BÖLÜM 1: TARİHİN MAHKEMESİ VE NİYET-SONUÇ UÇURUMU
Tarih, insanlığın en soğukkanlı, en merhametsiz ve en dürüst hakimidir. İnsan doğası gereği eylemlerini kendi iç dünyasındaki niyetlerin saflığıyla, kalbinde yatan o ateşli arzularla ve vicdanının ona fısıldadığı haklılık hissiyle ölçme eğilimindedir. Bir insan veya bir nesil, yola çıkarken dünyayı kurtaracağına, adaleti tesis edeceğine ve yozlaşmış bir düzeni kökünden söküp atacağına samimiyetle inanabilir. Bu inanç o kadar güçlü olabilir ki, kişi eylemlerinin yarattığı yıkıcı sonuçlara karşı tamamen körleşebilir. Ancak tarihin mahkeme salonunda duygulara, heyecanlara, gece yarısı uykusuz kalınarak edilen büyük yeminlere veya kişisel fedakarlık hislerine yer yoktur. Tarih, yalnızca ve yalnızca ortaya çıkan objektif sonuçların, değişen güç dengelerinin ve kurulan ya da yıkılan yapıların kaydını tutar. Max Weber’in siyasette sorumluluk ahlakı ve inanç ahlakı arasında yaptığı o meşhur ayrım, tam da bu noktada tarihin temel yasasını açıklar. İnanç ahlakına sahip olan kişi, eyleminin niyetinden sorumludur; eğer niyeti iyiyse ve sonuç felaketle bitmişse, suçu dünyaya, başkalarının aptallığına veya tanrının iradesine atar. Oysa sorumluluk ahlakıyla, yani tarihin gerçek yapıcılarının ahlakıyla hareket eden kişi, eyleminin öngörülebilir tüm sonuçlarından sorumludur. Geleceğin tarihçileri, bir dönemi yazarken o dönemin aktörlerinin ne kadar iyi niyetli olduklarına değil, eylemlerinin hangi değirmenlere su taşıdığına bakarlar. Cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğu gerçeği, sadece ahlaki bir aforizma değil, insanlık tarihinin en acımasız ve en çok tekrar eden politik gerçeğidir.
Günümüz Türkiye’sinde sahneye çıkan, kendini dijital platformların sağladığı anonimlik zırhıyla kuşatmış, geçmişin siyasi bagajlarından arındığını ve bu yüzden en saf, en uyanık, en tavizsiz nesil olduğunu iddia eden yeni bir gençlik dalgasıyla karşı karşıyayız. Bu kitle, kendi zihin dünyasında inanılmaz derecede epik bir hikayenin başrolünde yer almaktadır. Kendi kurguladıkları bu mitolojiye göre onlar; ülkeyi satan iktidarlara, beceriksiz ve yozlaşmış muhalefet partilerine, dış güçlere, içerideki gizli düşmanlara ve demografik işgalcilere karşı tek başlarına, destansı bir direniş sergileyen son kalelerdir. Gözlerini açmışlar, sistemin iki yüzlülüğünü görmüşler ve hem muktedire hem de muktedirin karşısında duran geleneksel yapılara savaş açmışlardır. Bu, onların kendi içlerinde yaşadıkları, kendilerine inandırdıkları ve her gün sosyal medya yankı odalarında birbirlerine onaylatarak büyüttükleri niyetleridir. Bu niyetin içinde yoğun bir vatan sevgisi, derin bir gelecek kaygısı ve çürümüşlüğe karşı duyulan haklı bir öfke yatmaktadır. Niyetlerinin saf olmadığını, içlerinde gerçek bir vatan kurtarma arzusu taşımadıklarını söylemek büyük bir haksızlık olur. Zaten trajedinin en büyük kaynağı da buradadır; çünkü niyetler ne kadar safsa, ortaya çıkan nesnel siyasi sonuçların o niyetlere ihaneti de o denli yürek burkucu olmaktadır.
Benim penceremden bakıldığında, bu neslin en büyük trajedisi, kendi elleriyle yarattıkları siyasi sonuçların, kalplerinde taşıdıkları ideallerin tam zıddına hizmet etmesidir. Siyaset bilimi, bir eylemin anlamını failin o anki duygularıyla değil, eylemin mevcut hegemonik yapılar içindeki işleviyle açıklar. Kendini “sistem karşıtı” olarak kodlayan bu gençlik, sistemin ana kolonlarını sarsmak, adaletsiz servet transferlerine, liyakatsizliğe ve kurumsal çöküşe neden olan asıl güç odaklarına karşı birleşik bir cephe kurmak yerine, enerjisini muazzam bir hızla fraksiyonlara ayrılarak tüketmektedir. İktidarın devasa ve yenilmez gibi görünen gövdesine saldırmanın, oradan bir sonuç almanın getirdiği çaresizlik hissi; onları, saldırabilecekleri ve diş geçirebilecekleri daha küçük, daha zayıf veya daha erişilebilir hedeflere yönlendirmektedir. Bu hedefler bazen muhalif bir siyasetçi, bazen sokaktaki bir sığınmacı, bazen kampüsteki farklı görüşten bir öğrenci, bazen de kendileri gibi düşünmeyen başka bir gençlik grubu olmaktadır. Niyetleri sistemi temizlemektir ancak sonuç, sistemin karşısındaki her türlü alternatif direnç noktasını paramparça etmektir. İşte tarihin niyet ile sonuç arasındaki uçurumu en acımasızca kaydettiği yer burasıdır. Kendini vatanın kurtarıcısı olarak gören bir kitle, eylemleriyle mevcut güç yapısının en uzun ömürlü, en sarsılmaz ve en gönüllü payandasına dönüşmektedir. Muktedirin kendi polis gücüyle, kendi medyasıyla, kendi yargısıyla yapamayacağı parçalama ve itibarsızlaştırma işlevini, bu “sistem karşıtı” gençler, büyük bir adanmışlık ve sarsılmaz bir haklılık psikolojisi içinde bedelsiz olarak yerine getirmektedirler.
Hegel’in “aklın hilesi” olarak adlandırdığı kavrama burada değinmek yerinde olabilir. Hegel’e göre tarihsel süreç, bireylerin kendi bencil tutkularını, öfkelerini ve ideallerini kullanarak, onların hiç niyet etmedikleri daha büyük evrensel sonuçlar doğurur. Birey, kendi iradesiyle tarih yazdığını sanır, oysa o sadece tarihin veya mevcut egemen aklın kendi kendini yeniden üretmesi için kullanılan bir araçtır. Günümüzün dijital milliyetçilik ve sistem karşıtlığı simülasyonu içinde kaybolan gençler, tam da bu hegelyen aklın hilesinin kurbanlarıdır. Kendilerini satranç tahtasında hamle yapan oyuncular olarak hayal etmektedirler; oysa onlar, sadece başka eller tarafından hareket ettirilen ve oyunun sonunda tahtada statükonun korunması için feda edilecek olan piyonlardır. Bu durumun farkına varamamalarının temel sebebi, içinde bulundukları dijital kabileciliğin onlara sürekli bir kahramanlık tatmini sağlamasıdır. Klavyenin başında atılan sert bir mesaj, hedeflenen bir düşmanın sosyal medyada linç edilmesi, popüler bir figürün yönlendirmesiyle açılan bir etiket kampanyası, bu gençlerin zihninde “cephede kazanılmış bir zafer” yanılsaması yaratmaktadır. Beynin dopamin sistemi, gerçek dünyada siyasi bir güç elde etmiş, bir yozlaşmayı durdurmuş gibi sahte bir hazla yıkanmaktadır. Bu sahte haz, sonuçların nesnel gerçekliğini görmelerini engelleyen en kalın zihinsel perdedir. Siyasi sonuç, muktedirin yerini perçinlemesi ve karşısındaki blokların dağılması iken; psikolojik sonuç, gencin yatağına “bugün de ülkemi bir hainden temizledim” huzuruyla yatmasıdır. Bu devasa uçurum, tarih boyunca çok az nesle nasip olmuş bir ontolojik yabancılaşmadır.
Burada sormak gereken asıl soru şudur: Tarih bu dönemi nasıl yargılayacak? Geleceğin tarihçileri, aradan elli veya yüz yıl geçtikten sonra, 2020’lerin Türkiye’sini incelerken bugünün aktörlerini hangi terazide tartacak? Eski çağların tarihçileri için bir dönemi anlamak, kralların fermanlarını, savaş meydanlarındaki taktikleri, diplomatik yazışmaları ve gizli anlaşmaları okumak demekti. O dönemlerde halk yığınlarının, gençliğin ve sıradan insanların tarihsel kayıtları büyük ölçüde karanlıkta kalır, ancak isyanlar veya büyük göçler yaşandığında tarih sahnesinde anonim bir kitle olarak belirirlerdi. Oysa bugün içinde bulunduğumuz dijital çağ, insanlık tarihinin en kapsamlı, en şeffaf ve en affetmez arşivini saniye saniye kaydetmektedir. Vicdansız yargı tam da bu dijital ayak izlerinin silinmezliğinden doğacaktır. Geleceğin tarihçileri, bugünün gençliğinin ne hissettiğini anlamak için romantik anı kitaplarına veya sübjektif savunmalara ihtiyaç duymayacaklar. Onlar, sunucularda tutulan milyarlarca veri noktasını, algoritmaların insan öfkesini nasıl yönlendirdiğini, hangi anahtar kelimelerin hangi siyasi kırılmalara yol açtığını, ağ analizleri (network analysis) ve büyük veri (big data) madenciliği üzerinden milimetrik bir kesinlikle görecekler.
Geleceğin bu soğuk ve vicdansız tarihçisi, veri setlerine baktığında çok trajik bir manzara ile karşılaşacaktır. Ülkenin ekonomik olarak büyük bir yıkım yaşadığı, kurumların içinin boşaltıldığı, anayasal mimarinin sarsıldığı, servet eşitsizliğinin Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyelerine ulaştığı bir dönemde, toplumun en dinamik, en enerjik ve en öfkeli olması beklenen kesiminin, yani gençliğin, bu devasa yıkımın asıl mimarlarıyla hesaplaşmak yerine, birbirleriyle sanal siper savaşlarına tutuştuğunu objektif verilerle ortaya koyacaktır. Tarihçi, “Neden bu çöküş karşısında organize, birleşik ve sonuç alıcı bir toplumsal direniş gelişmedi?” sorusunun cevabını, o dönemin muktedirlerinin olağanüstü zekasında veya polis gücünde değil, tam da bu niyet-sonuç uçurumunda bulacaktır. Veriler, muhalefet etme potansiyeli taşıyan enerjinin, suni gündemler, kimlik siyasetleri, saflık testleri ve dijital linç kampanyaları aracılığıyla nasıl kendi içine çöktüğünü, nasıl bir kara deliğe dönüşerek tüm aydınlanma ve değişim umutlarını yuttuğunu acımasızca ispatlayacaktır. Tarih, bu gençlerin vatanı kurtarma niyetlerini elbette okuyacaktır; atılan heyecanlı mesajları, yazılan manifestoları görecektir ama ardından şu merhametsiz notu düşecektir: “Kendilerini kurtarıcı zanneden bu kitle, inşa ettikleri parçalanma ve kargaşa kültürüyle, yıkılmakta olan bir statükonun en uzun ömürlü can damarı oldular.”
Bu vicdansız yargı, sadece siyasi bir eleştiri değil, aynı zamanda felsefi bir trajedidir. Antik Yunan tragedyalarında kahraman, kendi felaketine doğru koştuğunu bilmez; o sadece doğru olduğuna inandığı şeyi yapmaktadır, ancak kaderin ağları (ya da sistemin algoritmaları) onu tam da kaçtığı sonun içine çeker. Kral Oidipus, babasını öldürüp annesiyle evleneceği kehanetinden kaçarken, tam da bu çabası yüzünden kehaneti gerçekleştirir. Bugünün kendini en zeki, en politik ve en uyanık sanan gençliği de, “Sistemin kölesi olmayacağız, her iki tarafa da boyun eğmeyeceğiz” diyerek kendi Oidipus kompleksini yaşamaktadır. Sistemden kaçtıklarını, bağımsız ve saf bir üçüncü yol inşa ettiklerini düşünürken, aslında sistemin tam merkezine, onun en karanlık odalarına hizmet eden bir dişli çark haline gelmektedirler. İktidarın ömrünü uzatan şey, onların iktidara duydukları sevgi değil, muhalefet etme biçimlerindeki o zehirli, yıkıcı ve sadece kendi müttefiklerini yok eden hastalıklı yapıdır. Bu yüzden gelecek nesiller bugünü okurken, empati yapmakta çok zorlanacaklardır. Ormanlar yanarken, gençler intihar ederken, mülkler el değiştirirken, gençliğin neden sürekli olarak kendi içinde “kim daha milliyetçi, kim daha vatansever, kim daha az hain” yarışına girdiğini anlamak, tarihsel sosyolojinin en zor vakalarından biri olacaktır.
Siyasi tarih, güç ilişkilerinin ve bu ilişkilerin toplum üzerindeki tahakkümünün tarihidir. Bir iktidarın kendi ömrünü uzatması için karşısındaki muhalefet blokunu parçalaması gerektiği, en temel siyaset bilimi kuralıdır. Böl ve yönet (divide et impera) taktiği, Roma İmparatorluğu’ndan beri bilinir. Ancak 2020’lerin Türkiye’sinde yaşanan durum, bu eski taktiğin yepyeni ve çok daha kusursuz bir versiyonudur. İktidar, karşı tarafı bölmek için aktif bir çaba sarf etmek, ajanlar göndermek veya büyük komplolar kurmak zorunda kalmamıştır. İktidarın yapması gereken tek şey, gençliğin içindeki o ham, eğitilmemiş, teorik altyapıdan yoksun ama şiddetli öfkeyi izlemek ve bu öfkenin kendi kendini yok edişini hafif bir tebessümle seyretmek olmuştur. Dijital çağın getirdiği narsisizm ve bilgi kirliliği, gençlerin birbirlerini en ufak bir fikir ayrılığında “vatan haini, satılmış, fonlu” ilan etmeleri için yeterli zemini zaten sağlamıştır. Tarih sahnesinde bu, muktedirin en zahmetsiz zaferlerinden biri olarak kayda geçecektir. Karşı taraf, kendi askerlerini, kendi subaylarını ve kendi kalelerini, sırf “yeterince saf” bulmadıkları için kendi elleriyle yakıp yıkmıştır. İktidarın ömrünü uzatan nesil unvanı, işte bu gönüllü ve heyecanlı yıkım ekibine verilecek en doğru, en nesnel tarihsel teşhistir.
Burada durup şunu sormadan edemiyorum: Bir nesil, kendi sonunu hazırlayan bu mekanizmaya nasıl bu kadar kör bir inançla bağlanabilir? Bu sorunun cevabı, insanın anlam arayışında gizlidir. Modern dünya, bireyi yalnızlaştırmış, geleneksel bağları koparmış ve onu piyasanın acımasız dişlileri arasında yapayalnız bırakmıştır. Türkiye özelinde bu yalnızlık, derin bir ekonomik kriz, liyakatsizlik ve sığınmacı dalgaları gibi varoluşsal tehditlerle birleşince, gençlerin ruh halinde devasa bir boşluk yaratmıştır. Bu boşluğu dolduracak, onlara dünyayı açıklayacak, kimin dost kimin düşman olduğunu söyleyecek basit, net ve siyah-beyaz bir anlatıya (narrative) ihtiyaçları vardır. İnternet dünyasındaki yönlendiriciler, onlara tam da bu anlatıyı sunmuşlardır. Karmaşık sosyolojik sorunları, küresel ekonomik krizleri ve çok katmanlı siyasi tıkanıklıkları, “hainler ve vatanseverler” gibi çok basit, karikatürize edilmiş bir denkleme indirgemişlerdir. Bu basitlik, entelektüel çaba gerektirmeyen, okumaya, anlamaya, derinleşmeye ihtiyaç duymayan, sadece küfretmeyi ve saldırmayı yeterli gören bir konfor alanı yaratmıştır. Gençler bu konfor alanına aşık olmuşlardır. Çünkü bu alan onlara, hiçbir gerçek bedel ödemeden, hiçbir entelektüel ter dökmeden, birer kanaat önderi, birer vatan kurtarıcısı olma illüzyonunu vermiştir. Tarih, bu illüzyonun sonuçlarını yargılarken, onların bu psikolojik çaresizliğini hesaba katar mı bilinmez; ama ortaya çıkan siyasi faturanın, yani çökmüş bir ülkenin enkazının hesabını soracağı kesindir.
Hakikatin sonrası (post-truth) çağında, gerçeklerin, verilerin ve nesnel durumların yerini inançların, duyguların ve kurgulanmış anlatıların alması, bu niyet-sonuç uçurumunu daha da derinleştirmiştir. Bir genç, sosyal medyada gördüğü kurgulanmış bir videoya, bağlamından koparılmış bir alıntıya veya kimliği belirsiz bir propagandistin ateşli nutkuna bakarak, dünyanın en haklı öfkesini hissettiğine inanabilir. Bu öfkeyle harekete geçip, bir hedefi linç edebilir. O an için o, ülkesini karanlık bir komplodan kurtardığını sanmaktadır. Fakat tarihin geniş perspektifinden bakıldığında, onun bu hareketi, sadece toplumsal kutuplaşmayı artırmış, muhalif birleşmeyi engellemiş ve asıl güç sahiplerinin rahat bir nefes almasını sağlamıştır. Tarihin vicdansız yargısı, o gencin o anki haklılık duygusunu, kalbinin o anki hızlı çarpışını, vatanına duyduğu o saf aşkı görmezden gelecektir. Tarih sadece şunu yazacaktır: “2020’lerde bir gençlik kitlesi, sistemin değişmesi için gereken asgari müşterekleri yıkmak uğruna her gün dijital bir iç savaş yürüttü ve bu savaşın tek kazananı, devirmek istediklerini iddia ettikleri statüko oldu.”
Bu trajedi, aynı zamanda politik bir analfabetizmin (okuryazar olmamanın) dışavurumudur. Siyaset okuryazarlığı, sadece güncel haberleri takip etmek değil, atılan bir adımın, söylenen bir sözün, benimsenen bir stratejinin uzun vadede hangi güç odaklarına hizmet edeceğini öngörebilme yeteneğidir. Kendi tarihlerinden, dünyadaki benzer devrimci veya reaksiyoner hareketlerin deneyimlerinden habersiz olan bu nesil, siyaseti bir futbol maçı veya bir bilgisayar oyunu zannetmektedir. “Eğer ben doğru tuşa basarsam, eğer en sert küfrü ben edersem, eğer ideolojik olarak en tavizsiz pozisyonu ben alırsam, oyunun sonunda kazanırım” gibi sığ bir beklenti içindedirler. Oysa siyaset, uzlaşmaların, stratejik geri çekilmelerin, asıl hedef için tali hedefleri görmezden gelmenin ve en önemlisi “ortak düşmana” karşı “benzemezlerle” yan yana durabilme cesaretinin sanatıdır. Bu sanattan yoksun olan, safiyet ve tavizsizlik adına yanındaki herkesi düşmanlaştıran bir kitle, ister istemez kendi tecridini hazırlar. Tecrit edilmiş bir muhalefet, iktidarın en sevdiği muhalefettir. Çünkü sesleri ne kadar yüksek çıkarsa çıksın, etkileri sadece kendi küçük yankı odalarının duvarlarına çarparak sönümlenir. Tarihin mahkemesi, bu politik miyopluğu, bu stratejik iflası “gençlik heyecanı” diyerek affetmeyecektir. Aksine, ellerinde böylesine büyük bir teknolojik güç, böylesine geniş bir bilgi ağı varken, bu ağı sadece kendi kendilerini kandırmak ve sistemi beslemek için kullanmalarını büyük bir tarihsel gaflet olarak nitelendirecektir.
Niyet ile sonuç arasındaki bu ölümcül kopukluk, sivil toplum kavramının ve demokratik tahammül kültürünün de çöküşünü ifade eder. Kendini vatan kurtarıcısı olarak gören bir bireyin, kendinden farklı düşünen herkesi ontolojik bir tehdit (hain, terörist, işbirlikçi) olarak algılaması, aslında otoriter zihniyetin onun hücresel yapısına kadar işlediğinin kanıtıdır. Bu gençler, özgür, adil ve demokratik bir Türkiye istediklerini söylerken, kullandıkları dil, uyguladıkları şiddet ve sergiledikleri tahammülsüzlükle tam da yıkmak istedikleri otoriter rejimin minyatür kopyalarına dönüşmüşlerdir. Diktatörlüğe karşı çıktıklarını iddia ederken, kendi içlerinde minik diktatörlükler kurmuşlar, fikir ayrılıklarına karşı en gaddar engizisyon mahkemelerini dijital platformlarda faaliyete geçirmişlerdir. Tarihin yargısı bu noktada şu acı gerçeği yüzlerine vuracaktır: “Siz sistemi değiştirmediniz, sistem sizi kendi suretinde yeniden yarattı. İktidardan nefret ettiğinizi söylüyordunuz, ancak iktidarın diliyle konuştunuz, iktidarın yöntemleriyle cezalandırdınız ve iktidarın korkularıyla hareket ettiniz.” Bu, bir neslin sadece siyasi olarak değil, ahlaki ve zihinsel olarak da nasıl teslim alındığının en net fotoğrafıdır.
Sonuç olarak, tarihin mahkemesinde açılan dosya, niyetlerin ne kadar yüce, duyguların ne kadar samimi olduğuyla ilgilenmez. İlgilendiği tek şey, orman yangınları tüm ülkeyi sararken, elindeki su kovasını yangına mı yoksa yangını söndürmeye çalışan diğer insanların üzerine mi döktüğündür. Bugünün “sistem karşıtı, neo-milliyetçi” gençliği, su kovalarını ısrarla yangını söndürmeye çalışan farklı grupların, muhaliflerin, azınlıkların ve ötekilerin üzerine boşaltmaktadır. Kendi içlerindeki o ateşli vatanperverlik hissi onlara doğru şeyi yaptıklarını fısıldasa da, ortaya çıkan kapkara tablo, yangının daha da büyümesi ve asıl kundakçıların rahat bir nefes almasından başka bir şey değildir. Geleceğin tarihçileri, bu dijital ayak izlerini takip ettiklerinde, o devasa enkazın altında “Ben sadece vatanımı sevdim” diyen feryatları duyacak, ancak o feryatların altına soğukkanlılıkla şu vicdansız, ama son derece doğru hükmü yazacaklardır: “Vatanlarını sevdiklerine şüphe yoktu; ancak o sevgiyi, vatanı yok edenleri koruyan ve vatanı kurtarmaya çalışanları parçalayan bir silaha dönüştürecek kadar kör, stratejiden yoksun ve manipülasyona açık bir nesildi. Onlar, yıkmak istedikleri sarayın en gönüllü muhafızlarıydılar.” İşte niyetin ve sonucun arasındaki o dipsiz uçurum, bir neslin tragedyasını sonsuza dek bu hükümle mühürleyecektir. Tarihin adaleti yoktur; onun sadece tanıklığı vardır ve bu tanıklık, kendini vatan kurtarıcısı sananların, vatanın tabutuna çakılan en sağlam çiviler olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serecektir. Bu vicdansız ama gerçek yargı, ilerleyen dönemlerde nasıl bir çöküş sosyolojisinin miras kaldığını açıklamak için başvurulacak tek güvenilir kaynak olarak tarihin tozlu raflarındaki yerini alacaktır. Bizler ise bugün, bu trajedinin yavaş çekimde gerçekleşmesini, hakikatin ötesindeki bir dünyada, kendi yazdıkları yalanlara inanarak intihar eden bir neslin sessiz ama çığlık çığlığa yok oluşunu izliyoruz. Ve biliyoruz ki tarih, izleyenleri de, yapanları da asla affetmeyecek; sadece sonucu, o merhametsiz ve soğuk sonucu kaydedecektir.
BÖLÜM 2: İKİ NESLİN KARŞILAŞTIRMASI: 68 KUŞAĞINDAN DİJİTAL ÇAĞA
Bir önceki bölümde ele aldığımız niyet ve sonuç arasındaki o trajik uçurumun köklerine inebilmek için, meselenin salt bir siyasi strateji hatası olmaktan çıkıp ontolojik bir kırılmaya dönüştüğü yeri, yani eylemin varoluşsal zeminini incelememiz gerekir. İnsanlık tarihi, kuşaklar arası çatışmaların ve ideolojik miras devirlerinin tarihidir. Ancak Türkiye’nin yakın siyasi geçmişinden bugüne baktığımızda, kuşaklar arasındaki farkın yalnızca inandıkları değerler veya savundukları tezler üzerinden şekillenmediğini; bizzat “eylem”, “bedel” ve “varoluş” kavramlarının içinin tamamen boşaltılıp yeniden tanımlandığını görürüz. 1968 kuşağı ile 2020’lerin dijital neo-milliyetçi gençliği arasındaki devasa fark, savundukları ideolojilerin içeriğinde değil, o ideolojiler uğruna masaya koydukları bedellerin ontolojik ağırlığında gizlidir. Bu iki kuşak arasındaki mukayese, bir anlamda fiziksel gerçekliğin kanlı ve soğuk yüzü ile sanal dünyanın konforlu, steril ve sonuçsuz simülasyonu arasındaki mukayesedir.
1968 gençliğini, Türkiye’nin o fırtınalı 60’lı ve 70’li yıllarını anlamadan bugünün krizini anlamak imkansızdır. O dönemin gençliği, sağcı ya da solcu fark etmeksizin, tarihin o kesitinde inanılmaz derecede ağır, somut ve geri döndürülemez bir gerçekliğin içine doğmuştu. O kuşak için siyaset, ekran karşısında tüketilen bir eğlence aracı veya can sıkıntısını giderecek bir kimlik oyunu değildi; siyaset, yaşam ile ölüm arasındaki o incecik çizgide yürümekti. Ülkücü veya devrimci olmanın, bu topraklarda bir ideali savunmanın fiziksel bir karşılığı vardı. Bu karşılık, teşkilatlanma denen ve insan doğasının en temel güven duygularını sınayan bir pratikle başlardı. Teşkilatlanmak, bugünün WhatsApp gruplarına veya Discord sunucularına anonim bir rumuzla katılmaya benzemezdi. Teşkilatlanmak; bir hücre evinde, bir öğrenci yurdunda veya bir dernek binasında, yanınızda oturan, nefesini hissettiğiniz, gözünün içine baktığınız insana hayatınızı emanet etmekti. Polis baskınında sizi satmayacağına, işkence tezgahında adınızı vermeyeceğine, sokak çatışmasında mermiler uçuşurken sizi ardında bırakıp kaçmayacağına inanmaktı. Bu, etiyle kemiğiyle, kanıyla ve teriyle var olan bir güven inşasıydı. O dönemin gençleri, kendi fraksiyonlarının liderlerini birer ekran görüntüsü veya kurgulanmış bir YouTube videosu üzerinden değil, bizzat sokakta, eylemde, aynı kuru ekmeği paylaşırken tanırlardı. Şahsi kanaatim odur ki, ideolojileri ne kadar kusurlu, şiddet sarmalına ne kadar açık olurlarsa olsunlar, o dönemin gençlerinin birbirlerine duydukları bu organik ve fiziksel bağlılık, insanlık onurunun çok tuhaf, karanlık ama bir o kadar da saygıdeğer bir tezahürüydü.
Sokak mücadelesi kavramı, o kuşak için metaforik bir ifade değildi. Sokağa çıkmak, kelimenin tam anlamıyla fiziksel bir savaşa girmek demekti. Üniversite kampüslerinin işgali, fabrika grevleri, mahalle çatışmaları, afiş asmaya çıkılan o buz gibi Ankara veya İstanbul gecelerinde bekleyen ölüm tehlikesi, ideolojinin sınandığı gerçek mihenk taşlarıydı. Bir fikri savunmak, o fikrin bedelini soğuk namluların ucunda ödemeyi göze almayı gerektiriyordu. İnandıkları dava uğruna gerçek mermilerin önüne çıkmışlardır. Sağcı veya solcu, bu gençlerin bedenleri, Türkiye’nin o acımasız siyasi haritasının üzerine serilmişti. Metris’in, Mamak’ın, Diyarbakır Zindanları’nın ve Ulucanlar’ın soğuk duvarları, inancın bedelinin fiziksel acı ve işkenceyle ödendiği yerlerdi. Fakat o kuşağın göze aldığı en nihai, en mutlak bedel darağacıydı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan veya diğer yanda Mustafa Pehlivanoğlu, Halil Esendağ… İdeolojik yelpazenin hangi ucunda dururlarsa dursunlar, bu isimlerin ortak bir noktası vardı: İnandıkları devlet, vatan veya devrim ideali uğruna, boyunlarına o ilmeğin geçirilmesini sükunetle karşılayacak kadar davalarıyla bütünleşmiş olmaları. Bir insanın, yirmili yaşlarının baharında, inandığı soyut bir fikir için kendi biyolojik varoluşunu feda etmesi, insanlık durumunun en sarsıcı hallerinden biridir. Darağacına yürümek, “benim fikrim, benim nefesimden daha değerlidir” demektir. Bu, tartışılmaz bir ciddiyettir. 68 ve 78 kuşağının hatalarını, uyguladıkları şiddeti, ülkeyi bir iç savaşın eşiğine sürüklemelerini saatlerce eleştirebiliriz; ancak onların ciddiyetini, inançlarının ontolojik ağırlığını ve göze aldıkları o dehşetengiz bedeli asla küçümseyemeyiz. Onlar, tarihin o kanlı sahnesinde, kendi hayatlarıyla oynadıkları bir kumarın bedelini peşin ödemişlerdir.
