SAHTE MİRASÇILAR: SEKÜLER MİLLİYETÇİLİĞİN ÜLKÜCÜ KÖKLERİ VE ATATÜRK’E İHANETİ


BÖLÜM 1: KOZMETİK BİR AYRILIK: ÜLKÜCÜLÜĞÜN WEB 3.0 SÜRÜMÜ

Toplumların siyasi tarihlerinde, derin yapısal krizlerin yaşandığı, ekonomik çöküşlerin demografik sarsıntılarla birleştiği ve mevcut siyasi kurumların meşruiyetini yitirdiği dönemler, her zaman kimliklerin yeniden tanımlandığı, eski aidiyetlerin şiddetle reddedilip yeni, “temiz” ve “saf” olduğu iddia edilen kurgusal siyasi kimliklerin telaşla inşa edildiği laboratuvar dönemleri olmuştur. Birey, içinde bulunduğu yıkımın faturasını taşımamak ve geçmişin kirlenmiş siyasi bagajından kurtulmak adına, zihinsel bir kaçış mekanizması geliştirerek kendi varoluşunu yepyeni bir ambalajın içine gizleme ihtiyacı duyar. Bu bağlamda, günümüz Türkiye’sinin dijital platformlarında, üniversite kampüslerinde ve anonim sosyal medya yankı odalarında giderek daha yüksek sesle, adeta histerik bir ısrarla yankılanan “Biz ülkücü değiliz, biz seküler Türkçüyüz” argümanı, siyaset sosyolojisi ve kitle psikolojisi açısından devasa, büyüleyici ve bir o kadar da tehlikeli bir illüzyonu temsil etmektedir. Bu illüzyon, sadece bir isimlendirme farkından veya masum bir kuşak çatışmasından ibaret değildir; bu, tarihsel bir siyasi hareketin, içine düştüğü meşruiyet krizinden kurtulmak için kendi derisini döküp, dijital çağın kodlarına uygun yepyeni bir deriyle ortaya çıkma çabasıdır. Ancak yılan derisini değiştirdiğinde yılan olmaktan çıkmaz; sadece yeni mevsimin şartlarına uygun, daha parlak ve avlanmaya daha müsait bir kamuflaj edinmiş olur. Yeni nesil milliyetçi gençliğin, ısrarla ve öfkeyle kendilerini geleneksel ülkücü hareketten ayırma çabası, sosyolojik bir gerçekliğe değil, derin bir psikolojik savunma mekanizmasına ve “kognitif disonans” (bilişsel çelişki) halini maskeleme telaşına dayanmaktadır.

Bu kozmetik ayrılığın temel kodlarını anlayabilmek için, öncelikle geleneksel ülkücü hareketin Türkiye siyasi tarihindeki yerini ve bugünkü gençliğin neden bu etiketten kaçarak adeta vebalı bir hastalıktan kaçar gibi uzaklaştığını soğukkanlılıkla analiz etmek gerekir. Geleneksel ülkücülük, Soğuk Savaş döneminin sert kutuplaşma ikliminde, komünizm tehlikesine karşı devlet aklı tarafından teşvik edilen, temel ideolojik omurgasını “Türk-İslam sentezi”nin oluşturduğu, paramiliter refleksleri güçlü bir hareket olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bu sentezde Türklük bedense, İslamiyet ruhtu; bu iki unsurun birbirinden ayrılması ontolojik olarak imkansız kabul edilirdi. Ancak zamanın acımasız dişlileri, özellikle son yirmi yıllık siyasi süreçte bu sentezi paramparça etmiştir. Günümüz gençliği, hayatlarının tamamını siyasal İslamcı bir iktidarın gölgesinde geçirmiş; ekonomik buhranı, liyakatsizliği, kurumsal çöküşü ve en önemlisi sığınmacı krizini bizzat “ümmetçilik” politikalarının acı bir faturası olarak tecrübe etmiştir. Dahası, geleneksel ülkücü hareketin siyasi temsilcisi olan yapının, geçmişte en ağır eleştirileri yönelttiği bu iktidar blokuyla organik, sarsılmaz ve mutlak bir ittifak kurması, gençliğin zihninde “ülkücülük” kavramını iktidarın bir alt kümesi, statükonun bir aparatçığı haline getirmiştir. Üstelik yakın zamanda gündeme gelen “terör örgütü liderine statü verilmesi” veya “meclis çağrıları” gibi devasa kırılma anlarında geleneksel milliyetçi yapıların gösterdiği tavır, gençliğin o radikal, tavizsiz ve saf milliyetçilik fantezisini yerle bir etmiştir. Hal böyleyken, ekonomik olarak ezilen, iktidarın politikalarından nefret eden, siyasal İslam’ın yarattığı toplumsal iklimde boğulan ve mülteci krizi yüzünden gelecek kaygısı çeken bir gencin, kendine “ülkücü” demesi sosyolojik ve psikolojik olarak imkansızlaşmıştır. Çünkü “ülkücü” demek, artık isyan etmek değil, statükoya biat etmek; “ülkücü” demek, siyasal İslam’ın günahlarına ortak olmak anlamına gelmektedir.

İşte tam bu ağır psikolojik sıkışmışlık anında, genç zihinler müthiş bir çıkış yolu, kusursuz bir can simidi icat etmişlerdir: “Tengrici-Seküler Türkçülük” ambalajı. Bu ambalaj, onlara hem içlerindeki o radikal, tavizsiz, dışlayıcı ve agresif milliyetçi dürtüleri doyasıya yaşama imkanı sunmuş, hem de onları iktidarın, siyasal İslam’ın ve geleneksel ülkücülüğün kirlenmiş bagajından tek hamlede azat etmiştir. Geleneksel “Türk-İslam” sentezinden “Tengrici-Seküler” ambalaja geçiş, felsefi bir aydınlanmanın veya derin bir tarihsel araştırmanın sonucu değildir; bu geçiş, tamamen reaktif, tamamen pragmatik ve tamamen kozmetik bir yer değiştirmedir. İslamiyet’in siyasal bagajı çok ağırlaştığı için, gençler Türklüğün tarihsel referans noktasını daha geriye, İslam öncesi Orta Asya steplerine, Göktürklere, Şamanizme ve Tengriciliğe doğru çekmişlerdir. Sosyal medya profillerine Göktürk alfabesiyle yazılmış kelimeler eklenmiş, kurt başlı sancaklar üniversite kampüslerinde dalgalandırılmış, şamanik ritüeller dijital bir estetik (aesthetic) unsuru olarak benimsenmiştir. Bu, Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın simulakr kavramının kusursuz bir tezahürüdür: Ortada gerçek bir tarihsel süreklilik veya felsefi bir derinlik yoktur; sadece göstergelerden, sembollerden ve imajlardan oluşan sahte bir gerçeklik, bir simülasyon vardır.

Bu yeni nesil seküler Türkçülüğün “seküler” kelimesini kullanış biçimi de evrensel, aydınlanmacı ve demokratik bir sekülerizmden tamamen uzaktır. Avrupa aydınlanmasının ürettiği sekülerizm; aklın, bilimin, insan haklarının ve bireysel özgürlüklerin dini dogmalara karşı özgürleşmesini, devletin tüm inançlara ve inançsızlıklara eşit mesafede durmasını ifade eder. Oysa bu kitlelerin kullandığı “sekülerizm” kavramı, sadece Araplara, mültecilere ve spesifik olarak siyasal İslamcılara duyulan bir nefretin kod adından ibarettir. Onların sekülerliği, özgürlükçü bir felsefe değil, reaksiyoner bir dışlama aracıdır. Eğer gerçekten evrensel anlamda seküler ve aydınlanmacı olsalardı, aynı zamanda demokrat, çoğulcu ve farklı kimliklere saygılı olmaları gerekirdi. Ancak onlar, “Arap kültürünü reddediyorum” diyerek sekülerlik madalyasını göğüslerine taktıktan hemen sonra, kendilerinden farklı düşünen bir solcuya, bir Kürt vatandaşa veya muhalif bir öğrenciye Orta Çağ yobazlığını aratmayacak bir bağnazlıkla, lince ve şiddete varan yöntemlerle saldırmakta hiçbir beis görmemektedirler. Dolayısıyla, “seküler” kelimesi burada bir siyaset felsefesini değil, sadece vitrindeki mankenin üzerine giydirilmiş yeni bir tişörtü temsil etmektedir. İçerideki manken aynıdır, mankenin üretildiği fabrika aynıdır, mankenin duruşu aynıdır; değişen tek şey, tişörtün üzerindeki yazıdır.

Siyaset sosyolojisinde ve kitle psikolojisinde, siyasi grupları, toplulukları veya ideolojik akımları tanımlarken onların kendilerine ne dediklerine, hangi sembolleri kullandıklarına veya hangi mitolojik referanslara sığındıklarına bakılmaz. Bir siyasi yapının ontolojik gerçekliği, o yapının kullandığı bayraklarda değil; ortaya koyduğu davranış paternlerinde (behavioral patterns), olaylar karşısında gösterdiği reflekslerde, şiddetle kurduğu ilişkide ve en önemlisi, içinde bulunduğu mevcut siyasi sistemin devamlılığına veya yıkılmasına sunduğu işlevde gizlidir. Karl Marx’ın ünlü tezinde belirttiği gibi, insanların ne oldukları, kendi haklarında ne düşündükleriyle değil, maddi üretim ilişkileri içindeki konumlarıyla belirlenir. Bu sosyolojik kanunu siyasal davranış bağlamına uyarlarsak; “Biz ülkücü değiliz, farklıyız” diyen bu gençlerin, geleneksel ülkücü hareketle eylemsel, psikolojik ve sistemsel olarak nasıl milimetrik bir benzerlik, hatta bir ikizlik hali içinde olduklarını tüm çıplaklığıyla görebiliriz. Sembollerin değişmesi, eylemin doğasını ve sistemin işleyişini zerre kadar değiştirmemiştir.

İlk olarak, psikolojik altyapı ve otoriter kişilik (authoritarian personality) yapılanması açısından bu iki kitle arasında hiçbir fark yoktur. Theodor Adorno’nun İkinci Dünya Savaşı sonrasında faşizmin psikolojik kökenlerini anlamak için geliştirdiği “Otoriter Kişilik” kuramı, bugün kendini seküler Türkçü olarak adlandıran kitlelerin zihin haritasını kusursuz bir şekilde açıklamaktadır. Adorno’ya göre otoriter kişilik; belirsizliğe tahammül edemeyen, dünyayı keskin bir şekilde iyi-kötü, biz-onlar, vatansever-hain olarak ikiye bölen, otoriteye boyun eğme eğilimi gösterirken kendinden zayıf olanlara karşı acımasız bir saldırganlık sergileyen bir yapıya sahiptir. Geleneksel ülkücü hareket, 1970’lerde dünyayı “vatansever milliyetçiler” ve “vatan haini komünistler” olarak ikiye bölmüştü. Ortası, grisi, nüansı yoktu. Tartışma kültürü yerine infaz ve sokak hakimiyeti kültürü vardı. Bugün “Biz ülkücü değiliz” diye bağıran yeni nesil seküler Türkçüler de dünyayı aynı otoriter şablonla okumaktadırlar. Onların dünyasında da “saf, tavizsiz, mükemmel vatanseverler” (kendileri) ve “fonlanmış, işbirlikçi, terör sevici, kripto” hainler (onlar gibi düşünmeyen herkes) vardır. Bir meseleyi sosyolojik, ekonomik veya tarihsel derinliğiyle tartışma kapasitesinden tamamen yoksundurlar. Kendilerine yöneltilen en ufak bir eleştiriyi, argüman üreterek çürütmek yerine, karşılarındaki kişiyi anında şeytanlaştırarak, dijital linç mangalarını üzerine salarak ve onu kabileden aforoz ederek yanıt verirler. Geleneksel ülkücülerin sokaklarda sopa ve silahla kurduğu o hegemonya alanını, yeni nesil seküler Türkçüler sosyal medyada iptal kültürü (cancel culture), toplu şikayetler, hedef göstermeler ve hakaret fırtınalarıyla kurmaktadır. Araçlar modernize olmuş, sokakların yerini fiber optik kablolar ve algoritmalar almış olabilir; ancak o tahammülsüzlük, o faşizan linç arzusu ve farklı bir fikre karşı duyulan o ilkel nefret, genetik bir miras gibi bozulmadan bir kuşaktan diğerine aktarılmıştır. Üç hilalin yerini kurt başlı sancağın alması, o sancağı tutan elin refleksini, o eli yöneten beynin katılığını değiştirmemiştir.

İkinci olarak, devlet ile kurulan o hastalıklı, fetişist ve koşulsuz itaat ilişkisi her iki grupta da birebir aynıdır. Geleneksel ülkücülük, devleti kutsal, yanılmaz ve ebedi bir varlık olarak görür; devletin işlediği suçları, hukuksuzlukları veya insan hakları ihlallerini “devletin ali çıkarları” kılıfı altında meşrulaştırırdı. “Devlet ebed müddet” anlayışı, iktidarların her türlü baskıcı politikasının altını dolduran en kullanışlı felsefi argümandı. Bugün iktidardan, mülteci krizinden ve ekonomiden şikayetçi olduğunu söyleyen seküler Türkçü gençlik de, iş devlet aygıtının çıplak gücüyle, polis copuyla, anayasa ihlalleriyle veya otoriter refleksleriyle yüzleşmeye geldiğinde, tıpkı eleştirdikleri o geleneksel ülkücüler gibi anında esas duruşa geçmekte, “devletimin yanındayım” nakaratına sığınmaktadır. Kendi haklarını savunan öğrencilere, doğasını koruyan köylülere, ekonomik eşitsizliğe itiraz eden işçilere veya temel anayasal haklarını talep eden farklı kimliklere karşı devletin kolluk kuvvetleri orantısız güç kullandığında; bu sözde “seküler ve modern” gençler, anında polis şiddetini alkışlayan, o eylemcileri “provokatör, anarşist, dış mihrakların maşası” ilan eden birer statüko muhafızına dönüşmektedirler. Devleti, onu yöneten hükümetten bağımsız, gökyüzünde süzülen saf bir melek gibi tahayyül etme sanrısı, bu kitlenin en büyük zihinsel uyuşturucusudur. Oysa ki devlet, ete kemiğe bürünmüş, yasaları çıkaran ve o yasaları uygulayan siyasi kadroların elindeki bir aygıttır. Hükümetin politikalarından nefret ettiğini iddia edip, hükümetin kontrolündeki devlet aygıtının şiddetini ve hukuksuzluğunu “devletçilik” adına savunmak, ülkücü zihniyetin en klasik, en bilindik paradoksudur. Yeni nesil, bu paradoksu çözmek şöyle dursun, onu çok daha agresif bir şekilde internet argosuna uyarlayarak yeniden üretmektedir. Onlar, iktidara muhalif olduklarını düşünerek kendilerini rahatlatırlar, oysa pratik eylemlerinde sadece iktidarın güvenlikçi ve otoriter politikalarının gönüllü amigo kızlığını yapmaktadırlar.

Üçüncü ve siyaset sosyolojisi açısından en hayati olan nokta, bu kitlelerin mevcut politik sistemin devamlılığına sundukları nesnel işlevdir. Bir siyasi hareketin ne olduğunu anlamak için, o hareketin eylemlerinin günün sonunda kimin değirmenine su taşıdığına bakmak yeterlidir. 1970’lerde Soğuk Savaş Türkiye’sinde, devlet içindeki kontrgerilla yapılanmaları ve egemen sınıflar, yükselen sol hareketi, işçi direnişlerini ve toplumsal uyanışı bastırmak için geleneksel ülkücü gençliği bir aparat, bir koçbaşı olarak kullanmıştır. O dönemin ülkücü gençleri, “vatanı komünist işgalden kurtarıyoruz” inancıyla, büyük bir adanmışlıkla sokağa dökülmüş, kan dökmüş ve kanlarını vermişlerdir. Ancak günün sonunda yapılan 1980 askeri darbesiyle birlikte, asıl işlevlerini tamamladıklarında, bizzat korumaya çalıştıkları o devlet tarafından hapishanelere atılmış, işkencelerden geçirilmiş ve “biz hapisteyiz ama fikirlerimiz iktidarda” diyerek o acı gerçeği, kullanılıp atılmış olma travmasını yaşamak zorunda kalmışlardır. Sistemin bekası için muhalefeti (o dönemin solunu) yok etme görevi, onlara ihale edilmiş ve onlar bu ihaleyi kanlarıyla ödemişlerdir.

Zaman makinesini günümüze, 2020’lerin dijital Türkiye’sine sardığımızda, aktörlerin isimlerinin, kullanılan platformların ve sembollerin değiştiğini, ancak o devasa ve acımasız makinenin çalışma prensibinin zerre kadar değişmediğini dehşetle görürüz. Yirmi yılı aşkın süredir iktidarda olan, ekonomik olarak tükenmiş, depremlerle sarsılmış ve halk desteği erimeye başlamış olan mevcut siyasi iktidarın (muktedirin) ayakta kalabilmesi için tek bir matematiksel şart vardır: Karşısındaki devasa muhalefet blokunun birleşmesini, ortak bir dil kurmasını ve tek bir hedef doğrultusunda yürümesini engellemek. İktidar, kendi medyasını, kendi trollerini ve kendi propaganda aygıtlarını kullanarak muhalefeti bölebilir, ancak bu artık seçmen nezdinde inandırıcılığını yitirmiş, bayatlamış bir taktiktir. İktidarın muhalefeti içeriden, adeta bir Truva atı gibi bölecek “muhalif görünümlü” bir kitleye, yeni bir aparata ihtiyacı vardır. İşte “Biz ülkücü değiliz, seküler Türkçüyüz” diyerek sahneye çıkan, ODTÜ’de kurt başlı sancak sallayan, internette muhalefeti ideolojik saflık testlerinden geçiren bu yeni nesil gençlik, iktidarın arayıp da bulamadığı o kusursuz, maliyetsiz ve gönüllü yeni nesil aparattır.

Bu gençler, kendilerini sistem karşıtı birer isyankar sanırken, aslında sistemin bağışıklık hücreleri gibi çalışmaktadırlar. Sisteme karşı gerçek bir tehdit oluşturabilecek, kitleleri birleştirebilecek herhangi bir muhalif aktör ortaya çıktığında, ilk saldırı iktidardan değil, bu “seküler Türkçü” gençlikten gelir. Muhalif aktörün geçmişi eşelenir, Kürt seçmenle kurduğu bir temas “bölücülük” ilan edilir, evrensel insan hakları vurgusu “fonlanmış liboşluk” olarak damgalanır ve muhalefet bloku kendi içine hapsedilir. Tıpkı 70’lerde ülkücülerin sokağı terörize ederek solun kitleselleşmesini engellemesi gibi, bugün de seküler Türkçüler dijital alanı terörize ederek, linç kampanyaları düzenleyerek ve kaba milliyetçiliği bir şantaj aracı olarak kullanarak muhalefetin kucaklayıcı, kapsayıcı ve iktidar alternatifi bir blok oluşturmasını engellemektedirler. Bu işlevi yerine getirirken, tıpkı geçmişteki ağabeyleri gibi onlar da “vatanı iç düşmanlardan kurtardıklarına” samimiyetle inanmaktadırlar. Onların bu samimi inancı, manipülasyonun kusursuzluğunu gösterir. Çünkü en sadık hizmetkar, efendisine hizmet ettiğini bilmeyen, kendi özgür iradesiyle savaştığını zanneden hizmetkardır. İktidar, bu gençlerin kendisine oy vermemesini, sosyal medyada zaman zaman hükümeti eleştirmesini hiç dert etmez. Çünkü iktidar bilir ki; muhalefetin kendi içindeki bir konser tartışmasını ulusal güvenlik krizine çeviren, muhalefet partilerini birbirine düşüren ve sandığa gitme motivasyonunu “ikisi de aynı” safsatasıyla yok eden bu kitle, günün sonunda oylar sayılıp sandıklar açıldığında mevcut statükonun en büyük güvencesi olmaya devam edecektir. Ülkücülüğün Web 3.0 sürümü tam olarak budur: Fiziksel şiddetin yerini dijital linçin, ocakların yerini Discord sunucularının aldığı, ancak statükoyu koruma ve muhalefeti parçalama misyonunun eksiksiz bir şekilde yerine getirildiği o pürüzsüz devamlılık hali.

Kozmetik ayrılığın bir diğer boyutu da tarihsel yön duygusunun kaybı ve estetik bir illüzyonun siyaset zannedilmesidir. Gerçek bir siyasi ideoloji, tutarlı bir toplum projesi, bir ekonomi politiği ve geleceğe dair somut bir vizyon sunar. Geleneksel ülkücülük, ne kadar eleştirirsek eleştirelim, kendi içinde tutarlı bir Türk-İslam sentezi vizyonuna sahipti. Yeni nesil seküler Türkçülüğün ise kendi ayakları üzerinde duran, tutarlı bir gelecek vizyonu yoktur; onların tüm varoluşu, reddettikleri şeyler üzerinden tanımlanır. Siyasal İslam’ı reddederler, mültecileri reddederler, Kürt siyasi hareketini reddederler, solcuları reddederler. Sürekli bir “anti” olma hali içindedirler. Geleceğe dair sunabildikleri tek vizyon, geçmişin mitolojik figürlerine, bozkurtlara, Orhun Yazıtlarına ve Şaman davullarına sığınmaktan ibarettir. Bu, siyaset bilimi literatüründe “regresif nostalji” (geriletici özlem) olarak adlandırılır. İçinde yaşadıkları bugünün gerçekliği o kadar ağır, o kadar kriz dolu ve o kadar başa çıkılmazdır ki; zihin, henüz hiçbir sorunun, hiçbir modern devlet probleminin, hiçbir ekonomik enflasyonun olmadığı o yarı kurgusal, yarı destansı antik geçmişe kaçarak rahatlar. Kampüste kurt başlı sancak açmak, aslında o gencin modern dünyanın karmaşık sorunları karşısında hissettiği çaresizliğin bir dışavurumudur. “Ekonomiyi nasıl düzelteceğimizi, adaleti nasıl tesis edeceğimizi bilmiyoruz ama bakın, biz Orta Asya’dan gelen o kudretli savaşçıların torunlarıyız, o sancağı salladığımızda tüm bu modern problemler yok olacak” şeklindeki o çocuksu hezeyanın ta kendisidir. Bu estetik fetişizm, düşüncenin yerini görselliğin, analizin yerini hamasetin alması demektir.

Bu bağlamda, “Biz ülkücü değiliz” itirazı, aslında bireyin kendi vicdanını rahatlatmak için uydurduğu, rasyonalize edilmiş bir yalandan başka bir şey değildir. Bu yalan, onların kendilerini modern, aydınlanmış ve çağdaş hissetmelerine olanak tanır. Bir gencin, 1970’lerin paramiliter jargonunu, 1930’ların Avrupa’sını kasıp kavuran o dışlayıcı faşizan retoriği alıp; üzerine biraz internet argosu, biraz anime/oyun kültürü estetiği ve biraz da “Tengri biz menen” sloganı ekleyerek yepyeni ve kusursuz bir siyasi ideoloji yarattığını düşünmesi, çağımızın en büyük entelektüel trajedilerinden biridir. Onlar, eski şarabı yeni şişelere koymuşlar ve bu yeni şişenin şekline bakarak sarhoşluklarının doğasının değiştiğine inanmışlardır. Oysa şarap aynı şaraptır; otoriteye tapınma, farklılıklara nefret, şiddete meyil ve nihayetinde statükonun değirmenine su taşıma şarabı. Sosyoloji, o şişenin üzerindeki şatafatlı “Seküler Türkçü” etiketine değil; o şişeden içenlerin sokakta, kampüste ve sandıkta nasıl yalpaladıklarına, kimlere saldırdıklarına ve günün sonunda kimin sarayını ayakta tuttuklarına bakar. Ve sosyolojinin o soğuk, acımasız merceği altında görünen tek gerçek şudur: Bugün ODTÜ’de kurt başlı sancak sallayarak, muhalif öğrencilere veya sanatçılara saldırarak vatanı kurtardığını sanan kitle; isimleri, platformları ve ambalajları ne olursa olsun, Türkiye’nin o bitmek bilmeyen otoriter devlet geleneğinin ve geleneksel sağcılığının kendi kendini güncellemiş, dijital çağa adapte olmuş ve görevine kaldığı yerden devam eden yeni nesil versiyonundan, yani Ülkücülüğün Web 3.0 sürümünden başka hiçbir şey değildir. Bu kozmetik ayrılık, sadece onların kendi kendilerini kandırdıkları bir aynadan ibarettir; ayna kırıldığında arkasında belirecek olan yüz, on yıllardır bu ülkenin aydınlık geleceğini boğan o aynı tanıdık, tahammülsüz ve otoriter yüz olacaktır.


BÖLÜM 2: OTORİTER KİŞİLİĞİN SÜREKLİLİĞİ VE BİLİŞSEL KÖRLÜK

İnsanlık tarihinin en karanlık sayfaları, yalnızca diktatörlerin kişisel ihtiraslarıyla veya orduların kaba gücüyle değil, o diktatörlükleri meşrulaştıran, o kaba güce gönüllü olarak boyun eğen ve kendi zincirlerini birer onur madalyası gibi taşıyan kitlelerin psikolojik teslimiyetiyle yazılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın o dehşet verici yıkımının ardından, Avrupa’nın aydınlanmacı geleneğinden gelen düşünürler şu korkunç soruyla yüzleşmek zorunda kalmışlardı: Nasıl oldu da, Beethoven’ı, Kant’ı, Goethe’yi yetiştiren bir toplum, milyonlarca insanı gaz odalarına gönderen bir barbarlığa bu kadar büyük bir coşkuyla ve rızayla ortak olabildi? Bu sorunun peşine düşen Frankfurt Okulu düşünürleri, sorunun kaynağının sadece ekonomik krizler veya siyasi manipülasyonlar olmadığını, meselenin doğrudan doğruya modern insanın psikolojik yapısında gizli olduğunu keşfettiler. Erich Fromm’un “Özgürlükten Kaçış” ve Theodor W. Adorno’nun “Otoriter Kişilik” eserlerinde eşsiz bir berraklıkla ortaya konan bu teşhis, bugün Türkiye’de, dijital çağın o soğuk ve yalıtılmış ekranları ardında kendilerine “seküler milliyetçi” diyen yeni neslin zihin haritasını anlamak için elimizdeki en güçlü felsefi ve sosyolojik anahtardır. Fromm, modern insanın kazandığı bireysel özgürlüğün, ona aynı zamanda devasa bir yalnızlık, belirsizlik ve varoluşsal bir dehşet getirdiğini savunur. Bu yalnızlık ve belirsizlik yükünü taşıyamayan birey, özgürlüğünden feragat ederek kendini daha büyük, daha güçlü ve mutlak bir bütünün (liderin, devletin, ırkın veya ideolojinin) içinde eritmeyi, böylece o ezici sorumluluktan kurtulmayı seçer. Adorno ise bu kaçışın yarattığı psikolojik yapıyı “otoriter kişilik” olarak tanımlar ve bu kişiliğin temel özelliklerini; otoriteye körü körüne itaat, kendi grubundan olmayanlara karşı acımasız bir saldırganlık, karmaşık düşüncelerden ve içsel hesaplaşmalardan kaçış (anti-intrasepsiyon) ve dünyayı katı, değişmez, siyah-beyaz stereotiplerle algılama olarak sıralar. İşte yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, Türkiye’nin kampüslerinde, meydanlarında ve her şeyden önemlisi sosyal medyanın o dipsiz dehlizlerinde tanık olduğumuz bu reaksiyoner gençlik dalgası, Adorno ve Fromm’un yetmiş yıl önce laboratuvar ortamında analiz ettiği o otoriter kişiliğin, dijital algoritmalarla güncellenmiş, mükemmelleştirilmiş ve çok daha tehlikeli hale gelmiş bir reenkarnasyonundan başka bir şey değildir.

Bu yeni nesil otoriterleşmenin en büyük paradoksu, daha evvel de değindiğimiz o kozmetik “sekülerlik” iddiasında yatmaktadır. Kendilerini geleneksel sağın ve siyasal İslam’ın o ağır, köhne ve baskıcı mirasından kopardıklarını, yepyeni ve özgür bir zihin inşa ettiklerini iddia eden bu gençler, aslında geleneksel sağın o en zehirli, en faşizan ve en anti-demokratik çekirdeğini kendi ruhlarının tam merkezine, adeta sarsılmaz bir genetik miras gibi kopyalamışlardır. Otoriterlik, sadece dinsel dogmalarla veya belirli bir siyasi parti üyeliğiyle sınırlı bir kavram değildir; otoriterlik, dünyayı ve ötekini algılama biçimidir. Bir gencin, namaz kılıp kılmaması, cuma hutbelerine gidip gitmemesi veya şaman davulları eşliğinde Tengri’ye yakarması, onun otoriter kişilik yapısını değiştirmez. Eğer o genç, kendisinden farklı düşünen bir öğrencinin üniversite şenliğinde var olmasından rahatsızlık duyuyor, o öğrencinin kimliğini veya söylemini bir “güvenlik tehdidi” olarak kodluyor ve onu susturmak için kaba kuvvete, dijital lince veya devletin baskı aygıtlarına başvurmayı meşru görüyorsa, o genç kelimenin tam anlamıyla otoriter bir zihnin esiridir. Geleneksel sağın yıllar boyunca komünizm tehlikesi, bölünme paranoyası ve ahlaki yozlaşma argümanlarıyla ürettiği o tahammülsüz, tek tipçi ve çoğulculuk düşmanı kültür; bugün bu “seküler” gençliğin dilinde, mülteci nefreti, solcu düşmanlığı, sahte beka krizleri ve ideolojik saflık hezeyanları olarak yeniden dirilmiştir. Dinin yerini etnik kökenin veya soyut bir devlet tapıncının alması, o dogmatik yapının sertliğini bir milim bile esnetmemiş, aksine onu çok daha agresif, dışlayıcı ve modern dünyanın evrensel insan hakları değerlerinden tamamen kopuk bir hale getirmiştir. Bu bağlamda, bu kitlelerin demokrasiye, çok sesliliğe ve farklılıklara olan tahammülsüzlüğü, sonradan öğrenilmiş bir tepki değil; Türkiye sağının on yıllardır genlerine işlenmiş olan o “tekçi” (monolitik) devlet ve toplum anlayışının, dijital mutasyona uğramış en saf ve en tehlikeli halidir.

Adorno’nun otoriter kişilik ölçeğinde belirttiği özelliklerin bu kitle üzerindeki yansımalarını daha da derinlemesine incelediğimizde, karşımıza çıkan manzara gerçekten de psikolojik bir gerilemenin, bir nevi zihinsel regresyonun klinik tablosudur. Otoriter boyun eğme (authoritarian submission), bu gençliğin o sözde isyankar maskesinin ardındaki en baskın karakteristiğidir. İsyan ettiklerini, sistemi eleştirdiklerini iddia ederlerken bile, aslında sığındıkları yer her zaman o eleştirdikleri sistemin en karanlık dehlizlerinden çıkan mutlak bir otorite figürü veya o figürün temsil ettiği soyut “devlet aklı”dır. Düşünce üretmenin, bağımsız bir birey olarak doğruyu ve yanlışı kendi akıl süzgecinden geçirmenin getirdiği o ağır yükten kaçmak için, sürekli olarak birilerine biat etme ihtiyacı hissederler. Bu biat edilen figür, bazen bir siyasi parti lideri, bazen geçmişten çekip çıkarılmış ve içi kendi fantezileriyle doldurulmuş bir tarihi şahsiyet, çoğu zaman ise yurt dışından yayın yapan, yüzü maskeli, kendilerine neye öfkelenmeleri gerektiğini dikte eden o dijital komutanlardır. Bu boyun eğme hali o kadar içselleştirilmiştir ki, biat ettikleri otoritenin en akıl dışı, en çelişkili veya en adaletsiz söylemlerini bile sorgulamadan kabul eder, o söylemleri savunmak için kendi akranlarıyla kanlı bıçaklı bir savaşa girişirler. Otoritenin onlara sunduğu o basit, sindirilmiş ve paketlenmiş “hakikatler”, onların dünyadaki varoluşsal belirsizliklerine karşı kullandıkları birer uyuşturucu hap gibidir. Onlar otoriteye boyun eğdikçe, otorite de onlara kendilerini güvende, haklı ve üstün bir gruba ait hissetme imtiyazı verir. Bu karşılıklı asalak ilişki, bireyin akli melekelerini, vicdanını ve empati duygusunu yavaş yavaş, ama geri döndürülemez bir şekilde çürütür.

