaya koymuştu. Nitekim harekatın başlamasıyla birlikte Yunanistan’daki faşist cunta çökmüş, Kıbrıs’taki darbeci Nikos Sampson kaçmak zorunda kalmış ve hem Yunanistan’a hem de adaya demokrasi geri dönmüştü. Türkiye, tek bir hamleyle hem kendi soydaşlarını katliamdan kurtarmış, hem uluslararası bir antlaşmayı fiilen uygulamış, hem de bölgedeki iki ülkenin diktatörlükten kurtulmasını sağlamıştır. Bu, askeri bir operasyonun ötesinde, tam anlamıyla muazzam bir jeopolitik dizayn ve bölgesel güç projeksiyonudur.

Burada, kişisel yorumumu tüm tarihsel ve analitik ağırlığıyla ortaya koymak benim için bir mecburiyettir: 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, 1953 yılında Sovyet notasının elinin tersiyle itildiği o vizyonsuz, korkak ve teslimiyetçi günlerde kaçırılan fırsatların, yapılan o korkunç stratejik hataların yıllar sonra, çok daha zor şartlar altında, kanla ve terle ödenmiş gecikmeli bir telafisidir. 1953’te Türkiye’nin elinde barışçıl bir diplomatik koz, masada bir “seçenek” vardı; Türkiye o seçeneği sırf Amerika’ya şirin görünmek, “bağımlı müttefik” rolünü korumak için çöpe attı. Kendi gücüne inanmayanlar, başkalarının uydusu olurlar. 1974’te ise Ecevit ve Erbakan liderliğindeki o uyanmış devlet aklı, “bağımlı müttefik” gömleğini kelimenin tam anlamıyla yırtıp atmış, o deli gömleğini Washington’ın ve Avrupa’nın suratına fırlatmıştır. Bu harekat, sadece coğrafi bir müdahale değil, psikolojik bir bağımsızlık ilanıdır. Türkiye, “Ben gerektiğinde senin ambargolarını, senin mektuplarını, senin ekonomik şantajlarını elimin tersiyle iter, kendi ulusal bekaam söz konusu olduğunda dünyayı karşıma alır ve o gemileri o adaya çıkarırım” demiştir. Uluslararası arenada gerçek ve kalıcı bir saygınlık, işte bu bedel ödemeyi göze alma iradesiyle kazanılır. Zira süper güçler, ancak dişini gösteren, kan akıtmayı göze alan ve kendi çıkarı için masayı devirebilen bölgesel aktörlere saygı duyarlar. 1974, Türk hariciyesinin rüştünü ispatladığı, ergenlikten çıkıp küresel satranç tahtasında “ben de oyuncuyum” dediği o şanlı zirve noktasıdır.

Harekatın askeri safhası kadar, onu takip eden diplomatik süreç ve Ağustos ayında gerçekleştirilen İkinci Barış Harekatı’nın o rasyonel, soğukkanlı ve tavizsiz kurgusu da bu yeni devlet aklının mükemmelliğini gösterir. Birinci harekatın ardından Birleşmiş Milletler’in ateşkes çağrısına uyan Türkiye, Cenevre’de İngiltere, Yunanistan ve adadaki toplum liderleriyle masaya oturdu. Ancak Cenevre Konferansı sırasında Yunanistan ve Rum tarafı, klasik oyalama taktiklerine başvurarak, adanın diğer bölgelerinde kuşatma altında olan, köylerinde susuz ve cephanesiz bir şekilde katliamı bekleyen on binlerce Türk’ün durumunu görmezden geldiler. Türk heyeti, adada coğrafi bir temele dayanan, iki toplumlu, iki kesimli federatif bir devlet yapısının kurulmasını ve Türklerin güvenliğinin mutlak surette garanti altına alınmasını talep etti. Yunan tarafı bu talepleri müzakere etmek yerine, süreci uzatarak uluslararası baskıyı Türkiye’nin üzerine çekmeye, sahada mevzi kazanmaya ve adadaki Türk köylerini fiilen rehin tutmaya çalışıyordu. Türk hariciyesinin başında bulunan Dışişleri Bakanı Turan Güneş ve Başbakan Bülent Ecevit, o diplomasi masasında on yıl öncesinin acizliğini göstermediler. Karşı tarafın oyalama taktiğini gördükleri an, diplomasiye sonsuz kredi açmanın aslında sahada kan kaybı demek olduğunu o acımasız rasyonaliteyle idrak ettiler.

Cenevre’deki müzakereler tıkanıp Yunan ve Rum tarafının uzlaşmazlığı netleştiğinde, Turan Güneş o tarihi şifreyi Ankara’ya, Başbakan Ecevit’e iletti: “Ayşe tatile çıksın.” Bu şifre, diplomasinin iflas ettiği, sözün bittiği ve kılıcın yeniden kınından çıkması gerektiğinin o zarif ama ölümcül ilanıydı. 14 Ağustos 1974 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri, Birinci Harekat’ta elde ettiği o dar köprübaşından çıkarak, adanın üçte birini (bugünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sınırlarını) kapsayan o devasa ve yıldırım hızındaki İkinci Barış Harekatı’nı başlattı. Sadece üç gün içinde, Magosa’dan Lefke’ye kadar olan hat çizildi, Türklerin yaşadığı tüm köyler kurtarıldı ve adada bugün bile devam eden o barış, güvenlik ve istikrar coğrafyası fiilen tesis edildi. İkinci harekatın yapılması, uluslararası alanda büyük bir tepki çekmiş, Türkiye’yi “işgalci” konumuna düşürmeye çalışan devasa bir propaganda mekanizması devreye sokulmuş olsa da, stratejik ve askeri zorunluluklar bunu emrediyordu. Eğer o ikinci harekat yapılmasaydı, o daracık Girne-Lefkoşa üçgenine hapsolmuş Türk askeri, etrafı tamamen Rum ordusuyla çevrili bir hedef tahtasına dönüşecek, adanın geri kalanındaki soydaşlar katledilecek ve Türkiye masada elindeki tüm kazanımları bir süre sonra yitirmek zorunda kalacaktı. Devlet aklı, dışarıdan gelecek kınamaları, ambargoları ve tepkileri önceden hesaplamış; ancak adadaki mutlak güvenliğin ve kendi stratejik derinliğinin bu bedellere değeceğine karar vermişti. Ecevit’in “Biz aslında savaş için değil, barış için; yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz” söylemi, otonom bir gücün eylemini ahlaki bir zemine oturtan kusursuz bir kamu diplomasisiydi.

Tahmin edildiği üzere, Türkiye’nin bu bağımsız, otonom ve Amerikan tahakkümünü paramparça eden hamlesinin faturası, Washington tarafından çok sert ve intikamcı bir şekilde kesilmeye çalışıldı. Amerikan Kongresi, Türkiye’ye yönelik o meşhur, haksız ve insanlık dışı silah ambargosunu devreye soktu. Ambargonun gerekçesi, Türkiye’nin Amerikan menşeli silahları “savunma amacı dışında, başka bir ülkeye müdahale etmek için” kullanmış olmasıydı. Bu, o 1964 Johnson Mektubu’nda dile getirilen tehdidin, 1974’te yasalaştırılıp Türkiye’nin boynuna geçirilmiş haliydi. Amerika, Türk ordusunun bel kemiğini oluşturan savaş uçaklarının yedek parçalarını, tank mühimmatlarını, radarların onarım malzemelerini tamamen durdurarak, Türkiye’yi askeri olarak çökertmeyi, ekonomik olarak felç etmeyi ve en nihayetinde diz çöktürerek Kıbrıs’tan çıkarmayı hedefliyordu. Ambargo yıllarında Türkiye, uçaklarını uçurabilmek için karaborsadan uçak lastiği aramak, Libya lideri Muammer Kaddafi’den hibe uçak yakıtı almak gibi son derece zorlu, acı verici ve onur kırıcı görünse de aslında “bağımsızlık sancısı” olan o muazzam bedelleri ödemiştir. Bir ulusun küresel bir aktör olma iddiası, işte bu bedelleri öderken gösterdiği dirençle test edilir.

