1. Giriş: “American Dream” Kavramının Genetik Kodları
Amerika Birleşik Devletleri’nin günümüzde tüm dünyaya pazarladığı ve özellikle gelişmekte olan ülkelerden gelen göçmenlerin zihinlerine adeta bir çip gibi yerleştirdiği “Amerikan Rüyası” kavramını anlamak için, bugünün gökdelenlerine veya Silikon Vadisi’nin parıltılı ofislerine değil, yüzyıllar öncesinin çamurlu, kanlı ve acımasız topraklarına bakmak zorundayız. Çünkü bugün bir yazılımcının veya bir doktorun haftada seksen saat çalışarak elde ettiği o “satın alma gücü illüzyonu”, aslında on dokuzuncu yüzyılın sınır boylarında hayatta kalmaya çalışan bir öncünün, yani “frontiersman”in taşıdığı hayatta kalma refleksinin modern bir mutasyonudur. Bu genetik kodun nasıl yazıldığını anlamadan, bugünün sömürü çarkının neden bir cennet gibi algılandığını çözmemiz imkansızdır. Her şey, Eski Dünya’nın hiyerarşik, dogmatik ve fırsatların tamamen kana veya sınıfa bağlı olduğu boğucu atmosferinden kaçanların, okyanusu aşarak sözde “boş” bir kıtaya ayak basmasıyla başladı. Bu insanlar için Amerika, sadece yeni bir coğrafya değil, aynı zamanda geçmişin tüm prangalarından arındırılmış ontolojik bir sıfır noktasıydı. Ancak bu sıfır noktası, onlara huzur veya kolaylık vaat etmiyordu; onlara sadece doğayla, yerli halklarla ve kendi içlerindeki vahşet potansiyeliyle baş başa kalacakları ölümcül bir arena sunuyordu.
Eski Dünya’da bir köylü, ne kadar çalışırsa çalışsın bir derebeyi olamazdı. Sistem kapalıydı ve kurallar yüzyıllar önce kanla yazılmıştı. Amerika kıtasına ayak basan ilk Avrupalılar, özellikle Püritenler ve daha sonraki göç dalgalarıyla gelen maceraperestler, bu kapalı sistemin dışına çıktıklarında devasa bir psikolojik şok yaşadılar. Artık onları sınırlayan bir kral, devrettiği toprağın vergisini isteyen bir lord yoktu. Ancak bunun bedeli olarak, onları koruyacak bir devlet, aç kaldıklarında başvuracakları bir kurum veya hastalandıklarında sığınacakları bir yapı da yoktu. Bu mutlak kimsesizlik hali, Amerikan ruhunun ilk ve en derin genetik kodunu oluşturdu: “Kendi başının çaresine bakmak.” Bugün Amerikan sağlık sisteminin acımasızlığını, sosyal devletin yokluğunu ve bireyin tamamen yalnız bırakılmasını bir “özgürlük” olarak savunan o garip zihniyetin kökleri tam olarak buradadır. O dönemin zorlu kışlarında, hasat başarısız olduğunda veya bir hastalık baş gösterdiğinde komşusuna yardım edecek lüksü olmayan, sadece kendi ailesini hayatta tutmaya odaklanmış insanların geliştirdiği bu acımasız hayatta kalma güdüsü, zamanla bir erdem, bir “bireycilik” destanı olarak kutsanmıştır. Bana kalırsa, bu durum sosyolojik bir zorunluluğun, yıllar içinde ustaca bir ideolojik silaha dönüştürülmesinin en çarpıcı örneğidir.
On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde bu hayatta kalma mücadelesi, Amerikan tarihçisi Frederick Jackson Turner’ın ünlü “Sınır Boyu Tezi” (Frontier Thesis) ile ete kemiğe büründü. Turner, Amerikan karakterini, demokrasisini ve o eşsiz bireyciliğini yaratan şeyin, Avrupa’dan taşınan kurumlar değil, kıtanın batısına doğru sürekli ilerleyen o “vahşi sınır” olduğunu ileri sürdü. Batıya doğru ilerleyen her kilometre, medeniyetin kurallarının geçersiz kılındığı, insanın doğayla ve kendi ilkel benliğiyle yeniden yüzleştiği bir arınma alanıydı. Sınır boyunda kimse senin soyadınla, diplomanla veya Avrupa’daki geçmişinle ilgilenmezdi. Orada tek geçer akçe, ne kadar iyi ağaç kestiğin, ne kadar iyi ateş ettiğin, toprağı ne kadar iyi işlediğin ve ne kadar acımasız olabildiğindi. Liyakat dediğimiz kavramın Amerika’daki karşılığı, aslında bu “iş bitiricilik” ve “hayatta kalma kapasitesi” üzerine inşa edilmiştir. Sınır boyu, teorik olarak herkese eşit bir başlangıç noktası sunuyordu. Eğer yeterince cesursan, yeterince çok çalışırsan ve ahlaki veya fiziksel sınırları aşmaktan çekinmezsen, o devasa “boşlukta” kendi krallığını kurabilirdin. İşte bu durum, “fırsatlar ülkesi” efsanesinin kalbini oluşturur. Ancak burada gözden kaçırılan ve bugün bile inkar edilen en büyük gerçek, o toprağın aslında boş olmadığıdır.
Amerikan Rüyası’nın inşasında, kıtanın yerli halklarının varlığı her zaman bir bilişsel çelişki yaratmıştır. “Manifest Destiny” (Açık Alınyazısı) doktrini, tam da bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için icat edilmiş teolojik ve politik bir kalkan görevi gördü. Bu inanca göre, kıtayı bir okyanustan diğerine kadar fethetmek, Tanrı’nın Amerikalılara verdiği kutsal bir görevdi. Bu görev bilinci, yapılan katliamları, toprak gasplarını ve vahşeti meşrulaştırmakla kalmadı, aynı zamanda “başarıyı” kutsal bir haklılık düzeyine taşıdı. Eğer bir toprağı ele geçirip orada zenginleşebiliyorsan, bu senin sadece zeki veya güçlü olduğunu değil, aynı zamanda Tanrı tarafından onaylandığını gösteriyordu. Modern dönemde, zenginliğin ahlaki bir üstünlük gibi algılanmasının, yoksulluğun ise adeta bir karakter kusuru veya tembellik olarak görülmesinin temelinde bu “Açık Alınyazısı” psikolojisi yatar. Bugün Amerika’ya göç eden bir profesyonelin, kazandığı dolarları ve bindiği lüks arabayı bir tür kutsal ödül gibi sergilemesi, başarısız olanları veya sistemin ezdiği insanları ise “yeterince çalışmamakla” suçlaması, yüzlerce yıllık bu teolojik kibrin günümüze yansımış halidir. Sistem, kazananı sadece maddi olarak ödüllendirmekle kalmaz, ona aynı zamanda bir “haklılık” ve “üstünlük” hissi de bahşeder.
Altına Hücum (Gold Rush) dönemi ise Amerikan Rüyası’nın karakterine yeni ve çok daha tehlikeli bir boyut eklemiştir. O güne kadar “sınır boyu” efsanesi, çok çalışmak, toprağı işlemek ve yavaş yavaş, nesiller boyu sürecek bir zenginlik inşa etmek üzerine kuruluyken, Kaliforniya’da altının bulunmasıyla birlikte “anında zengin olma” fantezisi Amerikan genetiğine işlenmiştir. Dünyanın dört bir yanından akın eden insanlar, yıllarca ter dökerek değil, doğru zamanda doğru yerde olup toprağı kazarak bir gecede milyoner olma hayaliyle kavruldular. Bu durum, emeğin kutsallığına dayanan Püriten ahlakını zedelemiş ve yerine spekülatif, şansa ve fırsatçılığa dayalı bir başarı modelini getirmiştir. Artık Amerikan Rüyası sadece çok çalışanların değil, “büyük oynayanların”, risk alanların ve sistemi kendi lehine bükebilenlerin rüyası haline gelmiştir. Bu değişim, bugünün modern finans kapitalizminin, borsa spekülasyonlarının ve “start-up” kültürünün psikolojik altyapısını hazırlar. Modern bir göçmen, Amerika’ya geldiğinde aslında sadece bir maaş için gelmez; onun bilinçaltında o Altına Hücum döneminden kalma, bir gün o “büyük fikri” bulup, o “büyük yatırımı” yapıp bir anda sınıf atlayacağı efsanesi yatmaktadır. Çekilen onca çile, sömürülen o kadar zaman, hep o bir gün bulunacak olan altın damarının, yani “büyük çıkışın” hayaliyle meşrulaştırılır.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru fiziksel sınırların kapanması ve kıtanın tamamen fethedilmesiyle birlikte, bu devasa enerji ve büyüme açlığı yeni bir mecraya yönelmek zorundaydı. İşte o zaman “sınır boyu” kavramı şekil değiştirdi; coğrafi bir yayılmadan, ekonomik ve endüstriyel bir tırmanışa dönüştü. “Gilded Age” (Yaldızlı Çağ) olarak bilinen bu dönemde, yeni öncüler artık çamurlu çizmeleriyle toprak kazmıyor; demiryolları inşa ediyor, çelik fabrikaları kuruyor ve petrol kuyuları açıyorlardı. Rockefeller, Carnegie ve Vanderbilt gibi isimler, yeni dönemin kahramanları olarak sahneye çıktılar. Bu dönem, vahşi batının kuralsızlığının doğrudan serbest piyasaya uyarlandığı bir dönemdi. Dev tekellerin oluştuğu, işçilerin günde on dört saat kölelik koşullarında çalıştırıldığı ve çocuk işçiliğinin sıradanlaştığı bu vahşi kapitalizm evresi, Amerikan Rüyası’nın en karanlık yüzlerinden biridir. Ancak sistemin dehası tam olarak burada devreye girer: Bu devasa eşitsizliği ve vahşi sömürüyü, Horatio Alger gibi yazarların kaleminden çıkan “paçavralardan zenginliğe” (rags-to-riches) hikayeleriyle perdelemeyi başarmıştır. Bu hikayeler, en alt tabakadan gelen fakir ama dürüst ve çalışkan bir çocuğun, günün birinde mutlaka zengin olacağını anlatıyordu. İstatistiksel olarak neredeyse imkansız olan bu sınıf atlama masalı, milyonlarca işçinin o fabrikalarda isyan etmeden çalışmasını sağlayan bir uyuşturucu işlevi gördü.
Bugün, o Yaldızlı Çağ’ın üzerinden yüzyıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, yaratılan bu “herkes başarabilir” miti, inanılmaz bir şekilde gücünü korumakta ve dünyanın dört bir yanından yetenekli insanları bir mıknatıs gibi çekmeye devam etmektedir. Şahsen incelediğimde, bu inancın nesilden nesile nasıl bu kadar kusursuz bir şekilde aktarıldığını görmek gerçekten hayret vericidir. Çünkü ortada çok net bir matematiksel gerçeklik vardır: Sistem herkesin tepede olabileceği şekilde tasarlanmamıştır. Bir piramidin ayakta kalabilmesi için geniş bir tabana ihtiyacı vardır ve Amerika’daki bu taban, sürekli olarak dışarıdan gelen taze kanla, yani umut dolu göçmenlerle beslenmek zorundadır. Eski göçmen dalgaları İrlandalılardan, İtalyanlardan, Çinlilerden oluşurken, bugünün dalgaları Hindistanlı yazılımcılardan, Türkiyeli doktorlardan veya Latin Amerikalı işçilerden oluşmaktadır. Aktörler değişmiş, ancak oyunun kuralları ve vadedilen o büyük illüzyon hiç değişmemiştir. Sistemin temel vaadi şudur: “Eğer doğduğun ülkede yeteneklerinin karşılığını alamadığını düşünüyorsan, buraya gel. Burada sınır yok, tavan yok. Sadece sen ve senin çalışma kapasiten var.” Bu vaat, özellikle liyakatin çöktüğü, kurumların yozlaştığı coğrafyalardan gelen insanlar için bir zehirli elma kadar caziptir.
Ancak bu zehirli elmayı ısıran modern göçmen, Amerika’ya adım attığı anda on dokuzuncu yüzyılın o acımasız ve vahşi doğasının, artık beton ve camdan inşa edilmiş kurumsal yapılara dönüştüğünü fark etmez. Eski dönemdeki kızılderili saldırılarının, açlığın veya donarak ölme tehlikesinin yerini; bir sabah atılacak bir e-posta ile işten kovulma korkusu, sağlık sigortasını kaybetme dehşeti ve ömür boyu sürecek kredi borçları almıştır. Vahşi doğa ehlileştirilmiş gibi görünse de, sistemin özündeki o “zayıf olan yok olur” prensibi, yani sosyal Darwinizm, Amerikan yaşam tarzının tam kalbinde atmaya devam etmektedir. İnsanlar, bu devasa güvensizlik ortamında hayatta kalabilmek için tıpkı ilk öncüler gibi kendi etraflarına duvarlar örmek, sadece kendi çekirdek ailelerini korumak ve çevrelerindeki diğer insanları birer komşu veya dost olarak değil, kıt kaynaklar için rekabet ettikleri birer rakip olarak görmek zorunda bırakılırlar. Bu durum, müthiş bir sosyolojik izolasyon yaratır. Fakat kişi, bu izolasyonun ve ruhsal çöküntünün farkına varmasın diye devreye hemen o muazzam tüketim kültürü ve satın alma gücü girer.
Günün sonunda, Amerikan Rüyası’nın genetik kodları incelendiğinde karşımıza çıkan tablo oldukça nettir. Bu rüya, eşitlikçi bir toplum yaratma ideali değil, bireyin sınır tanımayan arzularını tatmin etmesi üzerine kurulmuş devasa bir deneydir. Sınır boyunda hayatta kalmak için geliştirilen acımasızlık, Açık Alınyazısı ile kazanılan o teolojik kibir, Altına Hücum ile gelen hızlı zenginleşme arzusu ve Yaldızlı Çağ’ın eşitsizliği rasyonelleştiren masalları, bugün Amerika’yı öven her göçmenin bilinçaltında harmanlanarak bir inanç sistemine dönüşür. Onlar, Amerika’ya geldiklerinde sadece bir coğrafya değiştirdiklerini sanırlar; oysa farkında olmadan yüzlerce yıllık bir vahşet ve sömürü kültürünün en yeni ve en gönüllü neferleri haline gelirler. Geçmişin kanlı topraklarının üzerine inşa edilmiş bu illüzyon, tarihsel bağlamından koparıldığında, gerçekten de bir cennetmiş gibi parlayabilmektedir. Ancak o parıltı, gerçeğin ta kendisi değil, sadece sistemin kendi karanlığını örtmek için kullandığı bir gözbağıdır.
2. Püriten Etik ve Çalışma Tapıncı
Bir önceki bölümde detaylandırdığımız o hayatta kalma refleksinin ve sınır boyu psikolojisinin üzerine inşa edilen yapı, aslında çok daha derin ve teolojik bir temele oturmaktadır. Amerika’daki sömürü düzeninin bir cennet gibi algılanmasını sağlayan o kusursuz illüzyonu anlamak için, kıtaya ayak basan ilk Avrupalıların valizlerinde sadece tohum ve barut değil, aynı zamanda son derece karanlık ve baskıcı bir inanç sistemini de taşıdıklarını idrak etmemiz gerekir. Bu inanç sistemi, Alman sosyolog Max Weber’in o anıtsal eseri “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu”nda kusursuz bir şekilde analiz ettiği Püriten ahlakıdır. Weber’in kuramı, bugünün devasa plazalarında, teknoloji kampüslerinde veya hastanelerinde hayatlarını tüketen modern göçmenlerin neden bu tükenişi bir zafermiş gibi kutladıklarını anlamamız için elimizdeki en güçlü anahtardır. Çünkü Amerika’da çalışmak, sadece ekonomik bir eylem veya hayatta kalma aracı değil; kökleri on altıncı yüzyıl Cenevre’sine, Jean Calvin’in o acımasız teolojisine dayanan sekülerleşmiş bir tapınma biçimidir. Bugün Amerika’ya göç eden ve haftada seksen saat çalışmayı bir övünç kaynağı olarak anlatan bir doktorun veya mühendisin bilinçaltında yatan psikolojik motivasyon, aslında yüzlerce yıl önce yaşamış ve cehenneme gitmekten ölümüne korkan bir Püriten’in motivasyonuyla yapısal olarak birebir aynıdır.
Bu inanılmaz zihinsel dönüşümün temelinde Calvin’in “kader inancı” yani predestinasyon doktrini yatar. Bu doktrine göre Tanrı, evreni yaratmadan çok önce kimlerin cennete gidip kurtuluşa ereceğini, kimlerin ise sonsuz lanete mahkum olacağını önceden belirlemiştir. İnsanın yapacağı hiçbir iyilik, edeceği hiçbir dua veya kiliseye vereceği hiçbir bağış bu ilahi kararı değiştiremez. Bu, sıradan bir inanan için tahayyül edilmesi güç, muazzam bir psikolojik terör ve kozmik bir belirsizlik demektir. Düşünün ki, ne yaparsanız yapın sonucun çoktan belli olduğu ve sizin bu sonucu bilmediğiniz bir evrende yaşıyorsunuz. İşte bu dayanılmaz varoluşsal anksiyete, Püritenleri bir çıkış yolu, ilahi bir işaret aramaya itti. Eğer Tanrı seçilmişleri baştan belirlediyse, bu seçilmişlerin dünyadaki yaşamlarında bir farklılık, bir başarı olmalıydı. İşte tam bu noktada, meslek kavramı dini bir misyona, Almanca tabiriyle “Beruf”a (çağrı) dönüştü. Kişinin dünyevi işindeki başarısı, disiplini ve elde ettiği maddi kazanç, onun Tanrı tarafından seçilmişler arasında olduğunun en büyük dünyevi kanıtı olarak kabul edilmeye başlandı. Ancak burada çok kritik ve ironik bir detay vardır; elde edilen bu kazanç asla dünyevi zevkler, lüks veya tembellik için kullanılamazdı. Bu “dünyevi çilecilik” (asceticism), kazanılan paranın tekrar işe yatırılmasını, sermayenin sürekli olarak büyümesini ve tüketimin minimumda tutulmasını emrediyordu. İşte Weber’in dahiyane tespitiyle, modern kapitalizmi doğuran ruh tam olarak bu teolojik kaygıdan filizlenmiştir.
Zamanla, özellikle Benjamin Franklin gibi kurucu babaların yazılarıyla birlikte, bu dini dogma yavaş yavaş sekülerleşti. “Vakit nakittir”, “Tembellik günahtır” gibi aforizmalar, dinin mistik kabuğundan sıyrılarak Amerikan toplumsal hayatının rasyonel ve pratik kuralları haline geldi. Ancak işin dini kökeni unutulsa da, çalışmaya atfedilen o kutsallık halesi hiç kaybolmadı. Bana sorarsanız, bugün Amerikan çalışma kültürünün en tehlikeli ve en uyuşturucu tarafı da tam olarak budur. Çalışmak artık Tanrı’nın gözüne girmek için değil, sistemin ve toplumun gözünde “değerli” bir birey, yani bir “kazanan” (winner) olabilmek için yapılan seküler bir ibadettir. Başarı, sadece maddi bir rahatlama aracı değil; kişinin ahlaki üstünlüğünün, karakterinin ve iradesinin bir göstergesidir. Aynı şekilde yoksulluk, başarısızlık veya az çalışmak da sadece bir şanssızlık veya sistemik bir sorun değil, doğrudan doğruya bir karakter zafiyeti, bir tembellik ve neredeyse modern bir günahtır. Amerika’da yoksullara duyulan o derin sosyolojik öfkenin ve sosyal yardım politikalarına karşı gösterilen alerjik reaksiyonun temelinde, başarısız olanın bunu kendi ahlaki zayıflığı yüzünden hak ettiği inancı yatar. Bu acımasız ikilik, sistemi ayakta tutan en büyük ideolojik motordur.
Bugün, o “Toplu Akıl Tutulması” dediğimiz durumu yaşayan göçmenlerin zihinsel haritasına baktığımızda bu Püriten mirasın nasıl yıkıcı bir şekilde çalıştığını çok net görebiliriz. Avrupa’da veya farklı coğrafyalarda insanın değeri onun sadece mesleğiyle, banka hesabıyla veya haftada kaç saat çalıştığıyla ölçülmez; yaşamın içinde sanata, aileye, boş zamana ve tembelliğe ayrılan bir alan, meşru bir insan hakkı olarak kabul edilir. Ancak Amerikan sömürü çarkına gönüllü giren bir göçmen, bu Püriten çalışma tapıncıyla karşılaştığında büyük bir afallama yaşar ve çoğu zaman bunu sistemin üstünlüğü zanneder. Tatil yapmamakla, uykusuz kalmakla, mesai saatleri dışında e-postalarına cevap vermekle övünen yöneticileri gördüğünde, bu toksik kültürü “iş ahlakı” veya “profesyonellik” sanarak içselleştirir. Çünkü sistem ona, “Eğer onlar gibi olursan, sen de seçilmişlerden olabilirsin” mesajını fısıldamaktadır. Göçmenin kafasındaki başarı tanımı yavaş yavaş zehirlenir. Artık insani bir yaşam sürmek, dostlarına vakit ayırmak veya sadece durup dinlenmek, bir ihtiyaç değil, hedefe giden yolda yapılmış bir “israf”, bir tür günah gibi algılanmaya başlar. Dinlenirken bile duyulan o tarif edilemez suçluluk duygusu, içinize yerleştirilen o modern Püriten papazın kırbacıdır aslında.
Bu tapınç öylesine güçlüdür ki, rasyonel aklı tamamen devre dışı bırakır. Yıllarca dirsek çürütmüş, dünyanın en prestijli okullarından mezun olmuş insanların, kendilerini sadece birer üretim makinesine indirgeyen bu kültürü savunmaları dışarıdan bakıldığında gerçekten de anlaşılmaz görünür. Ancak din psikolojisi açısından bakıldığında durum çok berraktır. İnsan, tapındığı mabedin duvarlarını yıkamaz; çünkü o mabedin içinde kendi varoluşuna bir anlam katmaktadır. Amerika’daki çalışma kültürü, insana sadece bir maaş vermez; ona bir kimlik, bir varoluş amacı ve diğer sıradan ölümlülerden daha üstün olduğu illüzyonunu verir. Günde on beş saat çalışan bir profesyonel, aslında işvereni tarafından sömürüldüğünü içten içe bilse de, bunu kendine itiraf etmenin yaratacağı kimlik krizinden kaçmak için bu sömürüyü yüceltir. “Ben çok çalışıyorum çünkü ben elitim, ben dayanıklıyım, ben sıradan insanların katlanamayacağı stresleri taşıyabiliyorum” diyerek sömürüyü bir kahramanlık destanına dönüştürür. Bu, efendisine aşık olan kölenin, boynundaki zincirin ağırlığıyla gurur duymasıdır. Hele ki bu köle, zincirin ucuna bir Tesla anahtarı veya havuzlu bir ev tapusu eklendiğinde, sistemin kusursuzluğunu tüm dünyaya ilan etmek için elinden geleni yapacaktır.
Sonuç olarak, Amerikan sömürü düzenini rasyonel ekonomik argümanlarla tartışmak genellikle sonuçsuz kalır. Karşınızdaki kişi size satın alma gücü paritesinden, teknolojiye erişim kolaylığından veya kariyer fırsatlarından bahsedecektir. Oysa asıl savaş, o rasyonel argümanların altındaki devasa inanç sisteminde, o sekülerleşmiş teolojik zeminde verilmektedir. Püriten etiğin modern Amerika’da yarattığı bu çalışma tapıncı, emeğin yabancılaşmasının en ileri ve en sinsi aşamasıdır. Kişi kendi zamanına, kendi bedenine ve kendi ruhuna o kadar yabancılaşır ki; sağlığını, ailevi ilişkilerini ve ruhsal bütünlüğünü feda ederek elde ettiği o yüksek maaşı ve “büyük oyuncakları” gerçek bir zafer sanır. Aslında yaptığı şey, yüzlerce yıllık o karanlık kader inancının ve kurtuluş anksiyetesinin kurbanı olarak, kendi hayatını vahşi kapitalizmin sunağında gönüllü olarak kurban etmektir. O devasa tüketim anestezisine rağmen akşamları o büyük evlerin içinde hissedilen o tarif edilemez boşluk, işte bu kurban edilişin insanın ruhunda bıraktığı yaranın sızısıdır. Ve sistem, o sızıyla yüzleşmemeniz için ertesi sabah alarmınızı daha da erken kurmanızı, işinize daha büyük bir hırsla sarılmanızı ve tapınağa, yani o büyük plazalara koşmanızı emretmeye devam edecektir.
3. Referans Noktası Kayması: Kaostan Düzene Geçiş Travması
Göçmen psikolojisini ve Amerika’daki o acımasız sömürü çarkının nasıl olup da bir “yeryüzü cenneti” olarak algılandığını tam manasıyla deşifre edebilmek için, insan zihninin en temel çalışma prensiplerinden birini masaya yatırmamız gerekir: İnsan beyni mutlak değerlerle değil, bağıl değerlerle, yani kıyaslamalarla düşünür. Davranışsal iktisat ve bilişsel psikolojinin kalbinde yer alan “referans noktası” kavramı, bu toplu akıl tutulmasının anatomisini anlamamızdaki en kritik enstrümandır. Bir önceki bölümde bahsettiğimiz o teolojik temelli çalışma tapıncının göçmen zihninde bu kadar kolay yankı bulmasının sebebi, göçmenin Amerika’ya zihinsel bir “sıfır” noktasıyla değil, devasa bir negatif bagajla, bir kaos travmasıyla gelmesidir. Gelişmekte olan, kurumları çökmüş, enflasyonun kontrolden çıktığı ve liyakatin yerini nepotizmin aldığı bir ülkeden gelen birey için “normal” kavramı zaten çoktan tahrip olmuştur. Bu bireyin Amerika’daki çalışma koşullarını, sosyal hak eksikliklerini veya acımasız kapitalist dinamikleri değerlendirirken kullandığı terazi bozuktur. Çünkü terazinin bir kefesinde Amerika’nın vahşi kapitalizmi dururken, diğer kefesinde İskandinav sosyal demokrasisi veya Akdeniz’in insani yaşam temposu değil; kendi ülkesindeki keyfilik, yoksulluk ve belirsizlik cehennemi durmaktadır. İşte bu referans noktası kayması, kötünün iyisinin en iyi olarak algılanmasına, yapısal sömürünün ise kurtuluş olarak kutsanmasına yol açan o büyük yanılsamanın ana mimarıdır.
Kaosun ve sistemik bozuklukların hüküm sürdüğü bir coğrafyada yaşamak, sadece ekonomik bir zorluk değil, aynı zamanda kronik bir sinir sistemi travmasıdır. Adaletin pamuk ipliğine bağlı olduğu, yarın sabah maaşınızın eriyip erimeyeceğini bilmediğiniz, en temel bürokratik işlemlerin bile bir tanıdık olmadan çözülemediği bir düzende insan, sürekli bir “savaş veya kaç” modunda yaşar. Bu, öngörülebilirliğin sıfıra indiği bir hayatta kalma oyunudur. Böyle bir ülkede sömürülmek, sadece emeğinizin çalınması anlamına gelmez; aynı zamanda onurunuzun kırılması, emeğinizin karşılığında hiçbir şey elde edememeniz ve geleceğinizin her an bir başkasının iki dudağı arasında olması demektir. Bu travmatik iklimden çıkıp Amerika Birleşik Devletleri’ne adım atan bir göçmenin ilk karşılaştığı şey, muazzam bir “öngörülebilirlik” şokudur. Kredi skorları, zamanında yatan maaşlar, tıkır tıkır işleyen kargo sistemleri, kuralları belli olan trafik ve vergi dilimleri… Amerika’nın sunduğu bu soğuk, mekanik ve son derece kurallı işleyiş, kaostan kaçan göçmen için adeta bir medeniyet serabı yaratır. Birey, sistemin tıkır tıkır işlemesini adaletin ta kendisi zannetme gibi ölümcül bir bilişsel hataya düşer. Oysa işleyen şey adalet değil, sömürünün sistematize edilmiş, yasal çerçeveye oturtulmuş ve kusursuzca optimize edilmiş halidir.
Göçmen zihni, kendi ülkesindeki o onur kırıcı, keyfi sömürüyle Amerika’daki bu sistematik sömürüyü kıyasladığında, ikincisini bir kurtuluş olarak görür. Kendi ülkesinde sabah akşam çalışıp yine de ay sonunu getiremeyen, üstelik patronunun veya yöneticisinin kişisel kaprislerini çekmek zorunda kalan bir beyaz yakalıyı düşünün. Bu kişi Amerika’ya geldiğinde günde on beş saat çalıştırılabilir, yıllık izni sadece iki hafta olabilir ve en ufak bir sağlık probleminde iflas etme riskiyle burun buruna yaşayabilir. Ancak maaşı ayın birinde eksiksiz yattığı için, o maaşla evinin önüne devasa bir araba çekebildiği için ve iş yerinde patronu ona “kurumsal bir dille” yaklaştığı için, sömürüldüğünü hissetmez. Hatta daha da ileri giderek bu düzeni hararetle savunur. Çünkü onun referans noktasına göre, “Emeğimin karşılığında bir şeyler alabiliyorsam, demek ki burada adalet var” mantığı işlemektedir. Birey, emeğinin gerçek değerini, ürettiği artı değerin kimlerin cebine gittiğini veya insanca yaşama hakkının nasıl elinden alındığını sorgulama yetisini kaybetmiştir. Satın alma gücünün varlığı, bütün o yapısal eşitsizliklerin ve insaniyetten uzak çalışma koşullarının üzerini örten devasa bir battaniye işlevi görür. Kaostan kaçan insan, düzenin içinde bir köle olmayı, kaosun içinde özgür hissetmeye veya kaosun içinde çırpınmaya tercih etmiştir.
Bu yanılsamayı en çok besleyen unsurlardan biri de liyakat illüzyonudur. Liyakatin çöktüğü, sadakatin ve akrabalık bağlarının yetenekten üstün tutulduğu ülkelerden gelenler için Amerikan kurumsal yapısı inanılmaz derecede adil görünür. Amerika’daki sistem, sizin kim olduğunuzla, babanızın kim olduğuyla veya hangi inanca mensup olduğunuzla gerçekten ilgilenmez. Sistem sadece ve sadece sizden ne kadar fayda sağlayabileceğiyle, ne kadar kar elde edebileceğiyle ilgilenir. Bu soğuk, duygusuz ve tamamen rakamlara dayalı faydacılık, nepotizmden midesi bulanmış bir göçmen için inanılmaz derecede ferahlatıcıdır. “Burada kimse gözünün yaşına bakmıyor ama çalışırsan da hakkını veriyorlar” cümlesi, Amerika’daki göçmenlerin en çok kurduğu klişelerden biridir. Ancak bu cümlenin altında yatan acı gerçek şudur: Sistem sana hakkını vermez, sistem senin ondan koparabileceğin minimum payı hesaplar ve geri kalan her şeyi kendi devasa makinesini beslemek için emer. Göçmen, kendisinden sömürülen o devasa payı görmezden gelir çünkü eski hayatında o minimum payı bile alamamış, üstelik nepotizmin aşağılamasına maruz kalmıştır. Dolayısıyla Amerika’nın bu rasyonel ve duygusuz sömürüsü, ona bir lütuf, bir ödül gibi gelir. Kendi kapasitesinin farkına varılması, onun egosu için o kadar büyük bir besindir ki, bu uğurda fiziksel ve ruhsal sağlığını seve seve feda eder.
Bilişsel çelişki kuramı burada devasa bir rol oynar. Bir insan düşünün; doğduğu toprakları, dilini, kültürünü, sevdiklerini geride bırakmış. Vize kuyruklarında sürünmüş, binlerce dolar harcamış, uykusuz geceler geçirmiş ve tamamen yabancı bir kültüre entegre olmak için yıllarını heba etmiş. Bu kadar büyük bir bedel ödeyen bir zihin, ulaştığı noktanın “sadece farklı bir tür sömürü çarkı” olduğunu kabul edebilir mi? Elbette edemez. İnsan psikolojisi kendini bu tür bir yıkımdan korumak zorundadır. Eğer kişi, “Evet, buraya geldim ama burada da insan yerine konmuyorum, sadece iyi maaş alan bir tüketim kölesiyim, Avrupa’daki o insani güvencelerin hiçbiri burada yok” derse, geçmişte verdiği tüm kararların ağırlığı altında ezilir. Kendi hayat hikayesini bir trajedi olarak yazmak yerine, bir başarı ve kahramanlık destanı olarak yazmayı seçer. Bu yüzden Amerika’daki sistemi övmek, oranın kusurlarını görmezden gelmek ve her fırsatta ne kadar doğru bir karar verdiğini kanıtlamaya çalışmak, aslında başkalarını değil, kendisini ikna etme çabasıdır. Kendi ülkesindeki felaket haberlerini okudukça, enflasyon rakamlarına baktıkça derin bir “oh” çeker ve Amerika’nın o acımasız çarklarında bir gün daha ezilmek için kendine güç bulur. Vatanındaki kötülük, onun Amerika’daki esaretine dayanma gücü veren en büyük uyuşturucudur.
Bu durum, göçmenin Amerikan sistemine karşı adeta bir Stokholm Sendromu geliştirmesine neden olur. Kendi zamanını, gençliğini, sağlığını rehin alan bu sisteme aşık olur ve onu dışarıdan gelebilecek her türlü eleştiriye karşı körü körüne savunur. Örneğin, Avrupa modelindeki sosyal devlet anlayışından, ücretsiz eğitimden, uzun tatil sürelerinden ve iş güvencesinden bahsettiğinizde, size hemen “Ama Avrupa hantal, orada çok vergi var, Amerika’da çok çalışırsan çok kazanırsın” argümanıyla saldırırlar. Çünkü o insani şartlar, onların referans noktasında mevcut değildir. Onlar için hayat bir hayatta kalma mücadelesi ve diğerlerini geçme yarışından ibarettir. Sosyal devletin olduğu, herkesin asgari bir refah seviyesinde insanca yaşadığı bir model, onların o zorlu “başarı” hikayesini sıradanlaştırır. Onlar, kaostan çıkıp gelmiş ve bu acımasız arenada hayatta kalmayı başarmış “kazananlar” olmak zorundadırlar. Referans noktaları kendi ülkelerindeki çaresizlik olduğu için, Amerika’nın o sürekli koşturmaca ve rekabet içeren yapısını hayatın doğal ve tek gerçeği olarak kabul ederler. Huzur, güvence ve zaman zenginliği gibi kavramlar, onların lügatinde tembellik veya başarısızlıkla eşdeğerdir.
İşin en trajik boyutlarından biri de, bu referans noktası kaymasının zamanla kişinin kendi öz değerini tamamen maddi göstergelere indirgemesine yol açmasıdır. Kaotik ve yoksul bir geçmişten gelen birey, Amerika’da elde ettiği statü sembolleriyle geçmişin intikamını almaya çalışır. Lüks bir araç, devasa bir ev, en yeni teknolojik aletler, sadece birer kullanım eşyası değil, geçmişte yaşanan çaresizliklere ve aşağılanmalara karşı dikilmiş birer zafer anıtıdır. Birey, bu eşyalara sahip olabilmek için sistemin dayattığı o insanlık dışı çalışma saatlerini ve sosyal izolasyonu gönüllü olarak kabul eder. Çünkü kafasındaki denklem şöyledir: “Ben kendi ülkemde kalsaydım bu eve, bu arabaya asla sahip olamayacaktım. Demek ki burası mükemmel bir yer.” Ancak bu denklemde hesaba katılmayan değişken, bu eşyaların karşılığında nelerin feda edildiğidir. Feda edilen şey bizzat yaşamın kendisidir. Günde yetmiş hasta bakarak veya ekran başında on beş saat kod yazarak geçirilen yıllar, aslında kişinin kendi ömründen sisteme aktardığı sermayedir. Kendi ülkesindeki sistemsizlik kişiden parasını ve emeğini çalarken, Amerika’daki kusursuz sistem kişiden doğrudan doğruya zamanını, yani ruhunu çalar. Ancak referans noktası paraya ve eşyaya endekslenmiş bir zihin, ruhunun çalındığını fark edecek farkındalıktan yoksundur.