Bu boyun eğme halinin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan otoriter saldırganlık (authoritarian aggression) ise, bu çürümenin dışa vurumudur. Otoriter kişilik, kendi içindeki zayıflığı, korkuyu ve sisteme karşı gösteremediği o asıl isyanı, kendisinden daha zayıf, daha marjinal veya toplumun genel kabullerinin dışında kalan “ötekilere” yöneltmek zorundadır. Adorno, otoriter bireyin, otoritenin onayladığı kurallara uymayanları cezalandırma ve yok etme arzusuyla yanıp tutuştuğunu söyler. Bugün ODTÜ kampüslerinde veya sosyal medyanın sanal meydanlarında tanık olduğumuz o orantısız, köpüren ve irrasyonel öfke patlamalarının temelinde bu saldırganlık dürtüsü yatar. Bu gençler için, kendileri gibi giyinmeyen, kendileri gibi düşünmeyen, farklı bir ideolojik sembol taşıyan veya farklı bir etnik kökenden geldiği için farklı bir kültürel duyarlılık sergileyen herkes, sadece bir “muhalif” değil, yok edilmesi, susturulması ve o alandan sürülmesi gereken ontolojik bir düşmandır. O düşmanı lince uğratmak, onun konserini iptal ettirmek, onun açtığı bayrağa fiziksel şiddetle karşılık vermek, onlara kendi içlerindeki o ezilmişliği ve acziyeti unutturan bir çeşit psikolojik tatmin sağlar. Bu saldırganlığın hedefleri de çok özenle seçilmiştir; asla kendilerini ezecek, onlara gerçek bir bedel ödetecek olan muktedirlere veya devletin silahlı aygıtlarına değil, her zaman savunmasızlara, azınlıklara veya hukuk sisteminin zaten ötekileştirdiği kesimlere yönelirler. Bu, korkaklığın en ilkel ve en vahşi formudur. Kendisini vatanın savunucusu olarak konumlandıran, ancak vatanı sömürenlere karşı tek bir söz söyleyemeyip, o vatanın içinde barışçıl bir şekilde var olmaya çalışan farklılıklara karşı kükreyen bu zihniyet, faşizmin tarih boyunca kullandığı o kullanışlı paramiliter ruh halinin ta kendisidir.

Bilişsel körlük dediğimiz olgu, işte tam bu otoriter saldırganlığın ve boyun eğmenin yarattığı o zihinsel daralmanın kaçınılmaz sonucudur. İnsan beyni, karmaşıklığı, belirsizliği ve gri alanları yönetmek için muazzam bir enerji harcar. Demokrasi, çok seslilik ve empati, bireyden sürekli olarak bu zihinsel enerjiyi harcamasını, karşısındakini anlamasını, kendi doğrularını sorgulamasını ve “belki de o haklıdır” ihtimaline açık kapı bırakmasını talep eder. Ancak otoriter kişilik, bu bilişsel yorgunluğa tahammül edemez. Onun dünyası, ancak ve ancak mutlak sınırlarla, keskin hatlarla ve siyah-beyaz renklerle çizilmişse katlanılabilir bir yerdir. Bu sığ zihniyetin değişmeyen anatomisinde, dünyadaki bütün olaylar, bütün ekonomik krizler, bütün sosyolojik çatışmalar tek bir basit denkleme indirgenir: “Hainler ve Vatanseverler.” Eğer bir kişi enflasyondan, yoksulluktan veya eğitim sisteminin çöküşünden şikayet ediyorsa ve bu şikayetlerini otoritenin onaylamadığı bir dille veya sembolle yapıyorsa, o kişi otomatik olarak “hain” kategorisine yerleştirilir. Eğer bir başka kişi, liyakatsizliği savunuyor, hırsızlığı meşrulaştırıyor ama elinde bir devlet sembolü, bir bayrak veya bir sancak tutuyorsa, o kişi ne kadar yozlaşmış olursa olsun “vatansever” kategorisinde korunmaya alınır. Bu ikili kodlama sistemi, düşünce üretmenin, analiz yapmanın ve gerçeği aramanın önündeki en kalın duvarı örer. İnsanlar “hain-vatansever” matrisine hapsolduklarında, artık liyakat, adalet, ekonomi politikası veya insan hakları gibi kavramların hiçbir önemi kalmaz. Tek önemli olan, kimin hangi kabileye ait olduğudur. Bu kabileci bilişsel körlük, bir toplumun kendi sorunlarını teşhis etme ve çözme yeteneğini tamamen felç eder. Hastalığın kaynağını aramak yerine, ateşi çıktığı için sayıklayan hastayı “bize ihanet ediyor” diye dövmeye başlayan bir doktorun deliğinden hiçbir farkı yoktur bu durumun.

Şahsi fikrimce, bu bilişsel körlüğün ve siyah-beyaz dünya algısının en yıkıcı tarafı, gençliğin mizah, ironi ve estetik algısını da tamamen çürütmüş olmasıdır. Otoriter kişilik (yine Adorno’nun anti-intrasepsiyon kavramıyla açıkladığı üzere), içsel derinliğe, sanata, felsefeye ve karmaşık insani duygulara karşı derin bir güvensizlik, hatta nefret duyar. İnce bir mizah, çok katmanlı bir sanatsal üretim veya derinlikli bir edebi metin, onun o katı, köşeli ve sığ dünyasını tehdit eder. Bu yüzden bu kitlelerin mizahı da her zaman kaba, saldırgan, ötekileştirici ve alaycı (cynical) olmak zorundadır. Karşılarındaki bir insanın fiziksel özellikleriyle, acılarıyla veya kimliğiyle dalga geçmeyi “kara mizah” zannederler. Kendi kabilelerinin dışındaki herkesi karikatürize ederler, onları insanlıktan çıkaracak etiketlerle (ki bu etiketlerin işlevini önceki yazılarda detaylıca işlemiştik) donatırlar. Empatinin zayıflık, acımasızlığın ise zeka belirtisi sayıldığı bu dijital distopyada, bir başkasının acısına, uğradığı haksızlığa veya maruz kaldığı şiddete gülmek, otoriter kişiliğin kendini en güvende hissettiği o hastalıklı onaylanma ayinlerinden biridir. Sanatı sadece hamasetten, edebiyatı sadece marşlardan, düşünceyi ise sadece sloganlardan ibaret gören bu zihniyetin, dünyayı değiştirecek, yeni bir medeniyet tasavvuru ortaya koyacak veya ülkeyi o karanlık çukurdan çıkaracak bir yaratıcılığa sahip olması ontolojik olarak imkansızdır. Onlar sadece var olan çürümüşlüğü kendi üsluplarıyla yeniden üretirler.

Bu otoriter ve bilişsel olarak körleşmiş zihin yapısı, farklılıklara olan tahammülsüzlüğünü genellikle bir “vatan müdafaası” kılıfı altında rasyonalize etmeye çalışır. “Biz demokrasiye karşı değiliz, sadece vatanın bölünmesine karşıyız” argümanı, bu kitlelerin en sık başvurduğu savunma mekanizmasıdır. Ancak onların “bölünme” kavramından anladıkları şey, toprağın fiziki olarak bölünmesi değil, toplumun tek tipçi ve homojen yapısının bozulmasıdır. Onların kafasındaki ideal vatan, herkesin aynı şekilde düşündüğü, aynı sembollere selam durduğu, aynı liderleri kutsadığı ve hiçbir çatlak sesin çıkmadığı devasa bir askeri kışladır. Bu askeri kışla fantezisi, aslında faşizmin en saf, en ilksel hülyasıdır. Çok kültürlülük, farklı inançların yan yana yaşayabilmesi, bir üniversite kampüsünde birden fazla ideolojinin özgürce kendini ifade edebilmesi, bu kışla zihniyetini dehşete düşürür. Çünkü çok seslilik, otoriter kişiliğin en büyük kabusudur; sesler çoğaldıkça, onun o mutlak, basit ve ezberlenmiş hakikatleri sarsılmaya başlar. Bu yüzden, ODTÜ’de veya herhangi bir kamusal alanda, kendi kışla kurallarına uymayan bir etkinlik, bir konser veya bir yürüyüş gördüklerinde anında bir varoluşsal panik (existential panic) yaşarlar. Bu panik, onları saldırganlaştırır. “Bu bayraklar burada açılamaz”, “Bu şarkılar burada söylenemez”, “Bunlar bu ülkenin ekmeğini yiyip ihanet ediyorlar” çığlıkları, aslında vatanın değil, kendi dar, sığ ve kırılgan zihin dünyalarının korunması için atılan imdat çığlıklarıdır. Onlar farklılıklara tahammül edemezler, çünkü bir farklılığı anlamaya, onu tolere etmeye çalıştıkları an, kendi otoriter zırhlarının çatlayacağını, o güvendikleri siyah-beyaz dünyanın griye dönüşerek onları o büyük, o başa çıkılmaz belirsizliğin içine çekeceğini bilinçaltı düzeyde çok iyi bilirler.

Demokrasi, tam da bu otoriter kışla zihniyetinin antitezidir. Demokrasi, rahatsız edici seslere, marjinal fikirlere, sizinle taban tabana zıt olan inançlara tahammül etme sanatıdır. Demokrasi, çatışmaları fiziksel şiddetle, linçle veya devletin sopasıyla değil; müzakereyle, tartışmayla ve sandıkla çözme erdemidir. Ancak yeni nesil seküler milliyetçilerin en büyük yanılgısı, kendilerini demokrat sanırken, aslında demokrasinin temel ilkelerine savaş açmış olmalarıdır. Onlar için demokrasi, sadece kendileri gibi düşünenlerin konuşma hakkına sahip olduğu, kendi kutsallarının asla sorgulanamayacağı bir çoğunluk diktatörlüğüdür. Eğer bir grup, onların kutsal saydığı bir sembolü eleştiriyor veya o sembole saygı duymadığını ifade ediyorsa, bu gençler için o grubun demokratik hakları anında iptal edilmelidir. Bu durum, on yıllardır “devletin bölünmez bütünlüğü” adı altında her türlü sivil inisiyatifi, sendikal hareketi veya muhalif sesi ezen geleneksel sağcı devlet geleneğinin, bugün bu gençlerin zihninde adeta bir virüs gibi yaşamaya devam ettiğinin en kesin kanıtıdır. Geçmişte ağabeyleri “Komünistler moskof uşağıdır, asılmalıdır” diyerek demokrasiyi katletmişti; bugün onlar “Bunlar fonlu teröristlerdir, üniversitelerden ve ülkeden kovulmalıdır” diyerek aynı cinayeti işlemektedirler. Yöntem aynı, tahammülsüzlük aynı, argümanların kofluğu aynıdır. Ortada değişen tek şey, hedeflerin isimleri ve bu infazların gerçekleştirildiği mecraların dijitalleşmiş olmasıdır.

Bu genetik aktarımın, otoriterliğin bu kesintisiz sürekliliğinin sosyolojik nedenlerini ararken, Türkiye’nin eğitim sistemine, aile yapısına ve devletle birey arasındaki o hastalıklı ilişki ağlarına bakmak zorundayız. Sorgulamayan, itaat eden, ezberleyen ve farklı düşüneni dışlayan bir eğitim sisteminin tezgahından geçmiş, otoriter baba figürlerinin gölgesinde büyümüş ve devleti her zaman şefkatli bir koruyucu değil, korkutucu ve cezalandırıcı bir ceberrut olarak tanımış bir neslin; birdenbire, sadece ellerinde akıllı telefonlar var diye demokrat, özgürlükçü ve aydınlanmacı olmasını beklemek sosyolojik bir safdilliktir. Teknoloji, zihniyeti değiştirmez; teknoloji sadece o zihniyetin kendini ifade etme hızını ve yıkım kapasitesini artırır. Yeni nesil, teknolojiyi kullanarak dünyadaki tüm felsefi, edebi ve demokratik birikime ulaşma şansına sahipken, onlar kendi kültürel ve psikolojik kodlarının esiri olarak bu teknolojiyi sadece kendi kabilelerini büyütmek, kendi nefretlerini kusmak ve kendi otoritelerini pekiştirmek için kullanmayı seçmişlerdir. Otoriter kişilik, bilgiye açık değildir; o sadece kendi önyargılarını doğrulayacak verileri cımbızlayarak alır, geri kalan tüm hakikati reddeder (confirmation bias). Algoritmalar da tam olarak bu zaafı beslemek üzere tasarlandığından, bu gençlerin o siyah-beyaz dünyadan kendi çabalarıyla çıkmaları neredeyse imkansız hale gelmiştir. Onlar, her gün kendi öfkelerini haklı çıkaran, kendi düşmanlıklarını meşrulaştıran ve onlara “siz en uyanık, en vatansever nesilsiniz” yalanını fısıldayan bir aynalar evine hapsedilmişlerdir.

Bu bilişsel körlük ve otoriter süreklilik, toplumun ortak bir gelecek tahayyülü kurmasının önündeki en büyük engeldir. Bir toplum, sorunlarını ancak ve ancak o sorunların varlığını açıkça konuşabildiği, farklı kesimlerin birbirini dinleyebildiği ve “hain” damgası yemeden çözüm önerileri sunabildiği bir iklimde aşabilir. Ancak bu dijital milliyetçi otoriterlik, konuşmayı, dinlemeyi ve çözüm üretmeyi vatana ihanetle eşdeğer gördüğü için, toplumu sürekli bir kriz ve çatışma halinde tutmaya hizmet eder. Onlar, sorunların çözülmesini değil, o sorunlar üzerinden kendi kahramanlık mitlerini yaşatmayı isterler. Eğer bir gün gerçekten terör biterse, eğer bir gün mülteci sorunu rasyonel politikalarla çözülürse, eğer bir gün ekonomik refah sağlanırsa; bu otoriter kişiliğin varoluş sebebi ortadan kalkar. Onların kimliği, düşmanlarının varlığına ve o düşmanlara duydukları nefrete o kadar sıkı sıkıya bağlıdır ki, barışçıl ve huzurlu bir toplum fikri onları dehşete düşürür. Bu yüzden, ne zaman toplumda bir normalleşme, bir diyalog veya bir uzlaşma ihtimali belirse, bu kitleler anında o ihtimali sabote etmek, o uzlaşma köprülerini havaya uçurmak için seferber olurlar. Kendilerine biçtikleri o “tavizsiz vatansever” rolünü oynayabilmek için, vatanın sürekli olarak bir tehlike altında olması, sürekli olarak birilerinin ihanet içinde olması gerekmektedir. Kendi psikolojik tatminleri için, yaşadıkları ülkeyi sonsuz bir paranoyanın ve sonsuz bir iç savaş provasının içine hapsetmekten çekinmezler.

İşte Erich Fromm’un özgürlükten kaçış olarak adlandırdığı o devasa felaketin, Türkiye’nin yeni yüzyılındaki tezahürü tam olarak budur. Özgürlük, bireye kendi kararlarını alma, o kararların sorumluluğunu taşıma ve başkalarının da aynı özgürlüğe sahip olduğunu kabul etme zorunluluğunu yükler. Bu ağırlığı taşıyamayan, kendi bireyselliğini inşa edememiş, ekonomik ve sosyal olarak geleceksiz bırakılmış bu gençlik, çareyi otoritenin o sıcak, konforlu ve düşünmeyi gerektirmeyen kucağına kaçmakta bulmuştur. Kendi hayatlarının kontrolünü ellerine alamadıkları için, başkalarının hayatları, düşünceleri ve özgürlükleri üzerinde tahakküm kurarak sahte bir kontrol hissi yaşamak isterler. Üniversite şenliğinde açılan bir bayrağa, atılan bir slogana, okunan bir şarkıya karşı gösterdikleri o histerik reaksiyon, aslında kendi kayıp hayatlarına, kendi eylemsizliklerine ve kendi çaresizliklerine karşı duydukları o derin ve bastırılmış öfkenin patlamasıdır. Kendilerine dayatılan o otoriter ve tek tipçi kimliği o kadar içselleştirmişlerdir ki, kendi gardiyanlarına aşık olan mahkumlar misali, kendi hücrelerinin duvarlarını daha da kalınlaştırmak, o hücreye girmek istemeyenleri de zorla o karanlığa çekmek için var güçleriyle çalışırlar.

Tüm bu süreçlerin sonunda ortaya çıkan tablo, “aydınlanmış” veya “sistemi değiştirecek” bir neslin değil; geçmişin o karanlık, ezberci, tahammülsüz ve otoriter hayaletlerinin, yeni teknolojik bedenler bularak aramızda dolaşmaya devam ettiğinin acı bir kanıtıdır. İsimleri, sloganları, sembolleri veya sosyal medya profilleri değişmiş olabilir; ancak ruhlarındaki o karanlık otorite tapıncı, o ötekini yok etme arzusu ve o siyah-beyaz dünyanın ilkel konforu, geleneksel sağdan dijital milliyetçiliğe kesintisiz, sarsılmaz ve mükemmel bir genetik miras olarak aktarılmıştır. Bilişsel körlükleri öylesine derindir ki, inşa ettikleri o kabileci duvarların, aslında kendi özgürlüklerini, kendi geleceklerini ve kendi ülkelerini boğan birer mezar taşı olduğunun farkında bile değillerdir. Tarihin o vicdansız mahkemesi kurulduğunda, onları vatanseverlikleriyle değil, kendi korkularını vatanseverlik diye pazarlayarak, o çok sevdiklerini iddia ettikleri ülkenin demokratik, aydınlık ve çoğulcu geleceğini kendi elleriyle nasıl boğduklarıyla yargılayacaktır. Çünkü otoriterliğin en büyük suçu, sadece bedeni esir alması değil; aklı, vicdanı ve insanı insan yapan o karmaşık ve güzel renkleri tamamen yok ederek, geriye sadece nefretle beslenen karanlık bir silüet bırakmasıdır. Ve bu nesil, o silüetin gölgesinde, aydınlıktan kaçmanın en trajik ve en modern hikayesini yazmaya devam etmektedir.


BÖLÜM 3: SİSTEMİN “YENİ KULLANIŞLI APARAT”LARI: 1970’LERDEN 2020’LERE

Siyaset tarihinin en acımasız, en soğuk ve en değişmez gerçeklerinden biri, devlet denilen o devasa, soyut ve mekanik aygıtın, kendi bekasını sağlamak, kriz dönemlerini atlatmak ve statükoyu korumak adına, toplumun en dinamik kesimi olan gençliği birer tek kullanımlık aparat olarak kurgulama yeteneğidir. Devlet aklı, kendi varoluşsal krizleriyle yüzleşmekten, yapısal reformlar yapmaktan veya iktidarı elinde tutan egemen sınıfların imtiyazlarından taviz vermekten kaçındığı her tarihi dönemeçte, faturayı ödemesi ve sahada asıl çarpışmayı gerçekleştirmesi için sokağa süreceği gönüllü piyadelere ihtiyaç duyar. Bu piyadeler hiçbir zaman paralı askerler veya zorla silah altına alınmış kitleler arasından seçilmez; zira zorla savaştırılan bir kitle ilk fırsatta silahını onu zorlayana çevirme potansiyeli taşır. Sistemin aradığı kusursuz aparat, bizzat kendi özgür iradesiyle, sarsılmaz bir inançla ve “vatanı uçurumun kenarından kurtardığı” illüzyonuyla savaş alanına koşacak olan, psikolojik olarak manipüle edilmiş, hamasetle zehirlenmiş ve gerçeklik algısı sistematik olarak bozulmuş gençlik kitleleridir. Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bu makyavelist devlet aklının kitleleri nasıl bir satranç piyonu gibi kullandığının, işi bittiğinde onları nasıl acımasızca tahtadan silip attığının kanlı, trajik ve bir o kadar da ibretlik sahneleriyle doludur. 1970’lerin Soğuk Savaş ikliminde, küresel kutuplaşmanın Türkiye’deki izdüşümü olan o kanlı sokak savaşlarında, devleti ve nizamı komünizm tehlikesine karşı korumak adına sokağa dökülen, silahlanan ve birbirini boğazlayan geleneksel ülkücü gençliğin hikayesi, bu aparatlaşma sürecinin ilk büyük ve en travmatik perdesidir. Bugün, dijital çağın içine doğmuş, bir önceki bölümde otoriter reflekslerini ve kabileci zihniyetini incelediğimiz o yeni nesil “seküler Türkçü” kitlelerin de aynı devlet aklı tarafından, aynı soğukkanlılıkla ve milimetrik olarak aynı işlevle sahaya sürülmesi, tarihin tekerrürden ibaret olduğunun değil, sistemin genetik kodlarının zerre kadar değişmediğinin en çıplak kanıtıdır.

1970’li yılların Türkiye’si, dünyanın iki büyük bloğa ayrıldığı, kapitalist sistemin kendi periferisindeki ülkelerde sol, sosyalist veya anti-emperyalist hareketleri ezmek için her türlü paramiliter yöntemi mubah gördüğü bir küresel konjonktürün en sıcak cephelerinden biriydi. Ülkede yükselen işçi sınıfı hareketleri, üniversitelerdeki güçlü devrimci dalga ve toplumsal uyanış, mevcut ekonomik sömürü düzenini ve o düzenin bekçiliğini yapan devlet statükosunu derinden sarsıyordu. Düzeni korumakla mükellef olan askeri ve sivil bürokrasi, bu yükselen dalgayı salt kendi resmi kolluk kuvvetleriyle ezmenin hem meşruiyet krizine yol açacağını hem de toplumsal tepkiyi daha da büyüteceğini çok iyi biliyordu. Tam bu noktada, sokağın sokakla, gençliğin gençlikle kırılması formülü devreye sokuldu. Milliyetçi, muhafazakar ve devletine kutsal bir bağlılık duyan, ancak çoğunlukla Anadolu’nun yoksul ve taşralı ailelerinden gelen gençler, sistemin özel harp daireleri, istihbarat ağları ve derin yapıları tarafından adeta birer “vatan kurtarıcısı” hissiyle donatılarak sahaya sürüldü. Onlara, vatanın bir komünist işgal tehdidi altında olduğu, camilerin bombalanacağı, bayrağın indirileceği ve devletin parçalanacağı yönünde devasa bir beka paranoyası enjekte edildi. Bu gençler, okullarını, geleceklerini ve kendi bireysel hayatlarını bir kenara bırakarak, devletin onlara zımnen verdiği o gayriresmi üniformaları giydiler. Sokaklarda kurşun sıktılar, kurşun yediler, işkencehanelerde can verdiler. Yaptıkları her kanlı eylemde, vatan için yüce bir fedakarlıkta bulunduklarına, devletin o görünmez elinin sırtlarını sıvazladığına samimiyetle inandılar. Onların gözünde kendileri birer piyon veya mafyatik bir çete üyesi değil; Kürşad’ın kılıcını taşıyan, Alparslan’ın ruhunu yaşatan ve komünist ejderhaya karşı devletin sinesine siper olan çağdaş alperenlerdi. Sistemi koruyan egemen sınıflar ise, sıcak yataklarında uyurken, bu yoksul Anadolu çocuklarının kendi varlıklarını ve sermayelerini korumak uğruna birbirlerini sokak ortasında vahşice infaz etmelerini soğukkanlılıkla ve büyük bir tatminle izlediler.

Ancak her vekalet savaşının bir sonu, her aparatın bir son kullanma tarihi vardır. Sokaklar yeterince kanla yıkandığında, toplum “Yeter ki terör bitsin, kim gelirse gelsin” diyecek kıvama getirildiğinde ve devlet aygıtı doğrudan el koymak için o beklenen olgunlaşma evresine ulaştığında, 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleşti. Devletin o soğuk, acımasız ve duygusuz yüzü aniden ortaya çıktı. Vatanı kurtardıklarını zanneden, devlet adına kurşun atan o ülkücü gençler, tıpkı yıllarca savaştıkları solcu akranları gibi aynı gece evlerinden toplandı, aynı işkencehanelerin hücrelerine tıkıldı ve aynı darağaçlarında boyunlarına ilmek geçirildi. Sistem, sokağı temizlemek ve “tarafsız” görünmek adına, kendi kullandığı aparatı da büyük bir şiddetle ezip geçti. O dönem hapishanelerde çürüyen, işkence tezgahlarında tırnakları çekilen ülkücülerin zihninde yankılanan ve tarihe geçen o meşhur “Biz hapisteyiz, ama fikirlerimiz iktidarda” cümlesi, aslında bir siyasi zafer narası değil; aldatılmışlığın, kullanılıp atılmışlığın ve kendi eliyle beslediği Leviathan tarafından yutulmanın yarattığı o muazzam ontolojik trajedinin dışavurumuydu. Onlar, devletin bekası için kendi hayatlarını feda etmişlerdi, oysa devlet kendi bekası için onların varlığını bir tehdit olarak görmüş ve onları bir çöp gibi tarihin karanlık hücrelerine süpürmüştü. Bu trajedi, siyaset bilimi derslerinde bir toplumsal grubun devlet aklı tarafından nasıl illüzyonlarla donatılıp bir ölüm makinesine çevrildiğinin ve işlevi bittiğinde nasıl acımasızca tasfiye edildiğinin en klasik vaka analizi olarak durmaktadır.

Aradan geçen elli yılın ardından, isimler, mekanlar, ideolojik ambalajlar ve teknolojiler değişmiş olsa da, Türkiye’deki devlet aklının ve statükonun o genetik kodlarının, o reflekslerinin ve o makyavelist pragmatizminin en ufak bir değişime uğramadan, kendini güncelleyerek devam ettiğini görüyoruz. Bugün 2020’lerin dijital çağında, iktidar bloku yine devasa bir meşruiyet krizi, derin bir ekonomik buhran ve toplumsal bir öfke dalgasıyla karşı karşıyadır. Sokaklar artık 1970’lerdeki gibi silahlı çatışmaların arenası değildir; savaşın cephesi dijital platformlara, sosyal medya algoritmalarına, üniversite kampüslerinin sembolik çekişmelerine ve kitlelerin algı haritalarına kaymıştır. İktidarın, karşısındaki muhalefet blokunu dağıtmak, toplumda biriken öfkeyi kendi üzerinden saptırmak ve statükoyu bir dönem daha korumak için yine, yeniden bir aparata ihtiyacı vardır. Geleneksel ülkücü hareket, siyasal İslam ile girdiği o mutlak koalisyon nedeniyle muhalif ve seküler gençlik nezdinde tüm cazibesini ve manipülasyon gücünü yitirmiştir. Devlet aklı, seküler, Atatürkçü ve iktidara öfkeli olan o devasa genç kütleyi, geleneksel sağcı bir söylemle kontrol edemeyeceğini bilecek kadar rasyonel ve kurnazdır. Bu yüzden sistem, gençliğin o taze, kontrolsüz ve tehlikeli öfkesini emip iktidarın değirmenine su taşıyacak yeni bir kanal, yeni bir ideolojik tuzak inşa etmek zorundadır. İşte “Seküler Türkçülük” veya “Yeni Nesil Milliyetçilik” olarak adlandırılan bu dijital kabilecilik, tam da bu sistemsel ihtiyacın bir ürünü olarak, adeta laboratuvar ortamında geliştirilmiş bir ideolojik virüs gibi toplumsal damarlara zerk edilmiştir.

Bugünün “Seküler Türkçü” gençleri, tıpkı 70’lerdeki ağabeyleri gibi, vatanı uçurumun kenarından alan, herkesin uyuduğu bir dönemde uyanık kalıp devletin gerçek bekasını savunan yegane güç olduklarına inanmaktadırlar. Oysa onlar, sistemin tasarladığı yeni bir tiyatro oyununda kendilerine biçilen o figüranlık rolünü oynadıklarından tamamen habersizdirler. Geçmişin “komünizm” hayaletinin yerini, bugün “mülteci tehlikesi”, “bölücü sol”, “woke kültürü” ve “fonlanmış aydınlar” almıştır. Sistemin mimarları, bu yeni düşmanları gençliğin önüne o kadar sistematik, o kadar kışkırtıcı ve o kadar manipülatif bir şekilde atmaktadır ki, gençlik ülkeyi yaşanmaz hale getiren asıl ekonomik ve kurumsal failleri tamamen unutarak, enerjisini bu yeni, dijital ve yatay hedeflere saldırmakla harcamaktadır. 1970’lerde bir ülkücü gence eline silah verilip “Git şu solcu derneği bas, vatanı kurtar” deniyordu; bugün ise aynı psikolojik profildeki bir gence, cebindeki akıllı telefon üzerinden “Git şu muhalif siyasetçiyi linç et, şu solcu öğrencinin konserini sabote et, şu sivil toplum kuruluşunu terörist ilan et” komutu verilmektedir. Araçlar kanlı mermilerden ibaret dijital linçlere dönüşmüş olsa da, yaratılan siyasi sonuç milimetrik olarak aynıdır: Muktedire yönelecek olan toplumsal muhalefet enerjisinin, muhalefetin kendi içindeki unsurlara yönlendirilerek atomize edilmesi, parçalanması ve zararsız hale getirilmesi.

Bu noktada, devlet aklının ve statükonun bu yeni nesil aparatı nasıl bu kadar ucuza, nasıl bu kadar sessiz ve derinden kullandığını anlamak için şahsi bir gözlemimi paylaşmak isterim. Bir insanı veya bir kitleyi kontrol etmenin en etkili yolu, ona kontrol edildiğini hissettirmeden, atacağı adımların kendi özgür iradesinin bir ürünü olduğuna onu inandırmaktır. Günümüzün dijital milliyetçi gençliği, iktidardan ölesiye nefret ettiğini düşünmektedir. İktidarın politikalarını, sığınmacı siyasetini, ekonomik çöküşünü her fırsatta eleştirmekte, hatta iktidara karşı en sert, en kaba dili kullanmaktan çekinmemektedir. Ancak iktidar, bu küfürlerden ve eleştirilerden zerre kadar rahatsız olmaz; çünkü iktidar, bu gençlerin öfkesinin yönünün nereye varacağını çok iyi bilmektedir. İktidar, bu gençlerin bir noktada mutlaka, ama mutlaka dönüp dolaşıp kendi müttefiklerine, kendi muhalefet blokuna ve kendi ideolojik mahallesine saldıracağını bilmenin o konforlu rahatlığını yaşar. Bir örnekle açıklamak gerekirse; iktidar kendi medyası aracılığıyla muhalefet partisini “terörle işbirliği yapmakla” suçladığında, bu iddia muhalif seçmende bir karşılık bulmaz. Ancak bu “seküler Türkçü” olarak kurgulanan gençler, iktidarın bu argümanını alıp, onu “Atatürkçülük”, “vatan savunması” ve “kırmızı çizgiler” ambalajına sararak muhalefetin tam kalbine, kendi yaşıtlarının arasına bir el bombası gibi bıraktıklarında, o argüman birdenbire müthiş bir yıkıcı güce ulaşır. İktidarın kendi ağzıyla söyleyip inandıramadığı yalanı, bu gençler kendi saf inançları ve “Biz herkesten daha milliyetçiyiz” kibirleri sayesinde muhalefetin hücrelerine kadar işlerler. İktidar, kendi propagandasına inanmayan kitleleri, bu “kullanışlı aparatlar” sayesinde, üstelik de onlara hiçbir maddi karşılık ödemeden, kendi istihbaratını veya polisini kullanmadan, içeriden fethetmiş olur. Bu, Machiavelli’nin bile şapka çıkaracağı kadar kusursuz bir hegemonik reprodüksiyon (yeniden üretim) sanatıdır.