Ancak uyanmış olan devlet aklı, bu Amerikan ambargosuna karşı 1950’lerin o ezik, yalvaran, “aman efendim bizi bağışlayın” diyen tavrıyla değil; tam aksine eşine az rastlanır bir misilleme, bir diplomatik rest ve “sen bana vurursan ben de sana en can alıcı yerinden vururum” diyen bir otonomi refleksiyle karşılık vermiştir. 1975 yılında Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki Milliyetçi Cephe hükümeti, ambargonun kaldırılmaması üzerine tarihi bir karar alarak, Türkiye toprakları üzerinde bulunan, Amerikan istihbaratının ve askeri varlığının bel kemiği olan İncirlik dahil tüm Amerikan üslerini, radar tesislerini ve dinleme istasyonlarını (ki bunlar Sovyetleri dinleyen Amerika’nın bölgedeki en hayati gözleriydi) tek taraflı olarak kapattığını, daha doğrusu buraların tamamen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne geçtiğini, Amerikan bayraklarının indirilip Türk bayraklarının çekildiğini ilan etmiştir. Bu, Amerikan imparatorluğuna Orta Doğu ve Sovyet sınırında indirilmiş devasa bir balyozdur. Türkiye, Washington’a açıkça şu mesajı vermiştir: “Eğer sen bana silah vermiyorsan, ambargo uyguluyorsan, o halde sen de benim topraklarımı kendi küresel güvenliğin ve istihbaratın için kullanamazsın. Burası sömürge toprağı değildir, senin üslerin de benim egemenliğimin üstünde değildir.”

Bu muazzam misilleme, uluslararası ilişkilerde asimetrik ittifakların nasıl ters yüz edilebileceğinin, mahmi devletin hami devleti nasıl kendi silahıyla (jeopolitik konumla) felç edebileceğinin en ihtişamlı örneğidir. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin bu üsleri kapatmasıyla birlikte Ortadoğu’daki ve Sovyetlerin güneyindeki tüm erken uyarı ve istihbarat kapasitesinin %30’undan fazlasını bir gecede kaybetmiş, tam anlamıyla kör ve sağır olmuştur. Washington’daki karar alıcılar, ambargoyla dize getireceklerini sandıkları Türkiye’nin, kendi canı yandığında müttefikinin de canını çok fena yakabilen, o eski “çantada keklik” olmayan, son derece tehlikeli ve rasyonel bir düşmana/ortağa dönüştüğünü dehşet içinde izlemişlerdir. Yıllarca süren bu ambargo ve karşılıklı restleşme dönemi, nihayetinde Amerika’nın pes etmesiyle, 1978 yılında ambargonun kaldırılmasıyla ve üslerin yeni, Türkiye’nin lehine çok daha sıkı şartlar içeren İkili Antlaşmalarla (Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması – SEİA) yeniden açılmasıyla sonuçlanmıştır. Yani Türkiye, ambargo bedelini ödemiş, dik durmuş, karşı taarruza geçmiş ve en sonunda Amerika’yı kendi koyduğu ambargoyu kaldırmaya mecbur bırakarak diplomatik masada o mutlak ve eşitlikçi zaferini tescillemiştir.

Bu sürecin iç siyasi ve toplumsal dinamiklerine baktığımızda, 1970’lerin Türkiye’sinin dış politikada ne kadar homojen ve dirençli bir zihin yapısına kavuştuğunu görmek mümkündür. İçeride devasa sağ-sol çatışmaları, ekonomik buhranlar, kuyruklar ve siyasi istikrarsızlıklar yaşanmasına rağmen; konu Kıbrıs olduğunda, konu haşhaş olduğunda, konu Amerikan ambargosuna karşı direnmek olduğunda, Türkiye’deki tüm siyasi partiler (CHP, AP, MSP, MHP), basın ve sivil toplum inanılmaz bir “Milli Cephe” oluşturmuşlardır. Solcusu Amerika’nın emperyalizmine karşı çıkarken, sağcısı ülkenin milli onurunu ve Kıbrıs’taki soydaşları savunurken birleşmiş, o 1950’lerdeki “Amerika ne der” sendromu tamamen tarihin çöplüğüne atılmıştır. Toplumun bu vatansever direnci, dış politikada karar alıcıların elini o kadar güçlendirmiştir ki, Ecevit’in veya Demirel’in o uluslararası masalarda rest çekerken arkalarında hissettikleri güç, sadece ordunun süngüsü değil, işte bu uyanmış, kendi onurunu geri isteyen milyonların sarsılmaz iradesidir. Bir ulusun bağımsızlık karakteri, ambargo altındayken bile o gemileri yürütmeye devam etme, karanlıkta kalsa bile o üslerin şalterini indirme cesaretiyle çelikleşir.

Kendi analizimin ve kişisel fikrimin altını kalın çizgilerle çizerek bu bölümü toparlamam gerekirse; Soğuk Savaş yılları boyunca Türk diplomasisinin içine sürüklendiği o uydulaşma vadisinden zirveye doğru tırmanışın en şanlı bayrağı, Bülent Ecevit ve o dönemin devlet aklı tarafından 1974’te Kıbrıs’ın Beşparmak dağlarına dikilmiştir. 1953 notasındaki o ideolojik körlükle başlayan, 1962 Jüpiter füzeleriyle pazarlık masasında satılan, 1964 Johnson mektubuyla aşağılanan o devlet; 1974’te haşhaş yasağını yırtarak ve Kıbrıs’a donanmasını göndererek küllerinden yeniden doğmuştur. 1974 harekâtı, sadece bir adanın veya bir toplumun kurtarılması değildir; aynı zamanda Türkiye’nin kendi zihnindeki prangaları parçalaması, kendi coğrafyasına, kendi tarihine ve kendi egemenlik haklarına geri dönmesinin silahlı, kararlı ve muazzam bir ilanıdır. Türkiye, müttefik olmanın, o müttefikin çıkarları uğruna kendi çıkarlarını feda etmek anlamına gelmediğini, gerektiğinde hür dünyanın liderine karşı bile “hayır” diyebilmenin, kendi göbeğini kendi kesmenin ne demek olduğunu, ambargoları ve bedelleri onur nişanesi gibi göğsünde taşıyarak kanıtlamıştır. “Bağımlı müttefik” gömleği o gün orada sonsuza dek yırtılıp atılmış, yerine kendi bölgesel hedeflerini dikte eden, masada ve sahada oyun kuran, caydırıcılığını başkalarının nükleer şemsiyesinde değil kendi silahlı kuvvetlerinin süngüsünde bulan gerçek bir bölgesel aktör kimliği inşa edilmiştir. Bu uyanış ve bu zirve noktası, Türk devlet geleneğinin en karanlık tünellerden bile o bin yıllık bağımsızlık refleksiyle nasıl çıkabileceğini gösteren, diplomatik ve askeri tarihe altın harflerle yazılmış epik bir uyanış destanıdır. Artık satranç tahtasındaki piyon şah çekmiş, oyunun kurallarını yeniden yazmıştır.


BÖLÜM 14: Teorik ve Pragmatik Çıkarımlar – Reaktif vs. Proaktif Diplomasi

Uluslararası ilişkiler disiplininin o soğuk, rasyonel ve çoğu zaman acımasız laboratuvarında, devletlerin hayatta kalma ve güç maksimizasyonu stratejilerini incelerken karşımıza çıkan en temel kavramsal ikilemlerden biri, uluslararası sistemin anarşik yapısı içinde zayıf veya orta ölçekli devletlerin büyük güçler karşısında alacağı pozisyonun doğasıdır. Yapısal realizmin (Neo-Realizm) ve tehdit dengesi teorilerinin kurucu düşünürleri, bir devletin dışarıdan gelen varoluşsal bir tehdit karşısında izleyebileceği iki ana stratejiden bahsederler: Dengeleme (Balancing) ve Peşine Takılma (Bandwagoning). Dengeleme, yükselen veya tehdit oluşturan bir güce karşı, diğer devletlerle ittifak kurarak veya kendi iç kapasitesini artırarak o gücü sınırlandırma ve bir güç dengesi (balance of power) yaratma çabasıdır. Bu strateji, devletin otonomisini korumasını, sistem içinde bağımsız bir aktör olarak varlığını sürdürmesini sağlar. Ancak dengeleme, yüksek bir diplomatik zeka, muazzam bir stratejik esneklik ve her an tetikte olmayı gerektiren meşakkatli bir yoldur. Buna karşılık, “Peşine Takılma” (Bandwagoning) stratejisi, tehdit oluşturan hegemonik bir güce boyun eğmek veya o gücün karşısındaki diğer bir süper gücün kanatları altına kayıtsız şartsız sığınarak, kendi güvenliğini o büyük gücün insafına ve korumasına ihale etmektir. Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemi dış politikasının omurgasını oluşturan asimetrik müttefiklik modeli, uluslararası ilişkiler teorisindeki bu “Bandwagoning” konseptinin adeta ders kitaplarına girecek kadar kusursuz, ancak uzun vadeli sonuçları itibarıyla bir o kadar da yıkıcı bir örneğidir. Zayıf devletler, peşine takılma stratejisiyle kısa vadede sıcak bir çatışmadan kurtulur, sınırlarını bir süper gücün nükleer şemsiyesi altına sokarak anlık bir güvenlik ve refah illüzyonu sağlarlar. Fakat bu kısa vadeli güvenlik, o devletin uzun vadede kendi kaderini tayin etme hakkını, stratejik otonomisini ve ulusal egemenlik genlerini yavaş yavaş, adeta sessiz bir zehir gibi yok eden bir bağımlılık sözleşmesidir.