Bana kalırsa, gelişmekte olan ülkelerden Amerika’ya göçenlerin yaşadığı bu durum, modern psikolojinin ve sosyolojinin en büyüleyici ve aynı zamanda en hüzünlü araştırma konularından biridir. İnsanın kötülükler arasında tercih yapmak zorunda bırakılması ve daha az kötü olanı “mutlak iyi” ilan ederek ona tapınmaya başlaması, insanlığın o bitmek bilmeyen anlam arayışının ne kadar kolay manipüle edilebileceğini gösteriyor. Göçmen, Amerika’ya gelerek sadece bir sınır geçmemiş, aynı zamanda kendi gerçeklik algısını da yeniden programlamıştır. Kendi ülkesinin enkazı üzerinde yükselen bu yeni gerçeklik, ona bir süreliğine güven ve sahte bir tatmin sağlasa da, uzun vadede bireyi mekanik, yorgun ve sürekli bir kaygı içinde yaşayan bir tüketim birimine dönüştürür. Kaostan kaçarken sığındığı o “düzen”, aslında onun yeni hapishanesidir ve en tehlikeli hapishane, mahkumun duvarları bir kalkan zannettiği hapishanedir. Amerikan Rüyası’nın dünyanın dört bir yanından gelen yetenekli insanları bu kadar kolay öğütüp kendine yakıt yapabilmesinin sırrı, onlara sunduğu refahtan ziyade, onların kaçtığı cehennemin korkunçluğunda gizlidir. Göçmenlerin o bitmek bilmeyen Amerika güzellemeleri, aslında sistemi övmekten çok, kaçtıkları o eski hayata bir daha asla dönmeyeceklerine dair kendilerine verdikleri çaresiz bir teminattır.
4. Tüketim Anestezisi: Büyük Oyuncaklar, Küçük Ruhlar
Modern insanın, özellikle de Amerika gibi vahşi kapitalizmin kalbinin attığı bir coğrafyaya göç etmiş bir profesyonelin hayatını incelediğimizde, karşımıza devasa bir boşluk çıkar. Bu boşluk, daha önce de bahsettiğim o teolojik temelli çalışma tapıncının ve referans noktası kaymasının bir bedeli olarak, kişinin kendi varoluşundan, zamanından ve insani bağlarından feragat etmesiyle açılan dipsiz bir kuyudur. Sistem, bireyden ruhunu, enerjisini ve yaşam sevincini acımasızca çekerken, onun aklını başından alacak, hissettiği o derin acıyı ve anlamsızlığı uyuşturacak çok güçlü bir ağrı kesiciye ihtiyaç duyar. İşte tüketim kültürü, tam olarak bu sistemik acının anestezisidir. İnsan doğası gereği bir anlam arayışı içindedir; sevgiye, aidiyete, huzura ve kendini gerçekleştirmeye ihtiyaç duyar. Ancak haftada seksen saat çalışan, sosyal çevresinden izole olmuş, trafikte ömrünü tüketen ve her an işini kaybetme korkusuyla yaşayan bir zihnin bu insani ihtiyaçları karşılamaya ne vakti ne de enerjisi vardır. Bu noktada sistem çok sinsi ve bir o kadar da kusursuz bir takas teklif eder: “Sana huzur, zaman veya gerçek bir aidiyet veremem; ancak sana bunların yokluğunu unutturacak kadar çok eşya, hız ve anlık haz verebilirim.” Göçmen, bu takası kabul ettiği andan itibaren artık bir vatandaş veya bir insan olmaktan çıkar; devasa bir tüketim makinesinin hem yakıtı hem de dişlisi haline gelir.
Amerika’nın mimari ve kentsel tasarımı bile bu izolasyon ve tüketim sarmalını beslemek üzere kurgulanmıştır. Devasa banliyöler, yan yana dizilmiş yüzlerce metrekarelik müstakil evler, araba olmadan bir kilometre bile gidilemeyen yapay yerleşim alanları… Bu mekansal düzenleme, insanı toplumdan ve sokaktan kopararak onu kendi evinin içine, yani kendi tüketim mabedine hapseder. O devasa müstakil evler, dışarıdan bakıldığında bir başarı sembolü, bir “Amerikan Rüyası” afişi gibi görünse de, aslında içleri yalnızlık yankılanan altın kafeslerdir. Bir insanın veya küçük bir ailenin yaşamsal ihtiyaçlarının çok ötesinde olan bu devasa alanlar, doğası gereği doldurulmayı talep eder. Boş odalar, kullanılmayan garajlar, devasa mutfak tezgahları, sürekli yeni eşyalarla, yeni teknolojik aletlerle, gereksiz mobilyalarla donatılmak zorundadır. Kişi, o evin içinde kaybolmamak, o sessizliği bastırmak için sürekli bir şeyler satın alır. Ev, yaşanılan bir yuva olmaktan çıkmış, kişinin dış dünyadaki yenilgilerini ve sömürülmüşlüğünü telafi etmeye çalıştığı bir depoya, bir sergi salonuna dönüşmüştür. Gün boyu hastanelerde, plazalarda veya ekran başında ezilen ego, akşam o iki yüz metrekarelik eve adım attığında, etrafını saran eşyaların çokluğuna ve büyüklüğüne bakarak kendine ne kadar “büyük” ve “önemli” bir insan olduğunu kanıtlamaya çalışır. Ruh küçüldükçe, içinde yaşanılan mekanın ve sahip olunan eşyaların fiziksel boyutları orantısız bir şekilde büyümeye başlar.
Bu büyüme takıntısının en net görüldüğü yerlerden biri de otomobil kültürüdür. Amerika’da yolları dolduran o devasa SUV’lar, yüksek motorlu pick-up’lar, sadece bir ulaşım aracı değildir; onlar aynı zamanda sokağın tehlikelerine, dış dünyanın acımasızlığına karşı giyilmiş çelikten zırhlardır. Birey, iş yerinde hissettiği o çaresizliği, hiyerarşinin en altında veya ortasında ezilmenin verdiği o güçsüzlüğü, gaza bastığında kükreyen sekiz silindirli bir motorun yarattığı yapay güç hissiyle bastırmaya çalışır. Araba ne kadar büyükse, bireyin etrafına ördüğü güvenlik duvarı ve statü kalkanı da o kadar kalındır. Toplu taşımanın bilinçli olarak yok edildiği, insanların işe gitmek için her gün saatlerini o araçların içinde geçirdiği bir düzende, araba artık ikinci bir yaşam alanına, bir tür tecrit hücresine dönüşmüştür. İnsanlar o kapalı kutuların içinde, radyodan yayılan sesler ve klimalı havanın steril ortamında, dış dünyadaki yoksulluktan, evsizlerden, toplumun geri kalanından tamamen izole bir şekilde akıp giderler. Arabanın büyüklüğü ve lüksü, aslında kişinin diğer insanlarla arasına koymak istediği mesafenin ölçüsüdür. Kendi ülkesinde belki de mütevazı bir hayat süren göçmen, Amerika’ya geldiğinde bu “büyük oyuncaklara” sahip olmayı, sisteme entegre olmanın ve o büyük oyunu kazanmanın nihai kanıtı olarak görür. Ancak direksiyon başında geçen o uzun, yalnız ve yorucu saatler, kişinin hayatından çalınan zamanın ta kendisidir. Sahip olunan o lüks araç, aslında kişiyi her gün kendi sömürüldüğü fabrikaya veya ofise taşıyan süslü bir zincirden başka bir şey değildir.
Tüketimin sadece fiziksel eşyalarla sınırlı kalmadığı, dijital ve hizmet odaklı yepyeni bir anestezi türünün de devreye girdiği gerçeğini göz ardı edemeyiz. Amazon gibi devlerin yarattığı “tek tıkla kapında” kültürü, modern insanın en zayıf noktası olan anlık haz arayışını (dopamin döngüsünü) kusursuzca manipüle eder. Fiziksel olarak tükenmiş, ruhsal olarak çökmüş bir beyaz yakalı için, telefonun ekranına dokunarak dünyanın öbür ucundaki bir nesneyi saatler içinde kapısına getirtebilmek, ona sahte bir tanrısallık, bir kudret hissi verir. Kapıya bırakılan o karton kutular, içlerindeki eşyanın ne olduğundan bağımsız olarak, birer küçük mutluluk hapı işlevi görür. Paketi açmanın verdiği o saniyelik heyecan, beynin ödül merkezini uyarır ve kişiyi bir anlığına o yorucu hayatın gerçekliğinden koparır. Ancak bu heyecan, sentetik bir uyuşturucu gibi çok hızlı bir şekilde dağılır ve geriye eskisinden daha büyük bir boşluk bırakır. Ertesi gün, o boşluğu doldurmak için yeni bir paket sipariş edilir. Bu bitmek bilmeyen döngü, tüketimin artık bir ihtiyaç giderme eylemi değil, doğrudan doğruya psikolojik bir tedavi, bir tür kendi kendini medikalize etme yöntemi olduğunu gösterir. Evin köşelerine yığılan kullanılmamış eşyalar, giyilmemiş kıyafetler, kutusundan bile çıkarılmamış elektronik aletler, aslında dindirilmeye çalışılan ama asla dindirilemeyen bir varoluşsal acının fiziksel semptomlarıdır.
Teknoloji bağımlılığı ve sürekli yenilenen ekranlar, bu anestezi sürecinin en etkili araçlarıdır. Her yıl çıkan yeni bir telefon modelini almak, en büyük, en ince, en yüksek çözünürlüklü televizyonu duvara asmak, gerçeğin solukluğundan kaçıp piksellerin o parlak ve yapay dünyasına sığınma çabasıdır. Sistem sana, iş yerinde yaratıcılığını kullanma veya kendi kararlarını alma özgürlüğü vermez; ancak sana, hangi renkte veya hangi hafıza kapasitesinde bir telefon alacağın konusunda devasa bir “seçme özgürlüğü” sunar. Göçmen zihni, daha önce kendi ülkesindeki ekonomik krizler nedeniyle ulaşamadığı bu teknolojik oyuncaklara Amerika’da kolayca erişebildiğinde, bunu muazzam bir özgürlük zanneder. Oysa bu, kişinin enerjisini ve dikkatini sömüren devasa bir emicidir. Akşam eve yorgun argın dönen birey, ailesiyle sohbet etmek, bir kitap okumak veya sadece kendi düşünceleriyle baş başa kalmak yerine, o devasa ekranların karşısında hipnotize olmuş bir şekilde saatlerini harcar. Ekrandan akan diziler, filmler veya sosyal medya akışları, kişinin kendi hayatındaki aksiyonsuzluğu ve duygusal çoraklığı telafi eden yapay yaşantılar sunar. Gerçek yaşamda hissedilemeyen heyecan, macera ve tutku, ekranlar aracılığıyla simüle edilerek bireye enjekte edilir. Bu simülasyon, kişinin kendi hayatının ne kadar tekdüze ve anlamsız olduğunu fark etmesini engelleyen kusursuz bir körleştiricidir.
Bu noktada kişisel bir değerlendirme yapmam gerekirse, insanın kendi emeğiyle kendi ruhunu satın alma çabasının yarattığı bu trajediyi gözlemlemek gerçekten sarsıcıdır. Kişi, o “büyük oyuncakları” alabilmek için zamanını satar. Sonra o oyuncakların bakımını yapmak, vergisini ödemek, onları daha yenileriyle değiştirmek için daha çok zamanını satmak zorunda kalır. Eşya insana değil, insan eşyaya hizmet etmeye başlar. Kredi kartı borçları, mortgage taksitleri, araç kredileri derken, o lüks ve ışıltılı hayatın altında aslında devasa ve ürkütücü bir borç dağının yattığı görülür. Bu borçlanma sistemi, modern köleliğin görünmez prangalarıdır. Artık kimseyi tarlalarda kırbaçlayarak çalıştırmanıza gerek yoktur; onlara otuz yıllık bir ev kredisi ve statülerini koruma kaygısı vermeniz yeterlidir. Birey, sahip olduğu o devasa standartları kaybetme korkusuyla, en ağır sömürü koşullarına, en toksik yöneticilere bile boyun eğer. Özgürlüğünü, istifa etme hakkını, “hayır” diyebilme gücünü, o evlerin ve arabaların taksitlerine rehin bırakmıştır. İşte tüketim anestezisi sadece anlık acıları uyuşturmakla kalmaz, aynı zamanda sistemin devamlılığını sağlayan o korkunç bağımlılığı da yaratır. Kişi, uyuşturucusunu kesmemek için her gün yeniden o sömürü çarkının içine gönüllü olarak atlar.
Tüketim kültürü, aynı zamanda insan ilişkilerinin doğasını da kökünden değiştirmiş, her şeyi alınıp satılabilen bir metaya dönüştürmüştür. Sosyal izolasyonun derinleştiği bu toplumlarda insanlar birbirleriyle olan bağlarını bile eşyalar ve paralar üzerinden kurmaya başlarlar. Sevgi, alınacak pahalı bir hediyeyle ölçülür; başarı, giyilen markalarla kanıtlanır. Çocuklar, ebeveynlerinin onlarla geçiremediği zamanın telafisi olarak oyuncaklara ve teknolojik aletlere boğulur. Çocuk, sevginin ve ilginin yerini eşyanın aldığı bu dünyada, geleceğin potansiyel bir tüketim bağımlısı olarak yetiştirilir. Eşyanın, yaşam sevincinin yerini alması süreci işte bu kadar erken başlar. Gerçek yaşam sevinci, doğayla temas etmekten, derin sohbetlerden, karşılıksız bir iyilik yapmaktan veya sadece anın tadını çıkarmaktan gelirken; anestezi altındaki bir toplumda sevinç, sadece bir satın alma eyleminin hemen sonrasında hissedilen o kısa süreli tatmine indirgenmiştir. Sorun şu ki, satın alınan hiçbir eşya ruhun o derin ve ilkel ihtiyaçlarını doyuramaz. Yüz metrekarelik bir gardırop dolusu kıyafet, insanın içindeki o çıplaklık ve savunmasızlık hissini örtemez. En lüks araba bile, hayatın yanlış bir yöne doğru gittiği gerçeğinden kaçıp kurtulmanızı sağlayamaz.
Amerika’ya göçen Türklerin veya diğer milletlerden profesyonellerin yaşadığı o “delirium” halinin en görünür yüzü bu tüketim sarhoşluğudur. Geriye dönüp baktıklarında kaybettikleri yılları, yıkılan evlilikleri, kaçırdıkları gençliklerini görmek istemedikleri için vitrinlere, Amazon siparişlerine ve araba galerilerine bakmayı tercih ederler. Sistem onları öyle bir noktaya getirir ki, “Ben bu kadar çok çalışıyorum ama karşılığında ne alıyorum?” sorusunu sorduklarında, ellerinde gösterebilecekleri yegane şey o “büyük oyuncaklardır”. Eğer o oyuncakların değersiz olduğunu, aslında bir hiç uğruna kendi hayatlarını feda ettiklerini kabul ederlerse, yaşayacakları çöküş devasa olacaktır. Bu yüzden eşyaya tapınma, bir tercih değil, psikolojik bir hayatta kalma stratejisi haline gelir. Eşya, onların haklılıklarının, başarılarının ve “doğru karar vermiş olmalarının” fiziksel kanıtıdır. Ancak o devasa evlerin sessizliğinde, o büyük arabaların direksiyonunda hissedilen o soğukluk ve anlamsızlık hissi, ne kadar anestezi alırlarsa alsınlar, bilinçaltının derinliklerinden sızıp kendini belli eder. Bu anestezi, acıyı yok etmez, sadece erteler ve biriktirir; ta ki ruh, o devasa oyuncakların altında tamamen ezilip yok olana dek. Tüketimin bu boyutu, salt ekonomik bir olgu olmanın ötesinde, insanlığın varoluşsal bir intiharıdır.
5. Satın Alma Gücü İllüzyonu ve Köleliğin Finansallaşması
Amerika’daki sistemin dışarıdan bakıldığında bu kadar kusursuz ve cezbedici görünmesini sağlayan en büyük sihirbazlık numarası, maaş bordrolarında yazan o devasa rakamlardır. Gelişmekte olan ülkelerden gelen ve önceki bölümde bahsettiğimiz referans noktası travmasını yaşayan bir göçmen için, yıllık yüz elli bin veya üç yüz bin dolar gibi rakamlar, zihinsel bir kısa devreye yol açar. Bu rakamlar, kişinin kendi ülkesindeki para birimiyle çarpıldığında ortaya çıkan devasa meblağ, bireyin mantıklı düşünme yetisini anında felç eder. Ancak bu noktada gözden kaçırılan ve sistemin asla yüksek sesle dile getirmediği çok acımasız bir matematiksel gerçeklik vardır: Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek maaş almak, zengin olmak anlamına gelmez. Bu sadece, sistemin içinden geçecek olan para miktarının büyüklüğünü gösterir. Daha açık bir ifadeyle, modern Amerikan kapitalizmi, maaşlı çalışanı bir birey olarak değil, sadece bir “nakit akış aracı” olarak konumlandırır. İşverenin hesabından çıkan devasa meblağlar, çalışanın hesabına girer gibi görünür, ancak orada sadece birkaç gün konakladıktan sonra, sistemin diğer devasa çarklarına doğru hızla emilir. Bu emilme süreci, insanlık tarihi boyunca birer temel hak olarak kabul edilen unsurların, Amerika’da acımasız birer finansal meta haline getirilmiş olmasıyla mümkün kılınır.
Avrupa’da veya dünyanın birçok uygar ülkesinde devletin vatandaşlarına anayasal bir zorunluluk olarak sunduğu barınma, sağlık ve eğitim gibi temel haklar, Amerika’da devasa sektörlerin, trilyon dolarlık endüstrilerin insafına terk edilmiştir. Sistemin dehası da tam olarak buradadır: Size yüksek bir saatlik ücret veya yıllık maaş verir, böylece size kendinizi değerli, başarılı ve güçlü hissettirir. Egonuz okşanır, o yüksek rakamlarla gurur duyarsınız. Fakat hemen ardından, hayatta kalabilmeniz için mutlak surette ihtiyaç duyduğunuz şeyleri size fahiş fiyatlarla geri satar. İlk ve en büyük tahsilat barınma üzerinden yapılır. Amerika’da özellikle iş olanaklarının yoğunlaştığı, göçmenlerin “başarı” hikayelerini yazdıkları büyük metropollerde ve teknoloji merkezlerinde, barınma maliyetleri insanın kanını donduracak seviyelerdedir. Yüksek maaşlı bir beyaz yakalı, ay sonunda eline geçen net paranın neredeyse yarısını, sırf başını sokacak güvenli bir muhitte yaşayabilmek için sisteme geri iade etmek zorundadır. Eğer kişi “tüketim anestezisi” etkisine kapılıp o devasa banliyö evlerinden birini almaya kalkarsa, otuz yıllık bir mortgage (ipotek) sözleşmesine imza atarak, ömrünün geri kalanını bir bankanın bilançosunda sadık bir borçlu olarak geçirmeyi garantiler. Evin sahibi kişi değil, bankadır ve kişi aslında kendi maaşıyla bankanın servetini finanse eden bir neferden başka bir şey değildir.
Barınmadan sonra sistemin en acımasız hortumu sağlık sektörü üzerinden çalışanın cüzdanına bağlanır. Amerika’da sağlık sistemi, insanları iyileştirmek üzerine değil, hastalık korkusunu finansal bir silaha dönüştürmek üzerine kurgulanmıştır. Sistem, bireye dışarıdan çok iyi gibi görünen ama aslında içi boşaltılmış karmaşık poliçeler sunar. Her ay maaşınızdan kesilen o devasa sağlık sigortası primleri, sizin ücretsiz sağlık hizmeti alacağınız anlamına asla gelmez. Sistemin içine yerleştirilmiş olan “katılım payları”, “kapsam dışı hizmetler” ve “ceza kesintileri” gibi finansal labirentler sayesinde, basit bir acil servis ziyareti bile aylarınızı ipotek altına alacak binlerce dolarlık bir faturaya dönüşebilir. Avrupa’da yaşayan birinin vergi ödeyerek peşinen hallettiği ve bir daha düşünmek zorunda kalmadığı o temel güvenlik hissi, Amerika’da yoktur. Amerika’da sağlığınız, sigorta şirketlerinin CEO’larının kar marjlarına endekslidir. Yüksek maaş aldığını zanneden göçmen, bir gün amansız bir hastalığa yakalandığında veya küçük bir kaza geçirdiğinde, o devasa maaşının aslında hastane masrafları karşısında bir kum tanesi kadar değersiz olduğunu acı bir şekilde öğrenir. Fakat ilginçtir ki, bu korkunç güvensizlik hissi insanları isyan ettirmek yerine, işlerine daha da sıkı sarılmaya, patronlarına daha çok boyun eğmeye ve sisteme daha fazla entegre olmaya iter. Çünkü Amerika’da işinizi kaybetmek, sadece gelirinizi kaybetmek değil, aynı zamanda hayatta kalma garantinizi, yani sağlık sigortanızı kaybetmek demektir. Bu, köleliğin fiziksel prangalardan çıkarılıp, tamamen finansal ve psikolojik bir boyuta taşınmış halidir.
Eğitim ise bu sömürü döngüsünün nesiller boyu devam etmesini sağlayan en stratejik mekanizmadır. Eğer bir göçmen, Amerika’da çocuk sahibi olma gafletinde bulunur ve onlara “iyi bir gelecek” sunmak isterse, sistemin en büyük ve en acımasız dişlilerinden biriyle tanışmak zorundadır. Kreş çağında başlayan ve üniversite mezuniyetine kadar devam eden eğitim masrafları, ailenin yıllarca biriktirdiği tüm artı değeri acımasızca yutar. Ortalama bir Amerikan üniversitesinden mezun olmak, hayata on binlerce, bazen yüz binlerce dolarlık öğrenim kredisi borcuyla başlamak anlamına gelir. Daha yirmili yaşlarının başında, henüz hiçbir varlık üretememiş genç bir insan, sistemin içine devasa bir eksi bakiye ile fırlatılır. Bu borç, gencin hayal kurmasını, dünyayı gezmesini, farklı bir kariyer denemesini veya sisteme itiraz etmesini engellemek için boynuna takılmış görünmez bir tasmadır. Borcu olan insan itaat eder. Borcu olan insan, sevmediği işlerde, katlanamadığı yöneticilerin altında günde on iki saat çalışmayı kabul eder. Anne babalar ise çocuklarının bu borç batağına düşmemesi için kendi hayatlarından, emekliliklerinden ve zamanlarından çalarak üniversite fonlarına para yığarlar. İşin özünde, yüksek maaşlı çalışanın ürettiği zenginlik; toprak sahiplerine, sağlık holdinglerine ve devasa eğitim kurumlarına aktarılırken, çalışanın elinde sadece yorgunluk ve ertesi gün tekrar işe gitme zorunluluğu kalır.
Bana kalırsa, bu sistem tarihin tanık olduğu en zekice tasarlanmış kölelik biçimidir. Klasik kölelikte, efendi kölesinin barınmasını, sağlığını ve asgari gıdasını karşılamak zorundaydı; çünkü köle, efendinin bir varlığıydı ve onun ölmesi veya hastalanması efendiye zarar verirdi. Modern Amerikan finansal köleliğinde ise sermaye sahipleri bu maliyetlerin ve sorumlulukların tamamını kölenin, yani bordrolu çalışanın kendi omuzlarına yüklemiştir. Üstelik bu kölelik biçimi öylesine büyük bir ustalıkla pazarlanmıştır ki, köleler zincirlerinin altın rengine boyanmış olmasından dolayı kendilerini özgür ve başarılı zannederler. Emeğin bu derece finansallaşması, bireyin kendini gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engeldir. Satın alma gücü denen o büyük illüzyon, aslında kişinin kendi hayatı üzerindeki kontrolünü tamamen yitirmesinin, bir bilanço kalemine, bir kredi skoruna indirgenmesinin üzerini örten şatafatlı bir şaldır. Çalışan insan, sistemin kasasına giden bir borunun içinden akan su gibidir; su borunun içinden geçer, boruyu bir anlığına serinletir ama asla orada kalmaz. Göçmenlerin “Amerika’da alım gücü çok yüksek” diyerek övündükleri şey, aslında içlerinden geçen o suyun tazyiğiyle duydukları hastalıklı bir gururdan ibarettir. Günün sonunda ellerine baktıklarında, o devasa maaşlardan geriye sadece önceki bölümde detaylandırdığımız o plastik oyuncaklar, metal yığınları ve ruhsal bir enkaz kalır. Sermaye her zaman kazanır, göçmen ise sadece kazandığını zannederek ömrünü tüketir.
6. Sosyal Devletin Yokluğu ve “Kendi Başının Çaresine Bakma” Mitolojisi
Bir toplumun kitleleri nasıl kontrol ettiğini ve onları kendi aleyhlerine olan bir düzene nasıl gönüllü olarak entegre ettiğini anlamak için, o toplumun kullandığı kavramların içini nasıl boşalttığına ve yeniden doldurduğuna bakmak gerekir. Amerika Birleşik Devletleri’nin sömürü düzenini dünyanın dört bir yanındaki yetenekli beyinlere bir cennet gibi pazarlamasındaki en büyük dehası, ekonomik veya askeri gücünde değil, kelimeler üzerinde kurduğu bu muazzam semantik tahakkümde yatar. Bu tahakkümün en kusursuz şaheseri ise “özgürlük” kavramının geçirdiği o korkunç mutasyondur. Daha önceki bölümlerde kökenlerine indiğimiz o acımasız sınır boyu psikolojisinin ve her şeyin finansallaşmasının doğal bir sonucu olarak, Amerika’da bireyi koruyan, kollayan, o düştüğünde elinden tutacak kolektif bir mekanizma, yani bir “sosyal devlet” yoktur. Ancak sistemin asıl başarısı bu yokluk durumunu gizlemek değil, tam aksine bu yokluğu devasa bir erdem, bir “bireysel özgürlük” nişanesi olarak paketleyip kitlelere satabilmesidir. Bireyin devasa şirketler, insafsız sağlık sistemleri ve acımasız piyasa koşulları karşısında yapayalnız, çırılçıplak ve tamamen korumasız bırakılması, inanılmaz bir retorik sihirbazlıkla “kendi ayakları üzerinde durmak” adı altında kutsanmıştır. Bu kutsama o kadar etkilidir ki, sisteme dışarıdan dahil olan bir göçmen, bu yalnızlık ve güvencesizlik cehennemini bir onur madalyası gibi göğsünde taşımaya başlar.
Kolektif güvenliğin, yani Avrupa modelinin temelini oluşturan sosyal devlet anlayışının Amerikan zihnindeki karşılığı, sistemsel bir karalama kampanyasının ürünüdür. Avrupa’da devletin vatandaşından topladığı vergilerle ona ücretsiz ve nitelikli sağlık hizmeti, parasız eğitim, insani çalışma saatleri, uzun ücretli tatiller ve işsizlik durumunda insanca yaşayabileceği bir güvence sunması, Amerikan propaganda makinesi tarafından kasıtlı olarak “hantallık”, “tembellik” ve hatta gizli bir “sosyalizm” tehdidi olarak etiketlenmiştir. Bu öylesine güçlü bir beyin yıkamadır ki, en zeki, en analitik düşünen profesyoneller bile bu tuzağa düşer. Bireye sürekli olarak şu yalan fısıldanır: “Eğer bir devlet sana bu kadar çok güvence veriyorsa, senden potansiyelini, girişimcilik ruhunu ve hırsını çalıyor demektir. Güvence, tembeller içindir. Zeki ve çalışkan insanlar güvenceye ihtiyaç duymazlar, onlar kendi şanslarını kendileri yaratırlar.” Böylece, aslında insanın onurunu koruyan, onu sermayenin insafına terk etmeyen o muazzam insani kazanımlar, bireyin gelişimini engelleyen prangalar gibi gösterilir. Avrupa’nın o derin kültürel birikiminin, insana yaşamak için zaman tanıyan o olgun sisteminin karşısına, sürekli bir anksiyete içinde, her an her şeyini kaybetme korkusuyla koşturan “dinamik” Amerikan modeli çıkarılır. Ve ne yazık ki dinamizm kelimesi, çoğu zaman panik halindeki bir farenin tekerlek içindeki o çaresiz koşuşturmasını gizleyen çok şık bir kılıftır.
Bu mitolojinin en tehlikeli yanı, bireyin bütün başarısızlıkları ve felaketleri sadece ve sadece kendi omuzlarına yüklemesidir. Sosyal bir devletin yokluğunda, başınıza gelen her türlü felaket sizin kendi kişisel hatanız olarak kodlanır. Hastalandınız ve hastane masraflarınızı ödeyemeyip iflas mı ettiniz? Sistem size “Demek ki yeterince iyi bir sigorta poliçesi seçecek kadar vizyoner değildin veya bunun için yeterince para biriktirmedin” der. İşten mi çıkarıldınız ve evinizin kredisini ödeyemediğiniz için sokakta mı kaldınız? Sistem “Demek ki kendini yeterince geliştirmedin, şirketin için vazgeçilmez olamadın, yeterince rekabetçi değildin” diyerek faturayı yine size keser. Bu, yapısal sorunların tamamen bireyselleştirilmesidir. Ortada devasa bir gelir eşitsizliği, açgözlü kurumlar ve insafsız politikalar varken, bütün suç “yeterince çabalamayan” bireyin üzerine yıkılır. “Kendi başının çaresine bakma” efsanesi, aslında devletin ve sistemin bireye karşı olan tüm sorumluluklarından yırtmasını sağlayan devasa bir yalan kalkanıdır. Bu kalkanın arkasına saklanan sermaye, insanları birbirleriyle kıyasıya bir ölüm kalım savaşına sokarken, tribünden bu kanlı gladyatör dövüşünü keyifle izler. Gladyatörler ise birbirlerini yok ederken bile, “Ben kendi ayaklarım üzerinde duruyorum, ben güçlüyüm” diyerek bu vahşeti içselleştirirler.
Bu noktada “özgürlük” kelimesinin nasıl gasp edildiğine daha yakından bakmalıyız. Avrupa’da özgürlük, insanın temel ihtiyaçları konusunda kaygı duymama özgürlüğüdür. Çocuğunun eğitimini, kendi sağlığını veya yaşlılığında ne yapacağını düşünmek zorunda kalmayan bir zihin; sanata, felsefeye, bilime, sevdiklerine veya sadece kendi iç dünyasına yönelebilecek bir alan bulur. Gerçek özgürlük, insanın hayatta kalma endişesinden kurtulup “yaşama” eylemine geçebilmesidir. Amerika’da ise özgürlük, “negatif özgürlük” olarak kurgulanmıştır. Yani sistemin sana müdahale etmemesi, seni kendi haline bırakması özgürlük sayılır. “Senden az vergi alıyorum, sana karışmıyorum, ne halin varsa gör” demenin adı özgürlük olmuştur. Devlet sana karışmaz ama seni şirketlerin, bankaların ve sigorta tekellerinin insafına terk eder. Sizi ormanda yapayalnız, pusulasız ve silahsız bırakan birinin “Artık tamamen özgürsün, istediğin yöne gidebilirsin” demesi ne kadar rasyonelse, Amerikan sisteminin sunduğu bu özgürlük de ancak o kadar rasyoneldir. İnsanın her sabah “Acaba bugün işten atılır mıyım? Acaba başıma bir iş gelirse ailem sokakta kalır mı?” terörüyle uyanması özgürlük değil, modern bir psikolojik işkencedir. Ancak daha önceki bölümlerde değindiğimiz o kaos ortamından, keyfiliğin hüküm sürdüğü coğrafyalardan gelen göçmenler, bu işkenceyi bir lütuf olarak kabul etmeye çok dünden razıdırlar. Çünkü onlara bu yalnızlık, eski ülkelerindeki o boğucu ve yozlaşmış müdahalecilikten daha “dürüst” gelir. Oysa bu, dürüstlük değil, sadece sömürünün ve terk edilmişliğin kurumsallaşmış halidir.
Bu acımasız yalnızlaştırma politikası, toplumun hücrelerine kadar nüfuz eden devasa bir atomizasyon yaratır. İnsanlar, birbirlerini aynı geminin yolcuları, dayanışma içinde olması gereken yurttaşlar olarak değil; terfi bekleyen rakipler, aynı evi almak için teklif veren düşmanlar veya yolda önünü kesen engeller olarak görmeye başlarlar. Kolektif güvenlik ağının olmaması, empatiyi sistemli bir şekilde yok eder. Çünkü bir başkasına yardım etmek, onun için zaman veya kaynak harcamak, bu amansız yarışta geri kalmak anlamına gelir. İnsanlar, sokakta evsiz yatan birini gördüklerinde sistemin çöküşünü sorgulamak yerine, “Demek ki zamanında benim kadar çok çalışmamış, kendi başının çaresine bakamamış” diyerek hızla adımlarını sıklaştırır ve o manzaradan uzaklaşırlar. Başkasının sefaletini rasyonelleştirmek, kendi sahip olduklarının haklılığını kendi kendine kanıtlamanın en kestirme yoludur. Kendi başının çaresine bakma miti, toplumsal dayanışmayı bir zayıflık, bir asalaklık olarak kodlar. Bu zehirli düşünce yapısı, kişiyi öylesine izole eder ki, kişi başarısının da sadece kendine ait olduğuna, dolayısıyla topluma hiçbir şey borçlu olmadığına inanmaya başlar. “Ben her şeyi kendi tırnaklarımla kazıyarak elde ettim, o yüzden kimseye bir şey vermek zorunda değilim” kibri, aslında o kişinin ne kadar derin bir korku ve güvensizlik içinde yaşadığının en net göstergesidir. Sahip olduklarını kaybetme korkusu, onu etrafındaki her şeye ve herkese karşı buz gibi, duygusuz bir savunma mekanizması geliştirmeye itmiştir.
Bana öyle geliyor ki, göçmenlerin Amerika’daki bu sistemi savunurken başvurdukları argümanların ardında, aslında kendi fedakarlıklarını yüceltme çabası yatıyor. İnsan, hiçbir güvencenin olmadığı bir ipin üzerinde, altında güvenlik ağı olmadan yürürken hissettiği o dehşeti itiraf etmek istemez. Eğer o ipin üzerinde yürümeyi başarıp karşıya geçerse, altındaki o ölümcül boşluğu sistemin bir kusuru olarak değil, kendi cesaretinin ve yeteneğinin parlayabileceği bir sahne olarak anlatmayı seçer. “Avrupa’da olsaydım altımda güvenlik ağı olacaktı, o zaman benim bu ipte yürümemin ne anlamı kalırdı ki?” diyerek, aslında gereksiz yere aldığı o devasa riski ve yaşadığı ağır stresi bir kahramanlık efsanesine dönüştürür. Bu, son derece insani ama bir o kadar da hastalıklı bir psikolojidir. Güvenliğin hantallık olarak görülmesi, sürekli bir hayatta kalma adrenalinine bağımlı hale gelmiş olmaktan kaynaklanır. Sistemin sürekli bir kaos, sürekli bir yarış ve bitmek bilmeyen bir tehdit üretmesi, bu insanların kendilerini canlı hissetmelerinin yegane yolu haline gelmiştir. Onlar, rüzgarsız bir günde, fırtına koptuğunda gösterdikleri o insanüstü çabayı gösteremeyecekleri için rüzgarsızlığı sıkıcı bulurlar. Avrupa’nın o sakin, güvenceli ve insani temposu onlara bu yüzden bir huzurevi gibi, bir bitiş çizgisi gibi gelir. Oysa hayatın amacı sürekli olarak uçurumun kenarında koşmak değil, o uçurumun uzağında güvenli bahçeler inşa edebilmektir.