Geçmişte komünizm tehlikesi ile kışkırtılanların yerini bugün mülteci veya solcu tehlikesi ile kışkırtılanların alması, sadece düşmanın isminin değişmesinden ibaret değildir; bu, toplumun korku mekanizmalarının nasıl güncellendiğinin de haritasıdır. Mülteci sorunu, Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı en gerçek, en yakıcı ve en rasyonel beka sorunlarından biridir. Bu durumun inkar edilecek hiçbir tarafı yoktur; sınırlar kevgire dönmüş, demografik yapı ağır bir taarruz altında kalmış ve ucuz işgücü sömürüsü üzerinden yeni bir kölelik düzeni inşa edilmiştir. Ancak sistemin kurnazlığı, bu devasa ve haklı öfkeyi, o sınırları açanlara, o mültecileri Avrupa’dan alınacak birkaç milyar Euro karşılığında ülkede tutanlara ve o ucuz işgücünden milyarlar kazanan yandaş sermayedarlara yöneltmesini engellemekte yatmaktadır. “Seküler Türkçü” dijital piyadeler, bu rasyonel öfkeyi, o sınırları açan muktedire yöneltmekten korktukları için; öfkelerini sokağa, garibana, evrensel insan haklarını savunan sivil toplum örgütlerine veya mülteci karşıtlığını iktidar kadar vahşi bir dille yapmayan muhalefet partilerine kusarlar. Bu kitle, bir sığınmacının sokaktaki suçunu veya varlığını aylarca linç malzemesi yaparken, o sığınmacıyı o sokağa yerleştiren asıl politik iradeyi “devletin ali çıkarları” safsatasıyla veya “şimdi sırası değil” bahanesiyle teğet geçer. Düşmanın şekli değişmiş, ancak hedefin saptırılması ve muktedirin korunması stratejisi milimetrik olarak aynı kalmıştır. 1970’lerde “komünistler devleti yıkacak” denilerek Amerikan emperyalizminin ülkedeki varlığı, eşitsiz gelir dağılımı ve kontrgerilla ağları gençlerin gözünden nasıl saklandıysa; bugün de “mülteciler ülkeyi işgal ediyor, solcular onlara destek oluyor” denilerek ülkenin asıl ekonomik yağması, anayasal çöküşü ve iktidarın liyakatsizliği bu dijital piyadelerin gözünden aynı profesyonellikle saklanmaktadır. Satranç tahtası aynıdır, tahtayı yöneten eller aynıdır; sadece taşların rengi ve piyonların isimleri değişmiştir.

Bu durum, Sovyet lideri Vladimir Lenin’e atfedilen (ancak tarihsel kaynağı tartışmalı olan) o meşhur “Kullanışlı Aptallar” (Useful Idiots) kavramının, modern Türkiye siyasetine ne kadar acımasız ve kusursuz bir şekilde uyarlandığını gösterir. Sistemin yeni kullanışlı aparatları, kendi zekalarına, kendi uyanıklıklarına ve kendi tarih okumalarına o kadar büyük bir narsisistik hayranlık duyarlar ki, bir piyon olduklarını kabul etmeleri ontolojik olarak imkansızdır. Onlar, sosyal medyada paylaştıkları bir göktürk bayrağıyla, ODTÜ’de attıkları bir sloganla veya iptal ettirdikleri bir konserle, ülkeyi bir uçurumdan kurtardıklarına o kadar yürekten inanırlar ki; aslında o eylemlerin iktidarın sarayında nasıl bir tebessümle karşılandığını, muhalefeti zayıflatarak iktidarın ömrünü nasıl uzattıklarını asla göremezler. İktidar bloku, yeri geldiğinde bu gençleri “ırkçı”, “provokatör” veya “dış güçlerin maşası” ilan edip kendi yandaş medyasında hedefe koymaktan da çekinmez. Çünkü iktidar bilir ki, bu gençlere atılacak her fırça, onları daha da marjinalleştirecek, muhalefet blokundan daha da uzaklaştıracak ve onların o yalnız, dışlanmış ama “haklı” vatanseverlik hezeyanlarını daha da körükleyecektir. İktidar, bu kitleyi ne kadar dışlarsa, kitle o kadar muhalefete de düşman olur, çünkü “bize iktidar saldırıyor, muhalefet de bize sahip çıkmıyor, o halde ikisi de aynı” sonucuna ulaşırlar. Bu sonuç, 50+1 matematiğinde iktidarın tam da elde etmek istediği, uğruna milyonlar harcayacağı o muazzam izolasyon ve parçalanma halidir.

Bu yeni nesil aparatların 1970’lerdeki ağabeylerinden ayrıldıkları ve bence çok daha trajik olan bir başka boyut ise, ödedikleri bedelin niteliğidir. 70’lerin ülkücüleri fiziksel bir savaşın içindeydiler; kan döküyor, can veriyor ve hapishanelerde çürüyorlardı. Onların trajedisi somut, kanlı ve bedenseldi. Bugünkü dijital piyadeler ise fiziksel bir bedel ödemiyorlar; onlar güvende oldukları odalarından, anonim hesapların arkasından ahkam kesiyorlar. Ancak onların ödediği bedel, kendi geleceklerinin, ruh sağlıklarının ve zihinsel bütünlüklerinin sistematik olarak çürümesidir. Onlar kan kaybetmiyorlar ama zamanlarını, enerjilerini ve potansiyellerini sosyal medyanın o zehirli dehlizlerinde kanatıyorlar. Kurdukları o sahte düşmanlıklar, güttükleri o bitmek bilmeyen kin ve sürekli alarm halinde olma psikolojisi, onları paranoyak, yalnız, sevgisiz ve empati yoksunu bireylere dönüştürüyor. Hayatı boyunca hiçbir ideolojik fraksiyonun, hiçbir farklı kültürün içine girmemiş, sadece internette okuduğu iki makale ve izlediği üç fenomenin videosuyla dünyaya format atmaya çalışan bu gençlik; kendi potansiyelini sistemin çarklarında öğütüyor. 1980 darbesinden sonra hapishanelerde “kullanıldık” diyen o eski ülkücülerin acısı tarihsel bir hüzün barındırırken; yirmi yıl sonra dönüp de “biz gençliğimizi birbirimize küfrederek, muhalefeti bölerek ve iktidarın ekmeğine yağ sürerek harcadık” diyecek olan bu neslin trajedisi, tarih kitaplarında sadece acımasız bir ironi olarak yer bulacaktır. Çünkü onlar, kendi kurban oluşlarına dair hiçbir fiziksel mazeret üretemeyecek, sadece kendi kibrinin ve kolaycılığının esiri olduklarını itiraf etmek zorunda kalacaklardır.

Sistemin “seküler Türkçü” aparatları üzerinden yürüttüğü bu içsel vekalet savaşı, Türkiye’de siyasetin neden bir türlü normalleşemediğinin, toplumsal uzlaşmanın neden sürekli sabote edildiğinin de anahtarıdır. Bir ülkede demokrasinin kökleşmesi, farklı kesimlerin birbirlerinin varlık hakkını kabul etmesiyle mümkündür. İktidarın baskılarına karşı direnen, insan haklarını savunan, liyakati önceleyen bir muhalefet cephesi, farklılıkları bir zenginlik olarak görmek zorundadır. Ancak bu dijital aparatlar, muhalefet cephesinin içine sızdırılmış birer zehirli ok gibi, her türlü uzlaşma girişimini, her türlü demokratik ittifakı “vatana ihanet” safsatasıyla zehirlerler. Bir Kürt ile bir Türk’ün, bir Alevi ile bir Sünni’nin, bir sosyalist ile bir demokratın sadece ve sadece iktidarın hukuksuzluklarına karşı yan yana gelme ihtimali belirdiği anda; bu kitleler derhal devreye girer. Geçmişteki travmaları deşerler, ideolojik saflık testlerini dayatırlar, “siz onlarla nasıl yan yana durursunuz” diyerek müthiş bir mahalle baskısı yaratırlar. İktidarın kurmak istediği o “korku duvarı”, bizzat bu gençler tarafından gönüllü olarak tahkim edilir. Onların bu “uzlaşmaz” ve “tavizsiz” tavrı, iktidarın yozlaşmış statükosunun üzerine çekilmiş en sağlam koruma kalkanıdır. Çünkü birleşemeyen, sürekli kendi içinde parçalanan ve geçmişin kavgalarını bugünün sorunlarının önüne koyan bir muhalefet, iktidar için bir tehdit değil, sadece meşruiyetini tazelemek için kullandığı bir kum torbasıdır.

Son kertede, devlet aklının 1970’lerden 2020’lere uzanan bu aparatlaştırma stratejisinin başarısı, toplumun hafızasızlığına, gençliğin ise kibirle yoğrulmuş cehaletine dayanmaktadır. Tarihin nasıl tekerrür ettiğini, dünün kahramanlarının bugünün kullanılmış piyonları olduğunu okumayan, analiz etmeyen bir nesil; o aynı trajik oyunu, sadece kostümleri ve dekoru değiştirerek yeniden sahnelemekten kurtulamaz. Bugün ODTÜ kampüsünde veya sosyal medyada kurt başlı sancak sallayarak, muhalif öğrencileri veya farklı kimlikleri lince uğratarak devleti savunduğunu zanneden her bir genç, aslında o devleti esir almış olan yozlaşmış yapının devamlılığına bir tuğla daha eklediğinin ayırdına varamayacak kadar derin bir zihinsel uyuşma içindedir. Onların kükremesi, özgür bir aslanın kükremesi değil, efendisinin bahçesindeki sınırları korumakla görevlendirilmiş, ancak efendisine karşı asla havlayamayan sadık bir bekçi köpeğinin havlamasıdır. Bu acımasız metafor, o gençlerin niyetlerindeki saflığı yadsımak için değil, içine düştükleri tarihsel ve siyasal illüzyonun vahametini göstermek için gereklidir. Tarih, bu aparatları hiçbir zaman affetmemiştir. Ne 70’lerin paramiliter güçlerini vatan kurtaran kahramanlar olarak altın harflerle yazmıştır, ne de 2020’lerin bu dijital linç mangalarını aydınlanmanın öncüleri olarak anacaktır. Onlar, sisteme hizmet ettiklerini fark etmeden sistemin en kirli işlerini yapan, kendi umutlarını, kendi yaşanamamış hayatlarını ve kendi ülkelerinin özgürlük ihtimalini, sahte bir kahramanlık fantezisi uğruna o devasa çarkların arasında öğüten trajik figürler olarak, bu acı dolu serüvenin kaybedenleri listesindeki yerlerini çoktan almışlardır. Bu, satranç tahtasındaki piyonların, kendilerini oyuncu sanarak başlattıkları, ancak her hamlede şahı daha da güçlendirdikleri o kanlı ve sonuçsuz oyunun tekerrüründen başka bir şey değildir.


BÖLÜM 4: SİVİL MİLLİYETÇİLİKTEN BİYOLOJİK IRKÇILIĞA DÜŞÜŞ

Bir milletin kendini nasıl tanımladığı, sadece o ulusun tarihsel köklerini değil, aynı zamanda geleceğe dair inşa etmek istediği medeniyet tasavvurunu, insanlık ailesi içindeki ahlaki konumunu ve kendi vatandaşlarıyla kurduğu hukuki sözleşmenin doğasını da belirler. Milliyetçilik, doğası gereği iki ucu keskin bir kılıçtır; bir ucu toplumu bir arada tutan, farklılıkları ortak bir ideal etrafında eriten, eşitlikçi ve aydınlanmacı bir birleştirici güce dönüşebilirken, diğer ucu insanları kan bağına, kafatası ölçülerine ve genetik kodlara göre ayrıştıran, ötekini şeytanlaştıran ve nihayetinde kendi kendini yok eden ilkel bir kabileciliğe saplanabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, çok uluslu, çok dilli ve çok dinli devasa bir imparatorluğun küllerinden doğarken, bu iki tehlikeli uç arasında muazzam bir felsefi denge kurmayı başarmış, dönemin yükselen faşist ve biyolojik ırkçı akımlarına karşı devrimci bir aydınlanma projesi ortaya koymuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün zihninde şekillenen ve Cumhuriyet’in anayasal zeminine yerleştirilen milliyetçilik anlayışı, temellerini Fransız Devrimi’nin evrensel değerlerinden, Jean-Jacques Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi”nden ve Ernest Renan’ın “birlikte yaşama arzusu” olarak tanımladığı ulus konseptinden alan “Sivil Milliyetçilik” (Civic Nationalism) modelidir. Ancak bugün, dijital ekranların ardında kendilerini “Atatürkçü” veya “Seküler Türkçü” olarak pazarlayan, oysa savundukları fikirlerin Cumhuriyet’in kurucu aklıyla uzaktan yakından hiçbir felsefi, hukuki veya ahlaki bağı bulunmayan yeni nesil gençliğin savrulduğu yer, sivil milliyetçiliğin o kapsayıcı ve uygarlaştırıcı zirvesinden, biyolojik ırkçılığın o karanlık, ilkel ve kan kokan çukuruna doğru yaşanan korkunç bir serbest düşüştür. Bu düşüş, sadece bir siyasi sapma değil, aynı zamanda bir medeniyet kaybı, bir aydınlanma iflası ve Atatürk’ün mirasına yapılmış en büyük entelektüel suikasttır.

Sivil milliyetçiliğin ne olduğunu ve Atatürk’ün bu topraklara nasıl bir vizyon ektiğini anlamadan, bugünün dijital kabileciliğinin yarattığı tahribatı tam olarak kavrayamayız. Atatürk, Anadolu gibi binlerce yıldır göç yollarının kesiştiği, onlarca farklı medeniyetin, etnik kökenin ve inancın harmanlandığı bir coğrafyada, devleti sadece tek bir genetik soya, salt bir kan bağına veya biyolojik bir arılığa dayandırmanın sosyolojik olarak imkansız, siyasi olarak ise intihar olduğunu bilecek kadar büyük bir stratejik deha ve tarih bilincine sahipti. 1930’ların Avrupa’sında Nazizm ve Faşizm kan bağı (jus sanguinis) üzerinden dünyayı bir mezbahaya çevirmeye hazırlanırken, genç Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık bağını, eşitliği ve toprağı (jus soli) merkeze alan, aidiyeti genetik bir mirastan çıkarıp hukuki ve duygusal bir tercihe dönüştüren o muazzam formülü üretmiştir: “Ne mutlu Türküm diyene.” Bu cümlenin içindeki o dâhiyane “diyene” kelimesi, dünya siyaset felsefesinde eşine az rastlanır bir kapsayıcılık, bir kucaklayıcılık ve bir medeniyet çağrısıdır. Atatürk, “Ne mutlu Türk olana” dememiştir; çünkü “olan”, bireyin kendi iradesi dışında, biyolojik bir tesadüf sonucu sahip olduğu bir durumu ifade eder. Kan bağı, insanın seçemeyeceği bir kaderdir ve hiç kimse seçmediği bir kader üzerinden üstünlük veya aidiyet iddia edemez. Oysa “diyene”, bireyin kendi özgür iradesiyle, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine, eşit vatandaşlık idealine, bu topraklarda ortak bir gelecek inşa etme ülküsüne katılımını ifade eden gönüllü bir toplum sözleşmesidir. Boşnak, Çerkes, Kürt, Arnavut veya Gürcü kökenli bir Anadolu insanı, genetik kodlarını inkar etmeden, kendi kültürel zenginliğini kaybetmeden, sadece ve sadece anayasal bir eşitlik şemsiyesi altında “Türk” üst kimliğini gururla benimseyebilsin diye formüle edilmiş bu deha ürünü felsefe, bugün kendini o felsefenin mirasçısı sanan bir güruh tarafından kelimenin tam anlamıyla katledilmektedir.

Günümüzün dijital platformlarında kamp kuran, kendilerine havalı unvanlar takan ve klavye başında “vatan müdafaası” yaptığını zanneden bu kitle, “Ne mutlu Türküm diyene” felsefesinin o yüce, o anayasal ve o aydınlanmacı içini tamamen boşaltmış; onu bir kan testine, bir haplogrup tartışmasına ve ilkel bir kafatasçılığa indirgemiştir. Şahsen, bu entelektüel gerilemeyi okudukça ve gözlemledikçe, bir ulusun kendi kurucu aklına nasıl bu kadar yabancılaşabildiğini derin bir dehşet içinde izliyorum. Atatürk’ün sivil ve kucaklayıcı milliyetçiliğini savunduklarını iddia eden bu gençler, aslında tam da Atatürk’ün savaş meydanlarında yendiği emperyalizmin ve daha sonra ideolojik olarak reddettiği 1930’lar faşizminin o karanlık, biyolojik determinist argümanlarını kullanmaktadırlar. Onların dünyasında Türklük, anayasal bir vatandaşlık bilinci, devlete karşı duyulan bir sorumluluk, yasalara saygı veya bu ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine çıkarma ideali değildir. Onlar için Türklük, damarlarda akan kanın laboratuvar sonuçlarıyla kanıtlanması gereken, Orta Asya’dan geldiği iddia edilen bir genetik mutlaklık ve diğer tüm etnik kimlikleri aşağılayarak kendini var eden hastalıklı bir üstünlük sanrısıdır. Atatürk’ün akılcılığını, bilimsel düşünceyi ve moderniteyi temsil eden o büyük aydınlanma projesi; bugün bu gençlerin ellerinde, internetteki soy ağacı sonuçlarıyla övünen, farklı fenotiplere sahip insanları biyolojik birer ucube gibi yaftalayan, kafatası ölçümleri üzerinden insanlık hiyerarşisi kurmaya çalışan o çağdışı, o utanç verici ve o ilkel kabileciliğe kurban edilmektedir.

Bu biyolojik ırkçılığa düşüşün en net, en sarsıcı ve en mide bulandırıcı kanıtı, bu kitlenin ötekileştirdiği insanlara karşı geliştirdiği o dehşet verici dildir. Dil, sadece iletişim kurduğumuz bir araç değil, dünyayı nasıl algıladığımızın, karşımızdaki insanın yaşama hakkına ne kadar saygı duyduğumuzun ve kendi içimizdeki karanlığın en şeffaf aynasıdır. Sosyal medyada, üniversite kampüslerindeki kavgaların yankılarında veya gündelik siyasi tartışmalarda karşıt görüşlü insanlara, azınlıklara, sığınmacılara veya sadece farklı bir etnik kökenden geldiği için kendi hezeyanlarına uymayan vatandaşlara karşı kullandıkları kavramlar; psikoloji ve tarih biliminde “dehumanization” (insanlıktan çıkarma) olarak adlandırılan o korkunç sürecin kelime kelime işlenişidir. Onlar, karşılarındakini eleştirirken siyasi argümanlar üretmezler; doğrudan doğruya karşılarındaki kişinin insan olma vasfını, biyolojik varlığını ve ontolojik değerini hedef alırlar. Araplara veya mültecilere “çöl faresi”, Kürtlere veya farklı etnik kökenden vatandaşlara “ork ırkı”, melez veya farklı fenotiplere sahip insanlara “Hint kırması” gibi ifadelerle saldırmak, sadece kaba bir internet trollemesi veya ergenlik hezeyanı olarak geçiştirilemez. Bu kelime seçimleri, bilinçaltına yerleşmiş, tehlikeli ve son derece sistematik bir faşizan kodlamanın dışavurumudur.

Bir insanı veya bir topluluğu “fare”, “kırma” veya “ork” gibi hayvanlara yahut mitolojik canavarlara benzetmek, insanlık tarihinin gördüğü en büyük katliamların, soykırımların ve etnik temizliklerin her zaman ilk aşaması olmuştur. Ruanda soykırımında Tutsilere “hamamböceği”, Nazi Almanyasında Yahudilere “fare” veya “parazit” denmesi tesadüf değildir. İnsan zihni, kendi türünden birine zarar verirken, onu linç ederken veya ona karşı merhametsiz bir nefret beslerken vicdani bir bariyerle karşılaşır. Bu ahlaki bariyeri yıkmanın tek yolu, karşınızdaki kişinin aslında bir insan olmadığını, ezilmesi, yok edilmesi veya sürülmesi gereken aşağılık bir yaratık, bir mikrop, bir alt-insan (untermensch) olduğuna kendinizi ve kitleleri inandırmaktır. Bugün kendini “modern ve seküler” sanan o gençlik, sosyal medyada bu kelimeleri fütursuzca kullanarak, sadece klavye kabadayılığı yapmamakta; aynı zamanda zihinlerinde kendi vatandaşlarına, komşularına veya bu ülkeye sığınmış çaresiz insanlara karşı uygulayacakları her türlü potansiyel şiddetin ahlaki meşruiyetini inşa etmektedirler. Kendisini Cumhuriyetin ve medeniyetin savunucusu olarak gören bir gencin, J.R.R. Tolkien’in fantastik kurgusundan fırlamış “Ork” kelimesini, kendi ülkesinde yaşayan bir başka etnik kökeni aşağılamak, onu biyolojik olarak insandan daha aşağı bir yaratık gibi göstermek için kullanması, sadece cehaletin değil, aynı zamanda ruhsal bir çürümenin ve empati yetisinin tamamen felç olmasının göstergesidir. Bir insanı “insan” olarak göremediğiniz an, sizin de insanlığınızdan geriye sadece vahşi bir içgüdü kalır. Bu ilkel kabilecilik, Atatürk’ün o birleştirici sivil milliyetçiliğine değil, ancak karanlık çağların o kan dökücü barbarlığına mirasçı olabilir.

Bu ilkel kabileciliğin ve biyolojik ırkçılık fantezisinin gençler arasında bu kadar hızlı yayılmasının sosyolojik kökenlerine indiğimizde, yine o devasa ekonomik ve ruhsal çöküntü gerçeğiyle yüzleşiriz. Biyolojik ırkçılık, hiçbir zaman mutlu, müreffeh, üreten ve geleceğe umutla bakan toplumların ideolojisi olmamıştır. Irkçılık, daima kaybedenlerin, başarısızlığa uğrayanların ve kendi bireysel varoluşlarında hiçbir değer üretemeyenlerin sığındığı o en ucuz, en kolay ve en hastalıklı teselli mekanizmasıdır. Bugünün Türkiye’sinde milyonlarca genç, liyakatsizliğin hüküm sürdüğü bir sistemde iş bulamamakta, kendi emeğiyle bir hayat kurma şansını kaybetmekte, en basit insani zevklerden bile mahrum kalarak odalarına kapanmaktadır. Dünyada rekabet edemeyen, bilim üretemeyen, sanat yaratamayan ve hatta kendi ülkesinde insanca bir yaşam standardına ulaşamayan birey, egosunu tatmin edecek, ona “ben değerliyim, ben üstünüm” dedirtecek bir varoluşsal çapaya ihtiyaç duyar. İnsanın kendi çabasıyla, kendi emeğiyle, kendi zekasıyla elde edebileceği hiçbir başarı, hiçbir statü kalmadığında; elinde kalan tek sermaye, doğuştan gelen ve hiçbir kişisel çaba gerektirmeyen o biyolojik rastlantıdır. “Benim işim yok, param yok, geleceğim yok ama benim kanım saf, ben üstün bir ırktan geliyorum, benim damarlarımdaki kan asil” şeklindeki o acınası rasyonalizasyon, aslında derin bir aşağılık kompleksinin tersyüz edilmiş halidir. Kendisini geliştiremeyen, dünyayı okuyamayan, yabancı dil bilmeyen, vizyon üretemeyen bir genç; kendisini o üstün gördüğü ırk kurgusunun içine atarak, o hayali üstünlükten bedavaya bir pay çalmaya çalışır. Onların bu kafatasçı milliyetçiliği, güçlü bir medeniyet inşasından değil, tam aksine devasa bir medeniyet kaybından, kişisel bir iflastan ve derin bir varoluşsal eziklikten beslenmektedir.

Bu varoluşsal eziklik, “Ne mutlu Türküm diyene” felsefesini sadece anlamsal olarak değil, aynı zamanda pratik olarak da katleder. Atatürk’ün vizyonundaki Türklük, dinamik, ilerlemeci, bilimi ve aklı referans alan bir medeniyet projesiydi. Oysa bu yeni nesil biyolojik ırkçıların Türklük anlayışı tamamen statik, geçmişe saplanmış ve kendi içine kapalı bir izolasyonizmdir. Onlar, Türklüğü dünyayı kucaklayan, yeni değerler üreten bir sivil anayasal kimlik olarak değil; sürekli dışarıdan saldırı altında olan, genetik saflığı bozulmasın diye herkesi dışlayan ve sadece kan bağıyla ölçülen kapalı bir klan üyeliği olarak algılarlar. Bu yüzden, onların Türklük anlayışında Cumhuriyetin vatandaşlık tanımı bir anlam ifade etmez. Eğer bir kişinin etnik kökeni, fenotipi veya aile ağacı onların kafasındaki o kurgusal “Orta Asya” şablonuna uymuyorsa, o kişi ne kadar devlete hizmet etmiş olursa olsun, bu ülkenin yasalarına ne kadar saygılı olursa olsun, o dijital linç mangalarının gözünde her zaman “potansiyel bir hain”, bir “kırma” veya bir “devşirme” olarak kalmaya mahkumdur. Bu yaklaşım, Cumhuriyetin en büyük mucizesi olan, Anadolu’daki o birbirinden farklı kültürleri eşitlik potasında eriten ve herkesi birinci sınıf vatandaş yapan o hukuki mimariyi kökünden dinamitlemektir. Biyolojik ırkçılık, Cumhuriyet’in kurucu ruhuna yapılmış bir ihanettir; çünkü Cumhuriyet kan bağını değil, akıl bağını ve vatan bağını yüceltmiştir.

Şunu çok açık ifade etmek gerekir ki, “seküler” kelimesini bir kalkan gibi kullanan bu kitlenin, eleştirdikleri ve tiksindiklerini iddia ettikleri o dini yobazlıktan, o siyasal İslamcı bağnazlıktan zihinsel işleyiş olarak hiçbir farkı yoktur. İki tarafın da dünyayı okuma biçimi tamamen aynı dogmatik, hoşgörüsüz ve anti-demokratik kodlar üzerine inşa edilmiştir. Biri için dünyadaki tek doğru ölçüt inanç ve mezhep iken, diğeri için tek doğru ölçüt kan bağı ve genetik kökendir. Siyasal İslamcı, kendisi gibi inanmayanı “kafir, zındık, cehennemlik” olarak ötekileştirip onun yaşama hakkını yok sayarken; seküler görünümlü bu biyolojik ırkçı da kendisiyle aynı etnik kökenden gelmeyeni “çöl faresi, ork, devşirme” diyerek ötekileştirmekte ve onun insanlık onurunu ayaklar altına almaktadır. İkisinin de ortak noktası, insanın kendi seçimleriyle, emeğiyle, ahlakıyla ve karakteriyle var olan bir birey olduğunu reddetmeleri; insanı, sadece ait olduğu sürünün (ümmetin veya ırkın) bir parçası olarak değerlendirmeleridir. Bir dinci yobazın eline güç geçtiğinde toplumun farklı inançlarına nasıl kan kusturacağını tarihten biliyoruz; emin olun ki, eline fırsat geçtiğinde bu biyolojik ırkçı, kafatasçı zihniyetin de farklı etnik kökenlere, sığınmacılara veya sadece farklı göründüğü için hedef seçtiği insanlara uygulayacağı şiddet ve zorbalık, diğerinden bir milim bile aşağı kalmayacaktır. Kendi sekülerliklerini, sadece içki içebilmek, istedikleri müziği dinlemek veya dini figürlerle alay edebilmek sanan bu sığ zihniyet, evrensel ahlakın ve hümanizmin o geniş ufuklarından tamamen habersizdir. Onlar, camiden çıkıp genetik laboratuvarına giren, ama zihnindeki o dogmatik karanlığı asla aydınlatamayan yeni nesil yobazlardır.

Bu zihinsel gerilemenin ve “sivil milliyetçilikten biyolojik ırkçılığa düşüşün”, Türkiye’nin jeopolitik gerçekliği ve toplumsal barışı açısından yarattığı tehdit ise kelimelerle tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Türkiye, homojen bir genetik yapıya sahip, tek bir etnik kökenden oluşan izole bir ada devleti değildir. Bin yıllık bir imparatorluk geçmişinin bakiyesi olan, Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan, Ortadoğu’dan ve Asya’dan gelen milyonlarca insanın kaynaştığı, akraba olduğu, birbiriyle kız alıp kız verdiği muazzam ve karmaşık bir sosyolojik mozaiktir. Atatürk’ün sivil milliyetçiliği, bu devasa farklılıkları tek bir anayasal şemsiye altında, çatışmadan, kan dökmeden bir arada yaşatabilmenin tek formülüydü. Ancak bugün bu “seküler Türkçü” gençlik, kullandığı o faşizan dil, kafatasçı söylem ve “safkanlık” takıntısıyla, aslında Türkiye’nin o tarihsel mozaiğine doğrudan doğruya bir iç savaş davetiyesi çıkarmaktadır. Kendi ülkesinde yaşayan Kürtlere “ork”, Arap kökenli vatandaşlara “çöl faresi”, veya farklı etnik kimliklere sahip insanlara “devşirme” diyerek dışlayan bir zihniyet, ülkenin bölünmez bütünlüğünü korumuyor; tam aksine, o bütünlüğün altındaki en güçlü bağları, o toplumsal harcı asit döker gibi eritiyor demektir. Bir insanı, doğuştan gelen ve değiştirmesi mümkün olmayan bir özelliği yüzünden aşağılarsanız, onu dışlarsanız, ona bu ülkenin eşit bir evladı olmadığını her gün o zehirli dijital dilinizle hissettirirseniz, o insanı bu devlete, bu bayrağa ve bu topraklara nasıl bağlayabilirsiniz? İnsanlar, kendilerini böcek, fare veya ork olarak gören bir ideolojiyle neden aynı vatanı paylaşmak istesinler? İşte bu biyolojik ırkçı gençler, vatanı bölenlerin karşısında durduklarını iddia ederken, kullandıkları bu ayrıştırıcı, kışkırtıcı ve insanlık dışı söylemle, aslında bölücülüğün bizzat en büyük taşeronluğunu yapmaktadırlar. Pkk gibi etnik temelli terör örgütlerinin en çok sevdiği, kendi propagandalarını meşrulaştırmak için en çok ihtiyaç duyduğu şey; tam da karşılarında “Siz bizden değilsiniz, siz aşağılık bir ırksınız” diye bağıran bu tür bir Türk ırkçılığıdır. Onlar, o kullandıkları zehirli dille, devleti korumamakta, aksine devletin o kucaklayıcı aklını yok ederek, ülkeyi etnik çatışmaların o dipsiz cehennemine doğru sürüklemektedirler.