Bir devlet, kendi güvenliğini dışarıdaki bir hegemona ihale ettiğinde, sadece askeri harcamalarını veya sınır savunmasını devretmiş olmaz; aynı zamanda düşünme yetisini, senaryo üretme kabiliyetini ve kriz anlarında refleks gösterme kaslarını da o hegemona kiraladığını kabul etmiş demektir. Uluslararası arenada otonomi, sadece kimsenin işgaline uğramamak değil, kendi ulusal çıkarlarınızı tehdit eden gelişmelere karşı, başkalarının iznine veya onayına ihtiyaç duymadan harekete geçebilme kapasitesidir. Bandwagoning stratejisi, doğası gereği bu kapasiteyi iğdiş eder. Çünkü peşine takıldığınız büyük güç, sizin sadece güvenliğinizi sağlamakla kalmaz, aynı zamanda kimin dost, kimin düşman olduğunu, dünyayı hangi ideolojik mercekten okumanız gerektiğini ve hangi bölgesel krizlerde nasıl pozisyon alacağınızı da size dikte etmeye başlar. Türkiye’nin Soğuk Savaş yıllarında içine düştüğü o derin zihinsel tutulmanın teorik altyapısı işte bu peşine takılma kolaycılığında yatmaktadır. Devlet, bir kez o büyük şemsiyenin altına girdikten sonra, dışarıda yağan yağmurun şiddetini, rüzgarın yönünü veya fırtınanın ne zaman kopacağını hesaplama gereği duymaz; çünkü şemsiyeyi tutan elin kendisini her zaman koruyacağına dair o dogmatik ve safdil inanca teslim olmuştur. Oysa uluslararası sistemin değişmez kanunu şudur: Şemsiyeyi tutan el yorulduğunda, şemsiyenin yönünü değiştirmek istediğinde veya yağmur bizzat o şemsiyeyi tutan el tarafından sizin üzerinize yağdırıldığında, kendi şemsiyesini üretmeyi unutmuş olan o devlet sırılsıklam kalmaya ve zatürre olmaya mahkumdur.

Bu teorik çerçeveden hareketle, Türk dış politikasının o dönemdeki kronik sorununu ve aslında günümüze kadar uzanan o derin devlet aklı hastalığını teşhis etmekte fayda vardır: Proaktif değil, reaktif olmak. Diplomaside proaktif yaklaşım, geleceği öngörme, henüz ufukta hiçbir kriz belirtisi yokken bile olası fay hatlarını tespit etme, alternatif senaryolar geliştirme ve kriz patlak vermeden önce o krizin yaşanacağı zemini kendi ulusal çıkarlarınız doğrultusunda şekillendirme sanatıdır. Proaktif bir devlet, satranç tahtasındaki rakibinin üç hamle sonrasını düşünerek piyonlarını konumlandırır; uluslararası sistemin eğilimlerini okur, yükselen güçlerle bağlar kurar, düşüşte olan güçlerle arasına güvenli bir mesafe koyar ve en önemlisi, hiçbir zaman tek bir ittifaka, tek bir silaha veya tek bir diplomasi kanalına mahkum kalmaz. Buna karşılık reaktif diplomasi, vizyonsuzluğun, bürokratik tembelliğin ve stratejik körlüğün bir tezahürüdür. Reaktif bir devlet, etrafındaki dünyada olup biten değişimleri okuyamaz, okusa bile o değişimlere önceden bir hazırlık yapamaz. Sadece bekler. Ta ki o değişim, devasa bir kriz olarak kendi sınırlarına, kendi çıkarlarına çarpana kadar hiçbir eylemde bulunmaz. Kriz kapıya dayandığında, statüko sarsıldığında veya ulusal onur ayaklar altına alındığında ise, rasyonel bir planlamadan yoksun, tamamen duygusal, panik halinde ve çoğu zaman gecikmiş bir tepki (reaksiyon) gösterir. Reaktif diplomasinin en büyük trajedisi, krizin kurallarını ve oyunun oynanacağı sahayı her zaman karşı tarafın (düşmanın veya hegemonik müttefikin) belirlemesi, sizin ise sadece o dayatılan kurallar içinde çırpınarak hayatta kalmaya çalışmanızdır.

Türkiye’nin Soğuk Savaş yılları boyunca dış politikada içine düştüğü o acınası durum, reaktif diplomasinin en hastalıklı, en durağan ve en vizyonsuz halidir. Ankara’daki sivil ve askeri bürokrasi, Amerika Birleşik Devletleri ile kurulan o asimetrik müttefikliğin konfor alanına öylesine yerleşmişti ki, dünyada değişen dengeleri, Sovyetler Birliği’nin yumuşama sinyallerini, Üçüncü Dünya’nın uyanışını veya komşularındaki milliyetçi dalgaları okumak, analiz etmek ve bunlara karşı proaktif stratejiler üretmek zahmetine asla girmemiştir. Daha önceki bölümlerde şahit olduğumuz üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi güvenliğine ve egemenliğine yönelik en büyük tehditlerin aslında müttefiki tarafından örüldüğünü görememiş, ancak kafasına Johnson Mektubu gibi ağır, soğuk ve epeyce küstah bir balyoz yediğinde, ya da Jüpiter füzelerinin sökülmesi gibi açık bir satılma operasyonuna maruz kaldığında uykusundan sıçrayarak uyanmış ve refleks göstermiştir. Bu “balyoz etkisi”, reaktif devletlerin tek öğrenme biçimidir. Eğer siz kendi istihbaratınızla, kendi beyin takımlarınızla ve kendi entelektüel kapasitenizle ufuktaki tehlikeyi sezme yeteneğinizi yitirdiyseniz, gerçeği öğrenmenizin tek yolu o gerçeğin sizin suratınıza şiddetle çarpmasıdır. Türk dış politikasının o “kayıp yılları”, aslında bir krizden diğerine savrulan, her savrulmada biraz daha yara alan, ve her yaranın ardından “biz nerede hata yaptık” diye dövünen o uyuşuk devlet aklının acı bilançosudur. Kriz çıkmadan strateji üretemeyen bir yapının, dünyada oyun kurucu olması, bölgesel güç olması veya müttefikleri tarafından saygı görmesi imkansızdır; zira saygı, darbeyi yedikten sonra gösterilen acı feryatlara değil, o darbenin gelmesini engelleyecek caydırıcı zekaya duyulur.

Kişisel ve pragmatik yorumumu burada derinleştirerek ifade etmeliyim ki; devlet yönetimi ve diplomasi, hiçbir şekilde duygularla, minnet borçlarıyla, alınganlıklarla veya körü körüne inanılmış dogmalarla icra edilemez. Devletlerin hafızası vardır ama kalbi yoktur. Uluslararası sistemin o amansız doğası, ahlaki kuralları veya vefa duygusunu değil, salt gücü, kapasiteyi ve çıkarların çatışmasını ödüllendirir. Pragmatik bir devlet aklı, dünyayı iyiler ve kötüler, hür dünya ve demir perde, dostlar ve düşmanlar gibi çocukça, karikatürize edilmiş ideolojik şablonlara göre ayırmaz. Pragmatik devlet için yegane pusula, çıkarların kesişim kümeleridir. Eğer sizin ulusal güvenliğiniz, ekonomik kalkınmanız ve bölgesel otonominiz, komünist bir devletle masaya oturmayı, onunla devasa sanayi anlaşmaları yapmayı gerektiriyorsa, o masaya oturulur. Eğer sizin hayati çıkarlarınız, yıllarca “hür dünyanın lideri” olarak tapındığınız müttefikinizin karşısına dikilmeyi, onun üslerini kapatmayı ve ambargolarını göğüslemeyi gerektiriyorsa, o üsler kapatılır. Devletin ideolojisi olmaz, devletin sadece ve sadece bekası ve çıkarları olur. 1950’ler Türkiye’sinin en büyük günahı, devletin o soğuk ve hesapçı aklını, dönemin siyasi elitlerinin kendi iktidarlarını pekiştirmek için kullandıkları o sığ anti-komünist paranoyaya ve koşulsuz Amerikancılık ideolojisine kurban etmesidir. İdeoloji, siyasetçiler için kitleleri konsolide etmeye yarayan kullanışlı bir uyuşturucu olabilir, ancak dış politika yapıcıları için gözleri kör eden, gerçekliği büken ve devleti uçuruma sürükleyen en tehlikeli hastalıktır.

