BÖLÜM 1: BÜYÜK YANILGI VE “PİS İŞ” TEORİSİ
Modern zamanların en büyük yanılsamalarından biri, küresel hareketliliğin bir özgürlük ve refah paylaşımı projesi olduğu fikrine dayalıdır. Pasaportların, vizelerin ve sınır kapılarının ardında yatan gerçeği görmezden gelerek, gelişmiş ülkelerin kapılarını “yetenekli” bireylere açmasını bir lütuf, bir ödüllendirme veya evrensel bir kardeşlik projesi zannetmek, göçmenliğin politik ekonomisini hiç anlamamak demektir. Oysa gerçeğin soğuk yüzü, havaalanındaki o ilk heyecan geçip yerini gündelik hayatın rutinine bıraktığında kendini göstermeye başlar. Gelişmiş Batı dünyası, Kuzey Amerika’dan Kıta Avrupası’na kadar uzanan o geniş refah coğrafyası, sınırlarını dışarıdan gelenlere zenginliklerini cömertçe dağıtmak, pastadan pay vermek veya üçüncü dünya ülkelerinin parlak zihinlerini onurlandırmak için açmaz. Bu kapılar, sadece ve sadece içerideki sistemin tıkanan damarlarını açmak, yerleşik halkın yapmak istemediği, yüz çevirdiği veya artık tenezzül etmediği boşlukları doldurmak için aralanır.
Bu durumu anlamak için öncelikle “zenginlik paylaşımı” mitini tamamen yıkmak gerekir. Hiçbir ekonomik sistem, dışarıdan gelen bir unsura, içerideki dengeleri bozma pahasına karşılıksız refah sunmaz. Eğer bir mühendis, bir doktor, bir mimar veya bir yazılımcı olarak size binlerce kilometre öteden “Gel” deniyorsa, bu çağrının arkasında romantik bir takdir duygusu değil, soğuk ve hesaplı bir ihtiyaç yatar. Bu ihtiyaç, demografik krizlerle boğuşan, yaşlanan ve en önemlisi “konfor zehirlenmesi” yaşayan yerel halkın yarattığı iş gücü açığıdır. Ancak buradaki açık, sanıldığı gibi sadece sayısal bir eksiklik değildir; bu, niteliksel bir “isteksizlik” açığıdır. Yerel halkın refah seviyesi belirli bir doygunluğa ulaştığında, bireyler hayatlarını idame ettirmek için katlanmak zorunda oldukları zorluk eşiğini yükseltirler. Bir Alman, bir İngiliz veya bir Amerikalı için “iş” kavramı, artık sadece hayatta kalmak için yapılan bir eylemden çıkıp, kendini gerçekleştirme, keyif alma ve sosyal statü koruma aracına dönüştüğünde, sistemin çarklarını döndürecek olan o “nahoş” görevler sahipsiz kalır. İşte tam bu noktada, göçmen devreye girer. Göçmen, sistemin tıkandığı, yerlilerin burun kıvırdığı, “pis” olarak nitelendirilebilecek her türlü boşluğu dolduran evrensel bir dolgu malzemesidir.
Burada “pis iş” kavramını yeniden ve çok daha geniş bir perspektifle tanımlamak zorundayız. Klasik sosyolojide veya günlük konuşma dilinde pis iş denildiğinde akla gelen ilk imgeler genellikle çöp toplamak, tuvalet temizlemek, hasta bakmak veya ağır sanayide beden gücüyle çalışmak gibi fiziksel zorluk içeren eylemlerdir. Elbette bunlar hala göçmen emeğinin omurgasını oluşturur; fakat modern, eğitimli ve beyaz yakalı göçmenliği analiz ederken bu tanım yetersiz ve yanıltıcı kalır. Beyaz yakalı dünyasında “pis iş”, ellerin kirlenmesi değil, ruhun ve zamanın kirlenmesidir. Plaza katlarında, teknokentlerde veya steril hastane koridorlarında yapılan işlerin “pis” tarafı, fiziksel kir değil, manevi yıpranmadır. Yerel halkın talep ettiği “work-life balance” (iş-yaşam dengesi) standartlarına uymayan, yüksek stres barındıran, sosyal hayatı felç eden, güvencesiz ve geleceği belirsiz her pozisyon, modern dünyanın pis işidir.