Bu ilkel kabileciliğin entelektüel düzeyine baktığımızda, durumun vehameti daha da artar. Atatürk’ü okumadıkları, Cumhuriyetin kuruluş belgelerini anlamadıkları, aydınlanma felsefesinden bihaber oldukları o kadar açıktır ki, savundukları fikirlerin içindeki devasa mantık hatalarını dahi göremezler. Atatürk, bir lider olarak hayatı boyunca cehaletle, yobazlıkla ve dogmalarla savaşmıştır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” diyen bir kurucunun mirasını devraldığını iddia eden bir gencin, insanları genetik yapılarına göre sınıflandırmaya kalkışması, 19. yüzyılın o çoktan çürütülmüş, bilimdışı (pseudo-science) öjenik (eugenics) teorilerini 21. yüzyılda yeniden diriltmeye çalışması, tam bir felsefi oksimorondur. Modern bilim, genetik olarak “saf” bir ırkın olmadığını, insanlığın devasa bir gen havuzu olduğunu kanıtlayalı on yıllar olmuştur. Ancak bizim dijital kabilecilerimiz, bilimin ve aklın bu aydınlık yolunu reddedip, tarihin çöplüğünden çıkardıkları o kan ve kafatası edebiyatıyla kendilerine bir tapınak inşa etmektedirler. Bu tapınağın kapısında Atatürk’ün portresi asılı olsa da, içeride edilen dualar, yakılan tütsüler ve okunan mantralar tamamen o faşizan, karanlık ve insan düşmanı ideolojilere aittir. Atatürk’ün ismini bir maske, bir kalkan, bir meşruiyet aracı olarak kullanmak, ona yapılabilecek en büyük ihanettir. Çünkü Atatürk’ün vizyonu, bir insanı kanındaki genlere göre değil, beynindeki fikirlere, kalbindeki vatan sevgisine ve insanlığa yapacağı katkıya göre değerlendirmeyi emreder.

Sivil milliyetçilikten biyolojik ırkçılığa düşüşün, sosyal medyanın o anonim ve denetimsiz ortamında nasıl bu kadar fütursuzlaştığı da incelenmesi gereken bir diğer psikolojik vakadır. İnsanlar yüz yüzeyken, bir başkasının gözünün içine bakarken “sen çöl faresi misin, sen ork musun” diyemezler; toplumsal ahlak, terbiye ve utanma duygusu buna engel olur. Ancak klavyenin arkasındaki o yalıtılmışlık, bireyin içindeki o tüm uygarlaşmışlık katmanlarını sıyırır atar ve geriye insan doğasının o en karanlık, en vahşi ve en ilkel içgüdülerini bırakır. Dijital linç mangaları, bu ırkçı söylemleri kullanırken sadece karşılarındakine zarar vermekle kalmazlar; aynı zamanda her bir hakaret kelimesiyle kendi içlerindeki o insanlık cevherini, o empati yeteneğini ve o ahlaki pusulayı biraz daha tahrip ederler. Hakaretin, ırkçılığın ve dışlamanın bu kadar sıradanlaştığı, adeta gündelik bir dil haline geldiği bir ekosistemde büyüyen bir gençliğin, yarın öbür gün gerçek hayatta iktidarı, yargıyı veya devleti eline aldığında adil, eşitlikçi ve demokratik bir yönetim sergileyeceğini düşünmek devasa bir saflık olur. Bugün sosyal medyada kendinden farklı olana “ork” diyerek onun yaşama hakkına dil uzatan bir zihniyet, yarın yetki sahibi olduğunda o insanları fiziksel olarak da yok etmenin, sürmenin veya ezmenin hukuki ve ahlaki bir sorun olmadığını düşünecektir. Irkçılık, bir kez zihne sızdı mı, sadece belirli bir gruba yönelmekle kalmaz; tıpkı bir asit gibi yayılarak insanın tüm adalet duygusunu, tüm vicdanını eritip yok eder.

Bu süreçte aydınların, siyasetçilerin ve ana akım medyanın, gençlik arasında bir veba gibi yayılan bu faşizan dile, bu biyolojik ırkçılığa yeterince güçlü bir sesle itiraz etmemesi, durdurucu bir rol üstlenmemesi de bu çürümenin en büyük suç ortaklıklarından biridir. Muhalefet partileri, bu gençleri kaybetmemek, onların sosyal medyadaki o gürültülü linç kampanyalarına hedef olmamak için, bu ırkçı ve dışlayıcı söylemler karşısında genellikle sessiz kalmayı, hatta bazen bu dalgaya göz kırpmayı tercih etmektedirler. “Aman gençler bizden uzaklaşmasın, aman seküler milliyetçilerin oyunu kaybetmeyelim” şeklindeki o ilkesiz, popülist ve korkak siyasi hesaplar; bu faşizan dilin toplumda normalleşmesine, meşrulaşmasına zemin hazırlamaktadır. Siyasetin görevi, kitlelerin en ilkel dürtülerinin peşinden sürüklenmek değil, onlara doğruyu göstermek, sivil milliyetçiliğin, anayasal vatandaşlığın ve bir arada yaşama kültürünün o yüksek erdemlerini savunabilmektir. Eğer bugün bir siyasetçi çıkıp da “Bu ülkede hiç kimseye kökeninden dolayı hakaret edemezsiniz, sığınmacı sorunu rasyonel politikalarla çözülür ama insanları çöl faresi diye aşağılayamazsınız” deme cesaretini gösteremiyorsa, o siyasetçinin Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete sahip çıkması söz konusu bile olamaz. Atatürk, gerektiğinde toplumun en dogmatik inançlarına, en köklü önyargılarına karşı tek başına dikilmeyi ve onları akılla, bilimle dönüştürmeyi bilmiş bir liderdir. Bugünün siyasetçileri ve kanaat önderleri ise, bu yeni nesil dijital faşizmin yarattığı o suni rüzgarın önünde yaprak gibi savrulmakta, ilkelerini oyalara veya beğeni sayılarına kurban etmektedirler.

Son tahlilde, “Ne mutlu Türküm diyene” felsefesinin o aydınlanmacı, eşitlikçi ve kucaklayıcı ruhundan, kafatasçı, kan sevdalısı ve biyolojik ırkçı bir kabileciliğe yaşanan bu düşüş; sadece bir siyasi jenerasyonun ideolojik tercihi değil, koskoca bir Cumhuriyet projesinin zihinsel olarak çökertilişinin fermanıdır. Bir toplum, eğer kendi vatandaşını etnik kökenine, kafatası ölçülerine veya haplogrup sonuçlarına göre kategorize etmeye başlamışsa; eğer insanlar farklılıkları bir zenginlik değil, yok edilmesi gereken bir hastalık olarak görüyorsa; o toplum artık bir “millet” olmaktan çıkmış, sadece birbirine tahammül edemeyen, birbirini boğazlamak için fırsat bekleyen ilkel sürülere bölünmüş demektir. Kendini vatansever, seküler ve Atatürkçü olarak pazarlayan bu yeni nesil dijital gençlik, bu söylemleriyle vatanı korumamakta, aksine o vatanın üzerinde bir arada, kardeşçe ve eşitçe yaşayabilme ihtimalini kendi elleriyle boğmaktadır. Onların o çok övündükleri “sekülerlik”, sadece dışı boyalı bir kabuktur; içi ise en az siyasal İslam’ın bağnazlığı kadar karanlık, en az emperyalizmin sömürüsü kadar acımasız olan o ilkel, o insanlık dışı biyolojik determinizmin zehriyle doludur.

Tarih, bu ülkenin kurtuluş savaşını verirken kanı veya soyu değil, vatanı ve özgürlüğü ortak payda yapan o büyük kurucu iradeyi her zaman saygıyla anacaktır. Ancak aynı tarih, aradan bir asır geçtikten sonra, o büyük kurucunun mirasını devraldığını iddia edip, o mirası sosyal medya çöplüğünde, ırkçı küfürlerle, ötekileştirici lügatlerle ve kafatasçı hezeyanlarla kirleten bu kitleyi, Cumhuriyetin gerçek mirasçıları olarak değil; onun aydınlığına sırt çevirmiş, karanlık ve faşizan bir çukurun gönüllü sakinleri olarak kaydedecektir. Atatürk’ün o büyük sivil milliyetçilik vizyonunu bir laboratuvar tüpüne sıkıştırmaya çalışan, bir ulusun büyüklüğünü insanlık onuruna duyduğu saygıyla değil de damarındaki genetik şifreyle ölçmeye kalkan bu zihniyet, Türkiye’nin çağdaş dünyadaki yerini sağlamlaştırmaz; onu ancak o çok eleştirdikleri geri kalmışlığın, nefretin ve iç çatışmaların tam merkezine zincirler. Bu, sadece bir fikrin katledilişi değil, aklın, vicdanın ve bir medeniyet tasavvurunun bütünüyle iflas edişinin en utanç verici, en trajik ve en somut fotoğrafıdır. Ve bu fotoğrafın üzerinde, ne yazık ki, o çok değer verdiklerini iddia ettikleri Atatürk’ün o aydınlık yüzü değil, faşizmin o tanıdık, karanlık ve insansızlaştıran soğuk maskesi sırıtmaktadır.


BÖLÜM 5: TARİHSEL YÖN DUYGUSUNUN KAYBI: MUASIR MEDENİYETTEN ASYA STEPLERİNE

Bir ulusun veya bir toplumsal hareketin tarih sahnesindeki varoluşsal rotasını tayin eden en temel unsur, o kitlenin zaman algısını nasıl kurguladığı ve yüzünü tarihin hangi yöne doğru çevirdiğidir. Sağlıklı, dinamik ve kurucu iddiaları olan toplumlar, tarihsel köklerinden güç alırlar ancak bakışlarını her zaman için, henüz inşa edilmemiş olan, akılla ve bilimle şekillendirilecek bir geleceğe odaklarlar. Buna karşılık, krizler içinde boğulan, kurumsal olarak çökmüş, mevcut gerçeklikle başa çıkma iradesini yitirmiş ve geleceğe dair aydınlık bir tasavvur üretme kapasitesi felç olmuş toplumlar veya nesiller, psikolojik bir savunma mekanizması olarak zamanın akış yönünü tersine çevirme eğilimi gösterirler. Çözülemeyen devasa bugünün ve karanlık görünen yarının yarattığı varoluşsal dehşetten kaçmanın en konforlu, en acısız ve en uyuşturucu yolu, hiçbir zaman test edilemeyecek, faturası ödenmeyecek ve tamamen mitolojik bir kurgudan ibaret olan bir “altın çağ” geçmişine sığınmaktır. Türkiye’nin yeni nesil dijital milliyetçiliğinin, kendilerini kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasçıları olarak konumlandırırken içine düştükleri o devasa ontolojik yarılma, tam olarak bu tarihsel yön duygusunun kaybında billurlaşmaktadır. Atatürk’ün bütün bir devrimci hayatı boyunca yüzünü rasyonel akla, Batı aydınlanmasına ve muasır medeniyetlerin inşa edeceği o parlak geleceğe dönmüş olması gerçeği ile; bugünün sözde Atatürkçü, seküler milliyetçi gençliğinin ellerinde kurt başlı sancaklarla Orta Asya steplerinin o arkaik, kabileci ve mitolojik geçmişine duydukları o hastalıklı, gerici (regresif) özlem, birbirini tamamen dışlayan iki zıt evreni temsil etmektedir. Bu zıtlık, sadece bir estetik tercih farkı değil, aynı zamanda bir medeniyet projesinin nasıl adım adım, bizzat o projeyi savunduğunu iddia edenler tarafından bir kabile fantezisine indirgenerek katledildiğinin en somut felsefi vesikasıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa ederken ortaya koyduğu “muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkma” hedefi, sığ bir teknoloji transferi, şekilci bir batılılaşma veya basit bir diplomatik yönelim değildi. Bu hedef, yüzlerce yıllık bir imparatorluğun çöküş nedenlerini milimetrik bir kesinlikle analiz etmiş bir dehanın, yepyeni bir toplum yaratmak için gerçekleştirdiği muazzam bir epistemolojik (bilgibilimsel) kopuştu. Atatürk, Osmanlı’nın çöküşünün salt askeri mağlubiyetlerden değil, aklın dogmalara, bilimin hurafelere ve ilerlemenin donuk geleneğe yenik düşmesinden kaynaklandığını çok iyi biliyordu. Bu yüzden Cumhuriyet devrimleri, sadece siyasi bir rejim değişikliği değil, Türk insanının zihinsel koordinatlarını yeniden kalibre etme operasyonuydu. Harf inkılabından kılık kıyafet devrimine, medeni kanundan laiklik ilkesine kadar atılan her devasa adım, toplumun yüzünü dogmatik ve durağan bir geçmişten alıp, rasyonel düşüncenin, bilimsel şüpheciliğin ve aydınlanma felsefesinin hakim olduğu bir geleceğe çevirme amacı taşıyordu. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, Türk milletinin köklerini elbette Asya’nın derinliklerinde arıyor, Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi çalışmalarla yüzyıllardır ezilmiş bir ulusa özgüven aşılamayı hedefliyordu; ancak bu tarihsel geriye dönüşler asla bir “steplere dönme” veya bir “göçebe kabile hayatını yeniden diriltme” fantezisi değildi. Atatürk, tarihi, geleceğe sıçramak için üzerine basılacak sağlam bir trambolin olarak görüyordu. Hedef hiçbir zaman çadırlarda yaşayan, kan dökücü, efsanevi kurtların peşinden koşan o mitolojik geçmişi yeniden canlandırmak olmadı. Hedef, o tarihi köklerden alınan özgüvenle, Paris’teki, Londra’daki, Berlin’deki bilim akademileriyle, laboratuvarlarla, sanat merkezleriyle rekabet edebilecek, evrensel aydınlanmanın bir parçası, hatta öncüsü olacak modern, rasyonel ve uygar bir Türk toplumu inşa etmekti. Atatürk’ün pusulası her zaman ileriye, sadece ve sadece ileriye, aklın aydınlattığı ufka doğru işaret ediyordu.

Ancak bugünün, dijital yankı odalarında şekillenen ve kendilerini bu büyük devrimcinin yegane mirasçıları olarak tanımlayan seküler milliyetçi gençliğine baktığımızda, o rasyonel pusulanın paramparça edildiğini, ibrenin akıldan ve gelecekten tamamen saparak, mistik, irrasyonel ve arkaik bir geçmişe doğru sabitlendiğini görürüz. Üniversite kampüslerinde, sosyal medya avatarlarında veya siyasi polemiklerin tam ortasında aniden ortaya çıkarılan “kurt başlı sancaklar”, Göktürk alfabesiyle yazılmış gizemli metinler, şamanik ritüeller ve Orta Asya kabilelerine duyulan o dinmek bilmez nostalji, bu zihinsel savrulmanın estetik sembolleridir. Rus düşünür Svetlana Boym, nostaljiyi ikiye ayırır: “Düşünümsel nostalji” (reflective nostalgia) geçmişi bir hatıra olarak saygıyla anar ama bugünün gerçekliğinden kopmaz; “onarıcı nostalji” (restorative nostalgia) ise hiçbir zaman var olmamış, kurgulanmış ve mitolojik bir “altın çağı” bugün fiziksel olarak yeniden diriltmeye, o hayali geçmişi bugünün mutlak gerçeği yapmaya çalışır. Türkiye’nin yeni nesil neo-milliyetçilerinin içine sürüklendiği çukur, tam anlamıyla bu onarıcı, gerici ve hastalıklı nostalji türüdür. Onlar, modern devletin, anayasal hukuk sisteminin, küreselleşen ekonominin ve karmaşık diplomasi ağlarının hakim olduğu 21. yüzyıl gerçekliğini anlamlandırmakta o kadar büyük bir acziyet yaşamaktadırlar ki; çözüm olarak tüm bu karmaşık modern yapıları zihinlerinde yok edip, yerine kılıçların konuştuğu, mutlak bir liderin emrettiği, düşmanların kabile savaşlarıyla yok edildiği ve hiçbir gri alanın bulunmadığı o destansı, ilkel ve basit bozkır kurgusunu ikame etmektedirler. Bu, siyasi bir duruş değil, Freudyen anlamda tam bir gerileme (regression), bir tür çocuklaşma ve gerçeklikten kopuş psikozudur.

Bu regresif nostaljinin ve mitolojik geçmişe sığınma fantezisinin ortaya çıkışı bir tesadüf veya salt bir tarih merakı değildir. Daha önceki tahlillerimizde derinlemesine incelediğimiz o katlanılamaz, çökmüş ve nefes aldırmayan “bugün” gerçekliği, bu psikolojik kaçışın ana motorudur. Z kuşağı olarak adlandırılan bu kitle, gözlerini açtıkları günden beri ekonomik buhranların, enflasyonun, liyakatsizliğin, adaletsizliğin ve sığınmacı akınlarının paramparça ettiği, kurumları işlemez hale gelmiş bir Türkiye tablosuyla baş başa kalmıştır. Geleceğe baktıklarında, kendi evlerini alabilecekleri, iyi bir maaşla çalışabilecekleri, dünya vatandaşları gibi seyahat edebilecekleri veya adil bir düzende yaşayabilecekleri o aydınlık ufku görememektedirler. Gelecek, bir umut alanı olmaktan çıkmış, sadece karanlık, belirsizlik ve daha fazla yoksulluk vaat eden bir korku tüneline dönüşmüştür. İnsan zihni, hem bugünün bu cehennem gibi gerçekliğiyle hem de geleceğin bu koyu karanlığıyla aynı anda başa çıkamaz. Bu çift taraflı varoluşsal sıkışmışlık anında, zihnin sığınabileceği tek bir güvenli liman kalır: Geçmiş. Ancak bu geçmiş, yakın siyasi tarih, Cumhuriyetin ilk yılları veya Osmanlı dönemi gibi gerçek, hataları ve sevaplarıyla yaşanmış somut bir geçmiş olamaz. Çünkü o yakın geçmişin de tartışmalı yanları, siyasi bagajları ve bugünle doğrudan bağlantılı sorumlulukları vardır. Zihnin aradığı şey, kusursuz, tartışılmaz ve tamamen efsanevi bir sığınaktır. İşte o sığınak, Ergenekon efsanelerinin, Ötüken ormanlarının, kurt başlı sancakların ve Şaman ataların bulunduğu o binlerce yıl öncesinin puslu, mitolojik Asya stepleridir. Gençlik, çözemediği bugünün karmaşasından ve kuramadığı geleceğin korkusundan kaçarak, zihinsel bir zaman yolculuğuyla o steplere sığınmıştır. Orada enflasyon yoktur, sığınmacı krizi yoktur, işsizlik yoktur; orada sadece at sırtında rüzgara karşı koşan, safkan, kudretli ve dünyayı titreten “yenilmez” bir Türk imgesi vardır. Bu imge, kendi hayatında tamamen yenilmiş, güçsüzleşmiş ve sisteme boyun eğmiş gencin, kendi varoluşsal çöküşünü telafi etmek için icat ettiği sanal bir uyuşturucudur.

Bu uyuşturucunun, yani kabileci ve mitolojik fantezilerin bu kadar çekici olmasının bir diğer nedeni ise, modern demokrasinin ve sivil milliyetçiliğin bireyden talep ettiği o ağır entelektüel ve ahlaki sorumlulukları tamamen ortadan kaldırmasıdır. Aydınlanmacı bir Atatürkçü olmak, bugünün karmaşık dünyasında çok zor bir görevdir; çünkü bu, sürekli okumayı, dünya konjonktürünü analiz etmeyi, evrensel insan hakları normlarıyla ulusal çıkarlar arasında hassas dengeler kurmayı, eleştirel düşünmeyi ve farklı fikirlere tahammül edebilecek bir demokratik olgunluğu gerektirir. Sivil milliyetçilik, farklı etnik kökenlerden gelen vatandaşları aynı hukuki şemsiye altında, kimseyi ötekileştirmeden bir arada yaşatabilmenin o ince ve yorucu siyasi mühendisliğini talep eder. Oysa bozkır kabileciliği ve kurt başlı sancak edebiyatı, bireyden hiçbir entelektüel veya ahlaki çaba beklemez. Sadece genetik kökeninizle övünmeniz, “kanımızın asilliği” üzerine hamasi sloganlar atmanız, sosyal medyada bir bozkurt emojisi paylaşmanız ve farklı olanı, size benzemeyeni kılıçtan geçirilmesi gereken bir düşman olarak kodlamanız yeterlidir. Modern dünyanın o karmaşık sorunlarını, kabile savaşlarının o basit “biz ve onlar” dikotomisiyle çözebileceğini sanmak, entelektüel tembelliğin en tehlikeli, en narsisistik formudur. Kampüste bir sorun mu var? Kurt başlı sancağı aç ve bağır. Muhalefetle veya iktidarla siyasi bir anlaşmazlık mı yaşıyorsun? Tengri’den ve Şamanlardan bahseterek karşı tarafı gayri-milli ilan et. Bu semboller üzerinden yürütülen siyaset simülasyonu, aslında siyasetin bittiği, aklın iflas ettiği ve rasyonel müzakerenin yerini şamanik bir ayinin aldığı o karanlık arkaik döneme geri dönüştür. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek insan aklını tüm dogmaların, mitolojilerin ve hurafelerin üstüne çıkardığı o devasa felsefi devrim; bugün bu sözde mirasçıları tarafından bir çırpıda yok edilmiş, ilmin yerini mitoloji, aklın yerini ise kan ve soy efsaneleri almıştır.

Şahsi gözlemlerim ışığında, bu regresif nostaljinin en trajikomik yanının, aslında kullanılan sembollerin bağlamsızlığı ve o dönemin gerçeklerinden tamamen kopuk, popüler kültürün (video oyunlarının, tarihi dizilerin ve fantastik edebiyatın) süzgecinden geçmiş bir “cosplay” (kostümlü oyun) eylemi olmasıdır. 21. yüzyılın dijital gençleri, ellerindeki son model Amerikan veya Asya menşeli akıllı telefonlarla, küresel kapitalizmin sosyal medya algoritmaları üzerinden, yüzlerce yıl önce bozkırlarda yaşamış göçebe kabilelerin yaşam tarzını kutsamaktadırlar. O kutsadıkları Göktürk Kağanlığı’nın kendi içindeki kanlı taht kavgalarını, Çin entrikalarına nasıl boyun eğdiklerini, boyların birbirine nasıl ihanet ettiğini veya o dönemin tarihsel gerçekliklerinin acımasızlıklarını bilmezler. Onların tarih bilgisi, sosyal medyadaki on beş saniyelik hamasi videolardan ve altı kalın harflerle çizilmiş bağlamsız özlü sözlerden ibarettir. Kurt başlı sancak, onlar için tarihsel bir vesika değil, sadece bir aidiyet nişanı, bir moda unsuru, siber dünyada diğer kabilelere karşı kullanılan şekilci bir kalkan görevi görmektedir. Bu gençler, aslında o bozkır şartlarında bir gün bile hayatta kalamayacak kadar modern, tüketim toplumunun konforuna alışmış ve ekran bağımlısı bireylerdir. Onların bu “Asya steplerine dönüş” arzusu, gerçek bir siyasi ideoloji veya uygulanabilir bir devlet modeli değil; Tolkien’in Orta Dünya’sına veya Game of Thrones’un Westeros’una duyulan o fantastik hayranlığın, Türk siyasetine uyarlanmış ucuz ve ergenlik dönemi bir versiyonudur. Siyasetin bu derece çocuklaştığı, fantezi edebiyatıyla devlet idaresi arasındaki sınırların bu kadar silikleştiği bir ortamda, ne ülkenin gerçek sorunlarına bir çözüm bulunabilir ne de Atatürk’ün o muasır medeniyet ülküsüne bir adım dahi yaklaşılabilir. Onlar, muasır medeniyetlerin laboratuvarlarında yeni yapay zeka kodları yazmak yerine; kampüslerde ellerinde bez parçalarıyla tarihi bir tiyatro oyununun figüranlığını yapmayı seçmişlerdir.

Bu sembol fetişizminin ve geçmişe sığınma psikozunun, daha önceki bölümlerde işlediğimiz o “kullanışlı aparat” olma durumuyla da çok derin bir organik bağı vardır. İktidar bloku ve devlet içindeki statükocu odaklar, gençliğin bu arkaik mitolojilere, kurt başlı sancaklara ve içi boşaltılmış Tengricilik fantezilerine yönelmesini gizli bir sevinçle karşılar ve desteklerler. Çünkü bilirler ki, yüzünü geçmişin mitolojilerine dönmüş, enerjisini tarihsel sembolleri yarıştırmaya harcayan ve ülkenin kurtuluşunu Orta Asya kabilelerinin efsanevi liderlerinin geri dönmesinde arayan bir nesil; asla güncel, modern ve rasyonel bir siyasi tehdit oluşturamaz. İktidardan hesap sormak, enflasyon rakamlarını okumayı, merkez bankası politikalarını anlamayı, hukuk devleti ilkelerini savunmayı gerektirir. Oysa elinde kurt başlı sancak sallayıp “Biz Kürşad’ın torunlarıyız” diye bağıran bir kalabalığın, mevcut siyasi iktidarın ihale yasalarındaki yolsuzlukları takip etmek, anayasal kurumların çöküşüne karşı sivil bir direniş örmek gibi bir derdi veya entelektüel kapasitesi olamaz. İktidar, bu gençlerin o zararsız, fantastik ve kurgusal Asya steplerinde at koşturmasına, orada sanal zaferler kazanmasına sonuna kadar izin verir; yeter ki onlar, 2026 yılının Türkiye’sindeki gerçek, somut ve acımasız rantiye düzeninin sokaklarına, o düzenin kurumsal çöküşüne uyanmasınlar. Bu bağlamda, kurt başlı sancak ve Tengrici hezeyanlar, statükonun gençliğe sunduğu en etkili dijital emziktir. Gençler o emziği emerek ecdatlarıyla gurur duyarken, ülkenin gerçek sahipleri, o ecdadın mirası olan vatan topraklarını, ormanları, fabrikaları ve geleceği parsel parsel satmaya devam ederler. Gençliğin tarihsel yön duygusunu kaybederek geleceği inşa etmekten vazgeçmesi ve mitolojik bir geçmişin içine hapsolması, sömürücü düzenin ebedi bekasını garantileyen en sağlam sigorta poliçesidir.

Öte yandan, bu “seküler” ambalajlı Türkçülüğün, reddettiğini iddia ettiği geleneksel “Türk-İslam” sentezcilerinden epistemolojik (bilgiyi edinme ve kullanma yöntemi) olarak hiçbir farkının olmadığını bir kez daha, çok daha net bir felsefi çerçevede vurgulamak gerekir. Dindar bir dogmatik, dünyayı bin buçuk yıl önce yazılmış kutsal metinlerin, hadislerin ve ulemaların yorumları üzerinden okur; o dönemin toplumsal kurallarını bugüne birebir uygulamaya, zamanı dondurmaya çalışır. Aklı, naklin (geleneğin/vahyin) emrine verir. Biz bu düşünce sistemine sığlığı, gericiliği ve değişime kapalı olması nedeniyle haklı olarak “yobazlık” deriz. Ancak bugün, kendine seküler diyen o neo-milliyetçi kitle de dünyayı, iki bin yıl önce Orhun Vadisi’nde dikilmiş taşların üzerindeki metinlerle, o dönemin göçebe kabile yaşamının savaşçı ritüelleriyle ve kan dökücü destanlarıyla okumaya çalışmakta, o dönemin ilkel, acımasız ve tek tipçi kurallarını 21. yüzyılın karmaşık toplumsal yapısına dayatmaya kalkmaktadır. Onlar da aklı, mitolojinin ve ırksal şovenizmin emrine vermişlerdir. Birinin referans kaynağı Arap çölleri ve 7. yüzyıl iken; diğerinin referans kaynağı Asya stepleri ve 8. yüzyıldır. İkisi de zamanın aktığını, medeniyetin geliştiğini, insan haklarının evrimleştiğini ve devlet kavramının modernleştiğini şiddetle reddeder. İkisi de bugünün sorunlarını çözmek yerine, o geçmişin altın çağını geri getirme hezeyanı içindedir. Bu noktada sormamız gereken soru şudur: Bir yobazlığın referans noktasının Mekke’den Ötüken’e taşınmış olması, o yobazlığı ortadan kaldırır mı? Bir dogmanın İslami semboller yerine Şamanik sembollerle süslenmesi, o zihniyetin akıl dışılığını ve karanlığını aydınlığa dönüştürür mü? Elbette dönüştürmez. Seküler milliyetçilik adı altında pazarlanan bu kabileci nostalji, Türkiye’nin o bitmek bilmeyen muhafazakar/gerici zihniyetinin sadece kostüm değiştirmiş, ancak aklın ve bilimin ışığından aynı ölçüde kaçan yeni nesil bir pagan yobazlığından başka bir şey değildir. Ve bu yeni yobazlık, Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” diyerek kurduğu o aydınlanma felsefesinin tam kalbine saplanmış paslı, mitolojik bir hançerdir.

Atatürk’ün devrimci zihniyeti ile bu yeni neslin regresif fantezileri arasındaki bu kan dondurucu zıtlık, “vatanseverlik” kavramının nasıl zehirlendiğini de gözler önüne serer. Atatürk için vatanseverlik, bir ulusun kendi zayıflıklarıyla yüzleşebilmesi, eksikliklerini kabul etmesi ve diğer medeniyetlerin ulaştığı seviyeyi yakalamak, hatta onu aşmak için durmaksızın, komplekssiz bir şekilde çalışması demekti. O, Batı’nın kurumlarını, hukukunu, sanatını ve bilimini alırken hiçbir kültürel aşağılık kompleksi duymamış, “biz zaten geçmişte her şeyin en iyisini yapmıştık” şeklindeki o uyuşturucu, tembel ve kof hamasete asla sığınmamıştır. Oysa bugünün o kurt başlı sancak sevdalıları, sürekli olarak “Bizim atalarımız dünyaya hükmetti”, “Bizim kanımızda üstünlük var” gibi sloganlarla kendi tembelliklerini, kendi bilimsel, ekonomik ve kültürel kısırlıklarını örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Gerçek bir vatanseverlik, ülkenizin bugün dünyadaki bilimsel yayın sıralamasında neden bu kadar geride kaldığını, neden teknoloji üretemediğini, neden insanlarının mutsuz olduğunu sorgulamayı ve bunun için geceli gündüzlü çalışmayı gerektirir. Ancak bu gençler, laboratuvara girip yeni bir aşı bulmak, kütüphaneye kapanıp yeni bir sosyolojik teori üretmek veya sanat atölyelerinde yeni bir evrensel eser yaratmak yerine; kampüs meydanlarında geçmişin mitolojik figürlerine kılıç kuşanıp sanal zafer naraları atmayı, o kof “biz üstünüz” sloganlarıyla kendi egolarını okşamayı seçmektedirler. Bu, vatanseverlik değil; bir ulusun kendi kendiyle girdiği devasa bir aşağılık kompleksini, sahte bir büyüklük sanrısıyla tedavi etme çabasıdır. Bir millet, ancak bugününde yaratabildiği somut değerler kadar büyüktür. Geçmişinin büyüklüğüne sığınarak bugününü unutan, atasının kılıcıyla övünüp bugünün bilgisayarına bir kod yazamayan, Orhun abideleriyle gurur duyup bugün evrensel bir edebi eser üretemeyen bir nesil, o çok sevdiğini iddia ettiği vatanı yüceltmiyor, aksine onu hızla çürüyen, dünya sahnesinden silinmeye yüz tutmuş bir tarih müzesine çeviriyor demektir.