Zaman makinesini elli yıl ileri sarıp 2020’lerin Türkiye’sine, dijital çağın içine doğmuş neo-milliyetçi “Z Kuşağı”na baktığımızda ise, kavramların içinin tamamen boşaltıldığı, eylemin buharlaştığı ve siyasi mücadelenin devasa bir simülasyona dönüştüğü o kara komedi ile karşılaşırız. Bu neslin eylem sahası sokaklar, fabrika önleri veya kampüslerin soğuk taşları değil; anonim hesapların arkasına gizlenilmiş sosyal medya platformları, Twitch yayınları, X (eski Twitter) odaları ve Discord sunucularıdır. Bu mekan değişikliği, sadece teknolojik bir evrim değil, varoluşsal bir çöküştür. Bir önceki bölümde bahsettiğimiz o niyet ve sonuç arasındaki uçurumu yaratan ana faktör, gençliğin mücadelesinin fiziksel dünyadan kopup sanal bir güvenli alana hapsolmasıdır. Bugünün gençliği, klavye başı kahramanlığını bir siyasi eylem pratiği zannetmektedir. Gerçek bir isim, gerçek bir yüz ve gerçek bir bedel ortaya koymadan; sahte bir profil fotoğrafı ve kışkırtıcı bir rumuzla dünyayı değiştirebileceklerine inanmaktadırlar.
Klavye başı kahramanlığı, aslında derin bir psikolojik savunma mekanizmasıdır. Etraflarındaki dünyanın ekonomik olarak çöktüğünü, adaletin kaybolduğunu ve kendi geleceklerinin çalındığını çok iyi bilmektedirler. Bu devasa yıkım karşısında hissettikleri çaresizlik ve korku, onları eylemsizliğe iter. Ancak insan egosu, eylemsizliği ve korkaklığı çıplak bir şekilde kabul edemez; bu yüzden sanal bir isyan kurgular. Risksiz isyankarlık, bu dönemin en belirgin siyasi hastalığıdır. Gerçek hayatta iktidarın bir memuruna, bir mülki amirine veya patronuna sesini çıkaramayan, en ufak bir sivil itaatsizlik eyleminde bulunmaktan bile (haklı olarak) hapis veya işsizlik korkusuyla çekinen bir genç; geceleri odasının yalnızlığında, elindeki akıllı telefondan en ağır küfürleri, en sert tehditleri savurabilmektedir. Hedef aldığı kişi genellikle devletin güvenlik aygıtlarının korumadığı, kendisine mukabele edemeyecek veya etse bile fiziksel bir zarar veremeyecek olan bir azınlık mensubu, bir göçmen, muhalif bir siyasetçi veya kendisinden farklı düşünen bir başka gençtir. Bu, bedeli sıfır olan bir isyandır. Bir tweet atarsınız, binlerce beğeni alırsınız, hedef gösterdiğiniz kişi sanal bir linçe uğrar, algoritma sizi ödüllendirir, dopamin salgılarsınız ve o gece yatağınıza “vatan için büyük bir iş yapmış” bir kahraman edasıyla girersiniz. Oysa gerçekte dünyada hiçbir şey değişmemiştir. İktidarın çarkları aynı şekilde dönmeye devam etmiş, sömürü düzeni bir milim bile sarsılmamıştır. Yalnızca siz, kendi korkaklığınızı sanal bir zafer duygusuyla örtbas etmişsinizdir. Bana kalırsa, bu neslin en büyük acısı, kendilerini devrimci veya vatan kurtarıcısı birer özne sanırken, aslında sistemin algoritmaları tarafından uyuşturulmuş, zararsız hale getirilmiş ve pasifize edilmiş birer nesne (obje) olduklarını fark edememeleridir.
“Gerçek mermilerin önüne çıkmak” ile “sosyal medyada hashtag açmak” arasındaki o devasa boşluk, ontolojik bir boşluktur. Bir kurşun, fiziksel gerçekliğin en acımasız temsilcisidir. Namludan çıktığı an geri alınamaz. Eti yırtar, kemiği parçalar, hayatı bitirir. Kurşunun şakası, simülasyonu, “geri al” (undo) tuşu veya “hesabı sil” seçeneği yoktur. Gerçek bir merminin önüne göğsünü siper eden kişi, varlığının sonlu olduğunu kabullenmiş ve inancını bu sonluluğun ötesine taşımıştır. O eylem, tarihin akışında fiziki bir yer kaplar. Kan akar, asfalt kızıla boyanır, anneler ağlar, mahkemeler kurulur. Olayın ağırlığı, tüm toplumun omuzlarına çöker.
Buna karşılık, sosyal medyada hashtag (etiket) açmak, doğası gereği geçici, ağırlıksız ve sonuçsuzdur. Bir hashtag, dijital bir rüzgardan ibarettir. Milyonlarca insan aynı etiketi paylaşabilir, o etiket saatlerce dünya gündeminde birinci sırada kalabilir, devasa bir sanal öfke fırtınası kopabilir. Ancak bu fırtına, ekranı kapattığınız anda diner. Ekranın arkasındaki dünyada, muktedirin oturduğu sarayda, bankaların kasalarında veya hapishanelerin hücrelerinde hiçbir fiziksel değişim yaratmaz. Birkaç saat sonra yeni bir gündem, yeni bir skandal, yeni bir eğlence veya yeni bir linç dalgası o hashtag’in yerini alır. Dünün en hararetli vatan savunması, bugünün unutulmuş bir veri çöpünden ibarettir. Hashtag açmak, inanç gerektirmez; sadece anlık bir dürtü, bir gruba ait olma arzusu veya algoritmanın sürüklediği bir refleks gerektirir. Saniyenin onda biri kadar bir sürede parmağınızla ekrana dokunursunuz ve eyleminiz biter. Bu eylemin bedeli yoktur, dolayısıyla değeri de yoktur. İnsanlığın varoluşsal yasası basittir: Bedeli ödenmeyen hiçbir eylem, tarihi değiştiremez. Dijital çağın Z kuşağı, bedel ödemeden tarih yazabileceği, yattığı yerden devrim yapabileceği veya vatanı kurtarabileceği gibi çocukça bir illüzyona hapsolmuştur. Bu illüzyon, onları mevcut statükonun en kullanışlı ve en ehlileştirilmiş kurbanları yapmaktadır.
68 kuşağının teşkilatlanma pratiği, aynı zamanda bir sosyalleşme, bir empati ve bir “biz” olma halini doğururdu. Sokaktaki mücadele, farklı sınıflardan, farklı coğrafyalardan gelen gençleri aynı ülkü veya aynı ekmek etrafında birleştirirdi. O dönemin gençliği, ülkenin gerçek sosyolojisiyle, yoksulluğuyla, köylüsüyle, işçisiyle fiziksel olarak temas etmek zorundaydı. Devrimi köylere taşımak isteyen bir solcu genç, o köylünün toprağına, terine, yoksulluğuna bizzat şahit olurdu. Vatanı komünizmden korumak isteyen bir sağcı genç, Anadolu’nun kahvehanelerinde o insanlarla çay içer, yüz yüze konuşurdu. Hatalarıyla sevaplarıyla, o dönemin eylemi gerçek insanların arasında, gerçek hayatın tam kalbinde gerçekleşirdi.
Bugünün neo-milliyetçi ergeninin eylemi ise ekranın soğuk ışığı altında, yalıtılmış bir fanusun içinde gerçekleşmektedir. Onların vatanı, üzerinde insanların yaşadığı, acı çektiği, aç kaldığı somut topraklar değil; sadece harita üzerinde sınırları çizilmiş, içi dijital hamasetle doldurulmuş soyut bir konsepttir. Sokaktaki insanla temas etmezler. “Halk” dedikleri kavram, Twitter anketlerindeki istatistiklerden veya YouTube videolarının izlenme oranlarından ibarettir. Bu derin yalıtılmışlık, onlarda inanılmaz bir empati yoksunluğu, acımasızlık ve mekanikleşme yaratır. Gerçek hayatta karşısında görse gözlerine bakarak söyleyemeyeceği, insan onurunu ayaklar altına alan küfürleri, tehditleri ve şiddet fantezilerini klavye başında saniyeler içinde yazabilmelerinin sebebi budur. Karşılarındaki hedefi insan olarak değil, yok edilmesi gereken dijital bir veri noktası, algoritmanın önüne attığı bir hedef (NPC – Non-Player Character) olarak görürler. Ölüm tehditleri savurmak, sınır dışı etme fantezileri kurmak, okulları bombalamaktan bahsetmek, onlar için bir video oyunundaki görevleri yerine getirmek kadar hissizleştirilmiş bir eylemdir. Vahşeti kelimelerde bu kadar sıradanlaştıran bir kuşağın, gerçek hayatta ne kadar pasif ve korkak olması son derece ironiktir, ama bir o kadar da psikolojik olarak tutarlıdır. Kelimelerindeki şiddet dozu arttıkça, fiziksel dünyadaki eylemsizlikleri de o oranda derinleşir. Onların kükremesi, sadece odalarının dört duvarı arasında yankılanan sanal bir gürültüdür.
Bu ontolojik fark, aynı zamanda hafıza kavramında da kendini gösterir. 68 veya 78 kuşağı, kendi kayıplarını, acılarını ve kahramanlıklarını türkülerle, ağıtlarla, edebiyatla ve sözlü tarihle nesilden nesile aktarılacak bir hafızaya dönüştürmüştür. Bugün bile o dönemde idam edilen gençlerin isimleri yıldönümlerinde anılır, o dönemin marşları kitleleri duygulandırır. Çünkü o hatıraların içinde kan, gözyaşı ve gerçek bir feda etme eylemi vardır. Hafıza, acının fiziksel gerçekliği üzerine inşa edilir.
Peki 2020’lerin bu dijital isyankarlarının geleceğe bırakacağı hafıza nedir? Silinmiş tweetler mi? Kapatılmış hesaplar mı? Discord sunucularında sızdırılmış sığ sohbet kayıtları mı? Hangi sanal linç, hangi hashtag kampanyası elli yıl sonra bir romanın konusu olacak, bir türküye ilham verecektir? Hiçbiri. Çünkü dijital dünya sonsuz bir şimdi (eternal present) yaratır. Geçmiş yoktur, gelecek yoktur; sadece sürekli yenilenen, anlık olarak tüketilen ve hemen unutulan bir “an” vardır. Dün uğruna en ağır küfürleri ettikleri bir tartışmayı, bugün hatırlamazlar bile. Çünkü eylemleri varoluşsal bir derinlikten yoksundur. Kendi varoluşlarını sadece sosyal medya algoritmalarının onayına, alacakları “retweet” sayısına ve sanal kalabalıkların coşkusuna bağlamış bir neslin kalıcı bir tarih yazması imkansızdır. Onlar, tarihin nehrinde yüzen kalıcı taşlar değil; suyun yüzeyinde bir an parlayıp sönen dijital köpüklerdir.
Bu iki kuşak arasındaki mukayese, devlete ve muktedire bakış açısında da çok çarpıcı bir kırılmayı gözler önüne serer. 68 gençliği, her iki kutbuyla da, devlete karşı veya devlet içindeki statükoya karşı gerçek bir isyan içindeydi. Sol gençlik sistemi temelden değiştirmeyi hedeflerken, sağ gençlik de statükonun krizlerine karşı kendi inisiyatifini (sokak gücünü) masaya koyarak devlete yön vermeye çalışıyordu. İki taraf da inisiyatif alıyordu, risk alıyordu ve gerektiğinde devletin kolluk güçleriyle karşı karşıya gelmekten çekinmiyordu. Onların isyanı, bedeli göze alınmış gerçek bir itaatsizlikti.
Şimdiki neo-milliyetçi “Z kuşağı”nın isyanı ise, yukarıda da belirttiğim gibi, tam bir “statüko muhafızlığı” simülasyonudur. İktidara muhalif olduklarını yüksek sesle dile getirirken bile, eylemleri, söylemleri ve refleksleri tamamen muktedirin belirlediği kırmızı çizgiler içindedir. Devlet fetişizmi, bu kuşağın en büyük zihinsel kelepçesidir. Devleti, kurumları ele geçiren liyakatsiz kadrolardan, yolsuzluk ağlarından ve baskı aygıtlarından ayıramazlar. “Devletin bekası” kavramı, iktidar medyası tarafından onlara o kadar derin zerk edilmiştir ki, bu beka paranoyası yüzünden en haklı demokratik taleplere, en barışçıl eylemlere bile “hainlik” suçlamasıyla saldırırlar. Örneğin ODTÜ’de yaşanan bir olayda veya bir protestoda, muktedirin polisi müdahale bile etmeden önce, bu dijital “vatanseverler” klavyelerine sarılıp linç kampanyasını başlatırlar. İktidar, karşısındaki muhalif enerjiyi kendi eliyle ezmek yerine, bu ehlileştirilmiş, beyni yıkanmış ve “vatan kurtarma” illüzyonuna hapsedilmiş gençliği bir aparat olarak kullanır. 68 kuşağı, devletin gözünde “tehlikeli anarşistlerdi” çünkü devletin tekelini sarsıyorlardı. 2020’lerin dijital isyankarları ise muktedirin gözünde sadece “kullanışlı ergenlerdir”, çünkü devletin (veya devleti ele geçiren iktidarın) hegemonyasını bedavaya yeniden üretirler.
Bu korkunç çelişkinin psikolojik maliyeti de üzerinde durulması gereken bir başka önemli boyuttur. 1968 veya 1980 öncesi gençliği, fiziki çatışmaların, işkencelerin ve kayıpların travmasını yaşadı. Post-Travmatik Stres Bozukluğu (PTSD), cezaevi süreçleri, sakatlıklar ve ölümler, o dönemin somut maliyetiydi. Ancak o kuşağın bireyleri, ne kadar acı çekerlerse çeksinler, inandıkları uğurda gerçek bir bedel ödemiş olmanın getirdiği trajik ama sağlam bir içsel tutarlılığa sahiptiler. Bugünün gençliği ise bedel ödememesine, fiziki bir tehlikeye girmemesine rağmen muazzam bir anksiyete, depresyon ve yabancılaşma içindedir. Şahsi fikrim odur ki, bu derin mutsuzluğun temel nedeni, inandıkları büyük ve epik idealler ile gerçek hayattaki pasif, korkak ve eylemsiz durumları arasındaki o devasa ontolojik uyuşmazlıktır. Kendilerine “Bozkurt”, “Devrimci”, “Vatanın Son Savunucusu” gibi devasa sıfatlar yükleyip; gerçek hayatta ekonomik sıkıntılar, liyakatsizlik ve çürümüşlük karşısında hiçbir eylemsel varlık gösterememek, genç bir zihin için taşınması çok zor bir yüktür. Bu uyuşmazlık, içlerindeki zehri ve nefreti sürekli olarak büyütür. Gerçek hedefe (sisteme) yöneltemedikleri bu nefret, kendi içlerinde birikir ve en nihayetinde en zayıf gördükleri “iç düşmanlara” (kadınlara, LGBT bireylere, sığınmacılara, farklı düşünen yaşıtlarına) vahşice yansıtılır. Dijital linçlerin bu kadar acımasız olmasının sebebi budur; onlar linç ettikçe, aslında kendi eylemsizliklerinden duydukları utancı ve çaresizliği bastırmaya çalışmaktadırlar.
Klavye başı kahramanlığı, aynı zamanda gerçekliğin kaybı (loss of reality) demektir. Sanal dünyada kendi yankı odalarına kapanan bu kitleler, hakikatin nesnel kriterlerinden tamamen koparlar. 68 kuşağı için hakikat, sokaktaki bildiriydi, fabrika kapısındaki grevdi, üniversite kantinindeki tartışmaydı. Bunlar gerçek dünyanın sınamalarından geçerdi. Dijital çağın isyankar genci için ise hakikat, sadece algoritmanın onayladığı, en çok fav alan tweet veya yurtdışından yayın yapan o yüzü maskeli “komutanın” videosundaki kurgusal anlatıdır. Eğer algoritma veya o lider figürü, ODTÜ’deki üç beş genci “büyük bir terör tehlikesi” olarak gösteriyorsa, bu sanal gerçeklik o genç için artık sarsılmaz bir hakikattir. Gözleriyle görmediği, fiziksel olarak içinde bulunmadığı bir olayı, kurgulanmış 30 saniyelik bir video üzerinden mutlak bir düşmanlığa dönüştürebilir. Sosyal medya, kitleleri manipüle etmenin, kışkırtmanın ve yönlendirmenin en ucuz, en hızlı ve en etkili laboratuvarıdır. Bu laboratuvarda fareler, deneyin bir parçası olduklarını bilmeden, kendi özgür iradeleriyle “vatanı kurtardıklarını” sanarak butona basıp dopamin ödüllerini alırlar.
Son tahlilde, iki nesil arasındaki bu büyük kırılma; insanlık onurunun, eylemin değerinin ve varoluşun ağırlığının dijital kapitalizm ve otoriter rejimlerin işbirliğiyle nasıl sıfırlandığının hikayesidir. 68 kuşağı gökyüzünü fethetmeye çalışırken güneşe çok yaklaşmış ve kanatları yanarak yeryüzüne çakılmış olabilir; onların trajedisi bir İkarus trajedisidir, büyük, yıkıcı ama gerçek bir trajedidir. Fakat günümüzün neo-milliyetçi dijital gençliğinin durumu bir trajedi bile değildir; bu sadece Baudrillard’ın “simülakr” evreninde geçen ucuz, sonuçsuz ve hüzünlü bir komedidir. Onlar, gerçeğin mermileri yerine, sanalın hashtagleriyle devrimcilik oynayan, devirmeye çalıştıkları muktedirin tahtını her gün kendi klavyeleriyle yeniden cilalayan, tarihin en paradoksal ve en ehlileştirilmiş nesli olarak, o dijital yalnızlıklarının içinde kaybolup gitmeye mahkumdurlar. Gerçekliğin bedelini ödemekten kaçanların, tarihte bırakacakları tek iz, zamanın ilk rüzgarında silinecek olan bir avuç dijital veri tozundan başka bir şey olmayacaktır.
BÖLÜM 3: ARKA PLANDAKİ GERÇEK KRİZ: YANAN ÜLKE
Bir önceki bölümde detaylandırdığımız o devasa ontolojik boşluğun ve eylemsizlik halinin ardında, yalnızca dijital çağın getirdiği bir uyuşma hali yatmamaktadır; aynı zamanda dışarıdaki fiziksel dünyanın katlanılamaz derecede ağır, çürümüş ve yıkıcı bir hal almış olması gerçeği bulunmaktadır. Z kuşağı, kendi güvenli odalarından, parlayan akıllı telefon ekranlarının ardından sanal siper savaşları verirken, o odanın penceresinden dışarı bakıldığında görülen manzara tam anlamıyla bir çöküş panoramasıdır. Bu gençler, klavyelerinde vatan savunması yaparken, savunduklarını iddia ettikleri o “vatanın” fiziki, ekonomik ve demografik olarak parça parça döküldüğü, adeta cayır cayır yandığı bir gerçekliğin tam ortasında yaşamaktadırlar. Bu çelişkiyi, yani dijital dünyadaki o yüksek perdeden, nobran ve saldırgan isyankarlık ile fiziksel dünyadaki o sessiz, boynu bükük ve çaresiz tükenişi aynı anda var eden mekanizmayı anlamadan, bugünün Türkiye’sini anlamak mümkün değildir. Ortada bir savaş vardır evet, ancak bu savaş gençlerin inandığı gibi cephelerde veya kampüslerde marjinal gruplarla devlet arasında değil; doğrudan doğruya ülkenin geleceğini ipotek altına alan vahşi bir talan düzeni ile o ülkenin yoksullaştırılmış halkı arasında tek taraflı olarak yürütülmektedir. Ve trajik olan şudur ki, bu talanın en büyük mağduru olan gençler, enerjilerini talancıları durdurmak için değil, talan edilen enkazın üzerinde birbirlerini boğazlamak için harcamaktadırlar.
Fiziksel çöküşün en somut, en can yakıcı ve en görünür sembollerinden biri, ülkenin ciğerlerinin, o çok sevdikleri “vatan toprağının” tam anlamıyla, fiziksel olarak küle dönmesidir. Son yıllarda yaşanan ve haftalarca söndürülemeyen devasa orman yangınları, sadece ekolojik bir felaket değil, aynı zamanda devlet aygıtının işlevselliğini nasıl yitirdiğinin, kurumların nasıl içinin boşaltıldığının en trajik ispatı olmuştur. Bir zamanlar gölgesinde serinlenilen, şiirlere ve türkülere konu olan o ulu ormanlar, liyakatsizliğin, öngörüsüzlüğün ve kurumsal çürümenin neticesinde göz göre göre yanarken, devletin elinde yangın söndürme uçağı bulunmadığı gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Vatan toprağı kelimenin tam anlamıyla ateşler içindeyken, ihalelerle, lüks makam araçlarıyla, şatafatlı saray harcamalarıyla övünen bir sistemin, o toprağı koruyacak asgari bir teknik altyapıya bile sahip olmadığı görülmüştür. Oysa milliyetçilik, en temel tanımıyla, üzerinde yaşanılan o kara parçasını, o toprağı, o ağacı, o suyu sevmektir. Ancak dijital milliyetçilik hezeyanları içinde kaybolan gençlik, fiziksel vatanın yanıp kül olmasını, o yangınlara müdahale edemeyen idari zafiyeti, ihalelerin yandaşlara peşkeş çekilmesini bir varoluşsal kriz olarak kodlamamıştır. Onlar için vatan toprağının yanması, bir üniversite şenliğinde açılan kızıl bir flama kadar büyük bir öfke dalgası yaratmamıştır. Yangınlar sırasında bile sosyal medyada tartışılan şey, yangını kimin çıkardığına dair üretilen komplo teorileri ve bu felaket üzerinden birbirlerini nasıl daha iyi hain ilan edebilecekleri olmuştur. Ağaçlar yanmış, hayvanlar kül olmuş, köylülerin evleri ve hayvanları telef olmuş, yani vatanın fiziksel bedeni kavrulmuştur; ancak o sanal vatanseverler, gözlerinin önündeki bu idari iflası sorgulamak yerine, öfkelerini yine yapay düşmanlara kusmayı tercih etmişlerdir. Bu, doğaya ve fiziksel vatana karşı yaşanılan mutlak bir körlüktür.
Bu körlüğün ekonomik boyutu ise çok daha derin, çok daha yapısal ve çok daha yıkıcıdır. Türkiye’nin son yirmi yılı, erken Cumhuriyet döneminde büyük fedakarlıklarla, köylünün vergileriyle, işçinin teriyle kurulan ve ülkenin ekonomik bağımsızlığının teminatı olan devasa fabrikaların, limanların, stratejik tesislerin haraç mezat satılmasının tarihidir. Şeker fabrikalarından kağıt fabrikalarına, demir çelik tesislerinden telekomünikasyon altyapılarına kadar, “vatanın” ekonomik kolonları birer birer özelleştirilmiş, çoğu yabancı sermayenin kontrolüne geçmiş veya rant uğruna arsaları için satılıp kapatılmıştır. Yerli ve milli bir üretim ekonomisinden, tamamen dışa bağımlı, sıcak paraya muhtaç ve beton ekonomisine dayalı bir rantiye düzenine geçilmiştir. Vatanı sevdiğini iddia eden, bağımsızlık nutukları atan bir kuşağın, kendi ülkelerinin üretim araçlarının yabancı sermayeye veya bir avuç imtiyazlı müteahhide devredilmesine bu denli sessiz kalması, psikolojik bir inceleme konusudur. Onlar, sınır kapılarındaki askerlerin videolarına duygulanıp vatanın bölünmezliğini savunurken, o vatanın aslında parsel parsel satıldığının, ekonomik olarak çoktan teslim alındığının farkında bile değillerdir. “Toprak satılmaz” edebiyatı yapıp mülteci karşıtlığı üzerinden milliyetçilik devşirirken, ülkenin en değerli arazilerinin, fabrikalarının, vatandaşlık haklarının parayı veren yabancı sermayedarlara altın tepside sunulması karşısında o çok övündükleri reaksiyoner öfkelerinden eser yoktur. Çünkü onlara öğretilen milliyetçilik, sermayeyi, ekonomi politiği ve sınıf bilincini kapsamaz. Onların milliyetçiliği, sadece semboller, bayraklar ve kimlikler üzerinden yürüyen sığ bir holiganizmden ibarettir. Fabrikalar kapatılırken, çiftçi toprağını ekemez hale gelirken hissetmedikleri o vatanseverlik damarı, ancak birisi sembolik bir çıkış yaptığında kabarmaktadır. Bu, aslında bir ülkenin ekonomik olarak nasıl sessizce işgal edildiğinin ve bu işgale karşı çıkması gereken en dinamik gücün nasıl hipnotize edildiğinin resmidir.
Ekonomik çöküşün en dramatik, en can alıcı ve devletin kurumsal haysiyetinin nasıl ayaklar altına alındığını gösteren bir diğer tablo ise Merkez Bankası’nın içinin boşaltılmasıdır. Merkez Bankası, sadece bir para basma matbaası veya bir finans kurumu değildir; bir ulusun ekonomik egemenliğinin, parasının onurunun ve gelecek nesillerin güvenliğinin kasasıdır. O kasadaki rezervler, bu ülkenin vatandaşlarının emeğinin, alın terinin, üretilen değerin birikimidir. Ancak bu kasa, şeffaflıktan uzak, akıl dışı ekonomi politikaları uğruna, siyasi ikbali kurtarmak adına arka kapı yöntemleriyle boşaltılmış, eksi rezervlere düşürülmüştür. Bu, matematiksel bir iflasın çok ötesinde, gelecek nesillerin zamanının ve emeğinin çalınmasıdır. Bugün yirmili yaşlarındaki o dijital gençlik, daha çalışma hayatına atılmadan, daha ilk maaşını almadan, sırtlarına milyarlarca dolarlık bir borç yüklenmiş, paralarının alım gücü hiç edilmiş ve küresel dünyada emekleri dünyanın en ucuz işgücü haline getirilmiştir. Türk Lirası’nın değerinin yerlerde sürünmesi, bir ülkenin itibarının yerlerde sürünmesidir. Ancak paradoksal bir şekilde, “Türklüğün onurunu” her şeyin üstünde tuttuğunu iddia eden bu gençler, kendi emeklerinin bir gecede pula dönmesine, kendi ülkelerinde birer parya, yabancı turistlerin karşısında ise ucuz hizmetkarlar haline getirilmelerine isyan etmemektedirler. Kendi parasının değerini koruyamayan bir devletin, kurumsal iflasını ilan ettiğini görememektedirler. Çünkü onlara her krizin dış güçlerin bir oyunu olduğu, vatanın bir ekonomik savaş verdiği yalanı enjekte edilmiştir. Onlar da, Merkez Bankası’nın içinin liyakatsizlikle ve rant hırsıyla boşaltıldığı gerçeğiyle yüzleşmek yerine, bu “kutsal ekonomik kurtuluş savaşı” masalına inanmayı, böylece kendi çaresizliklerini rasyonalize etmeyi seçmişlerdir. Cebindeki parayla Avrupa’da bir hafta sonu tatili yapmayı hayal bile edemeyen, kendi ülkesindeki tatil beldelerinde ancak garson olarak bulunabilen bu gençlik; kendi çalınan gençliğinin hesabını sormak yerine, mültecilere, solculara ve farklı kimliklere küfrederek o büyük, o devasa hırsızlığı gözlerden saklamaktadır.
Bu ekonomik yıkımın sokağa, evlerin içine ve bireylerin ruhlarına yansıması ise işsizlik, geleceksizlik ve korkunç bir umutsuzluk sarmalıdır. Bugün Türkiye’de milyonlarca genç, eğitimlerini tamamlamalarına rağmen, kendi uzmanlık alanlarında bir iş bulma umudunu tamamen yitirmiş durumdadır. “Ev genci” adı verilen, ne eğitimde ne de istihdamda olan, anne babasının eline bakan, odasından çıkmayan koca bir kayıp nesil yaratılmıştır. Üniversite diplomaları, liyakatsizliğin ve torpilin hüküm sürdüğü mülakat sistemleri karşısında değersiz birer kağıt parçasına dönüşmüştür. Bir gencin hayata atılması, kendi ayakları üzerinde durması, bir ev kiralayıp yuva kurması, bir araba alabilmesi matematiksel olarak imkansız hale getirilmiştir. En temel insani ihtiyaçlar ve hayaller bile lüks statüsüne çıkmıştır. Bir kafede oturup arkadaşlarıyla bir kahve içmenin bile maliyetini hesaplamak zorunda kalan, en güzel yıllarını geçim derdiyle ve gelecek kaygısıyla zehir eden bir gençliğin psikolojisi, sürekli bir travma halidir. Hayallerin yerini hayatta kalma mücadelesi almıştır. İnsanlık onurunu zedeleyen, bireyi ailesine veya devlete bağımlı kılan bu yoksulluk, ruhlarda onulmaz yaralar açmaktadır. Geleceğe dair hiçbir plan yapamayan, yarın ne olacağını bilemeyen, her uyandığı güne daha da fakirleşerek başlayan bir gencin içinde devasa bir öfke birikmesi kaçınılmazdır. Ancak bu noktada sormamız gereken en kritik soru şudur: Birikmiş bu volkanik öfke, neden bu düzeni kuranlara, o mülakatlarda haklarını gasp edenlere, ekonomiyi batıranlara, ülkenin kaynaklarını kendi yandaşlarına aktaranlara yönelmemektedir?