Örneğin, gelişmiş bir ülkedeki yerel bir yazılımcı, akşam saat beşte bilgisayarını kapatıp ailesiyle vakit geçirmeyi, hafta sonları telefonunu açmamayı ve tükenmişlik sendromuna girmemeyi anayasal bir hak gibi görürken; göçmen mühendis için “pis iş”, o sistemin gece nöbetlerini tutmak, kimsenin uğraşmak istemediği eski ve karmaşık kod yapılarını (legacy code) temizlemek veya projenin en stresli, en angarya kısımlarını sırtlanmaktır. Yerel bir doktorun, sosyal hayatını kısıtlayacağı gerekçesiyle gitmek istemediği kırsal kasabalarda, nöbet saatlerinin insanlık dışı olduğu acil servislerde veya riskli branşlarda görev almak, diplomalı göçmenin payına düşen modern pis iştir. Dolayısıyla, göçmenin üzerindeki takım elbise veya elindeki son model laptop, yaptığı işin “temiz” olduğu anlamına gelmez. O, sadece kılık değiştirmiş bir “buffer” (tampon) mekanizmasıdır.
Bu tampon mekanizma işlevi, sistemin sürdürülebilirliği açısından hayati bir öneme sahiptir. Gelişmiş ekonomiler, kendi vatandaşlarının konfor alanlarını koruyabilmek için, kriz anlarında ilk feda edilecek, zor zamanlarda yükü ilk sırtlanacak ve sesini çıkarma hakkı en az olan bir kitleye ihtiyaç duyar. Nitelikli göçmen, tam olarak bu işlevi görür. Yerel halkın sahip olduğu sendikal haklar, aileden gelen mal varlıkları, geniş sosyal çevreleri ve en önemlisi “kendi ülkesinde olmanın” verdiği o görünmez dokunulmazlık zırhı, onları sistemin acımasız dişlilerine karşı korur. Bir yerli işten atıldığında, ailesinin evine dönebilir, sosyal yardımlardan faydalanabilir veya sadece birikimleriyle bir süre idare edebilir. Ancak bir göçmen için iş kaybı, sadece bir gelir kaybı değil, varoluşsal bir tehdittir; vizenin iptali, ülkeyi terk etme zorunluluğu ve kurulan düzenin bir gecede çökmesi demektir. Bu korkunç güvencesizlik, göçmeni işveren karşısında mükemmel bir “itaatkar özne” haline getirir. İşverenler, yerel çalışana yaptıramayacakları fazla mesaileri, kabul ettiremeyecekleri stresli projeleri ve dayatamayacakları mobbingi, göçmen çalışana rahatlıkla uygular. Çünkü bilirler ki, göçmenin “Hayır” deme lüksü yoktur. Onun “Hayır”ı, bir uçak biletine ve hayallerin sonuna eşdeğerdir.
Bu durum, beyaz yakalı göçmenler arasında sinsi bir rekabeti ve “kendini kanıtlama” histerisini de beraberinde getirir. Göçmen, sadece işini yapmakla kalmaz, aynı zamanda o ülkede bulunmayı hak ettiğini her gün yeniden ve yeniden ispatlamak zorunda hisseder. Yerel çalışan “ortalama” bir performansla kariyerini sürdürebilirken, göçmen sürekli “üstün” performans göstermek zorundadır. Bu, “pozitif ayrımcılık” veya “liyakat” gibi süslü kavramlarla maskelense de, özünde bir sömürü çarkıdır. Sistem, göçmenin kaygılarını yakıt olarak kullanır. “Ya vizem uzatılmazsa?”, “Ya işten çıkarılırsam?”, “Ya geri dönmek zorunda kalırsam?” sorularının yarattığı anksiyete, işverene bedava fazla mesai, sadakat ve sessizlik olarak geri döner. İşte bu yüzden, gelişmiş ülkelerin göçmen politikaları, insani değerlerden ziyade, bu kaygı ekonomisini canlı tutmak üzerine kuruludur. Vize süreçlerinin belirsizliği, vatandaşlık yollarının zorlaştırılması ve bürokratik engeller, aslında göçmeni sürekli diken üstünde tutarak verimliliğini maksimize eden birer yönetim aracıdır.