Bir devletin dostunu veya düşmanını ideolojilere göre belirlemesi, o devletin kendi coğrafyasının ve tarihinin getirdiği esneklikleri kendi eliyle yok etmesi demektir. Lord Palmerston’ın o meşhur, “İngiltere’nin ebedi dostları ve daimi düşmanları yoktur, sadece ebedi ve daimi çıkarları vardır” sözü, diplomasinin alfabesidir. Ancak Türkiye, Soğuk Savaş’ın o karanlık döneminde bu alfabeyi unutmuş, kendisini “Batı blokunun ebedi ve sadık bir askeri” olarak konumlandırmış, Sovyetler Birliği’ni ve hatta bağlantısız Arap ülkelerini bile “ebedi düşmanlar” kategorisine sokarak kendi hareket alanını sıfırlamıştır. İdeolojik körlüğün yarattığı bu tahribat, sadece fırsatların kaçırılmasına değil, aynı zamanda müttefikin (ABD’nin) Türkiye’yi çantada keklik görmesine yol açmıştır. Zira Amerika biliyordu ki, Ankara’daki zihniyet komünizmden öylesine irrasyonel bir şekilde korkuyordu ki, Amerika onlara ne kadar kötü davranırsa davransın, ne kadar sömürürse sömürsün, Türkiye asla yönünü değiştiremezdi. Bir pazarlık masasında, karşınızdakinin masadan kalkıp gidecek başka bir yeri olmadığını biliyorsanız, ona vereceğiniz tek şey kölelik şartlarıdır. Türkiye, kendi ideolojik saplantıları yüzünden masadan kalkma ehliyetini yitirmiş, bu yüzden de sürekli olarak feda edilebilir bir piyon muamelesi görmüştür. Çıkarların kesişim kümelerine göre hareket eden proaktif ve pragmatik bir devlet ise, hiçbir ittifaka mutlak bir sadakat yemini etmez; her ittifakı, kendi ulusal gücünü maksimize etmek için kullanılan dönemsel bir araç olarak görür. Araç işlevini yitirdiğinde veya size zarar vermeye başladığında, o aracı değiştirmek ihanet değil, devlet aklının en kutsal görevidir.

Bu teorik zeminden yola çıkarak, Türkiye’nin kronik reaktifliğinin kurumsal ve bürokratik kökenlerine inmek, meselenin sadece siyasi liderlerin vizyonsuzluğuyla açıklanamayacak kadar derin bir yapısal sorun olduğunu gösterecektir. Dış politika, sadece bir Başbakanın veya Dışişleri Bakanının iki dudağı arasından çıkan sözlerle kurgulanmaz. Proaktif diplomasi, muazzam bir kurumsal hafıza, entelektüel derinlik, güçlü istihbarat ağları, stratejik düşünce kuruluşları (think-tanks) ve devletin farklı kurumları (askeriye, istihbarat, ekonomi bürokrasisi ve hariciye) arasında kusursuz işleyen bir sinir sistemi gerektirir. Oysa asimetrik müttefiklik döneminde Türk bürokrasisi, bu sinir sistemini tamamen dumura uğratmıştır. NATO standartları adı altında dayatılan tek tip düşünce yapısı, dünyayı sadece Pentagon’un veya CIA’in hazırladığı raporlar üzerinden okuma alışkanlığı, Türk dışişleri kadrolarını kendi bağımsız istihbaratını ve analizini üretemeyen, sadece tercümanlık ve onaylayıcılık yapan bir pasifize edilmiş memur ordusuna dönüştürmüştür. Bir kurum, yıllarca sadece kendisine dikte edileni uygularsa, kriz çıktığında nasıl strateji üreteceğini unutur. Kurumsal hafıza, yerini kurumsal itaat kültürüne bırakır. İşte Johnson Mektubu kafamıza indiğinde Ankara’da yaşanan o büyük paniğin ve çaresizliğin altında, “şimdi biz kendi başımıza ne yapacağız?” sorusunun getirdiği o devasa kurumsal boşluk yatmaktadır. Kendi beyninizi yıllarca kullanmazsanız, o beyin kriz anında size sadece panik ve korku pompalar. Proaktif düşüncenin yeşerebilmesi için, devletin içinde farklı senaryoları tartışabilen, gerektiğinde müttefiklere şüpheyle yaklaşabilen, resmi ideolojinin dışına çıkarak “şeytanın avukatlığını” yapabilen otonom düşünce adacıklarına ihtiyaç vardır. Soğuk Savaş Türkiye’sinde ise bu adacıklar, anında komünistlik, vatan hainliği veya düzene isyan suçlamalarıyla dümdüz edilmiş, devlet kendi içindeki o eleştirel aklı boğarak kendi kendini kör etmiştir.

Bu noktada pragmatizmin ahlaki boyutu üzerine de bir şeyler söylemek gerekir. Genellikle halk kitleleri ve romantik aydınlar, diplomaside şövalyeliği, sadakati ve verilen sözde durmayı bir erdem olarak görürler. Oysa devletler arası ilişkilerde tek ahlaki erdem, ulusun bekasını ve refahını sağlamaktır. Bir devlet adamının, başka bir devlete karşı duyduğu şükran hissiyle kendi ulusunun menfaatlerini feda etmesi, ahlaklılık değil, açık bir vatana ihanettir. Truman Doktrini ile Türkiye’ye yardım eden Amerika’ya karşı duyulan o ezik minnettarlık duygusu, Türk siyasetçilerinin on yıllar boyunca rasyonel karar almasını engelleyen psikolojik bir pranga olmuştur. Pragmatik bir devlet, kendisine yapılan yardımı bir lütuf olarak değil, küresel güç dengesinde okyanus ötesi gücün kendi sınırlarını korumak için ödediği mecburi bir kira bedeli olarak görür. Sizi korumak için gelmezler; sizi kullanarak kendilerini korumak için gelirler. Bu acımasız denklemi kavrayamayan, karşısındaki süper güce insani özellikler, dostluk, ağabeylik gibi kavramlar yükleyen bir zihniyetin, diplomasinin o kurtlar sofrasında yem olmaktan kurtulması mümkün değildir. Çıkarların kesişim kümeleri sürekli hareket halindedir. Dün sizinle aynı doğrultuda olan bir süper güç, bugün sizin coğrafyanızı ateşe atmakta hiçbir beis görmeyebilir. Eğer siz o kesişim kümesinin dışına çıkıldığını fark edemez, hala dünkü dostluk türkülerini çığırmaya devam ederseniz, ambargolarla, silah yasaklarıyla ve küstah mektuplarla uyanmak zorunda kalırsınız.

“Bandwagoning” (Peşine takılma) teorisinin zayıf devletler açısından yarattığı en büyük illüzyon, gücün asimetrisini zamanla kanıksatmaktır. Türkiye, NATO’nun içine girdikten sonra kendi otonom gücünü artırmak, milli savunma sanayisini kurmak ve bölgesel bir cazibe merkezi olmak yerine, sadece o büyük ittifakın kalabalığı içinde kaybolmayı, sıradanlaşmayı ve görünmez olmayı seçmiştir. Oysa ittifak içinde kalarak da “Dengeleme” (Balancing) veya en azından “Soft Balancing” (Yumuşak Dengeleme) yapmak mümkündür. Gerçekten rasyonel ve proaktif bir devlet, müttefikinin sağladığı o güvenlik şemsiyesini bir nihai hedef olarak değil, kendi iç kapasitesini tahkim etmek için kullanabileceği bir “zaman kazanma” aracı olarak değerlendirir. Siz dışarıdan gelen tehditlere karşı ittifakın kalkanını kullanırken, içeride harıl harıl kendi tankınızı, kendi uçağınızı, kendi ulusal ekonominizi inşa etmelisiniz ki, yarın o kalkan geri çekildiğinde çıplak kalmayasınız. Ancak Türkiye, o kalkanın arkasına saklanmış ve uykuya dalmıştır. Kalkanı tutanın kolları yorulduğunda veya kalkanı başka yöne çevirdiğinde yaşanan o büyük infial, aslında Türkiye’nin kendi tembelliğine duyduğu öfkenin müttefike yansıtılmış halidir. Müttefikiniz sizi sattı diye kızmak hakkınızdır elbette; ancak asıl kızmanız gereken, o müttefikin sizi satabileceği ihtimaline karşı hiçbir B planı, hiçbir milli kapasite üretmemiş olan kendi vizyonsuz devlet aklınızdır.