Amerika Birleşik Devletleri, bu mitolojiyi ihraç etme konusunda o kadar başarılı olmuştur ki, bugün dünyanın birçok yerinde insanlar, o hiç bilmedikleri Amerikan tarzı güvencesizliği kendi ülkelerinde bile talep eder hale gelmişlerdir. “Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” felsefesinin, vahşi kapitalizmin ve sosyal hakların tırpanlanmasının “inovasyon” ve “büyüme” getireceğine dair o sinsi inanç, aslında insanlığın yüzlerce yılda kanla, grevlerle, devrimlerle kazandığı hakların gönüllü olarak iade edilmesidir. Kendi başının çaresine bakma yalanı, kitleleri uyutmak için uydurulmuş en tatlı ninnidir. Birey, kendi kaderinin tek efendisi olduğu sanrısıyla sarhoşken, aslında görünmez oligarkların, teknoloji devlerinin ve finans piyasalarının çizdiği dar bir labirentin içinde çırpınan bir deney faresinden farksızdır. O labirentin duvarlarında yazan “Sen özgürsün, her şeyi başarabilirsin” yazıları, sadece farenin peynire doğru koşarken daha hızlı adım atmasını sağlayan motivasyon posterleridir. Sosyal devletin yokluğu bir “seçim” veya bir “felsefi duruş” değildir; sadece ve sadece sermayenin insan hayatı üzerindeki mutlak ve pervasız diktatörlüğünün ta kendisidir. Ve bu diktatörlüğün en ürkütücü yanı, kölelerin kendi yalnızlıklarını ve güvencesizliklerini bir özgürlük anıtı gibi savunarak kendi elleriyle kendi hapishanelerinin kapısını kilitlemeleridir.
7. Statü Kibri ve Sosyal Karşılaştırma Teorisi
İnsanın kendi değerini yalıtılmış bir fanusun içinde, salt kendi içsel terazisiyle ölçebilmesi, belki de insanlık tarihinin en nadir rastlanan erdemlerinden biridir. Bizler, evrimsel ve sosyolojik doğamız gereği, varoluşumuzu her zaman bir başkasının bakışındaki yansımamız üzerinden anlamlandırırız. Modern psikolojinin temel taşlarından biri olan Sosyal Karşılaştırma Teorisi, tam da bu kaçınılmaz gerçeğe işaret eder: İnsan, ne kadar zeki, ne kadar başarılı veya ne kadar mutlu olduğuna tek başına karar veremez; bu kararı ancak kendisini “diğerleriyle” kıyaslayarak verebilir. Amerika Birleşik Devletleri gibi acımasız bir sömürü düzenine gönüllü olarak entegre olan göçmenlerin, o ağır bedelleri öderken nasıl olup da sahte bir cennet illüzyonuna tutunduklarını anlamak için, bu karşılaştırma mekanizmasının nasıl toksik bir statü kibrine dönüştüğünü mikroskop altına almamız gerekir. Göçmen, fiziksel olarak okyanusun ötesindeki o devasa kıtada, bitmek bilmeyen mesailerin ve rekabetin içinde boğuluyor olsa da; psikolojik olarak hala geride bıraktığı ülkesindedir. Onun asıl seyircisi, asıl jürisi Amerika’daki komşuları veya iş arkadaşları değil, kendi ülkesinde kalan akrabaları, eski okul arkadaşları ve sosyal çevresidir. Bu ikiye bölünmüşlük, göçmenin zihninde devasa bir sahne kurar ve o sahnede oynanması gereken tek bir oyun vardır: “Başarı.”
Bir insan, doğduğu toprakları, anadilinin rahatlığını, sevdiklerinin sıcaklığını ve o topraklara ait tüm kültürel kodları geride bırakıp, son derece yabancı ve duygusuz bir coğrafyaya adım attığında, bunun bedeli sadece maddi veya bürokratik değildir; bu devasa bir varoluşsal kumardır. Bu kumarı oynayan kişi, geride kalanlara ve en çok da kendisine “bu kararın doğru olduğunu” ispat etmek zorundadır. Daha önceki bölümlerde değindiğimiz o ağır çalışma koşulları ve sistemik yabancılaşma göçmenin ruhunu kemirmeye başladığında, onu ayakta tutan tek bir serum kalır: Geride bıraktığı insanların ona duyduğu hayranlık, gıpta ve hatta haset. İşte statü kibri tam da bu noktada, bir savunma mekanizması olarak doğar. Birey, Amerika’da çektiği o muazzam yalnızlığı ve yabancılaşmayı itiraf edemez, zira bunu yapmak kendi hayatını bir “hata” olarak etiketlemek anlamına gelecektir. Bunun yerine, çektiği acının üzerini, anavatanındaki insanların gözünü kamaştıracak parlak etiketlerle örtmeye başlar. “Harvard”, “Silikon Vadisi”, “yıllık şu kadar yüz bin dolar maaş”, “Müstakil ev” gibi kelimeler, günlük konuşmaların içine özenle yerleştirilmiş birer psikolojik silahtır. Bu kelimeler geride kalanların üzerine ateşlendikçe, göçmenin egosu şişer, hissettiği acı anesteziye uğrar ve sistemin içindeki o gönüllü köleliği, bir anda ulaşılmaz bir zafermiş gibi algılanmaya başlanır.
Bu psikolojik illüzyonun en trajik boyutu, “başarı” kavramının içinin korkunç bir hızla boşaltılması ve tamamen tek boyutlu, maddi bir düzleme indirgenmesidir. Normal şartlarda bir insanın hayattaki başarısı çok katmanlıdır; entelektüel derinliği, ahlaki duruşu, ailesiyle kurduğu bağın kalitesi, topluma kattığı değer, sanata veya felsefeye ayırabildiği zaman, hissettiği içsel huzur, başarı kriterleri arasında yer almalıdır. Ancak binlerce kilometre uzaktaki bir seyirciye içsel huzuru, entelektüel doyumu veya insani değerleri kanıtlamak neredeyse imkansızdır. Ruhsal zenginlik fotoğraflanamaz, bilgelik banka hesabıyla belgelenemez, huzur sosyal medyada paylaşılamaz. Geriye, herkesin istisnasız anlayabileceği, çevirisine ihtiyaç duyulmayan tek bir evrensel dil kalır: Para ve o paranın satın alabildiği hacimli eşyalar. Amerika’daki göçmen, bu yüzden kaçınılmaz olarak kendi değerini sadece ve sadece sahip olduğu maddi göstergeler üzerinden ölçmeye ve ölçtürmeye başlar. Banka hesabındaki dolarlar, kapının önündeki son model araç, yaşanılan muhitin posta kodu, artık kişinin karakterinden, birikiminden ve ruhundan daha önemli hale gelmiştir. İnsan, kendi varoluşunu bir bilançoya, bir excel tablosuna indirgemiştir.
Bu indirgemeci yaklaşım, göçmenin entelektüel ve ruhsal olarak kurumasına yol açar. Kişi, geride bıraktığı ülkesindeki eski dostlarına “Amerika’da bir müze gezdim, şu felsefi kitabı okudum, kendimi şu yönde geliştirdim” demek yerine, “Yeni bir SUV aldım, şirket bana şu kadar prim verdi” demeyi tercih eder, çünkü gerideki toplumun alkışlayacağı şey maalesef ikincisidir. İki taraf arasında zımni, hastalıklı bir anlaşma vardır. Geride kalanlar, o ülkenin kaotik ve yoksullaştırıcı ikliminde, Amerika’daki o şatafatlı hayatı bir kurtuluş fantezisi olarak görür ve göçmeni bu fantezinin yaşayan bir idolü haline getirirler. Göçmen ise, bu idol olma halinin verdiği kibre bağımlı hale gelir. Ancak idollerin bir sorunu vardır: Asla yorulamazlar, asla şikayet edemezler ve asla “ben mutsuzum” diyemezler. Eğer Amerika’da o büyük evin içinde geceleri antidepresanlarla uyuyabilen, iş yerindeki stres yüzünden saçları dökülen, eşiyle sadece faturaları ödemek için konuşan bir profesyonel, geride kalanlara bu gerçeği söylerse, o sahte krallığı bir anda başına yıkılır. Kendi ülkesindekilerin gözünde “başarısız”, “tutunamamış” veya “yanılmış” konumuna düşmek, onun için Amerika’daki sömürüden çok daha korkutucu bir cehennemdir. Bu yüzden statü kibrini her gün yeniden beslemek, yalanı daha da büyütmek zorundadır.
Sosyal medyanın bu süreçteki rolü ise devasa bir sanal panoptikon yaratmasıdır. Eskiden göçmenler yılda bir kez memleketlerine döndüklerinde veya mektuplarla bu statü gösterisini yaparken, bugün Instagram, LinkedIn veya Facebook sayesinde bu gösteri saniye saniye, kesintisiz bir yayına dönüşmüştür. Hafta sonu gidilen o şık restorandan paylaşılan bir fotoğraf, alınan yeni arabanın direksiyonundan çekilen bir hikaye, aslında “Ben sizden daha iyiyim, benim hayatım sizin ulaşamayacağınız kadar mükemmel” demenin dijital kodlarıdır. Bu paylaşımların arkasındaki o bitkin, yalnız ve sömürülmüş insan yüzü kadrajın dışında bırakılır. Çekilen fotoğrafın arka planında o acımasız sağlık sistemi, güvencesiz çalışma saatleri, sosyal devletin yokluğu yer almaz; sadece o anlık, sentetik mutluluk parıltısı vardır. Bu sanal sergi, göçmenin kendi yalanına kendini de inandırma seansıdır. Paylaşıma gelen her beğeni, her “vay canına”, her “helal olsun sana” yorumu, göçmenin pazartesi sabahı o acımasız kapitalist makinenin dişlileri arasına yeniden girmesi için gereken motivasyon yakıtını sağlar. Göçmen, sanal dünyada inşa ettiği o kusursuz avatarı yaşatabilmek için, gerçek dünyadaki bedenini ve ruhunu feda eder.
Bu sürecin sosyolojik olarak en zehirli yanlarından biri de, bu kibrin sıradan insanlara karşı yöneltilen örtülü bir aşağılamaya dönüşmesidir. Amerika’da, vahşi rekabetin ve “kazanan her şeyi alır” kültürünün içine entegre olan kişi, bir süre sonra eşitlik fikrinden tiksinmeye başlar. Önceki konularda değindiğimiz o Avrupa’nın insani, herkesin benzer standartlarda yaşadığı model, bu statü kibrine sahip bir göçmen için tam bir kabustur. Çünkü onun amacı sadece “iyi” yaşamak değil, “diğerlerinden daha iyi” yaşamaktır. Eğer bir ülkede çöp toplayan bir işçi ile kalp ameliyatı yapan bir doktor aynı sosyal güvencelere sahipse, aynı devlet hastanesinde aynı kalitede tedavi olabiliyorsa ve yılda benzer sürelerde tatile çıkabiliyorsa, o doktor kendi “üstünlüğünü” nasıl hissedecektir? İşte Amerika, bu hastalıklı üstünlük kompleksine sahip insanlara, başkalarının sefaleti üzerinden kendi değerlerini ölçme imkanı sunar. Amerika’daki göçmen, sokakta evsiz yatan insanları, iki işte birden çalışıp faturalarını ödeyemeyenleri gördükçe, kendi sahip olduğu o acımasız düzendeki yerini yüceltir. “Ben onlardan daha zekiyim, daha çok çalışıyorum, bu yüzden o lüks sitelerde yaşayıp bu arabalara biniyorum” diyerek, eşitsizliği sadece normalleştirmekle kalmaz, onu kişisel bir zafer ayinine dönüştürür.
Bana kalırsa, bu statü kibrinin altında yatan en temel duygu, aslında devasa bir aşağılık kompleksidir. Özellikle Batı kültürüne karşı tarihsel olarak yenilmişlik hissi taşıyan, kurumları oturmamış coğrafyalardan gelen bireyler, Batı’nın o parıltılı dünyasına entegre olduklarında, o tarihsel ezikliği bireysel bir şovla yenmeye çalışırlar. Onlar için Amerika’da başarılı olmak, sadece bir kariyer hedefi değil, aynı zamanda eski dünyanın hayaletlerinden, o “Gelişmekte olan ülke vatandaşı” etiketinden kurtulma çabasıdır. Ancak bu kurtuluş çabası, onları daha büyük bir tuzağın içine çeker. Çünkü sistem, onların bu onaylanma açlığını, bu “kendini kanıtlama” histerisini çok iyi bilir ve bunu sonuna kadar sömürür. Şirketler, bu göçmenlere sadece yüksek maaşlar vermekle kalmaz, onlara cafcaflı unvanlar, sözde “yönetici” pozisyonları dağıtırlar. “Senior Vice President”, “Lead Developer”, “Director” gibi unvanlar, aslında kişinin omuzlarına yüklenen o devasa sorumluluğun ve mesai saati kavramının ortadan kalkmasının üzerini örten yaldızlı kağıtlardır. Kişi, anavatanındaki dostlarına “Ben Amerika’da direktör oldum” derken duyduğu o statü hazzı uğruna, o şirketin kölesi olmayı seve seve kabul eder. Unvan büyüdükçe, ruh küçülür; maaş arttıkça, kişinin kendi hayatı üzerindeki kontrolü azalır. Ancak statü kibri öylesine kör edici bir ışıktır ki, bu basit denklemi görmeyi imkansız kılar.
Bu bitmek bilmeyen gösteri, eninde sonunda insanı kendi kendine yabancılaştırır. Göçmen, bir süre sonra geride bıraktığı insanlara oynamaya başladığı o maskenin ta kendisine dönüşür. İçindeki o saf, sadece yaşamak, huzur bulmak, belki bir sahil kasabasında kitap okumak veya ailesiyle vakit geçirmek isteyen sesi tamamen boğar. Çünkü o ses “zayıflıktır”, o ses “kaybedenlerin” sesidir. Amerika gibi bir arenada zayıflığa yer yoktur; orada sürekli gücünüzü, statünüzü ve kazanma kapasitenizi sergilemek zorundasınızdır. Sosyal karşılaştırma teorisinin en acımasız yüzü burada ortaya çıkar: Kişi, yukarıya baktıkça her zaman kendisinden daha fazlasına sahip olan birilerini görecek ve bu yarış asla bitmeyecektir. Anavatanındakilerle kendini kıyaslayıp tatmin olma dönemi geçtikten sonra, sıra Amerika’daki diğer başarılı göçmenlerle, kendi meslektaşlarıyla kıyaslamaya gelir. O on bin dolarlık saat, komşunun aldığı yüz bin dolarlık arabayı görene kadar bir statü sembolüdür; o araba, diğer yöneticinin milyon dolarlık malikanesini görene kadar tatmin edicidir. Hedef tahtası sürekli olarak ileriye taşınır. Bu, farenin tekerlek içindeki o umutsuz koşusunun ta kendisidir. Tekerlek ne kadar hızlı dönerse dönsün, fare asla bir yere varamaz; sadece tekerleğin hızına uyum sağlamak için daha çok yorulur.
Son kertede, statü kibri, modern köleliğin en güçlü zinciridir çünkü bu zinciri kölenin kendisi gururla boynuna takar. Amerika Birleşik Devletleri’nin o devasa makinesini ayakta tutan şey, dünyanın dört bir yanından gelen bu yetenekli insanların, sırf geride bıraktıklarına karşı “Ben başardım” diyebilmek uğruna kendi hayatlarını acımasızca feda etmeleridir. Maddi göstergelerin, entelektüel ve ruhsal derinliğin önüne geçmesi bir rastlantı değil, vahşi kapitalizmin kusursuz bir tasarımıdır. Eğer insanlar başarıyı ne kadar kitap okudukları, ne kadar çok dost biriktirdikleri veya ne kadar huzurlu olduklarıyla ölçselerdi, bu sistemi bir gün bile ayakta tutamazdınız. Sistemi yaşatan şey, o doymak bilmeyen kibir, o dinmek bilmeyen kıyaslama hastalığıdır. Gerçek başarının, kimseye bir şey kanıtlamak zorunda kalmamak, kendi zamanının efendisi olmak ve maskelerden arınmış, sade bir varoluşun içinde huzur bulmak olduğunu göremeyenler, o Amerikan rüyasının ışıltılı sahnesinde birer piyon olarak ömürlerini tamamlarlar. Seyirciler alkışlar, perde kapanır ve oyuncu, o devasa evinin içinde, o muazzam maaş çekleriyle yapayalnız, tükenmiş bir halde karanlıkla baş başa kalır. Gerçek trajedi, alkışların sesi kesildiğinde, o kibrin altında saklanan o tarifsiz boşluğun yankısıyla yüzleşmektir.
8. Bilişsel Çelişki: Yatırımın Büyüklüğü ve Gerçeği İnkar
İnsanın kendi zihniyle oynadığı saklambaç oyunlarının en trajik, en karmaşık ve dışarıdan bakıldığında en anlaşılmaz olanı, bütün hayatını üzerine inşa ettiği bir inancın, bir kararın aslında devasa bir yanılgı olabileceği gerçeğiyle yüzleştiği o kırılma anından kaçış çabasıdır. Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmiş, orada yıllarını harcamış ve önceki bölümlerde detaylarıyla işlediğimiz o acımasız sömürü çarkının içine gönüllü olarak entegre olmuş bir bireyin ruh halini salt ekonomik veya sosyolojik teorilerle açıklamak eksik kalacaktır; burada devreye psikolojinin en temel, en sarsıcı mekanizmalarından biri olan bilişsel çelişki kuramı girer. Bir insan, doğup büyüdüğü toprakları, anadilinin ona sağladığı o eşsiz konfor alanını, çocukluk anılarını, ailesini ve tüm sosyal ağını geride bırakıp dünyanın öbür ucuna, kurallarını hiç bilmediği acımasız bir arenaya adım attığında, ortaya koyduğu sermaye sadece cebindeki birkaç bin dolar veya vize işlemleri için harcadığı mesai değildir. Ortaya konan asıl sermaye, bireyin varoluşunun ta kendisi, hayatının geri kalan tüm ihtimalleridir. İşte bu yatırım öylesine devasa, öylesine geri alınamaz bir yatırımdır ki, zihin bu yatırımın sonucunda ulaşılan noktanın bir “hata”, bir “yanılgı” veya basitçe “başka türden bir kölelik” olduğunu itiraf edemez. Çünkü bu itiraf, sadece bir coğrafya değişikliğinin yanlış olduğunu kabul etmek değil; insanın kendi ömrünü, gençliğini ve hayallerini bir hiç uğruna israf ettiğini kabul etmesi anlamına gelir. Bu, sıradan bir insanın egosunun tek parça halinde çıkamayacağı kadar büyük bir yıkımdır.
Bu zihinsel savunma hattını anlamak için, davranışsal iktisat ve psikolojide “batık maliyet yanılgısı” olarak adlandırılan duruma yakından bakmak elzemdir. Rasyonel olduğu varsayılan insan zihni, aslında geçmişte yaptığı harcamaların, verdiği emeklerin ve harcadığı zamanın büyüklüğüne göre gelecekteki kararlarını zehirleyen bir yapıya sahiptir. Sinemada çok kötü bir filme bilet aldığınızı ve ilk yarım saatinde filmin bir işkence olduğunu fark ettiğinizi düşünün. Rasyonel olan davranış, salonu hemen terk edip zamanınızı kurtarmaktır. Ancak çoğu insan o koltukta oturmaya devam eder, çünkü o bilete para ödemiştir ve filmi terk etmek, o paranın çöpe gittiğini kabullenmek demektir. Amerika’ya göç eden ve sistemin insani olmayan çalışma saatleri, sosyal güvencesizliği ve bitmek bilmeyen borç sarmalı içinde ezilen bir profesyonelin durumu, o sinema koltuğunda oturan seyircinin trajedisinin epik boyutlara ulaşmış halidir. Kişi o vizeyi alabilmek için yıllarca beklemiş, mülakatlarda ter dökmüş, avukatlara on binlerce dolar ödemiş, belki de Amerika’da tutunabilmek uğruna ilk yıllarında kendi mesleğinin çok altında işlerde çalışarak gururunu ayaklar altına almıştır. Bütün bu süreç, insanın ruhunda derin çizikler bırakır. Yıllar sonra o şatafatlı unvanlara, yüksek maaşlara ulaştığında ama aslında sadece daha lüks bir tüketim kafesine hapsedildiğini hissettiğinde, zihin o korkunç alarmı verir: “Ya bütün bunlar boşunaysa? Ya anavatanımda kalsaydım, sevdiklerimle beraber, daha az parayla ama daha huzurlu bir hayatım olsaydı?” İşte bu soru, zihne atılmış bir el bombasıdır. Zihin bu bombanın patlamasını engellemek için derhal gerçekliği bükmeye, kusurları görmezden gelmeye ve içindeki o boşluğu sistemin sahte erdemleriyle doldurmaya başlar.
Bilişsel çelişki tam olarak burada, inanç ile eylem arasındaki, beklenti ile gerçeklik arasındaki o devasa uçurumun yarattığı dayanılmaz gerilimde ortaya çıkar. Birey, Amerika’ya “özgürlük”, “refah” ve “insanca yaşama” hayalleriyle gelmiştir; ancak karşılaştığı gerçeklik, önceki konularda değindiğimiz gibi, sosyal devletin yokluğu, her şeyin metalaştırılması ve insanın bir nakit akış aracına indirgenmesidir. Bu iki zıt bilgi zihinde aynı anda var olamaz. İnsan ya eylemini (Amerika’da yaşama kararını) değiştirecek ve geri dönecektir ya da inancını (Amerika’nın kusursuz bir rüya olduğu yalanını) gerçeğe uyduracak şekilde yeniden kurgulayacaktır. Geri dönmek, hem o devasa “batık maliyeti” çöpe atmak hem de statü kibrini besleyen o seyirci kitlesinin, yani geride kalanların gözünde “kaybeden”, “tutunamayan” damgası yemek demektir. Bu kimliksel intiharı göze alamayan zihin, tek çare olarak radikal bir inkar mekanizmasını devreye sokar. Sistemin sömürücü doğası meşrulaştırılır; örneğin, yılda sadece on gün tatil yapabilmek bir esaret olarak değil, “sistemin ne kadar dinamik ve rekabetçi olduğu” üzerinden bir profesyonellik nişanesi olarak yorumlanır. Doktora gidildiğinde ödenen binlerce dolarlık fahiş faturalar, “Burada dünyanın en iyi sağlık hizmetini alıyoruz, elbette bedeli olacak” yalanıyla rasyonalize edilir. Kişi, kendi acısını ve tükenmişliğini hafifletmek için, kendisine o acıyı çektiren celladın bıçağını ne kadar ustaca kullandığını övmeye başlar. Bu, celladına aşık olan kurbanın, kendi boynundaki yara izlerini bir madalya gibi sergilemesinden farksızdır.
Sosyal bağların koparılması ve bu kopuşun yarattığı telafisi imkansız kayıplar, bu inkar mekanizmasını daha da fanatik bir hale getirir. Bir göçmen, binlerce kilometre uzakta yaşarken annesinin yaşlandığını, babasının hastalığını, kardeşlerinin çocuklarının büyümesini sadece bir ekranın arkasından izlemek zorundadır. Aile büyüklerinin cenazelerine katılamamak, en yakın dostların düğünlerinde bulunamamak, yani hayatın o en temel, en insanı bir arada tutan ritüellerinden mahrum kalmak, kişinin vicdanında devasa bir yara açar. Bu yara, her gece baş yastığa konduğunda kanamaya başlar. Zihin bu vicdan azabını dindirebilmek için, orada, o uzak kıtada yapılan şeyin, feda edilen bu bağlara değecek kadar “kutsal” ve “büyük” bir şey olması gerektiğine kendini ikna etmek zorundadır. Eğer kişi “Ben burada sadece şirketimi zengin etmek için, bir ev kredisi ödeyebilmek için annemin son yıllarını yanında geçiremedim” gerçeğiyle yüzleşirse, o vicdan azabı onu delirtir. Dolayısıyla, Amerika’daki hayat öylesine abartılı, öylesine ulaşılmaz ve öylesine “başarılı” bir destan olarak anlatılmalıdır ki, kaçırılan o cenazelerin, yaşanamayan o bayramların bedeli ödenebilsin. Sistemin her fırsatta övülmesi, aslında kişinin dışarıdan birini ikna etme çabası değil, gece uykusuzluğa karşı kendi kendine fısıldadığı bir ninnidir. Geride kalanlara Amerika’nın ne kadar harika olduğunu anlatan bir göçmen, aslında gözyaşlarını kendi içine akıtarak, “Lütfen bana burada olmamın doğru bir karar olduğunu söyleyin, çünkü ben buna inanmakta çok zorlanıyorum” diye bağırmaktadır.
Bu savunma mekanizmasının en belirgin dışavurumu, Amerika’nın veya yaşanılan sistemin eleştirilmesine karşı gösterilen o hastalıklı tahammülsüzlüktür. Dışarıdan, o illüzyonun parçası olmayan, nesnel bir gözle bakan biri sistemi eleştirdiğinde (örneğin Avrupa’nın insani koşullarıyla kıyasladığında), göçmen bunu sadece politik veya ekonomik bir tartışma olarak algılamaz. Bu eleştiri, doğrudan onun kimliğine, hayat tercihlerine ve yıllarca çektiği çileye yapılmış varoluşsal bir saldırı olarak kodlanır. Eğer eleştiren kişi haklıysa, o zaman göçmen koca bir yalanı yaşamış, hayatını ziyan etmiştir. Bu ihtimalin korkunçluğu karşısında birey öfkeyle parlar, savunmaya geçer ve çoğu zaman tamamen irrasyonel, gerçeği büken argümanlarla saldırıya geçer. Kendi ülkesinin en kötü yanlarını cımbızlayarak karşısındakinin argümanını boğmaya çalışır, çünkü referans noktası her zaman o kaostur. Kendi ülkesinin kötülüğüne, çürümüşlüğüne olan inanç, onun Amerika’da çektiği acılara katlanabilmesi için ihtiyaç duyduğu en güçlü uyuşturucudur. Bu yüzden kendi ülkesinin veya Avrupa’nın iyi yanlarını duymak istemez; çünkü başka bir yerde, bu kadar acı çekmeden, bu kadar yalnızlaşmadan, insanca yaşamanın mümkün olduğu fikri, onun kurduğu o sahte krallığın temelini oyan bir dinamittir. Gerçeklik ona ne kadar yaklaşıyorsa, o da inkarın duvarlarını o kadar yükseltmek zorundadır.
Zamanın geri döndürülemezliği, bu bilişsel çelişkinin en acımasız katalizörüdür. Gençlik yıllarında, enerjinin doruklarında Amerika’ya giden bir kişi için ilk yıllardaki o yoğun sömürü süreci, “bir şeyler inşa etme” heyecanıyla tolere edilebilir. Ancak yaş ilerledikçe, bedenin o haftalık seksen saatlik çalışma temposuna isyan etmeye başladığı kırklı, ellili yaşlara gelindiğinde, tüketim anestezisiyle uyuşturulan o yorgunluk ve yalnızlık hissi giderek belirginleşir. Gençlik gitmiştir, saçlara aklar düşmüştür, evdeki çocuklar İngilizceyi anadilleri gibi konuşurken Türkçe ile aralarına mesafe koymuşlardır; yani entegrasyon adı altında tam bir asimilasyon gerçekleşmiştir. Bu noktada “Buraya ait değilim” demek artık felsefi bir serzeniş değil, fiili bir yıkımdır. Çünkü dönülecek o eski ülke de artık aynı ülke değildir; sokaklar değişmiş, insanlar değişmiş, zaman orada da akıp gitmiştir. Göçmen artık ne Amerikalıdır ne de eski ülkesine aittir; o, iki dünyanın arasında, arafta asılı kalmış ruhsal bir yurtsuzdur. Bu yurtsuzluk hissinin yarattığı o derin boşluğu doldurmanın tek yolu, ait olunamayan o yeni dünyaya (Amerika’ya) körü körüne, fanatik bir bağlılık geliştirmektir. Sistemi ne kadar çok savunursan, sanki ona o kadar çok ait olacakmışsın gibi hastalıklı bir formül devreye girer. Yılların ve gençliğin feda edilmesi gerçeği karşısında, inkar bir refleks olmaktan çıkar ve bir yaşam tarzına, hatta tek hayatta kalma stratejisine dönüşür.
Bu durumu tetikleyen bir diğer unsur da insanın seçimlerinin ağırlığı altında ezilmesidir. Özgür irade, varoluşçu felsefede hep bir lütuf olarak görülse de, aslında insanın omuzlarındaki en ağır yüktür. Eğer bir kişi kendi iradesi dışında, savaş veya zorla sürgün gibi nedenlerle Amerika’ya gelmiş olsaydı, sisteme duyduğu öfkeyi rahatça kusabilir, sömürüyü açıkça eleştirebilirdi; çünkü bu hayatı o seçmemiştir, suçlu koşullardır. Fakat modern, beyaz yakalı göçmen o vizeleri almak için, o mülakatlardan geçmek için gönüllü olarak, kendi iradesiyle büyük bir savaş vermiştir. Uğruna bu kadar çok savaşılan bir hedefin, içine girildiğinde bir kölelik kampı olduğunu kabul etmek, bireyin kendi kararlarından, kendi aklından ve kendi iradesinden nefret etmesine yol açar. “Ben bu kadar zekiyim, bu kadar eğitimliyim, nasıl oldu da kendi ayaklarımla böyle bir sömürü makinesinin içine girdim?” sorusu, cevabı olmayan ve zihni paramparça eden bir sorudur. İnsan, kendi seçiminin aptallığıyla yüzleşmektense, o seçimin etrafını yalanlardan, tüketim objelerinden ve sahte statü göstergelerinden örülmüş bir kaleyle çevirmeyi tercih eder. “Ben seçtiysem, doğru olan budur” illüzyonu, kişinin bütün eleştirel düşünme yetisini felç eden, onu sistemin en sadık, en sorgulamayan bekçi köpeği haline getiren o zehirli inançtır. Sistemin dışarıdan bekçiye ihtiyacı yoktur; kendi seçiminin ağırlığı altında ezilen insan, kendi zihninin kapısına kendi kibrini bekçi olarak çoktan dikmiştir.
Bana öyle geliyor ki, insanın gerçeği reddetme kapasitesi, onun hayal kurma kapasitesi kadar sonsuz ve ürkütücüdür. Bilişsel çelişki yaşayan bir zihin, sadece dış dünyadaki gerçekleri bükmekle kalmaz; geçmişi yeniden yazar, gelecekle ilgili sahte ütopyalar kurgular ve anı yaşamayı tamamen unutur. Yatırımın büyüklüğü, yani Amerika’da geçen yıllar ve ödenen bedeller arttıkça, kişinin gerçeğe dönme ihtimali matematiksel olarak sıfıra yaklaşır. Çünkü inkar edilen o koca fil, zaman geçtikçe odanın içinde o kadar büyür ki, ona bakmak, onun varlığını kabullenmek bile insanı nefessiz bırakmaya yeter. Bu insanlar, aslında büyük oyuncakların, devasa evlerin ve şişkin banka hesaplarının ardında, her gün kendilerine yalan söylemek zorunda kalmanın o ağır, o boğucu yorgunluğunu yaşarlar. Dışarıdan bakıldığında “toplu akıl tutulması” gibi görünen o neşeli Amerika övgüleri, Amerikan rüyası nutukları ve sosyal medya şovları; aslında devasa bir toplu histerinin, ruhsal bir çöküşün üzerini örtmek için hep bir ağızdan atılan çaresiz çığlıklardır. Gerçek şudur ki, okyanusun ötesinde, kendi elleriyle inşa ettikleri o altın kafesin içinde mutlu olduklarına kendilerini inandırmak için insanüstü bir çaba harcayan devasa bir yalnızlar ordusu yaşamaktadır. Ve bu ordu, silahlarını kendi gerçekliklerine, kendi geçmişlerine ve kendi vicdanlarına çevirerek; uğruna her şeylerini feda ettikleri o sistemin ne kadar kusursuz bir illüzyon makinesi olduğunu her gün yeniden ispat etmektedir. Bilişsel çelişki, bu makinenin en ucuz ve en tükenmez yakıtıdır.
9. Modern Stokholm Sendromu: Sömüreni Savunmak
İnsan zihninin maruz kaldığı ağır travmalar karşısında geliştirdiği hayatta kalma mekanizmalarının en karanlık ve dışarıdan bakıldığında en irrasyonel olanı, kurbanın celladına, rehinenin kendisini esir alan kişiye duyduğu o hastalıklı bağdır. Psikoloji literatürüne 1973 yılındaki o meşhur banka soygunuyla giren Stokholm Sendromu, genellikle fiziksel rehin alınma durumlarıyla ilişkilendirilse de, vahşi kapitalizmin ve Amerikan sömürü düzeninin içine düşmüş göçmen profesyonellerin ruh halini açıklamak için elimizdeki en keskin metafordur. Çünkü Amerika’daki modern çalışma kültürü ve finansal sistem, bireyi silah zoruyla değil, daha önceki bölümlerde değindiğimiz barınma, sağlık ve statü gibi yaşamsal tehditlerle rehin alır. Fiziksel bir namlunun ucunda yaşamak yerine, vize iptali, sağlık sigortasının kesilmesi veya ev kredisinin ödenememesi gibi kılıçların gölgesinde yaşayan birey, hayatta kalabilmek için sadece kurallara uymakla kalmaz; zamanla kendisini esir alan bu devasa, duygusuz mekanizmaya derin bir sempati, hatta fanatik bir sadakat geliştirmeye başlar. Modern Stokholm Sendromu tam olarak budur: Emeği sömürülenin işvereni koruması, ömrü faiz ödemekle geçen borçlunun bankacılık sistemini yüceltmesi ve bütün insani hakları elinden alınmış kurbanın, bu acımasız kuralsızlığı yegane “özgürlük” veya “başarı” modeli olarak savunmasıdır.
Bu hastalıklı bağın nasıl kurulduğunu anlamak için esaretin doğasına bakmak gerekir. Bir insanın kendisini sömüren güce aşık olabilmesi için ilk şart, o gücün bireyin üzerinde mutlak bir yaşam ve ölüm (veya modern anlamda refah ve iflas) yetkisine sahip olmasıdır. Amerika’da çalışma vizesiyle (örneğin H1B gibi vizelerle) bulunan bir göçmen, işverenine sadece emeğiyle değil, aynı coğrafyada var olma hakkıyla da göbekten bağlıdır. İşten çıkarılması durumunda ülkeyi terk etmek için sadece birkaç haftası olan, bu süre zarfında hayatını, evini, çocuklarının okulunu toparlaması imkansız olan bir insan, mutlak bir rehinedir. İşveren bu muazzam gücü elinde tuttuğu için, çalışandan sadece mesai saatlerini değil, onun ruhunu, hafta sonlarını, gece uykularını da talep eder. Normal şartlarda, gücü elinde bu kadar orantısız bulunduran ve bunu istismar eden bir yapıya karşı insanın derin bir öfke ve nefret duyması beklenir. Ancak insan zihni, her gün nefret ettiği, her gün korktuğu bir varlığın boyunduruğu altında yaşamayı kaldıramaz; bu, sinir sistemini çökerten bir strestir. Zihin bu devasa gerilimi azaltmak için radikal bir manevra yapar ve sömürüyü “iyilik”, zalimliği “liderlik” olarak yeniden kodlar. Çalışan, yöneticisinin gece yarısı attığı e-postayı bir taciz değil, “şirketin ona duyduğu güven” olarak yorumlamaya başlar. Hafta sonu çalıştırılmayı, “önemli bir projenin vazgeçilmez bir parçası olmak” şeklinde yüceltir. Çünkü eğer bunların birer sömürü olduğunu kabul ederse, o ofiste geçirdiği her saniye bir işkenceye dönüşecektir. Kendini rehin alan şirkete değer atfetmek, işçinin delirmemek için bulduğu yegane çıkış yoludur.
Bu sendromun en güçlü yakıtlarından biri de, sistemin bireye zaman zaman sunduğu küçük, göstermelik ödüllerdir. Rehine krizlerinde, soyguncunun rehineye bir bardak su vermesi veya onun tuvalete gitmesine izin vermesi, rehinede devasa bir minnet duygusu yaratır; çünkü rehine o an için yaşam hakkının soyguncunun elinde olduğunu bilir ve bu küçük “lütuf” ona soyguncunun aslında iyi biri olduğu yalanını fısıldar. Kurumsal dünyada da bu böyledir. Aylarca insanüstü saatlerde çalıştırılan, sağlığı bozulan ve ailesinden uzaklaşan çalışana, yıl sonunda verilen göstermelik bir prim, şık bir restoranda ödenen bir akşam yemeği faturası veya unvanına eklenen “Senior” kelimesi, o bir bardak suyun modern karşılığıdır. Göçmen çalışan, kendisinden çalınan binlerce saatin ve yıpranan sinir sisteminin karşılığında aldığı bu kırıntıları devasa bir minnetle kucaklar. “Şirketim benim değerimi biliyor”, “Patronum beni çok takdir ediyor” diyerek, kendisini sömüren mekanizmanın ne kadar adil ve cömert olduğunu çevresine anlatmaya başlar. Oysa ortada adil olan hiçbir şey yoktur; şirket sadece yarattığı devasa artı değerin milyonda birini, makinenin dişlileri aşınmasın ve çalışmaya devam etsin diye bir tür “bakım yağı” olarak çalışanın üzerine damlatmıştır. Ancak Stokholm Sendromu’na tutulmuş zihin, bu yağı bir sevgi seli olarak algılar ve şirketine, yöneticisine duyduğu bağlılığı daha da perçinler.