Modern pis iş teorisinin bir diğer boyutu da, göçmenin “yerel halkın yapmadığı işleri yapmak” tanımının ötesine geçerek, yerel halkın “yapmak istemediği hayatı yaşamak” rolünü üstlenmesidir. Gelişmiş ülke vatandaşı, refah devletinin sunduğu imkanlarla bireyselliğini, hobilerini ve kişisel gelişimini merkeze alan bir hayat kurgularken, göçmen bu hayatın finansmanını sağlayan görünmez altyapının bir parçası olur. Örneğin, büyük bir teknoloji şirketinde çalışan bir göçmen yazılımcı, geliştirdiği uygulama sayesinde yerel halkın hayatını kolaylaştırır, onların daha hızlı yemek sipariş etmesini veya daha rahat tatil planlamasını sağlar. Ancak kendisi, o uygulamayı geliştirmek için harcadığı uzun saatler ve yaşadığı stres nedeniyle, o kolaylıklardan faydalanacak zamanı bulamaz. O, konforun tüketicisi değil, üreticisidir. Üstelik bu üretim süreci, sadece mesai saatleriyle sınırlı değildir; göçmen, kültürel entegrasyon çabası, dil öğrenme zorunluluğu ve bürokratik işlemlerle boğuşurken, aslında yerel halkın uğraşmak zorunda olmadığı devasa bir zihinsel yükü de sırtlanır. Bu zihinsel yük, göçmenin enerjisini emer ve onu, içinde yaşadığı toplumun keyfini süren bir bireyden ziyade, o topluma hizmet eden bir fonksiyonel birime dönüştürür.
Gelişmiş ülkelerin eğitim sistemleri ve iş gücü piyasaları, kendi vatandaşlarını daha yaratıcı, daha yönetici ve daha stratejik pozisyonlara hazırlarken, operasyonel, teknik ve yorucu işleri giderek daha fazla oranda göçmenlere devreder. Bu, küresel iş bölümünün mikro ölçekteki yansımasıdır. Bir hastanede bölüm başkanı veya başhekim genellikle yerel kökenli olurken, acil serviste uykusuz kalan, hafta sonu nöbetlerini tutan ve hastaların en agresif halleriyle muhatap olanlar genellikle göçmen doktorlardır. Akademide, idari kadrolar ve prestijli kürsüler yerlilere ayrılırken, laboratuvarlarda sabahlayan, makale yazımının angaryasını çeken ve geçici kontratlarla çalışanlar yine göçmen araştırmacılardır. Bu hiyerarşi, yazılı olmayan bir kural gibi işler. Göçmen, ne kadar başarılı olursa olsun, ne kadar iyi eğitimli olursa olsun, sistemin gözünde her zaman “açığı kapatan” kişidir. Onun varlık sebebi, bir eksiği tamamlamaktır; asaleten orada bulunmak değil.
Bu noktada, “pis iş” kavramının psikolojik boyutuna da değinmek gerekir. Göçmen, yaptığı işin niteliği ne olursa olsun, toplumun bilinçaltında “sonradan gelen” ve “muhtaç olan” olarak kodlanmıştır. Bu kodlama, iş yerindeki ilişkilerden sosyal hayata kadar her alana siner. Bir göçmen yönetici bile olsa, altındaki yerel çalışanlar tarafından, içten içe sorgulanır veya otoritesi, yerel bir yöneticiye kıyasla daha zor kabul görür. Göçmen, saygı görmek için yerel bir çalışandan iki kat daha fazla çaba sarf etmek zorundadır. Bu “çifte efor” zorunluluğu, modern pis işin en yorucu kısmıdır. Sürekli bir vitrin düzenlemesi, sürekli bir “uyumlu ve başarılı göçmen” maskesi takma zorunluluğu, bireyi içten içe çürütür. Yerli, iş yerinde kötü bir gün geçirdiğinde sadece “huysuz” olurken; göçmen kötü bir gün geçirdiğinde “uyumsuz” veya “yetersiz” olarak etiketlenme korkusu yaşar. Bu duygusal emek, fiziksel emekten çok daha ağırdır ve modern göçmenliğin görünmeyen maliyetlerinden biridir.