Kriz çıkmadan strateji üretememe hastalığı, sadece Soğuk Savaş dönemiyle sınırlı kalmayan, adeta Türk siyasal kültürünün genlerine kazınmış yapısal bir defodur. Bizler, tarihi genellikle meydan muharebelerindeki kahramanlıklarla, son anda ipten dönmelerle ve uçurumun kenarında gösterilen o muazzam kurtuluş refleksleriyle anmayı seven bir milletiz. Kriz anında kenetlenmek, yokluklar içinde mucizeler yaratmak ve o kafamıza inen balyoza karşı tüm gücümüzle direnmek konusunda dünya üzerinde eşimize az rastlanır. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasındaki o milli kenetlenme, ambargolara karşı gösterilen o dik duruş bunun en güzel örnekleridir. Ancak pragmatik bir dış politika analisti olarak şunu sormak zorundayım: Neden her seferinde o mucizeyi yaratmak için uçurumun kenarına gelmeyi, o balyozu kafamıza yemeyi bekliyoruz? Neden o krizin gelmekte olduğunu on yıl önceden görüp, o krizi daha doğmadan boğacak, bizi uçurumun kenarına sürüklenmekten kurtaracak o ince, sıkıcı, sabırlı ve akılcı stratejik planlamayı yapamıyoruz? Cevap, proaktif diplomasinin gerektirdiği o uzun vadeli vizyondan, kurumsal sabırdan ve analitik soğukkanlılıktan yoksun olmamızda yatmaktadır. Kahramanlık, kriz anında ateş altında gösterilen cesarettir; ancak devlet aklı (statecraft), o krizin çıkmasını, o ateşin açılmasını önceden hesaplayıp engelleyen o sessiz, sıkıcı ama devleti ayakta tutan görünmez dehadır. Türkiye’nin kronik sorunu, kahramanlara çok fazla ihtiyaç duyması, çünkü o krizleri önleyecek kurucu ve proaktif akıllara yeterince değer vermemesidir.

Reaktif diplomasinin panzehiri, uluslararası sistemi durağan, siyah-beyaz ve değişmez bir fotoğraf karesi gibi görmek yerine; onu sürekli akan, şekil değiştiren, sayısız değişkenin her an yeni denklemler ürettiği karmaşık bir algoritma olarak kabul etmektir. Pragmatik bir devlet, dostluklara veya düşmanlıklara değil, olasılıklara yatırım yapar. Eğer Soğuk Savaş yıllarında Türkiye gerçekten proaktif bir diplomasi yürütebilseydi, 1953 Sovyet notasını aldığında bunu derhal Washington’a karşı bir kaldıraç olarak kullanır, elde edeceği ekonomik tavizlerle kendi ağır sanayisini yirmi yıl önceden kurmuş olurdu. Ortadoğu’da Arapları küstürüp Batı’nın taşeronluğunu yapmak yerine, Batı ile Arap dünyası arasında vazgeçilmez bir arabulucu rolü üstlenir, bölgesel gücünü her iki tarafa da kabul ettirirdi. Kendi topraklarındaki Amerikan üslerini, tamamen yabancıların kontrolüne bırakmak yerine, daha en başından itibaren milli egemenlik şartına bağlar, Jüpiter füzeleri gibi intihar silahlarının topraklarına yerleştirilmesine asla izin vermezdi. Bunların hiçbiri hayalperest beklentiler değildir; bunlar, o dönemde De Gaulle’ün Fransası’nın, Tito’nun Yugoslavyası’nın veya Nasır’ın Mısırı’nın kendi kapasiteleri oranında kısmen de olsa yapabildiği akılcı ve proaktif manevralardır. Türkiye’nin sorunu kapasite veya jeopolitik önem eksikliği değil; o devasa kapasiteyi yönetecek, o jeopolitik ağırlığı masada fiyatlandıracak bağımsız zihniyetten yoksun olmasıdır.

“Çıkarların kesişim kümeleri” kavramını biraz daha açmak, geleceğe dair çıkarımlarımız için de elzemdir. Matematiksel bir metafor olarak düşündüğümüzde, her devletin ulusal çıkarları birer küme oluşturur. İki devletin müttefik olabilmesi için, bu kümelerin tamamen üst üste binmesine (yani çıkarların %100 aynı olmasına) gerek yoktur; zaten dünyada böyle iki devlet mevcut değildir. İttifak, o kümelerin kesiştiği dar alanda yapılan işbirliğidir. Ancak asimetrik ilişkilerde hami devlet, kendi devasa kümesini sizin küçük kümenizin tamamen üzerine kapatmaya, sizi yutmaya çalışır. Sizin çıkarlarınızın kesişim alanının dışındaki o otonom bölgelerinizi inkar etmenizi, kendi milli davalarınızı (örneğin Kıbrıs’ı) hegemonun çıkarları uğruna yok saymanızı talep eder. Türkiye’nin on yıllar boyunca yaptığı o ölümcül hata, kendi kümesini Amerika’nın kümesinin içinde gönüllü olarak eritmesi, kesişim kümesi dışındaki kendi milli çıkarlarını savunmaktan vazgeçmesidir. Proaktif ve pragmatik bir devlet ise, o kesişim kümesini sürekli kendi lehine genişletmeye çalışırken, kesişmeyen noktalarda kendi bağımsız politikasını üretmekten çekinmez. Dahası, o kesişim alanı dışındaki ulusal çıkarlarını korumak için, başka devletlerle (örneğin Sovyetlerle, Avrupa ile, İslam dünyasıyla) yeni ve farklı kesişim kümeleri yaratır. İşte bu “çok kümeli” oyun, çok boyutlu diplomasinin ta kendisidir. Kendi çıkarlarını tek bir merkeze, tek bir müttefike bağlayan devletler, kriz anında o müttefik onları yalnız bıraktığında sıfır kümesiyle baş başa kalırlar ve paniklerler.

Bu bağlamda, ideolojilerin dış politikadaki yeri sıfır olmalıdır demek, devletin ahlaki bir duruşu olmamalıdır demek değildir. Bir devletin en yüksek ahlakı, kendi milletinin onurunu, refahını ve toprak bütünlüğünü korumaktır. Eğer sizin anti-komünist ideolojiniz, ülkenizin sömürülmesine, Kıbrıs’taki soydaşlarınızın katledilmesine göz yummanıza ve müttefikinizin sizi aşağılamasına sessiz kalmanıza neden oluyorsa, o ideoloji ahlaki bir pusula değil, zihinsel bir hastalıktır. Pragmatizm, ilkesizlik değildir; pragmatizm, ilkelerinizi hayata geçirebilmek için dogmalara saplanmadan en akılcı, en sonuç alıcı yolları bulabilme esnekliğidir. Johnson Mektubu’nun yüzümüze çarptığı o acımasız gerçeklik, aslında Türk romantizminin, o safdilliğin iflasıdır. Amerika bize bir iyilik yapmamıştı; biz kendi stratejik değerimizi ucuza satmıştık, onlar da bu ucuzluğu kullanmıştı. Ticarette kural budur; malınızı bedavaya verirseniz, kimse size onun gerçek değerini ödemez. Türkiye, Soğuk Savaş diplomasisinde elindeki o eşsiz jeopolitik malı, sırf komünizm korkusuyla ve ideolojik körlükle bedavaya devrettiği için o mektubu yemiştir. Eğer masaya zamanında resti çekebilen, “benim alternatiflerim var” diyebilen proaktif bir zihinle otursaydık, o mektup hiçbir zaman yazılamazdı.