İşte burada, meselenin en karanlık, en acımasız ve en yürek burkan gerçeği devreye girmektedir. Çaresizliğin ve onur kırıklığının bir sonucu olarak, yaşam enerjisi tamamen tükenen, bu ağır yükü daha fazla taşıyamayan gençler, sessiz sedasız aramızdan ayrılmaktadırlar. Genç intiharları, bu çürümüş düzenin en kanlı, en somut ve gizlenemez faturasıdır. Ceplerinden çıkan intihar notlarında “açım”, “iş bulamıyorum”, “ailemden harçlık istemeye utanıyorum”, “geleceğimi göremiyorum” yazan, barınamadığı için hayatına son veren gencecik fidanlar, bu ülkenin arka planındaki gerçek, sansürsüz manzaradır. Bir ülkenin gençleri, umutsuzluktan, parasızlıktan, liyakatsizlikten dolayı kendi canlarına kıyarken; sokaklarda, üniversite kampüslerinde veya sosyal medya mecralarında kopan o sahte kıyametlerin, o dijital linçlerin ne kadar korkunç bir dikkat dağıtma oyunu olduğu ortaya çıkmaktadır. Bir yanda onuru kırıldığı için canına kıyan sıra arkadaşları varken, diğer yanda aynı kampüste, kimin hangi bayrağı açtığı, kimin hangi şarkıcıyı dinlediği üzerinden birbirinin kanını dökmeye çalışan, birbirini faşistlikle veya vatan hainliğiyle suçlayan bir kitle durmaktadır. Bu, şuurun tamamen kapanması, gerçekliğin tamamen yitirilmesi halidir. İktidarın ekonomi politikaları yüzünden intihar eden bir gencin haberi sosyal medyada birkaç saatlik bir üzüntü yaratıp hızla unutulurken; ODTÜ’de yaşanan bir kavga, günlerce ülkenin en büyük meselesiymiş gibi konuşulmakta, üzerine binlerce analiz kasılmakta, öfke krizleri geçirilmektedir. Çünkü intihar eden gencin acısı, sistemin ne kadar zalim olduğunu yüze vurur, devasa bir çaresizliği hatırlatır ve o çaresizlikle yüzleşmek çok ağır gelir. Oysa ODTÜ’deki bir kavgaya taraf olmak, o sanal savaşın içinde bir asker olmak kolaydır, heyecan vericidir ve sahte bir güç hissi verir. Gençler, yoldaşlarının intiharları karşısında hissettikleri o dondurucu acziyeti ve korkuyu, sanal düşmanlara saldırarak bastırmaya çalışmaktadırlar.
Bu inanılmaz derecede körlüğün, bu sistematik hedef saptırmanın arkasında, insan psikolojisinin savunma mekanizmalarından biri olan “yer değiştirme” (displacement) ve toplumsal mühendisliğin en acımasız uygulamaları yatmaktadır. Yer değiştirme, bireyin asıl öfke duyduğu ancak gücünün yetmediği veya saldırmaktan korktuğu otorite figürüne karşı hissettiği saldırganlığı, gücünün yettiği, daha zayıf veya risksiz hedeflere yöneltmesidir. Türkiye’deki gençlik, kendi hayatını cehenneme çeviren o devasa mekanizmanın, o muktedirin, o sermaye gruplarının karşısında kendini bir böcek kadar küçük ve güçsüz hissetmektedir. Bu gücün karşısına çıkıp hesap sormak, hapse girmeyi, coplanmayı, fişlenmeyi ve kalan son kırıntı halindeki hayat standartlarını da kaybetmeyi göze almak demektir. İnsan doğası, böylesine mutlak bir yenilgiyi ve acziyeti kabul etmemek için direnir. Madem asıl düşmanı yenemiyorum, o halde kendime yenebileceğim, diş geçirebileceğim düşmanlar yaratmalıyım der zihin. İşte o an devreye, ekranların arkasındaki o kışkırtıcılar, o algı yöneticileri girer. Gence derler ki; “Senin işsiz kalmanın sebebi ekonomiyi yönetenler değil, ülkeye gelen sığınmacılardır. Senin mutsuzluğunun sebebi sistem değil, ahlakımızı bozan marjinal gruplardır. Ülkenin kötüye gitmesinin sebebi liyakatsizlik değil, ODTÜ’de eylem yapan solculardır.”
Genç, büyük bir hevesle bu yeni, paketlenmiş, sahte düşmanları satın alır. Çünkü bir mülteciye saldırmak, yolda yürüyen bir trans bireyi hedef göstermek veya kampüsteki farklı görüşten bir öğrenci grubuna “terörist” diyerek saldırmak, devlete veya muktedire saldırmaktan bin kat daha güvenlidir. Üstelik bu eylemler, devletin içindeki bazı damarlar tarafından da gizlice takdir edilir. Genç, asıl sorunlardan kaçıp bu tali, yaratılmış krizlerin içine daldıkça; kendisini bir kurban, bir kaybeden gibi değil, bir “vatan savunucusu”, bir “şövalye” gibi hissetmeye başlar. Gerçek dünyada cebinde bir çay parası yoktur, ama sanal dünyada ülkenin demografik yapısını koruyan bir komutandır. Bu, acıdan kaçışın, çaresizliği maskelemenin en patolojik yollarından biridir. Gençliğin enerjisinin, o isyan etme potansiyelinin asıl sorunlara, o yanan ormanlara, satılan fabrikalara, boşaltılan Merkez Bankası’na, intihar eden akranlarına yönelmemesi; bir tesadüf veya cehalet değil, sistem tarafından dikkatle tasarlanmış ve gençlerin psikolojik zaaflarıyla beslenmiş yapısal bir körleşme halidir.
Bu körleşme sadece siyasi bir sonuç doğurmaz; aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir çürüme de yaratır. Gözlerinin önünde koskoca bir ülke madden ve manen yağmalanırken, bu yağmayı yapanların kimliği, makamı veya gücü karşısında sus pus olan, onlara karşı tek bir kelime dahi edemeyen bu kitle; hıncını kendisi gibi ezilen, kendisi gibi yoksullaştırılan diğer gruplardan çıkarmaktadır. Bu, ezenin ezilene oynadığı oyunun en mükemmel örneğidir. Yukarıdakiler servetlerine servet katıp, ülkenin kalan son kaynaklarını bölüşürken; aşağıdakiler, o kaynakların kırıntıları bile ellerine geçmediği halde, kimin bayrağı daha büyük, kimin sloganı daha yüksek sesli, kim daha çok hain diye birbirlerinin gırtlağına sarılmaktadırlar. Bu panoramada muktedirlerin keyfi yerindedir. Çünkü onlar çok iyi bilirler ki; bir toplumda gençler, yoksulluğun ve adaletsizliğin kaynağını sorgulamayı bırakıp da birbirlerinin kimliğini, yaşam tarzını, inancını veya ideolojisini sorgulamaya başlamışsa, o düzen sonsuza kadar güvendedir. Yanan sadece ormanlar veya ekonominin çarkları değildir; yanan, bir neslin gerçeği görme yetisi, dayanışma duygusu ve kendi celladından hesap sorma iradesidir.
Z kuşağının sanal savaşları, bu devasa yangının dumanından başka bir şey değildir. Bu duman, gerçek alevleri gizleyen, gözleri yakan ve nefes almayı zorlaştıran bir işlev görür. Onlar, Twitter’da açtıkları odalarda, anonim sözlük köşelerinde veya kışkırtıcı YouTube yayınlarının yorum kısımlarında dünyayı değiştirdiklerini, çok büyük siyasi analizler yaptıklarını sanırken; arkalarında sessizce çöken, lime lime dökülen ve artık üzerinde insanca yaşanması neredeyse imkansız hale gelmiş bir enkaz bırakılmaktadır. Gençlik, kendi öfkesini doğru adrese teslim etmediği, asıl hesap sorulması gereken o devasa ekonomik ve siyasi Leviathan ile yüzleşmeye cesaret edemediği sürece; bu körlük devam edecek, sanal savaşların sahte galipleri, gerçek hayatın mutlak kaybedenleri olarak o yanan ülkenin külleri arasında yok olup gideceklerdir. Bu, yalnızca ekonomik bir kriz değil, bir kuşağın kendi gerçeğine yabancılaşmasının, kendi acısını tanımayı reddetmesinin ve kendi yıkımının mimarlarına hizmet etmesinin acımasız ve yürek burkan panoramasıdır.
BÖLÜM 4: “EN ZEKİ NESİL” YANILGISI VE DİJİTAL KABİLECİLİK
İnsanlık tarihi boyunca her yeni nesil, kendinden önceki kuşakların hatalarından ders çıkardığını, dünyayı daha berrak bir zihinle okuduğunu ve köhneleşmiş dogmaları yıkarak mutlak hakikate ulaştığını iddia etme eğiliminde olmuştur. Nesiller arası bu çatışma, felsefi ve sosyolojik gelişimin doğal bir motorudur. Ancak günümüz Türkiye’sinde, özellikle dijital çağın içine doğmuş ve siyasal bilincini tamamen sosyal medyanın yankı odalarında inşa etmiş olan yeni nesilde gördüğümüz tablo, olağan bir kuşak çatışmasının veya gençlik kibrinin çok ötesindedir. Karşımızda, elindeki akıllı telefonun ekranından dünyadaki tüm verilere anında ulaşabilme imkanını, o verileri analiz edebilme bilgeliğiyle birbirine karıştıran; bu muazzam yanılsama neticesinde kendisini tarihin en uyanık, en zeki, en manipüle edilemez ve en vatansever kitlesi olarak ilan eden devasa bir psikolojik anomali durmaktadır. Bu kitle, bir önceki kuşağı ana akım medya, televizyon kanalları ve geleneksel siyasi partiler tarafından kandırılmakla, “koyun” olmakla itham ederken; kendisinin çok daha sofistike, çok daha görünmez ve çok daha acımasız bir algoritmik manipülasyonun gönüllü kölesi haline geldiğini göremeyecek kadar derin bir epistemolojik körlük içindedir. Kendi zihinlerindeki o kusursuz, sarsılmaz ve her şeyin farkında olan “seçilmiş nesil” kurgusu, aslında modern çağın en trajik Dunning-Kruger vakalarından biridir. Sadece bilgiye sahip olmanın değil, sadece şüpheci ve kinik (cynic) olmanın zeka belirtisi sayıldığı bu yeni düşünce ikliminde, her şeye itiraz etmek ama hiçbir şey üretememek, uyanıklığın ta kendisi zannedilmektedir.
Bu uyanıklık ve üstün zeka sanrısının temelinde, bilginin demokratikleşmesi adı altında yaşanan ancak gerçekte bilginin değersizleşmesiyle sonuçlanan dijital devrim yatmaktadır. Geçmişte bir siyasi fikri savunmak, bir ideolojiyi içselleştirmek veya bir tarihsel olayı analiz etmek için ciltlerce kitap okumak, uzun tartışmalara girmek ve zihinsel bir ter dökmek gerekirdi. Oysa bugün, saniyeler içinde tüketilen kısa videolar, kimliği belirsiz kişilerin hazırladığı bağlamından koparılmış görseller ve öfke kusmak için tasarlanmış on kelimelik aforizmalar, “bilgi edinmenin” tek yolu haline gelmiştir. Bu enformasyon bombardımanı altında kalan genç bir zihin, arka arkaya izlediği üç kışkırtıcı video sonrasında ülkenin derin devlet yapısını çözdüğünü, küresel siyasetin gizli kodlarını kırdığını ve sosyolojik fay hatlarını tamamen anladığını düşünmeye başlamaktadır. Bu, Matrix filmindeki ana karakterin bir hap yutarak gerçekliğin arkasındaki kodları görmesi gibi bir illüzyondur. Kendilerine “uyandıklarını” fısıldayan yayıncıların, maskeli kanaat önderlerinin ve popülist internet fenomenlerinin onlara sunduğu bu kırmızı hap, aslında hakikat değil; sadece daha koyu, daha toksik ve daha manipülatif bir rüyanın başlangıcıdır. Gençler, televizyon izleyen ebeveynlerini “sistemin kölesi” olarak aşağılarken, kendi izledikleri algoritmik akışın bizzat küresel teknoloji şirketlerinin dikkat mühendisleri tarafından, onların zaaflarını, korkularını ve öfkelerini sömürmek üzere saniyesi saniyesine tasarlandığını idrak edemezler. Kendilerini en zeki sananlar, aslında sisteme en kolay entegre edilen, en kolay yönlendirilen ve tıklama sayılarıyla ticari/siyasi birer metaya dönüştürülenlerdir.
Bu kitle psikolojisinin en tehlikeli boyutu, söz konusu zeka sanrısının hiper-milliyetçilikle ve sahte bir vatanseverlik kalkanıyla birleşmesidir. Kendilerini “en zeki” olarak kodladıkları an, otomatik olarak kendi inandıkları siyasi dogmaları da “en doğru ve en vatansever” çizgi olarak kutsarlar. Bu noktadan sonra, onlarla aynı fikirde olmayan herhangi biri sadece yanılıyor olamaz; eğer onlar en zekiyse ve en vatanseverse, onlara itiraz eden kişi ya geri zekalıdır ya da vatan hainidir. Bu siyah ve beyaz dünyada gri alanlara, şüphelere, nüanslara veya karmaşık sosyolojik analizlere yer yoktur. Vatanseverlik, bir ülkenin dağını, taşını, insanını sevmek, onun refahı için düşünce üretmek ve liyakati savunmak gibi zor ve kapsayıcı eylemlerden arındırılmış; internette kimin daha çok “hain” avladığına, kimin daha sert küfür ettiğine ve kimin daha marjinal bir üslupla “devletinin yanında” olduğunu haykırdığına indirgenmiştir. Daha önceki satırlarda detaylıca ele aldığımız o güvende olma ihtiyacı ve eylemsizlik hali, bu sahte zeka ve vatanseverlik gösterisiyle maskelenir. En çok bağıranın en haklı, en çok küfredenin en cesur, en acımasız olanın en zeki kabul edildiği bu yeni dijital ekosistem, faşizmin en ilkel dürtülerini siber uzayda yeniden diriltmektedir. Karşılarındaki kitleyi veya bireyleri insanlıktan çıkarmak (dehumanization), bu sahte zeka gösterisinin en temel silahıdır. Çünkü karşınızdakini bir insan, bir vatandaş veya bir fikir sahibi olarak kabul ederseniz, onunla argümanlar üzerinden tartışmak zorunda kalırsınız ve tartışmak zihinsel bir çaba gerektirir. Oysa karşınızdakini bir böcek, bir hain, bir satılmış olarak kodlarsanız, tartışmanıza gerek kalmaz; sadece onu ezmek, susturmak ve linç etmekle meşgul olursunuz. Bu kolaycılık, entelektüel tembelliğin üstünü örten devasa bir kibir şemsiyesidir.
Bu entelektüel tembelliğin ve tahammülsüzlüğün dili, internet jargonunun siyaseti ve gündelik düşünme pratiğini nasıl zehirlediğine bakıldığında tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar. Dil, sadece düşünceleri aktardığımız bir araç değildir; dil, düşüncenin bizzat evidir. Kullandığınız kelimeler ne kadar dar, ne kadar sığ ve ne kadar saldırgansa, zihninizin sınırları ve dünyayı algılama biçiminiz de o denli dar, sığ ve saldırgandır. George Orwell’ın “1984” adlı o muazzam distopyasında yarattığı “Yenisöylem” (Newspeak) kavramı, kelimelerin sayısını azaltarak insanların isyan etme, karmaşık düşünme veya sistemi eleştirme kapasitelerini yok etmeyi amaçlar. Bugün Türkiye’nin dijital gençliği, hiçbir diktatörün baskısı olmadan, tamamen kendi özgür iradesiyle, kendi “Yenisöylem”ini icat etmiş ve gönüllü olarak zihnine bu deli gömleğini giydirmiştir. “Kanzi, aktroll, oktroll, fondaş, hewal, liboş, sjw” gibi kelimelerden oluşan, birkaç düzine kalıp ifadeye sıkıştırılmış bu yeni siyaset dili; düşünce üretmeyi, empati kurmayı ve meselelerin kökenine inmeyi tamamen imkansız hale getiren devasa bir bilişsel barikattır. Bir insanı veya bir grubu anlamaya, onun ne söylediğini dinlemeye gerek yoktur; saniyenin onda biri kadar bir sürede onu bu etiketlerden birinin içine fırlatıp atmak yeterlidir.
Örneğin, ülkenin ekonomik durumu veya siyasi bir gelişmesi hakkında makul, soğukkanlı ve farklı bir pencereden analiz yapan birini düşünelim. Eğer bu analiz, dijital kabilenin o anki histerisine uymuyorsa, anında “oktroll” veya “aktroll” yaftasını yer. Eğer bir kişi insan haklarından, hukukun üstünlüğünden veya barışçıl çözümlerden bahsediyorsa, hızla “fondaş” veya “kanzi” kelimeleriyle damgalanarak tartışmanın dışına itilir. Psikiyatrist Robert Jay Lifton’ın “Düşünceyi Sonlandıran Klişeler” (Thought-Terminating Clichés) olarak tanımladığı bu kavram, beynin karmaşık bir bilişsel çelişkiyle karşılaştığında yorulmamak için kullandığı kısa ve zehirli yollardır. Bu kelimeler birer argüman değildir; argümanın katilleridir. Karşı tarafa bu etiketlerden birini yapıştırdığınız an, artık onun ne söylediğinin, sunduğu verilerin veya kurduğu mantığın hiçbir önemi kalmaz. Zihin kapanır, kabilecilik devreye girer. Gençlik, bu indirgemeci jargon sayesinde çok derin siyasi tahliller yaptığını zannederken, aslında sadece karşılıklı olarak birbirine havlayan, birbirinin sesini bastırmaya çalışan, kelime dağarcığı yüz kelimeyi geçmeyen ilkel kabile üyelerine dönüşmektedir. Türkiye’nin devasa sorunları—ki bu sorunların ne kadar yakıcı olduğunu, ekonominin nasıl çöktüğünü, kurumların nasıl içinin boşaltıldığını hatırlıyoruz—bu kadar fakir, bu kadar karikatürize ve bu kadar sığ bir dille tartışılamaz, çözülemez ve hatta anlaşılamaz. Siyasetin dilinin birkaç hakaret kelimesine indirgenmesi, toplumun çözüm üretme kapasitesinin felç olması demektir.
Bu felç durumu, “dijital kabilecilik” (neo-tribalism) kavramının tam merkezinde durur. Fransız sosyolog Michel Maffesoli’nin yıllar önce öngördüğü gibi, modern toplumun getirdiği aşırı bireyselleşme ve yabancılaşma, insanları yeniden irrasyonel, duygusal ve dışlayıcı “kabilelere” itmektedir. Sosyal medyanın doğası, algoritmaların “beğeni” ve “yeniden paylaşım” üzerine kurulan mimarisi, bu kabileciliği tarihte görülmemiş bir hıza ulaştırmıştır. Kendini en zeki, en bağımsız ve en eleştirel sanan bu gençlik, aslında kendi kabilesinin dogmalarına körü körüne itaat eden fanatiklerden başka bir şey değildir. Bu kabilelerin sınırları kanla veya coğrafyayla değil, takip edilen kanaat önderleriyle, kullanılan hashtaglerle ve benimsenen ortak nefret objeleriyle çizilir. Kabilenin içinde kalmak, dışlanmamak ve o sanal aidiyet hissini kaybetmemek için her gün kabilenin onaylayacağı dozda öfke kusmak, kabilenin jargonunu (“kanzi, aktroll” vs.) eksiksiz kullanmak zorundasınızdır. Eğer kabilenizin linç ettiği bir hedefe acırsanız, kabilenizin mutlak düşman gördüğü bir konuda nüanslı bir şey söylerseniz, anında aforoz edilirsiniz. Bu saflık testleri o kadar acımasızdır ki, kendi içlerindeki en ufak bir fikir ayrılığını bile ihanet olarak kodlarlar. Düşünce üretmek yerine, kendi kabilesinin şeflerinin (internet fenomenlerinin) ürettiği kalıpları papağan gibi tekrarlamak, bu kabilede hayatta kalmanın tek yoludur. Burada “ben” yoktur, bağımsız bir zihin yoktur; sadece sürünün algoritmik olarak belirlenmiş yönüne doğru şuursuzca koşan, koşarken de kendini özgür iradeli bir aslan zanneden kalabalıklar vardır.
İşte tam bu noktada, düşünce üretmek yerine hazır algoritmik kalıplarla birbirine hakaret etmenin “muhalefet yapmak” zannedilmesi gibi devasa bir trajikomedi ortaya çıkar. Muhalefet kavramı, siyaset felsefesinde salt bir itiraz etme halini değil, itiraz edilenin yerine konulacak olan yeni, uygulanabilir ve daha adil bir sistem önermesini içerir. Muhalefet; veri toplar, sentez yapar, kitleleri ikna eder, örgütlenir ve mevcut düzenin ideolojik hegemonyasını kıracak karşı-hegemonik bir dil inşa eder. Oysa bugünün dijital kabilelerinde muhalefet etmek; akşam saatlerinde açılan bir X (Twitter) odasında saatlerce bağırıp çağırmak, karşı görüşlü birinin fotoğrafının altına alaycı kurgusal capsler (meme) atmak, rakip kabilenin kullandığı bir kelimeyi alıp ona karşı bir silah olarak kullanmaktan ibarettir. Bu, siyasallaşma değil; siyasetin, içi boşaltılmış bir eğlence endüstrisine (infotainment), bir tür siber gladyatör dövüşüne dönüştürülmesidir. Karşısındaki insana “oktroll” deyip onu kendi çapında madara ettiğinde, ülkedeki enflasyonun düşeceğine, adaletin sağlanacağına veya sınır güvenliğinin artacağına inanan o patolojik illüzyondur. Bu eylem biçimi, muktedirler için dünyanın en zararsız, en konforlu muhalefetidir. İktidar sahipleri, sistemin çarklarını istedikleri gibi çevirirken, bu gençlerin birbirlerine “kanzi” veya “aktroll” diyerek sanal zaferler kazanmasını keyifle, hiçbir müdahale gereği duymadan izlerler. Çünkü bilirler ki, hakaret etmek bir eylem değildir; hakaret, zihnin acziyetinin, söyleyecek sözü kalmamış olmanın ve çözüm üretememenin en gürültülü dışavurumudur.
Hazır algoritmik kalıplarla konuşmak, aynı zamanda düşünme eyleminin mekanikleşmesi, insanın adeta bir bota, bir yazılıma dönüşmesidir. Sosyal medya platformlarının algoritmaları, hangi duyguların kullanıcıları ekranda daha çok tuttuğunu çok iyi bilir. İnsanoğlu, yapısı gereği öfkeye, korkuya ve nefrete karşı çok daha duyarlıdır. Algoritma size sakince yazılmış, verilerle desteklenmiş on sayfalık bir sosyolojik analizi göstermez; çünkü bu sizi ekranda tutmaz, sizi düşünmeye sevk eder ve düşünmek yorucudur. Algoritma size, kanınızı donduracak bir haberi, nefret ettiğiniz kabilenin ettiği bir lafı, sizi sinirlendirecek bağlamından koparılmış bir kesiti gösterir. Algoritma sizin öfkenizi maksimize edecek kalıpları sürekli önünüze sürer. Gençlik, işte bu algoritmik beslenmenin kurbanıdır. Onlar muhalefet yaptıklarını sanırken, aslında sadece silikon vadisindeki mühendislerin tasarladığı etkileşim (engagement) tuzağının içinde dönüp duran hamsterlar gibidirler. Birbirlerine attıkları o hakaretler, o etiketler ve o küfürler; sisteme, devlete veya iktidara bir darbe vurmaz; sadece teknoloji şirketlerinin reklam gelirlerini artırır ve ülkede zaten yok olmaya yüz tutmuş olan tartışma kültürünün tabutuna son çiviyi çakar. Kendi ülkesinin kurtuluşu için klavye başında savaştığını zanneden gencin attığı her öfkeli tweet, sadece küresel kapitalizmin veri madencilerine hizmet eden ücretsiz bir işçiliktir.
Şahsen, bu linguistic (dilbilimsel) ve düşünsel çürümenin geldiği boyutu izlerken, sadece siyasi bir tıkanıklığı değil, felsefi bir yok oluşu izlediğimi hissediyorum. Bir toplumun gençleri, kendi aralarında konuşabilme, tartışabilme, birbirlerini ikna edebilme yeteneklerini bu derece kaybettiğinde; o toplumun bir arada yaşama iradesi de ortadan kalkar. Ortak bir dilin olmadığı yerde, ortak bir vatan da olmaz. Onların vatanseverliği, dilin ve aklın sınırlarını bu kadar daraltarak, aslında korumaya yemin ettikleri o ülkenin zihinsel haritasını küçültmektedir. Ülkenin üzerine çöken bu dijital kabilecilik karanlığı, cehaleti bir erdem, nobranlığı bir cesaret, klişeleri ise birer felsefi manifesto olarak sunmaktadır. Bu nesil, sahip oldukları muazzam bilgi kaynaklarına rağmen, insanlık tarihinin gördüğü en manipülasyona açık, en kolay kışkırtılan ve en sığ düşünce kalıplarına hapsedilmiş nesli olma yolunda hızla ilerlemektedir. Kendilerine atfettikleri o “en zeki” apoleti, aslında kendi trajik körlüklerinin ve zihinsel esaretlerinin en ironik kanıtından başka bir şey değildir. Düşünce üretmenin zahmetinden kaçıp, algoritmaların onlara sunduğu o sıcak, konforlu ve kin dolu etiketlere sarıldıkları sürece; ne eleştirdikleri sistemi değiştirebilecekler ne de kendilerini o dipsiz yalnızlıklarından kurtarabileceklerdir. Onlar, kelimeleri öldürerek hakikati bulacaklarını sanan, ancak kendi yarattıkları o dilsiz ve sağır edici gürültünün içinde boğulan bir nesil olarak bu acımasız tabloya kazınmaktadırlar.
BÖLÜM 5: YURTDIŞI KOMUTANLARI VE VEKALET SAVAŞLARI
Siyaset tarihinin en eski ve en değişmez yasalarından biri, savaşların genellikle onu çıkaranlar tarafından değil, o savaşın hiçbir ganimetinden faydalanamayacak olan isimsiz kitleler tarafından bedeli ödenerek yapılmasıdır. Ancak geçmişin cephe savaşlarında, en azından komutanlar askerleriyle aynı havayı solur, aynı coğrafyanın risklerini paylaşır ve aynı yenilgi ihtimalinin soğuk nefesini enselerinde hissederlerdi. İçinde bulunduğumuz post-modern dijital çağda ise bu asgari fiziksel ve ahlaki müştereklik tamamen ortadan kalkmıştır. Türkiye’nin mevcut sosyopolitik ikliminde gençliğin içine düştüğü o devasa ontolojik boşluğu doldurmak üzere sahneye çıkan yeni figürler, geçmişin cephe komutanlarına değil, sömürge döneminin güvenli başkentlerinden harita üzerinde operasyon çizen emperyal stratejistlere benzemektedir. Bu figürler, fiziki olarak Türkiye’nin o ağır, yorucu ve tüketici gerçekliğinden binlerce kilometre uzakta, Batı demokrasilerinin sunduğu ifade özgürlüğü, ekonomik refah ve hukuki güvenlik şemsiyeleri altında yaşamlarını sürdürmektedirler. Bir yandan içinde yaşadıkları Avrupa ülkelerinin sosyal devlet imkanlarından, güçlü pasaportlarından ve istikrarlı ekonomilerinden faydalanırken, diğer yandan Türkiye’deki kriz sarmalı içinde boğulan, cebinde bir kafeye gidecek parası olmayan ve yarınından umutsuz gençlere “tavizsiz milliyetçilik”, “sertlik” ve “vatan savunması” vaazları vermektedirler. Bu durum, sadece basit bir ikiyüzlülük veya çifte standart vakası değil; kelimenin tam anlamıyla asimetrik bir tahakküm ilişkisi ve modern bir vekalet savaşı (proxy war) kurgusudur. Yurtdışındaki o güvenli limanlardan dijital siber uzaya salınan her bir komut, her bir kışkırtma ve her bir hedef gösterme eylemi, Türkiye’nin sokaklarında, kampüslerinde ve dijital mahallelerinde gerçek hayatları karartan, gerçek insanları birbirine düşüren somut bir şiddete dönüşmektedir. Fakat bu şiddetin hukuki, psikolojik veya fiziksel hiçbir geri tepmesi, o komutları veren yurtdışı menşeili figürlere ulaşmamaktadır. Onlar için bu, sadece izlenme istatistiklerini artıran, egolarını şişiren ve onlara sanal bir tanrısallık atfeden konforlu bir bilgisayar oyunundan ibarettir.