Bu mitolojik kaçışın ve tarihsel yön duygusunun kaybının muhalefet siyasetine ve ülkenin demokratikleşme umuduna verdiği zarar da tarifsizdir. Siyasal mücadele, mevcut sorunların çözümüne dair rasyonel, ikna edici ve kucaklayıcı bir vizyon sunmayı gerektirir. Ancak kitleleri, Asya steplerinin o dışlayıcı, kana ve fethe dayalı sembolizmine boğduğunuzda, ortaya koyduğunuz siyasi alternatifin hiçbir demokratik inandırıcılığı kalmaz. Kurt başlı sancakların, Göktürkçe yazılı tişörtlerin ve “Türke kefen biçenin ölümü korkunç olur” şeklindeki o kan kokan hamasetin hakim olduğu bir siyasi dil, toplumun farklı kesimlerini (liberalleri, demokratları, farklı etnik kökenden vatandaşları, hatta sadece huzur isteyen sıradan insanları) nasıl birleştirebilir? Bu dil, iktidarın yarattığı o cehennemden kaçmak isteyen insanlara nasıl güvenli, hukukun üstünlüğüne dayalı, refah ve barış dolu bir liman vaat edebilir? Edemez. Çünkü bu dil, sivil bir anayasadan, kuvvetler ayrılığından, gelir adaletinden değil; bir kabilenin diğerini tahakküm altına almasından, intikamdan ve dışlamadan bahseder. İktidarın baskısından bunalan bir toplum, karşısında çözüm olarak Orta Asya şamanizminin veya bozkır savaşçılığının o ilkel, otoriter ve kaba kodlarını gördüğünde, ehven-i şer diyerek yine mevcut statükonun o bilindik, yerleşik otoriterliğine boyun eğer. İşte bu yüzden, bu neo-milliyetçi gençliğin o arkaik sembollere sarılması, iktidarı devirmek bir yana, iktidarın karşısındaki tek rasyonel alternatifi olan “demokratik, sivil ve modern Cumhuriyet” tasavvurunu da kendi elleriyle zehirlemekte, onu bir kabile kavgasına indirgemektedir. Onlar, muhalefetin zihinsel koordinatlarını 21. yüzyılın evrensel demokrasilerinden alıp, 8. yüzyılın o kılıç ve kanla kurulan steplerine taşımaya çalışarak, Türkiye’nin medeni dünyayla olan tüm bağlarını koparmanın gönüllü elçiliğini yapmaktadırlar.

Dahası, Atatürk’ü bu arkaik ve kabileci vizyonun içine sıkıştırmaya çalışmaları, ona yapılmış en büyük entelektüel hırsızlık ve çarpıtma vakasıdır. Atatürk, Türk tarih tezini ortaya atarken, Türklerin dünya medeniyetine, bilime, sanata ve ilk devlet teşkilatlanmalarına olan evrensel katkısını kanıtlamak için yola çıkmıştı; amacı, Batı emperyalizminin “Siz barbarsınız, sadece yıkmayı bilirsiniz” şeklindeki aşağılayıcı tezini, bilimsel ve tarihi argümanlarla çürütmekti. Yani o, geçmişi araştırırken bile yüzü evrensel medeniyete, Batı’nın rasyonel aklına ve eşitler arası bir diplomatik masaya dönüktü. Bugünün dijital kabilecileri ise, tarihi tam tersi bir şekilde, dünyaya entegre olmak veya evrensel bir medeniyetin parçası olmak için değil, dünyadan tamamen izole olmak, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” paranoyasını beslemek ve Batı medeniyetini tamamen reddederek o kendi karanlık, kapalı klanlarına çekilmek için kullanmaktadırlar. Atatürk’ün o kucaklayıcı, medeni ve aydınlık yüzü; bu gençliğin ellerinde, asık suratlı, intikamcı, kafatasçı ve kendisinden olmayan herkesi kılıçtan geçirmeye yeminli mitolojik bir savaş tanrısına dönüştürülmek istenmektedir. Bu, Kemalizmin ve Cumhuriyet aydınlanmasının içinin boşaltılması, onun devrimci özünün çekilip alınması ve geriye sadece faşizan bir estetiğin, ilkel bir hamasetin bırakılmasıdır. Gençlik, Atatürk’ün o dehasını, o evrensel vizyonunu okumadan, anlamadan ve idrak etmeden; sadece onun fotoğraflarını kendi şövenist ve kabileci söylemlerine bir arka plan resmi yaparak onu adeta iğdiş etmektedirler. Bu durum, sadece bir siyasi hata değil, aynı zamanda bir ulusun kurucu aklına, o aklın işaret ettiği o aydınlık geleceğe karşı işlenmiş kolektif ve affedilmez bir ihanettir.

Son tahlilde, tarihsel yön duygusunun bu trajik kaybı, muasır medeniyet ülküsünden Asya steplerinin mitolojisine yapılan bu hızlı ve korkunç gerileme, Türkiye’nin neden sürekli olarak aynı eksen etrafında dönüp durduğunu, neden bir türlü o beklenen sıçramayı gerçekleştiremediğini açıklayan en net zihinsel haritadır. Bir toplum, sorunlarıyla yüzleşmek, o sorunların kaynağı olan siyasi ve ekonomik aktörlerden hesap sormak, yeni kurumlar inşa etmek ve ter dökerek aydınlık bir gelecek kurmak yerine; sihirli formüllere, efsanevi geçmişlere ve “damarlardaki asil kan” edebiyatına sığındığı sürece, hiçbir krizi aşamaz. Kurt başlı sancaklar omuzlarda taşınabilir, sosyal medya profilleri Orta Asya savaşçılarıyla süslenebilir, kampüslerde farklı düşünenlere karşı zafer naraları atılabilir; ancak bu simülasyonların hiçbiri, cebinizdeki paranın erimesini durduramaz, ülkenizi yöneten liyakatsiz kadroların kurduğu rant düzenini yıkamaz, hukukun üstünlüğünü geri getiremez ve bu ülkenin ormanlarının, madenlerinin, limanlarının yabancı sermayeye satılmasını engelleyemez. O sanal steplerde at koşturan gençler, gerçek hayatın o soğuk, acımasız ve betondan duvarlarına çarptıklarında, ellerindeki o mitolojik kılıçların ve sancakların, modern dünyanın ekonomik ve siyasi cehennemi karşısında sadece birer çocuk oyuncağından ibaret olduğunu anladıklarında iş işten çoktan geçmiş olacaktır. Onlar, aydınlık bir geleceği kurabilecekleri o en enerjik, en isyankar yıllarını; bir zaman makinesinin içine girip hiç var olmamış bir geçmişi yeniden diriltmeye çalışarak heba etmiş, o esnada ülkenin asıl sahipleri olan muktedirler ise, geleceği kendi çıkarları doğrultusunda çoktan ipotek altına almıştır. İktidarın ömrünü uzatan, statükoyu koruyan ve Türkiye’nin aydınlanma yürüyüşünü sabote eden asıl güç; dışarıdaki düşmanlar değil, içindeki o devasa korkuyu ve çaresizliği sahte bir geçmişin destanlarıyla uyuşturan, yüzünü güneşin doğduğu modern geleceğe değil, gölgelerin uzadığı mitolojik steplere dönen bu kayıp neslin o trajik, o kof ve o eylemsiz hezeyanıdır. Ve bu hezeyan, eğer uyanıp da gerçeğin o keskin, rasyonel ve zorlu yüzüyle yüzleşmezlerse, o çok sevdikleri vatanın tarihin o merhametsiz çöplüğüne, kendi elleriyle fırlatıp attıkları en ağır taş olarak kalmaya devam edecektir.


BÖLÜM 6: STRATEJİK DEHA İLE TAKTİKSEL AHMAKLIĞIN ZITLIĞI

Siyaset felsefesi ve harp tarihi, güç elde etme ve o gücü muhafaza etme pratiklerini incelerken, strateji ile taktik arasındaki o devasa ve hayati ayrıma odaklanır. Strateji, nihai hedefe ulaşmak için eldeki tüm kısıtlı kaynakları, potansiyel müttefikleri ve konjonktürel fırsatları en rasyonel, en geniş vizyonlu ve en kapsayıcı şekilde organize etme sanatıdır; strateji, zamanın ruhunu okumayı, düşmanın fay hatlarını bilmeyi ve yeri geldiğinde kendi ideolojik dogmalarını büyük resim uğruna esnetebilmeyi gerektirir. Taktik ise, o büyük resmin içindeki küçük cephelerde, anlık çarpışmalarda uygulanan lokal manevralardır. Ünlü askeri deha Sun Tzu’nun da binlerce yıl önce kristalize ettiği gibi, stratejisi olan bir taktik yavaş da olsa zafere giden en güvenilir yoldur; ancak stratejisi olmayan bir taktik, yenilgiden önceki o gürültülü ve anlamsız telaştan başka bir şey değildir. Türkiye’nin kurucu aklının, yani Mustafa Kemal Atatürk’ün siyasi ve askeri dehasının temelinde yatan en büyük güç, eşine az rastlanır bir stratejik derinliğe sahip olmasıdır. O, sadece cephedeki orduları değil, sosyolojiyi, diplomasiyi ve insan psikolojisini de aynı stratejik dehayla yönetmiş; nihai hedefe (bağımsız ve modern bir cumhuriyete) ulaşmak için, dönemin tüm imkansızlıkları içinde en heterojen, en birbiriyle çatışan ve en uyumsuz kitleleri tek bir potada eritmeyi başarmıştır. Oysa bugün, Atatürk’ün mirasını devraldığını, onun izinden gittiğini ve ülkeyi yirmi yıllık bir kurumsal çöküşten kurtaracağını iddia eden o dijital, yeni nesil seküler milliyetçi gençliğin eylem pratiğine baktığımızda; stratejik aklın kırıntısına bile rastlanmayan, sadece anlık öfkelere, kabileci dürtülere ve kör edici bir kibre dayanan muazzam bir “taktiksel ahmaklık” tablosuyla karşılaşırız. Bu tablo, düşmanı bölerek zafere ulaşan o muazzam kurucu aklın, müttefiklerini bölerek kendi felaketini hazırlayan bir yıkıcı akılsızlığa nasıl dönüştüğünün, tarihsel bir ihanetin nasıl “vatanseverlik” ambalajıyla pazarlandığının en acı bilançosudur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejik dehasını tam anlamıyla idrak edebilmek için, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplandığı o karanlık, belirsiz ve her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğu 1920 koşullarına zihinsel bir yolculuk yapmak elzemdir. İmparatorluk çökmüş, başkent işgal edilmiş, ordular dağıtılmış ve Anadolu’nun dört bir yanında birbirinden tamamen kopuk, farklı ideolojilere, farklı sınıfsal çıkarlara ve farklı inanç sistemlerine sahip yerel direniş odakları türemiştir. Bu kaotik ortamda, Ankara’da toplanan meclisin sosyolojik ve ideolojik haritası, birbiriyle asla yan yana gelemeyecek, birbirini ontolojik düşman olarak gören unsurların bir araya gelmek zorunda kaldığı, patlamaya hazır bir bomba gibidir. O meclisin sıralarında, hilafetin ve şeriatın geri gelmesi için savaşan muhafazakar din adamları, sarıklı hocalar ve şeyhler oturmaktaydı. Hemen onların yanındaki sıralarda, Sovyet Rusya’nın etkisiyle Anadolu’da bir Bolşevik devrimi hayal eden, Yeşil Ordu gibi oluşumlara sempati duyan anti-emperyalist solcular ve komünist eğilimli aydınlar bulunuyordu. Bir başka köşede, imparatorluğu savaşa sokan ancak şimdi Anadolu direnişine katılan eski İttihatçı kadrolar ve askerler varken; onların karşısında İttihatçılardan ölesiye nefret eden, liberal eğilimli, hatta manda ve himayeyi dahi kurtuluş olarak tartışabilen sivil paşalar ve yerel eşraf yer alıyordu. Normal şartlar altında, bu dört farklı bloğun (komünistler, şeriatçılar, ittihatçılar ve liberaller) bir odada beş dakika bile birbirlerinin boğazına sarılmadan, birbirlerini “vatan haini” ilan etmeden durabilmesi sosyolojik olarak imkansızdı.

Ancak Atatürk, siyasetin bir ideolojik saflık testi olmadığını, siyasetin bir öncelik sıralaması ve varoluşsal bir hayatta kalma matematiği olduğunu bilen gerçek bir dahiydi. Onun kendi zihnindeki nihai proje olan laik, çağdaş, pozitivist ve Batı değerlerine entegre olmuş modern ulus-devlet ideali, o meclisteki sarıklı hocaların veya komünist vekillerin hayalleriyle taban tabana zıttı. Eğer Atatürk, o gün bugünün seküler milliyetçi gençlerinin sahip olduğu o sığ, ergen ve “ideolojik saflık” arayan zihniyetle hareket etseydi; sarıklı hocalara dönüp “Siz gericisiniz, sizinle vatan kurtarmam”, komünistlere dönüp “Siz Rus uşağısınız, sizinle aynı meclise girmem”, İttihatçılara dönüp “Siz ülkeyi batıranlarsınız, sizinle yan yana durmam” diyerek herkesi dışlar, hepsine birer kulp takar ve o meşhur, o steril ve o kibirli yalnızlığına çekilirdi. Bu yalnızlığın sonucunda da muhtemelen çok “saf”, çok “ilkeli” bir lider olarak tarihe geçer, ancak Anadolu İngiliz, Yunan ve Fransız çizmeleri altında ezilirken, Sevr Antlaşması o saflığın üzerine kanlı bir mühür olarak vurulurdu. Fakat Atatürk, düşmanın (emperyalist işgalin) mutlak gücü karşısında, içerideki tüm ayrılıkların, tüm ideolojik farklılıkların ve tüm tarihsel kan davalarının bir teferruattan ibaret olduğunu gördü. O, kendi nihai ideallerini (Cumhuriyet devrimlerini) bir süreliğine dondurarak, tüm bu birbirine benzemeyen kitleleri “Misak-ı Milli” ve “Vatanın Kurtuluşu” gibi asgari, tartışılmaz ve herkesin üzerinde uzlaşabileceği tek bir müşterek paydada birleştirdi. Atatürk, müttefiklerinin kusurlarına, onların geçmişteki hatalarına veya gelecekteki farklı niyetlerine odaklanmak yerine; onların o an, o günkü işgal koşullarında cepheye sürebilecekleri kuvvete, toplayabilecekleri silaha ve halk üzerindeki nüfuzlarına odaklandı. Bu, düşmanı yenmek için potansiyel müttefiklerin hiçbirini dışlamayan, onlara saflık testi dayatmayan, onları “sen yeterince milliyetçi misin?” diye sorgulamayan o muazzam Realpolitik aklının ta kendisidir.

Şimdi zaman makinesini ileri sarıp, yirmi birinci yüzyılın o krizlerle, ekonomik çöküşle ve anayasal buhranlarla sarsılan Türkiye’sine döndüğümüzde, kendini o büyük liderin izinden gidiyor zanneden yeni nesil dijital milliyetçilerin eylem pratiğine baktığımızda gördüğümüz şey, zekanın yerini cehaletin, stratejinin yerini duygusal hezeyanların ve birleştiriciliğin yerini yıkıcı bir kabileciliğin almış olmasıdır. Daha önceki kısımlarda detaylarıyla ortaya koyduğumuz üzere, bugün Türkiye’yi yöneten muktedir yapı, yirmi yıllık iktidarı boyunca devleti parti aygıtına çevirmiş, kendi etrafında devasa bir medya tekeli, sermaye ağı ve kemikleşmiş bir seçmen bloku yaratmıştır. 50+1 sisteminin dayattığı o acımasız matematik, bu yapıyı sandıkta yenebilmenin tek ama tek bir şartı olduğunu dikte etmektedir: İktidar bloğunun karşısında yer alan tüm toplumsal kesimlerin, tıpkı Birinci Meclis’te olduğu gibi, kendi aralarındaki tüm ideolojik farklılıkları, tarihsel önyargıları ve kırgınlıkları bir kenara bırakarak tek bir asgari müşterekte, yani “demokrasinin, hukukun ve liyakatin yeniden inşası” paydasında birleşmesi. Bugün iktidarı devirmek için Kürt seçmenin itirazına, sosyal demokratların organizasyon gücüne, liberal aydınların vizyonuna, solcuların sokak direncine ve iktidardan kopan muhafazakarların oylarına aynı anda, aynı sandıkta ihtiyaç vardır. Bu, siyasetin reddedilemez, esnetilemez ve etrafından dolaşılamaz mutlak matematiğidir.

Ancak, kendilerini muhalif cephenin “en uyanık”, “en tavizsiz” ve “en vatansever” kanadı olarak atayan neo-milliyetçi gençlik, bu matematiği anlamak, bu matematiğe uygun bir strateji geliştirmek yerine, adeta muktedirin ekmeğine yağ sürmek için özel olarak kodlanmış birer siyasi intihar bombacısı gibi hareket etmektedir. Onlar, iktidarı yenmek için müttefik aramak, farklı kesimlere köprüler kurmak ve ortak bir dil geliştirmek yerine; mevcut veya potansiyel tüm müttefiklerini o hastalıklı, o acımasız ve o gerçekdışı “ideolojik saflık” testlerine tabi tutarak birer birer linç etmekte ve muhalefet cephesinden aforoz etmektedirler. Atatürk, kendisine taban tabana zıt olan komünist Çerkez Ethem’i veya hilafetçi hocaları bile vatan savunması için ikna edip omuz omuza savaştırırken; bugünün o “safkan” Atatürkçüleri, iktidara karşı birlikte oy vermek zorunda oldukları sosyal demokrat bir belediye başkanını on yıl önceki bir tweeti yüzünden, veya iktidarın adaletsizliğine karşı çıkan solcu bir öğrenciyi kampüste açtığı bir pankart yüzünden anında “vatan haini”, “terörist”, “fonlu” ilan ederek düşmanlaştırmaktadır. Onların dünyasında siyaset, bir koalisyon kurma, bir asgari müşterek yaratma sanatı değil; herkesin kendileri gibi düşündüğü, herkesin onların belirlediği ezberlenmiş o dar, sığ ve şekilci kalıplara girmek zorunda olduğu bir engizisyon mahkemesidir.

Bu ideolojik saflık testinin çalışma mekanizması, Freudyen psikanalizdeki “Küçük Farklılıkların Narsisizmi” (Narcissism of Small Differences) kavramıyla kusursuz bir şekilde açıklanabilir. Sigmund Freud, birbirine aslında çok benzeyen, aynı coğrafyayı veya aynı kaderi paylaşan toplulukların, aralarındaki o çok küçük, detay ve önemsiz farkları büyüterek birbirlerine karşı en ölümcül, en irrasyonel nefreti beslediklerini tespit etmiştir. Bugün Türkiye’deki muhalif gençliğin kendi içindeki fraksiyonlara, özellikle de “seküler milliyetçilerin” solculara, liberallere veya ılımlı demokratlara karşı beslediği o köpüren öfke, bu narsisizmin dışavurumudur. Onlar, ülkenin kaynaklarını sömüren, anayasayı askıya alan ve kendi geleceklerini çalan o mutlak güce (muktedire) karşı hissetmeleri gereken o asıl devasa öfkeyi; aynı ekonomik sıkıntıları çektikleri, aynı geleceksizliği paylaştıkları ama Kürt sorununa, mülteci krizine veya devlet kavramına biraz daha farklı bakan muhalif akranlarına yöneltirler. İktidarın devasa yolsuzluklarına alışmış, kanıksamış bir şekilde susarken; muhalif bir sanatçının veya siyasinin en ufak bir söylem sapmasında “Biz böyle muhalefeti istemiyoruz” diyerek masayı devirmeye kalkarlar. Aralarındaki o küçük ideolojik farkları o kadar büyütür, o kadar hayati bir hale getirirler ki; asıl düşmanın o farkların gölgesinde büyüyerek her ikisini de yok edeceği gerçeğine tamamen körleşirler. Bu saflık takıntısı, aslında zayıflığın, siyaset üretememenin ve kendi dar kabilelerinden dışarı çıkmaya duyulan o devasa korkunun felsefi ambalajıdır. Saf olan hiçbir şey doğada tek başına uzun süre hayatta kalamaz; biyolojik olarak da, sosyolojik olarak da dayanıklılık, melezleşmeden, farklılıkların birleşiminden ve uzlaşmadan doğar. Saf ırk yaratmaya çalışanların nasıl genetik hastalıklara boğulduğunu bilen tıp bilimi gibi, saf muhalefet yaratmaya çalışanların da siyasi bir çürümeye ve izolasyona sürükleneceğini siyaset bilimi çok açık bir şekilde bize söyler.

Şahsen bu akıl tutulmasını, bu gönüllü miyopluğu izlerken, bir milletin kendi kurtuluş reçetesini kendi elleriyle, üstelik de en coşkulu sloganlar eşliğinde yırtıp atmasına duyduğum o derin, o izahı zor hüznü tarif etmekte zorlanıyorum. Bir yanda, tüm dünyanın saygıyla eğildiği, düşmanlarını birbirine düşürüp müttefiklerini birleştirerek yoktan bir ülke var eden o kurucu stratejik deha; diğer yanda, o dehanın posterini profil fotoğrafı yapıp, sabahtan akşama kadar potansiyel müttefiklerine küfreden, muhalefet cephesini kendi elleriyle parçalayan ve “Ben kimseden taviz vermem” ergenliğiyle iktidarın ömrünü uzatan bir taktiksel ahmaklık. Bu ahmaklığın en tehlikeli boyutu, kendini ahmaklık olarak değil, bir “ilkeli duruş” olarak sunmasıdır. Gençler, Kürt siyasi hareketinden veya sol bloktan gelecek oyları dışlayarak “Biz temiz kaldık” dediklerinde, siyaset sahnesinde kazandıkları hiçbir şey yoktur; sadece, iktidarın yirmi yıldır yaptığı o ayrıştırma siyasetinin gönüllü ve ücretsiz taşeronluğunu yapmışlardır. Eğer siyaset bir savaşsa, ve eğer karşınızda devletin tüm imkanlarını seferber etmiş, kurallarını kendi yazdığı bir seçime giren devasa bir muktedir varsa; sizin o muktediri yenebilmek için “benim yanıma gelecek olanların sicili tertemiz olmalı, geçmişte hiçbir hata yapmamış olmalı, tüm düşünceleri benimle birebir aynı olmalı” deme lüksünüz yoktur. Bu bir lüks değil, düpedüz bir sabotajdır. İkinci Dünya Savaşı’nda, azılı anti-komünist olan Winston Churchill, faşist Hitler’i yenebilmek için komünist Stalin ile müttefik olmuş ve “Eğer Hitler cehennemi işgal etseydi, Avam Kamarası’nda Şeytan hakkında bile iyi birkaç söz söylerdim” diyerek o stratejik dehanın, o pragmatik aklın en keskin özetini yapmıştır. Churchill’in veya Atatürk’ün sahip olduğu o büyük devlet aklı ve hedef odaklı strateji ile, bugünün “seküler Türkçü” gençlerinin sahip olduğu o dışlayıcı, şekilci ve kabileci zihniyet arasındaki o uçurum, işte Türkiye’nin neden yirmi yıldır aynı döngünün içinde çırpındığının, muhalefetin neden bir türlü iktidara gelemediğinin matematiksel ve sosyolojik açıklamasıdır.

Düşmanı bölen kurucu akıldan, kendi müttefiklerini bölen yıkıcı bir ahmaklığa uzanan bu tarihsel ihanet, sadece seçim sandıklarında değil, toplumsal psikolojinin her alanında derin yaralar açmaktadır. Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalist bloğu parçalamak için diplomatik hamleler yapmış, Fransızlarla ayrı, İtalyanlarla ayrı antlaşmalar imzalayarak, Sovyet Rusya ile stratejik dostluk kurarak düşman cephesini tel tel dökülmeye zorlamıştı. O, düşmanının zayıf noktalarını, aralarındaki çıkar çatışmalarını milimetrik olarak hesaplayıp o çatlaklara diplomatik kamalar yerleştirirken; içerideki, Anadolu’daki her bir farklı rengi, her bir farklı inancı sımsıkı bir arada tutmak için muazzam bir kapsayıcı dil inşa etmişti. Oysa bugünün dijital piyadeleri, tam tersi bir istikamette, adeta bir siyasal intihar senaryosunun başrol oyuncuları gibi hareket etmektedirler. Onlar, muktedirin blokunda var olan çatlakları (örneğin iktidar partisi ile milliyetçi ortağı arasındaki gerilimleri veya muhafazakar tabandaki ekonomik rahatsızlıkları) büyütmek, o kitlelere güven vermek ve onları muhalefet cephesine çekmek için zekice bir söylem geliştirmek yerine; tüm enerjilerini kendi saflarındaki insanları test etmeye, onları “yeterince Atatürkçü olmamakla”, “yeterince Türkçü olmamakla” suçlayarak düşmanlaştırmaya harcarlar. İktidar bloku, kendi içindeki en büyük hataları, yolsuzlukları ve fikir ayrılıklarını devasa bir sessizlik ve kenetlenme kültürüyle örtbas edip tek yumruk halinde dururken; sözde aydınlanmış muhalif gençlik, kendi içindeki en ufak bir nüans farkını devasa bir ihanet sarmalına çevirip meydanlarda birbirini linç etmektedir. Kendi müttefikini bölen, kendi silah arkadaşını “saflık” testinden geçemediği için sırtından vuran hiçbir ordu, hiçbir savaşta galip gelememiştir. Bu kitle, iktidara karşı savaşan bir ordu değil, sadece kendi kalesinin surlarını yıkarak, kalenin içindekileri kılıçtan geçirerek düşmana içeriden kapıları açan bir beşinci kol faaliyeti gibi çalışmaktadır. Bu beşinci kol faaliyetini en trajik kılan detay ise, bunu dışarıdan bir ajan olarak değil, “en büyük vatansever benim” nidaları atarak kendi özgür iradeleriyle, kibrin ve cehaletin zehriyle yapıyor olmalarıdır.

Bu taktiksel ahmaklığın bir başka felaket verici sonucu da, muhalif siyasi aktörlerin (liderlerin, belediye başkanlarının, gazetecilerin) bu dijital kabilelerin çıkardığı irrasyonel gürültü karşısında sürekli bir savunma ve rehin alınma psikolojisine sürüklenmeleridir. Siyasetçi, kitleleri dönüştürmek, onlara yeni bir vizyon sunmak ve yeri geldiğinde toplumun ezberlerini bozmakla mükelleftir. Atatürk, toplumun yüzlerce yıllık dogmalarına karşı çıkarken kimsenin alkışını beklememiş, o vizyonu topluma dayatabilmişti. Ancak günümüz muhalefet aktörleri, sosyal medyadaki bu “seküler Türkçü” linç mangalarının hışmına uğramamak, onların o anlık, reaksiyoner ve yüzeysel öfkelerini üzerlerine çekmemek için, sürekli olarak kendi söylemlerini törpülemekte, stratejik hamleler yapmaktan korkmakta ve vizyoner siyaset üretememektedirler. Bir muhalefet lideri, Kürt sorununun çözümü veya evrensel demokrasi normları hakkında çağdaş bir adım atmaya kalktığında, iktidardan önce bu gençlerin o acımasız “saflık” engizisyonuyla karşılaşacağını bilir. Bu korku, muhalefeti pasifize eder, onu sadece günlük polemiklere hapseder ve iktidarın belirlediği o dar, milliyetçi ve güvenlikçi çerçevenin dışına çıkmasını engeller. İşte bu gençler, “Biz muhalefeti denetliyoruz, onlara doğru yolu gösteriyoruz” yalanıyla avunurken; gerçekte yaptıkları şey, muhalefeti korkutarak, onu felç ederek ve onu statükonun kurallarına göre oynamaya zorlayarak iktidarın değirmenine su taşımaktır. Muhalefet, bu kitlelerin onayını almak için ne kadar milliyetçileşirse, ne kadar sertleşirse ve ne kadar dışlayıcı olursa, iktidar o kadar sevinir. Çünkü aslı varken kimse taklidine oy vermez; iktidarın güvenlikçi diliyle konuşan bir muhalefet, sadece iktidarın haklılığını onaylamış olur. Gençliğin muhalefete giydirmeye çalıştığı o “saf, tavizsiz milliyetçi” deli gömleği, aslında iktidarın ikbalini garantileyen bir can simididir.

Sonuç itibariyle, Atatürk’ün o muazzam stratejik dehası ile günümüzün dijital neo-milliyetçiliğinin taktiksel ahmaklığı arasındaki bu zıtlık, sadece tarihsel bir ironi değil, aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşme serüveninde yaşanmış en büyük felsefi çöküşlerden biridir. Bir tarafta, dünyayı okuyan, düşmanının zayıflıklarını bilen, farklılıkları birleştirerek yepyeni bir medeniyet inşa eden, aklı ve bilimi rehber edinmiş, sonuç odaklı o büyük kurucu akıl; diğer tarafta, dünyadan kopuk, kendi yankı odalarına hapsolmuş, en ufak bir farklılığa tahammül edemeyen, birleştirmek yerine bölen, sonuç almak yerine sadece kendi öfkesini tatmin etmeye odaklanmış ve akıl yerine kabileci dogmaları rehber edinmiş o sığ, yıkıcı ve şekilci kalabalıklar. Kendilerini o büyük kurucu aklın mirasçıları olarak adlandırmaları, tarihin bu nesle oynadığı en acımasız şakalardan biridir. Onlar Atatürk’ün askerleri değildirler; onlar, Enver Paşa’nın o maceracı, hesapsız, stratejiden yoksun, hamasetle hareket edip koca bir imparatorluğu Sarıkamış’ın karlarında donduran o yıkıcı, ahmak ve trajik ruhunun dijital çağdaki reenkarnasyonlarıdırlar. Duygularıyla, öfkeleriyle ve kibirleriyle hareket ederek vatanı kurtaracaklarını sanırken, aslında kendi müttefiklerini, kendi alternatif geleceklerini ve kendi kurtuluş umutlarını Sarıkamış misali o soğuk, affetmez ve ideolojik saflık testlerinin dondurucu ayazında kendi elleriyle ölüme terk etmektedirler. Tarih, bu ihaneti, maskelenmiş bu akıl tutulmasını ve stratejinin yerini alan bu taktiksel ahmaklığı yazarken; düşmanı parçalayarak ülkeyi kuran o dehanın yanında, müttefiklerini parçalayarak o ülkenin geleceğini kendi cellatlarına teslim eden bu kuşağı, siyasetin nasıl yapılmaması gerektiğine dair en acı, en ibretlik ve en trajik vaka olarak altın harflerle değil, kapkara bir mürekkeple sayfalarına kazıyacaktır. Ve o sayfalar okunduğunda, en büyük hüznü, o yıkıntının altında kalanların, kendi elleriyle yıktıkları o umut köprülerinin hesabını asla veremeyecek olmaları yaratacaktır.


BÖLÜM 7: BİLİM YUVASINDA HOLİGANLIK: “EN HAKİKİ MÜRŞİT”İN İNFAZI

Bir medeniyetin çöküşü, sınırlarının işgal edilmesiyle veya hazinesinin boşaltılmasıyla değil; o medeniyeti ayakta tutan temel felsefi sözleşmenin, bilhassa o sözleşmeyi geleceğe taşımakla mükellef olan seçkin zihinler tarafından reddedilip ayaklar altına alınmasıyla başlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin en kristalize, en devrimci ve en sarsılmaz manifestosu, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözünde tecessüm eder. Bu cümle, salt bir eğitim tavsiyesi veya bilime duyulan romantik bir saygı ifadesi değildir; bu, yüzlerce yıl boyunca aklını dogmalara, hurafelere, şeyhlere, şıhlara ve kabileci dürtülere teslim etmiş bir imparatorluk enkazından, evrensel aklı ve bilimsel şüpheciliği rehber edinen yepyeni bir ulus-devlet yaratmanın epistemolojik (bilgi felsefesine dair) miladıdır. “Mürşit” kelimesi, o güne dek tasavvufi ve dogmatik bir rehberliği, sorgulanamaz bir otoriteyi ifade ederken; Atatürk bu kelimeyi alıp tam karşısına “ilim” ve “fen” kavramlarını koyarak, rehberliğin ancak ve ancak kanıtlanabilir, test edilebilir, rasyonel ve sürekli gelişen bir yöntemle yapılabileceğini ilan etmiştir. Bu devasa felsefi sıçrama, aklın özgürleşmesi projesidir ve bu projenin en büyük laboratuvarları, mabetleri ve koruyucuları olarak üniversiteler işaret edilmiştir. Üniversite, evrensel (universal) bilginin üretildiği, hakikatin korkusuzca arandığı, genç zihinlerin o rasyonel aydınlanma ateşini devraldığı kutsal bir mekandır. Ancak bugün, Türkiye’nin en köklü, en seçkin ve ülkenin beyin takımını yetiştiren kampüslerinde tanık olduğumuz manzara, bu kurucu felsefenin sadece reddedilmesi değil, kelimenin tam anlamıyla kendi mirasçıları tarafından acımasızca infaz edilmesidir. Bilimin, aklın ve diyalektiğin konuşması gereken o kutsal avlularda, insanlığın en ilkel kabile savaşlarının dijital ve fiziksel birer kopyası sahnelenmekte; “en hakiki mürşit”, yerini cehaletin, holiganizmin ve sembol fetişizminin o sağır edici gürültüsüne bırakmaktadır.