Sistemin nitelikli göçmeni bir “tampon mekanizma” olarak kullanması, ekonomik dalgalanmalarda daha net görülür. Kriz dönemlerinde, şirket küçülmeye gittiğinde veya bütçe kesintileri yapıldığında, işten çıkarılacaklar listesinin başında genellikle vize sponsorluğu gerektiren, maliyeti yüksek görünen veya “kültürel uyumu” bahane edilen göçmenler gelir. Yerel halkın işini kaybetmesi politik bir huzursuzluk yaratacağı için, hükümetler ve şirketler, faturayı öncelikle “misafirlere” kesmeyi tercih ederler. Bu durum, göçmenin yaşadığı refahın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu hatırlatan acı bir gerçektir. Göçmen, o ülkede vergi ödediği, değer ürettiği ve sisteme katkı sağladığı sürece “makbul”dür; ancak sistemin tıkandığı an, vücudun attığı bir yabancı madde gibi dışlanmaya açıktır. Bu geçicilik ve vazgeçilebilirlik hissi, göçmenin o topluma kök salmasını engeller ve onu sürekli bir “tetikte olma” haline mahkum eder.
Özetle, giriş bölümünde ele aldığımız bu “Büyük Yanılgı”, göçmenliğin romantize edilmiş hikayesi ile ekonomik gerçekliği arasındaki uçurumu temsil eder. Gelişmiş ülkeler, refahlarını paylaşmak için değil, refahlarını sürdürebilmek için kapılarını açarlar. Onların “açık toplum” ideali, aslında “açık iş gücü piyasası” ihtiyacından başka bir şey değildir. Bu piyasada göçmene düşen rol, yerel halkın artık yapmak istemediği, manevi veya maddi olarak “pis” bulduğu işleri, onların talep etmediği koşullarda ve onların katlanamayacağı bir stres seviyesinde yapmaktır. Nitelikli göçmen, küresel kapitalizmin modern ve şık giyimli amelesidir. Onun özgürlüğü, patronunun iki dudağı arasındaki vize onayına, mutluluğu ise tüketim toplumunun sunduğu oyuncaklara indirgenmiştir. Bu gerçeği kabul etmeden, göçmenlik deneyiminin sonraki aşamalarını, yaşanacak hayal kırıklıklarını ve psikolojik türbülansları anlamak mümkün değildir. Çünkü yanlış bir teşhisle başlayan tedavi, hastayı iyileştirmez; göçmen, “kurtarıldığını” sanarak girdiği bu sistemde, aslında kurtarıcı rolünü üstlendiğini, ancak bu rolün alkışlanmak için değil, sessizce tüketilmek için yazıldığını çok geç fark eder. Bu farkındalık, “Altın Kelepçe”nin ilk şıkırtısının duyulduğu andır.
BÖLÜM 2: VİZE ESARETİ: H-1B VE MODERN MARABALIK
Modern dünyanın ışıltılı plazalarında, silikon vadilerinde ve teknokentlerinde dolaşan görünmez hayalet, paranın veya statünün değil, bizzat “varoluş izninin” belirsizliğidir. Bir önceki bölümde, gelişmiş ekonomilerin nitelikli göçmenleri sistemin tıkanıklarını açmak ve yerel halkın konforunu korumak için bir “tampon mekanizma” olarak nasıl kullandığını, onların sırtına yüklenen “modern pis işlerin” manevi ağırlığını ele almıştık. Şimdi ise bu sömürü çarkının sadece ekonomik ihtiyaçlarla değil, son derece sofistike bir hukuki kelepçe ile nasıl güvence altına alındığını inceleyeceğiz. Bu kelepçenin adı, teknik literatürde H-1B, Mavi Kart (Blue Card) veya Yüksek Nitelikli Çalışma İzni olarak geçer; fakat sosyolojik ve varoluşsal düzlemde bunun karşılığı, modern feodalitenin tapu senedidir. Bu bölümde, vizelerin bürokratik detaylarına veya başvuru süreçlerine değil, bu belgelerin bir insanı nasıl “itaatkar bir özneye” dönüştürdüğüne, yüksek maaşlı köleliğin psikolojik mimarisine ve “git” dendiği anda yok olan bir hayatın yarattığı dehşete odaklanacağız.