İşçinin işvereni savunmasından daha vahim olan bir diğer boyut ise, borçlunun finansal sistemi ve bankaları savunmasıdır. Daha önceki konularda barınma ve temel ihtiyaçların nasıl finansallaştığına değinmiştik. Kendi öz kaynaklarıyla asla alamayacağı devasa evleri veya lüks arabaları krediyle alan birey, aslında o mülklerin sahibi değil, o mülkler üzerinden bankanın yarattığı faiz gelirinin gönüllü kölesidir. Ancak kredi skoru (credit score) denilen o dijital pranga, bireyin zihninde bir ahlaki üstünlük belgesi, bir itibar karnesi olarak yer etmiştir. Kredi skoru yüksek olan göçmen, bununla gurur duyar; sanki banka ona yüksek bir skor vererek onun ne kadar iyi, dürüst ve başarılı bir insan olduğunu tescillemiş gibi hisseder. Oysa bankanın kredi skoruyla ölçtüğü şey sizin ahlakınız değil, sizin ne kadar sadık ve güvenilir bir sağılacak inek olduğunuzdur. Banka, “Bu kişiye borç verirsem, gerekirse hastayken bile çalışır, gerekirse uykusuz kalır ama o faizi bana her ayın birinde eksiksiz öder” onayını verdiği için o skoru yükseltir. Ne yazık ki borçlu, bu gerçeği görmek yerine bankacılık sisteminin ne kadar “mükemmel”, “tıkır tıkır işleyen” bir yapı olduğunu savunur. Kendi ürettiği emeğin büyük bir kısmının görünmez faiz hortumlarıyla Wall Street’e veya devasa finansal kurumlara aktarılmasını, serbest piyasanın doğal ve adil bir kuralı olarak içselleştirir. Sistemin kurbanı olduğunu inkar edebilmek için, sistemin bekçiliğine soyunur.
Bu noktada karşımıza “sahte dayanıklılık” hissinin bir gurur vesilesine dönüşmesi gibi son derece hastalıklı bir psikolojik sapma çıkar. Amerika’da toksik bir çalışma ortamında hayatta kalmak, sürekli bir tükenmişlik sendromunun sınırında gezinmek ve özel hayatı tamamen sıfırlamak, zamanla kişinin karakterinin bir parçası, bir tür sahte kahramanlık miti haline gelir. Kişi, çektiği acının ona bir değer, bir “derinlik” kattığına inanmak ister. “Ben haftada seksen saat çalışıyorum, günde sadece dört saat uyuyorum, yirmi yıldır doğru dürüst tatil yapmadım” diyen bir profesyonel, bunu aslında bir şikayet olarak değil, bir övünç madalyası olarak dile getirir. Bu, sistemin kurbanı olduğu için değil, o vahşi arenada diğerlerinden daha dayanıklı olduğu için hayatta kalabildiği hissini besler. Birey, insani zafiyetlerini, dinlenme ihtiyacını veya huzur arayışını bir zayıflık belirtisi olarak görmeye başlar. Başka coğrafyalarda yaşayanların (örneğin Avrupalıların) mesai bitiminde bilgisayarlarını kapatıp hayatlarına dönmelerini “tembellik” veya “rekabet edememe” olarak aşağılar. Çünkü eğer onların insani yaşam tarzını doğru bulursa, kendi katlandığı o cehennemi anlamsızlaştırmış olacaktır. Zorluğa, sömürüye ve uykusuzluğa katlanmak, göçmenin gözünde onu “elit” yapan, onu ortalama insandan ayıran sözde bir üstünlük kanıtıdır. Sahte dayanıklılık, kişinin aslında ne kadar kırılgan ve çaresiz olduğunu kendi kendisinden saklamak için giydiği demirden bir zırhtır.
Bana kalırsa, bu sahte dayanıklılığın en trajik sonucu, empati yeteneğinin tamamen körelmesidir. Stokholm Sendromu yaşayan birey, sadece kendi celladına aşık olmakla kalmaz, aynı zamanda celladın diğer kurbanlarına karşı da acımasızlaşır. Kurumsal hiyerarşide yükselen, o ağır bedelleri ödeyerek yöneticilik pozisyonlarına gelen göçmenler, çoğu zaman altlarında çalışanlara karşı Amerikan sisteminin kendisinden bile daha acımasız olurlar. Kendi yaşadıkları travmayı, sömürüyü ve çektikleri acıyı, şimdi başkalarına uygulayarak bir nevi intikam alırlar veya bu döngüyü rasyonalize ederler. “Ben zamanında çok çektim, tırnaklarımla kazıyarak buraya geldim, onlar da çekecek” mantığı, sömürünün nesilden nesile, kademeden kademeye aktarılmasını sağlayan en kusursuz virüstür. Kurban, güç elde ettiği anda zalime dönüşür ve bu dönüşüm sırasında eski zalimini (sistemi) tamamen haklı çıkarır. Sistemin ayakta kalması için dışarıdan bir baskıya ihtiyacı kalmamıştır; çünkü kurbanlar, hayatta kalmak ve sözde dayanıklılıklarını kanıtlamak adına birbirlerini denetleyen, birbirlerini kırbaçlayan gönüllü gardiyanlar haline gelmişlerdir. “Hard work” (sıkı çalışma) ve “hustle culture” (koşturmaca kültürü) gibi şık kavramların arkasına sığınılarak, insanın insana ettiği eziyet kurumsallaştırılır ve bu eziyetin kurbanları, aynı zamanda eziyetin en ateşli savunucuları olurlar.
Bu savunma hali öylesine fanatiktir ki, sistemsizliğin kurbanı bile sistemi savunmaktan geri durmaz. Amerika’nın o parıltılı yüzünün arkasında yatan yapısal eşitsizlikleri, ırkçılığı, gelir adaletsizliğini ve sosyal çöküşü dile getiren herkes, bu modern Stokholm Sendromlu göçmenler tarafından anında “komünist”, “tembel” veya “başarısız” olarak yaftalanır. Çünkü sistemin kusurlu olabileceği fikri, onların yıllarca yatırım yaptıkları, uğruna ailelerini ve gençliklerini feda ettikleri o “kusursuz rüya”nın aslında bir kabus olduğu gerçeğini yüzlerine vurur. Bir insan, eğer günde üç işte çalışıp yine de evinin kirasını ödeyemiyorsa, sistemin savunucusu olan göçmen hemen “Demek ki zamanında yanlış kararlar vermiş, kendini eğitememiş” diyerek mağduru suçlar (victim-blaming). Sistemin acımasızlığını asla sorgulamaz, çünkü sistem her zaman adildir, her zaman fırsat sunar, sadece insanlar bunu değerlendiremez! Bu argüman, aslında göçmenin kendi korkularını bastırma çabasıdır. Sefalet içindeki insanları sistemin kurbanı olarak değil de kişisel başarısızlığın kurbanı olarak görmek, göçmene “Eğer ben çok çalışmaya ve kurallara uymaya devam edersem, o sefalete asla düşmem” garantisi verir. Başkasının acısına ve sistemin adaletsizliğine karşı kör olmak, kendi akıl sağlığını korumanın ve o yüksek katlı plazalara veya devasa banliyö evlerine huzurla girebilmenin ön koşuludur.
Sonuç olarak, vahşi kapitalizmin en büyük başarısı, sadece emeği veya zamanı ucuza kapatmak değil; insanın kendi sömürüsünü sevmesini, kendi köleliğini özgürlük zannetmesini ve zincirlerini kendi elleriyle cilalamasını sağlamasıdır. Modern Stokholm Sendromu, göçmenlerin Amerika’daki o “delirium” halini, o anlaşılamayan abartılı sevgiyi ve itaatkarlığı açıklayan anahtardır. Onlar sistemi severler, çünkü sistemi sevmemek, geride kalan hayatlarında yaptıkları devasa tercihlerin birer felaket olduğunu kabullenmek demektir. Onlar sömüreni yüceltirler, çünkü kendi varoluşlarını o sömürünün onlara sağladığı banka hesaplarıyla, statü sembolleriyle ve sahte dayanıklılık hikayeleriyle anlamlandırırlar. Ancak dışarıdan, örneğin okyanusun öbür ucundan bakan, insani yaşama, zamana ve özgürlüğe değer veren bir zihin için bu manzara, altın kafesindeki kuşun kafesin parmaklıklarına aşık olmasından, celladının bıçağını öpen kurbanın trajedisinden farksızdır. Bu öylesine derin ve kusursuz bir yanılsamadır ki, uyanmak çoğu zaman uykuda kalmaktan daha fazla cesaret ister. Ve ne yazık ki sistem, o cesareti göstermeye niyeti olanların bile enerjisini, zamanını ve ruhunu öylesine tüketmiştir ki; geriye sadece bitkin ama itaatkar, sömürülen ama her fırsatta celladını alkışlayan o muazzam yalnızlık ordusu kalmıştır.
10. Zaman Yoksulluğu: En Değerli Sermayenin Gaspı
İnsan ömrünün matematiksel ve felsefi olarak en kesin, en acımasız gerçeği, zamanın asla geri döndürülemez, telafi edilemez ve biriktirilemez bir kaynak olmasıdır. Evrendeki diğer tüm sermaye türleri; para, gayrimenkul, unvan veya sosyal statü, kaybedildiğinde yeniden kazanılabilir, kriz anlarında sıfırlanıp tekrar inşa edilebilir. Ancak insanın damarlarından akıp giden o görünmez nehir, yani zaman, bir saniyesi bile geri satın alınamayacak kadar mutlak bir tükeniş içindedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin sömürü çarklarına gönüllü olarak entegre olan modern göçmenin en büyük trajedisi, sistemin bu temel evrensel yasayı ustaca tersyüz ederek, bireyi en değersiz ve kurgusal sermaye olan “para” uğruna, elindeki yegane gerçek sermaye olan “zamanı” fütursuzca harcamaya ikna etmesidir. Daha önceki kısımlarda detaylandırdığımız o devasa evlerin, lüks arabaların ve sahte statü sembollerinin bedeli, aslında banka hesaplarındaki rakamlarla değil, doğrudan doğruya yaşanamamış anlar, kaçırılmış mevsimler ve ertelenmiş bir yaşamla ödenir. Amerika, dışarıdan bakan gözler için bir “fırsatlar ve zenginlikler ülkesi” illüzyonu yaratsa da, içine girildiğinde dünyanın en derin ve en kronik “zaman yoksulluğunun” yaşandığı bir kara deliktir. Birey, cüzdanının şişkinliğiyle sarhoş olurken, varoluşunun kum saatindeki kumların nasıl acımasızca ve anlamsızca boşaldığını fark edemeyecek kadar ağır bir hız ve telaş anestezisi altındadır.
Amerika’daki çalışma kültürü ve refah anlayışı incelendiğinde, gelir seviyesi ile boş zaman arasındaki o korkunç ters korelasyon hemen göze çarpar. Geleneksel ekonomik teorilerde zenginleşmenin, insana daha fazla özgürlük ve daha fazla boş zaman sağlaması gerektiği varsayılır. Oysa modern Amerikan kapitalizminde, özellikle yüksek kalifiye göçmenlerin oluşturduğu beyaz yakalı sınıf için durum tam tersidir. Maaş bordrosundaki rakamlar arttıkça, kişinin boynuna dolanan mesai zinciri daha da sıkılaşır. Elde edilen o “satın alma gücü”, kişiyi özgürleştirmek yerine, onu sistemin daha derin, daha ayrıcalıklı bir tutsağı haline getirir. Birey, daha fazla kazandığı için artık sadece gündüzlerini değil, akşamlarını, hafta sonlarını ve hatta uyku saatlerini bile şirketine veya işine ipotek etmek zorunda hisseder. Yüksek maaş, aslında satın alınan o devasa zaman bloklarının bir telafi bedelinden, bir tür “sus payından” ibarettir. Göçmen, kendi ülkesinde veya Avrupa’da yaşayan bir meslektaşının sahip olduğu o sakin akşamüstlerine, uzun ve gerçekten “bağlantının koptuğu” tatillere veya sadece hiçbir şey yapmadan durabilme lüksüne sahip değildir. Onun takvimi, aylar öncesinden toplantılarla, teslim tarihleriyle ve uçuşlarla doldurulmuş, hayatı bir excel tablosunun satırlarına hapsedilmiştir. Bu denli yüksek bir gelirle, bu denli korkunç bir zaman fukaralığı içinde yaşamak, insan doğasına aykırı, klinik düzeyde şizofrenik bir durumdur. Ancak sistem bu şizofreniyi öylesine normalleştirir ki, kişi zamanının olmamasını bir başarısızlık değil, bir başarı ve vazgeçilmezlik göstergesi olarak algılamaya başlar.
Bu korkunç zaman israfının ve gaspının zihinsel olarak meşrulaştırılabilmesi için sistemin bireye aşıladığı en zehirli düşünce yapısı, “gelecekte yaşamak için bugünü feda etme” doktrinidir. Amerikan Rüyası, sürekli bir erteleme üzerine kuruludur. İnsana şu fısıldanır: “Şimdi çok çalış, dişini sık, uykusuz kal, sevdiklerini görme, gençliğini heba et… Ama merak etme, ileride o büyük emekliliğe ulaştığında, o hayalindeki evde, o devasa banka hesabıyla hayatın tadını çıkaracaksın.” Bu, aslında modern bir ahiret inancıdır. Dinlerin, bu dünyadaki çilelerin ölümden sonraki bir cennette ödüllendirileceği vaadini, vahşi kapitalizm sekülerleştirmiş ve “emeklilik” veya “finansal özgürlük” adı altında yeni bir dogmaya dönüştürmüştür. Göçmen, o “gelecekteki kusursuz hayatı” finanse edebilmek için, içinde bulunduğu tek gerçeklik olan “şimdi”yi acımasızca katleder. Çocuklarının büyümesini ekranlardan izler, eşiyle sadece lojistik ve finansal planlamalar üzerine konuşur, kendi hobilerini ve tutkularını “emeklilikte yapılacaklar” listesine hapseder. Oysa hayat, sadece ve sadece “şu an”da yaşanabilen bir fenomendir. Sürekli geleceğe ertelenen bir hayat, aslında hiç yaşanmamış bir hayattır. Kişi, kırk yıl boyunca o hayali geleceğe ulaşmak için koşar, ancak o bitiş çizgisine vardığında, o devasa paraları harcayacak enerjisi, sağlığı ve ruhsal kapasitesi çoktan tükenmiş olur. İnsanın otuz yaşında dünyayı gezmekten, doğayla bütünleşmekten veya sanatla ilgilenmekten alacağı hazzı, altmış beş yaşında yorgun ve hastalıklarla boğuşan bir bedenle alabileceğini sanması, kapitalizmin en acımasız yalanlarından biridir.
Bu ertelenmiş yaşam planının yarattığı kronik mutsuzluk, sistemin içinde devasa bir psikolojik buhrana dönüşür. İnsanlar, sürekli koşuşturmanın ve bitmek bilmeyen bir rekabetin içinde, içlerindeki o derin anlamsızlık hissini bastırmak için çaresizce çırpınırlar. Ruhun, dinginliğe, anlama ve saf bir varoluş deneyimine duyduğu o ilkel açlık, parayla veya statüyle doyurulamadığında ortaya klinik bir boşluk çıkar. Bu noktada, bireylerin bu kronik mutsuzluğu bastırmak için başvurdukları yöntemler de sistemin kendisi kadar hastalıklıdır. İlk ve en yaygın savunma mekanizması, daha önceki bölümlerde değindiğimiz “meşguliyetin kutsanmasıdır.” Kişi, o kadar çok çalışır, takvimini o kadar çok gereksiz aktiviteyle doldurur ki, durup kendi mutsuzluğuyla yüzleşecek, “Ben ne yapıyorum?” diye soracak bir saniyesi bile kalmaz. Meşguliyet, anlamsızlığa karşı kullanılan en güçlü ağrı kesicidir. Amerika’da birine “Nasılsın?” diye sorduğunuzda alacağınız ilk cevabın “Çok meşgulüm, inanılmaz yoğunum” olması tesadüf değildir. Meşgul olmak, kişinin hayatta kaldığını, önemli olduğunu ve bir işe yaradığını kendi kendine kanıtlama çabasıdır. Hız, içsel boşluğun üzerini örten bir kamuflajdır. İnsanlar yavaşladıklarında, tatile çıktıklarında veya bir pazar günü evde sessizce oturduklarında büyük bir anksiyete atağı yaşarlar; çünkü o sessizliğin içinde, feda ettikleri yılların ve hiç uğruna harcadıkları ömürlerinin o sağır edici çığlığını duyarlar.
Bu derin mutsuzluğun bastırılmasındaki bir diğer kritik yöntem ise, tüketimin sadece fiziksel eşyalara değil, “deneyimlere” de bir meta olarak sıçramasıdır. Zamanı olmayan göçmen, o kısacık izin günlerinde veya hafta sonlarında, kaybettiği yaşamı hızlıca telafi edebilmek için deneyimleri de vahşice tüketmeye başlar. Huzurlu bir hafta sonu geçirmek yerine, en pahalı restoranlara gidilir, en lüks otellerde kalınır, arka arkaya etkinliklere koşulur. Amaç, anın tadını çıkarmak değil, “Ben de yaşıyorum, ben de hayattan keyif alıyorum” karesini, hem kendi zihnine hem de sosyal medyaya kaydedebilmektir. Her şey programlı, her şey planlı ve her şey bir satın alma eylemine dönüştürülmüştür. Gerçek bir dinlenme, plansızlık ve kendiliğindenlik kavramları tamamen yitirilmiştir. Bahçesine on binlerce dolarlık mangal sistemleri, açık hava sinemaları kurup bunları yılda sadece iki kez kullanabilen o devasa malikane sahipleri, aslında kendi zaman yoksulluklarıyla alay etmektedirler. Evin içindeki eşyalar, sanki yaşanacak bir hayat varmış gibi dekore edilmiştir ama o hayatı yaşayacak zaman hiçbir zaman bulunamaz. Eşyalar sahiplerini bekler, sahipleri ise iş yerinde o eşyaların taksitlerini ödemekle meşguldür. Bu, insanın kendi kazdığı bir kuyuda, sadece yukarıdaki gökyüzüne bakıp “Bir gün oraya çıkacağım” diyerek boğulmasıdır.
Bu gözlemlerimi kişisel bir perspektifle değerlendirmem gerekirse, okyanusun ötesinde, insanın kendi zamanının efendisi olduğu bir kültürden bakıldığında, Amerika’daki bu zaman gaspının nasıl büyük bir trajedi olduğu çok daha net görünmektedir. Avrupa’da, Akdeniz havzasında insanların kahve içerken, sohbet ederken, sadece güneşi izlerken geçirdikleri zaman bir “israf” değil, yaşamanın ta kendisidir. İnsan olmak, eylemsizliğin içinde de anlam bulabilmektir. Ancak Amerikan sömürü modelini içselleştirmiş bir göçmen, boş zamanı bir tehdit, bir vicdan azabı kaynağı olarak görür. Çalışmadığı, üretmediği veya tüketmediği her an, sistemin dışında kaldığı, yarışı kaybettiği hissine kapılır. Bu öyle derin bir asimilasyondur ki, tatildeyken bile gizlice e-postalarını kontrol etme, plajda bilgisayar açma veya sürekli telefonla işle bağlantıda kalma zorunluluğu hisseder. Beden tatile gitmiştir ama zihin hala o sömürü çarkının içinde dönmeye devam etmektedir. İnsanın kendi zihnini bile rehin veren bu sistem, dünyadaki hiçbir paranın, hiçbir statünün ve hiçbir unvanın satın alamayacağı o en saf, en insani özgürlüğü, yani “zamanda kaybolma” özgürlüğünü elinden almıştır. Zaman yoksulluğu, ceplerin dolu olduğu ama ömürlerin iflas ettiği bir çağın en sinsi, en onur kırıcı ve en telafisi imkansız iflasıdır. Geride kalan sadece, yorgun bedenler, yaşanamamış yıllar ve zamanın o acımasız, geri dönülmez akışı karşısında duyulan geç kalınmış bir pişmanlıktır.
11. Sağlık ve Eğitim: Korku Kültürünün Finansal Sütunları
Bir toplumun bireyleri üzerinde kurduğu tahakkümün gerçek derinliğini ölçmek isterseniz, o toplumun polis gücüne, ordusuna veya hapishanelerine değil; insanların hastalandıklarında veya çocuklarını eğitmeye çalıştıklarında ne tür bir korkuyla yüzleştiklerine bakmanız gerekir. Amerika Birleşik Devletleri’nin inşa ettiği o devasa, ışıltılı ve dışarıdan bakıldığında kusursuz işleyen sömürü makinesinin en karanlık sırrı, gücünü kaba kuvvetten değil, son derece rafine edilmiş, bürokratikleştirilmiş ve finansallaştırılmış bir korku kültüründen almasıdır. Bu korku kültürünü ayakta tutan iki devasa taşıyıcı sütun vardır: Sağlık ve eğitim. Daha önceki bölümlerde değindiğimiz o “kendi başının çaresine bakma” mitolojisinin ve zamanın acımasızca gasp edilmesinin ardında yatan asıl itici güç, işte bu iki sütunun gölgesinde yeşeren, insanın iliğine kadar işleyen o sessiz dehşettir. Birey, sadece statü kibrini tatmin etmek veya daha büyük oyuncaklara sahip olmak için o insanlık dışı mesailere katlanmaz; o, aynı zamanda bir gün ansızın kapısını çalabilecek bir hastalığın veya çocuğunun geleceksiz kalma ihtimalinin yarattığı o mutlak iflas korkusundan kaçmak için koşar. Kapitalizmin Amerika’daki bu en vahşi evresi, insan biyolojisini ve insanın en temel aydınlanma ihtiyacını birer finansal silaha dönüştürmüş, sağlığı ve eğitimi birer hak olmaktan çıkarıp, bireyi sisteme koşulsuz şartsız itaat etmeye zorlayan birer şantaj aracına çevirmiştir.
Amerikan sağlık sisteminin doğasını anlamak, modern insanın kendi bedeni üzerindeki mülkiyetini nasıl kaybettiğini anlamak demektir. Bu sistem, dışarıdan, özellikle de referans noktası kendi ülkesindeki köhne devlet hastaneleri olan bir göçmen için, lüks otel lobilerini andıran bekleme salonları, son teknoloji cihazlar ve sahte bir nezaketle donatılmış personeliyle ilk bakışta büyüleyicidir. Ancak bu steril ve parıltılı vitrinin arkasında, insan sağlığını iyileştirmeyi değil, insanın hastalık potansiyelini devasa bir kar marjına dönüştürmeyi hedefleyen acımasız bir endüstri yatar. Amerika’da sağlık, bir doktorla bir hasta arasındaki o kutsal iyileştirme ilişkisi olmaktan çoktan çıkmış; sigorta şirketlerinin devasa plazalarındaki aktüerya uzmanlarının, algoritmaların ve kar-zarar tablolarının yönettiği bir finansal kumarhaneye dönüşmüştür. Bu kumarhanede kasa her zaman kazanır ve o masaya oturan birey, zarlar her atıldığında aslında kendi hayatını, birikimlerini ve geleceğini ortaya koyduğunu çoğu zaman çok geç fark eder. Daha önceki bölümlerde de kısaca temas ettiğimiz gibi, cebinize giren o devasa maaşların, bu sistem karşısında ne kadar kırılgan ve anlamsız olduğunu anlamanız için sadece tek bir beklenmedik teşhis, tek bir talihsiz kaza yeterlidir.
Buradaki en sinsi mekanizma, sistemin size “sigortalı olma” illüzyonunu satmasıdır. Beyaz yakalı bir göçmen, o çok övündüğü Amerikan rüyası paketinin bir parçası olarak çalıştığı devasa şirketten “kapsamlı” bir sağlık sigortası aldığında, kendini güvende hisseder. Avrupa’daki o insani ve evrensel sağlık güvencesinin bir benzerine, hatta ondan daha “premium” olanına sahip olduğunu zanneder. Ancak bu poliçelerin içine gizlenmiş olan “muafiyet” (deductible), “katılım payı” (copay) ve “kapsam dışı ağ” (out-of-network) gibi terimler, aslında o güvenlik hissinin içinin nasıl boşaltıldığının kanıtıdır. Ciddi bir sağlık sorunu yaşadığınızda, sigortanızın devreye girmesi için önce cebinizden binlerce dolar ödemeniz gerektiğini, hastaneye gittiğinizde sizi tedavi eden anestezistin tesadüfen “ağ dışı” olduğu için karşınıza on binlerce dolarlık sürpriz bir fatura çıkarılabileceğini öğrendiğiniz an, o steril hastane odası bir anda bir işkence hücresine dönüşür. İnsanlar iyileşmeye odaklanmaları gereken o en kırılgan anlarında, damarlarından akan ilacın her bir damlasının maliyetini hesaplamak, hangi doktorun hangi sigorta ağına dahil olduğunu çözmeye çalışmak gibi korkunç bir bürokratik ve finansal terörün içine itilirler. Bu, insanın kendi bedeni tarafından rehin alınması ve bu rehine krizinin Wall Street borsalarındaki kar beklentilerini karşılamak üzere yönetilmesidir.
Bu korku öylesine derindir ki, insanların gündelik kararlarını, davranışlarını ve hatta algılarını kökünden değiştirir. Amerika’da yaşayan milyonlarca insan, sırf hastaneye gitmekten ve o korkunç faturalarla yüzleşmekten kaçınmak için semptomlarını görmezden gelir, ağrılarını ev yapımı veya reçetesiz çözümlerle bastırmaya çalışır ve çoğu zaman erken teşhisle kolayca çözülebilecek hastalıkların ölümcül veya felaket boyutlarına ulaşmasına seyirci kalır. Dünyanın en zengin ülkesinde, insanların ambulans çağırmaktan korktuğu için kanlar içinde kendi arabalarını hastaneye sürmeye çalışmaları veya bir kaza anında etraftakilere “Lütfen ambulans çağırmayın, faturasını ödeyemem” diye yalvarmaları, bu sistemin yarattığı travmanın en somut, en iç acıtıcı tezahürleridir. Düşünebiliyor musunuz, hayatta kalma güdüsünün önüne geçen bir fatura korkusu! İşte göçmenlerin o bitmek bilmeyen başarı ve statü gösterilerinin, devasa evlerinin ve lüks araçlarının altında yatan gerçek psikolojik zemin budur. O arabalara binen, o evlerde yaşayan insanlar, aslında pamuk ipliğine bağlı bir güvencesizliğin üzerinde yürüyen cambazlardır ve altlarında onları tutacak hiçbir ağ yoktur. Düşerseniz, sistem sizin o çok övündüğünüz tüm mal varlığınıza, banka hesaplarınıza ve hatta gelecekteki maaşınıza el koyar. Sağlık kaynaklı iflaslar (medical bankruptcy), Amerika Birleşik Devletleri’nde iflasların en büyük nedenidir ve bu istatistiğin içinde sadece yoksullar değil, o çok güvendikleri sigortalarının arkasına sığınan orta ve üst orta sınıf profesyoneller de devasa bir yer tutar.
Sağlık sisteminin bu acımasız yapısı, aynı zamanda modern köleliğin en kusursuz kelepçesidir, çünkü Amerika’da sağlık hizmetlerine erişim doğrudan doğruya istihdama, yani bir işverene bağlı olmaya endekslenmiştir. Bir önceki bölümde bahsettiğimiz o “sömüreni savunma” halinin, yani Stokholm Sendromu’nun en güçlü dayanağı budur. Eğer işinizden ayrılırsanız, sadece maaşınızı değil, aynı zamanda sizin ve ailenizin hayatta kalma garantisini, yani sağlık sigortanızı da kaybedersiniz. Bu durum, işçi ile işveren arasındaki güç dengesini tamamen işverenin lehine bozar. Çalışan, maruz kaldığı mobbinge, insanlık dışı çalışma saatlerine, toksik yöneticilere veya düşük ücret artışlarına isyan edemez. “Eğer istifa edersem ve o boşlukta çocuğum hastalanırsa ne yaparım?” sorusu, zihinde yankılanan ve her türlü isyan duygusunu daha doğmadan boğan nükleer bir tehdittir. İşverenler bu korkuyu çok iyi bilir ve bunu bir yönetim stratejisi olarak acımasızca kullanırlar. Siz, iş yerinizde sadece yeteneklerinizi sergileyen özgür bir profesyonel değil; çocuğunuzun astım ilacını, eşinizin kanser tedavisini veya kendi antidepresanlarınızı alabilmek için o masada oturmaya mahkum edilmiş bir rehinesinizdir. Sağlığın bir hak değil de bir istihdam “yan hakkı” (perk) olarak sunulması, serbest piyasa denilen arenada bireyin kolunu kanadını kıran en büyük prangadır. Birey, o zehirli ofis ortamında nefes alamaz hale gelse bile, bedensel olarak nefes alabilmeye devam etmek için o zehri yutmaya mecbur bırakılır.
Bu sömürü çarkının diğer ayağı olan eğitim sistemi ise, korku kültürünü sadece bireyin kendi hayatı üzerinden değil, çocuklarının geleceği üzerinden, nesiller boyu sürecek bir borç döngüsüyle inşa eder. Avrupa modelinde, daha önce değindiğimiz o insani düzenin içinde eğitim, bireyin potansiyelini gerçekleştirmesi, topluma faydalı, aydınlanmış bir yurttaş olması için devletin sunduğu en temel haktır. Bilgi, bir meta değil, kamusal bir değerdir. Ancak Amerika’da eğitim, tıpkı sağlık gibi vahşi bir endüstriye, bilginin parsel parsel satıldığı devasa bir ticarethaneye dönüştürülmüştür. Sistemin dehası, yükseköğrenimi sadece “iyi” bir şey olarak değil, bu acımasız kapitalist ormanda “hayatta kalmanın tek yolu” olarak pazarlamasındadır. Gençlere ve onların ailelerine şu mesaj sürekli olarak pompalanır: “Eğer o elit üniversitelerden birine gidemezsen, eğer o prestijli diplomayı duvara asamazsan, sokaktaki evsizlerden biri olursun, asgari ücrete talim edersin, hiçbir zaman saygı görmezsin.” Eğitim bir aydınlanma süreci olmaktan çıkarılmış, bir tür yoksulluktan kaçış sigortasına, sosyal statüyü koruma veya kazanma silahına dönüştürülmüştür. Ancak bu silahın bedeli öylesine fahiştir ki, onu satın alan kişi, o silahı doğrultacak bir düşman bulamadan kendi kendini vurmuş olur.
Amerika Birleşik Devletleri’nde üniversite eğitimi, özellikle son kırk yılda enflasyonun çok ötesinde, akıl almaz bir hızla pahalanmıştır. Milyarlarca dolarlık vakıf fonlarına (endowment) sahip olan o devasa, dünyaca ünlü üniversiteler, aslında eğitim veren kurumlardan ziyade, kendilerine bağlı sınıfları olan devasa birer risk sermayesi (hedge fund) şirketleri gibi çalışırlar. On sekiz yaşına gelmiş, henüz hayatın, ekonominin veya kendi potansiyelinin tam olarak farkında olmayan bir gence, hiçbir banka yüz bin dolarlık bir ev veya iş kurma kredisi vermezken; sistem, o gence yüz binlerce dolarlık “öğrenim kredisi” (student loan) sözleşmesini seve seve imzalattırır. Bu, tarihin gördüğü en acımasız finansal tuzaklardan biridir. Genç insan, diplomasını alıp hayata adım attığı o ilk gün, omuzlarında ev büyüklüğünde bir borç yüküyle uyanır. Bu, sıfırdan başlamak bile değildir; bu, hayata devasa bir eksi bakiyeyle, eksi yüz binlerle başlamaktır. Öğrenim kredileri, Amerika’da iflas etseniz bile silinemeyen, peşinizi ömrünüzün sonuna kadar bırakmayan, maaşınıza haciz koydurabilen tek borç türüdür. Sistem, o taze zihinleri daha düşünmeye, dünyayı değiştirmeye veya itiraz etmeye fırsat bulamadan, acımasız birer borçluya dönüştürerek ehlileştirir.
Bu devasa borç boyunduruğu, yeni mezun bir gencin hayatındaki tüm seçenekleri vahşice budar. İdealist bir şekilde sanat yapmak isteyen, sivil toplum kuruluşlarında çalışmak isteyen, dünyayı gezmek veya kendi küçük girişimini kurmak isteyen bir beyin, postadan gelen o ilk kredi taksiti faturasıyla birlikte gerçekliğin duvarına çarpar. O borcu ödeyebilmek için, ideallerinden vazgeçmek, ruhunu o çok uluslu şirketlerin, yatırım bankalarının veya teknoloji devlerinin kübiklerine (cubicle) satmak zorundadır. Öğrenci borcu, sistemin asi ruhları uysallaştırmak, en parlak beyinleri en itaatkar beyaz yakalılara dönüştürmek için kullandığı görünmez bir terbiyecidir. O plazalarda haftada seksen saat çalışan o parlak gençler, bunu işlerini çok sevdikleri veya sistemin o dinamizmine aşık oldukları için yapmazlar; omuzlarındaki o devasa borcun faizi her saniye işlediği için, adeta bir koşu bandında hızla koşmak zorunda bırakılmışlardır. Durdukları an o borç sarmalı onları içine çekip yutacaktır. Eğitim, böylece insanı özgürleştiren bir güç olmaktan çıkıp, onu sermayenin bitmek bilmeyen ihtiyaçlarına hizmet etmeye zorlayan bir finansal tasmaya dönüşür. Bilgi özgürlük getirmemiş, bilginin faturası esaret getirmiştir.
Bu eğitim tuzağı sadece öğrencileri değil, onların ebeveynlerini de aynı korku kültürünün içine hapseder. Amerika’ya göç eden ve o sistemin içine entegre olan Türk veya diğer milletlerden profesyonellerin, kendi hayatlarından, kendi zamanlarından, tatillerinden ve huzurlarından feda ederek yarattıkları o sözde zenginlik, aslında çocuklarının gelecekteki bu borç batağına düşmemesi için biriktirilen bir “kefaret” parasıdır. Aileler, çocuklar daha doğar doğmaz “529 College Savings Plan” adı verilen eğitim fonlarına on binlerce dolar yatırmaya başlarlar. Kendi gençliklerini, enerjilerini o bitmek bilmeyen toplantılarda, iş seyahatlerinde tüketirken, asıl motivasyonları çocuklarına o çıldırmış sistemin içinde bir can yeleği satın alabilmektir. Ancak bu, son derece trajik bir paradokstur. Aile, çocuğunu gelecekteki sistemik sömürüden korumak için, bugünkü kendi sömürüsünü en üst düzeye çıkarır. Çocuğuna eğitim aldırabilmek için çocuğunun çocukluğunu kaçırır; ona iyi bir gelecek sunabilmek için onun bugünündeki “anne” veya “baba” figürünü bir maaş çekine dönüştürür. Sistem o kadar oburdur ki, sadece bireyin bugünkü emeğini değil, biriktirdiği tüm serveti de eğitim adı altında kendi kasasına geri çeker. Yüksek maaşlar alınır, evet, ama o paralar hiçbir zaman ailenin refahına, huzuruna veya ruhsal gelişimine dönüşmez; doğrudan üniversitelerin milyar dolarlık fonlarına, bankaların faiz hesaplarına aktarılır. Birey, bu devasa transferin sadece bir aracısı, bir boru hattıdır.