Türkiye’nin teknolojik, sosyolojik ve ekonomik kalkınmasının lokomotifi olması beklenen, özellikle savunma sanayisinin, mühendisliğin ve eleştirel sosyal bilimlerin kalbi konumundaki ODTÜ gibi kurumlarda yaşananlar, bu aydınlanma kaybının en trajik vitrinidir. Bir ülkenin en zeki, analitik düşünme yeteneği en yüksek, matematiksel zekası sınavlarla tescillenmiş gençlerinin bir araya geldiği bu özel mekanlar, normal şartlar altında bir ülkenin geleceğinin yazıldığı yerlerdir. 21. yüzyılın o acımasız küresel rekabet ortamında, gelişmiş ulusların üniversitelerinde gençler kuantum bilgisayarlarını, yapay zekanın ahlaki ve ekonomik sınırlarını, genetik mühendisliğini, uzay madenciliğini, post-kapitalist ekonomik modelleri ve derin sosyolojik krizlerin çözüm yollarını tartışmaktadırlar. Dünya, biyolojik ve teknolojik bir tekilliğe (singularity) doğru korkunç bir hızla koşarken, bilginin yarı ömrü kısalmakta ve ülkeler arasındaki güç dengeleri artık orduların büyüklüğüyle değil, üretilen patentlerin, algoritmaların ve inovasyonların hacmiyle belirlenmektedir. İşte tam da bu küresel gerçekliğin orta yerinde, ülkenin en parlak zihinlerinin bulunduğu bir kampüste gençlerin, ellerine sopa ve bez parçaları alıp, bir önceki asırdan kalma ideolojik semboller, etnik aidiyetler ve mitolojik figürler üzerinden birbirlerinin kafasını yarması, sadece bir asayiş sorunu değil, korkunç bir tarihsel anakronizmdir (zaman sapmasıdır). Yüz binlerce adayın girdiği sınavlarda en üst dilimlik başarıyı göstererek o bilim yuvalarına girmeye hak kazanmış gençlerin, laboratuvarlarda veya kütüphanelerde dünyayı değiştirecek fikirler üretmek yerine, Orta Çağ şövalyeleri gibi “kimin sancağı daha büyük, kimin bayrağı daha kutsal” kavgasına tutuşması, zihinsel bir intihardır. Bu durum, Türkiye’nin neden “orta gelir tuzağını” aşamadığının, neden teknoloji üretemediğinin ve neden sürekli olarak aynı medeniyet krizinin etrafında dönüp durduğunun en somut psikolojik açıklamasıdır. Akıl, o kampüslerin kapısında bırakılmış ve içeriye sadece ilkel kabile dürtüleri sokulmuştur.

Bu zihinsel gerilemenin kökeninde, üniversite kavramının ve siyasetin içinin boşaltılarak devasa bir holiganizme indirgenmesi yatmaktadır. Holiganizm, sadece futbol stadyumlarına özgü bir davranış bozukluğu değildir; aidiyet ihtiyacının, düşünme yetisinin önüne geçtiği, bireyin kendi kimliğini tamamen bir sürünün taşkınlığı içinde erittiği her alanda var olabilir. Futbol holiganı için sahadaki oyunun taktiksel güzelliği, sporun centilmenliği veya estetiği önemli değildir; onun için tek önemli olan, kendi tuttuğu takımın (kabilesinin) renklerinin karşı takımın renklerine üstün gelmesi, rakip taraftarın stadyumdan dayak yiyerek kovulmasıdır. Bugün üniversite kampüslerini savaş alanına çeviren siyasi reflekslerin de bu stadyum holiganizminden en ufak bir farkı kalmamıştır. Kendisini “seküler Türkçü”, “devrimci solcu” veya bir başka isimle adlandıran kitleler için ideolojilerinin felsefi derinliği, ülkenin sorunlarına sunacakları ekonomik çözümler veya toplumsal barışa dair projeleri hiçbir önem taşımaz. Onların siyasetten anladıkları tek şey, tıpkı rakip takım taraftarını kovalayan holiganlar gibi, karşıt görüşlü grubu kampüsten atmak, onların standını dağıtmak, onların açtığı bayrağın üzerine kendi bayrağını dikmektir. Düşüncenin, diyalektiğin ve felsefenin yerini tamamen fiziksel alan hakimiyeti almıştır. Bir amfide saatlerce sürecek derin bir tartışmayla rakibinin tezlerini çürütmek, entelektüel bir çaba, okuma ve birikim gerektirir; oysa rakibinin elindeki bezi alıp yırtmak veya kalabalık bir grupla üzerine yürüyüp onu fiziksel olarak sindirmek hiçbir zeka kırıntısı gerektirmez. Holiganizm, tam da bu kolaycılığın, bu entelektüel tembelliğin ve bu kaba gücün yüceltilmesidir. “En hakiki mürşit ilimdir” diyen bir felsefenin çocukları, ilmi terk etmiş ve en ilkel mürşit olan “kaba kuvveti” kendilerine rehber edinmişlerdir.

Üniversitelerde eğitimin, aklın ve tartışma kültürünün yerine lincin, şiddetin ve tahammülsüzlüğün ikame edilmesi, aydınlanma sürecinin kalbine saplanmış bir hançerdir. Üniversite (Universitas) kelimesi, özü itibarıyla evrenselliği, her türlü fikrin, en aykırı düşüncenin dahi şiddete başvurulmadan özgürce tartışılabildiği, bilginin sınırlarının zorlandığı sığınakları ifade eder. Orta Çağ Avrupası’nda bile üniversiteler, kilisenin dogmalarına karşı görece özerk alanlar yaratabilmiş ve Rönesans’ın tohumlarını bu özerk tartışma ikliminde atabilmiştir. Bir üniversite kampüsünde bir fikrin doğruluğu veya yanlışlığı, o fikri savunanların pazı gücüyle, çıkardıkları sesin desibeliyle veya salladıkları sancağın boyutuyla değil; sadece ve sadece rasyonel argümanlarla, ampirik kanıtlarla ve mantıksal tutarlılıkla ölçülebilir. Ancak bugün, dijital linç kültürünün fiziksel bir uzantısı olarak kampüslere çöken bu yeni faşizan iklimde, hakikatin yerini güç almıştır. Çoğunluğu ele geçiren, arkasına devleti, algoritmaları veya bir ideolojik klanı alan grup, kendisinden farklı düşünen azınlığın konuşma, var olma ve hatta fiziksel olarak o mekanda bulunma hakkını gasp etmektedir. “Sizin fikirleriniz bizim milli/devrimci değerlerimize aykırı, o yüzden burada nefes alamazsınız” argümanı, engizisyon mahkemelerinin diliyle birebir aynıdır. Bir kampüste eğer bir grup, sırf farklı bir etnik sembol, farklı bir bayrak veya farklı bir şarkı kullanıyor diye şiddete uğruyor, kemerlerle ve şişelerle darp ediliyor ve bunu yapanlar “vatanı savunduklarını” iddia edebiliyorlarsa, orada üniversite bitmiş, aydınlanma çökmüş ve orman kanunları yürürlüğe girmiş demektir. Tartışma kültürünün ölümü, aklın ölümüdür. Akıl öldüğünde ise geriye sadece korku, biat ve vahşet kalır.

Şahsen beni bu süreçte en çok dehşete düşüren şey, şiddetin ve holiganlığın sadece uygulayıcılar tarafından değil, dışarıdan bu olayları izleyen, kendi köşelerinde oturan, hatta okumuş yazmış olarak kabul edilen kitleler tarafından da dijital mecralarda büyük bir coşkuyla onaylanması, meşrulaştırılması ve adeta bir gladyatör dövüşü izler gibi alkışlanmasıdır. Kampüslerde şiddet uygulayanlar azınlıkta olabilirler; ancak onların bu şiddetini sosyal medyada “Ellerinize sağlık”, “Orası kimsenin babasının malı değil, böyle kovarlar adamı”, “Gereken yapılmış” gibi sözlerle yücelten yüz binlerce kişilik bir dijital stadyum bulunmaktadır. Bu durum, çürümenin sadece kampüsteki üç beş marjinal grubun sorunu olmadığını, toplumsal ahlakın, adalet duygusunun ve bir arada yaşama iradesinin yapısal bir iflas yaşadığını gösterir. Toplum, bilimi, aklı ve uzlaşmayı ödüllendirmeyi bırakmış; kendi ilkel kinlerini, hınçlarını ve intikam duygularını kampüslerde sahneleyen bu genç holiganları birer kahraman gibi taçlandırmaya başlamıştır. Bir bilim yuvasında dökülen kanın, kırılan burnun veya yırtılan bir pankartın üzerinden siyasi mastürbasyon yapan bir toplumun, muasır medeniyetler seviyesine ulaşması, yapay zeka devrimini yakalaması veya adil bir hukuk devleti inşa etmesi fiziksel olarak imkansızdır. Toplum, kendi gençlerinin zihinsel potansiyelini birer bilim insanı, yazar, düşünür olarak değil; kendi siyasi kavgalarının sokak dövüşçüleri olarak kullanmayı talep etmekte ve bu talebi karşılayanları yüceltmektedir. Bu, bir ülkenin kendi beynini kendi elleriyle yemesi, kendi geleceğini kendi elleriyle boğmasıdır.

Bu holiganizm, aynı zamanda üniversitelerdeki akademik ve entelektüel üretimi de tamamen felç eden, korku üzerine kurulu bir otosansür (self-censorship) mekanizması yaratır. Şiddetin, lincin ve tahammülsüzlüğün hakim olduğu bir kampüste, gerçekten bilim yapmak isteyen, ülkenin sosyolojik fay hatları üzerine objektif araştırmalar yapmayı hedefleyen, ekonomi politikalarını eleştirel bir süzgeçten geçirmek isteyen bir akademisyen veya öğrenci, bu kabilelerin hedefi olmaktan korkar hale gelir. Akademik özgürlük, sadece devletin baskısına karşı değil, aynı zamanda bu tür sivil faşizan kitlelerin baskısına karşı da korunmalıdır. Ancak “seküler Türkçü” veya “radikal solcu” linç mangaları, kampüslerde görünmez birer ahlak zabıtası, birer düşünce polisi gibi devriye gezerler. Eğer bir sosyoloji tezi onların ideolojik dogmalarına uymuyorsa, eğer bir ekonomi makalesi onların ezberlerini bozuyorsa, o çalışmayı yapan kişiyi anında “vatan haini”, “işbirlikçi” veya “fonlu” ilan ederek lince tabi tutarlar. Bu korku iklimi, üniversitelerin üretkenliğini öldürür. Gençler, linç edilmemek, dışlanmamak ve fiziksel şiddete uğramamak için, kabilelerin onayladığı o güvenli, sığ ve hamasi sınırların dışına çıkmamayı öğrenirler. Soru sormayı, şüphe etmeyi, tabuları yıkmayı bırakırlar. Böylece üniversite, yeni fikirlerin doğduğu bir doğumhane olmaktan çıkar, sadece eski, köhnemiş ve kaba ideolojilerin ezberletildiği birer endoktrinasyon (beyin yıkama) kampına dönüşür. Bir ülkenin en zeki beyinleri, eğer kendi kampüslerinde düşündüklerini söylemekten korkacak hale gelmişlerse, o ülkenin küresel rekabette ayakta kalması, teknoloji üretmesi veya refah yaratması mümkün değildir. Bilim, korkunun olduğu yerde barınamaz; ilim, ancak özgürlüğün teneffüs edildiği ciğerlerde yeşerebilir. Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yetiştirme ideali, bu kabileci holiganların estirdiği terör fırtınasıyla “fikri tutsak, vicdanı körelmiş, irfanı kabileye ipotekli” bir nesle doğru korkunç bir dönüşüm yaşamıştır.

Bilim yuvalarında yaşanan bu kabileci hesaplaşmaların, daha önceki bölümlerde defalarca altını çizdiğimiz o “hedef saptırma” ve “statükoya hizmet etme” dinamiğiyle de doğrudan, koparılamaz bir organik bağı vardır. İktidar aygıtları, ülkenin kaynaklarını tüketirken, hukuku esnetirken ve kendi siyasi ömrünü uzatırken, üniversitelerin sessiz ve ehlileştirilmiş olmasını isterler. Çünkü tarihte bütün büyük toplumsal dönüşümler, haksızlıklara karşı yükselen ilk güçlü itirazlar her zaman üniversite kampüslerinden, okuyan, düşünen ve gerçeği arayan gençlerden gelmiştir. Üniversiteler susturulduğunda, toplumun vicdanı da susturulmuş olur. Ancak iktidar, üniversiteleri sadece polis gücüyle veya kayyum rektörlerle susturmaya kalktığında, bu durum ulusal ve uluslararası arenada tepki çeker, meşruiyet krizine yol açar. İşte bu noktada, üniversite öğrencilerinin kendi içlerinde, “bayrak”, “sancak”, “milli beka” gibi kavramlar üzerinden birbirlerine girmeleri, birbirlerini darp etmeleri ve kampüsleri savaş alanına çevirmeleri, iktidar için paha biçilemez bir fırsattır. İktidar, “Bakın, bu gençler kendi aralarında bile anlaşamıyorlar, terör estiriyorlar, vatanı bölecekler” bahanesiyle, kampüsler üzerindeki güvenlikçi politikalarını meşrulaştırır. Dahası, gençler enerjilerini birbirlerini linç etmekle harcadıkları için, iktidarın ekonomi veya eğitim politikalarına karşı organize, entelektüel ve kitlesel bir itiraz geliştirecek ne vakitleri ne de zihinsel mecalleri kalır. Gençlik, kendi kalesinin içinde birbiriyle savaşırken, asıl muktedirler o kalenin dışındaki tüm verimli arazileri sessizce ele geçirirler. Bu yüzden, ODTÜ’de veya herhangi bir bilim yuvasında atılan her holiganca slogan, savrulan her sopa ve yırtılan her bayrak, aslında bilime ve aydınlanmaya değil, doğrudan doğruya o üniversiteyi susturmak isteyen karanlık statükonun hedeflerine hizmet etmektedir. Onlar, “vatanı savunduklarını” zannederek birbirlerini boğazlarken, aslında kendi geleceklerini ve üniversitelerinin bağımsızlığını, bizzat vatanı sömürenlerin ayakları önüne altın tepside sunmaktadırlar.

Bu bağlamda, “En hakiki mürşit ilimdir” felsefesinin infazı, sadece epistemolojik bir sapma değil, aynı zamanda devasa bir milli güvenlik ve beka sorunudur. Gerçek beka sorunu, kampüste farklı bir ideolojik flama açılması veya bir şarkıcının konser vermesi değildir. 21. yüzyılın gerçek beka sorunu; yapay zeka algoritmalarının dünyadaki iş gücünü nasıl dönüştüreceğini öngörememek, çip krizinde kendi teknolojinizi üretememek, iklim değişikliğinin tarım üzerindeki yıkıcı etkilerine karşı inovasyon geliştirememek ve yeni nesil uzay yarışında bir izleyici konumuna düşmektir. Bir ulusun bekası, ancak ve ancak bilimle, mühendislikle, yüksek teknolojiyle ve bu teknolojiyi yönetecek evrensel ahlaka sahip zihinlerle korunabilir. Kurt başlı sancaklar sallayarak, Orta Asya destanları okuyarak veya kampüslerde kendisi gibi düşünmeyen öğrencileri döverek sınırlarınızı, ekonominizi veya bağımsızlığınızı koruyamazsınız. Hamaset, kurşun geçirmez bir yelek veya ekonomiyi şahlandıracak bir formül değildir. Hamaset, sadece cahillerin ve korkakların kendi çaresizliklerini örtmek için kullandıkları gürültülü bir battaniyedir. Türkiye’nin gençliği, dünyadaki akranları kod yazarken, girişimcilik ekosistemleri kurarken ve insanlığın sınırlarını uzaya taşırken; kendi aralarında 1970’lerden, hatta yüzlerce yıl öncesinden kalma kabileci semboller üzerinden bir “kimlik” savaşı vererek, aslında küresel arenada gönüllü bir şekilde parya (köle) olmayı kabul etmektedir. Bilimi rehber edinmeyi reddeden bir toplum, eninde sonunda bilimi rehber edinen toplumların ekonomik, teknolojik ve kültürel kölesi olmak zorundadır. Bu, tarihin affetmez, acımasız ve değişmez kuralıdır. “Mürşidini” öldüren bir ulus, yolunu kaybetmeye ve karanlıkta avlanmaya mahkumdur.

Üniversitelerdeki bu holiganlığın ve şiddet kültürünün yarattığı bir diğer geri dönüşü olmayan yıkım ise, liyakat ve entelektüel derinlik sahibi, ülkeyi ileriye taşıyabilecek potansiyeldeki parlak zihinlerin (beyin göçü) ülkeyi hızla terk etmesidir. Aklın ve bilimin hakim olmadığı, şiddetin ve lincin sıradanlaştığı bir ortamda, gerçekten okumak, üretmek ve huzur içinde yaşamak isteyen bir genç neden kalsın? Bir mühendislik veya temel bilimler öğrencisi, laboratuvar imkanlarının yetersizliğinin yanı sıra, bir de kampüsünde her gün “kim vatan haini, kim safkan Türk” kavgası veren holiganlarla, onların estirdiği o baskıcı terör havasıyla neden uğraşsın? Zaten ekonomik olarak geleceğini göremeyen bu parlak beyinler, bir de bu boğucu, sığ ve tahammülsüz kabileciliğin içine hapsolmayı reddetmekte ve ilk fırsatta kendilerini bilimin, aklın ve bireysel özgürlüklerin gerçekten saygı gördüğü Batı ülkelerine atmaktadırlar. Bu holiganlar, kampüste birilerini döverek “vatanı temizlediklerini” sanırken, aslında vatanı ayağa kaldıracak o yegane cevheri, o pırıl pırıl beyinleri ülkeden kovmakta, Türkiye’yi vasatlığın, cehaletin ve kaba kuvvetin çorak bir çölüne çevirmektedirler. Yurt dışına giden her bir zeki, analitik düşünme yeteneğine sahip öğrencinin ardında bıraktığı boşluk; sesi çok çıkan, okumayan, sadece slogan atan ve şiddetten beslenen bu dijital kabileciler tarafından doldurulmaktadır. Bu, bir toplumun kendi hücrelerini yenileme kapasitesini kaybetmesi, kendi beyin ölümünü kendi elleriyle gerçekleştirmesidir. Beyin ölümü gerçekleşmiş bir bedende, atılan o yüksek perdeden vatanseverlik naraları, sadece bir cesedin kasılmasından ibarettir; onda ne bir ruh, ne bir ufuk, ne de bir gelecek vardır.

Bu trajedinin sosyolojik ve psikolojik faturası o kadar ağırdır ki, telafisi on yıllar sürecek bir zihinsel rehabilitasyonu gerektirir. Çünkü mesele sadece bir grubun diğerini kampüsten kovması değil, o kampüsün temsil ettiği tüm değerler sisteminin (aydınlanma, şüphecilik, hoşgörü, rasyonalite) yerine; dogmatizmin, dışlamanın ve kaba kuvvetin yeni bir “normal” olarak yerleştirilmesidir. Şiddeti ve holiganlığı bir vatan savunması olarak rasyonalize eden bir gençlik, yarın doktor, avukat, hakim, öğretmen veya siyasetçi olduğunda, sorunları çözmek için yine aynı ilkel yöntemlere başvuracaktır. Hukukun, diplomasinin veya bilimsel analizlerin yerini, gücün tahakkümü alacaktır. Bu, bir ülkenin genetik kodlarının şiddet ve liyakatsizlikle zehirlenmesi demektir. Atatürk’ün üniversitelere biçtiği o yüce misyon, gençliği “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireyler olarak yetiştirip, onları karanlığa karşı birer aydınlık meşalesi yapmaktı. Ancak bugün ODTÜ gibi sembolik ve tarihsel öneme sahip bilim yuvalarında gördüğümüz manzara, gençlerin kendi irfanlarını kabileci holiganizme teslim ettiklerini, vicdanlarını nefret ve linç kültürüyle körelttiklerini ve fikirlerini o karanlık, mitolojik ezberlere zincirlediklerini göstermektedir. Bu, Atatürk’e, Cumhuriyetin kurucu felsefesine ve bu toprakların geleceğine yapılmış en sinsi, en derin ve en onarılmaz ihanettir.

Son söz olarak; bilim yuvasında holiganlık yapmak, elinde bir bayrak veya sancak sallayarak, kendinden farklı düşüneni sindirip ezmek, bir kahramanlık destanı değil, devasa bir medeniyet kaybının utanç verici belgesidir. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, kampüslerin kapısında mermere kazınmış ölü bir metin değil; yaşatılması, her gün yeniden üretilmesi ve uğruna entelektüel bedeller ödenmesi gereken yaşayan bir felsefedir. Bu felsefeyi infaz edip, yerine kaba kuvveti, sembol fetişizmini ve dijital linci koyanlar, vatanlarını korumuyorlar; onlar, o vatanın muasır medeniyetler seviyesine çıkmasını sağlayacak olan yegane köprüyü, aklın ve bilimin köprüsünü kendi elleriyle havaya uçuruyorlar. Tarih, bilimi terk edip kabileciliğe sığınan hiçbir toplumun ayakta kaldığını yazmamıştır. Eğer bu akıl tutulması durdurulamaz, bu holiganizm “vatanseverlik” ambalajı altında meşrulaştırılmaya devam edilirse; Türkiye’nin geleceği, bilimin ışığıyla aydınlanan laboratuvarlarda değil, birbirini boğazlayan, kimin bayrağının daha kutsal olduğunu tartışırken, dünyanın geri kalanının teknolojik gölgesi altında ezilip köleleşen, karanlık ve çorak bir cehalet çukurunda yazılacaktır. “En hakiki mürşit” infaz edildiğinde, o cesedin başında atılan zafer naraları, aslında bir ulusun kendi karanlık ve telafisi imkansız geleceğine okuduğu trajik bir ağıttan başka bir şey olmayacaktır. Ve o ağıtı, ne kurt başlı sancaklar, ne de atılan o kof sloganlar susturmaya yetmeyecektir.


BÖLÜM 8: SEMBOL FETİŞİZMİ VE İÇİ BOŞALTILMIŞ KEMALİZM

Bir siyasi hareketin, bir devrimci felsefenin veya bir toplumsal aydınlanma projesinin tarihsel ömrünü tamamlayıp tamamlamadığını, yahut genetik bir mutasyona uğrayıp kendi antitezine dönüşüp dönüşmediğini anlamak için, o fikrin mensuplarının okudukları kitapların kalınlığına değil, sosyal medyada kullandıkları sembollerin yüzeyselliğine bakmak günümüz dijital sosyolojisinin en güvenilir yöntemlerinden biridir. İnsanlık tarihi, büyük düşüncelerin, uğruna bedeller ödenmiş devasa felsefi devrimlerin, zaman içinde entelektüel tembellik ve kitle psikolojisinin o sığ suları altında nasıl boğulduğunun, nasıl salt bir “estetik” unsura indirgenerek içinin tamamen boşaltıldığının sayısız ve trajik örneğiyle doludur. Bir fikrin içini boşaltmanın ve onu zararsız hale getirmenin en etkili yolu, o fikri yasaklamak veya sansürlemek değildir; aksine, o fikri her yere asmak, onu bir tüketim nesnesine çevirmek, onu tişörtlere, kahve kupalarına, sosyal medya profil fotoğraflarına indirgeyerek onun o devrimci, yakıcı ve dönüştürücü özünü kitle kültürünün o uyuşturucu bayağılığı içinde eritmektir. Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın “simülakr” kavramıyla kusursuz bir biçimde açıkladığı bu süreç, bir gerçeğin yerini o gerçeğin kopyasının alması, ardından o kopyanın da kendi bağlamından koparak tamamen gerçeklikten bağımsız yeni bir işaretler evreni yaratmasıdır. Türkiye’nin siyasi ve entelektüel tarihinde, bu simülasyon evreninin en ağır, en acımasız ve en yıkıcı mağduru hiç şüphesiz Kemalizm, yani Cumhuriyetin kurucu felsefesi olmuştur. Bugünün dijital kabilelerinde, üniversite kampüslerinde ve anonim yankı odalarında kendini “Atatürkçü” veya “Seküler Milliyetçi” olarak pazarlayan, bir önceki bölümde tarihsel yön duygularını nasıl kaybettiklerini ve nasıl gerici bir nostaljiye sürüklendiklerini gördüğümüz o yeni nesil gençliğin Kemalizm ile kurduğu ilişki; bir aydınlanma felsefesiyle kurulan entelektüel bir bağ değil, tam anlamıyla hastalıklı, sığ ve şekilci bir sembol fetişizmidir.

Kemalizm, tarihsel bağlamı içinde değerlendirildiğinde, sadece bir ulus-devlet kurma projesi değil; dogmalara, cehalete, emperyalizme ve kul olmaya karşı insan aklını, bağımsızlığı ve yurttaşlık bilincini merkeze alan devasa bir medeniyet yürüyüşüdür. Bu felsefenin omurgasını oluşturan altı ilkenin her biri, dönemin küresel konjonktüründe olağanüstü bir entelektüel cesareti, derin bir okumayı ve radikal bir eylemselliği gerektiriyordu. Anti-emperyalizm, sadece silahlı bir işgali reddetmek değil, aynı zamanda ekonomik tam bağımsızlığı, kültürel özgüveni ve onurlu bir dış politikayı inşa etme pratiğiydi. Devrimcilik, donuklaşmış kurallara, statükonun konforuna ve gericiliğe karşı sürekli bir yenilenme, sürekli bir ileriye atılma ve gerektiğinde eskiyi acımasızca yıkabilme iradesiydi. Halkçılık, imtiyazlı sınıfların, saray elitlerinin veya belli kan bağlarının tahakkümünü reddederek, Anadolu’nun o yoksul, ezilmiş ve unutulmuş köylüsünü “milletin efendisi” yapma, yani sınıf ve zümre ayrıcalıklarını ortadan kaldırma ülküsüydü. Bütün bu ilkeler, masa başında değil, savaş meydanlarında, sürgünlerde, cephelerde ve devasa kütüphanelerin tozlu rafları arasında yapılan binlerce sayfalık okumaların, tartışmaların ve felsefi sentezlerin ürünüydü. Mustafa Kemal Atatürk’ün Çankaya Köşkü’ndeki kütüphanesinde yer alan ve kenarları kendi el yazısıyla not alınmış binlerce kitap, bu devrimin sadece kılıçla değil, ondan çok daha güçlü bir şekilde akılla, felsefeyle ve bilimle yapıldığının en sarsılmaz kanıtıdır. Kemalizm, bir inanç sistemi veya bir tapınma ritüeli değil; sürekli sorgulayan, şüphe eden, dünyayı okuyan ve kendini geliştiren dinamik bir aydınlanma motorudur. Ancak bugün geldiğimiz noktada, o büyük devrimcinin adını ağzından düşürmeyen bu yeni nesil dijital milliyetçilerin elinde bu motor tamamen durdurulmuş, motorun içindeki tüm o entelektüel dişliler, felsefi kavramlar ve devrimci ilkeler sökülüp atılmış; geriye sadece motorun dış kaportası, o da üzerine yapıştırılan kaba sloganlar ve emojilerle tanınmaz hale getirilerek, içi boş, teneke bir put olarak bırakılmıştır.

Bu içi boşaltma operasyonu, kapitalizmin ve dijital kültürün “estetize etme” (aestheticization) yeteneğiyle doruk noktasına ulaşmıştır. Yeni nesil için Atatürkçülük, okunması, anlaşılması ve bugünün karmaşık küresel sorunlarına uyarlanması gereken ağır bir siyasi felsefe değil; sosyal medyada beğenilmek, belirli bir kabileye ait olduğunu kanıtlamak ve dijital bir kimlik inşa etmek için kullanılan kullanışlı bir “estetik” (vibe) veya bir moda akımıdır. İnternet argosunda bir kişinin siyasi pozisyonunu belirlemek için artık onun hangi kitapları okuduğuna, ülkenin ekonomi politiği hakkında ne düşündüğüne veya gelir adaletsizliğine dair hangi çözüm önerilerini sunduğuna bakılmamaktadır. Bir kişinin “seküler milliyetçi” veya “Atatürkçü” kabul edilmesi için, sosyal medya profilinin yanına bir kurt emojisi koyması, biyografisine Atatürk’ün stilize edilmiş imzasını eklemesi, siyah gözlüklü, kalın puntolu hamasi müziklerle bezenmiş kısa Atatürk videoları paylaşması ve kendisi gibi düşünmeyenlere kaba, nobran bir dille küfretmesi yeterli görülmektedir. Fikirlerin, argümanların ve felsefenin o ağır işçiliği gitmiş; yerine sembollerin, emojilerin ve görsel manipülasyonların o ucuz, sığ ve saniyelik tüketimi gelmiştir. Bir genç, Nutuk’un tek bir sayfasını bile analitik bir gözle okumamış olabilir; Fransız Devrimi’nin aydınlanma felsefesine dair zerre kadar fikri olmayabilir; Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki ekonomik kalkınma modellerinden (örneğin İzmir İktisat Kongresi kararlarından) tamamen habersiz olabilir. Ancak aynı genç, telefonunun ekranından fırlattığı bir “bozkurt” emojisi ve altına büyük harflerle yazdığı “İtler havlıyor diye kurtlar ölmez” tarzındaki o karikatürize edilmiş, mafyatik lügattan fırlama bir sloganla, kendisini ülkenin yegane kurtarıcısı, Atatürk’ün en has evladı ve Cumhuriyetin yılmaz bekçisi ilan edebilmektedir. Bu, entelektüel bir çöküşün, kavramların anlamlarını yitirdiği bir anlam katliamının ve cehaletin kendini “vatanseverlik” maskesi altında meşrulaştırmasının en acımasız fotoğrafıdır.

Şahsi gözlemlerim, bu şekilci Atatürkçülüğün sadece bir bilgi eksikliğinden ibaret olmadığını, aynı zamanda derin bir psikolojik kalkan, bir tür savunma mekanizması olduğunu ortaya koymaktadır. Bilgi edinmek, gerçeği aramak, farklı perspektifleri dinlemek ve en önemlisi kendi cehaletiyle yüzleşmek, insan egosu için son derece sancılı ve yorucu bir süreçtir. Dijital çağın o hız odaklı, sabırsız ve anlık tatmin arayan gençliği, bu zihinsel yorgunluğa tahammül edemez. Daha önceki bölümlerde de sıkça temas ettiğimiz o “bilişsel körlük” ve “otoriter kişilik” yapısı, karmaşık felsefi metinleri okumak yerine, her şeyi bir çırpıda açıklayan, düşünme zahmetinden kurtaran hazır kalıplara sığınmayı tercih eder. Sembol fetişizmi, tam da bu tembelliğin imdadına yetişir. Semboller, doğaları gereği karmaşık düşünceleri basite indirger, nüansları yok eder ve kitleleri rasyonel bir tartışma zemininden çıkarıp duygusal bir hezeyan alanına çeker. Profilinde Atatürk fotoğrafı olan bir gencin, yaptığı her eylemin, söylediği her küfrün veya gösterdiği her tahammülsüzlüğün o fotoğraf sayesinde otomatik olarak meşrulaştığına inanması, bu fetişizmin bir sonucudur. Atatürk’ün ismini ve imgesini bir kalkan gibi kullanarak, kendi kişisel bağnazlıklarını, öfkelerini, ırkçı veya dışlayıcı eğilimlerini dokunulmaz kılmaya çalışırlar. Oysa Atatürk, hayatı boyunca tam da bu tür putlaştırmalara, şekilciliğe ve aklı donduran sembolizm hastalıklarına karşı savaşmıştır. “Benim fani vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” sözü, şahısların veya sembollerin değil, kurumların, aklın ve ilkelerin kalıcılığına yapılmış devasa bir vurgudur. Ancak onun bu evrensel ve akılcı mirası, bugün o sözde mirasçılarının ellerinde, sadece karşıt görüşlüleri dövmek, farklı sesleri bastırmak ve kendi sığlıklarını örtbas etmek için kullanılan dijital bir sopaya dönüştürülmüştür. Bu sopanın en sık ve en tehlikeli kullanıldığı yer ise, şüphesiz ki siyasi tartışma sahalarıdır.