Son tahlilde, uluslararası ilişkiler teorisinin bu acımasız kuralları, bize geçmişi ağlayarak anmak için değil, geleceği aynı ahmaklıklarla inşa etmemek için verilmiş birer reçetedir. “Bandwagoning” stratejisinin yıkıcı sonuçlarını iliklerine kadar hissetmiş bir devletin, bugün veya gelecekte bir başka küresel gücün, bir başka ittifakın veya bir başka ideolojinin peşine körü körüne takılması, tarihten hiçbir ders alınmadığının kanıtı olur. Türkiye’nin kronik reaktiflik sorunu, bugün bile dış politika yapım süreçlerinde zaman zaman nüksetme eğilimi gösteren, kriz çıkmadan masayı okuyamama ve proaktif senaryolar üretememe zafiyeti olarak karşımızda durmaktadır. Pragmatik devlet aklı, krizin çıkmasını bekleyen değil, krizin çıkacağı fay hattını tespit edip o fay hattı üzerinde sismik izolatörler inşa eden, gerektiğinde o fay hattının yönünü kendi çıkarları doğrultusunda değiştirebilen akıldır. Dostunu ve düşmanını ideolojilerin o sisli, yalan dolu retoriklerine göre değil; sınırların güvenliğine, enerji yollarının kontrolüne, ticari çıkarların maksimizasyonuna ve teknolojik bağımsızlığa göre belirleyen devletler, yeni kurulan her dünyada mutlaka kendi baş köşelerini bulurlar. İnönü’nün o efsanevi “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini bulur” resti, aslında çaresizliğin değil, işte bu proaktif ve pragmatik uyanışın teorik manifestosudur. Kendi gücüne inanan, kendi çıkarlarını dayatan ve ideolojik prangalarından kurtulmuş bir devlet için, dünyada hiçbir ittifak vazgeçilmez değildir; vazgeçilmez olan tek şey, tam, bağımsız ve otonom bir ulusal varoluştur. Teorik düzlemde yaşadığımız bu asimetrik esaret ve pratikte ödediğimiz o ağır şok faturası, Türk diplomasi geleneğinin zihnine kazınmış en paha biçilmez ders olarak, sonsuza dek bir rehber olarak kalmalıdır.


BÖLÜM 15: Sonuç ve Bugüne Dair Dersler – 21. Yüzyılda Dengeyi Bulmak

Tarih, yalnızca geçmişte yaşanmış, donmuş ve müzelere kaldırılmış olayların bir bütünü değil, aksine devletlerin genetik kodlarına işleyen, bugünkü reflekslerini belirleyen ve gelecekteki muhtemel krizlerin şifrelerini içinde barındıran devasa, yaşayan bir laboratuvardır. Bu uzun soluklu analizin başından beri adım adım, adeta bir cerrah titizliğiyle neşter vurduğumuz Soğuk Savaş dönemi Türk dış politikası, özellikle de o asimetrik uydulaşma süreci, bugünün karar alıcıları, hariciye mensupları ve stratejistleri için paha biçilemez derslerle doludur. Daha önceki evrelerde uzun uzadıya tahlil ettiğimiz o tarihi sapmalar, vizyonsuzluklar, zihinsel bariyerler ve nihayetinde o onur kırıcı krizlerle gelen acı uyanışlar, sadece bir dönemin eleştirisi olarak kalmamalıdır. Eğer tarihsel analiz, bugünün karmaşık jeopolitik denklemlerini çözmek için bize bir harita sunmuyorsa, o analiz sadece entelektüel bir nostaljiden ibaret kalır. Bu yüzden, 1953 Sovyet notasının Ankara’da yarattığı o ideolojik körlüğü, ellerindeki muazzam caydırıcılık kozunu bedavaya devreden o teslimiyetçi ruh halini ve sonrasında devlet aklının içine sürüklendiği o derin felci, yirmi birinci yüzyılın çok kutuplu, kaotik ve acımasız dünya düzenini okumak için bir mercek olarak kullanmak zorundayız. Zira isimler, aktörler, silah teknolojileri ve kriz alanları değişmiş olsa da, uluslararası ilişkilerin o buz gibi rasyonel doğası, büyük güçlerin küçükleri yutma iştahı ve devletlerin hayatta kalma mücadelesinin temel kuralları milimetrik bir şaşmazlıkla işlemeye devam etmektedir. Bugünün Türkiye’si, tıpkı 1945’lerin veya 1950’lerin o varoluşsal kavşaklarında olduğu gibi, yine devasa küresel fay hatlarının tam üzerinde, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği gibi devasa sıklet merkezleri arasında ölümcül ama bir o kadar da fırsatlarla dolu bir denge oyunu oynamaktadır. Geçmişin o acı dolu faturası, bu yeni denge oyununda bir daha aynı ahmaklıkların yapılmaması için duvara asılmış kanlı bir reçete gibidir.

Kişisel sentezimi ve bu uzun tahlilin nihai felsefesini en baştan, en çıplak haliyle ortaya koymak isterim: Türkiye’nin yirmi birinci yüzyıldaki jeopolitik kurtuluşu ve küresel bir aktör olarak varlığını sürdürebilmesinin yegane formülü, ne Batı’ya tamamen teslim olup o eski, köhnemiş uydulaşma reflekslerine geri dönmekte, ne de Batı’ya kızıp Doğu’nun, Avrasya’nın o karanlık, belirsiz ve kendi içinde sayısız hegemonik tuzak barındıran dehlizlerine savrularak yalıtılmaktadır. Kurtuluş, tamamen rasyonel, duygulardan arındırılmış, ideolojik saplantıları kapının dışında bırakan ve kendi jeopolitik konumunu tıpkı bir “tüccar pragmatizmiyle” en yüksek fiyattan satabilme becerisini merkeze alan “stratejik özerklik” (strategic autonomy) konseptinde yatmaktadır. Stratejik özerklik, dünyadan kopmak, her şeye itiraz eden mızmız bir yalnızlığa bürünmek veya herkesle aynı anda savaşmak demek değildir. Stratejik özerklik, masaya oturduğunuzda hiçbir süper gücün sizi “çantada keklik” olarak görememesi, sizin dostluğunuzu kazanmak için bedel ödemek zorunda kalması ve en önemlisi, ulusal çıkarlarınız tehlikeye düştüğünde kimseden icazet almadan kendi göbeğinizi kendiniz kesebilecek askeri, ekonomik ve teknolojik altyapıya sahip olmanız demektir. Türkiye, Soğuk Savaş’ın o ilk çeyreğinde bu özerkliği gönüllü olarak terk etmiş ve faturasını çok ağır ödemiştir. Bugün ise, geçmişin hatalarını geleceğin haritası olarak kullanmak ve o haritadaki “tehlikeli uçurum” işaretlerini doğru okumak mecburiyetindeyiz.

Yirmi birinci yüzyılın dünyası, Soğuk Savaş’ın o iki kutuplu, siyah ve beyazdan ibaret, statik dünyasından çok farklıdır. O dönemde Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında net bir ideolojik ve askeri duvar vardı; sistem sizden bir taraf seçmenizi ve o tarafta ölümüne sabit kalmanızı dayatıyordu. Oysa bugünün küresel mimarisi, akışkan ittifakların, dönemsel çıkarların, ekonomik karşılıklı bağımlılıkların (interdependence) ve “frenemy” (hem dost hem düşman) ilişkilerinin hakim olduğu çok kutuplu (multipolar) bir asimetri barındırmaktadır. Bu yeni mimaride Amerika Birleşik Devletleri hala dünyanın en büyük askeri ve finansal gücü olma özelliğini korusa da, Soğuk Savaş yıllarındaki o mutlak hegemonik iradesini kaybetmiştir. İçerideki siyasi kutuplaşmalar, Orta Doğu’daki yıpratıcı savaşların getirdiği yorgunluk ve en önemlisi Asya-Pasifik’te (Çin’in yükselişi) hissettiği o devasa sismik tehdit, Washington’ın stratejik odağını kökten değiştirmiştir. Avrupa Birliği ise, muazzam bir ekonomik entegrasyon projesi olarak doğmasına rağmen, ortak bir dış politika ve savunma mekanizması üretememiş, jeopolitik bir cüce olmaktan kurtulamamıştır. Öte yanda, tarihsel imparatorluk refleksleriyle sınırlarını yeniden kanla çizmeye çalışan, askeri olarak agresif ama ekonomik olarak son derece kırılgan ve tek boyutlu (enerjiye dayalı) bir Rusya durmaktadır. Ve tüm bu denklemi sessizce, devasa bir sermaye birikimiyle ve Kuşak Yol İnisiyatifi gibi küresel kuşatma projeleriyle altüst eden, dünyanın yeni üretim ve teknoloji merkezi Çin gerçeği karşımızdadır. İşte Türkiye’nin “tüccar pragmatizmini” konuşturacağı, otonomisini inşa edeceği pazar yeri, bu kaotik ve acımasız aktörlerin çarpıştığı alandır.