Eğitim ve sağlığın bu şekilde finansallaşması, bireyi sürekli bir tetikte olma, sürekli bir güvensizlik halinde yaşama (precarity) psikolojisine mahkum eder. Korku, insanın daha yüksek erdemlere, felsefeye, sanata, toplumsal dayanışmaya yönelmesini engelleyen en ilkel duygudur. Eğer zihniniz sürekli olarak “Acaba hastalanırsam ne yaparım? Acaba çocuğumun okul taksitini ödeyebilecek miyim?” gibi ilkel bir hayatta kalma endişesiyle meşgulse, sizden yeni bir düşünce, sisteme karşı bir eleştiri veya ruhsal bir derinlik beklenemez. Sistem, insanları bu Maslow piramidinin en alt basamağına, o güvencesizlik ve korku seviyesine çivileyerek, onların üst basamaklara çıkıp kendilerini gerçekleştirmelerini, dolayısıyla sistemi sorgulamalarını engeller. Herkes o kadar yorgun, o kadar borçlu ve bir sonraki felaketten o kadar korkmaktadır ki, kafasını kaldırıp okyanusun ötesine, bu işin bu kadar acımasız olmadan da yapılabildiği alternatif dünyalara (örneğin senin yaşadığın kıtaya) bakacak mecali bulamaz. Baksalar bile, daha önce detaylandırdığımız o bilişsel çelişki mekanizması devreye girer ve “Biz burada en iyi sağlığı alıyoruz, en iyi eğitimi alıyoruz” yalanıyla kendi kendilerini uyuştururlar.
Bu noktada göçmen zihniyetinin o garip, ikircikli yapısına yeniden dokunmak gerekir. Ülkesindeki liyakatsizlikten, eğitimin kalitesizliğinden ve hastanelerdeki kuyruklardan kaçarak Amerika’ya gelen birey, burada karşılaştığı lüks binalara ve teknolojik aletlere aldanır. Kendi ülkesinde devletin verimsizliği yüzünden işlemeyen sağlık veya eğitim sistemine kızarken, Amerika’da bu sistemlerin kusursuz bir şekilde sadece zenginleri koruyacak, geri kalan herkesi ise borçlandırarak sömürecek şekilde tasarlanmış o muazzam verimliliğine aşık olur. Eski ülkesindeki sorun bir kapasitesizlik sorunuyken, yeni ülkesindeki sorun bilinçli, yapısal ve son derece kötücül bir dizayndır. Ancak statü kibriyle körleşmiş göçmen, o parıltılı diplomaları veya o özel hastane odalarını, kendi “başarısının” ve “seçilmişliğinin” birer kanıtı olarak görür. Çocuğunu yıllık altmış bin dolar olan bir okula gönderebildiği için, bunu sömürüldüğünün bir kanıtı olarak değil, kendisinin ne kadar muktedir bir ebeveyn olduğunun ispatı olarak çevresine pazarlar. Sistemin ona attığı o devasa kazığı, altın kaplama olduğu için bir onur madalyası niyetine göğsünde taşır. Oysa gerçek anlamda medeni bir toplum, bir ebeveynin çocuğuna eğitim verebilmesi için on yıllarını satmasını veya bir hastanın iyileşebilmesi için iflas etmesini talep etmeyen toplumdur.
Korku kültürünün bu iki devasa sütunu, insanları birbirine karşı da yabancılaştırır ve acımasızlaştırır. Sağlık ve eğitimin birer ayrıcalık, statü sembolü ve hayatta kalma aracı olduğu bir düzende, empati yok olur. Diğer insanların sağlık hizmetine ulaşamaması veya çocuklarının iyi okullara gidememesi, sistemin içindeki “başarılı” göçmen için bir sorun değil, aksine kendi ayrıcalığını daha da belirginleştiren bir kontrasttır. Eğer herkes insanca tedavi olabilseydi, herkesin çocuğu eşit ve kaliteli bir eğitime bedelsiz ulaşabilseydi, o zaman o kişinin döktüğü onca terin, çektiği onca uykusuzluğun, kaybettiği zamanların ne anlamı kalırdı? Sistemin bu acımasız eşitsizliği, aslında sistemin tepesindekilerin (veya tepesine yakın olduğunu zannedenlerin) psikolojik tatmini için gereklidir. Onlar, sağlık sigortası olmayanların trajedisine bakarak kendi sigortalarının kıymetini bilirler; devlet okullarında metal dedektörlerinden geçerek okumaya çalışan çocukların varlığı, kendi çocuklarını gönderdikleri o fahiş fiyatlı özel okulların faturasını rasyonalize etmelerine yardımcı olur. Bu, başkasının korkusu ve sefaleti üzerinden kendi sahte güvenliğini inşa etme halidir.
Daha geniş bir felsefi çerçeveden bakıldığında, sağlığın ve eğitimin finansallaşması, insanın varoluşsal sınırlarının sermaye tarafından işgal edilmesidir. Sağlık, insanın bedensel sınırıdır; eğitim ise insanın zihinsel ve ruhsal sınırıdır. Vahşi kapitalizm, bu iki en mahrem, en yaşamsal alanı ele geçirerek, insanın sadece emeğini değil, doğrudan doğruya yaşama hakkını ve düşünme biçimini metalaştırmıştır. İnsan artık doğuştan haklara sahip bir varlık değil, ancak parasını ödeyebildiği ölçüde hayatta kalabilen ve ancak borçlanabildiği ölçüde kendini geliştirebilen bir müşteridir. Yaşamın kutsallığı, bilançonun kutsallığına kurban edilmiştir. Bir insanın kalp atışlarının devam etmesi için sigorta şirketinin onayının beklenmesi, bir insanın evreni, bilimi, sanatı anlayabilmesi için ömrünün yarısını ipotek etmesi, medeniyetin bir zaferi değil, insanlığın topyekün çöküşüdür. Amerika Birleşik Devletleri, bu çöküşü dünyanın en büyük, en ışıltılı ve en gürültülü sirki haline getirerek tüm dünyaya pazarlamayı başarmış eşsiz bir illüzyonisttir.
Bu bağlamda, Amerika’ya övgüler düzen, orayı bir “fırsatlar ülkesi” olarak gören kitlelerin asıl atladığı nokta şudur: O fırsatlar, sizin potansiyelinizi ortaya çıkarmak için değil, o potansiyeli son damlasına kadar sağmak, posasını çıkarmak ve sizi o korku makinesinin kusursuz bir dişlisi yapmak için oradadır. Eğitim sizi borçlandırarak sisteme bağlar, sağlık sistemi ise o borcu öderken hastalanıp sistemden çıkmanızı veya kaçmanızı engeller. Bu iki mekanizma bir araya geldiğinde, insanın kaçış umudunu, alternatif bir yaşam hayalini ve isyan etme kapasitesini tamamen yok eden, kapıları içeriden kilitlenmiş devasa bir açık hava hapishanesi inşa edilmiş olur. Göçmenlerin anlattığı o “başarı hikayeleri”, aslında o hapishanenin duvarlarını ne kadar hızlı ördüklerinin, zincirlerini ne kadar parlatabildiklerinin trajikomik bir özetidir. Kendilerine “winner” (kazanan) diyen bu insanlar, aslında oyunun kurallarının tamamen kendi aleyhlerine yazıldığı, masanın her zaman kazandığı bir kumarhanede, ellerindeki son jetonları hayatta kalmak ve çocuklarını aynı kumarhaneye borçlu olarak sokabilmek için masaya süren çaresiz oyunculardan başkası değillerdir. Gerçek olan tek şey, o steril hastane koridorlarında ve o devasa kampüslerin kapılarında görünmez harflerle yazan o ürkütücü mesajdır: “Bedelini ödeyemiyorsan, yaşamaya veya bilmeye hakkın yoktur.” İşte sömürü düzeninin cennet olarak pazarlanmasının ardındaki en soğuk, en affedilemez gerçek budur. Milyonlarca insan, bu gerçeğin yüzlerine çarpacağı o kaçınılmaz güne kadar, statüyle, meşguliyetle ve anesteziyle o büyük illüzyonun içinde uyumaya, daha doğrusu bir kabusu rüya sanarak yaşamaya devam edecektir.
12. Sosyolojik İzolasyon: “Komşuluk”tan “Network”e
İnsanlık tarihi, doğa karşısındaki çaresizliğini ve kırılganlığını kolektif bir dayanışma ağı örerek, yani topluluklar inşa ederek aşmış bir türün hayatta kalma destanıdır. Ateşin etrafında toplanan ilk kabilelerden, omuz omuza verip tarlalarını süren köylülere ve dar sokaklarda birbirinin derdiyle dertlenen eski dünya mahallelerine kadar insan, varoluşunu daima “öteki”nin aynasında ve sıcaklığında anlamlandırmıştır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya kusursuz bir başarı modeli olarak ihraç ettiği o devasa sömürü çarkı, insanın bu en temel ontolojik ihtiyacını kökünden kazıyıp atmış ve yerine tarihin gördüğü en soğuk, en hesapçı ve en yalnızlaştırıcı ilişki biçimini yerleştirmiştir. Daha önceki kısımlarda bireyin zamanının ve emeğinin nasıl finansallaştırıldığını, sağlık ve eğitim üzerinden nasıl bir korku kültürü yaratıldığını incelemiştik. Şimdi ise bu sömürü makinesinin, insanın ruhunu tamamen ele geçirebilmek için onu diğer insanlardan nasıl kopardığını, dayanışmayı nasıl tasfiye ettiğini ve en saf insani duyguları bile nasıl alınıp satılabilen birer “network” (ağ) materyaline dönüştürdüğünü deşifre etmemiz gerekiyor. Amerika’da “komşuluk” kavramının ölüm fermanı sadece sosyolojik bir kaza değil, bireyi tamamen savunmasız bırakıp sermayenin kucağına iten bilinçli ve son derece acımasız bir mimari ve psikolojik tasarımdır.
Bu tasarıma fiziksel çevreden, yani o filmlerde, dizilerde ve sosyal medya paylaşımlarında kusursuz bir yaşamın zirvesi olarak sunulan Amerikan banliyölerinden (suburb) başlamak elzemdir. Amerika’da şehir planlaması, insanları bir araya getirmek, rastlantısal karşılaşmalara olanak tanımak veya organik bağlar kurmak üzerine değil; insanları birbirinden izole etmek, herkesi kendi bireysel tüketim kalesine hapsetmek üzerine kurgulanmıştır. Yüzlerce, bazen binlerce dönümlük arazilere yayılan o devasa müstakil evler, önlerindeki kusursuz kesilmiş devasa çim alanları ve yüksek çitleriyle aslında modern birer tecrit hücresidir. Bir Avrupa kentinde veya Akdeniz kültüründe insanların evlerinden çıkıp yürüdükleri, birbirleriyle selamlaştıkları, bir meydanda veya mahalle kahvesinde soluklanıp havadan sudan, dertten kederden konuştukları o organik kamusal alanlar, Amerikan banliyölerinde kasıtlı olarak yok edilmiştir. Kaldırımın bile olmadığı, bir yerden bir yere gitmek için mutlak surette bir metal kutunun, yani arabanın içine girmek zorunda olduğunuz bu yapay yerleşim yerlerinde, komşunuzla karşılaşma ihtimaliniz neredeyse sıfıra indirilmiştir. İşten dönen birey, devasa SUV aracının içindeyken otomatik garaj kapısını uzaktan kumandayla açar, aracını içeri sokar, kapı arkasından kapanır ve kişi sokağa bir kez bile adım atmadan, dış dünyayla hiçbir göz teması kurmadan o izole kalesinin içine sığınır. Dışarıdan bakıldığında bu devasa evler, bahçeler ve o sessizlik, statü kibrini besleyen bir huzur tablosu gibi görünse de; içeriden bakıldığında bu, insanın kendi elleriyle inşa ettiği, taksitlerini ömrü boyunca ödediği ve içinde yavaş yavaş ruhsal bir buhrana sürüklendiği şatafatlı bir hapishanedir.
Bu mekansal tecrit, beraberinde kaçınılmaz olarak devasa bir sosyolojik erozyonu getirir. Amerika’ya göç eden ve bu banliyö hayatına entegre olan kişi, anavatanında belki de çok şikayet ettiği ama aslında ruhunu besleyen o organik kaostan, mahalle kültüründen, kapı zili çalınarak istenen bir fincan şekerin veya tuzun temsil ettiği o derin dayanışma ağından tamamen kopar. O kaosun içinde var olan, düğününde halay çeken, cenazesinde gözyaşı döken, hastalandığında kapısına sıcak çorba getiren o “görünmez sosyal güvenlik ağı” bir anda buharlaşır. Sistemin dehası ve aynı zamanda en büyük gaddarlığı, bu korkunç kimsesizliği ve yalnızlaştırmayı bireye bir “bağımsızlık” (independence) ve “özgürlük” etiketiyle satabilmesidir. Bireye şu yalan fısıldanır: “Sen artık o kadar zengin, o kadar başarılı ve o kadar güçlüsün ki, kimsenin yardımına ihtiyacın yok. Kendi çimini kesecek makinen, kendi sorunlarını çözecek paran var. Kimseye muhtaç olmamak, medeniyetin zirvesidir.” Oysa insan doğası gereği muhtaç bir varlıktır. Başkasına muhtaç olmamayı bir erdem olarak sunan bu toksik bireycilik kültürü, aslında insanı insan yapan empati, fedakarlık, tahammül ve koşulsuz sevgi gibi duyguları işlevsizleştirir. Komşusuna muhtaç olmayan, onun derdiyle dertlenmek, onun sevincine ortak olmak zorunda da hissetmez. Böylece bireyler, aynı sokağı paylaşan ama birbirlerinin hayatlarına dair hiçbir şey bilmeyen, birbirlerinin cenazelerine bile katılmayan, sadece çimlerinin boyunu veya arabalarının markasını kıyaslayan soğuk ve ruhsuz silüetlere dönüşürler. Bağımsızlık olarak yutturulan bu durum, aslında insanın sosyal bir varlık olarak intiharından başka bir şey değildir.
Komşuluğun ve çıkarsız insan ilişkilerinin bırakıldığı o devasa boşluk, Amerikan kapitalizminin en sevdiği kavramla, yani “network” (ağ oluşturma) ile doldurulmuştur. İş hayatında, kurumsal kültürde ve giderek tüm sosyal yaşamda mutlak bir din haline gelen networking, aslında insan ilişkilerinin acımasızca metalaştırılması, dostluğun ve bağ kurmanın borsa tahtasına taşınmasıdır. Bir göçmen Amerika’ya geldiğinde ve o vahşi rekabet arenasına adım attığında, çok kısa bir süre içinde çevresindeki insanları birer insan olarak değil, birer “fırsat kapısı”, birer “basamak” veya potansiyel birer “tehdit” olarak görmesi gerektiğini öğrenir. İki insanın bir araya gelip kahve içmesi artık basit bir sosyalleşme eylemi değil, adına “coffee chat” (kahve sohbeti) denilen, tarafların birbirlerini tarttığı, birbirlerinin bağlantılarından, unvanlarından veya sektördeki pozisyonlarından nasıl faydalanabileceklerini hesapladıkları soğuk ve mekanik bir ticari sözleşmedir. Bu ilişkilerin temelinde sevgi, saygı veya karşılıksız bir bağ yoktur; sadece ve sadece karşılıklı fayda (quid pro quo) vardır. Bugün sana gülümsüyorum, seninle ilgileniyormuş gibi yapıyorum, senin sahte başarı hikayelerini LinkedIn üzerinden alkışlıyorum; çünkü yarın şirketinde bir pozisyon açıldığında beni oraya tavsiye etmeni, benim statümü yükseltmeme yardımcı olmanı bekliyorum. İlişkilerin bu derece alınıp satılabilen bir kura endekslenmesi, insanın içindeki o saf iyiliği ve karşılıksızlık erdemini tamamen çürütür.
Bu hesapçı yaklaşım, göçmenin kendi ülkesinden taşıdığı o sıcakkanlı, belki bazen sınırları ihlal eden ama her zaman sahici olan ilişkiler ağını bir “zayıflık” veya “profesyonellik dışı” bir durum olarak kodlamasına neden olur. Amerika’daki sistemin içinde yükselmek isteyen kişi, duygularını bir zırhın ardına saklamayı, herkese aynı plastik gülümsemeyle yaklaşmayı ve kimseyle gerçekten derin, zaaflarını paylaşabileceği organik bir bağ kurmamayı öğrenir. Çünkü zaaf göstermek, o acımasız network pazarında değerinizin düşmesi demektir. Eğer iş arkadaşınıza veya “bağlantınıza” kendi içsel buhranlarınızdan, evliliğinizdeki sorunlardan, sistemin sizi nasıl boğduğundan bahsederseniz, o kişi sizi bir dost olarak dinleyip omuz vermek yerine, sizi “toksik”, “negatif” veya “kariyer açısından riskli” bir yatırım olarak görüp yavaşça sizden uzaklaşacaktır. Amerikan profesyonel yaşamı, herkesin sürekli olarak ne kadar harika, ne kadar başarılı, ne kadar meşgul ve ne kadar dinamik olduğu yalanını birbirine anlattığı devasa ve yorucu bir tiyatro sahnesidir. Kimse gerçek değildir. Herkes, kendi pazarlama kampanyasının halkla ilişkiler müdürü gibi davranmak zorundadır. Dostluğun yerini alan bu “network” kültürü, insanın kalbini dondurur. O binlerce bağlantının (connection) içinde, gece yarısı göğsünüz sıkıştığında veya büyük bir varoluşsal krize düştüğünüzde, hiçbir çıkar gözetmeksizin arayabileceğiniz, yanınızda tamamen savunmasız kalabileceğiniz tek bir gerçek dostun bile olmadığını fark ettiğiniz an, o devasa evlerin ve yüksek maaşların üzerinize bir mezar taşı gibi yıkıldığı andır.
İşin daha da trajik boyutu, bu sosyolojik izolasyonun ve organik bağların yok oluşunun, kapitalizm için devasa bir sektöre, yepyeni bir kar kapısına dönüştürülmüş olmasıdır. Daha önceki konularda barınma, sağlık ve eğitimin nasıl finansallaştığını işlemiştik; şimdi ise doğrudan doğruya “insan sıcaklığının” nasıl satılık bir metaya dönüştüğüne tanık oluyoruz. Bir toplumda komşuluk bittiğinde, ücretsiz olarak, sırf dayanışma ruhuyla halledilen her türlü insani ihtiyaç paraya tahvil edilir. Eski dünyada yeni bir eve taşınırken mahallelinin, akrabaların veya dostların yardıma gelmesi, iş bittikten sonra hep beraber yenen bir yemeğin o eşsiz samimiyeti, Amerika’da yerini saatliği yüzlerce dolar olan soğuk “taşıma şirketlerine” bırakmıştır. Çalışan bir anne veya baba, çocuğunu bir saatliğine komşusuna emanet edemez; bunun yerine saatlik ücreti dudak uçuklatan, tamamen profesyonel ve duygusuz “bakıcı hizmetleri” satın almak zorundadır. Akşamları mahalle kahvesinde veya bir dost meclisinde konuşularak, dertleşilerek, bazen bir omuzda ağlanarak atılacak o ruhsal zehir, atılamadığı için insanın içinde birikir ve sonunda patlar. Sistem bu patlamayı da bir fırsata çevirir ve o dertleşme ihtiyacını saati yüz elli, iki yüz dolar olan terapi seanslarına, devasa bir psikiyatri ve antidepresan endüstrisine tahvil eder. Amerikalılar (ve onlara özenen asimile olmuş göçmenler), bir dosta içlerini dökmek yerine, parayla satın aldıkları profesyonellere içlerini dökerler ve bunu da büyük bir medeniyet ve kişisel gelişim göstergesi sayarlar. Oysa bu, yalnızlığın en acınası, en kurumsallaşmış halidir. Şefkat, dertleşme, yardımseverlik gibi en insani eylemlerin bile bir fiyat etiketine sahip olması, o toplumun ahlaki iflasının en net göstergesidir.
Bana kalırsa, bu sahte bağımsızlık ve network kültürünün yarattığı yabancılaşma, özellikle belli bir yaşın üzerine gelindiğinde tahammül edilemez bir boyuta ulaşmaktadır. İnsan gençken, enerjisi yerindeyken ve o statü kibrinin yarattığı adrenalinle koşarken bu yalnızlığın farkına varmaz veya bunu başarı yolunda ödenmesi gereken küçük bir bedel olarak görür. Takvimi toplantılarla, iş seyahatleriyle ve “önemli” insanlarla yapılacak kahve sohbetleriyle doludur. Ancak zaman ilerledikçe, bedenin ritmi yavaşladıkça ve o bitmek bilmeyen kariyer yarışının aslında hiçbir yere varmadığı, sadece daha büyük bir fare tekerleğinden ibaret olduğu anlaşıldığında, o sosyolojik çölleşme tüm çıplaklığıyla yüzeye çıkar. Çocuklar büyüyüp o devasa evden kendi izole hayatlarına doğru yola çıktıklarında, göçmen profesyonel, hayatını adadığı şirketin aslında ona hiçbir vefa borcu hissetmediğini, sadece bir excel satırı olduğunu anladığında geriye döner ve kimsesizliğiyle yüzleşir. Uğruna anavatanını, eski dostlarını, akrabalarını feda ettiği o yeni dünyada aslında hiç kimsesinin olmadığını, kurduğu o muazzam “network” ağının sadece kendi çıkarı olduğu sürece orada duran bir örümcek ağı olduğunu idrak eder. Eski dostların yerini kimse alamamıştır. Amerika’da kazanılan o “yeni dostlar”, aslında sadece hafta sonu barbekülerinde çocukların okul taksitlerinin, araba modellerinin veya borsa endekslerinin konuşulduğu yüzeyel tanıdıklardır. Derinlik yoktur, çünkü derinlik zaman ister, emek ister ve her şeyden önemlisi o Amerikan rüyasının en büyük düşmanı olan “çıkarsızlığı” ister. Oysa bu toplumda çıkarsız hiçbir eylem, hiçbir bağ kurma biçimi meşru kabul edilmez.
Bu izolasyonun bir diğer yıkıcı etkisi de, insanın kendini değerlendirme kriterlerinin tamamen dışsallaşması ve metalaşmasıdır. İnsani bağların kuvvetli olduğu organik bir toplumda, kişinin değeri sadece mesleğiyle veya banka hesabıyla ölçülmez. O mahallenin güvenilir bir abisi, komşularına yardım eden iyi bir insan, güzel sohbet eden bir bilge olmak da bir statü, bir varoluşsal tatmin kaynağıdır. Birey, iş hayatında başarısız olsa bile, sosyal çevresindeki bu insani kredisi sayesinde ayakta kalır, kendini değerli hisseder. Ancak network ve bağımsızlık kurgusu üzerine inşa edilmiş Amerikan sömürü modelinde, sizi sarıp sarmalayacak böyle bir sosyal yastık yoktur. Kimliğiniz, doğrudan doğruya kartvizitinizdeki unvana ve gelir vergisi diliminize eşitlenmiştir. Eğer işinizi kaybederseniz, sadece gelirinizi ve sağlık sigortanızı (ki bunun yarattığı korkuyu önceki konularda detaylandırmıştık) kaybetmekle kalmazsınız; aynı zamanda o sahte network ağınızdan da anında aforoz edilirsiniz. Dün sizinle o “coffee chat”leri yapmak için sıraya girenler, bugün telefonlarınıza çıkmamaya, LinkedIn mesajlarınıza dönmemeye başlarlar. Çünkü artık siz bir fırsat değil, uzak durulması gereken bir başarısızlık sembolüsünüzdür. Bu korkunç dışlanma riski, bireyi işine ve sistemin kurallarına ölümüne bir sadakatle bağlar. Yalnız kalmamak, o yapay sosyal çevreden atılmamak için sisteme daha çok boyun eğer, daha çok sömürülmeyi kabul eder.
Bu sahte sosyalleşme biçiminin günümüzde ulaştığı en absürt nokta ise dijital ağların (sosyal medya) bu fiziksel izolasyonun üzerine tüy dikmesidir. Amerikan banliyösünün sessizliğinde, birbirlerinden kilometrelerce uzakta, o devasa ekranların ardında oturan bireyler, gerçek dünyadaki dokunmanın, göz göze gelmenin yerini, dijital bir vitrinde sergilenen o kusursuz hayat pozlarıyla doldurmaya çalışırlar. Gerçek komşuluk ölmüş, yerine algoritmaların yönettiği, herkesin diğerinin kusursuz hayatını izleyip kendi hayatından daha çok nefret ettiği bir dijital röntgencilik kültürü gelmiştir. Göçmen, o izole hayatının içinde aslında ne kadar mutlu ve başarılı olduğunu, memleketindeki akrabalarına ve Amerika’daki diğer “network”lerine kanıtlamak için sürekli olarak bir mutluluk simülasyonu üretmek zorundadır. Yorgun, tükenmiş ve yalnız bir insanın, pazar günü bahçesinde mangal yaparken yüzüne o yapay Amerikan gülümsemesini yerleştirip fotoğraf çektirmesi, sonra o fotoğrafı sosyal medyaya yükleyip gelecek olan sanal onayları (beğenileri) beklemesi, çağımızın en büyük sosyolojik trajedilerinden biridir. O beğeniler, o yapay tebrik mesajları, asla kapınızı çalıp “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diyecek bir gerçek komşunun yerini tutamaz. Sistem bireyi öylesine derin bir hücreye kilitlemiştir ki, mahkum artık diğer mahkumlarla sadece duvara vurarak, yani sosyal medya üzerinden sahte sinyaller göndererek iletişim kurabildiğini zanneder.
Son kertede, “komşuluktan network’e” geçiş, Amerikan sömürü düzeninin cennet olarak pazarlanmasındaki en sinsi illüzyondur. Bağımsızlık ve bireyselleşme adı altında yaldızlı bir ambalajla sunulan bu yaşam tarzı, insanı evrendeki en ıssız, en korkutucu yere, yani sadece kendi çıkarlarının ve arzularının yankılandığı o soğuk hücreye hapseder. Bireyin bütün enerjisini sadece kendini korumaya, kendi statüsünü yükseltmeye ve diğerlerini birer basamak olarak kullanmaya harcadığı bir toplumda huzurdan, güvenden ve gerçek bir medeniyetten bahsetmek imkansızdır. Amerika’daki göçmenlerin o bitmek bilmeyen “Ben çok bağımsızım, burada kimse kimseye karışmaz, herkes kendi hayatını yaşar” şeklindeki savunmaları, aslında kendi yalnızlıklarının, kendi terk edilmişliklerinin üzerini örtmek için kullandıkları devasa bir yalan perdesidir. İnsanın insana karışmadığı, insanın insana değmediği bir yer cennet değil, ancak çok iyi dekore edilmiş, çok pahalıya mal olmuş bir Araf olabilir. Ve ne yazık ki, o Araf’ta yaşayanlar, sahip oldukları o devasa eşyaların, araçların ve unvanların gürültüsünden, kendi ruhlarının çığlığını hiçbir zaman duyamayacak kadar ağır bir sağırlık içindedirler. Sosyolojik izolasyon, sermayenin birey üzerinde kazandığı nihai zaferdir; çünkü birbirine bağlanamayan, birbirinin gözünün içine bakarak ortak bir dert için ağlayamayan insanların, o sömürü çarkına karşı durabilecek ne gücü ne de cesareti kalmıştır. Onlar sadece, o devasa tekerleğin içinde yan yana ama birbirlerinden tamamen habersizce koşan, tükenene kadar koşmaya programlanmış yalnız piyonlardır.
13. Avrupa vs. Amerika: Huzur mu, Yarış mı?
Batı medeniyetinin iki devasa sütunu olan Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki temel ayrım, sadece coğrafi bir mesafe veya basit bir ekonomik model farklılığı değil; doğrudan doğruya “insan olmanın anlamı” ve “yaşamın nihai amacı” üzerine kurulmuş köklü, felsefi ve ontolojik bir çatışmadır. Bir önceki bölümlerde detaylandırdığımız o acımasız sömürü çarklarının, zaman gaspının ve finansallaştırılmış korku kültürünün Amerika’daki mutlak hakimiyetine karşın; Avrupa kıtası, en azından idealler bazında, insanı merkeze alan, kolektif refahı bireysel hırsın önüne koyan ve “zamanı” paraya kurban etmeyi reddeden bir alternatif model sunar. Bu iki modelin karşı karşıya gelmesi, modern insanın ruhu için verilen en büyük savaştır. Bir yanda, her saniyenin bir verimlilik rakamına dönüştüğü, durmanın bir suç sayıldığı ve insanın sadece sahip olduğu eşyalar kadar değerli olduğu o bitmek bilmeyen Amerikan yarışı; diğer yanda ise, sağlığın, eğitimin ve huzurun birer meta değil, birer hak olarak görüldüğü, yaşamın tadına varmak için “yavaşlamanın” kutsandığı Avrupa dinginliği yer alır. Göçmenlerin, özellikle de daha önce detaylandırdığımız o kaos travmalarından kaçanların neden bu dinginliği bir “huzur” olarak değil de “sıkıcı bir durağanlık” olarak algıladıkları, aslında modern sosyolojinin en trajik ve en derin paradokslarından biridir.
Avrupa modelinin temelinde, İkinci Dünya Savaşı’nın o devasa yıkımından dersler çıkarmış, insanın hırslarının ne kadar kanlı sonuçlar doğurabileceğini görmüş bir kolektif akıl yatar. Bu akıl, devleti bireyi ezen bir aygıt olmaktan çıkarıp, onu piyasanın vahşiliğine karşı koruyan bir kalkana dönüştürmüştür. Avrupa’da yaşam kalitesi, bir bireyin ne kadar çok paraya sahip olduğuyla değil, o toplumun en zayıf ferdinin bile ne kadar insanca yaşadığıyla ölçülür. Sosyal demokrasinin o derin damarları, bireyin omuzlarından o ağır varoluşsal kaygıları (hastalık, işsizlik, yaşlılık korkusu) alarak, ona gerçek anlamda “kendini gerçekleştirme” alanı açar. Avrupa kentlerinde meydanlar, parklar ve kamusal alanlar, insanların hiçbir bedel ödemeden bir araya gelebildiği, zamanın akışını hissedebildiği kutsal sığınaklardır. Burada başarı, bir başkasının üzerine basarak yükselmek değil; toplumla uyum içinde, kendi ilgi alanlarına, sanatına, ailesine ve dinlenmesine zaman ayırabilen, “yeteri kadar” (lagom) kavramını içselleştirmiş bir birey olabilmektir. Bana göre bu, medeniyetin ulaşabileceği en olgun, en bilge noktadır; çünkü insanı bir üretim aracına indirgemez, onu tüm duygu dünyası ve ihtiyaçlarıyla birlikte kabul eder.
Öte yandan Amerika, bir önceki bölümlerde Püriten kökenlerini ve sınır boyu psikolojisini incelediğimiz o bitmek bilmeyen “yarış” üzerine kurgulanmıştır. Amerika’da durmak, geriye düşmek demektir; geriye düşmek ise yok olmakla eşdeğerdir. Bu modelde yaşam, tadına varılacak bir süreç değil, fethi gereken bir kaledir. Her birey, kendi hayatının CEO’su gibi davranmak, kendi markasını sürekli parlatmak ve rakiplerini (yani komşularını ve iş arkadaşlarını) geride bırakmak zorundadır. “Bireysel zenginlik” odaklı bu model, insana sınırsız bir yükselme illüzyonu sunar ancak bu yükselmenin sonu yoktur. Bu bir dikey tırmanış değil, sonsuz bir sarmaldır. Amerika’da elde edilen her başarı, bir sonrakinin sadece yakıtı olur. Evin büyüklüğü, unvanın parlaklığı veya banka hesabındaki sıfırların sayısı arttıkça, bireyin üzerindeki baskı da geometrik olarak artar. Bu modelin en büyük başarısı, insanı kendi hırslarının gardiyanı haline getirmesidir. Özgürlük, daha önce de belirttiğimiz gibi, sadece “daha fazla seçenek satın alabilme” özgürlüğüne indirgenmiştir. İnsan, kendi zamanını ve ruhunu en yüksek fiyata satabilme hürriyetine sahip olduğu için kendini şanslı sayar. Ancak bu, aslında çok süslü bir açık artırmada kendi hayatını müzayedeye çıkarmaktan başka bir şey değildir.
Bu iki modelin çatışması, özellikle kaosun ve belirsizliğin hakim olduğu ülkelerden gelen göçmenlerin zihninde devasa bir çarpılmaya yol açar. İlginçtir ki, bu göçmenlerin önemli bir kısmı, Avrupa’nın sunduğu o insani huzuru, o düşük tansiyonlu ve güvenli yaşamı bir süre sonra “boğucu” bulmaya başlar. Bunun sosyolojik ve psikolojik nedeni, insanın hayatta kalma adrenalinine duyduğu hastalıklı bağımlılıktır. Kaostan gelen birey, yaşamı ancak bir “mücadele” ve “tehdit” varsa algılayabilir. Onun için huzur, bir ödül değil, bir yoksunluk belirtisidir. Avrupa’da her şeyin tıkır tıkır işlemesi, kimsenin kimseyle sidik yarıştırmaması, akşam altıdan sonra sokakların sakinleşmesi ve insanların parklarda sadece güneşin tadını çıkarması; bu “yarışçı” zihinler için bir tür “yaşarken ölmek” gibi algılanır. Onlar, adrenalini yaşamın kanıtı sanırlar. Stres yoksa, kavga yoksa, sürekli bir tırmanma ve geçme hırsı yoksa, kendilerini işlevsiz ve değersiz hissederler. Amerika, onlara bu ihtiyaç duydukları toksik adrenalini bolca sunar. Amerika’nın o sürekli “başarma” baskısı, onlara kendilerini canlı, dinamik ve “oyunun içinde” hissettirir. Aslında bu, bir uyuşturucu bağımlısının sessizliği ve dinginliği reddedip, kendisini mahveden o yüksek dozdaki gürültüyü ve kaosu talep etmesine benzer.
Huzuru sıkıcı bulmak, aslında derin bir içsel boşluğun dışavurumudur. Eğer bir insanın kendi iç dünyası yeterince zengin değilse, kendi düşünceleriyle baş başa kaldığında canı sıkılıyorsa, o kişi sürekli dışarıdan bir uyarana, bir rekabete ve bir tüketime ihtiyaç duyar. Avrupa modeli, bireye “dur ve kendinle yüzleş” der. Amerika modeli ise “asla durma ve sürekli bir şeylerin peşinde koş, böylece kendinle yüzleşmene gerek kalmaz” der. Göçmenlerin Amerika’ya olan bu tutkulu aşkı, aslında kendilerinden kaçabilmelerine olanak tanıyan o devasa gürültüye duyulan hayranlıktır. Avrupa’da yaşayan bir Türk profesyonelin “Burada hayat çok monoton, hiçbir heyecan yok” demesinin meali şudur: “Burada kimseye SUV’umla hava atamıyorum, burada kimse benim kaç saat çalıştığımla ilgilenmiyor, burada herkes benimle eşit ve bu benim egomu tatmin etmiyor.” Statü kibriyle zehirlenmiş bir zihin için, eşitlerin arasında huzur içinde yaşamak bir ödül değil, bir cezadır. O, ancak birilerinin üstünde olduğunu bildiğinde veya birilerini geçme ihtimali olduğunda nefes alabilir. Bu yüzden Amerika’nın o acımasız eşitsizliği, ona kendi “üstünlüğünü” kanıtlama sahası sunar.
Avrupa’nın sunduğu “zaman zenginliği” kavramı, Amerikan sömürü modelini içselleştirmiş kitleler tarafından bir “hantallık” ve “gerilik” olarak kodlanır. Onlar için yıllık otuz gün tatil yapmak, haftalık otuz beş saat çalışmak veya pazar günleri dükkanların kapalı olması bir “tembellik” göstergesidir. Oysa bu, insanın kendi hayatı üzerindeki egemenliğinin en somut kanıtıdır. Avrupa, insanın sadece bir “iş gücü” olmadığını, onun sevme, düşünme, dinlenme ve hiçbir şey yapmama hakkı olduğunu savunur. Amerika ise insanı bir “insan kaynağı” (human resource) olarak görür; yani tüketilip atılacak, son damlasına kadar sağılacak bir girdi. Göçmenler, bu sömürülme sürecini bir “dinamizm” olarak kutsayarak, aslında kendi ruhlarının talan edilmesine onay verirler. “Avrupa yaşlı ve yavaş, Amerika genç ve hızlı” retoriği, aslında “Avrupa olgun ve insani, Amerika ergen ve vahşi” gerçeğinin üstünü örten bir propaganda cümlesidir. Hız, her zaman ilerleme demek değildir; bazen sadece uçuruma doğru daha hızlı koşmaktır.