Bu asimetrik güç ilişkisinin en çarpıcı ve en karanlık yönü, söz konusu figürlerin büyük bir kısmının “yüzsüz” ve “isimsiz” olmasıdır. Maske, insanlık tarihi boyunca her zaman sorumluluktan kaçmanın, eylemin bedelini ödememenin ve anonimliğin getirdiği o vahşi fütursuzluğun sembolü olmuştur. Kendi adını, yüzünü ve biyografisini saklayan bir kişinin, milyonlarca gence “nasıl vatansever olunacağını” dikte etmesi, aslında kitle psikolojisinin ne kadar kırılgan ve manipülasyona açık olduğunun en net kanıtıdır. Yüzünü gizleyen bu dijital komutanlar, kendilerini etten ve kemikten, hata yapabilen, zaafları olan sıradan bireyler olarak değil; adeta yanılmaz, sarsılmaz ve her şeyi bilen birer siber-kahin (oracle) olarak konumlandırırlar. Gençler, o maskenin veya sahte rumuzun ardındaki kişinin gerçek dünyadaki vasatlığını, korkaklığını veya çelişkilerini göremezler; onun yerine o boşluğa kendi arzu ettikleri ideal kahraman imgesini yansıtırlar. Bu figürlerin ses tonlarına kattıkları o yapay tokluk, kullandıkları sokak jargonuyla harmanlanmış pseudo-entelektüel dil ve sürekli olarak “kimsenin bilmediği gizli gerçekleri açıklayan adam” kibri, genç zihinler üzerinde narkotik bir etki yaratır. Karşılarındaki kişi onlara bir şeyler anlatırken aslında bir aydınlanma yaşatmaz; sadece içlerindeki o ham, işlenmemiş ve bir adrese teslim edilmeyi bekleyen öfkeyi nasıl kanalize edeceklerinin talimatını verir. Genç insan, kendi hayatındaki somut başarısızlıkları ve çaresizlikleri, bu maskeli figürün sunduğu o gizemli ve büyük komployu çözmüş olma hissiyatıyla telafi etmeye çalışır. “Benim hayatım kötü gidiyor çünkü büyük bir ihanet çemberinin içindeyiz ve sadece bu maskeli adam ile onun peşinden giden bizler bu gerçeği görebiliyoruz” yanılgısı, o genci dış dünyadaki her türlü nesnel veriye ve farklı fikre karşı tamamen sağırlaştırır. Maskeli liderin sözü, artık tartışılacak bir siyasi tez değil; mutlak bir dogma, sorgulanamaz bir fetva haline gelir.
Bu vekalet savaşının en kritik aşaması, hedefin ve düşmanın yeniden tanımlanmasıdır. Normal şartlar altında, ekonomik olarak çökmüş, kurumları liyakatsizlikle çürümüş ve geleceği ipotek altına alınmış bir ülkenin gençliğinden beklenen reaksiyon; bu yıkımın doğrudan sorumlusu olan muktedirlere, devleti kendi mülkü gibi yöneten güç odaklarına ve sermaye gruplarına karşı bir itiraz yükseltmesidir. Siyasetin doğası, hesap sormayı gerektirir ve hesap, yetkiyi elinde bulundurandan sorulur. Ancak yurtdışındaki bu güvenli bölge komutanları, çok stratejik ve son derece hesaplı bir manevrayla, gençliğin bu devasa öfkesini yukarıdan (muktedirden) alıp, aşağıya ve yataya doğru saptırırlar. Çünkü bu figürler, kendileri ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar, Türkiye’deki iktidar aygıtıyla doğrudan, bedeli ağır bir çatışmaya girmenin kendi sanal krallıklarına da zarar verebileceğini, o büyük güçle yüzleşmenin riskli olduğunu çok iyi bilirler. Bu yüzden hedefleri değiştirirler. Gençlere, ülkenin asıl beka sorununun mevcut iktidarın ekonomi veya adalet politikaları olmadığını; asıl tehlikenin muhalif belediye başkanları, kampüslerde farklı ideolojik semboller taşıyan solcu öğrenciler, kadın hakları savunucuları veya sokakta hayatta kalmaya çalışan mülteciler olduğunu telkin ederler. Bu hedef saptırma operasyonu, siyaset mühendisliğinin en kusursuz ve en ahlaksız örneklerinden biridir. Öfke, asıl kaynağına yöneldiğinde bir devrim veya büyük bir toplumsal reform doğurma potansiyeli taşırken; kendi seviyesindeki veya kendinden daha zayıf gruplara yöneldiğinde sadece bir linç kültürüne, toplumsal bir histeriye ve kanlı bir iç çekişmeye dönüşür.
Bu yatay şiddet (horizontal violence) mekanizması, ezilenlerin ve gücü elinden alınmış olanların, asıl ezenlerine karşı bir şey yapamadıkları için kendi içlerindeki diğer zayıf veya öteki gruplara saldırması prensibine dayanır. Yurtdışındaki o maskeli fenomenin yayını bittiğinde, beyni o toksik hamasetle yıkanmış genç, sokağa çıkıp ülkenin kaynaklarını sömüren müteahhitlere veya siyasi rantiyecilere hesap soramaz. Onun yerine, muhalefet partisinin bir belediye başkanının en ufak bir hatasını veya sembolik bir gafını dünyanın en büyük ihanetiymiş gibi günlerce sosyal medyada linç eder. Ya da bir üniversite şenliğinde, kendi halindeki solcu öğrencilere, onlara “terörist” yaftası yapıştırarak fiziki veya dijital bir saldırı düzenler. Çünkü bu hedeflere saldırmanın devlete, sisteme veya o gencin kendi hayat konforuna (eğer kaldıysa) yönelik hiçbir riski yoktur. Muhalif bir belediye başkanına en ağır hakaretleri etmekten dolayı kimse şafak vakti gözaltına alınmaz; kampüsteki bir azınlık grubuna saldırdığı için kimsenin hayatı kararmaz. Hatta sistem, bu tür hedeflere saldıranları el altından “makbul vatandaş” olarak ödüllendirir. Yurtdışındaki komutanların gençlere sunduğu bu konforlu düşmanlar, aslında onlara sahte bir güç zehirlenmesi yaşatır. Genç, o belediye başkanını linç ettiğinde veya o öğrenciyi kampüsten kovduğunda, ülkeyi büyük bir tehlikeden kurtardığına inanarak o gece yastığa başını huzurla koyar. Oysa gerçekte olan biten şudur: Muktedirin kendi siyasi rakiplerini bertaraf etmek veya muhalif sesleri susturmak için kullanması gereken enerji ve zaman, tamamen gönüllü, ücretsiz ve beyni yıkanmış bu gençlik tarafından karşılanmıştır. Yurtdışından verilen komutlarla hareket eden bu kitle, muhalefeti kendi içinde parçalayarak, zayıflatarak ve sürekli bir savunma pozisyonuna iterek, iktidarın ekmeğine en büyük yağı sürmektedir. “İki taraf da aynı”, “Bunlar iktidardan daha tehlikeli” gibi söylemlerle beslenen bu kitle, aslında muktedirin karşısında durabilecek alternatif her türlü siyasi bloğu daha doğmadan boğmakta, böylece statükonun en sağlam muhafızlığını yapmaktadır.
Sokaktaki garibanlara, özellikle de göçmenlere ve mültecilere yöneltilen öfke de bu vekalet savaşının bir diğer insanlık dışı cephesidir. Göçmen krizi, elbette ki Türkiye’nin demografisini, ekonomisini ve sosyolojisini temelden sarsan, iktidarın son derece hatalı, stratejik olarak felaket niteliğindeki açık kapı politikalarının bir sonucudur. Siyaseten hesap sorulması gereken merci, bu sınırları açan, bu insanları ucuz işgücü olarak sermayenin önüne atan ve bu kaosu yaratan karar alıcılardır. Ancak yurtdışındaki konforlu evinden yayın yapan figür, gençliğin öfkesini sınırları koruyamayanlara değil, sınırı geçip gelmiş olan ve genellikle toplumun en alt, en güvencesiz tabakasını oluşturan gariban yığınlara yöneltir. Bu, tam bir korkaklık ve güç tapıncıdır. Karar alıcı muktedire hesap sormaktan korkan gençlik, kendilerinden daha çaresiz, devletsiz ve korumasız olan bir göçmene saldırmayı, onu darp etmeyi veya hedef göstermeyi bir “vatanseverlik” eylemi olarak rasyonalize eder. Bu kışkırtmaların sonucunda sokaklarda yaşanan şiddet olayları, sadece o göçmenin değil, aynı zamanda bu şiddeti uygulayan gencin de insanlığından bir parça koparır. Yurtdışındaki fenomen ise, o olaylar patlak verdiğinde ellerini yıkayıp kenara çekilir; çünkü hukuki bedeli ödeyecek olan, o sokaktaki öfkeli gençtir. Komutan, “Ben sadece tepkimi dile getirdim, şiddeti onaylamıyorum” diyerek o ikiyüzlü güvenliğine geri dönerken, sahada hayatı kararan, hapse giren veya sabıka yiyen yine o gaza getirilmiş, kullanılmış genç olur. Bu, vekalet savaşının en iğrenç kuralıdır: Mermiler her zaman piyadelerin göğsünde patlar, generaller ise sadece haritayı katlayıp bir sonraki yayına geçerler.
Bu sürecin belki de en trajik, en geri döndürülemez ve ülkenin geleceğini en çok ipotek altına alan sonucu, gençliğin enerjisinin atomize edilerek sistemin o devasa öğütücü çarklarına yakıt yapılmasıdır. Tarihsel olarak gençlik, her toplumda değişimin, devrimin, yenilenmenin ve köhneleşmiş sistemleri yıkmanın ana motorudur. Gençliğin içindeki o sınır tanımaz enerji, o haksızlığa karşı tahammülsüzlük ve o dünyayı değiştirme arzusu, bir araya geldiğinde karşısında hiçbir statükonun duramayacağı bir sele dönüşür. Sistemin (muktedirin) en büyük kabusu, bu enerjinin ortak bir hedefe, yani bizzat sistemin adaletsiz yapısına yönelmesidir. İşte yurtdışı komutanları, bilerek veya bilmeyerek, sistemin bu en büyük kabusunu ortadan kaldıran birer paratoner işlevi görürler. Onlar, gençliğin o muazzam devrimci enerjisini tek bir hedefe odaklamak yerine, onu sayısız küçük, parçalı, anlamsız ve birbiriyle çelişen hedeflere bölerek atomize ederler. Atomizasyon, kitleyi parçalarına ayırmak, onları bir “biz” olmaktan çıkarıp, birbirine düşman küçük adacıklara hapsetmek demektir.
Yurtdışından gelen o bitmek bilmeyen kışkırtmalar sayesinde, muhalif olma potansiyeli taşıyan gençler birleşip devasa bir güç oluşturmak yerine; “Kemalistler”, “Sosyalistler”, “Neo-Milliyetçiler”, “Kürt Siyasi Hareketi Destekçileri”, “Merkez Sağcılar” gibi yüzlerce farklı gruba ayrılıp kendi aralarında kanlı dijital savaşlara tutuşurlar. Maskeli figür, her gün yeni bir düşman icat eder: Bir gün muhalif bir yazar hedef alınır, ertesi gün feminist bir yürüyüş, diğer gün bir çevre eylemi. Gençlik, her gün bu yeni atılan kemiğin peşinden koşarak kendi enerjisini tüketir. Bir araya gelip asgari bir müşterekte buluşmaları, bir demokrasi cephesi kurmaları veya ekonomik çöküşe karşı ortak bir ses yükseltmeleri imkansız hale getirilir. Çünkü o komutanların dikte ettiği “ideolojik saflık” testlerinden kimse geçemez. Herkesin bir başkasına “hain” damgası vurduğu bir iklimde, güvene ve dayanışmaya dayalı hiçbir eylem gelişemez. Sistemin öğütücü çarkları tam da bu atomizasyonla yağlanır. İktidar, kendi yanlış ekonomi politikalarını uygularken, kaynakları yandaşlarına aktarırken veya hukukun üstünlüğünü askıya alırken; karşısında tek yumruk olmuş, ne istediğini bilen bir gençlik görmek yerine, enerjisini kendi kendini yiyip bitirmeye harcayan yorgun, depresif ve parçalanmış bir yığın görür. Gençliğin o devrimci ateşi, muktedirin sarayını yakmak yerine, gençliğin kendi geleceğini, kendi umutlarını ve kendi müttefiklerini yaktığı devasa bir çöp yangınına dönüştürülmüştür.
Bu atomizasyonun psikolojik maliyeti de devasadır. Sürekli bir öfke hali içinde tutulan, her gün yeni bir düşmanla savaşmaya zorlanan, etrafındaki herkesten şüphe eden bu gençler, sonunda büyük bir tükenmişlik sendromuna (burnout) sürüklenirler. Yurtdışındaki kanaat önderlerinin o bitmek bilmeyen kriz pompalamaları, gençlerin sinir sistemlerini felç eder. Hiçbir zaman kazanılamayacak bir savaşın, sürekli yenilenen cephelerinde savaşan bir asker gibi hissederler kendilerini. Bu sürekli alarm hali, onları yorar, dünyadan soğutur ve nihayetinde tam bir nihilizme (hiççiliğe) sürükler. “Hiçbir şey değişmeyecek, herkes kötü, her yer satılmış” duygusu, atomize edilmiş bir zihnin son durağıdır. İktidarın istediği de tam olarak budur: Değişime inancını yitirmiş, sadece küfreden ama asla eyleme geçmeyen, kendi kabuğuna çekilmiş paralize bir toplum. Yurtdışındaki o “vatansever” komutanlar, gençleri “uyandırdıklarını” iddia ederken, aslında onları iktidarın o derin, karanlık ve eylemsiz uykusuna kendi elleriyle yatırmaktadırlar. Uyutulmuş bir toplumdan daha tehlikeli olan tek şey, uyandığını sanarak aslında sadece bir kabusun içinde çırpınan ve her çırpınışında o kabusun iplerine daha çok dolanan bir toplumdur.
Bunun yanı sıra, bu figürlerin yurtdışında yaşamasının yarattığı bir başka derin ahlaki kopuş daha vardır. İnsan, kendi yaşamadığı, kendi havasını solumadığı, sokağa çıktığında tehlikesini hissetmediği bir toplumun dinamikleri üzerine bu kadar pervasızca ahkam kestiğinde, empati yeteneğini tamamen kaybeder. Almanya’dan, İngiltere’den veya Amerika’dan Türkiye’nin sosyolojisini okumak, bir laboratuvar faresini camın arkasından izlemeye benzer. O farelerin birbirini yemesi, deneyi yapan için sadece ilginç bir veridir; oysa camın içinde hayatlar son bulmaktadır. Yurtdışındaki fenomen, Türkiye’de bir protestoya katılmanın, polisle karşı karşıya gelmenin, haksız yere aylarca tutuklu kalmanın ne demek olduğunu bilmez. Bilmediği, o bedeli ödemeyeceği için de oradaki gençleri radikalize etmekten, onları sonu görünmez çatışmaların içine itmekten en ufak bir vicdani rahatsızlık duymaz. “Sokağa dökülün”, “Şunlara haddini bildirin”, “Bu konseri bastırın” derken, kendi çocuğu o sokakta olmayacaktır. Kendi banka hesapları o ülkenin enflasyonunda erimeyecektir. Onun tuzu kurudur; ve tuzu kuru olanın milliyetçiliği her zaman en gürültülü, en radikal ama ahlaken en çürük milliyetçiliktir. Kendi konfor alanından milim sapmadan, başkalarının hayatları üzerinden kumar oynamak, bir siyasi liderlik veya fikir önderliği değil; en hafif tabirle narsistik bir istismardır (narcissistic abuse). Bu kitle psikolojisi manipülasyonu, gençliğin o masum aidiyet ihtiyacını, vatan sevgisini ve bir işe yaramak arzusunu alıp, onu kendi izlenme oranları ve tatmin edilemez egosu için bir reyting malzemesine dönüştürmektedir.
Burada, muktedirin bu yurtdışı komutanlarına neden müdahale etmediği veya onları neden ciddi bir tehdit olarak algılamadığı sorusu da aydınlığa kavuşmalıdır. Devletin istihbarat ve güvenlik mekanizmaları, kimin kendisine gerçek bir tehdit oluşturduğunu, kimin ise sadece sistemin gazını alan bir emniyet sübabı olduğunu çok iyi analiz eder. Gerçek bir sistem karşıtı, kitleleri iktidarın yolsuzluklarına, adaletsizliklerine ve kurumsal çürümesine karşı organize edip doğrudan devlete yönlendirdiğinde, anında susturulur, yayınları kesilir veya uluslararası yollarla baskı altına alınır. Ancak bu maskeli fenomenler, muhalefeti parçaladıkları, gençlerin dikkatini suni krizlere (kimlik siyasetine, şenliklerde açılan bayraklara, muhaliflerin iç kavgalarına) çektikleri sürece sistem için son derece kullanışlı birer aparattırlar. İktidar, bu figürlerin zaman zaman kendisine küfretmesini veya sert eleştiriler yöneltmesini bile bir maliyet olarak görmez. Aksine, o eleştiriler ve küfürler, fenomenin “bağımsız” ve “cesur” imajını pekiştirir, böylece gençlerin ona olan güveni artar. İktidar bilir ki, o fenomen kendisine beş dakika küfredip ardından gençleri muhalif bir eylemi sabote etmeye veya ana muhalefet partisini boykot etmeye yönlendiriyorsa, günün sonunda kârlı çıkan yine saraydır. Bu, modern propagandanın ve kontrgerilla taktiklerinin en sofistike halidir. Sistem, düşmanını yok etmekle uğraşmaz; düşmanını, kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde evcilleştirir, ona sahte bir özgürlük alanı (yurtdışı) sunar ve onu muhalefetin içine bir Truva atı gibi bırakır. Bu Truva atının içinden askerler değil, zehirli fikirler, bölünmeler ve bitmek bilmeyen linç kampanyaları çıkar.
Bu vekalet savaşının mağduru olan Türkiye gençliği ise, zihinsel bir işgal altındadır. Bir ülkenin toprakları işgal edildiğinde, düşmanın kim olduğu bellidir ve ona karşı bir direniş cephesi kurulabilir. Ancak zihinler işgal edildiğinde, birey kendi düşmanının askeri olduğunu fark edemez. Kendi ülkesinin kurtuluşu için savaştığını zannederek, her gün kendi geleceğinin temellerini dinamitler. Yurtdışındaki komutanların verdiği hedeflere koordineli bir şekilde saldıran binlerce sahte veya gerçek hesaplı genç, aslında kendi zindanlarının duvarlarına bir tuğla daha eklediklerinin bilincinde değillerdir. Onların o muazzam enerjisi, dünyayı değiştirme potansiyeli, yeni bir dil, yeni bir siyaset ve yeni bir yaşam biçimi kurma ihtimali; sadece birkaç fenomenin egosunu tatmin eden ve mevcut iktidarın ömrünü uzatan bir siber-çöplükte heba olup gitmektedir. Bu, sadece bir siyasi hata değil, aynı zamanda tarihi bir ihanettir. Gençliğin kendi kendisine yaptığı, ama senaryosunu okyanuslar veya kıtalar ötesindeki konforlu masalarda oturan yüzsüz adamların yazdığı bir ihanettir. Bir devrimin, bir aydınlanmanın ateşleyicisi olması gereken gençlik enerjisinin, sistemin o soğuk, hissiz ve öğütücü çarklarına kendi rızasıyla, alkışlar ve sloganlar eşliğinde atılması, yüzyıllar sonra bile siyaset psikolojisi kitaplarında bir kitlesel hipnoz vakası olarak okutulacaktır. Onlar, kralsız bir krallığın gönüllü paralı askerleri gibi, kendilerine hiç ödenmeyecek olan bir refah ve özgürlük borcu için, her gün kendi kardeşlerini sanal darağaçlarında sallandırmaya devam etmektedirler; ta ki kendi hayatlarının o öğütücü çarklar arasında tamamen ufalanıp yok olduğunu fark edene kadar. Fakat o gün geldiğinde, yurtdışındaki komutanları çoktan yayınlarını kapatmış, maskelerini çıkarmış ve o güvenli, huzurlu Avrupa sokaklarında kahvelerini yudumlamaya gitmiş olacaklardır. Geride kalan ise sadece, enerjisi emilmiş, birbirine düşman edilmiş ve umutları çalınmış koca bir enkaz olacaktır.
BÖLÜM 6: 50+1 MATEMATİĞİ: İKTİDARIN CAN SUYU
Siyaset bilimi, insan kitlelerinin davranışlarını, iktidarların yükselişini ve çöküşünü incelerken belirli rasyonel parametrelere dayanır. Bu parametrelerin en temel olanı, ekonomik refah ile siyasi destek arasındaki doğrusal ilişkidir. İnsanlar, ceplerindeki paranın alım gücü düştüğünde, gelecek kaygıları arttığında ve devlet aygıtı temel görevlerini yerine getiremez hale geldiğinde, faturayı doğal olarak ülkeyi yöneten siyasi iktidara keserler. Bu, demokrasinin en ilkel, en mekanik ve en evrensel yasasıdır. Ancak Türkiye’nin son yirmi yılı aşkın siyasi serüvenine, özellikle de son birkaç yılına baktığımızda, bu evrensel yasanın adeta yerçekimi kanununun iptal edilmesi gibi askıya alındığını görürüz. Yirmi yılı aşan bir iktidar süresi, kendi başına devasa bir yıpranma payı, siyaset terminolojisindeki adıyla muazzam bir metal yorgunluğu yaratır. Her iktidar eskir, her söylem sıradanlaşır ve her siyasi kadro zamanla toplumun beklentilerini karşılamada yetersiz kalır. Hele ki bu yirmi yıllık sürecin son çeyreği, Cumhuriyet tarihinin en derin, en yıkıcı ve en uzun soluklu ekonomik buhranıyla taçlanmışsa, rasyonel beklenti o iktidarın sandıkta bir daha belini doğrultamayacak şekilde hezimete uğramasıdır. Türk Lirası’nın değerinin akıl almaz bir hızla erimesi, enflasyonun hiperenflasyon sınırlarını zorlaması, orta sınıfın tamamen yok olarak toplumun devasa bir yoksullar yığınına dönüşmesi, barınma ve beslenme gibi en temel insani hakların bile ulaşılamaz lüksler haline gelmesi, normal şartlar altında herhangi bir demokratik hükümetin haftalar içinde düşmesi için yeterli sebeplerdir. Fakat Türkiye’deki kriz sadece ekonomik bir iflastan ibaret kalmamıştır. Bu iflas, devletin kurumsal mimarisinin çöküşüyle ve liyakatin tamamen terk edilmesiyle atbaşı gitmiştir. Ve bu kurumsal çöküşün en acı, en kanlı ve en unutulmaz faturası, on binlerce insanın hayatını kaybettiği, koca şehirlerin haritadan silindiği ve devletin o en kritik ilk kırk sekiz saatte enkazların başında olamadığı o büyük deprem felaketleriyle ödenmiştir. İnsanların sevdiklerinin seslerini enkaz altından duyarak çaresizce ölümlerini beklediği, donarak can verdiği, kefen bile bulunamadığı için cesetlerin toplu mezarlara gömüldüğü bir travmanın ardından, o travmanın siyasi sorumluluğunu taşıyan bir iktidarın ayakta kalması, siyaset biliminin geleneksel kuramlarıyla açıklanamayacak kadar olağanüstü bir durumdur. Bu matematiksel ve sosyolojik imkansızlığın nasıl mümkün olabildiği sorusu, sadece Türkiye’nin değil, modern çağdaki tüm otoriter eğilimli popülist rejimlerin hayatta kalma stratejilerini anlamak için kilit bir öneme sahiptir. Bu imkansızlığı mümkün kılan sihirli formül, iktidarın olağanüstü başarısında veya halkın koşulsuz itaatinde değil; sistemin kendi içine yerleştirilmiş olan ve muhalefeti kendi kendini imha etmeye zorlayan o acımasız 50+1 matematiğinde gizlidir.
Başkanlık sistemi veya Türkiye’deki adıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, siyasetin doğasını çoğulcu bir parlamenter yapıdan, acımasız bir ikili (binary) seçime dönüştürmüştür. Parlamenter sistemlerde siyasi partiler kendi ideolojik saflıklarını koruyarak, kendi seçmen kitlelerine hitap ederek mecliste temsil hakkı kazanır ve seçim sonrasında koalisyonlar kurarak iktidarı paylaşabilirler. Bu esneklik, seçmene kendi dünya görüşüne en yakın partiye oy verme özgürlüğü tanır. Ancak 50+1 kuralı, bu esnekliği tamamen ortadan kaldırarak siyaseti bir ölüm kalım savaşına, bir sıfır toplamlı oyuna (zero-sum game) çevirmiştir. Bir adayın veya ittifakın iktidar olabilmesi için, geçerli oyların yarısından bir fazlasını alması mutlak bir zorunluluktur. Bu matematiksel eşik, Türkiye gibi etnik, mezhepsel, kültürel ve ideolojik olarak derin fay hatlarıyla bölünmüş, son derece kutuplaşmış bir toplumda, hiçbir siyasi partinin tek başına aşamayacağı kadar yüksek bir duvardır. Ne muhafazakarlar, ne seküler milliyetçiler, ne Kürt siyasi hareketi, ne de sosyal demokratlar tek başlarına yüzde elli oranına ulaşma şansına sahiptir. Bu gerçeklik, iktidarın değişmesinin tek ama tek bir matematiksel şartı olduğunu dayatır: İktidara muhalif olan tüm toplumsal kesimlerin, aralarındaki devasa ideolojik uçurumlara, tarihsel kan davalarına ve sosyolojik farklılıklara rağmen, sandıkta tek bir adayın veya tek bir bloğun arkasında fire vermeden birleşmesi. Bu durum, muhalefet için bir “benzemezler ittifakı” kurmayı entelektüel bir tercih değil, matematiksel bir mecburiyet haline getirir. İktidarın devrilmesini isteyen bir seküler Atatürkçü ile, iktidarın otoriterleşmesinden rahatsız olan bir Kürt seçmenin veya muhafazakar bir demokratın aynı sandıkta aynı tercihe mühür basması, sistemin matematiğinin emrettiği yegane kurtuluş reçetesidir. Bu eşik aşılamadığı sürece, ülkenin ormanlarının yanması, ekonomisinin çökmesi veya şehirlerinin enkaz altında kalması, iktidar değişimi için yeterli bir itici güç oluşturamaz. Çünkü seçim, en iyi olanın değil, nüfusun yarısından fazlasını bir araya getirebilen yapının kazandığı bir referanduma dönüşmüştür.
İşte tam bu noktada, iktidar blokunun (muktedirin) elindeki en büyük stratejik avantaj ve en ölümcül silah ortaya çıkar. İktidar, yirmi yılı aşkın sürenin getirdiği devlet imkanları, medya tekeli, ekonomik rant dağıtım mekanizmaları ve güvenlik aygıtlarıyla kendi blokunu kemik gibi bir arada tutmayı başarabilen devasa bir makinedir. İktidar blokunun içindeki seçmenler de ekonomik krizden etkilenmekte, depremde hayatlarını kaybetmekte ve yoksullaşmaktadır. Ancak iktidar, bu kitleyi “beka”, “dış güçler”, “vatanın bölünmez bütünlüğü” ve “eldeki kazanımların kaybedilmesi korkusu” gibi son derece güçlü ve rasyonel olmayan, tamamen duygusal bir tutkalla birbirine yapıştırmıştır. İktidar seçmeni için seçim, bir siyasi tercih değil, varoluşsal bir savunma hattıdır. Bu blok, kendi içindeki çatlakları devletin sunduğu ekonomik himaye ağlarıyla ve muazzam bir propaganda bombardımanıyla anında sıvar. İktidar kanadında ideolojik saflık aranmaz; güç etrafında kenetlenmek tek kuraldır. Ancak muhalefet cephesi için durum tamamen farklıdır. Muhalefet, doğası gereği heterojendir. Birbirine benzemeyen, geçmişte birbirine derin yaralar açmış kitlelerin sırf mevcut iktidarı devirmek için bir araya gelmesi, son derece kırılgan, hassas ve her an patlamaya hazır bir mayın tarlası gibidir. İktidarın hayatta kalmasının tek yolu, bu mayın tarlasında patlamalar yaratmak, muhalefet blokunu oluşturan o ince ipleri kesmek ve yüzde elli bir araya gelme ihtimalini matematiksel olarak imkansızlaştırmaktır. Ekonomik krizin, depremin veya liyakatsizliğin yarattığı oy kaybını kendi tarafına çekerek telafi edemeyeceğini çok iyi bilen zeki bir iktidar, stratejisini kendi oylarını artırmak üzerine değil, muhalefetin oylarını parçalamak üzerine kurar. Karşı tarafın oylarını bir sepette toplamasına engel olduğunuz sürece, sizin sepetinizdeki oyların azalması iktidarınızı kaybetmeniz anlamına gelmez. İşte bu noktada, muhalefeti içeriden parçalamak, muktedire paha biçilemez, altın değerinde bir avantaj sağlar ve bu avantajın sahaya sürülmesinde kullanılan en etkili aparat, bir önceki bölümlerde derinlemesine incelediğimiz o “saf, tavizsiz ve sistem karşıtı” olduğunu iddia eden yeni nesil muhalif gençliktir.