Okumayan, araştırmayan, tarihsel bir metni kendi konjonktürü içinde analiz edemeyen ama her şeyi bilen o “şekilci” Atatürkçülük; sosyal medyanın yarattığı o Dunning-Kruger etkisinin (cahil cesaretinin) en yıkıcı formudur. Bu kitle, bilgiye sahip olmadıkları için her konuda inanılmaz bir özgüvenle konuşur, en karmaşık jeopolitik veya sosyolojik krizleri iki satırlık hamasi sloganlarla çözeceklerini zannederler. Örneğin, Cumhuriyet’in o derin “halkçılık” ilkesi, bu gençlerin dilinde tamamen elitist, dışlayıcı ve halkın kendi gerçekliğinden kopuk bir nefrete dönüşmüştür. Atatürk’ün halkçılığı, yoksul halkı eğitmek, onu hurafelerden kurtararak onurlu ve eşit bir vatandaş yapmak üzerine kuruluyken; bu yeni nesil sembol fetişistleri, kırsaldan gelen, muhafazakar olan, farklı bir şiveyle konuşan veya kendileri gibi o seküler estetiğe sahip olmayan halk kesimlerini açıkça aşağılamakta, onlara “cahil”, “bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan adam” veya “çöl faresi” gibi lügatlerle saldırmaktadır. Kendi halkından tiksinen, halkın sosyolojik gerçekliğini anlamak için hiçbir çaba sarf etmeyen, kendi ülkesinin insanına sadece sosyal medyanın o filtreli pencerelerinden bakarak nefret kusan bir zihniyetin, “Halkçılık” ilkesini savunduğunu iddia etmesi devasa bir oksimorondur. Onların Atatürkçülüğü, Anadolu’nun o zorlu coğrafyasına inip orada cehaletle savaşan Cumhuriyet öğretmenlerinin o fedakar ve devrimci Atatürkçülüğü değil; klimalı odalarından, lüks kafelerinden veya yalıtılmış dijital mağaralarından çıkmadan, sadece klavye üzerinden ahkam kesen, halka üstten bakan o nobran, kibirli ve içi tamamen boşaltılmış elitizmin sahte bir kopyasıdır. Halkı sevmeyen, halkın acılarını hissetmeyen ve onu dönüştürmek için ter dökmeyen bir Kemalizm olamaz; olsa olsa onun ismini çalan sığ bir aristokrasi taklidi olur.

Bu bağlamda, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganının geçirdiği o korkunç anlamsal mutasyon, sembol fetişizminin ve içinin boşaltılmasının en çarpıcı, en kan dondurucu örneğidir. Orijinalinde, tarihsel bağlamında bu cümle; işgal altındaki bir ülkeyi kurtarmak için emperyalist ordulara, çürümüş bir saltanata ve köhnemiş bir düzene karşı canını ortaya koyan, aydınlık bir gelecek için cepheye koşan o devrimci, ilerici ve fedakar bir kuşağın çığlığıydı. O askerlik metaforu, körü körüne bir biati değil, bir aydınlanma projesinin öncülüğünü (öncü kuvvet olmayı), bağımsızlığa olan sarsılmaz inancı temsil ediyordu. Ancak zaman içinde, özellikle de günümüzün o dijital linç mangalarının ve neo-milliyetçi ergen kabilelerinin elinde bu büyük ve onurlu slogan, tam bir faşizan tahakküm aracına, statükoyu koruyan ve farklı sesleri boğan otoriter bir sopaya dönüştürülmüştür. Bugün üniversite kampüslerinde, konser alanlarında veya sosyal medya tartışmalarında bir grup genç, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye bağırdığında, bunu emperyalizme, cehalete veya ülkeyi soyanlara karşı bir isyan olarak değil; tam aksine, orada kendilerinden farklı düşünen bir öğrenciyi, bir sanatçıyı, bir azınlık hakkı savunucusunu veya muhalif bir aydını sindirmek, korkutmak ve fiziksel veya dijital olarak linç etmek için bir savaş narası olarak kullanmaktadır. Slogan, devrimci özünden tamamen koparılmış; tıpkı bir zamanlar dinci yobazların tekbir getirerek insanları yakması gibi, bu şekilci yobazların da Atatürk’ün adını bir silah gibi kullanarak, kendilerine itiraz eden herkesi “vatan haini” ilan edip susturma ayininin bir parçası haline getirilmiştir.

Siyaset felsefesinde bu durum, ilerici bir değerin, reaksiyoner ve statükocu bir araca dönüştürülmesinin en klasik örneğidir. Askerlik metaforu, artık aklı, bilimi ve Cumhuriyeti savunmayı değil; üniformalı bir zihniyeti, tek tipçiliği, sorgusuz sualsiz itaat etmeyi ve sivil alandaki tüm demokratik tartışmaları “askeri bir nizam” mantığıyla ezmeyi ifade eder hale gelmiştir. Bir ülkede demokrasiyi, insan haklarını, adil yargılanmayı ve çok sesliliği savunan bir gruptan veya siyasetçiden rahatsız olan kitlelerin, onlara cevap olarak argüman üretmek yerine topluca “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye slogan atmaya başlaması, o sloganın içinin ne kadar korkunç bir şekilde boşaltıldığının, nasıl bir faşist kamuflaja dönüştüğünün ispatıdır. Atatürk, hayatı boyunca milleti askerleştirmeyi değil, sivil bir anayasal düzen kurmayı, aklı hür, vicdanı hür sivil vatandaşlar yaratmayı hedeflemişti. Oysa bugün onun adını kullananlar, sivil alanı bir kışlaya çevirmeyi, sivil itaatsizliği veya demokratik talepleri bir “isyan” gibi görüp o kışla mantığıyla ezmeyi marifet saymaktadırlar. İktidarın baskıcı politikaları karşısında dut yemiş bülbüle dönen, devasa yolsuzluklar ve anayasa ihlalleri karşısında “devletimizin yanındayız” diyerek susan bu kitle; iş kendi vatandaşlarına, kendilerinden farklı düşünen garibanlara, azınlıklara veya muhalif solculara geldiğinde aniden aslan kesilmekte ve o sloganı bir cop gibi, bir tehdit unsuru gibi havaya kaldırmaktadır. Bu, daha önce incelediğimiz o “seçici öfke” ve “kullanışlı aparat” olma hallerinin, sembolik düzlemdeki en acımasız ve en iki yüzlü yansımasıdır.

Kemalizmin o devrimci ve anti-emperyalist özünün yok edilişi de, bu sembol fetişizminin en yıkıcı sonuçlarından biridir. Gerçek bir anti-emperyalizm, sadece toprak bütünlüğünü savunmakla bitmez; kültürel, teknolojik ve ekonomik olarak dışa bağımlılıktan kurtulmayı, kendi aklını ve üretimini inşa etmeyi gerektirir. Ancak bugün o kalın puntolu sloganların ardına sığınan gençlik, kültürel olarak emperyalizmin en ucuz, en sığ tüketim kodlarının tam göbeğindedir. Onlar, sabah akşam “Türklük” ve “Atatürk” üzerine hamaset yaparken; hayat tarzları, tüketim alışkanlıkları, estetik algıları ve dünyayı okuma biçimleri tamamen küresel kapitalizmin, Amerikan pop kültürünün ve dijital platformların onlara dayattığı sığ algoritmalar tarafından şekillendirilmektedir. Kendi dilini doğru dürüst konuşamayan, kendi tarihinin ana kaynaklarını okumaktan aciz, felsefi bir metni on satır okumadan sıkılan bir nesil; Batı’nın o en yozlaşmış, şekilci “iptal kültürünü” (cancel culture) veya internet holiganizmini alıp, onu “Kemalizm” diye yerli bir ambalaja sararak kendi toplumuna satmaktadır. Onların savaşı, küresel hegemonya kuran devasa emperyal şirketlerle, ülkeyi ucuz işgücü cennetine çeviren ekonomi politikalarıyla veya liyakati yok eden statükoyla değildir. Onların bütün anti-emperyalizmi, bir yabancı markanın reklam yüzüne küfretmek, bir konserde açılan farklı bir bayrağı yırtmak veya kendi ülkesinde ekmek parası kazanmaya çalışan bir sığınmacıyı darp etmek kadar sığ, kof ve sefildir. Anti-emperyalizm gibi evrensel, sınıfsal ve derinlikli bir mücadele, bu kitlelerin ellerinde bir lise bahçesindeki kabadayılığa, bir ergen atarısına indirgenmiştir.

Şunu çok net bir şekilde görmek gerekir ki; şekilci Atatürkçülüğün, hamasetin ve sembol fetişizminin bu kadar yükselmesi, aslında iktidarın o yirmi yıllık sistematik kültürel ve ideolojik tahribatının bir başka başarı öyküsüdür. İktidar, kendi dini ve muhafazakar sembollerini topluma dayatırken, toplumun bir kesimi (özellikle seküler gençler) bu dayatmaya karşı entelektüel, rasyonel ve yeni bir siyasi dil geliştiremediği için; onlar da tepkisel olarak kendi sembollerine sığınmışlar, kendi putlarını yaratmışlardır. Dini yobazlığa karşı bilimle, felsefeyle, akılla bir direniş örmek yerine; dini yobazlığın kullandığı o şekilci, dogmatik ve dışlayıcı yöntemleri alıp, sadece içeriğini değiştirerek “seküler yobazlık” olarak yeniden üretmişlerdir. Karşı tarafın “tekbir” getirdiği yerde onlar “slogan” atmış, karşı tarafın din tüccarlığı yaptığı yerde onlar “Atatürk tüccarlığı” yapmaya başlamışlardır. Ortada yükselen bir aydınlanma değil, sadece farklı sembollerin birbiriyle çarpıştığı, ancak zihinsel kalitenin, tahammülün ve demokratik kültürün her iki tarafta da aynı hızla eridiği bir cehalet sarmalı vardır. Bir ülkede değerler tartışılamaz hale gelip birer dokunulmaz puta dönüştüğünde, orada siyaset biter, inanç savaşları başlar. Bu gençler, Atatürk’ü tarihin o en büyük, en rasyonel ve en vizyoner liderlerinden biri olarak okuyup ondan feyz almak yerine; onu eleştirilemez, sorgulanamaz, adeta dinsel bir peygamber figürü gibi konumlandırarak, aslında onun uğruna hayatını verdiği o “özgür düşünce” ilkesini kendi elleriyle boğmaktadırlar. Bir heykeli korumakla, o heykelin temsil ettiği felsefeyi korumak aynı şey değildir. Bugün o kitleler, heykellerin ve portrelerin önünde nöbet tutarken; o portrenin arkasındaki aklı, bilimi, demokrasiyi ve halkçılığı kendi elleriyle parçalayıp statükonun karanlık sularına gömmektedirler.

Bu sembol fetişizmi, muhalefet siyasetini de zehirleyerek onu bir felce sürükler. Çünkü siyasetçiler, bu yüzeysel, reaksiyoner ve gürültülü kitleyi memnun edebilmek için gerçek, somut ve yapısal reformlar konuşmak yerine, sürekli olarak o semboller üzerinden onlara selam çakmak, o hamasi dili yeniden üretmek zorunda hissederler. Bir muhalefet partisi, ekonomi politikasını, eğitim reformunu veya hukuk sistemini nasıl düzelteceğini saatlerce anlatsa bile, eğer o konuşmanın sonunda o meşhur sloganları atmazsa, o emojileri kullanmazsa bu kitle tarafından anında “yetersiz” veya “şüpheli” bulunur. Siyasetin içeriği (substance), şeklinin (form) altında ezilir. Bu durum, Türkiye’de siyasetin neden bir türlü derinleşemediğinin, neden sürekli olarak kaba, popülist ve içi boş tartışmalar etrafında döndüğünün en büyük sebebidir. Gençlik, siyasetçiden bir vizyon değil, sadece kendi öfkesini ve kendi kabilevi sembollerini onaylayacak bir performans, bir amigo gösterisi beklemektedir. Ve bu beklenti, siyaset sahnesini liyakatli, okuyan ve dünya gerçeklerini bilen devlet adamlarından temizleyip, sadece o kitleye istedikleri o hamaseti en yüksek sesle bağırabilen şarlatanlara ve popülist demagoglara terk etmektedir. Atatürk’ün ismini kullanarak yaratılan bu siyasi çoraklık, onun o rasyonel, planlı ve ağırbaşlı devlet adamlığı vizyonuna yapılmış en büyük suikasttır.

Son kertede, içi boşaltılmış Kemalizm ve sembol fetişizmi, Türkiye’nin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşma yolculuğunda önüne çıkan engelleri aşmak için bir merdiven değil; o yolda yürüyenlerin ayaklarına takılan, onları kendi geçmişlerinin birer karikatürüne dönüştüren ve yollarını tıkayan devasa bir prangadır. Bir devrimci felsefe, eğer okunmazsa, tartışılmazsa, eleştirilmezse ve günün değişen şartlarına göre sürekli yeniden yorumlanarak güncellenmezse, bir süre sonra fosilleşir ve sadece kitleleri manipüle etmek, farklı sesleri susturmak ve statükoyu korumak için kullanılan kutsal bir sopaya dönüşür. Bugün o üniversite kampüslerinde, sosyal medya dehlizlerinde ve sokaklarda “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyerek, kendisinden farklı düşüneni linç eden, bilimi ve aklı terk edip hamasetin ve kaba kuvvetin o sıcak, ilkel kollarına sığınan bu kitle; aslında savunduklarını iddia ettikleri o büyük liderin vizyonunu, onun o aydınlanmacı ruhunu her gün, her bir sloganla, her bir emojiyle ve her bir dışlayıcı linç eylemiyle bir kez daha öldürmektedirler. Onlar, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin çocukları değil; o Cumhuriyeti içinden çürüten o şekilci, kaba, okumayan ve düşünmeyen cehaletin, o karanlık statükonun en yeni, en gönüllü ve en trajik kurbanlarıdır. Tarih, bu sembol fetişizmini, aklın ve fikrin yerine konan bu kaba sloganları, aydınlanmanın değil, bir ulusun kendi kurucu değerlerini nasıl birer tüketim nesnesine dönüştürüp sonra da o nesnelerin önünde nasıl köleleştiğinin en dramatik vakası olarak yazacaktır. İçi boşaltılmış her ideoloji gibi, bu şekilci Atatürkçülük de, rüzgarın ilk sert esişinde paramparça olacak, geriye sadece o sloganların boş yankıları ve kaybedilmiş bir geleceğin devasa enkazı kalacaktır. Vatanı kurtarmanın sembolleri giymekle değil, o sembollerin temsil ettiği akıl, bilim ve emek dolu değerleri inşa etmekle mümkün olduğunu idrak etmedikleri sürece, bu kitle sadece bir yanılsamanın bekçiliğini yapmaya ve kendi karanlık hücrelerini “vatan” sanarak orada çürümeye devam edecektir.


BÖLÜM 9: KENDİ HÜCRESİNİ İNŞA EDEN BİR NESLİN PSİKOLOJİSİ

Bir toplumun fiziksel, ekonomik ve kurumsal olarak çöküşü her ne kadar yıkıcı ve telafisi zor bir süreç olsa da, insanlık tarihi boyunca milletler enkazların altından kalkmayı, yıkılan şehirleri yeniden inşa etmeyi ve iflas eden ekonomileri yeniden canlandırmayı başarmışlardır. Ancak bir ulusun başına gelebilecek en büyük, en geri döndürülemez ve en karanlık felaket, o toplumun geleceğini omuzlayacak olan gençliğin zihinsel ve psikolojik olarak çökmesi, kendi varoluşsal krizini aşamayarak kendi elleriyle kendi hapishanesini inşa etmesidir. Fiziksel bir hapishane dışarıdan gelen bir otorite tarafından inşa edilir ve mahkum o duvarları yıkmak, o parmaklıkları kırmak için içinde daima bir isyan ateşi taşır. Fakat psikolojik bir hapishane, bizzat mahkumun kendi korkuları, kendi kompleksleri ve kendi yanılsamaları tarafından örüldüğünde, o mahkumu kurtarmak imkansızlaşır; zira o, ördüğü duvarları kendisini dış dünyadan koruyan bir şato, parmaklıkları ise birer onur madalyası zannetmektedir. Türkiye’nin günümüzdeki yeni nesil, kendisini seküler ve milliyetçi olarak tanımlayan gençliğinin içine sürüklendiği o devasa psikolojik çukur, tam olarak bu gönüllü tutsaklığın, bu kendi hücresini kendi elleriyle inşa etme trajedisinin en kusursuz ve en acı verici örneklerinden biridir. Bu trajedi, siyaset biliminin sınırlarını aşarak doğrudan doğruya psikanalizin, kitle psikolojisinin ve travma sonrası stres bozukluklarının alanına giren klinik bir vakadır. Onların sosyal medyada estirdikleri terör, kampüslerde sergiledikleri holiganizm ve farklı seslere karşı duydukları o histerik tahammülsüzlük, gücün veya haklılığın değil, aksine derin bir varoluşsal acziyetin, devasa bir yenilmişlik hissinin ve hayat karşısında uğradıkları o ağır mağlubiyetin psikolojik dışavurumudur. Kendi gerçeklikleriyle yüzleşemeyen, kendi acılarına merhem bulamayan ve kendilerini ezen devasa mekanizmalara karşı çaresiz kalan bu nesil, hayatta kalabilmek ve tamamen delirmemek için kendilerine sahte bir güç illüzyonu yaratmak zorunda kalmıştır. Ve bu illüzyonun bedeli, o çok sevdiklerini iddia ettikleri ülkenin geleceğinin, bizzat kendi elleriyle ördükleri o yobaz, tahammülsüz ve faşizan duvarların arasına gömülmesi olmuştur.

Bu psikolojik savrulmanın temelinde yatan en büyük ve en inkar edilemez gerçek, bu gençliğin içine doğduğu ve her gün iliklerine kadar hissettiği o devasa ekonomik ve sosyal çöküştür. Bir insanın, özellikle de hayatının en enerjik, en umut dolu olması gereken yaşlarındaki bir gencin karakteri, içinde yaşadığı maddi koşullardan bağımsız olarak şekillenemez. Bugünün Türkiye’sinde yirmili yaşlarındaki bir genç, insan onuruna yaraşır bir hayat kurma ihtimalinin sıfıra yakın olduğu, emeğin değersizleştiği, liyakatin yerini mutlak sadakatin aldığı ve geleceğin tamamen belirsizliklerle dolu olduğu bir cehennemin ortasındadır. Kendi akranları Avrupa’da veya Amerika’da dünyayı gezmeyi, yeni girişimler kurmayı, bilimsel araştırmalar yapmayı planlarken; bizim gencimiz bir kafede içeceği kahvenin hesabını yapmakta, barınma sorunu yüzünden temel insani ihtiyaçlarından feragat etmekte ve mülakat odalarında kendi geleceğinin birilerinin iki dudağı arasında nasıl gasp edildiğini çaresizce izlemektedir. İnsanın temel yaşamsal güdüleri elinden alındığında, geleceğe dair umudu tamamen tüketildiğinde, ego muazzam bir hasar alır. Kendi ayakları üzerinde duramayan, ailesine bağımlı yaşamak zorunda bırakılan ve toplumda hiçbir statü elde edemeyeceğini fark eden bireyin içinde devasa bir öfke, bir hınç ve bir değersizlik hissi birikir. Bu öfkenin normal, sağlıklı ve rasyonel rotası, bu sistemi kuranlara, ekonomiyi batıranlara, liyakatsizliği norm haline getirenlere ve ülkenin kaynaklarını bir avuç azınlığa peşkeş çeken o devasa muktedir aygıtına yönelmesidir. Ancak bu noktada, insan psikolojisinin o karanlık hayatta kalma mekanizması olan “yer değiştirme” (displacement) devreye girer. Muktedir, yani sistemi yöneten güç o kadar büyük, o kadar acımasız ve o kadar cezalandırıcıdır ki; o güce karşı çıkmak, o gücü hedef almak genç için kendi hayatını tamamen riske atmak, hapse girmek veya zaten az olan yaşama şansını bütünüyle kaybetmek demektir. Değersizlik hissiyle boğuşan ego, bu mutlak gücün karşısında bir kez daha ezilmeyi, bir kez daha yenilmeyi göze alamaz. Korku, rasyonel öfkeyi bastırır; ancak öfke yok olmaz, sadece yön değiştirir. Kendi hayatını mahveden asıl düşmana diş geçiremeyen birey, içindeki o yakıcı ve zehirli hıncı boşaltabileceği, parçalayabileceği ve üzerinde egemenlik kurabileceği “tehlikesiz”, “savunmasız” ve “bedelsiz” hedefler aramaya başlar.

İşte “Kürtlere, solculara veya sığınmacılara” yönelik o orantısız, vahşi ve histerik saldırıların altında yatan asıl psikolojik motivasyon budur. Bu gruplar, devletin güvenlik aygıtları tarafından korunmayan, medyanın hedef göstermeye çoktan hazır olduğu ve onlara saldırmanın bireye hukuki veya fiziksel bir maliyet yaratmadığı o “kullanışlı günah keçileridir.” Gençlik, kendi hayatındaki o mutlak kontrol kaybını, bu dezavantajlı gruplar üzerinde bir terör estirerek, onların hayatlarını kontrol etmeye çalışarak telafi etmeye çabalar. Sokakta yürüyen bir sığınmacıya hakaret etmek, kampüste farklı bir ideolojik duruş sergileyen solcu bir öğrenciye kalabalık bir grupla saldırmak veya sosyal medyada Kürt siyasi hareketine dair en ufak bir empati kırıntısı gösteren birini “vatan haini” ilan ederek linç etmek, aslında o gence kendi hayatında kaybettiği o iktidar hissini, o “ben güçlüyüm ve sözüm geçiyor” duygusunu sunan sahte bir uyuşturucudur. Bu, tam anlamıyla sahte bir güç illüzyonudur. Gerçek hayatta cebinde yol parası olmayan, patronu veya amiri karşısında ezilip büzülen, mülakatta hakkı yendiğinde susup başını öne eğen o çaresiz genç; klavyesinin başına geçtiğinde veya kampüste kendi kabilesiyle bir araya geldiğinde aniden devleşir, aslan kesilir, devletin bekasını sağlayan o kudretli komutan rolüne bürünür. Karşısındaki zayıf veya yalnız kişiyi ezdiği o saniyelerde, kendi ezilmişliğini bir an olsun unutur. Bu yüzden lince, şiddete ve dışlamaya bu kadar bağımlıdırlar. Eğer bir gün linç edecekleri bir solcu, saldıracakları bir mülteci veya vatan haini ilan edecekleri bir azınlık kalmazsa; kendi o devasa, o soğuk ve o korkunç başarısızlıklarıyla, kendi yalnızlıklarıyla ve kendi korkaklıklarıyla baş başa kalacaklarını çok iyi bilirler. Düşmana olan ihtiyaçları, o düşmanın yarattığı tehlikeden değil; kendi varoluşsal boşluklarını ancak o düşmana duydukları nefretle doldurabilmelerinden kaynaklanır. Onların milliyetçiliği, vatanı sevmekten doğan bir şefkat değil; kendi hayatlarından nefret etmelerinden doğan bir hınç ve tatmin aracıdır.

Şahsen bu psikolojik savrulmayı, bu acınası güç zehirlenmesini gözlemlerken, bir neslin kendi acısını tedavi etmek yerine o acıyı nasıl başkalarına bulaştırarak bir sadizm kültürüne dönüştürdüğünü derin bir kederle izliyorum. Bir ülkenin gençliği, kendi yoksulluğunun hesabını sormak yerine, kendinden daha yoksul, daha kimsesiz ve daha çaresiz olanlara saldırıyorsa, orada sadece ekonomik bir kriz değil, çok ağır bir ahlaki çürüme ve ruhsal bir çöküş yaşanıyor demektir. Bu sahte güç illüzyonu, genci gerçeğe karşı tamamen körleştirir. “Vatanı savunuyorum” kılıfı altında işlediği her zorbalık, attığı her iftira ve sergilediği her tahammülsüzlük, onun zihnindeki o kahramanlık mitini biraz daha besler. Oysa gerçek kahramanlık, bedel ödemeyi göze alarak haksızlığa, yani gücü elinde tutana karşı çıkmaktır. Gücü olmayanı ezmek kahramanlık değil, kabadayılıktır, korkaklıktır ve insanlık onurundan taviz vermektir. Bu gençler, kendi hayatlarının kontrolünü ellerine alacak o zorlu, rasyonel ve entelektüel mücadeleye girmekten kaçarak; en ilkel, en kolay ve en hayvani dürtülere teslim olmuşlar, kendi acziyetlerini, başkalarına çektirdikleri acıların arkasına saklamışlardır. Ve bu kaçış, onları adım adım, kurucusu olmakla övündükleri o Cumhuriyetin en temel metninde, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe”sinde tarif edilen o karanlık tablonun bizzat aktörleri haline getirmiştir.

Atatürk’ün o muazzam, ileri görüşlü ve adeta bir sosyolojik kehanet niteliği taşıyan Gençliğe Hitabe’si, genellikle sadece dış düşmanlara ve iktidarı ele geçirenlerin ihanetlerine karşı yazılmış bir uyarı metni olarak okunur. Oysa o metnin ruhunda, bizzat gençliğin kendi içine düşebileceği o devasa psikolojik tuzaklara, o zihinsel körleşmelere ve o ruhsal teslimiyete karşı da çok derin bir ikaz vardır. Atatürk, “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet” kavramlarını kullanırken, sadece ülkeyi yönetenlerin değil; o ülkeyi savunmakla mükellef olanların da nasıl bir uykuya, nasıl bir sapkınlığa ve nasıl bir ihanet sarmalına düşebileceğini tarif etmiştir. Bugün, o hitabeyi ezbere okuyan, profillerine sabitleyen ve her tartışmada o sözleri birer silah gibi kullanan bu yeni nesil dijital milliyetçiler; o metnin uyardığı tehlikelere karşı savaşanlar değil, bizzat o “gaflet, dalalet ve hıyanet” kavramlarının ete kemiğe bürünmüş, canlı birer tezahürü haline gelmişlerdir. Onlar, Atatürk’ün mirasını koruduklarını zannederken, o mirasın temellerine dinamit yerleştiren bir aymazlığın tam merkezinde durmaktadırlar.

Gaflet, kelime anlamı itibarıyla aymazlık, dalgınlık, içinde bulunulan tehlikenin farkında olamama, gerçeği görememe halidir. Bugünün neo-milliyetçi gençliğinin içine düştüğü gaflet, ülkenin gerçek beka sorunlarına karşı geliştirdikleri o korkunç körlüktür. Ülkenin dağları, ormanları, limanları yabancı sermayeye satılırken; adalet sistemi çökmüşken, liyakat tamamen ortadan kalkmışken ve demografik yapı stratejik hatalarla darmadağın edilirken; bu gençliğin tüm enerjisini bir üniversite şenliğindeki bayrak kavgasına, bir şarkıcının konserine veya bir solcu öğrencinin pankartına harcaması, tarihin gördüğü en büyük gaflet uykusudur. Asıl hırsızlar evi soyarken, onlar evin içindeki bir böcekle savaşarak evi koruduklarını sanmaktadırlar. İktidarın medya ve propaganda aygıtları tarafından önlerine atılan her sahte kemiğin peşinden koşarak, asıl oynanan büyük oyunu, o devasa ekonomik ve anayasal talanı gözden kaçırmaktadırlar. Bu, sadece bir bilgisizlik değil; daha önce bahsettiğimiz o sahte güç illüzyonunu yaşatabilmek için gerçeği görmeyi bilinçli olarak reddetme, o derin ve konforlu uykuya kendi isteğiyle dalma halidir. Atatürk’ün uyardığı o gaflet, bugün gençliğin akıllı telefon ekranlarına bakarak, kendilerine sunulan o algoritma destekli yalanlara inanarak ve asıl düşmanı (statükoyu) görmezden gelerek yaşadıkları bu halüsinasyonun ta kendisidir.

Dalalet, yani sapkınlık, doğru yoldan çıkma, aklın ve mantığın rotasını kaybetme durumu ise, bu kitlelerin siyasi ve ahlaki pusulalarını nasıl yitirdiklerinde somutlaşır. Atatürk, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek aklı ve bilimi tek doğru yol olarak göstermişken; bu gençlik ilmi reddetmiş, aklı bir kenara bırakmış ve tamamen dogmatik, kabileci ve ırkçı bir sapkınlığın içine düşmüştür. Sivil, kucaklayıcı ve anayasal bir milliyetçilikten, biyolojik, kafatasçı ve dışlayıcı bir ırkçılığa savrulmaları; aydınlanma devrimlerini savunmak yerine, Orta Asya’nın arkaik, şamanik ve ilkel kabile ritüellerine öykünmeleri, tam anlamıyla bir dalalet, bir zihinsel rotadan çıkış vakasıdır. Muhalefet etmek, hesap sormak ve demokratik bir blok inşa etmek yerine; kendi müttefiklerini linç etmek, farklı seslere karşı engizisyon mahkemeleri kurmak ve şiddeti, zorbalığı bir siyaset yapma biçimi olarak yüceltmek, aklın yolundan sapmanın, medeniyetten barbarlığa doğru atılan o geri adımın en acı göstergesidir. Yurtdışından yayın yapan, yüzü maskeli, hiçbir bedel ödemeden onları ateşe atan o dijital fenomenleri birer peygamber, birer başkomutan gibi takip etmeleri, onların o toksik emirleriyle hareket etmeleri, gençliğin o hür iradesini nasıl bir sapkınlığa teslim ettiğinin belgesidir. Dalalet, doğru sandığınız yolun sizi uçuruma götürmesidir; ve bu gençler, vatan kurtardıklarını sanarak, kendi geleceklerini ve kendi zihinlerini o uçurumdan aşağı büyük bir coşkuyla fırlatmaktadırlar.

Ve hıyanet… İhanet kelimesi, bu gençler için daima başkalarına, ötekilere, solculara, Kürtlere veya muhaliflere yapıştırılacak kolay bir etikettir. Oysa ihanetin en sinsi, en derin ve en onulmaz hali, insanın kendi savunduğunu iddia ettiği değerleri, bizzat kendi eylemleriyle katletmesi, kendi ilkelerini kendi elleriyle ayaklar altına almasıdır. Bu gençlik, Mustafa Kemal’in “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” felsefesine ihanet etmektedir; çünkü onlar kimsesizlerin, ezilenlerin ve çaresizlerin yanında durmak yerine, her fırsatta gücün, statükonun ve otoritenin sopası olmayı seçmektedirler. Onlar, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine ihanet etmektedirler; çünkü milletin farklı renklerini, farklı seslerini ve farklı inançlarını bir zenginlik olarak görmek yerine, onları yok edilmesi gereken birer pürüz olarak görmekte, çoğulcu demokrasiyi faşizan bir kışla nizamına kurban etmektedirler. İktidarın baskıcı politikaları karşısında susup, “devletimin yanındayım” safsatasıyla hukuksuzlukları meşrulaştırarak, o çok sevdiklerini söyledikleri devletin kurumsal olarak çökmesine, bir parti devletine dönüşmesine omuz vererek, bizzat o devletin kurucu felsefesine ihanet etmektedirler. Bu, bilerek ve isteyerek düşmanla işbirliği yapmak anlamında bir ihanet olmayabilir; ancak, kibriyle, cehaletiyle, eylemsizliğiyle ve manipüle edilebilirliğiyle bir ülkenin aydınlık geleceğinin önüne dikilen en büyük, en kalın duvara dönüşmek, tarihsel sonuçları itibarıyla ihanetin ta kendisidir. Kendi korkaklığını milliyetçilik zanneden bir nesil, vatanını koruyamaz; sadece vatanı işgal eden o yozlaşmış zihniyetin ekmeğine yağ sürer.