Bu noktada kişisel bir gözlemimi paylaşmak isterim: İnsanın en büyük trajedisi, neye sahip olması gerektiğini bilip, sahip olduğunda onunla ne yapacağını bilememesidir. Amerika’ya giden kitleler, o devasa zenginliklere ve imkanlara ulaşmak için hayatlarını feda ederler ama ulaştıklarında ellerinde sadece o yorgun bedenleri ve sığ ruhları kalır. O zenginliği yaşayacak ne bir estetik birikimleri vardır ne de bir felsefi derinlikleri. Sadece daha çok satın alırlar. Avrupa’da ise insanlar daha azla, daha kaliteli ve daha derin bir yaşam kurmayı öğrenmişlerdir. Bir İtalyan için basit bir akşam yemeği veya bir Fransız için öğle uykusu, bir Amerikalı milyonerin tüm servetinden daha büyük bir yaşam sevinci barındırabilir. Çünkü yaşam kalitesi, biriktirilen şeylerin niceliğiyle değil, yaşanan anın niteliğiyle ölçülür. Huzuru sıkıcı bulan toplumlar, aslında yaşamın o ince ve derin lezzetlerini duyumsama yetisini kaybetmiş, sadece yüksek dozda maddi uyarana tepki veren mekanik yığınlara dönüşmüşlerdir.
Sonuç olarak, Avrupa ve Amerika arasındaki bu sosyolojik çatışma, aslında modern insanın kendi içinde verdiği bir kavgadır. Bir yanımız huzur, güvenlik ve anlam ararken; diğer yanımız güç, statü ve sonsuz bir tüketim arzusuyla yanıp tutuşur. Amerika, insanın o en ilkel, en açgözlü ve en bencil tarafını besleyerek devasa bir imparatorluk kurmuştur. Avrupa ise insanın o daha bilge, daha toplumsal ve daha dengeli tarafını korumaya çalışan son kaledir. Göçmenlerin bu kaleden kaçıp o vahşi arenaya koşmaları, medeniyetin ilerlemesi değil, insan ruhunun o parıltılı sömürü düzenine karşı gösterdiği bir teslimiyettir. Huzur sıkıcı değildir; huzur, sadece kendi iç sessizliğini dinleyebilecek kadar cesur olanların ve zamanın paradan daha değerli olduğunu kavrayanların ulaşabildiği bir bilgelik makamıdır. Yarış ise, nerede duracağını bilmeyenlerin, kendi boşluklarını eşyalarla doldurmaya çalışanların ve ölümlü olduklarını unutmak için sürekli koşanların trajik kaçışıdır. Amerika’yı bir cennet gibi pazarlayanlar, aslında o yarışın hiç bitmeyecek olmasından ve bitiş çizgisinde kendilerini sadece devasa bir hiçliğin bekliyor olmasından ölümüne korkanlardır.
14. “Winner” (Kazanan) Kültürünün Toksik Etkileri
Amerikan kapitalizminin bireyin zihnine ektiği en zehirli ve sökülüp atılması en zor tohum, toplumu kesin ve acımasız bir çizgiyle ikiye bölen o hastalıklı “Winner” (Kazanan) ve “Loser” (Kaybeden) dikotomisidir. Daha önceki bölümlerde incelediğimiz statü kibrinin, tüketim histerisinin ve zaman gaspının üzerine inşa edildiği nihai ideolojik zemin tam olarak burasıdır. Bu kültür, insan varoluşunun o sonsuz çeşitliliğini, renklerini ve gri alanlarını yok ederek, hayatı sadece bir podyuma ve bir çöplüğe indirger. Toplumun en tepesindeki, istatistiksel olarak bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar küçük olan o %1’lik dilimi spot ışıklarının altında adeta modern birer yarı tanrı gibi parlatırken, geriye kalan devasa %99’luk kitleyi sürekli bir yetersizlik hissiyle, bitmek bilmeyen ve asla kazanılamayacak bir yarışa mahkum eder. Sistemin kusursuz işleyişi, gücünü bu %1’lik azınlığın gerçekten “üstün” olmasından değil, geri kalan %99’un o azınlığın yerine geçebileceğine dair beslediği o irrasyonel, umutsuz ve son derece toksik inançtan alır. Bu inanç, sıradan bir insanın insanca, huzur içinde ve sade bir hayat yaşama hakkını elinden alan, sıradanlığı adeta bir ahlaki çöküş, bir karakter zafiyeti gibi damgalayan korkunç bir psikolojik giyotindir.
Sistemin vitrinine yerleştirilen “kazananlar”, genellikle Silikon Vadisi’nin dahi çocukları, milyar dolarlık şirketlerin CEO’ları, borsada servetine servet katan spekülatörler veya medya ikonlarıdır. Bu kişilerin hayat hikayeleri, sürekli olarak “sıfırdan zirveye” konseptiyle kurgulanıp, büyük bir dezenformasyon kampanyasıyla kitlelere pompalanır. Kitapçılar bu insanların nasıl sabah dörtte uyandıklarını, nasıl acımasız kararlar aldıklarını ve nasıl “asla pes etmediklerini” anlatan biyografilerle doludur. Oysa bu hikayelerin arka planındaki yapısal avantajlar, miras kalan servetler, acımasız rekabet taktikleri ve çoğu zaman etik dışı manevralar ustaca silinir. Geriye sadece salt bir “bireysel irade” ve “çalışkanlık” miti bırakılır. Topluma verilen mesaj son derece nettir ve bir o kadar da tehlikelidir: “Onlar başardı çünkü çok çalıştılar ve zekilerdi. Sen de onlar gibi çalışırsan, o zirveye çıkabilirsin. Çıkamıyorsan, suçlu sistem değil, sensin.” Bu mesaj, yapısal eşitsizliği görünmez kılan kusursuz bir illüzyondur. Milyonlarca insan, asla o %1’in sahip olduğu başlangıç koşullarına veya tesadüfi avantajlara sahip olamayacağı gerçeğini inkar ederek, ömürlerini o ulaşılamaz zirveye tırmanmaya çalışarak heba ederler. O tepeye ulaşamadıklarında ise, sistemi sorgulamak yerine kendi varoluşsal değerlerinden şüpheye düşer, aynaya baktıklarında sadece bir “kaybeden” görürler.
Bu kültürün en yıkıcı ve sosyolojik olarak en zehirli boyutu, “ortalama” olmanın veya “sıradan” bir hayat sürmenin kriminalize edilmesidir. Eski dünyada, bir kasabada fırıncı olmak, bir lisede öğretmenlik yapmak, bir fabrikada dürüstçe çalışıp akşam evine dönmek ve çocuklarını sevgiyle büyütmek, onurlu ve saygıdeğer bir varoluş biçimiydi. İnsan, devasa dünyayı değiştirmek zorunda değildi; sadece kendi küçük çevresinde dürüst bir insan olması yeterliydi. Ancak Amerikan “winner” kültürü bu onurlu sıradanlığı yok etmiştir. Sistem size sürekli olarak “dünyayı değiştirmelisiniz”, “yıkıcı yenilikler (disruptive innovation) yapmalısınız”, “kendi potansiyelinizi maksimize etmelisiniz” diye bağırır. Sadece işini iyi yapan ve bunun karşılığında huzurlu bir yaşam bekleyen sıradan insan, bu sistemin gözünde hırssız, vizyonsuz ve dolayısıyla değersizdir. Sıradanlık, tedavi edilmesi gereken bir hastalık, kaçılması gereken bir lanet olarak sunulur. Özellikle anavatanlarındaki ekonomik veya sistemsel tıkanıklıklardan kaçarak Amerika’ya gelen göçmen profesyoneller, bu zehri çok hızlı yutarlar. Onlar için sadece iyi bir mühendis olmak veya iyi bir doktor olmak yetmez; o hastanenin başhekimi olmak, o teknoloji devinin direktörü olmak, dünyayı sarsacak bir start-up kurmak zorundadırlar. Çünkü geride bıraktıkları ülkelerine karşı sadece “yaşadıklarını” değil, mutlak surette “kazandıklarını” kanıtlamak zorundadırlar. Bu bitmek bilmeyen “daha fazlası olma” baskısı, insanın omuzlarına bindirilmiş ve onu nefessiz bırakan bir tonluk bir kayadır.
“Winner” kültürünün karanlık yüzü, kazananları yüceltirken kaybedenleri tamamen görünmez kılması ve onları sosyal bir utanca mahkum etmesidir. Amerika’da yoksulluk, başarısızlık veya sisteme tutunamamak, sadece ekonomik bir durum değil, derin bir ahlaki lekedir. Sokaklarda yaşayan evsizler, iki işte birden çalışıp faturalarını ödeyemeyen insanlar, iflas eden küçük esnaflar, sistemin birer hatası olarak değil, kendi tembelliklerinin veya zeka eksikliklerinin kurbanları olarak kodlanırlar. Kazananların o parlak vitrininin hemen arka sokağında yaşanan bu devasa trajedi, başarılı kitleler tarafından bilinçli bir körlükle yok sayılır. Çünkü o kaybedenlere bakmak, sistemin ne kadar acımasız olduğu gerçeğiyle yüzleşmektir. Dahası, o kaybedenler aslında %99’a bir korkutma aracı olarak kullanılır. Şatafatlı plazalarda çalışan beyaz yakalı göçmen, köşe başında kartonların üzerinde uyuyan o evsizi gördüğünde içten içe dehşete düşer. Sistem ona fısıldar: “Eğer koşmayı bırakırsan, eğer hastalanırsan, eğer yeterince rekabetçi olmazsan senin de sonun o kartonların üzeri olacak.” Bu korku, daha önceki bölümlerde değindiğimiz o sömürü çarkına gönüllü itaatin ana motorudur. İnsanlar o evsizin düştüğü çukura düşmemek için, iş yerindeki psikolojik şiddete, haksızlıklara ve zamanlarının gasp edilmesine seslerini çıkaramazlar. Kaybedenlerin görünmezliği, sistemin kendi acımasızlığını meşrulaştırma biçimidir; çünkü görünmez olan şey sorgulanamaz.
Bu toksik kültür, işyerlerini ve sosyal ortamları adeta birer gladyatör arenasına çevirir. Eğer hayat sadece kazananların olduğu ve geri kalan herkesin çöp olduğu bir sıfır toplamlı oyunsa (zero-sum game), o zaman yan masanızda oturan meslektaşınız sizin dostunuz veya yoldaşınız değildir; o, sizin terfi etmenizi engelleyen, sizin o %1’lik dilime girmenizi zorlaştıran bir düşmandır. Network kavramının nasıl yapay bir sosyalleşme yarattığını konuşmuştuk; işte bu “winner” histerisi, o yapaylığı saf bir pragmatizme ve örtülü bir düşmanlığa dönüştürür. İnsanlar birbirlerinin başarılarına gerçek anlamda sevinemez hale gelirler, çünkü başkasının kazancı kendi potansiyel kayıpları olarak kodlanmıştır. Kurumsal hayat, insanların birbirlerinin ayağını kaydırdığı, projeleri sabote ettiği, yöneticilere yaranmak için her türlü etik sınırın esnetildiği bir savaş alanına dönüşür. İşin en acı tarafı da, bu vahşi rekabetin ve etik çürümenin “liderlik becerisi”, “agresif büyüme stratejisi” veya “rekabet avantajı” gibi şık kurumsal terimlerle meşrulaştırılmasıdır. İnsanlıktan çıkmak, erdemlerini yitirmek ve başkalarının üzerine basarak yükselmek, bu kültürde utanılacak bir şey değil, tam tersine CV’ye yazılacak bir başarı kriteridir. Göçmenler, kendi kültürlerinden getirdikleri o yardımlaşma, ayıplama veya tevazu gibi kavramları bu arenada hızla terk etmek zorunda kalırlar; aksi takdirde sistem onları anında “zayıf” olarak işaretleyip dışarı atacaktır.
Bana kalırsa, bu kültürün insan ruhunda yarattığı en büyük tahribat, “yetinme” duygusunun tamamen iğdiş edilmesidir. Felsefi olarak insanı mutlu eden şey, elindekinin kıymetini bilmek ve bir noktada doyuma ulaşabilmektir. Ancak “winner” kültürü, doyum hissini bir tür ölüm, bir tür çürüme olarak tanımlar. Ne kadar kazanırsanız kazanın, hangi unvana ulaşırsanız ulaşın, sistem size hemen bir sonraki, daha büyük bir hedefi gösterir. Bir milyon dolar kazandığınızda, sistem size on milyon dolar kazananları işaret eder; direktör olduğunuzda, neden CEO olamadığınızı sorar. Bu, bitiş çizgisi sürekli ileriye taşınan bir maratondur ve bu maratonun içinde insanın derin bir nefes alıp “Evet, ben buraya kadar geldim, artık hayatın tadını çıkarabilirim” deme şansı elinden alınmıştır. Şükretmek veya halinden memnun olmak, bu toksik anlatıda bir “loser” refleksidir. İnsanın sürekli bir eksiklik, sürekli bir yetersizlik hissiyle kırbaçlanması, aslında kapitalizmin tüketim çarklarını döndüren yegane enerjidir. Siz kendinizi tam hissettiğiniz an, sistem size satacak yeni bir kurs, yeni bir araba, yeni bir yaşam koçluğu programı veya yeni bir anestezi bulamaz. O yüzden sistem sizi her zaman aç, her zaman yetersiz ve her zaman o ulaşılamaz %1’in gölgesinde ezik hissettirmek zorundadır.
Bu histerik yarış hali, insanın kendisiyle olan ilişkisini de kökünden zehirler. Birey, kendi varoluşunu, kendi içsel değerini sadece dışsal başarı kriterleri üzerinden ölçmeye başlar. Kişi aynaya baktığında iyi bir insan, sevgi dolu bir baba veya şefkatli bir eş görmez; sadece “şirketine bu çeyrekte ne kadar kar ettirmiş bir yönetici” veya “hangi prestijli okuldan mezun olmuş bir profesyonel” görür. İnsanın kendi gözündeki değeri, borsadaki hisse senetleri gibi sürekli dalgalanır. Bir iş görüşmesinden ret aldığında veya bir projede hata yaptığında yaşanan his, basit bir mesleki aksilik değil, tam bir varoluşsal çöküştür. Çünkü kişi, kimliğini mesleğine ve başarılarına o kadar entegre etmiştir ki, o başarılar sekteye uğradığında geriye tutunacak hiçbir insani öz, hiçbir ruhsal zemin kalmaz. Depresyon, anksiyete ve tükenmişlik sendromu (burnout) gibi hastalıkların Amerika’da, özellikle beyaz yakalılar arasında devasa bir salgın olmasının temel nedeni budur. İnsanlar biyolojik olarak bu kadar uzun süre, bu kadar yüksek bir stres ve “kazanma” baskısı altında yaşamak üzere tasarlanmamışlardır. Sinir sistemi eninde sonunda isyan eder; ancak sistem, çöken bu insanları da hemen “dayanıksız”, “psikolojisi zayıf” diyerek oyun dışına iter ve yerine o an için hala enerjisi olan yeni kurbanları alır.
Göçmenlerin bu toksik kültürü çocuklarına nasıl aktardıklarına bakmak da meselenin en hüzünlü taraflarından biridir. O Amerika’ya geliş sürecinin zorluklarını, kendi çektikleri acıları rasyonalize etmek için, bu “kazanan her şeyi alır” felsefesini çocuklarına daha küçük yaşlarda aşılamaya başlarlar. Çocukların oyun oynaması, düş kurması, sadece çocuk olması gereken o değerli yıllar, bitmek bilmeyen kurslar, rekabetçi sporlar, Ivy League üniversitelerine hazırlık kampları ile gasp edilir. Ebeveynler, kendi içlerindeki o “ben başaramadım ama çocuğum başaracak” hırsını veya “ben kazandım, çocuğum daha büyük bir kazanan olacak” kibrini çocuklarının omuzlarına yüklerler. Çocuklara, sevilmek ve değer görmek için mutlak surette başarılı olmak, diğerlerini geçmek zorunda oldukları mesajı verilir. Başarısızlık, aile içinde bir utanç kaynağına dönüştürülür. Bu şekilde sistem, kendi zehrini nesilden nesile aktararak, o bitmek bilmeyen yarışın yeni askerlerini, yeni kölelerini daha doğdukları andan itibaren yetiştirmeye başlar. İnsanı insan yapan şefkat, koşulsuz sevgi ve kabulleniş, yerini performans odaklı, şartlı bir sevgi modeline bırakır.
Özetle, “winner” kültürü, Amerika’nın dünyaya pazarladığı en yıkıcı, en insanlık dışı ideolojidir. Bu kültür, insanlığın o geniş, o zengin ve o onurlu ortalamasını yok ederek, herkesi ya bir zalim ya da bir kurban olmaya zorlar. Sıradanlığı, sakinliği ve huzuru lanetler; yerine bitmek bilmeyen bir stresi, stresi bastırmak için gereken tüketimi ve bu tüketimi finanse etmek için harcanan bir ömrü koyar. İnsanların bu kültüre gönüllü olarak tapınması, aslında o en tepedeki parıltılı %1’in gölgesinde saklanan %99’luk bir kölelik gerçeğini görmeyi reddetmelerinden kaynaklanır. Gerçek “kazanan”, o devasa sistemin içinde en çok parayı kazanan veya en yüksek unvana sahip olan değil; o sistemin bir illüzyon olduğunu fark edip, yarıştan çekilme cesaretini gösterebilen, kendi ruhunun ve zamanının egemenliğini geri alabilen insandır. O devasa plazalarda, o lüks araçların direksiyonlarında elleri titreyen, her gece yarınki rekabetin korkusuyla uykusuz kalan o insanlar, kazananlar kulübünün üyeleri değil; vahşi bir ideolojinin kendi zincirlerine aşık edilmiş, görünmez ve yorgun kaybedenlerinden başka bir şey değillerdir. Ve sistemin en büyük zaferi, onlara bu yenilgiyi hayatlarının en büyük başarısıymış gibi hissettirebilmesidir.
15. Göçmen Psikolojisinde “Vatan” ve “Gurbet” Algısının Dönüşümü
İnsanın yeryüzündeki varoluşsal serüvenini anlamlandırabilmesi için fiziksel bir mekana, bir toprağa, bir kültüre ve o kültürün taşıyıcısı olan bir anadile koşulsuz şartsız ait olma ihtiyacı, en az nefes almak kadar temel bir gereksinimdir. Geleneksel anlamda “vatan” kavramı, sadece sınırları çizilmiş bir coğrafyayı değil; insanın doğduğu, hatıralarını biriktirdiği, mezarlarının bulunduğu, acıların ve sevinçlerin ortak bir ritimde yaşandığı o devasa, organik ve şefkatli ana kucağını temsil eder. Vatan, siz başarısız olduğunuzda, işinizi kaybettiğinizde veya hastalandığınızda da size ait olan, sizi sadece var olduğunuz için kabullenen o koşulsuz aidiyet zeminidir. Bu zeminden kopup başka diyarlara gitmek, insanlık tarihi boyunca hep “gurbet” adı verilen, içinde derin bir hüzün, bir tür manevi sürgünlük ve geçicilik barındıran o ağır psikolojik yükle tanımlanmıştır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelen modern göçmen dalgasını incelediğimizde, bu kadim vatan ve gurbet kavramlarının kökünden sarsıldığını, içlerinin boşaltıldığını ve yerlerine son derece sentetik, pragmatik ve bir o kadar da hastalıklı yepyeni bir aidiyet modelinin inşa edildiğini görürüz. Daha önceki bölümlerde detaylıca işlediğimiz o sosyolojik izolasyonun ve bilişsel çelişkinin tam kalbinde yer alan bu dönüşüm, göçmenin yeni ülkesini bir vatan olarak değil, devasa, kuralları acımasızca işleyen bir “iş yeri” olarak algılamasıyla başlar ve bu iş yerini kendi içindeki o devasa boşluğu doldurabilmek adına adeta kutsallaştırmasıyla trajik bir zirveye ulaşır.
Eski nesil göçmenler, örneğin altmışlı yıllarda Avrupa’ya giden işçiler, gittikleri yerin bir gurbet olduğunu, orada sadece ekonomik nedenlerle bulunduklarını ve günün birinde o kazandıkları paralarla “vatanlarına” döneceklerini bilerek yaşarlardı. Gurbet onlar için katlanılması gereken geçici bir çileydi ve bu çilenin en büyük tesellisi, geride bıraktıkları o gerçek vatanın sıcaklığına duyulan özlemdi. Fakat modern beyaz yakalı göçmen, okyanusu aşıp Amerika’ya adım attığında, bu geçicilik hissini reddetmek üzere programlanmıştır. O, geri dönmek için değil, kalmak, entegre olmak ve o daha önce bahsettiğimiz statü kibrini doyuracak bir zafer kazanmak için oradadır. Ancak sorun şudur ki, Amerika Birleşik Devletleri, yapısı ve tarihsel genetiği gereği (ki bunu giriş bölümünde sınır boyu psikolojisiyle anlatmıştık) size koşulsuz şartsız kucak açan, sizinle organik bir bağ kuran bir “vatan” modeli sunmaz. Amerika, sınırları içine giren bireye bir vatandaşlık aidiyetinden ziyade, sözleşmeli bir personel muamelesi yapar. Bireyin o topraklardaki varoluşu, nefes alma hakkı ve toplumsal meşruiyeti, tamamen onun ekonomik üretkenliğine, yani bir şirketteki işine, vize statüsüne ve kredi skoruna endekslenmiştir. Göçmen, çok kısa bir süre içinde şu acımasız gerçeği idrak eder: Burası benim vatanım değil, burası sadece benim yeteneklerimi en yüksek fiyata kiralayan devasa, çok uluslu bir şirkettir ve ben bu şirketin sadece bir çalışanıyım.
Bir ülkenin bir iş yerine dönüşmesi, bireyin o ülkeyle kurduğu tüm duygusal bağların metalaşması anlamına gelir. Vatan sizi sokağa atmaz, ancak iş yeri sizi bir sabah göndereceği tek bir e-posta ile kapının önüne koyabilir. Önceki kısımlarda değindiğimiz sağlık ve eğitim şantajı tam da bu iş yeri konseptinin disiplin araçlarıdır. Göçmen, Amerika’ya karşı geleneksel anlamda bir vatan sevgisi (patriotizm) hissetmez; hissettiği şey, çok iyi maaş veren, onu lüks bir hayata kavuşturan ama aynı zamanda her an onu işten kovabilecek olan acımasız bir patrona duyulan o korkuyla karışık, hastalıklı sadakattir. Vatan için yapılan fedakarlıklar (askere gitmek, vergi vermek, toplumsal dayanışmaya katılmak) yerini, bu devasa şirket-ülke için yapılan fedakarlıklara (hafta sonları çalışmak, uykusuz kalmak, tükenmişlik sendromuna katlanmak) bırakır. Ancak insanın zihni, tamamen rasyonel ve duygusuz bir sözleşmenin içinde bir ömür boyu yaşamayı, köklerinden kopmuş olmanın o derin acısını sadece banka hesaplarındaki rakamlarla dindirmeyi başaramaz. İnsan, anlam arayan bir varlıktır. Aidiyetsizlik, ruhun en büyük düşmanıdır. Geride bıraktığı ülkeye dönmeyi, daha önce bahsettiğimiz bilişsel çelişki ve başarısızlık korkusu yüzünden reddeden göçmen; aynı zamanda Amerika’nın gerçek bir vatan olamayacağı gerçeğiyle de yüzleşince, o korkunç hiçlikte asılı kalır. Araftadır. Ne oraya aittir ne de buraya.
İşte tam bu varoluşsal kriz anında, göçmenin zihni muazzam bir savunma mekanizması geliştirerek hayatta kalmaya çalışır: Mademki bu ülke sadece bir iş yerinden ibaret, o halde ben bu iş yerini kutsallaştırarak onu yeni vatanım ilan etmeliyim. Bu psikolojik sıçrama, modern sömürü düzeninin cennet olarak pazarlanmasındaki en ince, en trajik illüzyondur. Birey, aidiyet boşluğunu doldurabilmek için çalıştığı şirketi, unvanını ve kariyerini adeta dini bir inanç mertebesine yükseltir. Kurumsal plazalar veya Silikon Vadisi’nin o gösterişli teknoloji kampüsleri, göçmenin yeni tapınakları, yeni köy meydanları haline gelir. Vatanından uzakta olmanın yarattığı o derin köksüzlük hissi, şirketin sunduğu o yapay aidiyet hissiyle (şirket tişörtleri giymek, şirket etkinliklerinde sahte bir coşkuyla sosyalleşmek, kendini “Google’lı”, “Amazon’lu” gibi şirket isimleriyle tanımlamak) uyuşturulur. Şirketin misyonu, göçmenin hayatının misyonu haline gelir. Vatanına duyduğu o koşulsuz sevgi ve fedakarlık duygusunu, acımasız bir kar makinesine yansıtır. Çünkü eğer o şirket sadece bir kar makinesiyse ve kendisi de o makinenin sömürülen bir dişlisiyse, uğruna anavatanını, sevdiklerini ve gençliğini feda ettiği o devasa karar, hayatının en büyük hatası olacaktır. Bu hatayı kendine itiraf edemediği için, şirketini bir vatan gibi sevmeye, işverenini bir lider, bir kurtarıcı gibi görmeye mecburdur. Bu, önceki bölümlerde işlediğimiz Stokholm Sendromu’nun makro boyutta, bir “vatan” konsepti üzerinden yeniden üretilmesidir.
Bu kutsallaştırma süreci, kişinin kendi ülkesine, kendi köklerine karşı geliştirdiği o giderek artan öfke ve küçümsemeyle paralel ilerler. Bir insanın yeni bir şeye tapınabilmesi için, eskisini yıkması, değersizleştirmesi gerekir. Göçmen, Amerika’daki iş yerini (şirket-ülkeyi) yüceltebilmek için, geride bıraktığı gerçek vatanındaki tüm kusurları, liyakatsizlikleri ve ekonomik krizleri sürekli olarak gündemde tutar, bunları abartır ve adeta anavatanının kötülüğünden şeytani bir haz almaya başlar. Çünkü anavatan ne kadar yaşanılamaz, ne kadar kötü bir yer olursa, Amerika’nın o soğuk, duygusuz ama tıkır tıkır işleyen şirket-ülke modeli o kadar “cennet” gibi görünür. Göçmenlerin bir araya geldiklerinde (veya sosyal medyada) anavatanlarındaki siyasi ve ekonomik çöküşü adeta kutlarcasına, “İyi ki oradan kurtulmuşuz, biz burada ne kadar şanslıyız” şeklinde yaptıkları o bitmek bilmeyen tekrarlar, aslında içlerindeki o devasa yurtsuzluk acısını bastırma ayinleridir. Onlar gurbette olduklarını reddederler; çünkü gurbet, dönülecek bir yerin varlığını ima eder. Onlar, gerideki köprüleri yıkarak, kendilerini tamamen o “kutsal iş yerine” mahkum ettiklerine kendi kendilerini inandırırlar. Ancak ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, şirket-ülke asla gerçek bir vatanın o organik şefkatini veremez; sadece daha çok performans talep eder ve performansı düştüğü an göçmeni o kutsal kalesinden dışarı atıverir.
İş yeri merkezli bu yeni aidiyet modelinin en yıkıcı yanı, göçmenin hayatındaki tüm diğer boyutları (aile, hobiler, entelektüel gelişim, dinlenme) birer teferruat haline getirmesidir. Vatan, insanın sadece çalıştığı değil; aşık olduğu, şiir okuduğu, tembellik yaptığı ve hiçbir şey üretmeden de var olabildiği yerdir. Ancak Amerika’yı bir iş yeri olarak algılayan ve onu kutsallaştıran zihin için, çalışmak dışındaki her eylem bir tür “vatan hainliği”, bir tür sisteme ihanettir. Hafta sonu çalışmamak, akşam mesaisine kalmamak, kariyer hedeflerinden sapmak, kişinin o çok ihtiyaç duyduğu aidiyet hissini zedeleyen eylemler olarak görülür. İşsiz kalmak, Amerika’da sadece ekonomik bir felaket değil; varoluşsal bir sürgündür. Çünkü işini kaybeden göçmen, sadece gelirini değil, aynı zamanda o ülkede nefes alma meşruiyetini, uydurduğu o sahte vatanını, kimliğini ve toplumdaki yerini de anında kaybeder. Sosyolojik izolasyon bölümünde anlattığımız gibi, işini kaybeden kişi, o “network” ağından hızla düşer ve Amerika’nın o acımasız gerçekliğiyle, o mutlak kimsesizlikle baş başa kalır. Bu korkunç düşüş ihtimali, göçmenin o kutsallaştırdığı iş yerine olan fanatik bağlılığını, her türlü sömürüyü ve insanlık dışı talebi kabul etmesini sağlayan en güçlü kelepçedir.
Kişisel bir değerlendirme yapmam gerekirse, özellikle Akdeniz ve Avrupa kültürünün o insanı toprakla, masayla, sohbetle ve zamanla bağlayan derin organik köklerini bilen biri için, Amerika’daki göçmenin bu “iş yerini vatan yapma” çabası dışarıdan bakıldığında son derece acı verici, neredeyse trajikomik bir çırpınıştır. Bizler vatanı bir zeytin ağacının gölgesinde, uzun uzun kurulan bir akşam sofrasında, yolda karşılaştığımız bir dostun samimi selamında bulurken; onların vatanı bir Excel tablosunun satır aralarında, aylık ödenen mortgage taksitlerinde ve yöneticilerinden aldıkları yapay takdir e-postalarında bulmaya çalışmaları, insan doğasının nasıl acımasızca bükülebileceğinin en somut kanıtıdır. Onlar okyanusun ötesinde kendilerine altından bir kafes inşa etmişler ve o kafesin tellerini vatan toprağı sanarak öpmektedirler. Gurbet kavramı, eskiden fiziksel bir uzaklığı ifade ederken, modern Amerikan sömürü sisteminde gurbet, insanın kendi ruhundan, kendi zamanından ve insan olma vasfından uzaklaşması, yani ontolojik bir sürgün hali almıştır. Göçmen, her sabah alarm çaldığında aslında bir ülkeye uyanmaz, devasa bir fabrikaya uyanır. Ve o fabrikanın duvarlarına astığı “burası benim yeni vatanım” afişi, sadece ve sadece kendi vicdanının çığlıklarını bastırmak için uydurulmuş, son derece kırılgan, tek bir krizde paramparça olmaya mahkum, zavallı bir yalandan ibarettir.
16. Teknoloji Devlerinin ve Algoritmaların Yarattığı İllüzyon
Yirmi birinci yüzyılın sömürü mekanizmalarını ve insan zihni üzerindeki tahakküm biçimlerini anlamak için, Amerikan kapitalizminin en parlak, en yenilikçi ve dışarıdan bakıldığında en masum görünen yüzüne, yani Silikon Vadisi’ne ve onun tüm dünyaya ihraç ettiği teknoloji kültürüne mercek tutmamız elzemdir. Daha önceki kısımlarda fiziksel tüketimden, statü kibrinden ve finansallaştırılmış korku kültüründen bahsetmiştik; ancak teknoloji devlerinin inşa ettiği bu yeni evren, sömürüyü fiziksel bir zorunluluk olmaktan çıkarıp, insanın kendi rızasıyla, hatta büyük bir coşkuyla katıldığı dini bir ayine dönüştürmüştür. Bu illüzyonun kalbinde, İngilizce “disruptive” (yıkıcı/ezber bozan) kelimesi yatar. Eskiden kapitalizm, istikrar ve düzen vaat ederek kitleleri itaat ettirirdi. Bugün ise Silikon Vadisi, mevcut her türlü yapıyı, kurumu ve geleneği “yıkmayı”, yerine algoritmaların yönettiği, güya hiyerarşisiz, güya özgürlükçü ama aslında tarihin gördüğü en katı ve en görünmez tekelci düzeni kurmayı “inovasyon” adı altında kutsamaktadır. Amerika’ya büyük umutlarla göç eden parlak beyinli bir beyaz yakalı, bu vadinin ışıltılı kapılarından içeri girdiğinde, sadece bir şirkette işe başladığını zanneder; oysa farkında olmadan, dünyanın en zeki insanlarının zihinsel enerjisini emerek birkaç milyarderin servetini katlayan devasa bir tarikatın müridi haline gelmiştir. Bu tarikatın en büyük başarısı, kendi kar hırsını “dünyayı değiştirmek” gibi mesihvari bir ambalajla sunarak, insanın o en derin anlam arayışını acımasızca gasp etmesidir.
Silikon Vadisi’nin yarattığı bu gerçeklik kaybını deşifre edebilmek için, öncelikle mekanın ve çalışma kültürünün nasıl ustaca manipüle edildiğine bakmak gerekir. Klasik sanayi devrimi fabrikalarının veya yirminci yüzyılın o gri, boğucu ofis binalarının yerini; devasa kampüsler, rengarenk dinlenme alanları, ücretsiz gurme yemekhaneler, langırt masaları ve uyku kapsülleri almıştır. Bu “eğlenceli” ve “rahat” mimari tasarım, dışarıdan bakan bir göz veya o kaotik coğrafyalardan gelip referans noktası tamamen bozulmuş bir göçmen için mutlak bir özgürlük, insana verilen muazzam bir değer gibi algılanır. Kravatların atıldığı, yöneticilere isimleriyle hitap edildiği, esnek çalışma saatlerinin olduğu bu ortamda hiyerarşinin yok olduğu illüzyonu yaratılır. Ancak bu yatay hiyerarşi kurgusu, aslında sömürünün en sinsi formudur. Şirket, size bedava yemek, masaj veya oyun alanları sunarak sınırları ortadan kaldırır; çünkü evinizle işiniz, boş zamanınızla mesainiz arasındaki o kalın çizginin silinmesini ister. Siz o renkli puflarda oturup elinizde organik kahvenizle kod yazarken, aslında gece yarısına kadar şirkette kalmanızı sağlayan görünmez bir pranganın içindesinizdir. Şirket size bir yaşam alanı sunar ki, oradan çıkıp gerçek bir hayat kurmaya, başka insanlarla bağ kurmaya veya sistemi sorgulamaya ne vaktiniz ne de enerjiniz kalsın. Bu, kölenin zincirlerini pamukla kaplayarak, ona zincire vurulduğunu unutturma sanatıdır.
Bu renkli dekorun ardında yatan asıl psikolojik terör ise, “yıkıcı inovasyon” yalanının sıradan beyaz yakalı üzerindeki o ezici baskısıdır. Teknoloji dünyası, sıradan, işini dürüstçe yapan, sadece bir problemi çözen ortalama bir çalışan profilini reddeder. Herkesten bir “rockstar”, bir “10x engineer” (on kat daha verimli mühendis) veya bir “ninja” olması beklenir. Kullanılan bu şatafatlı ve agresif dil bile, insanın kendi doğasına, insani sınırlarına açılmış bir savaştır. Eğer bir yazılım güncelliyorsanız, sadece bir kod yazmıyorsunuzdur; “insanlığın iletişim biçimini devrimselleştiriyorsunuzdur.” Eğer bir reklam algoritmasını yüzde bir oranında iyileştirdiyseniz, “küresel ticareti yeniden tanımlıyorsunuzdur.” İşin gerçek boyutu ile ona atfedilen bu sahte kutsallık arasındaki devasa uçurum, çalışanın zihninde korkunç bir bilişsel yük yaratır. Çünkü kişi içten içe gerçeği bilmektedir: Yaptığı şey dünyayı daha iyi bir yer yapmamakta, insanlığı kurtarmamakta, sadece insanların ekran başında beş saniye daha fazla kalmasını sağlayarak şirketin reklam gelirlerini artırmaktadır. Zeka seviyesi son derece yüksek, eğitimli ve potansiyeli olan bu göçmen profesyoneller, yıllarını ve zihinlerini aslında insanlık için hiçbir gerçek faydası olmayan, tamamen tüketimi körükleyen algoritmalar yazarak heba ettiklerini gizlemek için, bu “disruptive” retoriğe ölümüne sarılmak zorunda kalırlar. Kendi hayatlarının anlamsızlığıyla yüzleşmemek için, yazdıkları o önemsiz kodların dünyayı değiştirdiğine inanmak zorundadırlar.