Şahsi kanaatim odur ki, Türkiye siyaset tarihinin en büyük trajedilerinden biri, iktidarın bu böl ve yönet stratejisinin, bizzat iktidara en çok öfke duyan, ondan en çok zarar gören ve geleceği en çok çalınan kitleler tarafından gönüllü olarak, adeta bir ibadet vecdiyle uygulanmış olmasıdır. İktidar, ana akım medyayı kullanarak muhalefet blokunu “teröristlerle işbirliği yapmakla”, “vatanı satmakla” veya “dış güçlerin maşası olmakla” suçladığında, muhalif seçmen refleks olarak bu propagandaya karşı bir bağışıklık geliştirir. Yandaş kanallardan gelen bu saldırılar, muhalif kitleyi konsolide eder. Ancak bu saldırı, doğrudan iktidar medyasından değil de, kendini muhalif olarak tanımlayan, muhalif argümanlar kullanan, yurt dışından yayın yapan “sistem karşıtı” internet fenomenlerinden, dijital kanaat önderlerinden veya anonim neo-milliyetçi hesaplardan geldiğinde, o bağışıklık sistemi anında çöker. Truva atı tam olarak budur. İktidarın ürettiği o zehirli “muhalefet aslında bizden daha kötü” söylemi, bu muhalif görünümlü figürler tarafından devralınır, gençliğin diline çevrilir, internet jargonuyla süslenir ve muhalefet cephesinin tam ortasına atom bombası gibi bırakılır. Bu noktadan itibaren muktedirin hiçbir şey yapmasına, tek bir kuruş harcamasına veya emniyet güçlerini sokağa dökmesine gerek kalmaz. Muhalefetin içindeki o kırılgan ittifak, gençlerin uyguladığı amansız “ideolojik saflık” testleriyle kendi kendini yemeye başlar. Matematiksel olarak iktidarı devirmek için Kürt seçmenin oyuna ihtiyaç duyan muhalefet bloku, neo-milliyetçi gençlerin “Kürtlerle yan yana duran vatan hainidir” histerisiyle felç edilir. Muhafazakar demokratların oyuna ihtiyaç duyan yapı, katı sekülerlerin “bunlar da siyasal İslamcı” saldırısıyla sarsılır. 50+1 matematiği, farklılıkları bir potada eritmeyi emrederken; bu kışkırtılmış, öfkeli ve stratejik derinlikten yoksun kitle, herkesin kendi kalesine çekilmesini, en ufak bir uzlaşmayı “ihanet” olarak damgalamayı ve saflığı korumayı emreder. Ancak siyasette saflığı korumak, çoğu zaman iktidarı muktedire hediye etmenin en şatafatlı yalanıdır.
Bu ideolojik saflık arayışının ve “iki taraf da aynı” (bothsidesism) safsatasının nasıl bir siyasi felakete yol açtığını anlamak için, gençliğin zihinsel süreçlerine biraz daha yakından bakmak gerekir. Bu kitleye, siyasetin bir iyi ile kötü savaşı olduğu, mutlak iyi bir seçeneğin mutlaka var olması gerektiği ve eğer o mutlak iyi yoksa, ehven-i şer (kötünün iyisi) olanı seçmenin onursuzluk olduğu fikri zerk edilmiştir. Oysa gerçek dünyada, özellikle de Türkiye gibi demokrasinin can çekiştiği, anayasal düzenin askıya alındığı hibrit rejimlerde siyaset, melekler ile şeytanlar arasında değil; farklı çıkar gruplarının, farklı kötülük seviyelerinin ve farklı eksikliklerin arasında yapılan pragmatik bir tercih sanatıdır. Ehven-i şer yaklaşımı, bir onursuzluk değil, hayatta kalma stratejisidir. Orman yanarken, elinde su olan kişinin geçmişteki siyasi hatalarına bakıp “ben bu suyu kabul etmiyorum, çünkü bu kişinin ideolojisi benimkiyle uyuşmuyor” demek, ahlaki bir üstünlük değil, düpedüz intihardır. Ancak dijital platformlarda birbirlerini “kanzi”, “oktroll”, “fondaş” diyerek sürekli bir kimlik denetiminden geçiren bu gençler, kendilerine dayatılan bu katı şablonlar yüzünden pragmatik düşünme yeteneklerini tamamen kaybetmişlerdir. Ana muhalefet partisinin herhangi bir eksikliği, herhangi bir yanlışı veya herhangi bir söylem hatası, iktidarın yirmi yılda yarattığı devasa enkazla eşitlenir. “CHP de AKP gibi rantçı”, “Muhalefet de iktidar kadar otoriter”, “Bunlar gelirse hiçbir şey değişmeyecek” şeklindeki o sihirli ve zehirli cümleler, muhalif enerjiyi tamamen soğutur. İktidarın beklediği can suyu tam olarak budur. İktidar, muhalif bir gencin gidip kendisine (iktidara) oy vermesini beklemez; bu zaten sosyolojik olarak çok zordur. İktidarın tek istediği, o gencin sandığa gitmemesi, gitse bile oyunu ittifakın dışında kalan, kazanma şansı matematiksel olarak sıfır olan küçük, marjinal ve “saf” bir üçüncü yola (veya adaya) atmasıdır. Çünkü 50+1 matematiğinde, iktidarın karşısındaki ana bloğa gitmeyen, çöpe atılan, protesto edilen veya bölünmüş olan her bir oy, doğrudan doğruya iktidarın hanesine yazılan bir can suyudur.
Bu can suyunun mekanizmasını biraz daha detaylandırırsak, karşımıza “Üçüncü Yol” illüzyonu çıkar. Kutuplaşmış ve kilitlenmiş siyasi atmosferlerde, toplumun mevcut iki ana bloktan da bunaldığı dönemlerde “Ne sağdan ne soldan, yepyeni tertemiz bir yol” söylemi son derece caziptir. Ancak sistem 50+1 üzerine kuruluyken, bu üçüncü yolların matematiksel olarak iktidara gelme ihtimali sıfırdır. Onların tek işlevi, muhalefette biriken öfkenin gazını almak, iktidara yönelmesi gereken tepki oylarını kendi bünyesinde toplayarak ana muhalefet blokunu zayıflatmak ve günün sonunda, en kritik aşamada o topladıkları oyları veya siyasi ağırlığı götürüp mevcut iktidarla pazarlık masasına oturmaktır. Yakın siyasi tarihimizde “cehennemin kapılarını kapatacağız”, “bunların hepsi aynı”, “biz Türk milliyetçiliğinin tertemiz temsilcileriyiz” diyerek ortaya çıkan, gençliğin o saf ve apolitik öfkesini arkasına alan figürlerin, seçimlerin ikinci turunda veya kritik dönemeçlerinde nasıl bir gecede iktidarın yanına hizalandıklarını, saray koridorlarında nasıl boy gösterdiklerini hepimiz gördük. Bu, siyasetin en eski ve en acımasız oyunudur. Gençler, “Sisteme isyan ediyoruz” diyerek destekledikleri bu üçüncü yol figürlerinin, aslında sistemin kendi kendini korumak için ürettiği birer emniyet sübabı olduğunu çok geç fark ederler. Ancak iş işten geçmiş, 50+1 eşiği aşılamamış ve o enkazın, o ekonomik yıkımın, o anayasal buhranın sorumlusu olan iktidar, bir beş yıl daha ülkenin kaderine hükmetme yetkisini cebine koymuştur. Matematiğin acımasızlığı buradadır: Sandık kapandığında, sizin ne kadar haklı olduğunuzun, ne kadar dik durduğunuzun veya ne kadar “saf” bir milliyetçi olduğunuzun hiçbir önemi yoktur. Önemli olan tek şey, o yüzde elli birlik oy oranına kimin ulaştığıdır. O orana ulaşan, devletin tüm anahtarlarını alır; ulaşamayan ise sosyal medyada kahramanlık destanları yazmaya devam eder, ancak gerçek hayatta o devletin kapısında bir parya olarak yaşamaya mahkum olur.
Bu siyasi körleşmenin ve matematiksel intiharın bedeli, sadece bir seçim kaybetmekten ibaret değildir. Seçim kaybedilebilir, siyasi iktidarlar yerinde kalabilir; ancak bu sürecin yarattığı psikolojik tahribat, toplumun muhalefet etme inancını kökünden yok eder. Eğer bir ülke, tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşıyor, enflasyon altında eziliyor, devasa bir depremde devleti enkaz altında kalıyor ve tüm bunlara rağmen iktidarı sandıkta değiştiremiyorsa, o toplumda “Öğrenilmiş Çaresizlik” (learned helplessness) başlar. İnsanlar artık ne yaparlarsa yapsınlar, hangi felaketi yaşarlarsa yaşasınlar hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanırlar. İşte o zaman muhalefet kurumu tamamen çöker. İktidarın muhalefet blokunu içeriden parçalayarak, gençliği manipüle ederek kazandığı bu zaferler, sadece o anki iktidarı kurtarmakla kalmaz, gelecekteki olası tüm alternatif direniş hatlarını da felç eder. “İki taraf da aynı” söylemiyle zehirlenen gençler, iktidarın karşısına çıkarılacak hiçbir adayı, hiçbir ittifakı yeterince iyi bulmazlar. Her adayın bir kusurunu, her partinin bir tarihsel bagajını bulup çıkarır ve onu linç ederler. Sürekli olarak mükemmeli ararken, ellerindeki tek gerçek olan felaketi kalıcı hale getirirler. Fransız düşünür Voltaire’in “Mükemmel, iyinin düşmanıdır” sözü, Türkiye’deki bu matematiksel trajedinin özetidir. İktidarı devirmek için “yeterince iyi” olan bir formülü, “mükemmel” olmadığı için, kendi ideolojik fantezilerine tam olarak uymadığı için reddeden bu kitle, sonuç olarak “mutlak kötünün” hükümranlığını onaylamış olur.
Bunu yaparken kullandıkları argümanlar ise genellikle sahte bir ahlaki üstünlük üzerine kuruludur. “Ben ilkelerimden taviz vermem”, “Ben teröristlerle yan yana duranlara oy vermem”, “Benim oyum satılık değil” gibi son derece havalı, kulağa hoş gelen ancak siyaseten hiçbir karşılığı olmayan klişelerin arkasına sığınırlar. Kendilerini, kirli siyaset arenasının dışında kalmış temiz, dürüst ve onurlu bireyler olarak kurgularlar. Ancak siyaset felsefesinin bize öğrettiği gibi, eylemsizlik de bir eylemdir. Kötülüğün sıradanlaştığı, kurumların çöktüğü ve ülkenin bir uçuruma sürüklendiği bir dönemde, “ben tarafsızım” veya “ikisi de kötü” diyerek kenara çekilmek, aslında güçlünün, yani statükonun yanında yer almaktır. Tarafsızlık, sadece o terazinin ağır basan kefesine zımni bir onay vermektir. İktidarın istediği tam da budur. İktidar, gençlerden kendisini övmelerini beklemez; sadece onların muhalefeti de kendisi kadar kirli, kendisi kadar umutsuz görmelerini ister. Muhalefet blokunun parçalanması, muktedire sadece seçim kazandırmakla kalmaz; aynı zamanda ona “Bakın, alternatifim yok. Benden kurtulmak isteseniz bile yerime koyabileceğiniz birleştirici bir güç yok” diyerek kendi meşruiyetini yeniden üretme şansı verir. Gençliğin muhalefete yönelik o orantısız, öfkeli ve yıkıcı eleştirileri, muktedirin bu meşruiyet anlatısının yapıtaşlarıdır.
Bunun yanı sıra, muhalefet blokunun parçalanmasının yarattığı bir diğer paha biçilemez avantaj, gündemin kontrolünün tamamen iktidarın elinde kalmasıdır. Birleşik, ne istediğini bilen ve tek hedefe odaklanmış bir muhalefet; gündemi ekonomiye, liyakatsizliğe, depremdeki ihmallere ve yolsuzluklara çekebilir. Bu, iktidar için savunulması imkansız bir alandır. Çünkü rakamlar yalan söylemez, yoksulluk gizlenemez, enkaz altındaki feryatlar inkar edilemez. İktidarın bu gerçek, yakıcı ve maddi sorunlar üzerinden bir seçim veya siyasi mücadele kazanma ihtimali yoktur. O halde iktidar, mücadele sahasını değiştirmek zorundadır. Maddi sorunlardan (ekonomi, adalet) kimlik sorunlarına (milliyetçilik, din, bayrak, terör, beka) geçiş yapmak, muktedirin hayatta kalma refleksidir. İşte bu geçişin başarıya ulaşması için, karşı tarafın da bu tuzağa düşmesi gerekir. Kendini “sistem karşıtı” zanneden neo-milliyetçi kitle, iktidarın bu gündem saptırma operasyonunun en hevesli gönüllüleridir. İktidar ortaya bir kimlik tartışması, bir bayrak krizi, bir marjinal grup polemiği attığında; bu gençler ekonomiyi, enflasyonu ve gelecek kaygısını saniyeler içinde unutup, iktidarın açtığı o sahte cepheye koşarlar. Ve o cephede, iktidarın istediği kelimelerle, iktidarın belirlediği sınırların içinde muhalefete ve farklı toplumsal kesimlere saldırırlar. Muhalefet bloku bu saldırılar karşısında savunmaya çekilir, kendi içindeki bu parçalanmayla uğraşmak zorunda kalır ve asıl vurması gereken hedefe (ekonomik ve kurumsal çöküşe) odaklanamaz. Bu, iktidarın kendi krizlerini yönetmekte kullandığı bir illüzyonistik numaradır. Seyirci (gençlik), sihirbazın elindeki asıl numarayı (ekonomik talanı) görmek yerine, onun havaya fırlattığı renkli mendillere (kimlik savaşlarına) odaklanır ve gösterinin sonunda sihirbaz alkışlanarak sahneden inmez, aksine o sahnenin daimi sahibi olur.
Bu matematiksel ihanetin derinliğine indikçe, işin sadece bir cehalet veya stratejik hata olmadığını, aynı zamanda psikolojik bir konfor arayışı olduğunu da görürüz. Siyasal İslam’ın, otoriter eğilimlerin veya yolsuzluk düzeninin yirmi yılda yarattığı tahribatla yüzleşmek, o tahribatı onarmak için taşın altına elini koymak, farklı görüşten insanlarla asgari müştereklerde buluşma olgunluğunu göstermek çok zor ve sancılı bir süreçtir. Bu, egoları bir kenara bırakmayı, tarihsel önyargıları aşmayı ve gerçek bir demokratik kültür inşa etmeyi gerektirir. 50+1 matematiği, aslında Türkiye toplumuna bu zorunlu demokratik uzlaşma kültürünü dayatan bir mekanizma olabilirdi. Farklı mahallelerin insanları, sırf bu matematiksel zorunluluk yüzünden bir araya gelmeyi, birbirlerini dinlemeyi ve ortak bir gelecek inşa etmeyi öğrenebilirlerdi. Nitekim belirli dönemlerde muhalefet blokunun içinde bu yönde umut verici, tarihi adımlar da atılmış, farklı renkler aynı masanın etrafında toplanabilmiştir. Ancak bu uzlaşma kültürü, o masayı devirmeyi, o birlikteliği zehirlemeyi kendine görev edinmiş kışkırtıcılar ve onların peşinden giden radikalize edilmiş gençler tarafından sabote edilmiştir. Masayı devirmek, masada oturup konuşmaktan, farklılıkları tolere etmekten çok daha kolay, çok daha “havalı” ve çok daha heyecan vericidir. “Hepsi vatan haini, masayı dağıtın, biz tek başımıza hepsine yeteriz” sloganı, ergenlik psikolojisine, o saf ve uzlaşmaz öfkeye çok daha fazla hitap eder. Bu kitle, uzlaşmayı “taviz” olarak, birlikte yürümeyi “işbirlikçilik” olarak kodlamıştır. Oysa siyaset, taviz vermeden ve işbirliği yapmadan yapılamayacak bir matematiktir. Matematiği reddedenlerin sonu, her zaman o matematiği çok iyi kullananların tahakkümü altında ezilmek olmuştur.
Günün sonunda, 50+1 sistemi, Türkiye’nin siyasi fizyolojisine yerleştirilmiş ve eğer doğru kullanılmazsa muhalefeti yavaş yavaş zehirleyerek öldüren bir kanser hücresi gibi çalışmıştır. İktidar, bu sistemi getirirken kendi kitlesinin homojenliğini (veya devlet gücüyle homojenleştirilebilme kapasitesini) ve muhalefetin heterojenliğini (asla bir araya gelemeyecek tarihsel fay hatlarını) çok iyi hesaplamıştır. İktidar bloku, ne yaşanırsa yaşansın, hangi kriz patlak verirse versin o yüzde 40’lık veya 45’lik kemik tabanını devasa bir korku ve rant ekosistemiyle muhafaza ederken, geri kalan eksik parçayı tamamlamak için doğrudan oy artırmaya ihtiyaç duymamış; muhalefetin yüzde 51’i bulamaması için muhalefet havuzunun dibine delikler açmıştır. Bu delikler, gençlerin “üçüncü yol” arayışları, “sandığa gitmiyorum” boykotları, “iki taraf da aynı” aforizmaları ve “ideolojik saflık” histerileridir. İktidarın devrilmesinin tek matematiksel şartı olan o birleşik cephe, her seçim döneminde dışarıdan değil, bizzat o cephenin içindeki sızmalar, kışkırtmalar ve dijital algı operasyonlarıyla çökertilmiştir. İktidarın can suyu, işte muhalefetin kendi eliyle, kendi kalesine attığı bu gollerdir. Yanan ülkenin külleri üzerinde, o enkazın altında kalan adaletin ve çalınan geleceğin hesabını sorması gerekenler, asıl suçluya karşı birleşmek yerine, birbirlerinin “vatanseverlik” karnelerine sıfır vermekle meşgulken, muktedir o yüzde elli birin konforu içinde bir dönemi daha kendi hanesine yazdırmıştır. Bu, siyaset bilimi derslerinde “Bir toplum, kendi yıkımını matematiksel olarak nasıl meşrulaştırır ve celladına giden yolu nasıl kendi oylarıyla veya oysuzluklarıyla döşer?” başlığı altında okutulacak kadar kusursuz, acımasız ve tarihi bir intihar vakasıdır.
BÖLÜM 7: “İKİ TARAF DA AYNI” TUZAĞI VE İDEOLOJİK SAFLIK TESTİ
Siyaset felsefesi, kitlelerin davranışlarını incelerken genellikle ideolojik aidiyetlerin, sınıf çıkarlarının veya tarihsel bagajların belirleyiciliğine odaklanır. Ancak hakikat ötesi çağın dijital ekosisteminde, siyasal tutumları belirleyen en güçlü mekanizmalardan biri, entelektüel bir çaba gerektirmeyen, bireye sahte bir üstünlük hissi veren ve mevcut statükonun devamlılığını garantileyen “eşitlik yanılsaması” yani “iki taraf da aynı” tuzağıdır. Türkiye’de yeni nesil dijital milliyetçiliğin en sık başvurduğu, en çok sığındığı ve adeta bir amentü gibi tekrarladığı “CHP de AKP gibi” veya “İktidar ne kadar kötüyse muhalefet de o kadar kötü” şeklindeki aforizmalar, dışarıdan bakıldığında bağımsız, tarafsız ve eleştirel bir zihnin ürünü gibi görünebilir. Oysa bu diskur, derinlemesine incelendiğinde, eleştirel düşüncenin zirvesi değil, tam aksine politik düşüncenin iflası, zihinsel tembelliğin en konforlu sığınağı ve muktedire sunulmuş en büyük ideolojik rüşvettir. Yirmi yılı aşkın süredir devletin tüm kurumlarını kendi ideolojik aygıtına dönüştürmüş, ekonomiyi telafisi imkansız bir çöküşe sürüklemiş, liyakat sistemini bütünüyle lağvetmiş ve toplumun kılcal damarlarına kadar nüfuz eden devasa bir rant ağı kurmuş olan mutlak bir güç ile; bu gücü devirmeye çalışan, hataları, eksikleri, tarihsel bagajları ve iç çelişkileri olan bir muhalefet blokunu aynı kefeye koymak, nesnel bir durum tespiti değildir. Bu, güçlünün suçlarını normalize etme ve zayıfın eksiklerini şeytanlaştırma operasyonudur. Bir tarafta anayasayı, hukuku ve devlet hazinesini elinde tutan devasa bir Leviathan dururken, diğer tarafta bu Leviathan’a karşı hayatta kalmaya, siyaset üretmeye ve kitleleri ikna etmeye çalışan bir yapı bulunmaktadır. Bu iki yapıyı “ikisi de aynı” diyerek eşitlemek, matematiksel ve mantıksal bir imkansızlık olmasının ötesinde, ahlaki bir çöküştür. Zira kötülüklerin ölçeğini eşitlemek, en büyük kötülüğe verilmiş bir beraat kararıdır. Eğer yirmi yıllık bir kurumsal yıkım ile bir muhalefet partisinin söylem hatası veya yerel bir belediyedeki ufak çaplı bir kriz aynı ağırlıkta görülüyorsa, o toplumda ölçü terazisi kırılmış, adalet duygusu felç olmuş demektir.
Bu “iki taraf da aynı” aforizmasının gençler arasında bu kadar hızlı yayılmasının ve adeta bulaşıcı bir zihinsel virüse dönüşmesinin ardında yatan psikolojik dinamikler son derece komplekstir. Daha önceki bölümlerde de değindiğimiz o varoluşsal çaresizlik ve eylemsizlik hali, genci ağır bir psikolojik yükün altına sokar. Eğer genç, iktidarın ülkeyi bir uçuruma sürüklediğini kabul eder ve tek çıkış yolunun muhalefeti desteklemek olduğunu düşünürse, bu durum ona bir sorumluluk yükler: Örgütlenmek, sandığa gitmek, siyasi bir mücadele vermek ve taraf olmak. Taraf olmak, taşın altına elini koymaktır; eleştiriye, hayal kırıklığına ve yenilgiye açık hale gelmektir. Oysa “ikisi de aynı” demek, bireyi tüm bu sorumluluklardan, tüm bu siyasi yorgunluktan ve taraf olmanın getireceği tüm risklerden anında azat eder. Bu söylem, gence inanılmaz bir psikolojik konfor ve sahte bir entelektüel kibir sağlar. Genç, kendini bu iki “kirli” yapının da üstünde, kirlenmemiş, saf ve bilge bir konuma yerleştirir. Çevresindeki insanlar siyasi tartışmalarla yıpranırken, o, tepeden tırnağa bir kinizm (cynicism) zırhına bürünerek “Siz hala bu tiyatronun bir parçası mısınız? Ben uyandım, ikisinin de aynı amaca hizmet ettiğini görüyorum” diyerek kendini yüceltir. Kendi eylemsizliğini, kendi apolitikliğini ve kendi korkaklığını, “farkındalık” adını verdiği bu sahte bilgelikle maskeler. İktidarın baskıcı aygıtlarından korktuğu için sokağa çıkamayan veya sistemle yüzleşemeyen birey, “zaten alternatif de yok ki” diyerek kendi eylemsizliğini rasyonalize eder. Bu, muktedirlerin dünya tarihinde en çok sevdikleri, uğruna trilyonlarca liralık propaganda bütçeleri harcadıkları o “öğrenilmiş çaresizlik” ve “apolitikleşme” halinin ta kendisidir. Gençlik, muhalefetin yetersizliklerini bir eleştiri veya düzeltme fırsatı olarak görmek yerine, kendi eylemsizliğine mazeret olarak kullanmaktadır.
Bu noktada karşımıza çıkan en hastalıklı ve bir o kadar da paradoksal söylemlerden biri, “Ben sağcı değilim, solcu değilim, muhalif de değilim, ben sadece devletimin yanındayım” argümanıdır. Bu argüman, Türkiye’nin yeni nesil dijital milliyetçiliğinin en büyük felsefi safsatasıdır. Devlet, gökyüzünden inmiş kutsal bir varlık, metafizik bir ruh veya her türlü eleştiriden muaf soyut bir tanrı değildir. Devlet, somut kurumlar, o kurumları yöneten yasalar ve o yasaları uygulayan insanlardan oluşan devasa bir organizasyondur. Bir siyasi iktidar, yirmi yıl boyunca o devletin tüm kurumlarını (yargıyı, emniyet teşkilatını, orduyu, eğitimi, merkez bankasını) kendi siyasi ideolojisine göre yeniden şekillendirmiş, liyakati yok edip yerine sadakati koymuşsa; artık “devlet” ile “hükümet” arasındaki o ince çizgi tamamen ortadan kalkmış demektir. Hükümet, partileşmiş bir devlete dönüşmüştür. Hal böyleyken, “hükümetin karşısındayım ama devletin yanındayım” demek, gerçek dünyada hiçbir karşılığı olmayan, kendi kendini kandıran bir kelime oyunundan ibarettir. Hangi devletin yanındasınız? Mülakatlarda hak yiyen kurumların mı? Orman yangınlarına müdahale edemeyen bürokrasinin mi? Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayan alt derece mahkemelerinin mi? Bu kitle, devleti kendi zihinlerinde öyle romantik, öyle tarih dışı ve efsanevi bir yere konumlandırmıştır ki, sokaktaki gerçek devletin, yani polis jopunun, vergi dairesinin veya adliye koridorunun yakıcı gerçekliğiyle yüzleştiklerinde bile o metafizik hayalden kopamazlar. Bu “devletimin yanındayım” soyutlaması, aslında çok pratik bir kaçış mekanizmasıdır. İktidarın yanlışlarına, yolsuzluklarına veya baskılarına doğrudan destek vermek, vicdanen veya kendi çevrelerinde kabul edilemez bir durumdur. Bu yüzden, iktidarın politikalarını desteklerken “ben iktidarı değil, devleti destekliyorum” kalkanının arkasına sığınırlar. Muhalif bir gazeteci tutuklandığında, bir öğrenci eylemi orantısız güçle bastırıldığında veya bir yasa dışı uygulama yapıldığında; “devletin bir bildiği vardır”, “beka meselesi”, “devletin ali çıkarları” gibi kavramları kullanarak, aslında bizzat o çok şikayet ettikleri siyasal iktidarın otoriterleşmesine en büyük meşruiyeti sağlarlar. İktidar, bu gençlerin kendisine oy vermemesini umursamaz; çünkü bu gençler, iktidarın en tartışmalı, en hukuksuz eylemlerine bile “devletçilik” adına onay vererek, sivil itirazın önündeki en büyük barikatı kendi elleriyle kurmaktadırlar.
Bu çarpık devlet fetişizminin ve “iki taraf da aynı” yanılsamasının doğrudan bir sonucu olarak, muhalefet blokuna uygulanan o acımasız, histerik ve sonu gelmez “ideolojik saflık” testleri devreye girer. Siyaset, farklı çıkarların, farklı ideolojilerin ve farklı toplumsal kesimlerin, asgari müştereklerde buluşarak ortak bir hedef doğrultusunda uzlaşma sanatıdır. Demokrasilerde hiçbir ittifak, hiçbir siyasi koalisyon yüzde yüz saf, lekesiz ve pürüzsüz değildir. İktidarı değiştirmek, ancak birbirine benzemeyenlerin yan yana durabilme olgunluğunu göstermesiyle mümkündür. Ancak dijital kabileciliğin zehirlediği bu yeni nesil milliyetçi kitle, siyaseti bir uzlaşma sanatı olarak değil, adeta engizisyon mahkemelerinde yürütülen bir günah çıkarma ve saflık testi olarak algılamaktadır. Onların dünyasında pragmatizm, strateji, esneklik veya siyasi manevra yoktur; sadece katı, köşeli ve hiçbir istisnası olmayan dogmalar vardır. Bir muhalefet partisi lideri, bir gazeteci, bir sanatçı veya sokaktaki sıradan bir muhalif vatandaş; bu kitlenin belirlediği “vatanseverlik” şablonuna milimetrik olarak uymak zorundadır. Bu şablon o kadar dardır ki, içine nefes alan, düşünen, hata yapan gerçek bir insanın sığması imkansızdır. Bir siyasetçinin on yıl önce attığı bir tweet, katıldığı bir televizyon programında kurduğu bir cümle, hatta yan yana fotoğraf çektirdiği bir kişi, bu dijital mahkemelerde anında bir vatana ihanet belgesi olarak dosyaya konur. Muhalefet kanadında yer alan herhangi bir aktörün, bu saflık testinden geçme şansı matematiksel olarak sıfırdır. Çünkü bu kitle, muhalefetin iktidarı devirmek için toplumun farklı kesimlerine (Kürt seçmene, solculara, liberallere veya muhafazakarlara) uzattığı her eli, “terörle iltisak”, “işbirlikçilik” veya “taviz” olarak damgalar.