Bu yeni düzende, daha evvel derinlemesine işlediğimiz o “1953 Sovyet notası karşısındaki tutulma” vakasını bir turnusol kağıdı olarak kullanırsak, bugünün diplomatik krizlerinde nasıl davranmamız gerektiğine dair muazzam bir kılavuz elde ederiz. 1953’te karşımıza çıkan fırsat, bir süper gücün (Sovyetlerin) geri adım atmasını kullanarak diğer süper güce (Amerika’ya) karşı elimizi güçlendirme ihtimaliydi. Bugün Türkiye, Suriye sahasında, Libya’da, Doğu Akdeniz’de, Kafkasya’da ve Ukrayna krizinde sürekli olarak bu tür fırsat pencereleriyle karşılaşmaktadır. Rusya ile Amerika’nın veya Avrupa’nın çıkarlarının çatıştığı her fay hattı, aslında Türkiye için bir diplomatik kaldıraç, bir pazarlık enstrümanıdır. Ancak bu kaldıracı kullanabilmenin ilk ve en hayati şartı, taraflardan hiçbirine ideolojik veya varoluşsal bir göbek bağıyla bağlanmamaktır. Eğer Türkiye, bugün tıpkı 1950’lerde yaptığı gibi “Biz koşulsuz şartsız Batı ittifakının neferiyiz, NATO’nun her dediğini yaparız” kolaycılığına kaçarsa, Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’nin güvenlik kaygılarını (örneğin güney sınırındaki terör koridorunu) zerre kadar ciddiye almaz. Neden alsın ki? Alternatifi olmayan, masadan kalkamayacak bir devlete neden taviz verilsin? Ancak Türkiye, Batı’nın bu kayıtsızlığına karşı Rusya ile taktiksel bir işbirliğine giderek (S-400 hava savunma sistemleri alımı, Astana süreci, enerji ortaklıkları gibi hamlelerle) “Benim alternatiflerim var, güvenliğimi sağlamak için sizin onayınıza muhtaç değilim” mesajını verdiğinde, işte o zaman oyunun kuralları değişir. Bu, riskli ama kesinlikle gerekli bir otonomi inşasıdır.

Fakat burada geçmişin hataları haritamız devreye girmeli ve bizi o korkunç sarkaç etkisine karşı uyarmalıdır. Stratejik özerklik, bir hamiden kaçarken diğer bir haminin kucağına düşmek demek değildir. Batı’nın (Amerika’nın) şantajlarından ve ikiyüzlülüğünden bıkarak, tüm stratejik yumurtaları Rusya’nın veya Çin’in sepetine koymak, 1950’lerdeki “Küçük Amerika” sendromunun, yirmi birinci yüzyılda “Avrasyacı uydulaşma” olarak yeniden hortlamasından başka bir sonuç doğurmaz. Rusya’nın Suriye’de, Karadeniz’de veya Kafkaslar’da Türkiye’ye alan açması, Moskova’nın Ankara’ya duyduğu tarihsel bir sempatiden değil, tamamen NATO ittifakı içinde bir çatlak yaratma ve Türkiye’yi Batı’dan koparma pragmatizminden kaynaklanmaktadır. Tıpkı zamanında Amerika’nın bizi Sovyetlere karşı bir kalkan olarak kullanması gibi, Rusya da bizi Batı’ya karşı bir “truva atı” olarak kullanmak isteyecektir. Enerjide dışa bağımlılığımızın (doğalgaz, petrol ve şimdi nükleer enerji santralleri) büyük bir kısmının Rusya’ya endekslenmesi, tıpkı geçmişte ordumuzun lojistiğinin tamamen Amerika’ya endekslenmesi kadar büyük bir beka riskidir. Tüccar pragmatizmi, malı tek bir toptancıdan almamayı gerektirir. Tedarik zincirlerini, güvenlik alternatiflerini ve ittifak mekanizmalarını çeşitlendiremeyen bir devlet, günün sonunda o tek toptancının kaprislerine, fiyat artışlarına ve siyasi şantajlarına boyun eğmek zorunda kalır. Dolayısıyla Türkiye’nin Rusya ile kurduğu ilişki, hiçbir zaman romantik bir “yeni müttefiklik” hezeyanına dönüşmemeli; son derece hesaplı, sınırlı, şeffaf olmayan niyetlere karşı her an teyakkuzda olunan bir “çıkarların geçici kesişimi” olarak formüle edilmelidir.

Aynı tüccar pragmatizmini, yükselen dev Çin karşısında da sergilemek yirmi birinci yüzyılın en zorlu satranç oyunlarından biridir. Çin, dünyayı askeri üslerle değil, limanlarla, kredi antlaşmalarıyla, 5G altyapılarıyla ve devasa tedarik zincirleriyle kuşatmaktadır. Bugün birçok Afrika ve Asya ülkesinin, Çin’in verdiği o “şartsız” gibi görünen altyapı kredileri yüzünden nasıl devasa bir borç tuzağına düştüklerini, limanlarının ve ulusal varlıklarının nasıl Pekin yönetimine ipotek edildiğini ibretle izliyoruz. Eğer Türkiye, Batı sermayesinden dışlandığı, Avrupa ile ilişkilerin gerildiği veya ekonomik dar boğazlara girdiği dönemlerde, günü kurtarmak adına Çin’den gelecek bu “sıcak ama zehirli” sermayeye kontrolsüzce kapılarını açarsa, 1950’lerde yaşadığımız o asimetrik ekonomik bağımlılığın çok daha dijital, çok daha sessiz ve kurtulması çok daha imkansız bir versiyonuna hapsolur. Stratejik otonomi, sadece askeri değil, aynı zamanda ekonomik bir kavramdır. Dış politikanın zehirlenmemesi için, iç ekonominin üretim odaklı, kendi ayakları üzerinde durabilen, teknoloji üreten bir yapıya kavuşması şarttır. Çin ile Kuşak ve Yol projesinde işbirliği yapmak, Orta Koridor’u canlandırmak elbette Türkiye’nin transit jeopolitik rantını maksimize etmesi açısından elzemdir; ancak bu işbirliği, Türkiye’nin kendi üretim kapasitesini yok eden, sadece Çin mallarının Avrupa’ya akışını hızlandıran pasif bir gümrük kapısı rolüne indirgenmemelidir. Bizim için Çin, ne uzak bir düşman ne de kurtarıcı bir melektir; Çin, ancak ve ancak kendi teknolojik transferimizi yapabileceğimiz, ihracatımızı çeşitlendirebileceğimiz ve Batı’ya karşı masadaki pazarlık gücümüzü artıracak rasyonel bir piyasa alternatifidir.

Batı ittifakı, yani Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizin yirmi birinci yüzyıldaki yeni doğası ise, en çok geçmişin travmalarıyla hesaplaşmamız gereken alandır. Daha önceki bölümlerde şahit olduğumuz o Jüpiter füzeleri krizi, Johnson Mektubu veya Kıbrıs ambargoları, Batı’nın Türkiye’yi ne kadar kolay gözden çıkarabildiğinin tarihi vesikalarıdır. Ancak bu vesikalara bakarak “Batı bize her zaman düşmandır, NATO’dan çıkmalıyız, Avrupa’ya tamamen sırtımızı dönmeliyiz” demek, dış politikayı akılla değil, ergen bir öfkeyle yönetmek demektir. Türkiye’nin NATO üyeliği, bugün dahi en büyük stratejik çarpanlarından (strategic multiplier) biridir. İttifakın içinde olmak, Türkiye’ye sadece bir güvenlik şemsiyesi sunmaz; aynı zamanda Avrupa’nın güvenlik mimarisinde söz sahibi olma, Batı’nın karar alma mekanizmalarını içeriden bloke edebilme (veto hakkı) ve diğer küresel güçlere (Rusya ve Çin’e) karşı elinde muazzam bir Batı kartı tutma imkanı verir. Önemli olan, NATO’nun içinde kalmak ama NATO’nun piyonu olmamaktır. Fransa’nın yıllarca NATO’nun askeri kanadından çıkıp siyasi kanadında kalması, ancak yine de Batı ittifakının en önemli aktörlerinden biri olması, otonominin ittifak içinde kalarak da sağlanabileceğinin en güzel örneğidir. Türkiye’nin Batı ile ilişkisi, eski “hami-mahmi” ekseninden, tamamen eşit, işlemsel (transactional) ve karşılıklı bağımlılığa dayalı bir zemine oturtulmalıdır. Avrupa’nın güvenliği Türkiye’den geçer, Türkiye’nin ekonomik entegrasyonu da Avrupa pazarından geçer. Bu iki gerçekliği, ideolojik dayatmalara veya tek taraflı insan hakları şantajlarına kurban etmeden, tıpkı soğukkanlı bir tüccar gibi müzakere etmek devlet aklının asli görevidir. Eğer Avrupa Birliği, Türkiye’yi eşit bir ortak olarak görmeyi reddedip, sürekli olarak Türkiye’yi dışarıda tutan ama Türkiye’nin jeopolitik kalkanından bedavaya yararlanan o kibirli tavrını sürdürürse, Türkiye’nin Mülteci Anlaşması gibi, enerji koridorları gibi elindeki devasa kozları çekinmeden masaya vurması, o “yeni bir dünya kurulur” restinin bugünkü karşılığıdır.