Algoritmaların yarattığı illüzyon sadece üretilen ürünlerde değil, bu kültürü var eden ve her gün yeniden üreten sosyal medya platformlarında, özellikle de profesyonel iş ağlarında devasa bir yankı odası olarak karşımıza çıkar. LinkedIn gibi platformlar, bu “winner” kültürünün ve Silikon Vadisi rüyasının dijital panoptikonlarıdır. Sistem, algoritmaları aracılığıyla sürekli olarak “başarıyı”, “terfiyi”, “yeni girişimleri” ve o bitmek bilmeyen “toksik pozitifliği” öne çıkarır. Amerika’ya gelmiş bir göçmen, telefonunun ekranını her kaydırdığında, kendi yaşıtlarının veya meslektaşlarının nasıl milyon dolarlık yatırımlar aldığını, nasıl “harika bir takıma katıldıklarını”, nasıl dünyayı değiştirmeye devam ettiklerini anlatan o yapay, abartılı ve çoğu zaman gerçeğin sadece çok küçük bir parçasını yansıtan paylaşımlara maruz kalır. Algoritma, başarısızlıkları, kovulmaları, yaşanan tükenmişlik sendromlarını, depresyonları ve o teknoloji kampüslerinin tuvaletlerinde gizlice dökülen gözyaşlarını asla ana akışa düşürmez. Bu durum, bireyin gerçeklik algısını tamamen parçalar. Kişi, dünyadaki herkesin sürekli olarak ileriye gittiğini, herkesin büyük bir “yıkıcı” başarının parçası olduğunu, sadece kendisinin geride kaldığını, yetersiz olduğunu düşünmeye başlar. Sürekli bir şeyleri kaçırma korkusu (FOMO) ve yetersizlik hissi (imposter sendromu), teknoloji devlerinin sıradan çalışan üzerinde kurduğu o psikolojik diktatörlüğün en keskin silahlarıdır.
“Disruptive” olma fetişi, aynı zamanda insani bağların ve etik değerlerin de son derece soğukkanlı bir şekilde tasfiye edilmesini meşrulaştırır. Eğer amacınız bir sektörü “yıkmak” ise, kuralları çiğnemeniz, yasal boşlukları kullanmanız, sendikal hakları ezip geçmeniz ve “hızlı hareket edip bir şeyleri bozmanız” (move fast and break things) size bir suç olarak değil, bir “vizyon” olarak geri döner. Silikon Vadisi’nin bu mottosu, aslında ahlaki bir çöküşün manifestosudur. Kendi ülkelerindeki yozlaşmadan kaçtığını düşünen göçmenler, Amerika’da bu yozlaşmanın teknolojik terimlerle nasıl kurumsallaştığını ve “inovasyon” adı altında nasıl aklandığını gördüklerinde derin bir afallama yaşarlar; ancak daha önce detaylandırdığımız o batık maliyet yanılgısı nedeniyle bu çürümenin bir parçası olmayı kabul ederler. Ulaşım sektörünü “yıktığını” iddia eden bir platformun, aslında milyonlarca şoförü hiçbir sosyal güvencesi olmayan birer modern köleye dönüştürmesi; konaklama sektörünü “yıktığını” iddia eden bir başka platformun şehirlerdeki barınma krizini derinleştirmesi ve mahalle kültürünü yok etmesi, bu çalışanların gözünde birer başarı hikayesi olarak kutlanır. Çünkü onlar, o yıkımın mağdurları değil, o yıkımı kodlayan ve karşılığında hisse senedi opsiyonları alan “ayrıcalıklı” azınlıktır. Kendi konfor alanlarında oturdukları sürece, yarattıkları teknolojinin toplumun alt katmanlarında yarattığı o devasa enkazı görmezden gelirler. Algoritmalar, onlara sadece bilançolardaki büyüme rakamlarını gösterir, kırılan hayatları değil.
Bu noktada teknoloji sektörünün yarattığı o sahte liyakat (meritokrasi) yalanına da dokunmak elzemdir. Silikon Vadisi, dünyaya her şeyin zekaya, yeteneğe ve çok çalışmaya bağlı olduğu; garajda kurulan her fikrin milyar dolarlık bir deve dönüşebileceği masalını pompalar. Bu masal, özellikle gelişmekte olan ülkelerden gelen, zeki ama anavatanlarında fırsat bulamamış göçmenler için bir peri masalı kadar büyüleyicidir. Ancak gerçeklik, bu masalın tam zıddıdır. O devasa teknoloji şirketleri, artık yeni bir şeyler icat eden garaj girişimleri değil, var olan her türlü yeni fikri, her türlü potansiyel rakibi henüz filizlenmeden satın alıp yutan veya kopyalayarak yok eden devasa, hantal ve acımasız monopollerdir. Göçmen bir mühendis, o büyük şirketlerden birine girdiğinde dünyayı değiştirecek yenilikler yapacağını hayal eder; ancak kendini devasa, on yıllık spagetti kodları temizlerken, bir butonun rengini mavi mi yoksa yeşil mi yaparsak kullanıcı yüz milisaniye daha fazla tıklar diye aylar süren anlamsız A/B testleri yaparken bulur. Hayallerindeki o vizyoner “yaratıcılık”, yerini mikroskobik optimizasyonlara ve sonsuz bir kurumsal bürokrasiye bırakmıştır. Ancak statü kibri ve o yüksek maaşlar nedeniyle, birey bu acı gerçeği ne kendine ne de çevresine itiraf edebilir. Sıkıcı, tekrara dayalı ve son derece anlamsız bir iş yaptığını gizlemek için, unvanının önüne arkasına koyduğu şatafatlı İngilizce terimlerle kendine sahte bir önem atfeder. Sistem, onun dehasını dünyayı ileri götürmek için değil, mevcut tekeli korumak ve insanların dikkatini daha fazla çalmak için sömürmektedir.
Kişisel bir perspektifle, Avrupa’nın o tarihi dokusundan, insanın teknolojiye değil, teknolojinin insana hizmet etmesi gerektiği felsefesinden Amerika’daki bu teknoloji hezeyanına baktığımda, ortaya çıkan manzara korkutucu bir teknokratik distopyadır. Bizim buralarda, hayatın ritmini doğa, mevsimler, insan ilişkileri ve kültürel ritüeller belirler. Teknoloji sadece bir araçtır, hayatı kolaylaştıran bir alettir; tapınılacak bir tanrı veya varoluşun merkezine oturtulacak bir ideoloji değil. Ancak Silikon Vadisi zihniyeti, hayatın tüm sorunlarının—ölümün, mutsuzluğun, yalnızlığın—sadece yeterli veri ve doğru algoritmayla çözülebileceğine dair o çocukça ve son derece kibirli inancı tüm dünyaya bir din gibi yaymaktadır. Bu inanç, insanın trajik doğasını, kusurlarını ve ruhsal ihtiyaçlarını tamamen yok sayar. Her şeyin ölçülebilir, optimize edilebilir ve “hacklenebilir” (bio-hacking, life-hacking) olduğu bu dünyada, insan da sadece bir veri setine, daha iyi performans göstermesi için sürekli güncellenmesi gereken etten bir makineye indirgenir. Amerika’da bu kültürün içine düşmüş göçmenler, kendi bedenlerini ve zihinlerini de birer teknolojik proje gibi ele almaya başlarlar. Uykularını akıllı saatlerle ölçer, beslenmelerini algoritmalarla düzenler, sosyalleşmelerini takvim uygulamalarına hapsederler. İnsan olmanın o kaotik, plansız ve spontane güzelliği, yerini steril, ölçülebilir ve ruhsuz bir “verimlilik” fetişine bırakır. Onlar artık hayatı yaşamamakta, kendi hayatlarının performans metriklerini takip etmektedirler.
Teknoloji devlerinin yarattığı bu illüzyonun göçmen psikolojisi üzerindeki en yıkıcı sonucu ise, kişinin kendi anavatanı ve kültürü ile olan ilişkisini de tamamen teknolojik bir kibre kurban etmesidir. Dünyanın sözde en “ilerici” ve en “yenilikçi” merkezinde olduğunu düşünen kişi, geride bıraktığı toplumu, kültürünün o yavaş ve geleneksel kodlarını küçümsemeye, onları “çağ dışı” veya “verimsiz” olarak görmeye başlar. Algoritmaların ona sunduğu o hızlı, sürekli yenilenen ve hafızasız dünya, onun kendi tarihsel hafızasını da siler. Her şeyin anında olduğu, tek tıkla her sorunun çözüldüğü bir evrende yaşayan bu teknoloji eliti, insani süreçlerin (yas tutmak, bir dili öğrenmek, derin bir bağ kurmak, bir felsefeyi içselleştirmek) gerektirdiği o uzun, meşakkatli ve “verimsiz” zamanı tahammül edilemez bulur. Kendi ailesiyle bile, aralarındaki o yavaş ve eski dünya ritmini kaybettikleri için, bir süre sonra sadece başarılarını, şirket hisselerini veya satın aldıkları yeni “gadget”ları konuşabilir hale gelirler. Çünkü teknoloji onlara sürekli bağlanmayı vaat ederken, aslında onları insanlığın o derin, sessiz ve yavaş frekansından tamamen koparmıştır.
Bu “yıkıcı” başarı hikayelerinin ve algoritmik gerçeklik kaybının yarattığı buhran, eninde sonunda kapalı kapılar ardında yaşanan büyük çöküşlerle kendini gösterir. İnsan zihni, kendi varoluşsal hiçliğini sürekli olarak o büyük ekranların, o şatafatlı unvanların ve “dünyayı değiştiriyoruz” yalanlarının arkasına saklayamaz. Orta yaşlara gelindiğinde, şirketlerin o acımasız temposu kişiyi vurduğunda, yeni ve daha genç “kodlayıcılar” sistemin içine enjekte edildiğinde; o bir zamanların “rockstar” mühendisi veya dahi yöneticisi, aslında ne dünyayı değiştirdiğini ne de kendi hayatına gerçek bir anlam kattığını anlar. Geriye dönüp baktığında elinde kalan tek şey, o devasa teknoloji şirketlerinin hisse senedi grafiklerindeki küçük bir yükseliş ivmesine yaptığı mikroskobik katkıdır. İnsanın, en değerli sermayesi olan zamanını ve zekasını, insanların zaaflarını sömüren bir algoritmayı yüzde bir daha karlı hale getirmek için feda etmiş olması gerçeğiyle yüzleşmesi, cehennemin modern tanımıdır. İşte teknoloji devlerinin yarattığı o büyük illüzyon, tam da o cehennemi, insana bir yeryüzü cenneti, bir geleceği inşa etme projesi gibi satabilme ustalığında gizlidir. Ve ne yazık ki, okyanusun ötesinde, bu illüzyona inanmak için sıraya girmiş, yeteneklerini birer veri madenine gönüllü olarak teslim eden milyonlarca parlak beyin, bu kusursuz sömürü makinesinin kendi özgürlükleri olduğuna inanmaya devam etmektedir.
17. Sınıfsal Akışkanlık Masalı
İnsanlık tarihinin en büyük toplumsal yalanlarından biri, şüphesiz ki Amerikan rüyasının temelini oluşturan o meşhur “sınıfsal akışkanlık” (social mobility) efsanesidir. Bir toplumun, en alt kademesinde doğan veya o topluma dışarıdan sıfır sermaye ile katılan bir bireyin, sadece çok çalışarak, zekasını kullanarak ve kurallara uyarak o toplumun en üst gelir grubuna, yani o parıltılı zirveye çıkabileceğine dair pompalanan bu inanç, vahşi kapitalizmin kitleleri uyuşturmak için icat ettiği en kusursuz ideolojik narkotiktir. İstatistik biliminin acımasız ve soğuk gerçekliği, Amerika Birleşik Devletleri’nde sınıflar arası geçişin, yani fakir doğan birinin zengin olma ihtimalinin, o çok eleştirilen, “hantal” denilen Avrupa ülkelerinden bile çok daha düşük olduğunu defalarca kanıtlamıştır. Ancak sistemin muazzam başarısı, bu matematiksel imkansızlığı bir “umut” formuna sokarak, onu modern köleliğin en güçlü kontrol mekanizmasına dönüştürmesinde yatar. Milyonlarca insan, asla kazanamayacakları bir oyunun içinde olduklarını görmeyi reddederek, o %0.001’lik “sıfırdan zirveye” (rags-to-riches) hikayelerine tapınır ve kendi sömürülerini bu imkansız ihtimalin hatırına seve seve meşrulaştırırlar.
Bu masalın nasıl bu kadar etkili bir kontrol mekanizmasına dönüştüğünü anlamak için, insanın umut etme güdüsünün nasıl silahlaştırıldığına bakmak gerekir. Klasik toplumlarda ve feodal düzende sınıflar kesindi; köylü köylü olduğunu, lord ise lord olduğunu bilirdi. Bu eşitsizlik, isyanları ve devrimleri doğuran bir sınıf bilinci yaratıyordu. Modern Amerikan kapitalizmi ise bu sınıf bilincini yok etmek için dahiyane bir strateji geliştirdi: Bireylere, aslında ezilen bir sınıfın mensubu olduklarını değil, sadece “henüz zengin olmamış, geçici bir süreliğine sıkıntı çeken potansiyel milyonerler” olduklarını hissettirdi. Bir asgari ücretli veya haftada seksen saat kod yazan, önceki bölümlerde detaylandırdığımız o korkunç zaman yoksulluğunu yaşayan bir göçmen profesyonel, eğer sistemin adil olduğuna ve bir gün o büyük “çıkışı” yapabileceğine inanırsa, sisteme asla isyan etmez. Zenginlerden daha fazla vergi alınmasına karşı çıkar, çünkü zihninin derinliklerinde bir gün kendisinin de o zenginlerden biri olacağı fantezisi yatmaktadır. Kendi gelecekteki hayali servetini korumak adına, bugünkü gerçek sömürüsünü ve yoksulluğunu savunan, efendisinin malını kendi malıymış gibi koruyan devasa bir kitle yaratılmıştır.
Sistemin vitrinine yerleştirilen o tek tük “garajdan çıkıp dünyayı fetheden” teknoloji milyarderleri veya göçmen başarı hikayeleri, aslında birer istatistiksel anomali, birer hata payıdır. Ancak Amerikan propaganda makinesi, bu istisnaları alır ve onları kuralmış gibi sunar. “O yaptı, sen de yapabilirsin” retoriği, her gün ekranlardan, kişisel gelişim kitaplarından ve sosyal medyadan kitlelerin beynine zerk edilir. Bu durum, tam anlamıyla bir piyango mantığıdır. Milli piyangoda büyük ikramiyeyi kazanma ihtimaliniz matematiksel olarak sıfıra ne kadar yakınsa, Amerika’da sıradan bir çalışanın o tepe noktasına ulaşma ihtimali de o kadar yakındır. Ancak insanlar piyango bileti aldıklarında, o biletin onlara kazandıracağı parayı değil, çekiliş gününe kadar kuracakları hayallerin bedelini öderler. O bilet, onlara birkaç günlük bir fantezi, kısa süreli bir psikolojik kaçış sunar. Amerikan iş dünyasındaki “hustle” (koşturmaca) kültürü ve “kendi işini kurma” histerisi de tam olarak bu piyango biletinin ömür boyu süren halidir. İnsanlar, aslında asla ulaşamayacakları o zirvenin hayalini kurabilmek için, gençliklerini, sağlıklarını, ailelerini ve omuzlarındaki o devasa borç yükünü masaya sürerler. Piyangonun çıkma ihtimali, onların her sabah o alarm çaldığında yataktan kalkıp, o toksik kurumsal arenaya girmelerini sağlayan yegane motivasyon kaynağıdır.
Göçmen zihniyetinin bu masala bu kadar kolay kanmasının ardında yatan psikolojik dinamikler ise çok daha travmatiktir. Daha önce değindiğimiz o statü kibri ve anavatanından kopmuş olmanın verdiği o “kendini kanıtlama” ihtiyacı, göçmeni sınıfsal akışkanlık yalanının en fanatik inananı haline getirir. Göçmen, geride bıraktığı ülkede sınıfsal sınırların genellikle nepotizm, yolsuzluk veya soy bağı ile çizildiğini görmüştür. Amerika’ya geldiğinde, görünürde bu eski dünya engellerinin olmadığını düşünür. “Burada kimse benim babamın kim olduğunu sormuyor, sadece ne yapabildiğime bakıyorlar” diyerek sistemin tamamen liyakate dayalı olduğu yanılgısına düşer. Oysa Amerika’da sınıfsal duvarlar, eski dünyadaki gibi kan bağıyla değil, çok daha sofistike ve aşılmaz engellerle; milyon dolarlık üniversite harçlarıyla, nesiller boyu aktarılan hisse senedi portföyleriyle, elit kulüplerin kapalı kapılar ardındaki “network” ağlarıyla ve lobicilik faaliyetleriyle örülmüştür. Sistemin tepesindeki o küçük azınlık, kendi çocuklarının o zirveden aşağı düşmemesi için aşağıdan gelen merdivenleri çoktan tekmelemiştir. Ancak göçmen, kibrinin ve umudunun yarattığı o körlükle, aslında yürüyen bir merdivende tersine doğru koştuğunu fark etmez; attığı her adımda yukarı çıktığını sanır ama aslında sistem onu sürekli olarak aynı yerde tutarak sadece enerjisini sömürmektedir.
Bu efsanenin en yıkıcı sonuçlarından biri, “başarısızlığın” tamamen bireyselleştirilmesidir. Eğer sistem herkesin zirveye çıkabileceği kadar açık ve adilse, o zaman zirveye çıkamayan kişi sadece ve sadece kendisini suçlamalıdır. Önceki kısımlarda incelediğimiz o acımasız “kazanan” ve “kaybeden” dikotomisi tam da bu masalın üzerine inşa edilir. Milyonlarca insan, aslında sistemin yapısal eşitsizlikleri yüzünden, doğdukları posta kodu, ten renkleri veya maruz kaldıkları sağlık ve eğitim şantajları nedeniyle o engelleri aşamazken; aynaya baktıklarında sistemin kurbanı olduklarını değil, kendi kendilerinin başarısızlıkları olduklarını görürler. Bu müthiş bir psikolojik tahribattır. Yıllarca dirsek çürütmüş, o vahşi çalışma saatlerine katlanmış ama yine de sadece faturalarını ödeyebilen, hiçbir zaman o “büyük” zenginliğe ulaşamayan bir beyaz yakalı, kronik bir yetersizlik hissiyle yaşamaya mahkum edilir. İnsanüstü bir çaba göstermesine rağmen hala sıradan bir hayat yaşıyor olmasını, kendi zekasının veya iradesinin bir eksikliği olarak yorumlar. Sistem, bu suçluluk duygusunu da bir silaha çevirir; kişiye “daha çok denemesi”, “daha çok çalışması” veya “daha büyük riskler alması” gerektiğini fısıldar. Birey, kendi etini yiyerek beslenen bir mekanizmanın içinde, suçu her zaman kendi dişlerinin yeterince keskin olmamasında bulur.
İşin sosyolojik bir diğer boyutu da, bu sınıfsal akışkanlık masalının, toplumsal dayanışmayı ve empatiyi tamamen zehirlemesidir. Eğer herkes bir gün o zirveye çıkma potansiyeline sahipse, o zaman yanınızda düşen, yorulan veya sisteme tutunamayan kişiye el uzatmanıza gerek yoktur; çünkü o kişi “yeterince çabalamadığı” için o haldedir. Bu düşünce yapısı, toplumun alt katmanlarında yaşanan sefaleti, orta sınıfın gözünde bir trajedi olmaktan çıkarıp, adeta bir “hak edilmiş ceza”ya dönüştürür. Özellikle sisteme entegre olmayı başarmış ve orta-üst gelir grubuna tutunmuş göçmenler, aşağıya baktıklarında büyük bir kibirle “Ben sıfırdan geldim ve başardım, onlar da yapabilirlerdi” derler. Ancak kendi “sıfırlarının” aslında ne kadar göreceli olduğunu, karşılaştıkları birkaç küçük tesadüfün, şans eseri yakalanmadıkları bir hastalığın veya denk geldikleri bir yöneticinin bu süreçte ne kadar hayati bir rol oynadığını inkar ederler. Başarılarını tamamen kendi dehalarına atfederken, başkalarının başarısızlığını onların karakter bozukluklarına bağlarlar (temel atıf hatası). Sınıfsal akışkanlık masalı, empatiyi sistemli bir şekilde yok ederek, insanların birbirlerine karşı acımasızlaşmasını sağlayan etik bir erozyon yaratır.
Benim burada, Avrupa’nın o dingin sınırları içinden bakarken hissettiğim en büyük tezat tam da budur. İnsanlık tarihi boyunca medeniyetin amacı, bir avuç insanın firavunlar gibi yaşayabilmesi için milyonların piramit inşa etmesi değildi; medeniyetin amacı, herkesin insanca, onuruyla ve güven içinde yaşayabileceği asgari bir standart oluşturmaktı. Bizim buralarda sınıfsal akışkanlık çok yüksek olmayabilir; bir öğretmenin veya bir postacının çocuğu bir anda milyarder olmayabilir. Ancak o öğretmenin çocuğu, hastalandığında sokakta kalmayacağını, parasız olduğu için üniversite kapılarından dönmeyeceğini ve sadece “sıradan” bir hayat yaşadığı için toplum tarafından aşağılanmayacağını bilerek büyür. Hayat, kazanılması gereken bir savaş değil, yaşanması gereken bir tecrübedir. Amerika’nın o istatistiksel imkansızlıklar üzerine kurduğu devasa şov ise, insanlara bir milyarder olma ihtimalini satarak, onların insanca yaşama hakkını ellerinden alır. Çok küçük bir ihtimal uğruna, kesin olan tüm insani haklar feda edilir. Sınıfsal akışkanlık masalı, aslında devasa bir illüzyon sahnesidir; izleyiciler sahnedeki o birkaç sihirbazın şovunu izlerken büyülenirler, ancak fark etmedikleri şey, o şovun bilet parasının bizzat kendi ömürleri, kendi zamanları ve kendi ruhları olduğudur. İnsanların, var olmayan bir merdiveni tırmanmak için kendi gerçekliklerinden ve insaniyetlerinden bu denli vazgeçmeleri, çağımızın en büyük ve en hüzünlü akıl tutulmalarından biridir.
18. Gıda, Sağlık ve Hız: Bedenin Sömürülmesi
Kapitalizmin, insanın zihinsel ve ruhsal dünyasını nasıl ele geçirdiğini, zamanını nasıl gasp ettiğini ve onu korku kültürüyle nasıl terbiye ettiğini önceki bölümlerde derinlemesine inceledik. Ancak bu devasa sömürü makinesinin nihai durağı, tüm bu soyut tahakkümlerin eninde sonunda fiziksel olarak tecelli ettiği o en mahrem, en somut alanımızdır: İnsan bedeni. Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya ihraç ettiği o parıltılı başarı modelinin vitrininin arkasında, tarihin gördüğü en acımasız biyolojik sömürü yatmaktadır. Bu sömürü, insan bedenini kutsal bir tapınak veya varoluşun biricik aracı olarak değil, sadece ve sadece makinenin çarklarını döndürmesi gereken etten ve kemikten bir motora indirger. Nasıl ki sanayi devrimi kömürü ve petrolü fütursuzca yakarak doğayı tahrip ettiyse, modern Amerikan çalışma kültürü de insanın biyolojik varlığını aynı vahşilikle tüketmektedir. Göçmen psikolojisinin o büyük trajedisi, aklını ve ruhunu sisteme teslim ettikten sonra, bedenini de bu devasa öğütücünün içine kendi rızasıyla atmasıdır. Hızlı yemek, hızlı yaşamak ve hızlı yaşlanmak üçgeninde kurulan bu yeni düzen, insan fizyolojisini adım adım çökertirken, bireyi hissizleşmiş, sadece üretmeye ve tüketmeye ayarlanmış mekanik bir robota dönüştürür.
İnsanlık tarihi boyunca yemek yemek, sadece kalori alıp hayatta kalmaya yarayan biyolojik bir zorunluluk olmamıştır. Sofra, medeniyetin kurulduğu yerdir. Ateşin etrafında toplanan ilk insanlardan, uzun şölen sofralarında felsefe yapan Antik Yunanlılara, tarlada hasat sonrası kurulan o büyük köy sofralarına kadar yemek; ailenin, dostluğun, paylaşmanın ve zamanın kutsandığı organik bir ayindir. Ancak Amerikan kültürü, bu ayini sistematik olarak yok etmiştir. Vahşi rekabetin ve bitmek bilmeyen mesailerin yaşandığı o kıtada, yemeğe ayrılan zaman doğrudan doğruya “üretimden çalınmış zaman” olarak kodlanır. Vakit nakittir diyen o Püriten kökenli ideoloji, sofrayı gereksiz bir lüks, bir zaman israfı ilan etmiştir. Bunun yerine icat edilen “fast food” (hızlı tüketim) kültürü, aslında sadece bir beslenme biçimi değil, topyekün bir yaşam felsefesidir. Yemek, artık keyif alınacak bir süreç olmaktan çıkarılmış, tıpkı bir arabaya benzin doldurur gibi, bedene hızla pompalanması gereken bir yakıta dönüştürülmüştür. İnsanlar o devasa SUV araçlarının içinde direksiyon başındayken, klavyelerinin üzerine dökülmemesine dikkat ederek ekran karşısında çalışırken veya sokakta koşuştururken plastik kapların içinden bir şeyler çiğnemeyi medeniyetin doğal bir ritmi sanırlar. Oysa bu, insanın kendi doğasına, kendi sindirim sistemine ve yaşamın o yavaş, insani ritmine karşı işlediği büyük bir ihanettir.
Bu yakıtın kalitesi ise sömürünün boyutunu daha da ürkütücü hale getirir. Amerika’da gıda endüstrisi, insanları sağlıklı tutmak için değil, raf ömrünü maksimize etmek, maliyeti sıfıra yaklaştırmak ve beynin dopamin merkezlerini uyararak bağımlılık yaratmak üzerine kurgulanmıştır. Yüksek fruktozlu mısır şurupları, sentetik koruyucular, genetiğiyle oynanmış devasa porsiyonlar, aslında gerçek gıda değil, laboratuvarlarda tasarlanmış endüstriyel ürünlerdir. Kendi anavatanında veya Akdeniz coğrafyasında, dalından koparılmış bir domatesin kokusunu bilen, yavaş pişmiş tencere yemekleriyle büyümüş bir göçmen; Amerika’ya adım attığında o rengarenk süpermarket raflarının büyüsüne kapılır. Satın alma gücü illüzyonu ona, “Eskiden et yiyemiyordum, şimdi her gün devasa hamburgerler, sınırsız şekerli içecekler alabiliyorum” dedirtir. Miktarın fazlalığını refahın kanıtı zanneder. Oysa yediği şey et değil, antibiyotiklerle şişirilmiş bir sanayi artığı; içtiği şey meyve suyu değil, insülin direncini patlatacak sıvı bir zehirdir. Sistem, işçisine yüksek maaş verdiğini iddia ederken, onu beslemek için dünyanın en kalitesiz, en toksik gıdalarını devasa porsiyonlarla önüne atar. Kişi midesini doldurdukça zenginleştiğini sanır, oysa her lokmada hücresel düzeyde biraz daha fakirleşmekte, biraz daha zehirlenmektedir.
Hız kültürünün bedene dayattığı bu vahşet, sadece ne yenildiğiyle değil, nasıl yenildiğiyle de ilgilidir. İnsan bedeni, stres altındayken, yani sempatik sinir sistemi devredeyken sindirim yapacak şekilde evrimleşmemiştir. Sindirim, huzur ister; yavaşlık ve güven ister. Ancak sürekli bir anksiyete içinde, bir sonraki toplantıya yetişme telaşıyla veya işini kaybetme korkusuyla yaşayan modern beyaz yakalı, yemeğini adeta bir hap gibi yutar. Ekranından gözünü ayırmadan yediği o “sad desk lunch” (hüzünlü masa başı öğle yemeği), kurumsal köleliğin en acınası sembollerinden biridir. Yemek sırasında bedenine giren kaloriler, o stres hormonlarının, o yüksek kortizolün altında eriyip zehre dönüşür. Bedene saygı göstermek, ona zaman ayırmak demektir. Fakat zamanın mutlak surette sermayeye ait olduğu bu düzende, kişinin kendi bedeni için yirmi dakika ayırıp sadece yemeğine odaklanması bile üstü kapalı bir suçluluk duygusu yaratır. Etrafındaki herkes koşarken senin durup yemeğin tadını çıkarman, o zehirli “winner” kültüründe rekabette geri kalman anlamına gelir. Böylece insan, kendi fizyolojisinin sesini kısmayı, midesinden ve kalbinden gelen uyarıları bastırmayı öğrenir. Beden konuşmaya çalıştığında, ağrı veya yorgunluk sinyali verdiğinde, sistem hemen cebindeki diğer silahı çeker: Enerji içecekleri, yüksek doz kafein ve reçeteli-reçetesiz uyarıcılar.
Bedenin bu şekilde kimyasallarla ve sahte enerji patlamalarıyla ayakta tutulmaya çalışılması, aslında bir tür biyolojik borçlanmadır. Tıpkı kredi kartlarıyla gelecekteki paranın bugünden harcanması gibi, uykusuzluğu ve yorgunluğu bastırmak için alınan o uyarıcılar da bedenin gelecekteki yaşam enerjisini bugünden gasp eder. Özellikle teknoloji devlerinin ve rekabetçi şirketlerin göçmen çalışanlardan beklediği o insanüstü performans, ancak bedenin bu şekilde istismar edilmesiyle mümkündür. Hatta bu istismar, Silikon Vadisi merkezli “bio-hacking” (biyolojik hackleme) akımıyla entelektüel bir kılıfa bile sokulmuştur. İnsanlar, yemek yeme “zahmetinden” ve zaman kaybından tamamen kurtulmak için, bütün günlük besin ihtiyaçlarını karşıladığı iddia edilen tatsız toz karışımları (örneğin Soylent) suyla karıştırıp içerek günlerce ekran başından kalkmadan çalışmayı bir üstünlük, bir tür evrimsel sıçrama olarak görürler. Uykuyu minimize etmek için uygulanan akıl almaz rutinler, bedeni kandırmak için kullanılan giyilebilir teknolojiler; aslında insanın kendi insanlığından iğrenmesi, etten ve kemikten oluşan zayıf, kusurlu ve yavaş doğasından nefret etmesi anlamına gelir. İnsan, kendi yarattığı makinelerin kusursuzluğuna ve kesintisiz çalışma kapasitesine özenerek, kendisini de bir makineye dönüştürmeye çalışmaktadır. Ancak biyolojinin kuralları, kapitalizmin kurallarına uymaz. Doğanın intikamı yavaş ama çok acımasız olur.
Bu biyolojik sömürünün faturası, orta yaşlara gelindiğinde korkunç bir hızla kesilmeye başlar. Sürekli yüksek kortizol, uykusuzluk, işlenmiş gıdalar ve hareketsizlik dörtgeninde ezilen beden, iflas bayrağını çeker. Obezite, Amerika’da sadece bir estetik veya irade sorunu değil, doğrudan doğruya sınıfsal bir sömürü hastalığıdır. İnsanlar çok yedikleri için değil, kötü ve bağımlılık yapıcı gıdalarla beslendikleri, hareket edecek zamanları veya enerjileri kalmadığı için obez olurlar. Ardından diyabet, kalp hastalıkları, kronik yorgunluk sendromu, otoimmün rahatsızlıklar ve ruhsal çöküntüler peş peşe gelir. Daha önceki bölümlerde sağlık sisteminin nasıl bir korku imparatorluğuna dönüştüğünü anlatmıştık; işte bu noktada sistemin o kusursuz ve şeytani döngüsü tamamlanır. Sistem sizi önce iş yerinde stresle ve kötü gıdayla hasta eder; bedeninizin savunma mekanizmalarını yıllar içinde yavaş yavaş çökertir. Sonra, hasta olan o bedeni iyileştirmek için karşınıza devasa bir tıp ve ilaç endüstrisiyle çıkar. Kazandığınız o yüksek maaşlar, elde ettiğiniz o büyük birikimler, kendi bedeninize verdiğiniz zararı geri çevirebilmek umuduyla hastanelere, sigorta şirketlerine ve ömür boyu kullanacağınız avuç dolusu ilaca akıtılır. Bedeniniz, sermaye için iki kez sağılmış olur: Önce enerjisi tükenene kadar çalıştırılarak üretilen artı değerle, sonra da o tükenmişliği tedavi etme vaadiyle satılan sağlık hizmetleriyle. Kurban, bu çarkın içinde öğütüldüğünü, ancak ameliyat masasına yattığında veya cebindeki son doları bir poliçeye ödediğinde anlar.
Bu süreç, hızlı yaşlanmanın ta kendisidir. Amerika’ya gidenlerin, özellikle de o büyük hırslarla sisteme entegre olanların yüzlerindeki o erken çökmeyi, gözlerindeki ferin nasıl hızla söndüğünü fark etmemek imkansızdır. Kağıt üzerinde kırk yaşında olan bir profesyonel, biyolojik olarak altmış yaşının yorgunluğunu taşır. Saçların dökülmesi, cildin kuruması, duruşun bozulması, o bitmek bilmeyen rekabetin ve stresin bedene kazıdığı izlerdir. Ancak sistemin buna da bir cevabı vardır: Devasa bir kozmetik, estetik ve anti-aging (yaşlanma karşıtı) endüstrisi. Birey, kaybettiği o gençliği ve canlılığı, botokslarla, estetik müdahalelerle, pahalı kremlerle ve dışarıdan müdahalelerle geri almaya çalışır. Oysa o yüzdeki çöküntü, cildin elastikiyetini kaybetmesinden değil, ruhun kurumuş olmasından kaynaklanmaktadır. Gerçek bir canlılık; huzurlu bir uykudan, sevdiklerinizle yediğiniz neşeli bir yemekten, doğada atılan amaçsız bir adımdan gelir. Ancak bunların hiçbiri Amerika’da satılmaz. Satılan şey, sadece tükenmişliğin üzerini örten pahalı bir maskeden ibarettir. Göçmen, dışarıya karşı o “kazanan” imajını koruyabilmek için bedenini zorla dik tutmaya çalışır; sosyal medyada filtrelerle, estetiklerle o yorgunluğu gizler. Ancak akşam o devasa banliyö evinde aynanın karşısında tek başına kaldığında, kendi gözlerinin içindeki o derin, yaşlı ve bitkin boşlukla yüzleşmekten kaçamaz.
Bana kalırsa, bu mekanikleşme ve bedene yabancılaşma halini anlamak için, kıyaslamayı senin de bulunduğun Akdeniz kültürü veya genel olarak Avrupa ile yapmak durumu çok daha net bir şekilde ortaya koyacaktır. İspanya’da “sobremesa” denilen o muazzam gelenek, yani yemek bittikten sonra bile saatlerce masada kalıp sohbet etme, hayatı sindirme ritüeli, Amerikan sisteminin gözünde bir verimsizlik kabusudur. İtalya’daki “dolce far niente” (hiçbir şey yapmamanın tatlılığı) veya Fransa’daki uzun öğle yemeği araları, bedene ve ruha duyulan derin bir saygının kurumsallaşmış halidir. Bu kültürlerde yemek, yaşamın durduğu ve kutlandığı anlardır; bir sonraki işe geçmek için aradan çıkarılması gereken biyolojik bir pürüz değil. Beden bir motor değil, insanın dünyayı deneyimlediği en kutsal araçtır. Güneşin altında bir saat oturmak, zeytinyağının ve şarabın tadını yavaşça çıkarmak, kalp atışlarını doğanın ritmine uydurmak… Bunlar, insanı mekanikleşmekten koruyan, onun ruhunu etine bağlayan çapalardır. Amerika’daki göçmen, o yüksek maaşları uğruna işte bu çapaları kesip atar. Rüzgarda savrulan bir yaprak gibi, o sonsuz hızın içinde sürüklenirken, bedeni de sadece bu rüzgarın şiddetine karşı koymaya çalışan acınası bir siper haline gelir. İnsan, kendi bedeninin sahibi olmaktan çıkmış, onu kapitalizmin kullanımına açmış bir kiralık kasaya dönüşmüştür.