İdeolojik saflık testinin en yıkıcı yönü, kendi müttefiklerini yok eden bir otoimmün (bağışıklık sistemi) hastalığı gibi çalışmasıdır. İnsan vücudundaki otoimmün hastalıklarda, bağışıklık sistemi dışarıdan gelen asıl virüslere veya kanser hücrelerine saldırmak yerine, vücudun kendi sağlıklı hücrelerini düşman olarak algılar ve onları yok etmeye başlar. Vücut, kendi kendini korumaya çalışırken, kendi kendini öldürür. Türkiye’deki muhalif ekosistemin içine düştüğü trajedi tam olarak budur. Kendini muhalif, sistem karşıtı ve milliyetçi olarak tanımlayan bu kitle, asıl düşman olan, ülkenin kaynaklarını sömüren ve anayasal düzeni yıkan muktedire karşı savaşmak yerine; tüm enerjisini muhalefet blokunun kendi içindeki aktörlerine saldırmaya harcamaktadır. Muhalefet partilerinin liderleri, muhalif belediye başkanları, muhalif aydınlar ve sanatçılar; yandaş medyanın saldırılarından daha çok, bu “saf” muhalif gençliğin linç kültürüne maruz kalmaktadırlar. Bu kitle, iktidarın bir bakanının yaptığı milyarlarca liralık bir yolsuzluğu veya anayasayı ihlal eden bir kararını birkaç saat içinde unutup geçerken; muhalif bir ismin Kürt sorunu hakkında söylediği ılımlı bir cümleyi, bir konserde açılan bir flamayı veya yanlış seçilmiş bir kelimeyi aylarca gündemde tutar, üzerinde tepinir ve o ismi siyaseten veya sosyal olarak linç ederek yok etmeye çalışır. Bu linç kültürü o kadar acımasız, o kadar kör edici ve o kadar tatmin edicidir ki, linç edilen kişinin aslında kendi cephelerinden biri olduğu, o kişinin zayıflamasının doğrudan iktidarın işine yaradığı gerçeği umurlarında bile olmaz. Onlar için önemli olan, kendi “saflıklarını” ve “tavizsiz duruşlarını” dijital kabilelerine ispatlamaktır. Kendi ordusunun generallerini, askerlerini ve lojistik hatlarını “yeterince milliyetçi değil”, “yeterince saf değil” diye kurşuna dizen bir ordunun, karşı cephedeki düşmanı yenme ihtimali var mıdır? Elbette yoktur. İktidar blokunun yöneticileri, ellerinde patlamış mısırlarıyla, muhalefetin bu kendi kendini yiyip bitirme ayinini büyük bir keyifle, tek bir polis copu bile kullanmadan izlemektedir.
Bu saflık testlerinin ardında yatan bir diğer tehlikeli psikolojik motivasyon ise, “büyük resmi görme” narsisizmidir. Özellikle milliyetçi jargonla süslenmiş komplo teorilerine meyyal olan bu gençler, siyaseti görünenin ötesinde, gizli odakların, istihbarat örgütlerinin ve derin devletlerin yönettiği bir tiyatro sahnesi olarak okumayı severler. Bu hastalıklı okuma biçimi, onlara “herkesin kandırıldığı bir dünyada, gerçeği gören seçilmiş azınlık” olma hissi verir. Bu yüzden, muhalefetin yaptığı en basit, en stratejik ve en sıradan bir siyasi hamleyi bile “büyük bir emperyalist planın” parçası olarak yorumlarlar. Örneğin, bir muhalefet partisinin seçim kazanmak için ülkedeki en büyük üçüncü veya dördüncü siyasi partiyle diyalog kurması, dünyanın her yerinde siyasetin doğasıdır. Ancak bu kitle için bu, “bölücülerle yapılan gizli anlaşma”, “vatanın satılması” ve “büyük oyunun bir parçası”dır. Kendi zihinlerinde yarattıkları bu devasa komplo ağları yüzünden, muhalefetin hiçbir aktörüne güvenemezler. Herkes birilerinin adamıdır, herkes satılmıştır, herkes fonlanmaktadır. Bu paranoyak şüphecilik, siyaset yapmayı, ortak bir zemin bulmayı ve güven inşa etmeyi tamamen imkansızlaştırır. Güvenin olmadığı yerde örgütlenme olmaz, örgütlenmenin olmadığı yerde ise sadece atomize olmuş, klavye başında küfreden çaresiz bireyler kalır. Şüphesiz ki siyaset arenasında kirli ilişkiler, gizli ajandalar ve dış müdahaleler vardır; ancak her olayı, her söylemi ve her aktörü bu paranoyak süzgeçten geçirmek, analitik düşünce değil, siyasal şizofrenidir. Ve bu şizofreni, sadece ve sadece statükonun, yani zaten gücü elinde bulunduranların işine yarar. Çünkü paranoyak bir kitle, asla birleşip tek bir hedefe yönelemez.
Linç kültürünün müttefikleri nasıl yok ettiğine dair süreç, genellikle dijital faşizmin klasik aşamalarından geçer. Önce bir hedef belirlenir. Bu hedef, genellikle iktidarın zaten zayıflatmak istediği, potansiyeli olan veya kitleleri etkileme gücü bulunan bir muhalif figürdür. Ardından, yurtdışı bağlantılı fenomenlerin, kışkırtıcı anonim hesapların ve bazen de bizzat iktidar trollerinin başlattığı bir kampanya ile, bu figürün geçmişinden bir söz, bir fotoğraf veya bir olay cımbızlanarak bağlamından koparılır. Yeni nesil milliyetçi gençler, bu yeminli dijital linç mangasının en hevesli, en gönüllü piyadeleri olarak hemen sahneye çıkarlar. Argüman üretmek yerine, doğrudan kişinin itibarını suikasta uğratacak o meşhur kalıplar (terörist sevici, kripto, fonlu, liboş) devreye sokulur. Hedefteki kişi kendini savunmaya, bağlamı açıklamaya veya ne kastettiğini anlatmaya çalışsa da, dijital kalabalık o kadar gürültülü, o kadar sağır ve o kadar kan susamıştır ki, rasyonel hiçbir söz duyulmaz. Amaç, gerçeği bulmak veya tartışmak değildir; amaç, o kişiyi kamusal alandan silmek, onu “istenmeyen kişi” (persona non grata) ilan ederek kendi kabilesinden aforoz etmektir. Bu linç başarılı olduğunda, yani o muhalif figür geri adım attığında, sessizliğe büründüğünde veya siyasi sahneden çekildiğinde, linç mangası büyük bir zafer narası atar. “İçimizdeki haini temizledik” diyerek birbirlerini tebrik ederler. Oysa gerçekte temizledikleri şey kendi cepheleridir, zayıflattıkları şey kendi güçleridir. Bir sonraki seçimde, iktidara karşı savaşacak komutan kalmadığında, en iyi gazeteciler, en iyi sanatçılar, en iyi siyasetçiler bu “saflık” testinden geçemedikleri için kenara çekildiklerinde, geriye sadece birbirlerine ne kadar vatansever olduklarını ispatlamaya çalışan, ama ülkeyi yönetme kapasitesi, vizyonu ve ittifak kurma becerisi sıfır olan çorak bir siyasi çöl kalır.
Bu acımasız testlerin ve “iki taraf da aynı” tuzağının muhalefet kanadında açtığı devasa gediklerin, iktidarın hayatta kalma matematiğiyle doğrudan bir ilişkisi vardır. Siyaset bir çekim merkezi yaratma işidir. Eğer iktidar, kendi yarattığı ekonomik buhran ve kurumsal çöküş nedeniyle kitleler için bir çekim merkezi olmaktan çıkmışsa, yapması gereken tek şey, alternatif olan çekim merkezinin (muhalefetin) cazibesini yok etmektir. Yeni nesil milliyetçi kitle, iktidarın bu cazibe yok etme operasyonunun en kullanışlı aparatıdır. Kendi içlerinde o kadar büyük bir nefret ve kutuplaşma yaratırlar ki, dışarıdan (örneğin iktidar partisinden veya kararsızlardan) gelip muhalefete katılmak isteyen bir seçmen, bu linç kültürünü, bu kaosu ve bu birbirini yeme halini gördüğünde dehşete düşer. “Bunlar daha kendi aralarında anlaşamıyorlar, en ufak bir şeyde birbirlerini vatan haini ilan ediyorlar, bunlar mı ülkeyi yönetecek?” diyerek tekrar o çok eleştirdiği, krizler yaratan ama en azından kendi içinde disiplinli görünen iktidarın güvenli limanına geri döner veya sandığa gitmekten tamamen vazgeçer. Muhalefetin içindeki o keskin, tavizsiz ve sürekli birilerini dışlayan milliyetçi hezeyanlar, muhalefet blokunu büyütmez, aksine onu daraltır, marjinalleştirir ve iktidarın arzu ettiği o “yönetemezler” algısını pekiştirir. İktidar, kendi medyasında her gün “Muhalefet kaostur” propagandası yaparken, bu gençler o propagandanın altını kendi eylemleriyle, kendi linç kampanyalarıyla ve kendi bitmek bilmeyen iç savaşlarıyla kalın kalın çizerler.
Bu trajik durumu daha da derinleştiren şey, bu gençlerin siyasi tarihi, devrimlerin doğasını ve toplumsal değişimlerin nasıl gerçekleştiğini bilmemelerinden kaynaklanan tarihsel cehaletleridir. Tarih boyunca, başarılı olmuş hiçbir siyasi hareket, yüzde yüz ideolojik saflıkla, herkesi aynı kalıba sokarak veya müttefiklerini sürekli test ederek zafere ulaşmamıştır. Tam aksine, büyük değişimler, farklılıkları bir kenara bırakıp ortak bir düşmana karşı geniş cepheler kurabilen, taktiksel esneklik gösterebilen ve uzlaşmayı bir zafiyet değil, bir strateji olarak görebilen hareketler tarafından gerçekleştirilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele’yi örgütlerken, Anadolu’nun birbirinden tamamen farklı, ideolojik olarak birbirine zıt kesimlerini (din adamları, yerel ağalar, eski ittihatçılar, solcular, aşiret liderleri) tek bir meclis çatısı altında nasıl birleştirdiğini okumayan, okusa bile anlamayan bu kitle; Atatürkçülük adı altında Atatürk’ün siyasi dehasının tam tersi bir yolda yürümektedir. Onların “Atatürkçülüğü”, kucaklayıcı, stratejik ve yapıcı bir siyaset değil; dışlayıcı, şekilci ve yıkıcı bir dogma haline gelmiştir. Eğer bugünün dijital milliyetçileri 1920’lerde yaşasaydı, muhtemelen Birinci Meclis’teki farklılıkları “bunlar hain”, “bunlar mürteci”, “bunlar bölücü” diyerek linç eder, Kurtuluş Savaşı’nın o geniş cephesini daha kurulmadan ideolojik saflık testleriyle paramparça ederlerdi. Bu yüzden, dillerinden düşürmedikleri o “kurucu değerler” ve “vatan savunması” kavramları, pratik eylemleriyle taban tabana zıttır. Kendilerini ülkenin asli unsuru olarak görürken, uyguladıkları siyasi sabotaj yöntemleriyle ülkenin kurtuluş umutlarını dinamitlemektedirler.
“Ben sadece devletimin yanındayım” diyerek siyasetin kirliliğinden kaçtığını sanan gencin içine düştüğü ahlaki açmaz, zamanla daha da belirginleşir. Devleti kutsayarak hükümetin günahlarını görmezden gelmek, bir süre sonra o günahlara doğrudan ortak olmayı getirir. Sokakta hakkını arayan bir işçi, ormanını maden şirketlerine karşı savunan bir köylü, yoksulluğu protesto eden bir öğrenci devletin güvenlik güçleriyle karşı karşıya geldiğinde; bu “devletçi” genç, tereddütsüz bir şekilde copu vuranın, gazı sıkanın, yani gücü elinde bulunduranın safına geçer. Çünkü onun zihninde devlet, asla hata yapmayan, her zaman haklı olan mutlak bir otoritedir. Hakkını arayan, itiraz eden herkes potansiyel bir “anarşist”, bir “terörist” veya “dış güçlerin piyonudur”. Bu refleks, faşizmin en temel psikolojik altyapısıdır. Zayıfın, ezilenin ve mağdurun yanında durmak yerine; gücün, otoritenin ve şiddetin yanında durmayı “milliyetçilik” zanneden bir zihin yapısı, ne vatanı koruyabilir ne de milleti yüceltebilir. O sadece statükonun gönüllü jandarmalığını yapar. Muhalefetin eylemlerini, söylemlerini ve politikalarını her saniye mikroskop altında inceleyip en ufak bir sapmada linç fırtınaları koparan bu kitle, sıra devlet aygıtını kullanan iktidarın devasa anayasal ihlallerine, doğa katliamlarına veya ekonomik talanlarına geldiğinde aniden sus pus olur. Gözleri kör, kulakları sağır, dilleri lal olur. Çünkü o devasa güce karşı çıkmak, onların konforlu “devletçi” fantezilerini yıkar; onlara gerçek bir bedel ödeme, gerçek bir sivil itaatsizlik gösterme sorumluluğu yükler. Bu sorumluluktan kaçmak için de, “devletin bir bildiği vardır” klişesine sığınarak kendi vicdanlarını uyuştururlar.
Bu uyuşma hali, “iki taraf da aynı” nakaratıyla birleştiğinde, toplumun siyasi refleksleri tamamen ölür. Bir ülkede iktidarın değişebileceğine dair umut kalmadığında, çürüme her alana yayılır. Gençlik, muhalefete “siz de AKP gibisiniz” diyerek aslında muhalefeti iyileştirmeye, daha vizyoner bir çizgiye çekmeye çalışmamaktadır; onların asıl amacı, kendi inançsızlıklarını ve umutsuzluklarını haklı çıkarmaktır. “Eğer muhalefet de kötüye, o zaman benim mücadele etmeme, oy vermeme, örgütlenmeme gerek yok” diyerek kendi tembelliklerine felsefi bir kılıf dikerler. Bu, bir toplumun kendi kendine uyguladığı ötanazidir. Siyasi partiler, liderler veya ittifaklar elbette eleştirilmelidir; demokrasi, eleştirinin ve hesap sormanın rejimidir. Ancak eleştiri, bir yapıyı daha iyiye götürmek, hatalarını düzeltmek ve onu iktidar alternatifine dönüştürmek amacıyla yapılırsa bir anlam taşır. Dijital linç kültürünün muhalefete yönelttiği eleştiri ise yapıcı değil, tamamen yıkıcı (destructive) ve imha edicidir. Amaç düzeltmek değil, o figürü siyaset sahnesinden silmektir. Her sildikleri figürün ardından oluşan boşluğu, iktidarın yirmi yıllık kadroları doldurmaya devam eder. Muhalefet kendi içinde bir cadı avı yürütürken, iktidar yeni rant alanları açar, yeni yasalar geçirir ve devleti biraz daha kendi kalıbına döker.
Son kertede, bu “ideolojik saflık” arayışı ve “eşitlik yanılsaması”, sadece bugünün siyasi denklemini dondurmakla kalmaz; Türkiye’nin gelecekte ihtiyaç duyacağı yeni siyasi kadroların, entelektüellerin ve liderlerin de yetişmesini engeller. Aklı başında, liyakatli, okuyan ve dünya gerçeklerinin farkında olan hiçbir parlak genç; bir kelime hatasında vatan haini ilan edileceği, on yıl önceki bir fotoğrafı yüzünden linç edileceği ve sürekli olarak kimlik testlerine tabi tutulacağı bu zehirli siyaset arenasına girmek istemez. Dijital faşizmin bu acımasız mahalle baskısı, siyaseti liyakatli insanlardan arındırıp; sadece en çok bağıran, en sığ sloganları en gürültülü şekilde atan, popülist rüzgarlara göre anında şekil değiştiren ilkesiz demagogların ve internet trollerinin oyun alanına çevirir. Muhalefeti mükemmellik testinden geçirip yok edenler, aslında kendi geleceklerini vasatlığın, kabalığın ve sığlığın dipsiz kuyusuna mahkum etmektedirler.
Tarih, kendilerini en saf, en doğru ve en tavizsiz sananların, çoğu zaman en büyük felaketlerin kapısını nasıl araladığının örnekleriyle doludur. Fransız Devrimi’nde Jakobenlerin “erdem ve saflık” adına giyotine gönderdikleri kendi yoldaşları, devrimin kendi çocuklarını nasıl yediğinin klasikleşmiş örneğidir. Ancak Türkiye’deki yeni nesil milliyetçilerin durumu çok daha trajiktir; çünkü ortada bir devrim, bir kazanım veya ele geçirilmiş bir iktidar bile yoktur. Onlar, daha savaşa girmeden, daha hiçbir cephe kazanmadan kendi müttefiklerini, kendi askerlerini ve kendi komutanlarını giyotine göndermekte; saflıklarını koruduklarını zannederek, aslında cellatlarının ömrünü uzatmakta ve o celladın baltasını kendi elleriyle bilemektedirler. “İki taraf da aynı” diyerek çıktıkları yolun sonunda, sadece ve sadece o nefret ettikleri, ülkelerini yaşanmaz hale getiren, kurumları çürüten ve geleceklerini çalan o tek ve mutlak tarafın, o acımasız statükonun ebedi tebaası olacaklarını fark ettiklerinde ise artık her şey için çok geç olacaktır. Sistemin devamlılığına yaptıkları bu kusursuz, gönüllü ve ahmakça katkı, onların alınlarına vurulmuş, silinmesi imkansız bir tarihsel mühür olarak kalacaktır. İdeolojik saflığın bu klinik vakası, siyasetin pragmatik ve uzlaşmacı doğasını reddeden her toplumun, kendi felaketini ne kadar coşkulu, ne kadar öfkeli ve ne kadar haklı hisler içinde yarattığının en dehşet verici vaka analizi olarak önümüzde durmaktadır. Bu tuzağa düşen her bir zihin, o çok sevdiğini iddia ettiği vatanın çöküşüne, en az o vatanı doğrudan sömürenler kadar, belki de onlardan daha fazla, kendi eylemsizliği, kibri ve parçalayıcı lincinin zehriyle hizmet etmektedir.
BÖLÜM 8: SEÇİCİ ÖFKE VE RASYONALİZE EDİLMİŞ İKİYÜZLÜLÜK
Siyaset felsefesi ve ahlak teorileri, insanın değer yargılarının ve inanç sistemlerinin sınandığı en kritik anların, o değerlerin doğrudan kişisel konforu ve güvenliği tehdit ettiği kriz anları olduğunu söyler. Bir ideolojinin, bir ilkenin veya bir ahlaki duruşun gerçekliği, sadece güvenli sularda yelken açarken edilen büyük yeminlerle değil; o ilke ihlal edildiğinde, ihlali gerçekleştiren gücün büyüklüğüne ve acımasızlığına rağmen gösterilen sarsılmaz itirazla ölçülür. Ahlak, doğası gereği tutarlılık talep eder. Tutarlılığın kaybolduğu, ilkelerin güce göre esnediği, öfkenin hedefe göre şekil değiştirdiği bir zihinsel iklimde artık ideolojiden veya vatanseverlikten değil, yalnızca ve yalnızca hayatta kalma güdüsüyle hareket eden bir konformizmden, yani rasyonalize edilmiş bir ikiyüzlülükten bahsedebiliriz. Türkiye’nin yeni nesil neo-milliyetçi gençliğinin, bir önceki bölümde incelediğimiz o “iki taraf da aynı” tuzağına düşmesinin ardından sürüklendiği en karanlık psikolojik çukur, tam olarak bu seçici öfke hastalığıdır. Bu hastalık, bireyin kendi korkaklığını, acziyetini ve sisteme boyun eğişini gizlemek için icat ettiği devasa bir illüzyondur. Bu illüzyonun en berrak, en sarsıcı ve tarihe geçecek kadar absürt tezahürü ise; devleti yöneten muktedirlerin, ülkenin en büyük kırmızı çizgilerini ihlal eden devasa adımları karşısında bürünülen o sağır edici sessizlik ile, hiçbir siyasi veya hukuki gücü olmayan muhalif aktörlerin en sıradan eylemlerine karşı sergilenen orantısız, histerik ve kan dondurucu öfke nöbetleri arasındaki o uçurumdur.
Türkiye gibi, terörle mücadelenin on yıllardır toplumun en hassas sinir ucunu oluşturduğu, on binlerce insanın hayatını kaybettiği, şehit cenazelerinin toplumsal hafızada devasa travmalar yarattığı bir ülkede, milliyetçiliğin en temel, en tartışmasız ve en katı dogması bellidir. Bu dogma, terör örgütüyle ve onun lider kadrosuyla hiçbir şart altında masaya oturulmaması, onların meşrulaştırılmaması ve devletin bekasının bu tavizsiz duruş üzerinden tanımlanmasıdır. Nitekim bu dijital gençlik, yıllar boyunca muhalefet partilerini, en ufak bir siyasi diyalog arayışında, bir sivil toplum temasında veya bir söylem esnekliğinde bile “terör sevici”, “vatan haini” ve “bölücü” ilan etmiştir. Muhalefetin herhangi bir aktörü, Kürt sorununun çözümü için meclisi işaret ettiğinde veya sivil siyaseti savunduğunda, bu kitle tarafından anında dijital darağaçlarında sallandırılmıştır. Ancak siyasetin o acımasız ironisi devreye girmiş ve ülkeyi yirmi yılı aşkın süredir yöneten, devletin tüm güvenlik, istihbarat ve yargı aygıtlarını elinde tutan iktidar bloku, bizzat kendi en üst düzey ağızlarından, terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın meclise gelip konuşma yapması, umut hakkından faydalanması ve örgütü lağvettiğini açıklaması yönünde devasa, sarsıcı ve Cumhuriyet tarihinin ezberlerini altüst eden bir çağrıda bulunmuştur.
Normal şartlar altında, sabahtan akşama kadar klavye başında “vatan, millet, bayrak, beka” nutukları atan, muhalif bir siyasetçinin bir televizyon programındaki mimiğinden bile ihanet senaryoları çıkaran, kendisini devletin ve milletin en tavizsiz savunucusu olarak konumlandıran bu radikalize edilmiş kitlenin, böylesine bir çağrı karşısında yeri göğü inletmesi, sokağa dökülmesi, sosyal medyayı yıkması ve iktidarı tarihin en büyük ihanetiyle suçlaması beklenirdi. Onların kendi yarattıkları o “tavizsiz” ve “saf” milliyetçi persona, bunu emrederdi. Fakat o beklenen kıyamet kopmamıştır. Aksine, ortaya çıkan tablo, koca bir mezarlık sessizliğidir. O her şeye itiraz eden, her cümlenin altında bir komplo arayan, muhalefete kan kusturan o zehirli diller aniden lal olmuş; o kışkırtıcı yurtdışı komutanları ekranlarını karartmış, o linç mangaları aniden inzivaya çekilmiştir. Bu sağır edici sessizlik, sadece bir şaşkınlık anı değil; aynı zamanda sahte bir ideolojinin, korkuya dayalı bir kabileciliğin ve içi boşaltılmış bir vatanseverliğin suçüstü yakalanma anıdır. Muktedir, o mutlak gücüyle, milliyetçiliğin en büyük tabusunu yerle bir etmiş, ancak karşısında kendi yarattığı o suni dijital öfkeden en ufak bir kıvılcım bile bulmamıştır.
Bu devasa çelişkiyi, bu omurgasızlığı ve bu korkunç sessizliği kendi içlerinde nasıl rasyonalize ettikleri, kitle psikolojisinin en büyüleyici ve bir o kadar da iğrenç çalışma mekanizmalarından biridir. İnsan zihni, inandığı değerler ile eylemsizliği arasındaki o dayanılmaz çelişkiyi (bilişsel disonans) ortadan kaldırmak için olağanüstü bahaneler üretme kapasitesine sahiptir. İktidarın bu sarsıcı hamlesi karşısında ses çıkaramayan gençlik, kendi korkaklığını itiraf edemediği için anında “Devlet Aklı” (State Reason) denen o büyülü, o her kapıyı açan ve her suçu aklayan metafizik kavrama sığınmıştır. Kendi aralarındaki fısıltı gazetelerinde ve cılız sosyal medya sohbetlerinde şu argümanları üretmişlerdir: “Devletin bir bildiği vardır”, “Bu çok büyük ve gizli bir stratejinin parçası”, “Öcalan’ı meclise çağırmak aslında onu bitirmek için kurulan zekice bir tuzak”, “Dış politikadaki sıkışmışlık bunu gerektiriyor, biz büyük resmi göremiyoruz.”
Bu rasyonalizasyon süreci, aklın ve mantığın tamamen intihar etmesidir. Aynı eylemi, hatta o eylemin binde biri ağırlığındaki bir söylemi muhalefet yapsaydı, o saniyede “Büyük Orta Doğu Projesinin piyonları”, “Vatanı satan hainler” olarak etiketlenecekken; eylemi yapan elinde polis copunu, yargı tokmağını ve devlet hazinesini tutan muktedir olunca, ihanet aniden “derin devlet aklına” dönüşmüştür. Şahsen bu ikiyüzlülüğün toplumsal dokuya zerk edilişini izlerken, George Orwell’ın “Çiftdüşün” (Doublethink) kavramının bir distopyadan çıkıp nasıl Türkiye’nin gündelik siyasi pratiği haline geldiğini ürpererek müşahede ediyorum. Çiftdüşün, birbiriyle tamamen çelişen iki inancı zihinde aynı anda barındırabilme ve her ikisine de inanabilme yeteneğidir. Bu gençler, hem “Öcalan bir teröristtir ve asla affedilemez” inancına, hem de “Devletimiz onu meclise çağırıyorsa bu vatanın yüce çıkarları içindir” inancına aynı anda, zerre kadar utanmadan, yüzleri kızarmadan inanabilmektedirler. Çünkü bu çiftdüşün yeteneği, onları devletin hışmından koruyan, konfor alanlarını güvence altına alan ve eylemsizliklerini meşrulaştıran tek zırhtır. Muktedire karşı çıkmak, o devlet aklını sorgulamak, “Hayır, terörist başının mecliste ne işi var!” diye isyan etmek, gerçek bir bedel ödemeyi göze almayı gerektirir. Oysa onlar bedel ödemek için değil, sadece bedelsiz zaferler kazanmak için o dijital üniformaları giymişlerdir. Savaşın gerçek yüzü belirdiğinde, iktidarın sopası havaya kalktığında, o üniformalar anında çıkarılmış ve “hikmetinden sual olunmaz devlet” inancının güvenli ve karanlık mağarasına saklanılmıştır.
Fakat insan psikolojisinin trajedisi burada bitmez. Bastırılan her duygu, ifade edilemeyen her öfke, dışa vurulamayan her isyan, zihnin içinde birikerek zehirli bir basınca dönüşür. İktidarın Öcalan hamlesi karşısında yutkunan, susan, boyun eğen ve kendi milliyetçi onurunun bizzat devlet eliyle ayaklar altına alınışını çaresizce izleyen bu genç, devasa bir aşağılanma duygusu yaşar. İçten içe kandırıldığını, korkak olduğunu ve aslında hiçbir gücünün olmadığını hisseder. Bu dayanılmaz aşağılanma ve güçsüzlük hissiyle başa çıkabilmek için, o bastırılmış devasa öfkeyi boşaltabileceği, parçalayabileceği ve üzerinde sahte bir iktidar (güç) kurabileceği güvenli, tehlikesiz ve bedelsiz bir hedefe ihtiyaç duyar. Muktedire diş geçiremeyen bu kitle, dişlerini geçirebileceği ilk yumuşak dokuyu aramaya başlar.
İşte tam bu psikolojik sıkışmışlık anında, ülkenin bir başka köşesinde, muhalefet partisinin yönettiği bir belediyenin düzenlediği sıradan bir bahar şenliğinde veya bir gençlik festivalinde sahne alan bir pop şarkıcısı, bir sanatçı veya yerel bir muhalif aktör sahneye çıkar. Belki o sanatçı yıllar önce politik olarak tartışmalı bir tweet atmıştır, belki bir söyleminde muhalif bir tını vardır, ya da belki sadece giyim tarzı veya sahnede ettiği bir teşekkür cümlesi bu dijital kabilelerin “saflık” radarına takılmıştır. Ve o an, tarihin gördüğü en absürt, en orantısız ve en histerik öfke patlamalarından biri yaşanır. Devletin en tepesinden terör örgütü liderine meclis çağrısı yapıldığı günlerde kedi gibi sus pus olan, yutkunan o “vatansever” kitle; bir pop şarkıcısının muhalif bir belediye konserinde sahneye çıkmasını “Vatan elden gidiyor”, “Teröristler şehirlere indi”, “CHP belediyeleri ihanet yuvası oldu” çığlıklarıyla devasa bir ulusal güvenlik krizine dönüştürür. Sosyal medyada yüz binlerce tweet atılır, o sanatçının konserinin iptal edilmesi için kampanyalar düzenlenir, belediye başkanına en ağır küfürler edilir, adeta sanal bir kan banyosu yaşanır.