Bu derin psikolojik yarılmanın ve kendi ilkelerine ihanet etme halinin en belirgin, en yakıcı paradoksu; bu gençlerin sistemin değişmesini, ülkenin bu ekonomik ve siyasi bataklıktan kurtulmasını isterken, aynı zamanda o sistemin en yobaz, en tahammülsüz ve en bağnaz duvarlarını bizzat kendi elleriyle, tuğla tuğla, slogan slogan örmeleridir. Bir insan, hem içinde bulunduğu odanın havasızlığından, karanlığından şikayet edip hem de o odaya açılabilecek her pencereyi, her kapıyı “Buradan cereyan yapar, buradan yabancı hava girer, buradan bizim saflığımız bozulur” diyerek kendi elleriyle çivileyebilir mi? Türkiye’nin neo-milliyetçi gençliği tam olarak bunu yapmaktadır. İktidarın yarattığı o cehennemden kurtulmanın tek yolu, demokrasinin, çok sesliliğin, hukukun üstünlüğünün ve bir arada yaşama iradesinin yeniden inşa edilmesidir. Yani, yeni pencereler açmak, farklı rüzgarların içeri girmesine izin vermek, daha önce hiç yan yana gelmemiş insanlarla (liberallerle, solcularla, dindarlarla, Kürtlerle) ortak bir gelecek projesi etrafında konuşabilmektir. Ancak bu gençler, bu pencereleri açmaya çalışan her muhalif eli kırarak, konuşmaya çalışan her farklı sesi “vatan haini” ilan ederek o hücreyi kendi üzerlerine kilitlemektedirler. Onların zihnindeki “değişim”, sistemin demokratikleşmesi değil; sadece o sistemi yönetenlerin isimlerinin değişmesi, otoriter kamçının başkasının elinden alınıp kendi ellerine verilmesidir. Onlar baskıdan, adaletsizlikten veya liyakatsizlikten rahatsız değillerdir; onlar sadece o baskıyı yapanın kendileri olmamasından, o adaletsizliğin kendilerine yönelmesinden rahatsızdırlar. İstiyorlar ki, aynı nobran, aynı dışlayıcı, aynı otoriter devlet aygıtı kalsın, ama bu sefer o aygıtın başında onların onayladığı, onların kabile renklerini taşıyan figürler otursun ve o devletin sopası bu kez mültecilerin, solcuların ve azınlıkların başına insin. Bu, bir sistemi değiştirmek değil, sadece bir zulüm mekanizmasının nöbet değişimini talep etmektir.

Bu trajik hücre inşası, o kitlelerin diline, estetiğine ve gündelik siyasi pratiklerine o kadar derinden işlemiştir ki, artık dışarıdan gelen hiçbir rasyonel ışık o zifiri karanlık hücreye sızamamaktadır. Kendilerini modern, aydınlanmış ve Atatürkçü olarak tanımlayan bu kitlelerin, bir siyasal İslamcının veya dini bir yobazın dogmatizmiyle yarışacak seviyede bir bağnazlığa sahip olması, kitle psikolojisinin en korkunç mutasyonlarından biridir. Yobazlık, sadece dine özgü bir hastalık değildir; yobazlık, kendi inancını, kendi ideolojisini mutlaklaştıran, eleştiriye kapatan, değişime direnen ve kendisi gibi olmayan herkesi ontolojik bir tehdit olarak gören her türlü zihin yapısının ortak adıdır. Bugün sosyal medyada, kampüslerde veya sokaklarda “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyerek, kendilerinden farklı düşünen bir insanı linç eden, ona söz hakkı tanımayan, onun insanlık onuruna saldıran bir genç; elinde tespihle “Tekbir” getirerek farklı inançlara saldıran bir yobazdan psikolojik, ahlaki ve eylemsel olarak bir milim bile farklı değildir. İkisinin de beslendiği kaynak, korku, cehalet, empati yoksunluğu ve mutlak bir haklılık sanrısıdır. Sistem, o dini yobazlığı yirmi yıl boyunca kullandı, onunla kurumları ele geçirdi, onunla eğitimi çökertti. Şimdi ise sistemin karşısında durması gereken o gençlik, sistemi yıkacak o rasyonel, kapsayıcı ve demokratik aklı üretmek yerine; sistemin o yobaz, tahammülsüz ve faşizan yöntemlerini kopyalayarak, sadece rengini değiştirerek yeni bir yobazlık türü icat etmiştir. Ve sistem, kendi yarattığı o karanlık dehlizlerde yankılanan bu yeni yobazlığın sesini duydukça, kendi geleceğinin ne kadar güvende olduğunu bilerek rahatça gülümsemektedir.

Kendi hücresini inşa eden bu neslin psikolojisi, aslında derin bir öğrenilmiş çaresizliğin, bir “fail” (özne) olamama krizinin dışavurumudur. Gerçek dünyada olaylara yön verecek, gidişatı değiştirecek bir güçleri, bir organizasyonları veya bir cesaretleri olmadığı için; kendi zihinlerinde yarattıkları o sanal, o kurgusal hücrenin içinde efendicilik oynamayı tercih ederler. O hücrenin içinde kuralları onlar koyar, o hücrenin içinde “vatanseverliği” onlar tanımlar, o hücrenin içinde kimin yaşayıp kimin öleceğine (dijital olarak kimin linç edileceğine) onlar karar verirler. Bu, onlara devasa bir kontrol hissi verir. Ancak o hücrenin kapısı dışarıdan, yani muktedirler tarafından çoktan kilitlenmiştir. Onlar içeride birbirlerine vatanseverlik madalyaları takarken, birbirlerini “hain” ilan edip mahkemeler kurarken; dışarıda, gerçek dünyada onların emekleri sömürülmekte, ormanları satılmakta, ekonomileri batırılmakta ve gelecekleri çalınmaktadır. O hücrenin içindeki o gürültülü, o hamasi ve o şiddet dolu oyun, sadece onların dışarıdaki o devasa yıkımı görmelerini engelleyen bir uyuşturucudan ibarettir. Kendi inşa ettikleri bu tahammülsüzlük, dışlama ve kaba kuvvet duvarları; iktidarın onların etrafına ördüğü o büyük otoriterlik duvarlarıyla birleşerek aşılmaz bir kaleye dönüşür. Sistemi değiştirmeyi hayal eden genç, kendi elleriyle o sisteme öylesine sağlam, öylesine dogmatik ve öylesine yobaz payandalar eklemiştir ki; artık o sistemin yıkılması, bizzat o gencin kendi yarattığı o sahte kimliğin, o sanal kahramanlık mitinin de yıkılması anlamına gelecektir. İşte bu yüzden, o sistemi yıkacak olan her türlü demokratik birleşmeye, her türlü sivil uzlaşmaya karşı ölesiye bir nefret duyarlar; çünkü o uzlaşma, onların o hücre içindeki sahte iktidarlarını ellerinden alacak, onlara gerçek dünyanın o karmaşık, o gri ve o zorlu sorumluluklarını yükleyecektir.

Son kertede, bu psikolojik tablo, sadece bir neslin hezeyanı değil, bir ülkenin aydınlanma yürüyüşünde uğradığı en büyük, en trajik kazalardan biridir. Atatürk’ün gençliğe emanet ettiği o büyük Cumhuriyet ideali, o rasyonel akıl ve o özgürlük meşalesi; bugün kendi eylemsizliğini maskelemek için zayıflara saldıran, kendi korkaklığını hamasetle örten, aklı kabileciliğe, bilimi sembol fetişizmine kurban eden bir zihniyetin elinde, karanlık ve faşizan bir zindana dönüştürülmüştür. Bu gençler, Atatürk’ün uyardığı o gafletin, dalaletin ve hıyanetin ne dışarıdan gelen bir düşman ordusu, ne de gökten inen bir felaket olduğunu; bilakis insanın kendi zihnindeki o tahammülsüzlükte, kendi kibrinde ve kendi korkularında yeşeren sinsi bir zehir olduğunu çok acı bir şekilde, kendi hayatlarını mahvederek kanıtlamaktadırlar. Kendi elleriyle ördükleri o yobaz ve bağnaz duvarların arasında, her gün biraz daha nefessiz kalarak, her gün biraz daha yalnızlaşarak ve her gün biraz daha o şikayet ettikleri çürümüş sisteme benzeyerek yok olmaktadırlar. Sistem, onların o sözde isyankar kükremelerini duyduğunda korkmak bir yana, sadece o kükremelerin kendi duvarlarını nasıl daha da sağlamlaştırdığını izleyerek onlara sessizce teşekkür etmektedir. Çünkü hiçbir diktatörlük, hiçbir yozlaşmış statüko, kendi hapishanesinin parmaklıklarını bizzat kendi elleriyle parlatan, o parmaklıkları birer kutsal emanet gibi koruyan ve o parmaklıkları kırmaya gelenleri “vatan haini” diyerek linç eden gönüllü mahkumlardan daha sadık, daha kullanışlı ve daha mükemmel bir koruyucu bulamaz. Bu, kendi trajedisine aşık olmuş, kendi celladının alet çantası olmayı seçmiş ve tüm bunları yaparken de dünyayı kurtardığını sanan bir neslin, tarihe düşeceği en hazin, en karanlık ve en ibretlik psikolojik iflas belgesidir. Ve bu iflasın bedelini, sadece o hücrenin içindeki gönüllü mahkumlar değil, aydınlığa çıkmayı bekleyen koskoca bir ülke, çalınan yarınlarıyla ödemeye devam edecektir.


BÖLÜM 10: SONUÇ: ATATÜRK’ÜN MAHKEMESİNDE SAHTE ASKERLERİN YARGILANIŞI

Tarihin yargısı, mahkeme salonlarının o soğuk, formal ve anlık adaletinden çok daha acımasız, çok daha kapsayıcı ve geri döndürülemez bir kesinliğe sahiptir. Bir ulusun, bir siyasi hareketin veya bir neslin eylemleri, kendi dönemlerinin o gürültülü, hamasi ve yanılsamalarla dolu atmosferinde ne kadar haklı, ne kadar kutsal ve ne kadar “vatanseverce” görünürse görünsün; zamanın o süzgeçten geçiren, yalanları eriten ve sadece gerçeğin çıplak iskeletini geriye bırakan rüzgarı estiğinde, geriye yalnızca niyetlerin değil, ortaya çıkan o devasa, somut enkazın hesabı kalır. Türkiye’nin yirmi birinci yüzyıldaki bu en sancılı, en karanlık ve en büyük kurumsal çöküş döneminde, sahneye çıkan ve kendisini ülkenin yegane kurtarıcısı, Cumhuriyetin yegane bekçisi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün yegane mirasçısı olarak konumlandıran o yeni nesil dijital milliyetçi gençliğin hikayesi de, işte bu tarihi mahkemenin en trajik, en ibretlik ve en yüz kızartıcı dosyalarından biri olarak kayıtlara geçmek üzeredir. Hayali bir mahkeme salonu tasavvur edelim; yargıcın koltuğunda sadece soyut bir tarih bilimi değil, bizzat adını her gün fütursuzca dillerine doladıkları, her sosyal medya linçinde imgesini bir kalkan gibi kullandıkları, o büyük kurucu akıl, yani Mustafa Kemal Atatürk oturuyor olsun. Bu metafiziksel ve tarihsel mahkemede, sanık sandalyesinde oturanlar dışarıdaki bilindik düşmanlar, emperyalistler veya cehaletini açıkça savunan yobazlar değil; bizzat “Biz senin askerleriniz” diyerek o büyük aydınlanma yürüyüşünü içeriden sabote eden, onun evrensel mirasını ilkel bir kabileciliğe indirgeyen ve kendi korkaklıklarını onun o devrimci silüetinin arkasına saklayan bu sahte mirasçılar, bu sözde askerler olacaktır. Atatürk’ün bu mahkemedeki duruşu, sadece bir hayal kırıklığının değil, kendi kurduğu ve aklı, bilimi, insanlık onurunu merkeze aldığı o muazzam Cumhuriyet projesinin, bizzat kendi çocukları tarafından nasıl şekilci bir putperestliğe kurban edildiğine dair duyulan o derin, o onarılmaz ve o kahredici felsefi ıstırabın manifestosu olacaktır.

Atatürk, hayatı boyunca dogmalara, kalıplaşmış düşüncelere, aklı hapseden her türlü yobazlığa ve insanı sadece bir sürünün parçası olarak gören o kaba, ilkel feodaliteye karşı savaşmıştır. Onun devrimi, kılıçla kazanılan bir zaferin çok ötesinde, yüzyıllardır karanlıkta bırakılmış bir zihniyeti, akıl ve bilim ile aydınlığa çıkarma operasyonudur. O, milletini tarif ederken kan bağından, kafatası ölçülerinden veya arkaik mitolojilerden değil; ortak bir kederden, ortak bir sevinçten, birlikte yaşama iradesinden ve çağdaş dünyada onurlu, eşit bir birey olma ülküsünden bahsetmiştir. Ancak bugün o hayali mahkemede karşısında duran bu “seküler Türkçü” kalabalığa baktığında, kendi aydınlanma felsefesinin değil, tam aksine o çok savaştığı, o yerle bir ettiği Orta Çağ zihniyetinin sadece kostüm değiştirmiş, dijitalleşmiş ve “Atatürkçülük” maskesi takmış bir versiyonuyla karşılaşacaktır. Şahsen bu tarihsel yüzleşmeyi tahayyül ettiğimde, o büyük kurucunun gözlerinde oluşacak o dipsiz hüznü görebiliyorum. Çünkü o, gençliği cephelere değil, laboratuvarlara, kütüphanelere, fabrikalara ve sanat merkezlerine yönlendirmek, onları “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireyler yapmak için bir ömür vakfetmişken; karşısındaki bu kitle, irfanını algoritmaların sığlığına, vicdanını dijital linç mangalarının kan susamışlığına ve fikrini o ilkel, ayrıştırıcı ve kafatasçı kabile kodlarına kendi rızasıyla hapsetmiştir. Atatürk bugün hayatta olsaydı, “çöl faresi”, “Hint kırması”, “ork” gibi biyolojik ırkçı ve faşizan kelimelerle kendi vatandaşlarına, azınlıklara veya sığınmacılara saldıran bu kitleyi, Cumhuriyetin muhafızları olarak değil; Cumhuriyetin o eşitlikçi, uygar ve evrensel ruhuna saplanmış paslı birer hançer olarak görürdü. Onun “Ne mutlu Türküm diyene” diyerek kurduğu o muazzam sivil vatandaşlık çatısını, sadece kendi genetik hezeyanlarına, kendi şekilci “saflık” testlerine uyanların girebileceği dar, faşizan ve havasız bir hücreye çeviren bu kitlelerin, onun adını ağızlarına almaları bile, tarihin gördüğü en büyük entelektüel hırsızlık vakasıdır.

Bu kitlelerin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını atarken sergiledikleri o patolojik ruh hali, Atatürk’ün mahkemesinde en ağır şekilde yargılanacak olan cürümlerden biridir. Askerlik metaforu, Atatürk’ün lügatinde hiçbir zaman körü körüne bir itaat, düşünmeyen bir mekaniklik veya kendinden zayıf olanı ezmek için kullanılan bir kabadayılık anlamına gelmemiştir. Onun askeri olmak; ülkenin kurumları çökerken, ormanları yanarken, ekonomisi talan edilirken susup, gücünün yettiği muhalif bir sanatçıya, kampüsteki solcu bir öğrenciye veya sokaktaki bir garibana saldırmak demek değildir. Onun askeri olmak, o yıkımı durdurmak için akılla, stratejiyle ve cesaretle omuz omuza vermek, birleştirmek, inşa etmek ve gerektiğinde asıl muktedirin, yani o haksızlığı yapan devasa otoritenin karşısına çıkabilme yürekliliğini göstermektir. Oysa bugünün o sahte askerleri, askerliği bir inşa veya bir fedakarlık süreci olarak değil, sadece kendi egolarını tatmin edecekleri, farklı sesleri bastıracakları ve kendi içlerindeki o devasa korkaklığı “disiplin” veya “vatanseverlik” adı altında meşrulaştıracakları otoriter bir sopa olarak kullanmaktadırlar. Atatürk, kendi devrimini korumak için gençliğe hitabe yazarken, onları statükonun gönüllü jandarmaları, farklı düşüncelerin infazcıları olsunlar diye görevlendirmemişti. Tam aksine, iktidar sahipleri gaflet ve hıyanet içine düştüğünde, o iktidara karşı sivil, zeki ve cesur bir direniş örmeleri için onlara o tarihi sorumluluğu yüklemişti. Ancak bu kitle, daha önceki kısımlarda da uzun uzadıya irdelediğimiz üzere, o asıl iktidar sahiplerine karşı tek bir kelime edemeyecek kadar sinik, korkak ve konformist bir hale gelmiş; içlerindeki o bastırılmış isyan duygusunu, kendilerine hiçbir fiziksel veya hukuki zarar veremeyecek olan “kolay hedeflere” yönelterek o büyük sorumluluktan kaçmıştır. Mahkeme salonunda Atatürk onlara, “Ben size ülkeyi uçurumdan kurtaracak aklı miras bıraktım, siz ise uçuruma yuvarlanan ülkede birbirinizi boğazlamak için benim adımı kendinize kalkan yaptınız” diyerek o acımasız ve reddedilemez hükmünü verecektir.

Bu sahte askerlik sendromunun en belirgin semptomu, bilimi dışlayan, okumayı reddeden ve aydınlanmayı salt bir görsel estetiğe indirgeyen o sığ ve şekilci cehalettir. Atatürk’ün vizyonunda, bir ülkenin bağımsızlığı ancak onun entelektüel üretimiyle, bilimsel kapasitesiyle ve teknolojik üstünlüğüyle sağlanabilirdi. O, cehaleti en büyük düşman olarak bellemiş, savaş meydanlarından bile kitap okuyarak, dünyayı takip ederek dönmüş bir liderdi. Bugün onun izinden gittiğini iddia eden bu gençlik ise, okumayı, felsefeyi, sosyolojiyi ve eleştirel düşünceyi küçümseyen, her türlü derinlikli analizi “liboşluk” veya “boş laf” diyerek aşağılayan, sadece birkaç kelimelik sloganlarla, sosyal medyadaki kaba caps’lerle ve kurt emojileriyle dünyayı anladığını sanan devasa bir cehalet ordusudur. Bu kitleler, Atatürk’ün o rasyonel, bilimsel ve analitik aklının askerleri değil; tam aksine cehaletin, öfkenin ve kabileciliğin gönüllü esirleridir. Bir konu hakkında veri toplamadan, o konunun tarihsel ve sosyolojik arka planını bilmeden, sadece kendi yankı odalarındaki o histerik kalabalığın rüzgarına kapılarak anında yargı dağıtan, linç eden ve infaz eden bir zihniyetin, “En hakiki mürşit ilimdir” diyen bir felsefeyle uzaktan yakından bir akrabalığı olamaz. Onlar, Atatürk’ü bir düşünce sistemi, bir devrim pratiği olarak değil, sadece kendi dışlayıcı kabilelerinin bir totemi, eleştirilmez bir tabusu ve karşı tarafa vurmak için kullandıkları dokunulmaz bir putu olarak görmektedirler. Atatürk yaşasaydı, kendi kurduğu ve sürekli ileriye, sürekli yeniliğe işaret eden o dinamik Cumhuriyet projesinin, bu gençler tarafından nasıl dondurulduğunu, nasıl dogmalaştırıldığını ve nasıl Orta Çağ din savaşlarını andıran bir sembol fetişizmine kurban edildiğini gördüğünde, en büyük hayal kırıklığını şüphesiz onlara karşı hissederdi. Çünkü ona saldıran yobazlar zaten onun doğal düşmanıydı; ancak onun adını taşıyarak onun ruhunu öldüren bu kitle, ihanetlerin en sinsisi ve en acımasız olanıdır.

Tarihsel tescil bağlamında, bu gençliğin içine düştüğü durum, sadece anlık bir yanılsama veya bir kuşak çatışması olarak geçiştirilemez. Bu, Türkiye’nin çağdaşlaşma serüveninde yaşanmış en büyük, en yapısal ve en ölümcül kırılmalardan biridir. Cumhuriyetin aydınlanma projesi, insanı kul olmaktan çıkarıp birey yapma, onu kendi aklını kullanma cesaretiyle donatma projesiydi. Kant’ın aydınlanma tanımı olan “insanın kendi suçundan kaynaklanan ergin olmama durumundan kurtulması” idealinin Türkiye’deki karşılığı, Kemalizmin ta kendisiydi. Ancak bugün bu “seküler milliyetçi” gençler, kendi akıllarını kullanma cesaretini tamamen yitirmiş, o “ergin olmama” durumuna (yani çocukluk ve bağımlılık haline) kendi özgür iradeleriyle, koşarak geri dönmüşlerdir. Onlar birer birey olmanın o ağır sorumluluğunu, o entelektüel yalnızlığını taşıyamadıkları için, kabilelerin o sıcak, düşünmeyi gerektirmeyen ve sadece itaat etmeyi emreden sürü psikolojisine sığınmışlardır. Yurt dışından komut veren, onlara neye nefret edeceklerini dikte eden fenomenleri birer yeni nesil “şeyh” gibi, dijital kanaat önderlerini birer “mürşit” gibi takip etmeleri, aslında o çok eleştirdikleri tarikat yapılanmalarının sadece şekil değiştirmiş, seküler bir sosla kaplanmış dijital bir versiyonundan başka bir şey değildir. Bu kitleler özgür değildir; onlar, algoritmaların, kendi içlerindeki ezikliklerin, dış dünyaya duydukları o irrasyonel korkunun ve en önemlisi “kendi kabilemden dışlanırsam yok olurum” paniğinin mutlak esirleridir. Tarih, bu kitleleri Atatürk’ün bağımsız, başı dik ve özgür bireyleri olarak değil; modern çağın o manipülasyon ağlarına en çabuk takılan, en kolay güdülen ve en ucuza satın alınan dijital köleleri olarak tescil edecektir. Kendi zincirlerini “vatanseverlik” boyasıyla boyamaları, o zincirlerin onların aklını ve vicdanını boğduğu gerçeğini değiştirmeyecektir.

Bu noktada, olayın siyasal tarih açısından en korkunç, en dramatik ve en affedilmez boyutu olan “Karşı-Devrim” pratiği devreye girmektedir. Türkiye’de Karşı-Devrim dendiğinde akla her zaman saltanat heveslileri, şeriat özlemcileri, Cumhuriyetin kurucu kadrolarına küfreden tarikatlar ve siyasal İslamcı yapılar gelir. Yıllar boyunca ilerici, aydın ve sol/seküler kesim, tehlikenin hep o cepheden geleceğine inanmış ve tüm savunma hatlarını oraya kurmuştur. Ancak tarihin o ironik, o acımasız işleyişi, en büyük tehlikenin her zaman en beklenmedik yerden, bizzat savunanların kendi içinden geleceğini bir kez daha kanıtlamıştır. Bugün Cumhuriyet aydınlanmasını yok eden, onun o çoğulcu, eşitlikçi ve demokratik potansiyelini ortadan kaldıran asıl karşı-devrim pratiği; şalvarla, cübbeyle veya takkeyle değil, üzerinde Atatürk portresi olan tişörtlerle, ellerinde kurt başlı sancaklarla ve dillerinde “Ne mutlu Türküm diyene” sloganlarıyla yapılmaktadır. Bu sözde-milliyetçi kitle, iktidarın yirmi yılda yapamadığı o büyük zihinsel tahribatı, muhalif görünümlü bir ambalajın içinde, çok daha etkili, çok daha kalıcı ve çok daha sinsi bir şekilde gerçekleştirmektedir. İktidarın baskıcı, tek tipçi ve farklılıklara tahammül edemeyen o otoriter devlet modelini; bu gençler “sekülerlik” ve “milliyetçilik” adına içselleştirmiş, meşrulaştırmış ve bir sonraki nesillere aktarılacak bir norma dönüştürmüşlerdir. Onların bu “iki taraf da aynı”, “hepsi vatan haini”, “sadece biz safız” şeklindeki o parçalayıcı, linç edici ve müzakereyi reddeden siyaset tarzı, demokrasinin tabutuna çakılan son çividir. Demokrasinin olmadığı, farklı seslerin “ihanet” suçlamasıyla susturulduğu, kaba kuvvetin ve dijital lincin siyasetin tek yöntemi haline geldiği bir yerde Cumhuriyetten, aydınlanmadan veya Kemalizmden bahsetmek imkansızdır. İşte bu yüzden, bu gençliğin eylemleri, Cumhuriyetin savunulması değil; Cumhuriyetin ruhunun, aklının ve o ilerici özünün bizzat kendi çocukları tarafından katledildiği o devasa ve sessiz karşı-devrimin ta kendisidir.

Tarih, bu kendi kendini kandıran neslin fiyaskosunu yazarken, satır aralarında hiçbir kahramanlık, hiçbir epik direniş hikayesi bulamayacaktır. Bu fiyasko, bir savaş meydanında yenilmenin onurlu hüznüne değil; kendi yansımalarına aşık olmuş, ayna karşısında kılıç sallayarak dünyayı kurtardığını sanan, ancak arkalarında cayır cayır yanan evlerini görmezden gelen bir akıl tutulmasının o acınası zavallılığına sahip olacaktır. Kendi eylemsizliklerini “üstün bir strateji”, kendi korkaklıklarını “devlet aklı”, kendi ırkçı ve faşizan nefretlerini ise “Atatürk milliyetçiliği” olarak pazarlamaya çalışan bu nesil; zamanın o sarsılmaz terazisine çıktıklarında, o kof ve içi boşaltılmış argümanlarıyla birlikte iskambil kağıtları gibi dağılacaktır. Çünkü hakikat, eninde sonunda kendi hükmünü icra eder. Hakikat şudur ki; ülkenin kurumları çökerken, liyakat sistemi yok edilirken, doğası talan edilirken, adaleti ayaklar altına alınırken o iktidara karşı gerçek bir birleşik cephe kurmayı reddeden, potansiyel müttefiklerini ideolojik saflık testleriyle linç edip muhalefeti parçalayan her birey, o çöküşün, o talanın ve o adaletsizliğin suç ortağıdır. Onlar “Biz tertemiz kaldık” diyerek kendilerini aklamaya çalışsalar da, tarih onları o yıkıntıların mimarları arasında sayacaktır. İktidarın ömrünü uzatan, statükonun en sağlam payandası olan ve ülkeyi bir otoriterizm döngüsüne hapseden güç, iktidarın kendi gücü değil, karşısındaki bu kitlenin o bölücü, o taktiksel ahmaklık düzeyindeki şekilci siyasetidir. Kendi yarattıkları o sahte düşmanlarla savaşırken asıl muktediri gözden kaçıran, kendi kabilelerinin saflığı uğruna koskoca bir ülkenin geleceğini feda eden bu kitle, tarihin o merhametsiz yapraklarında sadece birer “kullanışlı aparat” olarak anılacaktır.

Atatürk’ün o görünmez mahkemesinde, savunma makamının söyleyecek hiçbir sözü kalmayacaktır. Çünkü deliller sabittir, suçüstü hali açıktır ve sonuçlar ülkenin her sokağında, her yoksul evinde, her terk edilmiş kurumunda kanayan bir yara gibi ortadadır. O salonda, “Biz senin askerlerindik, biz bayrağını salladık, biz kurt işareti yaptık” diye atılan çığlıklar, Atatürk’ün o rasyonel, bilimsel ve kurucu aklının duvarlarına çarpıp sadece boş birer yankı olarak geri dönecektir. O büyük lider, onlara “Ben size bayrak sallayın, sembollere tapının diye değil; aklınızı kullanın, dünyayı okuyun, birleştirin ve medeniyet yaratın diye bir cumhuriyet bıraktım. Siz ise benim adımı, sadece kendi korkularınızı, kendi cehaletinizi ve kendi yıkıcı öfkenizi örtmek için bir maske olarak kullandınız” diyecektir. Bu, bir neslin sadece siyasi olarak değil, ontolojik olarak da iflasının resmidir. Kendi kendine yalan söyleyen, kendi yalanına inanan ve o yalan uğruna ülkenin kurtuluş ihtimalini kendi elleriyle boğan bu nesil, Cumhuriyet aydınlanmasını yok edenlerin en hevesli gönüllüleri olarak, o tarihi fiyaskonun baş aktörleri olma utancını sonsuza dek taşıyacaktır.

Son söz olarak, bu büyük, derin ve çok boyutlu çöküşün faturası, sadece bugün yaşanan krizlerle veya kaybedilen seçimlerle sınırlı kalmayacaktır. Bir toplum, eğer kendi gençliğinin zihnini, aklını ve vicdanını bu derece kaybetmişse; o gençlik kendi tarihsel yön duygusunu yitirip kabileciliğin, faşizan bir nefretin ve şekilci bir putperestliğin içine bu kadar derinlemesine saplanmışsa, o toplumun toparlanması, yeniden bir rasyonel siyaset zemini inşa etmesi on yıllar alacaktır. İçi boşaltılmış kavramlar, anlamsızlaştırılmış değerler ve birbirine düşman edilmiş kesimler arasında yeniden bir köprü kurmak, yıkılmış bir binayı yeniden yapmaktan çok daha zordur; çünkü yıkılan şey taş ve beton değil, doğrudan doğruya güven, akıl ve bir arada yaşama iradesidir. Türkiye’nin neo-milliyetçi, sözde seküler ve dijital dünyada hapsolmuş gençliği; bu iradeyi dinamitleyen, bu aklı dumura uğratan ve bu güveni linç kültürüyle zehirleyen o devasa fiyaskonun bizzat mimarlarıdır. Onlar, Atatürk’ün arkasına sığınarak Atatürk’ü vuran, Cumhuriyeti savunduğunu iddia ederek Cumhuriyetin o demokratik, eşitlikçi ve aydınlanmacı ruhunu kendi kabileci hezeyanlarında boğanlardır. Ve tarih, o vicdansız ve keskin kalemiyle bu dönemi mühürlerken, ne atılan o kof sloganlara, ne de sosyal medyada toplanan beğenilere bakacaktır; tarih sadece, bir ülkenin en kritik kırılma anında, en uyanık olduğunu sananların aslında en derin uykuya nasıl daldıklarını, en çok direndiğini sananların statükoya nasıl en gönüllü şekilde teslim olduklarını ve kendi elleriyle inşa ettikleri o karanlık hücrenin kapısına “Vatanseverlik” tabelasını nasıl asarak kendi kendilerini tarihin çöplüğüne mahkum ettiklerini yazacaktır. Bu fiyasko, sadece bir siyasi yenilgi değil; aklın, vicdanın ve bir medeniyet tasavvurunun, sahte askerlerin elinde kendi kendini yiyerek yok oluşunun o en trajik, en affedilmez ve en unutulmaz hikayesi olarak insanlık tarihindeki o karanlık yerini şimdiden almış bulunmaktadır.

Scroll to Top