Bedenin sömürülmesinin bir diğer sosyolojik tezahürü de, hastalığın veya zayıflığın neredeyse ahlaki bir kusur olarak damgalanmasıdır. Sürekli üretim ve maksimum performans üzerine kurulu bu distopyada, hastalanmak sisteme ihanet etmektir. Bir kişi hastalandığında veya bedeni yavaşladığında, çevresinden ve yöneticilerinden gerçek bir şefkat değil, “Ne zaman sahalara dönüyorsun?” baskısı görür. İş kaybı korkusu (ki sağlık sigortasına bağlıdır), kişiyi henüz tam iyileşmeden o hastalıklı ortama geri dönmeye zorlar. Ağrı kesicilerle, ateş düşürücülerle ayakta durarak ofise gitmek, maskelerin ardında öksürerek klavye başında terlemek bir kahramanlık destanı gibi anlatılır. Oysa bu, insanın kendi canına kastetmesinden başka bir şey değildir. Bu vahşet, göçmenlerin zihnine öylesine işlenir ki, tatil günlerinde bile bedenlerini tamamen serbest bırakmayı suç sayarlar. Tatil dedikleri şey bile, bir an önce görülmesi gereken yerlere koşuşturulan, binlerce fotoğrafın çekildiği, sürekli bir “aktivite” içinde bulunulması gereken yeni bir yorgunluk biçimine dönüşmüştür. Bedene gerçekten durmasını, hiçbir şey yapmamasını ve sadece nefes almasını emretmek, yıllarca süren o hız şartlanmasının ardından neredeyse imkansız hale gelir. Beden durduğunda, zihin panikler. Çünkü hız durduğunda, kişi aslında ne kadar mutsuz, ne kadar yalnız ve ne kadar anlamsız bir hayat yaşadığı gerçeğiyle baş başa kalacaktır. Hız, içsel boşluğun yankısını engelleyen o devasa gürültünün ta kendisidir.
Son tahlilde, gıda, sağlık ve hız üçgeninde bedenin sömürülmesi, Amerikan rüyasının en karanlık, en ölümcül ve geri dönüşü en zor olan bedelidir. Banka hesabınızdaki para sıfırlanabilir ve yıllar içinde tekrar kazanılabilir. Kaybettiğiniz bir unvanı başka bir şirkette tekrar elde edebilirsiniz. Ancak yirmi yıl boyunca o zehirli gıdalarla, stres hormonlarıyla, uykusuzlukla ve hareketsizlikle tahrip edilmiş bir damar yapısını, iflas etmiş bir pankreası veya tükenmiş bir sinir sistemini dünyadaki hiçbir servetle geri satın alamazsınız. Göçmenlerin kendi ülkelerindeki olumsuzluklardan kaçarak geldikleri bu “cennet”, aslında onların kendi biyolojik varlıklarını yavaş yavaş ve son derece acı verici bir şekilde eriten devasa bir asit havuzudur. Dışarıdan bakıldığında üzerlerinde pahalı kıyafetler, altlarında son model arabalar ve ellerinde en yeni telefonlar vardır; ancak o kıyafetlerin altındaki beden, şefkatten mahrum bırakılmış, zehirli yakıtlarla zorla çalıştırılmış, güneşi görmemiş ve dinlenmeyi unutmuş yorgun bir enkazdır. Bir insanın kendi fiziksel varlığını, kendi sağlığını ve yaşam enerjisini, sırf geride bıraktığı insanlara “başardığını” kanıtlamak için veya lüzumsuz devasa eşyalara sahip olmak için bu denli hoyratça feda etmesi, modern çağın en büyük toplu deliliklerinden biridir. Beden mekanikleştikçe, insan ruhu da o bedenin içinde hapsolmuş bir hayalete dönüşür. Ve o hayalet, günün birinde o lüks evin sessiz odalarında, makine tamamen durduğunda, geriye dönüp bakacak ve kendi elleriyle kendi mezarını ne kadar şatafatlı, ne kadar pahalı ve ne kadar anlamsız bir şekilde kazdığını idrak edecektir. Beden, her zaman son sözü söyler; ve o son söz söylendiğinde, hiçbir banka ekstresi o büyük iflası örtmeye yetmeyecektir.
19. Deliriumun Sosyal Medya Vitrini
İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde, bireyin kendi içsel trajedisini dünyadan gizlemek ve hatta bu trajediyi bir zafermiş gibi pazarlamak için elinde bugünkü kadar güçlü, acımasız ve yanılsama yaratma kapasitesi bu denli yüksek bir araç olmamıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin o vahşi sömürü çarklarına gönüllü olarak giren, önceki bölümlerde detaylarıyla işlediğimiz o korkunç zaman yoksulluğunu, sosyolojik izolasyonu ve bedensel çöküşü iliklerine kadar yaşayan modern göçmenin, aklını kaçırmadan hayatta kalabilmesi için icat ettiği son ve en çaresiz savunma hattı, sosyal medyanın o parıltılı vitrinidir. Delirium, tıbbi anlamda kişinin gerçeklikle bağının koptuğu, hezeyanlar ve halüsinasyonlar gördüğü bir tür akut zihin bulanıklığı halidir. İşte Amerika’daki göçmenin sosyal medyada sergilediği o bitmek bilmeyen “kusursuz hayat” şovu, salt bir gösteriş arzusu veya basit bir narsisizm değil; doğrudan doğruya ruhsal bir çöküşün, derin bir aidiyetsizliğin ve devasa bir içsel onaya duyulan muhtaçlığın yarattığı klinik bir delirium tablosunun dijital ekranlara yansımış halidir. Gerçek dünyada tükenmiş, yalnızlaşmış ve korku kültürünün esiri olmuş birey, sanal dünyada kendine hiçbir acının, yorgunluğun ve borcun ulaşamayacağı sentetik bir cennet inşa eder. Ve işin en trajik yanı, zamanla kendi yarattığı bu yalana o kadar çok mesai harcar ki, bir süre sonra gerçeğin kendisi o dijital vitrindeki fotoğraflarından ibaretmiş gibi yaşamaya, kendi ürettiği bu halüsinasyona bizzat kendisi de inanmaya başlar.
Bu vitrinin nasıl ustaca kurgulandığını anlamak için, bir sosyal medya paylaşımının kadrajına nelerin dahil edildiğine ve daha da önemlisi nelerin kasıtlı olarak o kadrajın dışında bırakıldığına bakmak gerekir. Sosyal medya, göçmen için bir iletişim aracı değil, bir tür psikolojik ameliyathanedir. Oraya yüklenen her bir fotoğraf, her bir hikaye veya her bir durum güncellemesi, aslında geride bırakılan anavatana doğru fırlatılmış birer savunma dilekçesidir. Hafta sonu gidilen o şık restoranda masanın üzerindeki kokteyller, lüks arabanın direksiyonundaki marka logosu, arka planda hafifçe bulanıklaştırılmış ama büyüklüğü belli olan o devasa banliyö evi… Bütün bu görseller, aslında sessiz ve çaresiz bir çığlığın estetik birer tercümesidir. Kişi o fotoğrafı çekerken aslında şunu haykırmaktadır: “Lütfen bana bakın! Gençliğimi, ailemi ve zamanımı feda ederek buraya geldim, ama bakın karşılığında bu arabayı aldım, bu evde yaşıyorum. Lütfen bana bunun doğru bir karar olduğunu söyleyin, çünkü ben içimde büyüyen o korkunç şüpheyle tek başıma başa çıkamıyorum!” Objektifin içine yerleştirilen o devasa ve plastik gülümseme, aslında gece yarısı gelen hastane faturalarının, yöneticiden yenen fırçaların ve anavatandaki anne babanın yaşlandığını ekranlardan izlemenin yarattığı o boğucu acıyı bastırmak için giyilmiş ağır bir zırhtır. Kadrajın dışında ise kredi kartı borçları, tükenmişlik sendromu, yapayalnız geçen akşamlar ve o devasa evlerin içindeki sağır edici sessizlik bırakılır. Sosyal medya, kurbanın celladından yediği kırbaç izlerini fondötenle kapatıp, podyuma çıkarak ne kadar sağlıklı ve mutlu olduğunu anlattığı bir sirk gösterisidir.
Bu dijital şovun asıl hedef kitlesi, göçmenin yeni ülkesindeki komşuları veya iş arkadaşları değildir; çünkü önceki konularda da belirttiğimiz gibi, o toplumda zaten organik bir komşuluk veya derin bir “network” dışı bağ yoktur. Asıl seyirci, asıl jüri, binlerce kilometre ötede, anavatanda kalan o eski dostlar, akrabalar ve eski rakiplerdir. Göçmen, fiziksel olarak Amerika’da yaşıyor olsa da, psikolojik olarak hala o geride bıraktığı kasabanın, o eski lisenin veya o eski mahallenin onayına muhtaçtır. Kendi ülkesindeki insanların, onun ne kadar büyük bir başarıya imza attığını, ne kadar ulaşılmaz bir hayat yaşadığını görmeleri ve ona gıpta etmeleri, göçmenin en büyük yaşam yakıtıdır. Haset, bu ekosistemde bir zehir değil, göçmenin damardan aldığı en güçlü ağrı kesicidir. Eski ülkesindeki bir akrabasının veya eski bir arkadaşının onun gönderisine yaptığı “Vay be, hayat sana güzel”, “Kurtardın kendini”, “Amerika’da krallar gibi yaşıyorsun” şeklindeki yorumlar, o kişinin bütün bir hafta boyunca ofiste çektiği ezikliği, patronu karşısında yuttuğu gururu ve ödediği o fahiş vergilerin acısını bir anlığına uyuşturur. Göçmen, kendi mutluluğunu kendi içinde hissedemediği için, mutluluğunu başkalarının gözlerindeki kıskançlık ve hayranlık üzerinden dolaylı yoldan, sekerek yaşamaya çalışır. Eğer geride kalanlar onu kıskanmıyorsa, onun sahip olduğu o büyük oyuncaklar bir anda anlamını yitirir. Tüketimin ve statü kibrinin anlamsızlaştığı o dehşet verici boşluğa düşmemek için, vitrinin ışıkları her gün, her saat yanık tutulmalı, gösteri asla durmamalıdır.
Bireyin kendi gerçeği ile sosyal medyada yarattığı bu sanal avatar (kimlik) arasındaki uçurum büyüdükçe, ortaya klinik düzeyde bir bölünme, sosyolojik bir şizofreni çıkar. Kişi, o pırıltılı fotoğraflardaki karaktere dönüşebilmek için öylesine büyük bir enerji harcar ki, günün sonunda o maskeyi çıkardığında geriye asıl benliğinden hiçbir şey kalmamış olur. Gidilen tatiller, sadece ve sadece sosyal medyada paylaşılacak o kusursuz anı yakalamak için tasarlanmış birer fotoğraf platosuna dönüşür. Manzaranın güzelliği, o manzaranın içinde kaybolmak veya huzur bulmak için değil, o manzaranın arkada ne kadar iyi bir dekor oluşturacağı üzerinden değerlendirilir. Denize girmenin, güneşi hissetmenin hiçbir önemi yoktur; önemli olan, o anın dijital ortamda ne kadar çok beğeni (dopamin) toplayacağıdır. İnsan, kendi hayatının başrol oyuncusu olmaktan çıkmış, kendi hayatının acımasız ve tatminsiz bir yönetmenine dönüşmüştür. Sürekli olarak en iyi açıyı, en iyi ışığı ve en kusursuz anı arayan bu yönetmen, aslında yaşanılan anı tamamen katletmektedir. Bu durum, önceki kısımlarda değindiğimiz zaman yoksulluğunun en trajik yan etkilerinden biridir. Zaten kırıntı halinde olan boş zaman, dinlenmek veya içsel bir dinginlik bulmak için değil; sanal dünyadaki o yalanı beslemek, o avatarı canlı tutmak için harcanan yorucu bir mesaiye dönüştürülmüştür. Dijital vitrin, kişiyi sömüren sisteme eklenmiş ikinci ve çok daha sinsi bir işverendir.
Bu sanal vitrinin en zehirli tarafı, sadece gösteriş yapmakla kalmayıp, kişinin kendi içindeki çelişkileri bastırmak için gerçekliği de sürekli olarak bükmesidir. Bilişsel çelişkiyi incelerken bahsettiğimiz gibi, insan yatırım yaptığı şeyin kusurlarını görmek istemez. Sosyal medya, bu kusurların dijital olarak silindiği yerdir. Amerika’nın o acımasız sağlık sistemi yüzünden uykuları kaçan bir göçmen, ertesi gün sosyal medyada “Buranın sağlık sistemi harika, her şey şeffaf” minvalinde uzun uzun methiyeler dizebilir. Çocuğunun okul taksitleri yüzünden iflasın eşiğine gelmiş bir ebeveyn, çocuğunun o pahalı okul formasıyla çekilmiş bir fotoğrafını paylaşarak “Dünyanın en iyi eğitimini alıyoruz” diye yazabilir. Bu paylaşımlar, dışarıdan bakanlar için birer kibir gösterisi gibi dursa da, psikolojik analiz açısından bunlar aslında kişinin kendi kendine telkin ettiği, ayna karşısında tekrarladığı birer yalanlama seansıdır. Kendilerini o sistemin mükemmelliğine inandırmazlarsa, o sistemin altında ezilip yok olacaklarını çok iyi bilirler. Paylaştıkları her gönderi, aslında “Ben hata yapmadım, ben mahvolmadım, ben buraya ait değilim demiyorum” çığlığının kelimelere dökülmüş halidir. Vitrin ne kadar parlaksa, arka taraftaki deponun o kadar dağınık, o kadar karanlık ve o kadar çürümüş olduğundan emin olabilirsiniz. Mutlak huzur içindeki bir insanın, huzurlu olduğunu her gün dünyaya kanıtlama ihtiyacı duyması, eşyanın tabiatına aykırıdır. Sürekli bağıran, sürekli varlığını ve mutluluğunu ispat etmeye çalışan şey, aslında içten içe kanayan ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir egodur.
Bu delirium hali, zamanla göçmen topluluğu içinde de hastalıklı bir yankı odası (echo chamber) yaratır. Amerika’daki diğer Türkler veya göçmenler, birbirlerinin o sahte profillerine bakarak kendilerini kıyaslamaya başlarlar. Kendi evindeki mutsuzluğu, yalnızlığı ve yorgunluğu sadece kendisinin yaşadığını, diğer tüm göçmenlerin o fotoğraflardaki gibi kusursuz, pırıl pırıl ve başarılı bir hayat sürdüğünü sanarak daha da büyük bir karanlığa gömülürler. Kimse diğerine “Ben çok yoruldum, ben burada yapamıyorum, anavatanımı çok özlüyorum” demez. Çünkü bu itiraf, o acımasız “winner” kültüründe bir zayıflık, bir mağlubiyet ilanıdır. Bunun yerine, herkes birbirine karşı o sahte gülümsemeyi takınır ve gösteriyi bir üst seviyeye taşımak için rekabete girer. Biri yeni bir araba alırsa, diğeri daha büyük bir ev almak zorundadır. Biri hafta sonu Miami’ye gitmişse, diğeri Karayipler’den fotoğraf atmak zorundadır. Bu dijital silahlanma yarışı, asıl sistemi işleten kapitalist çarkların tam da istediği şeydir. İnsanlar o fotoğrafları çekebilmek için daha çok çalışır, daha çok borçlanır ve daha çok tüketirler. Sosyal medya platformlarının logaritmaları, bu rekabeti ve kıskançlığı körükleyecek şekilde tasarlanmıştır. Algoritma, onlara sürekli ulaşamayacakları veya ulaşmak için daha fazla sömürülmeleri gereken hedefleri göstererek, içlerindeki o mutsuzluk ateşini sürekli harlar. Bu, kurbanların kendi boyunlarındaki zincirleri birbirlerine göstererek hangi zincirin daha altın sarısı olduğu konusunda kavga etmelerine benzeyen, aklın sınırlarını zorlayan bir toplu cinnettir.
İşin kendi kültürümüzle ilgili en yaralayıcı kısmı, bu gösterinin, anavatanımızdaki o samimi, örtük ve mahremiyete saygı duyan değerler sistemini tamamen tahrip etmiş olmasıdır. Eskiden bir insanın sahip olduklarını ulu orta sergilemesi, yediği yemeği başkasının gözüne sokması, malıyla mülküyle övünmesi büyük bir ayıp, bir görgüsüzlük olarak kabul edilirdi. “Tok açın halinden anlamaz” diyen, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” felsefesiyle büyümüş bir nesil, Amerika’nın o bireyci, teşhirci ve vahşi kültürüne asimile olduğunda, bu kadim değerleri bir gecede silip atar. Okyanusun ötesinde, kendi ülkesindeki ekonomik sıkıntıları, krizleri ve yoksulluğu gayet iyi bilen bu göçmenler, hiç utanmadan o yoksul kitlelerin gözünün içine baka baka en lüks sofralarını, en abartılı tüketim ritüellerini sergilemekten geri durmazlar. Bu, sadece bir görgüsüzlük değil, aynı zamanda ciddi bir empati felci, bir tür ahlaki çürümedir. Kendi içlerindeki o değersizlik hissini yenebilmek için, başkalarının yoksunluğundan bir basamak yaparlar. “Bakın, siz orada enflasyonla boğuşurken, ben burada bir haftada kazandığımla bu lüks markaları alabiliyorum” alt metni taşıyan o paylaşımlar, aslında o göçmenin anavatanıyla kurduğu tüm köprüleri yaktığının, manevi olarak oradan tamamen koptuğunun ve o vahşi sistemin ruhsuz bir parçasına dönüştüğünün en acı kanıtıdır. Onlar, Amerika’nın o soğuk rasyonalitesini içselleştirirken, doğdukları toprakların o ince ruhunu tamamen kaybetmişlerdir.
Bu dijital deliriumun dışarıdan pek görünmeyen ama göçmen için en ağır sonuçlarından biri de, bu vitrinin sürdürülebilirliğinin yarattığı o muazzam anksiyetedir. Sanal bir yalanı yaşatmak, gerçeği yaşamaktan çok daha maliyetli ve yorucudur. Eğer bir kez o pırıltılı, başarılı ve çok zengin hayat imajını sosyal medyada kurduysanız, bir daha asla geri adım atamazsınız. Hayatın doğal iniş çıkışları, finansal krizler, işten çıkarmalar, hastalıklar bu vitrinde yer bulamaz. İşten çıkarılan bir göçmen, bu durumu anavatanındakilerden veya dijital çevresinden gizlemek için akıl almaz yalanlara başvurmak, her sabah işe gidiyormuş gibi giyinip kafelerde oturmak veya borç parayla o lüks hayat standartlarını devam ettiriyormuş gibi paylaşımlar yapmak zorunda kalabilir. Çünkü eğer o vitrin bir kez çatlarsa, gerideki o korkunç gerçeklik gün yüzüne çıkacak ve o çok korkulan “Gitti de başaramadı” damgası boynuna asılacaktır. Bu sürdürülebilirlik kaygısı, insanı sürekli bir diken üstünde yaşamaya, her an foyasının ortaya çıkacağından korkan bir sahtekar (imposter) psikolojisine iter. Her yeni gün, o mükemmel illüzyonu yeniden inşa etmek için verilmesi gereken yeni bir savaştır. Ve bu savaşın kaybedeni her zaman insanın kendi ruh sağlığı olur. Antidepresan kullanımının, panik atakların ve gizli alkolizmin bu kesimlerde bu kadar yaygın olmasının sebebi, işte bu vitrin ile depo arasındaki o korkunç gerilimin bir yerden sonra sinir sistemini paramparça etmesidir.
Benim kişisel değerlendirmeme göre, hayatı bir performans sanatı olarak görmek, insan varoluşunun en yorucu ve en anlamsız indirgemesidir. Gerçek bir huzur, gerçek bir varoluşsal doygunluk, kanıta ihtiyaç duymaz. Siz, okyanusun bu tarafında, bir İspanyol sahilinde gün batımını izlerken veya sevdiklerinizle basit, gösterişsiz bir akşam yemeği yerken o anı durdurup tüm dünyaya ispat etme ihtiyacı hissetmiyorsanız, bunun sebebi o anın kendi içinde bir bütün, bir anlam ifade etmesidir. O an size yeterlidir. Ancak Amerikan deliriumu içindeki o göçmen için, hiçbir an kendi başına yeterli değildir; o an ancak başkalarının ekranlarına düştüğünde, beğenildiğinde ve onaylandığında varlık kazanır. Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım” felsefesi, modern göçmen zihninde “Paylaşıyorum ve kıskanılıyorum, öyleyse varım” şeklinde korkunç bir mutasyona uğramıştır. Bu, insanın kendi hayatının öznesinden çıkıp, başkalarının bakışlarının bir nesnesi haline gelmesidir. Kendi değerinizi, elinizdeki telefonun ekranında beliren küçük kırmızı bildirim ikonlarına bağladığınızda, özgürlüğünüzü de tamamen o algoritmaların ve o kıskanç gözlerin insafına terk etmiş olursunuz.
Bu bağlamda sosyal medya, Amerikan rüyasının dünyadaki en etkili misyoneri ve en acımasız pazarlama aracı olarak işlev görür. Silikon Vadisi şirketleri, trilyon dolarlık bütçeler harcasalar bile, Amerika’yı tüm dünyaya bir “cennet” olarak bu kadar inandırıcı bir şekilde pazarlayamazlardı. Onlar bu işi, sistemi içselleştirmiş, sömürüldüğünü inkar eden ve statü kibriyle zehirlenmiş göçmenlerin gönüllü şovmenliği üzerinden bedavaya yapmaktadırlar. Hindistan’daki, Türkiye’deki veya Latin Amerika’daki bir genç, Amerika’daki akrabasının o şatafatlı Instagram profiline baktığında, orada gördüğü şeyin arkasındaki o ağır depresyonu, o ödenemez faturaları ve o devasa zaman gaspını göremez. O sadece o parıltıya, o sahte gülümsemeye kanar ve aynı sisteme köle olmak için okyanusu aşmanın hayallerini kurmaya başlar. Böylece sistem, kendi kurbanlarını, yeni kurbanlar bulmak için birer olta yemine dönüştürmüş olur. Deliriumun vitrini, sadece içerideki kurbanı uyuşturmakla kalmaz, aynı zamanda dışarıdaki taze kanı da o değirmene çekmek için kusursuz bir tuzak işlevi görür.
En nihayetinde, bu gösteri sonsuza kadar süremez. Gece olur, telefonların şarjı biter, o parlak ekranlar kararır ve insan kendi sessizliğiyle, kendi gerçeğiyle baş başa kalır. O filtreli fotoğrafların, o abartılı mutluluk cümlelerinin ve o sanal onayların hiçbiri, karanlıkta hissedilen o derin köksüzlüğü, anavatana duyulan o yakıcı özlemi ve koskoca bir ömrün aslında bir illüzyon uğruna feda edildiği gerçeğini değiştiremez. Sosyal medya vitrini kırıldığında, arkasından ne bir Amerikan rüyası ne de bir kahramanlık destanı çıkar; arkasından sadece yorgun, anlaşılamamış, kendi kendine yabancılaşmış ve aslında en çok şefkate muhtaç olduğu anda o şefkati plastik bir dünyada aramak zorunda kalmış trajik bir insan sureti belirir. Delirium, hastanın ateşinin düşmesiyle nasıl acı bir gerçekliğe uyanmasına sebep oluyorsa, bu dijital hezeyan da ancak hayatın o sert duvarlarına, ölüm, yaşlılık veya derin bir kayıp gibi sarsılmaz gerçeklerine çarptığında son bulur. Ve o an geldiğinde, geriye ne o beğeniler kalır ne de o gösterişli paylaşımlar; sadece yaşanmamış bir hayatın ve söylenmemiş gerçeklerin bıraktığı o koca, soğuk ve sağır edici hüzün kalır.
20. Sonuç: Yeni Bir Kölelik Biçimi Olarak “Modern Başarı”
İnsanlık tarihi boyunca tahakküm biçimleri, kaba kuvvetten ince bir rızaya, fiziksel zincirlerden görünmez psikolojik prangalara doğru korkunç ama bir o kadar da kusursuz bir evrim geçirmiştir. Antik çağlarda köleler, boyunlarındaki demir halkalarla, sırtlarında şaklayan kırbaçlarla ve tamamen iradeleri dışında zorla çalıştırılırlardı. O dönemde köle, köle olduğunun farkındaydı; özgürlüğün ne anlama geldiğini biliyor, zincirlerinin ağırlığını her an teninde hissediyor ve fırsatını bulduğunda isyan edip kaçmanın hayalini kuruyordu. Tahakkümün kaynağı dışsaldı ve düşman son derece somuttu. Ancak Amerikan rüyasının yarattığı ve tüm dünyaya kusursuz bir medeniyet projesi olarak ihraç ettiği o devasa sistem, kölelik kavramını tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde yeniden tanımlamıştır. Bu yirmi bölümlük analizin nihai durağında, daha önceki kısımlarda tek tek deşifre ettiğimiz o statü kibrinin, zaman gaspının, finansallaştırılmış korku kültürünün ve sosyal izolasyonun aslında tek bir amaca hizmet ettiğini görüyoruz: İnsanın kendi köleliğini bir “başarı” olarak algılamasını sağlamak. Yeni kölelik biçiminde kırbaçların yerini performans değerlendirme raporları, demir zincirlerin yerini otuz yıllık mortgage sözleşmeleri, köle pazarının yerini ise Silikon Vadisi veya Wall Street plazaları almıştır. Göçmen profesyonelin Amerika’da yaşadığı o büyük delirium halinin en acı verici noktası, kendi özgürlüğünü kendi elleriyle teslim ederken, bu teslimiyeti bir varoluşsal zafer, bir “modern başarı” destanı zannetmesidir.
Bu devasa yanılsamanın zeminini oluşturan en güçlü ideolojik silah, özgürlük kavramının içinin tamamen boşaltılıp, “tüketici seçeneklerinin çokluğu” ile yer değiştirilmesidir. Amerika Birleşik Devletleri’ne adım atan bir göçmenin yaşadığı o ilk sarhoşluk halini hatırlayın. Devasa süpermarketlerin koridorlarında yürürken, sadece mısır gevreği reyonunda elli farklı marka, yüz farklı aroma ve binlerce renkli kutuyla karşılaşır. Kahve almak istediğinde karşısına onlarca farklı şurup, süt ve sıcaklık kombinasyonu çıkar. Televizyonu açtığında binlerce kanal, internete girdiğinde sınırsız bir içerik denizi onu beklemektedir. İşte sistemin o sinsi dehası tam olarak buradadır: Bireye, hangi mısır gevreğini yiyeceğine, hangi model arabaya bineceğine, telefonunun kılıfının hangi renk olacağına dair devasa, neredeyse sınırsız bir “seçme hakkı” sunar. O kaotik ve yoksunluk çeken coğrafyalardan gelen birey, bu eşya bolluğunu ve tüketim çeşitliliğini gördüğünde, zihinsel bir kısa devre yaşayarak bunu “özgürlük” olarak kodlar. Oysa mısır gevreğinin markasını seçebilmek bir özgürlük değil, sadece çok iyi dekore edilmiş bir hapishanenin kantin menüsündeki çeşitliliktir. Birey, o elli çeşit mısır gevreğinden birini seçebilme “hürriyetine” sahip olduğu için kendini dünyanın en şanslı, en özgür insanı sanırken; aslında o mısır gevreğini alacak parayı kazanmak için günün on beş saatini sevmediği bir ofiste, toksik bir yöneticinin kaprislerini çekerek harcamak zorunda bırakıldığını, hayatının asıl gidişatı üzerinde hiçbir gerçek seçme hakkı olmadığını gözden kaçırır. Seçeneklerin çokluğu, insanın kendi hayatı üzerindeki kontrolsüzlüğünü gizleyen devasa bir illüzyon perdesidir.
Modern başarının, insanı nasıl yeni nesil bir köleye dönüştürdüğünü anlamak için, “başarı” kavramının kapitalizm tarafından nasıl gasp edildiğine bakmamız gerekir. Gerçek ve kadim anlamıyla başarı; insanın kendi potansiyelini keşfetmesi, erdemli bir hayat sürmesi, çevresine fayda sağlaması, estetik ve felsefi bir derinliğe ulaşmasıdır. Başarı, içsel bir doygunluk ve dünyayla kurulan uyumlu bir ilişkidir. Ancak vahşi kapitalizm bu kavramı almış, içindeki tüm o ruhsal, entelektüel ve insani öğeleri söküp atmış, geriye sadece dışsal, ölçülebilir ve metalaştırılabilir bir kabuk bırakmıştır. Bugün Amerika’da ve ona özenen göçmen zihninde başarı denilen şey; banka hesabındaki sıfırların sayısı, kartvizitteki unvanın İngilizce ağırlığı ve yaşanan evin metrekare büyüklüğüdür. Sistem, bireye şu zehirli sözleşmeyi sunar: “Sana bu şatafatlı başarı etiketlerini vereceğim. Memleketindeki herkes sana gıpta edecek, sosyal medyada paylaştığın her şey binlerce beğeni alacak. Ama bunun karşılığında senin bütün zamanını, enerjini, gençliğini, sağlığını ve ailenle geçireceğin o paha biçilmez anları alacağım.” Göçmen, daha önceki bölümlerde işlediğimiz o onaylanma açlığı ve statü kibri yüzünden bu Faustvari sözleşmeyi hiç düşünmeden imzalar. Unvanı büyüdükçe ruhu küçülür, maaşı arttıkça özgürlüğü buharlaşır. Ancak sistem ona o kadar çok “Sen bir kazanansın, sen harikasın” der ki, kurban kendi kanını emen bu vampiri bir kahraman gibi alkışlamaya devam eder. Bu, kölenin, boynundaki altın tasmanın ağırlığıyla gurur duyması ve diğer kölelere o tasmanın ne kadar parlak olduğuyla övünmesidir.
Gerçek özgürlüğün ne olduğu sorusu, bu noktada bir balyoz gibi insanın yüzüne çarpar. Daha önceki kısımlarda Avrupa modelinden bahsederken de değindiğim gibi, gerçek özgürlük, insanın market sepetini doldurabilme kapasitesi değil; zamanının ve ruhunun mutlak mülkiyetine sahip olabilmesidir. Zaman, evrendeki yegane gerçek para birimidir. İnsanın yaşamı, tamamen zamanın içinde vuku bulan, geriye sarılamayan ve depolanamayan bir süreçtir. Eğer bir insan, sabah uyandığında o gün ne yapacağına kendisi karar veremiyorsa, günün en verimli, en aydınlık saatlerini başka birinin servetini büyütmek için zorunlu olarak satıyorsa ve bunu yapmadığı takdirde sağlık veya barınma gibi en temel haklarından mahrum kalma korkusuyla titriyorsa, o insan özgür değildir. İsterse dünyanın en pahalı spor arabasına binsin, isterse on odalı bir malikanede yaşasın; o sadece yüksek maliyetli, lüks bir bakıma tabi tutulan bir bordro mahkumudur. Özgürlük, insanın “hayır” diyebilme gücüdür. Özgürlük, sistemin o bitmek bilmeyen yarışından çıkıp bir ağaç gölgesinde saatlerce oturabilme, gökyüzünü izleyebilme ve bunu yaparken hiçbir suçluluk duymama lüksüdür. Amerikan rüyası, insanın elinden bu “hayır” deme ve “durma” gücünü almış, yerine sürekli “daha fazlasını isteme” hastalığını yerleştirmiştir. Ruhun mülkiyeti, kendi değerini başkalarının bakışlarında veya şirket performans değerlendirmelerinde değil, kendi içsel terazisinde tartabilmekle başlar. Ancak sistem, insanları öylesine dışa bağımlı, öylesine onay muhtacı hale getirmiştir ki, birey kendi ruhunun tapusunu çoktan o devasa kurumsal yapılara devretmiştir.
Bu gerçeğin, yani özgürlük sanılan şeyin aslında çok sofistike bir kölelik olduğu gerçeğinin fark edilmesi, insan zihni için katlanılması en zor travmalardan biridir. Bu yüzleşme anı, genellikle o bitmek bilmeyen koşturmacanın ortasında, kişinin bedeni iflas ettiğinde veya orta yaşın getirdiği o büyük varoluşsal kriz kapıyı çaldığında ortaya çıkar. Birey, yıllarca uğruna anavatanını, sevdiklerini ve anılarını terk edip koştuğu o büyük zirveye ulaştığında, orada sadece devasa bir hiçlik bulur. Devasa evinin o kusursuz dekore edilmiş salonunda, akşamın sessizliği çöktüğünde hissettiği o tarifsiz boşluk, aslında satılmış olan ruhun ve israf edilmiş zamanın sessiz çığlığıdır. Etrafındaki o pahalı eşyalar, o “büyük oyuncaklar”, artık birer başarı sembolü değil, gençliğinin ve hayatının hangi bedellerle takas edildiğini yüzüne vuran birer mezar taşı gibi görünmeye başlar. Kişi, o çok övündüğü satın alma gücünün, aslında yitirdiği yılları, anavatanında kaçırdığı bayram sabahlarını, anne babasının yaşlılığında yanlarında olamayışının verdiği o derin vicdan azabını geri satın alamadığını idrak eder. Mısır gevreği reyonundaki o elli çeşit seçenek, ölüm gerçeği ve zamanın akışı karşısında o kadar komik, o kadar anlamsız kalır ki, insan kendi hayatını bu kadar ucuz bir illüzyona nasıl feda edebildiğine inanamaz. Ancak daha önce anlattığımız o bilişsel çelişki mekanizması son bir kez devreye girer ve bu yüzleşmeyi engellemek için kişinin gözlerine yeniden o sahte başarı gözlüklerini takmaya, onu yeniden sosyal medyanın o teşhirci vitrinine itmeye çalışır. Yüzleşme acısı o kadar büyüktür ki, çoğu insan uyanmaktansa o kabusun içinde, uykuda ölmeyi tercih eder.
Bu tabloyu dışarıdan, kişisel bir mesafeden ve farklı bir kültürün penceresinden izlediğimde, bu trajedinin aslında ne kadar evrensel bir uyarı barındırdığını görüyorum. Sadece Amerika’daki göçmenlerin değil, tüm modern dünyanın yüzleşmesi gereken nihai soru şudur: Biz bu dünyaya birer excel tablosu doldurmak, devasa şirketlerin kar marjlarını artırmak ve karşılığında plastikten, metalden yapılmış oyuncaklar biriktirmek için mi geldik? Yoksa bizim varoluşumuzun, o tüketim çarklarının çok ötesinde, sevmek, anlamak, düşünmek ve zamanın o gizemli akışında huzur bulmak gibi çok daha yüce, çok daha derin bir amacı mı var? Amerika Birleşik Devletleri, bu ikinci ihtimali tamamen yok etmek, insanı sadece ilk amaca, yani üreten ve tüketen bir makine olmaya ikna etmek üzere kurulmuş tarihteki en başarılı laboratuvardır. Oradaki göçmenlerin yaşadığı delirium, bu laboratuvardaki deneklerin, kendilerine zerk edilen uyuşturucuyu bir aydınlanma iksiri sanarak içmelerinden başka bir şey değildir. Onlar, okyanusu aşarak eski dünyanın hiyerarşilerinden, yoksunluklarından kaçtıklarını sanırken; aslında yepyeni, çok daha sinsi, insanın sadece emeğini değil doğrudan doğruya ruhunu talep eden bir diktatörlüğün kucağına düşmüşlerdir. Bu diktatörlüğün adı “modern başarı”dır ve bu başarı, insanın kendi kendine kurduğu, kendi elleriyle kilitlediği ve anahtarını da okyanusun derinliklerine fırlattığı en son, en mükemmel hapishanedir. Gerçek kurtuluş, daha çok seçeneğe sahip olmakta değil, bu yalanı görüp, o sözde başarının prangalarını kırmakta ve kendi zamanının, kendi ruhunun tek efendisi olabilme cesaretini göstermektedir. Ancak bu cesaret, mısır gevreği reyonlarında satılmaz; o, insanın ancak kendi içindeki o derin, sömürülmemiş öze dönmesiyle, yani gerçek anlamda “uyanmasıyla” bulunabilir.