Bu manzara, rasyonalize edilmiş ikiyüzlülüğün ve seçici öfkenin klinik bir şaheseridir. İktidarın devasa anayasal ve siyasi manevraları karşısında sergilenen o ağırbaşlı, “devlet aklını” anlamaya çalışan o sahte bilgeliğin yerini; bir pop şarkıcısı karşısında ağzından köpükler saçan, gözü dönmüş bir linç mangası almıştır. Neden? Çünkü bir pop şarkıcısına saldırmak, bir muhalif belediye başkanına küfretmek, bir konseri iptal ettirmek için organize olmak dünyanın en güvenli, en bedelsiz ve en konforlu vatan kurtarma oyunudur. Şarkıcının arkasında bir polis ordusu yoktur. Muhalif belediyenin emrinde istihbarat teşkilatı, savcılar veya hapishaneler yoktur. Onlara saldırdığınızda sabaha karşı eviniz basılmaz, pasaportunuz iptal edilmez, iş başvurularınızda karşınıza güvenlik soruşturması olarak çıkmaz. Onlar, bu sistemin “vurulabilir”, “harcanabilir” ve “sahipsiz” aktörleridir.
Kitle, o pop şarkıcısına veya o muhalif belediyeye saldırırken, aslında onlara olan öfkesinden dolayı saldırmaz. Kitle, muktedire karşı gösteremediği cesaretin, iktidarın Öcalan hamlesi karşısında yuttuğu o onur kırıcı lokmanın acısını çıkarmaktadır. Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin “Ressentiment” (hınç/kuyruk acısı) kavramı bu durumu mükemmel bir şekilde açıklar. Ressentiment, gücü elinde bulunduran ve kendisine zarar veren asıl otoriteye karşı tepki veremeyen, onunla yüzleşemeyen köle ruhlu bireyin, içindeki o çaresiz nefreti, kendisinden daha zayıf veya kendisine zarar veremeyecek olan dışsal bir hedefe yöneltmesidir. Bu öfke, hastalıklı, sahte ve asıl kaynaktan saptırılmış bir öfkedir. Dijital milliyetçi gençlik, muktedirin karşısında hissettiği o derin kölelik duygusunu ve acziyeti, muhalif bir belediyenin konserini iptal ettirerek bastırmaya çalışmaktadır. “Devletin kararlarına karşı çıkamıyorum ama bak, bir muhalif belediyenin konserini iptal ettirecek kadar gücüm var!” diyerek kendi kendisine bir güç illüzyonu, sahte bir tatmin yaratmaktadır. Bu sahte tatmin, tıpkı bir uyuşturucu bağımlısının kriz anında aldığı ucuz bir sentetik madde gibidir; o anlık acıyı dindirir, sahte bir coşku verir ama bedeni ve ruhu içten içe çürütmeye devam eder.
Bu seçici öfkenin sadece bir psikolojik savunma mekanizması olmadığını, aynı zamanda iktidarın medya ve propaganda aygıtları tarafından son derece bilinçli bir şekilde manipüle edilen bir toplum mühendisliği projesi olduğunu da görmek gerekir. Muktedirler, toplumun sinir uçlarıyla oynamanın, devasa siyasi dönüşümler (örneğin yeni bir açılım süreci veya terör örgütüyle müzakere) yaparken milliyetçi tepkileri sönümlendirmenin en iyi yolunun, onlara oynamaları için küçük, renkli ve gürültülü oyuncaklar vermek olduğunu çok iyi bilirler. İktidar medyası ve onunla dirsek temasında olan o yurtdışı komutanları, Öcalan açıklaması yapıldığında meseleyi “büyük strateji” olarak yumuşatıp gündemin arka sıralarına iterken; muhalif belediyenin düzenlediği o sıradan konseri manşetlere taşır, günlerce tartışır ve bir ulusal güvenlik sorunu gibi köpürtürler. Hedef şaşırtma operasyonu kusursuz işler. Gençliğin içindeki o ham, eğitilmemiş milliyetçi enerji, asıl tehlikeye (iktidarın tavizlerine) yönelmek yerine, iktidarın işaret ettiği o sahte tehlikeye (pop şarkıcısına veya muhalif belediyeye) bir sel gibi akar. Muhalefet, bu orantısız saldırı karşısında neye uğradığını şaşırır. Kendi seçmeni veya kendi potansiyel destekçisi olması gereken gençlerin, iktidarın devasa hamlelerine susarken kendi küçük etkinliklerine bu kadar vahşice saldırması karşısında defansa çekilir, içine kapanır ve siyaset üretemez hale gelir. İktidar ise, hem kendi siyasi manevrasını (Öcalan hamlesini) milliyetçi bir tepki görmeden tereyağından kıl çeker gibi atlatmış olur, hem de muhalefeti gençlerin eliyle linç ettirerek itibarsızlaştırma operasyonunu bedavaya getirmiş olur.
Bu sahte tatmin ve bedel ödemekten kaçış hali, gençliğin siyasi karakterini geri dönülemez bir şekilde yozlaştırır. Bir toplumda cesaret, bedel ödemeyi göze alarak haksızlığa karşı çıkmakla gelişir. Bedel ödemenin olmadığı bir siyasi iklimde, sadece konformizm ve kabadayılık gelişir. Bugünün dijital kabilelerinde gördüğümüz şey bir siyasi duruş değil, zayıfa karşı gösterilen acımasız bir kabadayılıktır. Hakiki bir milliyetçi, inandığı değerler ayaklar altına alındığında, bunu kimin yaptığına bakmaksızın isyan eden kişidir. Devleti yönetenler o değerleri çiğnediğinde “vardır bir bildikleri” deyip susan, ama muhalif bir genç o değerleri eleştirdiğinde onu “hain” ilan edip linç eden bir zihniyet, milliyetçi değil, sadece otorite aşığıdır (authoritarian follower). Onların tapındığı şey vatan, millet veya bayrak değil; doğrudan doğruya gücün kendisi, o copu, o hapishaneyi ve o devasa bütçeyi elinde tutan gücün soyut imgesidir. İktidar değişimleri yaşandığında, gücün el değiştirdiğini gördüklerinde, bu kitlenin anında yeni güç sahibine biat edeceğini ve düne kadar savundukları o “kutsal” dogmaları bir saniyede terk edeceklerini öngörmek için kahin olmaya gerek yoktur. Çünkü onların ideolojisi bir inanç sistemi değil, güçlünün yanında yer alarak kendini güvende hissetme stratejisidir.
Seçici öfkenin bir diğer yıkıcı sonucu ise, toplumdaki adalet duygusunun ve orantılılık ilkesinin tamamen buharlaşmasıdır. Bir suçun veya hatanın cezası, onun toplumda yarattığı tahribatla orantılı olmalıdır. Türkiye’de Merkez Bankası’nın rezervlerini eriten, yüz binlerce insanın yoksulluk sınırının altına düşmesine sebep olan liyakatsiz bürokratlara veya siyasilere yöneltilmeyen öfke; muhalif bir sanatçının sahnede giydiği kıyafete veya söylediği bir söze yöneltildiğinde, o toplumda adalet terazisi kırılmış demektir. Bir depremde imar afları yüzünden yıkılan binalara imza atan yetkililer sosyal medyada linç edilmezken, o yetkililere tek bir kötü söz söylemekten korkan kitleler, deprem bölgesine yardım götüren ancak siyasi görüşü muhalif olan sivil toplum kuruluşlarını “devleti aciz gösteriyorlar” diyerek hedef tahtasına oturtmuşlardır. Bu, akıl tutulmasının da ötesinde, ahlaki bir intihardır. Muktedirin devasa, kanlı ve ölümcül hatalarını görmezden gelip, muhalefetin veya sivil toplumun iyi niyetli ama belki de eksik çabalarını “vatana ihanet” gibi köpürtmek, o toplumun kendi celladına duyduğu hastalıklı aşkın en net göstergesidir.
Bu ikiyüzlülüğün rasyonalize edilmesinde “Ben devletimi yıpratmam” argümanı sıkça kullanılır. “Evet, iktidar Öcalan’ı meclise çağırarak veya ekonomiyi batırarak hata yapıyor olabilir ama ben şimdi onlara saldırırsam devlet yıpranır, dış güçlerin ekmeğine yağ sürülür” savunması, kitlelerin kendi zihinsel köleliklerine diktikleri en parlak kılıftır. Oysa devleti yıpratan şey, vatandaşın iktidara hesap sorması değil; iktidarın hesap sorulamaz hale gelmesi, kurumların çürümesi ve yasaların kişiye göre esnetilmesidir. Devleti asıl koruyan şey, yanlış yapan muktedire “dur” diyebilen, anayasal haklarını kullanan ve bedel ödemeyi göze alan bilinçli vatandaşların varlığıdır. Ancak bu kitle, devleti korumak ile iktidarı korumak arasındaki o hayati ayrımı tamamen yitirmiştir. İktidarın her politikasını “devlet bekası” olarak kodlayan bu zihniyet, aslında devleti bir parti aparatına indirgeyen iktidarın en büyük suç ortağıdır. Onların “devleti yıpratmamak” adına sustukları her an, devletin kurumsal hafızası, liyakat sistemi ve hukuki bağımsızlığı biraz daha yıpranmakta, biraz daha yok olmaktadır.
Bu noktada, gücün olmadığı alanlara saldırarak yaşanan sahte tatmin duygusunun, gençliğin siyasi enerjisini nasıl sönümlendirdiğini de iyi analiz etmek gerekir. İnsan doğası gereği bir başarı hissine, bir etki (impact) yaratma duygusuna ihtiyaç duyar. İktidarı değiştiremeyeceğini, ekonomiyi düzeltemeyeceğini, yozlaşmış sistemi yıkamayacağını hisseden gençlik; bu devasa başarısızlık hissini kompanse etmek için küçük, kazanılabilir savaşlar icat eder. Sosyal medyada bir muhalif aktörü linç edip ona geri adım attırdıklarında, bir konseri iptal ettirdiklerinde veya bir sivil toplum kuruluşunu kapattırdıklarında; “Bakın, bir şeyler başardık, gücümüz var” hissine kapılırlar. Bu, tam bir plasebo etkisidir. Hastanın asıl kanser hücresi (sistemik çürüme) vücudunu sarmaya devam ederken, o sadece derisindeki küçük bir sivilceyi patlatarak tedavi olduğunu, savaşı kazandığını sanmaktadır. İktidar, bu gençlerin o küçük sivilceleri patlatmasına bilerek izin verir, hatta o sivilceleri bizzat kendi medyasıyla işaret eder. Çünkü gençlik bu sahte savaşlarla, bu küçük “iptal kültürü” (cancel culture) zaferleriyle meşgul oldukça, kanser hücresine dönüp bakmayacak, o büyük ameliyatı (sistem değişikliğini) talep edecek enerjiyi kendisinde bulamayacaktır. Bu bağlamda, seçici öfke, sadece bir korkaklık belirtisi değil, aynı zamanda sistemin kendi devamlılığını sağlamak için ürettiği kusursuz bir oyalama taktiğidir.
Öte yandan, muhalefetin bu kitle karşısındaki çaresizliği ve onların bu şımarık, ikiyüzlü saldırılarına karşı sürekli defansif bir tutum sergilemesi de bu sahte tatmin duygusunu besleyen bir faktördür. Muhalefet partileri, genellikle bu dijital kabilelerin çıkardığı gürültüyü toplumun genel kanaati zannederek paniğe kapılırlar. Bir pop şarkıcısı hedef gösterildiğinde veya bir politikaları “yeterince milliyetçi değil” diye eleştirildiğinde, o genç kitleye “Siz önce gidin iktidarın Öcalan açılımına ses çıkarın, sizin riyakarlığınızla uğraşamam” diyerek dik durmak yerine; genellikle geri adım atar, o konseri iptal eder veya söylemini o kitlenin onaylayacağı şekilde milliyetçileştirmeye çalışır. Bu teslimiyet, kitledeki o sahte güç zehirlenmesini zirveye taşır. “Biz muhalefeti terbiye ediyoruz, biz kırmızı çizgileri belirliyoruz” kibrine kapılırlar. Oysa muhalefetin o geri adımı atmasının sebebi onların gücü değil, siyasetçilerin dijital linçlerden duyduğu irrasyonel korkudur. Muhalefet, bu kitleye taviz verdikçe, onların ikiyüzlülüğünü yüzlerine vurmadıkça, bu kitle daha da şımarır, daha da saldırganlaşır ve asıl muktedire (iktidara) asla yöneltemediği o zehirli oklarını sürekli olarak muhalefetin üzerinde dener. Bir nevi, evde babasından dayak yiyip sesini çıkaramayan çocuğun, sokağa çıkıp kedileri tekmeleyerek içindeki öfkeyi atması gibidir bu durum. Muhalefet, o tekmelenen kedi rolünü oynamayı kabul ettikçe, o çocuğun asıl sorunuyla (zalim babasıyla) yüzleşmesini engellemiş olur.
Rasyonalize edilmiş ikiyüzlülüğün tarihsel sonuçları her zaman yıkıcı olmuştur. Bir toplumda, adaletsizliğe, yanlışa ve ihanete karşı gösterilen tepki; eylemin kendisine değil de eylemi kimin yaptığına göre değişiyorsa, o toplumda ahlaki pusula paramparça olmuş demektir. İktidarın Öcalan’ı meclise çağırma ihtimali karşısında susan, ancak muhalefetin en ufak bir nefes alışını “ihanet” olarak damgalayan bu kitle; aslında kendi elleriyle, içinde yaşayacakları hiçbir hukuk kuralının, hiçbir ahlaki ilkenin ve hiçbir güvenli limanın kalmadığı karanlık bir orman inşa etmektedir. Güçlü olanın her şeyi yapmaya hakkı olduğu, zayıf olanın ise en ufak bir hatasında linç edildiği bu orman kanununu, bizzat bu gençler kendi klavyeleriyle yasalaştırmaktadırlar. Kendilerini vatanın en uyanık bekçileri sanırken, vatanı, gücün önünde eğilen, sadece dişinin geçtiğine saldıran ve ilkelerini duruma göre esneten ahlaksız bir çeteler savaşına çevirmektedirler. Ve işin en acı tarafı, tarih yazıldığında, bu sessizlikleri ve bu histerik saldırıları asla unutulmayacaktır. İktidarın o devasa hataları, o cüretkar hamleleri tarih kitaplarında yerini alırken; o dönemin sözde “en sert, en milliyetçi, en tavizsiz” gençliğinin o anlarda nasıl başını kuma gömdüğü, nasıl “devlet aklı” masallarına sığınarak yutkunduğu da aynı sayfalarda utanç verici bir dipnot olarak kalacaktır. Onlar, muktedire karşı susmanın bedelini, gücün olmadığı alanlara saldırarak, sahte zaferler ve iptal edilmiş konserlerle unutturmaya çalışsalar da; hakikatin aynası, onların yüzündeki o rasyonalize edilmiş ikiyüzlülüğü, o derin korkaklığı ve o sahte vatanseverliği tüm çıplaklığıyla yansıtmaya devam edecektir. Bu seçici öfke, bir neslin sistemin bekçisine dönüşürken kendi vicdanını nasıl susturduğunun ve güce tapınmayı nasıl bir erdem gibi pazarladığının en karanlık, en hastalıklı ve en unutulmaz psikolojik portresidir.
BÖLÜM 9: YIKILMAK ÜZERE OLAN KÖPRÜNÜN MİMARLARI
Bir toplumun tarihsel kaderini belirleyen en kritik anlar, o toplumun üzerinde yükseldiği siyasi ve kurumsal yapıların çöküş emareleri göstermeye başladığı kriz dönemleridir. Siyaset felsefesi ve tarih sosyolojisi bize, miadını doldurmuş, işlevini yitirmiş ve artık kendi vatandaşını taşıyamaz hale gelmiş rejimlerin, tıpkı fiziksel yasaların emrettiği gibi eninde sonunda kendi ağırlıkları altında ezilerek yıkılmaya mahkum olduklarını öğretir. Bu kaçınılmaz yıkım süreci, bir ülkenin yeniden inşa edilebilmesi, yeni bir toplumsal sözleşmenin yazılabilmesi ve çürümüş olanın yerini taze, dinamik bir yapının alabilmesi için doğanın ve tarihin zorunlu kıldığı bir tasfiyedir. Türkiye’nin yirmi yılı aşkın süredir içinden geçtiği siyasi serüveni, ekonomik talanı, kurumsal erozyonu ve liyakatin tamamen yok edilişini somutlaştırmak için devasa, ancak artık çürümüş, kolonları çatlamış, demirleri paslanmış ve her rüzgarda korkunç çatırtılar çıkararak sallanan bir köprü metaforunu kullanmak, meselenin vahametini anlamak açısından son derece aydınlatıcı olacaktır. Bu köprü, sadece bir iktidarı veya bir hükümeti temsil etmez; bu köprü, devleti kendi parti aygıtına dönüştürmüş, hukuku kendi bekası için askıya almış, ülkenin ekonomik kaynaklarını dar bir rantiyer sınıfa peşkeş çekmiş ve toplumun geleceğini ipotek altına almış o devasa müesses nizamın (statükonun) ta kendisidir. Normal şartlar altında, bu köprünün üzerinden geçmeye çalışan, her adımda o çürük tahtaların kırılmasıyla uçuruma düşme tehlikesi yaşayan ve bu yapının artık güvenli bir yolculuk sunmadığını bizzat kendi hayatındaki yoksullaşma, adaletsizlik ve geleceksizlik ile tecrübe eden kitlelerin, bu köprüyü terk etmesi, onun yıkılmasına izin vermesi ve yeni bir köprünün inşası için kolları sıvaması beklenir. Tarih boyunca gençlik, her zaman o köhnemiş köprüleri yıkan, statükonun o paslı kolonlarına dinamit yerleştiren ve değişimin öncülüğünü yapan o yıkıcı ama bir o kadar da yaratıcı güç olmuştur. Ancak bugün Türkiye’de, dijital çağın o karmaşık psikolojik labirentlerinde kaybolmuş, kendisini muhalif, sistem karşıtı ve milliyetçi olarak tanımlayan yeni nesil gençliğin bu çürüyen köprü karşısında sergilediği tutum, siyaset biliminin ve kitle psikolojisinin tüm ezberlerini bozan, akıl almaz bir ontolojik trajedi barındırmaktadır. Onlar köprüyü yıkmıyorlar, yeni bir köprü inşa edenlere katılmıyorlar; tam aksine, köprü her çatırdadığında, iktidar her tökezlediğinde, rejim kendi yarattığı krizlerin altında ezilme tehlikesi yaşadığında, koşarak o çürük kolonların altına giriyor ve otonom bir refleksle, kendi omuzlarını o yıkılmakta olan köprünün altına birer sağlam payanda olarak yerleştiriyorlar. Bunu yaparken de köprüyü çok sevdiklerini, o köprünün mimarlarına hayran olduklarını falan söylemiyorlar; aksine, dudaklarında köprüye ve onun mimarlarına yönelik en ağır eleştiriler, en küçümseyici ifadeler ve en radikal “sistem karşıtı” sloganlar yankılanıyor. Söyledikleri ile yaptıkları arasındaki bu devasa, şizofrenik yarılma, muktedirin hayatta kalmasını sağlayan o gizli ve karanlık can suyunun ta kendisidir.
Bu akıl tutulmasını ve gönüllü payandalık halini anlamlandırmak için, o köprünün altına omuz veren kitlelerin psikolojisine, kendi kendilerine anlattıkları o rasyonalizasyon masallarına çok yakından bakmak zorundayız. Bu gençler, köprünün paslı demirlerini omuzlarında taşırken, etraftan onlara şaşkınlıkla bakanlara şöyle bir savunma mekanizması geliştirirler: “Biz bu köprüyü sevmiyoruz, bu köprüyü yapanların ne kadar yozlaşmış olduğunu da biliyoruz, ancak köprünün yıkılmasına izin verirsek yerine yenisini yapacak olan mühendislerin de hataları var. Onların çizdikleri projede de yanlışlar bulduk, onların geçmişte kullandıkları malzemeler de kusurluydu. Biz sadece iki tarafın da hatalarını söylüyoruz, biz sadece yanlış konan taşları düzeltiyoruz, biz tarafsızız ve objektifiz.” Bu savunma, dışarıdan bakıldığında entelektüel bir derinlik, her iki tarafa da eşit mesafede duran bir bilgelik ve tavizsiz bir analitik duruş gibi pazarlanır. Oysa gerçek dünyada, siyasetin o acımasız ve net matematiğinde, yıkılmak üzere olan bir köprünün altında durup “ben aslında iki köprüyü de eleştiriyorum” diyerek o enkazı omuzlamak, tarafsızlık değil, doğrudan doğruya mevcut statükonun en militan, en fanatik ve en işlevsel koruyucusu olmaktır. Çünkü bir yapı yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında, onun yıkılmasını engelleyen her eylem, niyetten bağımsız olarak o yapıyı tahkim eder. İktidarın yirmi yılda inşa ettiği bu rant ve baskı köprüsü, bizzat iktidarın kendi seçmenleri tarafından bile sorgulanmaya başlandığı, ekonomik krizin kolonları çürüttüğü anlarda; eğer muhalif bir gençlik kütlesi çıkıp da “Evet, bu köprü çürük ama alternatif köprüyü yapacak olanlar da bizim ideolojik saflık testimizden geçemedi, onların mühendisleri de yeterince milliyetçi değil, onların kullandığı harç da bizim hoşumuza gitmedi” diyerek alternatifin inşasını sabote ediyor ve zımnen eski köprünün ayakta kalmasını sağlıyorsa, o kitle artık muhalif değil, müesses nizamın gizli sigortasıdır. Onların o çok övündükleri “objektiflik” ve “iki tarafın da hatalarını söyleme” tavrı, aslında mutlak kötülük ile o kötülüğü bitirmeye çalışan kusurlu iyilik arasında kurulan ahlaksız bir eşitlik illüzyonudur. Bu illüzyon, güçlünün, zalimin ve talancının işine yarar; çünkü güçlünün devam edebilmesi için herkesin kendisi kadar kirli, kendisi kadar umutsuz ve kendisi kadar işe yaramaz olduğuna kitleleri ikna etmesi gerekir. Bu gençler, iktidarın yaymaya çalıştığı o “alternatif yok” ve “herkes aynı” propagandasını, iktidarın kendi yandaş medyasından çok daha etkili, çok daha inandırıcı ve çok daha sinsi bir şekilde, muhalif bir dilin içine ambalajlayarak kendi akranlarına enjekte ederler.
Bu kitle psikolojisinin derinliklerinde yatan en temel marazlardan biri, kendi eylemsizliğini, kendi korkaklığını ve elini taşın altına koyma konusundaki o derin isteksizliğini, sahte bir “ilkeler” ve “değerler” söylemiyle maskeleme çabasıdır. Bir önceki bölümlerde de sıkça vurguladığımız gibi, gerçek bir değişimi savunmak, yeni bir siyasi yapının inşasına tuğla taşımak, risk almayı, yanılmayı, hatalı çıkma ihtimalini göze almayı ve en önemlisi mükemmel olmayan bir dünyada pragmatik uzlaşmalar yapabilmeyi gerektirir. Siyaset, cennetten inmiş kusursuz meleklerin icra ettiği bir ayin değil; zaafları, tarihsel bagajları ve hataları olan insanların, daha büyük bir felaketi önlemek için asgari müştereklerde buluşma sanatıdır. Ancak dijital yankı odalarında yetişen bu neo-milliyetçi kitle, siyaseti bir uzlaşma sanatı olarak değil, kendi kişisel egolarını, kendi “saflık” takıntılarını tatmin edecekleri steril bir laboratuvar olarak görürler. Köprünün yıkılıp yerine yenisinin yapılması için alternatif mühendislere destek vermeleri gerektiğinde, o mühendislerin en ufak bir söylem hatasını, geçmişteki bir siyasi manevrasını veya ideolojik yelpazenin farklı bir kesimiyle kurduğu diyalogu bahane ederek, anında desteği geri çekerler. “Ben sadece taşları düzeltiyorum” argümanı, bu noktada kendi müttefiklerini taşlamak, alternatif köprünün inşaat alanına sabotaj düzenlemek ve inşaatı durdurmak için kullanılan felsefi bir kılıftır. Onlar taşları düzeltmezler; onlar, o taşları alıp yeni bir yol yapmaya çalışanların kafasına fırlatırlar. Eleştiri adı altında yürüttükleri o yıkıcı, yok edici ve son derece toksik söylem, iktidarın devasa anayasal ihlallerini sıradanlaştırırken, muhalefetin en ufak bir stratejik hamlesini vatana ihanet boyutuna taşır. Bu orantısızlık, bu şaşı bakış açısı, “iki tarafın da hatalarını söylüyorum” cümlesinin arkasındaki o devasa ikiyüzlülüğü ele verir. Çünkü terazinin bir kefesinde ülkenin hazinesinin boşaltılması, doğasının katledilmesi, kurumlarının çökertilmesi ve milyonların yoksulluğa mahkum edilmesi varken; diğer kefesinde bir muhalefet liderinin yanlış kurduğu bir cümle, bir belediyenin hatalı bir afişi veya bir konserdeki gereksiz bir demeç vardır. Bu iki kefeyi eşitlemek, sadece matematiksel bir körlük değil, aynı zamanda statükoya ruhunu satmaktır. Bu eşitlemeyi yapan zihin, aslında iktidarın o devasa günahlarını tolere edilebilir, alışılabilir ve kanıksanabilir bir noktaya indirgerken; muhalefetin kusurlarını affedilmez ve telafi edilemez bir boyuta yükseltmektedir. İktidarın istediği de tam olarak budur.
Bu gönüllü ama bir o kadar da bilinçsiz militanlığın doğasını incelemek, modern kitle psikolojisinin ve ideolojik aygıtların nasıl çalıştığını anlamak açısından hayati bir önem taşır. Klasik diktatörlüklerde veya totaliter rejimlerde sistem, kendi bekasını sağlamak için devasa bir maaşlı orduya, polis gücüne, sansür kurullarına ve muhbir ağlarına ihtiyaç duyar. İnsanlar, sistemin bekçiliğini korkudan, baskıdan veya maddi çıkardan dolayı yaparlar. Ancak Türkiye’nin içinden geçtiği bu post-modern otoriterleşme evresinde, sistem o kadar zekice ve o kadar sofistike bir hegemonya inşa etmiştir ki, kendi bekçiliğini yapacak olan kitleleri maaşa bağlamasına, onlara emir vermesine veya onları zorlamasına hiç gerek kalmamıştır. Sistem, kendi varlığına en büyük tehdit olması gereken muhalif gençliği, zihinsel bir manipülasyonla, ücretsiz, gönüllü ve kendini “sistem karşıtı” zanneden birer militana dönüştürmüştür. Bu, ideolojik tahakkümün ulaştığı en zirve noktadır: Kölenin, kendi zincirlerini bir mücevher gibi parlatması ve o zincirleri kesmeye gelenleri “siz benim saflığımı bozuyorsunuz” diyerek düşman ilan etmesidir. Bu gençler, günün yirmi dört saati sosyal medyada muhalefeti denetleyen, muhalif aktörlerin açıklarını arayan, farklı sesleri susturan ve en ufak bir değişim umudunu “dış güçlerin oyunu” veya “terörle işbirliği” diyerek boğan birer sanal zabıta gibi çalışırlar. Bunu yaparken iktidardan bir talimat almazlar, bir ödeme beklemezler; onların tek motivasyonu, kendi dijital kabilelerindeki akranlarından alacakları alkışlar, beğeniler ve o kof “ben en tavizsiz vatanseverim” egosunun okşanmasıdır. Sisteme karşı olduklarını zannederken, aslında sistemin en karanlık, en kirli ve en savunulmaz işlerini, yani alternatif bir geleceğin inşasını engelleme işini bedavaya üstlenmişlerdir.