Burada kişisel yorumumu ve sentezimi biraz daha derinlemesine felsefi bir boyuta taşımak istiyorum: Bir devletin stratejik otonomisi, sadece uluslararası arenalarda söylenen sert sözlerle, çekilen restlerle veya askeri operasyonlarla sağlanmaz. Dış politika, aslında iç politikanın ve ulusal kapasitenin uluslararası sınırları aşan gölgesinden ibarettir. 1950’lerdeki “Küçük Amerika” sendromunun ülkeyi nasıl felç ettiğini, içeride kurulamayan sanayinin dışarıda nasıl boyun eğdirdiğini görmüştük. O halde bugün stratejik otonomi iddiasında bulunan bir Türkiye’nin yapması gereken ilk ve en hayati şey, evinin içini sağlamlaştırmaktır. Ekonomik olarak sürekli dış kredi dilenen, kendi yerli parasının değerini koruyamayan, enflasyonla boğuşan ve beyin göçünü durduramayan bir ülkenin dış politikada “tüccar pragmatizmini” oynaması mümkün değildir. Cebinizde paranız yoksa, masada blöfünüzü kimse ciddiye almaz. Stratejik özerklik, ancak ve ancak güçlü bir milli teknoloji hamlesiyle, kendi savunma sanayisinin ihtiyaçlarını (hava savunma sistemlerinden, savaş uçaklarına, insansız hava araçlarından mikroçiplere kadar) kendi karşılayabilen bir endüstriyel altyapıyla mümkündür. 1970’lerde Amerikan ambargoları altında Kıbrıs’ta savaşan ordunun telsizi çalışmadığında yaşanan o acı dersler, bugün Aselsan’ların, Baykar’ların, Tai’lerin neden sadece ticari birer şirket değil, ulusal bağımsızlığın kurumsal kaleleri olduğunu çok iyi açıklamaktadır. Siz kendi İHA’nızı, kendi füzenizi ürettiğinizde, yabancı başkentlerden gelecek ambargo mektupları sizin için sadece kağıt parçasına dönüşür. Otonomi, havada uçan o milli kanatların yarattığı aerodinamik gücün ta kendisidir.

Dahası, bu otonominin sürdürülebilir olması, ancak iç toplumsal barışın ve liyakate dayalı bir devlet bürokrasisinin inşasıyla mümkündür. Soğuk Savaş yıllarında iç siyasetteki ideolojik kutuplaşmaların (sağ-sol çatışmaları, komünizm fobisi) dış politikayı nasıl felç ettiğini, Türkiye’nin enerjisini nasıl kendi içine harcattığını hatırlayalım. Bugün de birbiriyle kutuplaşmış, kurumlarına olan güveni sarsılmış, kendi içinde ortak bir “Türkiye tahayyülü” üretememiş bir toplumun, dışarıdaki o vahşi kurtlar sofrasında tek vücut olarak mücadele etmesi beklenemez. Hariciye teşkilatı, liyakatten uzaklaşarak sadece günlük siyasi söylemleri tekrar eden bir yapıya bürünmemeli; tam aksine, tıpkı o eski köklü diplomatik geleneğimizin en iyi yanlarını alarak, dünyayı okuyan, birden fazla yabancı dili anadili gibi konuşan, Rus jeopolitiğini, Çin felsefesini, Amerikan pragmatizmini derinlemesine bilen, bağımsız ve entelektüel kurmay zekalarla donatılmalıdır. Kriz çıkmadan strateji üretememe hastalığını (reaktifliği) yenmenin yegane yolu, devletin karar alma mekanizmalarını tek sesliliğin rehavetinden kurtarıp, analitik, sorgulayıcı ve öngörülü bir kurumsal aklın (proaktif) hizmetine sunmaktır.

Yirmi birinci yüzyılda dengeyi bulmak, geçmişin o dar, bölgesel vizyonunu yırtıp atarak küresel bir ufuk çizgisi çizmeyi gerektirir. Türkiye, 1950’lerde sırf Amerika’ya yaranmak için kendi coğrafyasına, Ortadoğu’ya, Asya’ya, Üçüncü Dünya’ya nasıl sırtını döndüyse ve bunun faturasını yalnızlıkla ödediyse; bugün de hiçbir bölgeyi diğerine alternatif olarak görmeme ustalığını sergilemek zorundadır. Afrika açılımı, Latin Amerika ile kurulan ilişkiler, Orta Asya’daki Türk Devletleri Teşkilatı gibi vizyoner adımlar, Türkiye’nin o eski “sadece Batı’ya bakan” tek gözlü diplomasi canavarını öldürdüğünün ve yerine 360 derece görebilen küresel bir vizyon yerleştirdiğinin en güzel işaretleridir. Sizin Afrika’da sahip olduğunuz bir dost, Somali’de kurduğunuz bir üs veya Karabağ’da sağladığınız bir denge, yarın Washington veya Brüksel ile masaya oturduğunuzda sizin “jeopolitik fiyatınızı” artıran çarpan etkileridir. Tüccar pragmatizmi tam olarak budur: Portföyünüzü ne kadar çeşitlendirirseniz, tek bir müşteriye (veya hamiye) olan bağımlılığınız o kadar azalır.

Elbette bu yolculukta romantizme, kibire veya aşırı özgüven zehirlenmesine yer yoktur. Bizler, tarihi şanlı zaferlerle dolu bir milletiz ancak devlet yönetimi hamasetle değil, devlet matematiğiyle yapılır. Ne gücümüzü küçümseyip başkalarının uydusu olmalıyız, ne de boyumuzu aşan küresel emperyal fantezilere kapılıp ülkenin kaynaklarını tüketmeliyiz. Gücünün sınırlarını bilmek, o sınırların içindeki potansiyeli maksimum seviyede realize etmenin ilk şartıdır. Biz bir Amerika, bir Çin veya bir Rusya değiliz; ancak biz, onların birbirleriyle olan küresel bilek güreşinde, o güreşin sonucunu belirleyecek, kendi eksenini kendisi kuran yegane kilit taşı, “Türkiye Ekseni”yiz. Geçmişin o acı dolu Soğuk Savaş laboratuvarından çıkardığımız en büyük ders, bu kilit taşının kendi değerini bilememesi durumunda, başkalarının duvarlarında sadece sıradan bir tuğla olarak kullanılacağı gerçeğidir.

Sözün özü, bu 15 bölümlük derin analizimizin nihai varış noktası, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi makus talihini yenme hikayesidir. 1945’te haklı bir korkuyla sığınılan o limanın, zamanla nasıl bir hapishaneye dönüştüğünü, caydırıcılığın bedavaya satılmasının nasıl bir uydulaşma yarattığını, iç siyasetin küçük hesaplarının koca bir ulusun dış politikasını nasıl zehirlediğini ve tüm bu kabustan uyanışın Kıbrıs’ın dağlarında, ambargoların karanlığında, İnönü’nün ve Ecevit’in o onurlu isyanlarında nasıl şekillendiğini gördük. Bütün bu tarihi hafıza, bugün bizim omuzlarımızda taşıdığımız en değerli zırhtır. Yirmi birinci yüzyıl, acımasızların, hızlı olanların ve kendi teknolojisini üretenlerin yüzyılıdır. Bu yeni arenada, geçmişin hayaletleriyle kavga etmeyi bırakıp, o hayaletlerin bize fısıldadığı dersleri can kulağıyla dinlemek zorundayız. Bizler, ne kimsenin ileri karakolu, ne kimsenin truva atı, ne de kimsenin ucuz kan dökücüsüyüz. Bizler, kendi medeniyet coğrafyasının kalbinde duran, çıkarlarını rasyonel bir tüccar zekasıyla savunan, gerektiğinde savaşan, gerektiğinde müzakere eden ama asla ve asla kendi onurunu, otonomisini ve bağımsızlık aşkını hiçbir süper gücün kasasına kilitlemeyen asil bir aklın temsilcileriyiz. Geçmişin hataları, bize nereye basmamamız gerektiğini gösteren kusursuz bir haritadır; şimdi o haritaya bakarak, yüzümüzü geleceğin aydınlığına dönme ve “kendi yeni dünyamızı” kendi ellerimizle kurma vaktidir. Çünkü tarih affetmez, coğrafya acımaz, devlet aklı ise asla uyumaz. Türkiye’nin yolu, bağımsızlığın, gücün ve o sarsılmaz stratejik özerkliğin yoludur.

Scroll to Top