Şahsen bu durumu izlerken, sadece siyasi bir tıkanıklığa değil, aynı zamanda korkunç bir zihinsel tutulmaya şahitlik ettiğimi derinden hissediyorum. Kendilerini “en uyanık” olarak tanımlayan bu kitlelerin, aslında gözleri tamamen bağlı bir şekilde iktidarın değirmenine su taşıdıklarını görememeleri, sosyolojik bir körleşmedir. Bu bilinçsiz militanlık, sistemin onlara sunduğu o sahte “vatan tehlikede” panikleriyle, o kurgulanmış “beka” krizleriyle ve o sürekli yenilenen kimlik savaşlarıyla beslenir. İktidar, köprünün ayakları çürürken ve çöküş yaklaşırken, köprünün üzerindeki insanlara “Aşağıdaki nehrin suyu çok bulanık, alternatif köprüyü yapacak olanların niyetleri bozuk, o yüzden sallansa da, yıkılsa da bu köprüden ayrılmayın” mesajını verir. İktidarın yandaş medyası bu mesajı kendi klasik, kaba ve artık inandırıcılığını yitirmiş üslubuyla verirken; bu gönüllü militanlar aynı mesajı çok daha modern bir dille, internet jargonuyla, alaycı capslerle ve neo-milliyetçi bir sosla kendi jenerasyonlarına pazarlarlar. Bir lise veya üniversite öğrencisi, iktidarın kanalını izlediğinde o propagandaya inanmaz, ona direnç gösterir; ancak aynı propagandayı YouTube’da takip ettiği, çok “cool” bulduğu, muhalif görünümlü, maskeli bir fenomenin ağzından duyduğunda, o zehri tereddütsüz bir şekilde yutar. İşte o an, genç adam, köprüyü yıkan bir devrimci olmaktan çıkıp, o köprünün paslı ayaklarına sarılan bir muhafıza dönüşür. “Sisteme muhalifim ama bu muhalefete de oy verilmez”, “Devletimi eleştirmem, sadece eksiklerini söylerim”, “İki tarafın da trolleri aynı” gibi cümleler, o zehrin zihinde nasıl bir uyuşma yarattığının dışavurumlarıdır. Bu cümlelerin her biri, iktidarın hanesine yazılmış birer sigorta poliçesidir.
Bu köprü metaforunu biraz daha detaylandırdığımızda, manzaranın vahameti daha da belirginleşir. Bir köprü, toplumu bir kıyıdan alıp diğer kıyıya, yani bir krizden alıp refaha ve güvenliğe taşıması gereken bir yapıdır. Ancak mevcut statüko köprüsü, toplumu refaha değil, felakete götüren bir çıkmaz sokaktır. Bu köprünün üzerinde milyonlarca genç, işsizlikle, enflasyonla, geleceksizlikle, liyakatsizliğin yarattığı umutsuzlukla ve derin bir anksiyete ile yürümeye çalışmaktadır. Köprü sallandıkça gençler köprüden düşmekte, yani hayattan kopmakta, yurt dışına kaçmakta veya ruhsal olarak çökmektedir. İktidar, bu köprünün mimarı olarak, köprünün onarılmasına veya yeni bir köprünün inşasına izin vermez; çünkü onun tek derdi, köprüden geçiş ücretini toplamaya devam etmektir. İşte bu noktada, o yıkılmak üzere olan köprünün mimarları sadece onu yirmi yıl önce inşa edenler değil, aynı zamanda bugün onun yıkılmasını engelleyen, ona omuz veren, alternatif yolların açılmasını sabote eden bu yeni nesil payandalardır. Onlar, bu çöküşün doğrudan mağdurları olmalarına rağmen, kendi katillerine aşık olmuş birer rehine gibi davranırlar. Stockholm Sendromu’nun toplumsal bir ölçekte, dijital bir formata uyarlanmış halidir bu. İktidarın yarattığı o boğucu atmosferde nefes alamadıkları halde, o atmosferin dışında bir hayat tahayyül edemez hale gelmişlerdir. Onlara göre, dışarısı, yani alternatif siyasi seçeneklerin sunduğu o belirsiz alan, mevcut iktidarın zulmünden çok daha korkutucudur. Bu korku, iktidar tarafından bilinçli olarak pompalanmış, “Biz gidersek devlet yıkılır, vatan bölünür” söylemiyle zihinlere kazınmıştır. Gençliğin o sözde muhalif, isyankar ve tavizsiz maskesinin altında, aslında o statükonun yaratmış olduğu bu derin paranoyalara tamamen teslim olmuş, titreyen, ürkek ve değişime kapalı bir zihin yatmaktadır. Bu yüzden köprünün altına omuz verirler; çünkü köprü yıkılırsa altında kalmaktan korkarlar. Oysa köprüyü kendileri yıkıp yenisini yapsalar, altında kalmayacaklardır. Ancak bunun için inisiyatif almak, örgütlenmek, birleşmek ve farklı olanla yan yana gelmek gerekir. Bu ise, o saflık testlerinden geçemeyen, sadece klavye başında küfretmeyi bilen o atomize olmuş kitle için imkansız bir görevdir.
“Sadece taşları düzeltiyoruz” yalanı, bu korkaklığı gizleyen en şık entelektüel peçedir. Eleştirel düşünce, bir konunun tüm yönlerini görmek, eksiklerini tespit etmek ve daha iyisini talep etmek anlamına gelir. Ancak eleştirel düşünce, asla içinde bulunulan somut tarihsel ve siyasal bağlamdan kopuk, vakumlanmış bir laboratuvar ortamında yapılmaz. Eğer ülkeniz fiili olarak bir yangın yeriyse, anayasa rafa kaldırılmışsa, kurumlar işlemez hale gelmişse ve karşınızda tüm bunları yapan devasa bir iktidar aygıtı duruyorsa; sizin eleştirel oklarınızın yüzde doksan dokuzu bu iktidar aygıtına, geri kalan yüzde biri ise o aygıtla mücadele eden muhalefete yönelmelidir. Orantısallık, ahlakın ve vicdanın temelidir. Ancak bu “taşları düzelten” gençlik, tüm o dijital silahlarını, mermilerini ve enerjilerini, sanki ülkedeki tek sorun muhalefetin yetersizlikleriymiş gibi, sanki iktidar zaten normal ve dokunulmaz bir doğa olayıymış gibi tamamen muhalefete yöneltirler. İktidarın yaptığı hukuksuzlukları artık kanıksamış, “onlar zaten böyle” diyerek kabullenmişlerdir. Bu kabulleniş, teslimiyetin en acı formudur. İktidarı değiştiremeyeceklerine dair o derin ve gizli inançsızlıkları, onları iktidarı eleştirmekten alıkoyar. Bunun yerine, “nasıl olsa dövebilirim” diye düşündükleri, “nasıl olsa bana karşılık veremezler” dedikleri muhaliflere saldırarak ego tatmini yaşarlar. “Bakın, muhalefetin de hatalarını acımasızca söylüyorum, demek ki ben kimseden korkmuyorum” diyerek aslında en büyük korkularını (muktedirden duydukları korkuyu) perdelemeye çalışırlar. İktidarın köprüsündeki devasa oyukları görmezden gelip, muhalefetin çizdiği projedeki milimetrik bir çizgi hatasını büyüterek kitlelere sunmak, taş düzeltmek değil, o enkazın altında kalacak olan milyonlarca insanın gözüne kül üflemektir.
Sistemin ücretsiz bekçisi olma durumu, iktidarın medya ve propaganda stratejisiyle de mükemmel bir uyum içindedir. İktidar medyası, toplumun belli bir kesiminde (özellikle seküler, milliyetçi ve kentli gençlikte) inandırıcılığını tamamen yitirdiğini bildiği için, kendi mesajlarını doğrudan vermek yerine bu gönüllü bekçileri kullanır. İktidar, bir muhalif aktörü itibarsızlaştırmak istediğinde kendi gazetelerine manşet attırmaz; bunun yerine, o aktörün geçmişinden bir videoyu, tartışmalı bir sözünü sosyal medyaya sızdırır. Ardından, kendini muhalif zanneden bu gençlik grupları, o oltaya anında atlar ve o aktörü günlerce linç eder. İktidar, kendi ellerini kirletmeden, kendi medyasını kullanmadan, bizzat muhalif gençliğin elleriyle muhalefeti tasfiye etmiş olur. Bu kitle, “Biz iktidarın oyununa gelmeyiz” diye böbürlenirken, aslında iktidarın o devasa satranç tahtasında en kolay feda edilen, en öngörülebilir hamleleri yapan ve en sadık şekilde kurallara uyan piyonları olduklarının farkında bile değillerdir. Sisteme karşı olduklarını düşünmeleri, sistemin onlara verdiği en büyük uyuşturucudur. Bir kölenin, köle olduğunu bilmesi isyan etmesi için bir başlangıçtır; ancak kölenin kendini efendisini denetleyen bağımsız bir denetçi sanması, onun o prangalardan asla kurtulamayacağının garantisidir. Türkiye’de yeni nesil milliyetçi gençliğin trajedisi, bileklerindeki o görünmez dijital prangaları, birer bağımsızlık bilekliği zannederek havaya kaldırmalarındadır. Onlar havaya kaldırdıkları o prangalarla, sadece mevcut düzenin devamlılığını alkışlayan bir koro oluştururlar.
Gönüllü militanlık, aynı zamanda siyasi sorumluluğun tamamen reddedilmesi anlamına da gelir. Bir siyasi yapının yıkılması ve yerine yenisinin kurulması, zorluklarla, başarısızlıklarla ve bedel ödemelerle dolu bir yoldur. Ancak yıkılmakta olan köprünün altına omuz veren bu kitle, “Ben hiçbir şeye karışmıyorum, ben sadece yanlışları söylüyorum, temiz kalıyorum” diyerek, ülkenin kaderinden doğan tüm sorumluluklardan kaçar. Onlar için siyaset, bir televizyon dizisi izlemek, bir futbol maçı yorumlamak veya bir bilgisayar oyunu oynamak kadar dışsal bir olaydır. Oysa o köprünün üzerinde kendi hayatları, kendi gelecekleri ve kendi umutları vardır. Köprü çöktüğünde “ben zaten uyarmıştım, iki taraf da kötü demiştim” diyerek haklı çıkmanın, o enkazın altında nefessiz kalırken onlara hiçbir fayda sağlamayacağını hesap edemezler. İdeolojik kibrin ve dijital narsisizmin yarattığı bu miyopluk, onların gerçek dünyanın fiziksel, ekonomik ve sosyolojik yasalarını okumalarını engeller. Bir sistem çöküyorsa, o sistemi değiştirebilecek tek güç, o sisteme alternatif olan, eksikleri ve kusurları olsa da yeni bir vizyon sunan yapıların desteklenmesi, o yapıların içine girilip düzeltilmesi ve o yapıların iktidara taşınmasıdır. Siyasetin başka bir denklemi, sihirli bir değneği veya gökten inecek kusursuz bir kurtarıcısı yoktur. Ancak bu gençler, o kusursuz kurtarıcıyı (ki o kurtarıcı genellikle kendi egolarının bir yansımasıdır) bekleyerek hayatlarını heba ederler. Ve beklerken, o çürük köprünün, o yozlaşmış iktidarın her geçen gün biraz daha güçlenmesine, biraz daha kurumları ele geçirmesine ve ülkenin nefes borularını biraz daha sıkmasına sadece seyirci kalmakla yetinmezler, aynı zamanda o sürece itiraz edenlerin de sesini kısarak iktidara paha biçilemez bir hizmet sunarlar.
Yıkılmak üzere olan köprünün mimarları, o köprüyü inşa eden rantiyeciler, yozlaşmış bürokratlar veya otoriter politikacılar kadar, o köprünün yıkılmasını engelleyen, o köprünün karşısına yeni bir köprü yapılmasını kendi sözde “saflık” ve “milliyetçilik” testleriyle sabote eden bu genç kitlelerdir. Bir yapı, sadece onu var edenlerin gücüyle değil, onu yıkması gerekenlerin eylemsizliği, kafa karışıklığı ve gönüllü teslimiyetiyle ayakta kalır. Tarihin vicdansız yargısı, bir önceki bölümlerde değindiğimiz gibi, onların o içsel “biz çok vatanseveriz” çırpınışlarını değil, ortaya çıkan bu somut, nesnel ve acımasız sonucu kaydedecektir. Gelecek nesiller o yıkıntılara baktıklarında, “Bu ülke nasıl oldu da bu kadar uzun süre bu karanlığın, bu ekonomik talanın ve bu kurumsal çöküşün içinde kaldı?” diye sorduklarında; verilecek cevap sadece “İktidar çok güçlüydü” olmayacaktır. Asıl cevap, “İktidarı devirmesi gereken enerji, iktidarın kendi yarattığı suni gündemlerle, sahte kimlik savaşlarıyla ve ‘iki taraf da aynı’ yanılsamasıyla kendi kendini yedi bitirdi; sistemi yıkması beklenen gençler, o sistemin en sadık, en öfkeli ve en gönüllü bekçileri oldular” şeklinde olacaktır. Bu, siyasal bilinçsizliğin, dijital yönlendirmelerin ve korkaklığın rasyonalize edilmesinin yazdığı, bir ülkenin geleceğinin nasıl kendi evlatları tarafından, üstelik de onu kurtarma hezeyanları içinde uçuruma itildiğinin destansı ama bir o kadar da utanç verici hikayesidir. Köprü eninde sonunda yıkılacaktır, zira hiçbir yapı tarihin ve fiziğin yasalarına sonsuza dek direnemez; ancak o köprünün altında ezilenler, o köprüyü yıkanlar değil, o son ana kadar “biz sadece taşları düzeltiyoruz” yalanıyla o paslı kolonlara sarılan, kendi çaresizliklerine aşık olmuş o trajik mimarlar olacaktır. Onların mirası, değiştirmedikleri bir dünyanın enkazından, savunmadıkları bir alternatifin yokluğundan ve korudukları bir statükonun karanlığından başka bir şey olmayacaktır. Ve bu, gönüllü militanlığın tarihe bıraktığı en acı derstir.
BÖLÜM 10: SONUÇ: TARİH KİTAPLARINA DÜŞECEK O NOT
Zaman, insan eylemlerinin üzerini örten o yoğun sis tabakasını dağıtan, niyetlerin saflığı ile sonuçların acımasızlığı arasındaki o devasa uçurumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren yegane ve en mutlak otoritedir. İnsanlık tarihi, çağlar boyunca kendi çağının fırtınaları içinde savrulan, kendi kurguladığı kahramanlık mitlerine körü körüne inanan ve attığı her adımda dünyayı kurtardığını sanırken aslında kendi felaketini inşa eden sayısız kitleyi, sayısız ideolojik sapmayı ve sayısız trajediyi soğukkanlılıkla kaydetmiştir. Tarih, hiçbir bireyin, hiçbir siyasi grubun veya hiçbir neslin kendisi hakkında yazdığı o coşkulu, narsisistik ve romantik günlükleri referans almaz. Tarihin terazisi, kalplerdeki vatan sevgisini, gece yarıları ekran başında hissedilen o kutsal öfkeyi, dijital platformlarda atılan o heyecanlı naraları veya “biz herkesin göremediğini görüyoruz” kibrini tartmaz. Tarihin terazisi, yalnızca güç dengelerindeki somut değişimleri, kurumsal yapıların nasıl çöktüğünü veya ayakta kaldığını, toplumların hangi eylemler neticesinde karanlığa sürüklendiğini veya aydınlığa çıktığını ölçer. Bu bağlamda tarih, daha önceki analizlerimizde de altını çizdiğimiz üzere, niyet okuyan şefkatli bir bilge değil; yalnızca verileri, sonuçları ve enkazları kayda geçiren son derece vicdansız, soğuk ve tavizsiz bir yargıçtır. Bu yargıcın kalemi, 2020’lerin Türkiye’sinde yaşanan o büyük siyasi, ekonomik ve sosyolojik buhranın ortasında, kendisini “kurtarıcı” olarak konumlandıran, ancak pratik eylemleriyle statükonun en muazzam can simidine dönüşen yeni nesil dijital milliyetçi gençliği yazarken, merhamet göstermeyecektir. Çünkü bu nesil, bilerek veya bilmeyerek, kendi çağının en büyük yanılsamasına imza atmış, ülkenin kaderini belirleyecek olan o muazzam enerjiyi, yıkılmakta olan bir iktidarın ömrünü uzatmak uğruna, sahte düşmanların ve sanal krizlerin dipsiz kuyularında heba etmiştir.
Bu neslin tarihe bırakacağı en büyük trajedi, bir zamanlar büyük bir coşkuyla inandıkları, kendilerini etrafında var ettikleri o “İktidarı deviren, düzeni değiştiren, aydınlanmış nesil” illüzyonunun korkunç bir gürültüyle çöküşüdür. Her yeni kuşak, siyaset sahnesine adım attığında, kendinden öncekilerin hatalarını tekrar etmeyeceğine, köhnemiş dogmaları yıkacağına ve ülkeyi yepyeni bir ufka taşıyacağına inanır. Bu, gençliğin doğasında var olan, son derece meşru ve hatta tarihsel ilerlemenin motoru olan bir varoluşsal iddiadır. Ancak bu dijital çağın içine doğmuş, siyasal bilincini sosyal medyanın algoritmik yankı odalarında, anonim hesapların kışkırtmalarında ve yurtdışından komut veren yüzsüz fenomenlerin retoriğinde şekillendirmiş olan bu spesifik kitle, bu ilerlemeci iddiayı tamamen tersine çevirmiş, adeta antitezine dönüştürmüştür. Onlar, kendilerini eski nesillerin o sağ-sol kavgalarından, ideolojik saplantılarından ve partizanlıklarından arınmış, “matrisi çözmüş”, her şeyin farkında olan üstün bir zeka topluluğu olarak görmekteydiler. Hem yirmi yıllık iktidarın yarattığı yozlaşmayı, liyakatsizliği ve ekonomik talanı görüyor, hem de bu talana karşı duran muhalefetin hatalarını, stratejik zafiyetlerini ve tarihsel bagajlarını acımasızca eleştiriyorlardı. Bu ikili eleştiri mekanizması, onlara başlangıçta müthiş bir ahlaki üstünlük, sahte bir entelektüel derinlik ve “Biz ikisine de boyun eğmiyoruz, biz yepyeni bir yoluz” kibri vermiştir. Ancak illüzyonun çatladığı yer tam da burasıdır. Aydınlanmış olmak, sadece yanlışı görmek değil; o yanlışı düzeltecek gerçekçi, uygulanabilir ve rasyonel bir eylem planı ortaya koyabilmek, bu uğurda bedel ödemeyi göze alabilmektir. Oysa onların “aydınlanması”, karanlığa küfretmekten öteye gidemeyen, karanlığı yırtacak bir meşale yakmak yerine, o meşaleyi yakmaya çalışanların elinden alıp onları da karanlığa mahkum eden bir siyasi sabotajdan ibaretti. Kendilerini düzeni değiştirecek olan o efsanevi nesil sanırken, aslında mevcut düzenin, o baskıcı ve otoriter statükonun içine yerleştirilmiş, muhalefeti içeriden çürüten otonom birer virüse dönüştüklerini fark edemediler. Aydınlanma illüzyonu, yerini tarihin o acımasız hakikatine, yani manipüle edilmiş kitlelerin gönüllü köleliğine bırakarak iskambil kağıdından bir şato gibi çökmüştür.
Şahsen, bu devasa zihinsel çöküşü izlerken, insanın kendi aklına duyduğu o sarsılmaz güvenin, nasıl onun en büyük hapishanesine dönüşebildiğini derin bir ürpertiyle müşahede ediyorum. Bir insanı, kandırıldığını bilmeyen bir insandan daha tehlikeli ve daha fanatik yapan tek şey, kandırılmadığına, hatta dünyadaki en uyanık insan olduğuna dair taşıdığı o mutlak inançtır. Sistemin bu gençlere oynadığı en büyük oyun, onları baskı altına almak veya susturmak değil; onlara, her şeye isyan ettiklerini, sistemi kökünden sarstıklarını hissettiren sahte bir özgürlük alanı, sanal bir isyan simülasyonu sunmasıdır. İktidarı devirdiklerini zannederken, muhalefetin en ufak bir nefes alışını bile linç eden, farklı kesimlerin asgari müştereklerde buluşma ihtimalini “ideolojik saflık” testleriyle sabote eden bu kitle; aslında muktedirin o çok sevdiği, hiçbir zaman birleşemeyen, hiçbir zaman tek bir güç odağı olamayan o parçalanmış, atomize olmuş toplumsal yapıyı kendi elleriyle inşa etmiştir. Tarih kitapları bu nesli “aydınlanmış” olarak değil, “karanlığın konforuna yenik düşmüş”, “kendi potansiyelinden korkmuş” ve “en ufak bir risk almadan devrim yapabileceğini sanan naif bir kalabalık” olarak tanımlayacaktır. Düzeni değiştirmek, ellerini kirletmeyi, siyasetin o gri alanlarında strateji kurmayı ve gerektiğinde ideolojik olarak tam uyuşmadığınız kitlelerle asgari bir demokrasi paydasında yan yana yürüyebilmeyi gerektirir. Ancak bu gençler, o gri alanları reddedip mutlak beyazı ararken, ülkenin üzerine çöken o zifiri karanlığın en kalıcı hale gelmesinin baş mimarları olmuşlardır. İllüzyonun çöküşü, onların zihinlerinde büyük bir patlamayla değil, statükonun her seçimde, her krizde bir kez daha, bir kez daha ve bir kez daha kendi ömrünü uzatmasıyla, sessiz ve kahredici bir şekilde gerçekleşmiştir.
Bu acımasız tabloyu tamamlayan en dramatik unsur, bu devasa enerjinin, bu isyan potansiyelinin ve gençliğin o dünyayı değiştirebilecek yegane gücünün, sahte düşmanlarla, kurgulanmış krizlerle ve algı operasyonlarıyla nasıl buharlaştırıldığıdır. Türkiye gibi devasa, köklü ama bir o kadar da ağır sorunları olan bir ülkede, gençliğin odaklanması gereken hedefler bellidir: Anayasal düzenin askıya alınması, yargı bağımsızlığının tamamen yok edilmesi, milli gelirin küçük bir azınlığa aktarılması, eğitim sisteminin çökertilmesi ve ülkenin demografik yapısını tehdit eden stratejik hatalar. Bunlar, gerçek, somut ve doğrudan doğruya muktedirin sorumluluğunda olan düşmanlardır. Ancak sistem, daha önceki analizlerimizde detaylandırdığımız o yatay şiddet ve hedef saptırma taktikleriyle, gençliğin bu gerçek hedeflere yönelmesini ustalıkla engellemiştir. İktidar, kendi işlediği devasa günahları görünmez kılmak için, ortaya sürekli olarak “kimlik”, “bayrak”, “beka”, “marjinal gruplar” ve “muhalefetin hataları” gibi suni ve kışkırtıcı hedefler fırlatmıştır. Bu gençlik, o suni hedeflere saldırmakta o kadar büyük bir şevk, o kadar büyük bir “vatanseverlik” arzusu göstermiştir ki; asıl kavga edilmesi gereken o devasa gücü, o Leviathan’ı tamamen unutmuştur. Bir belediye konserine çıkan şarkıcı, bir üniversite şenliğinde asılan flama, bir muhalif yazarın yıllar önceki tweeti, bu gençlik için ülkenin ekonomisini batıran, Merkez Bankası’nı boşaltan veya terör örgütü liderine meclis çağrısı yapan iktidardan daha büyük bir tehlike olarak algılanmıştır. Enerjinin bu sahte düşmanlarla tüketilmesi, sadece siyasi bir körlük değil, aynı zamanda enerjinin termodinamiği açısından da tam bir israftır. Fizikte bir kural vardır; enerji vardan yok edilemez, ancak başka bir forma dönüşebilir. Gençliğin o devrimci enerjisi de yok olmamış; sadece iktidarı devirecek bir kinetik enerji olmaktan çıkarılıp, muhalefeti ve toplumsal muhalefet dinamiklerini kendi içinden yakan, tüketen, paramparça eden bir sürtünme enerjisine dönüştürülmüştür. Bu, iktidarın yirmi yıllık siyasi hayatında elde ettiği en büyük, en maliyetsiz ve en dâhiyane zaferidir.
Tarih kitaplarının bu döneme ait sayfaları yazılırken, o vicdansız ve keskin kalemin mürekkebi, bu gönüllü militanlığın yarattığı yıkımı tüm detaylarıyla kağıda dökecektir. Geleceğin tarihçisi, sadece o dönemin siyasi liderlerinin hamlelerini, anayasa değişikliklerini veya ekonomik krizlerin grafiklerini incelemeyecektir; aynı zamanda toplumun bu çöküşe neden direnemediğini, neden bir çıkış yolu bulamadığını araştırırken doğrudan bu dijital milliyetçi gençliğin sosyolojisine mercek tutacaktır. Ve o merceğin altında belirecek olan manzara, kelimenin tam anlamıyla bir siyasal intihar vakası olacaktır. Tarihçi şu soruyu soracaktır: “Nasıl oldu da, kendi gelecekleri ellerinden alınan, dünyanın en sefil ekonomik şartlarına mahkum edilen, en temel hakları gasp edilen bir gençlik kütlesi, tüm bu yıkımın sorumlusu olan iktidarı devirmek için bir araya gelmek yerine; kendilerini kurtaracak tek matematiksel yol olan muhalefet bloğunu parçalamak için bu kadar büyük bir efor sarf etti?” Bu sorunun cevabı, dijital manipülasyonun, yurt dışı merkezli kışkırtıcı fenomenlerin, “iki taraf da aynı” şeklindeki zehirli aforizmaların ve sahte vatanseverlik testlerinin, kitlelerin rasyonel düşünme yetisini nasıl tamamen felç ettiğinde aranacaktır. Tarih, bu gençlerin o klavye başındaki kükremelerini, birbirlerine verdikleri o “vatan kurtarıcısı” madalyalarını, o sığ ve nobran internet jargonlarını birer kahramanlık destanı olarak değil; batan bir geminin içinde, gemiyi su alan delikleri tıkamak yerine, geminin diğer yolcularını “sen yeterince iyi bir yüzücü değilsin” diyerek denize atan mürettebatın o absürt, hezeyanlı ve ölümcül deliliği olarak kaydedecektir.
Bu nesil, iktidarı deviren nesil olabilme potansiyeline fazlasıyla sahipti. Demografik olarak büyük bir gücü temsil ediyorlardı, teknolojiye hakimdiler, dünyayı anlama kapasiteleri önceki nesillere göre çok daha yüksekti. Ancak bu potansiyel, kendi içlerindeki korkaklığın, konformizmin ve siyaseti bir bilgisayar oyunu sanan o dijital narsisizmin kurbanı olmuştur. Devrim yapmak veya bir düzeni değiştirmek, acı çekmeyi, sabretmeyi, birleşmeyi ve en önemlisi asıl hedefe odaklanıp tali hedefleri görmezden gelebilme olgunluğunu gerektirir. Fakat onlar, en ufak bir zorlukta, muhalefetin en ufak bir tökezlemesinde “Ben zaten bunlara güvenmiyordum” diyerek anında cepheyi terk etmeyi, omuz omuza durmaları gereken insanları ilk fırsatta sırtından bıçaklamayı ve o “saf” yalnızlıklarına geri dönmeyi seçmişlerdir. Bu yalnızlık, onlara sanal bir ahlaki üstünlük sağlamış olsa da, gerçek dünyada sadece ve sadece statükonun ekmeğine yağ sürmüştür. İktidar, bu gençlerin o yalnız, o eleştirel ama tamamen eylemsiz duruşunu gördükçe, kendi iktidarının ne kadar güvende olduğunu bir kez daha idrak etmiştir. Muhalefet kanadında açılan her gedik, iptal edilen her konser, linç edilen her muhalif figür, iktidarın sarayının tuğlalarına sürülen yeni bir harç olmuştur.
İşte tüm bu devasa yanılgıların, kurgulanmış öfkelerin, sahte düşmanlarla yapılan o yel değirmeni savaşlarının ve rasyonalize edilmiş ikiyüzlülüklerin ardından, tarihin bu nesil için yazacağı o son söz, bütün bir dönemin hülasası, o acımasız ve net hüküm olacaktır. O hüküm, ne onların niyetlerindeki o saf vatan sevgisini yüceltecek, ne de onların sosyal medyadaki o gürültülü varlıklarını bir direniş olarak tescil edecektir. Tarih, eylemin sonucuna, köprünün ayakta kalıp kalmadığına, statükonun ne kadar daha nefes aldığına bakarak kararını verecektir. Ve o son söz, geçmişin tozlu sayfalarına kazınırken, sadece bugünün değil, gelecekteki tüm nesillerin de ibretle okuyacağı bir siyasi iflas belgesi olacaktır. Tarihin o vicdansız mahkemesinden çıkacak olan nihai ve mutlak karar şudur: “Kendi enerjisini sahte düşmanlarla tüketerek, yıkılmaya yüz tutmuş bir iktidarın ömrünü bilerek veya bilmeyerek uzatan nesil.” Bu cümle, bir zamanlar dünyayı değiştireceğine inanan, kendisini en uyanık, en zeki ve en tavizsiz vatansever olarak konumlandıran milyonlarca gencin alın yazısıdır. Onlar, yıkmak istedikleri duvarın bizzat tuğlası olmuş, devirmek istedikleri diktatöryal eğilimlerin bizzat jandarmalığını yapmış ve en nihayetinde, kendi yarattıkları o saflık illüzyonunun içinde boğularak, mücadele etmeleri gereken o karanlık statükonun ebedi birer kölesi olarak tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir. Bu, sadece bir siyasi hata değil, insanlık onurunun, gençlik enerjisinin ve bir ülkenin kurtuluş umudunun dijital bir cinayetle yok edilişinin ta kendisidir. Ve tarih, bu cinayetin faillerini kendi kurbanlarıyla aynı mezara gömerken, onların o sahte vatanseverlik çığlıklarına değil, sadece geride bıraktıkları o sessiz, o karanlık ve o uzatılmış esaretin sonucuna bakacaktır.