Çalışma vizesi, dışarıdan bakıldığında bir özgürlük bileti, gelişmiş dünyaya atılan bir adım ve sınırsız imkanlara açılan bir kapı gibi görünür. Oysa içeriden, yani o vizenin hükmü altında yaşayanlar için bu belge, boyna takılmış görünmez bir tasmadır. Bu tasmanın ucunun kimin elinde olduğu sorusu, modern göçmenliğin en can alıcı noktasıdır. Yerel çalışan için iş akdi, iki tarafın karşılıklı rızasına dayanan, yasalarla korunan ve istenildiği an feshedilebilen ticari bir anlaşmadır. Bir Alman mühendis veya bir Amerikan yazılımcı, patronuna kızdığında, daha iyi bir teklif aldığında veya sadece biraz dinlenmek istediğinde “Ben gidiyorum” diyebilir. Bu “istifa etme özgürlüğü”, modern bireyin sahip olduğu en büyük güçtür. Çünkü masadan kalkabilme gücü, masada kalma şartlarını belirleyen temel unsurdur. Masadan kalkamayanın, pazarlık şansı yoktur. İşte göçmen, tam olarak bu noktada modern bir marabaya dönüşür. Vizesi, doğrudan işverenine, yani “sponsoruna” bağlıdır. Sponsor, feodal derebeyi gibi, sadece maaşı veren değil, aynı zamanda o topraklarda (ülkede) barınma hakkını da lütfeden otoritedir. Bu ilişki biçimi, kapitalizmin “serbest piyasa” ve “özgür emek” retoriğinin tamamen çöküp, yerini Orta Çağ’ın sadakat ve himaye sistemine bıraktığı yerdir.
H-1B veya benzeri sponsorlu vize türleri, çalışanı işverene göbekten bağlar. Bu bağ, duygusal veya finansal olmanın ötesinde, yasaldır. Patronun iş akdini feshetmesi, yerel çalışan için bir gelir kaybı ve yeni iş arama sürecinin başlangıcıyken; göçmen çalışan için bir kıyamet senaryosudur. İşten çıkarılmak, sadece maaşın kesilmesi değil, o ülkede yasal olarak bulunma hakkının da anında veya çok kısa bir süre içinde sona ermesi demektir. Bu durum, göçmenin zihnine “kovulma korkusu”nu, ölüm korkusuna eşdeğer bir şiddetle kazır. Bir insanın evini, düzenini, çocuklarının okulunu ve geleceğini tek bir imza ile kaybetme ihtimali, onu dünyanın en uysal, en itaatkar ve en sömürüye açık varlığına dönüştürür. Patronlar ve İnsan Kaynakları departmanları, bu asimetrik güç dengesinin son derece farkındadır. Toplantı odalarında göçmen çalışanların daha az itiraz etmesi, mantıksız projelere daha kolay “evet” demesi veya hafta sonu mesailerine ses çıkarmaması, onların karakterlerinden değil, boyunlarındaki bu görünmez tasmadan kaynaklanır. Yerel çalışan, “Bu proje saçmalık, ben bunu yapmam” diyerek risk alabilir; çünkü en kötü ihtimalle başka bir şirkete geçer. Göçmen ise “Bu proje harika” demek zorundadır; çünkü o projeye değil, o ülkedeki varlığına tutunmaktadır.
Bu dinamik, “Modern Marabalık” kavramını tam olarak karşılar. Eski zamanların marabası, ağanın toprağını işler, üründen payını alır ama toprağın sahibi asla olamazdı. Ağa “git” dediğinde, marabanın o toprakta diktiği ağacın, kurduğu damın veya döktüğü terin hiçbir hükmü kalmazdı. Bugünün silikon vadisi marabaları da aynı kaderi paylaşır. Şirket (Ağa), vizeyi (Toprak) sağlar. Göçmen (Maraba), bu toprağı işler, kod yazar, ameliyat yapar, bina tasarlar. Karşılığında “yüksek maaş” (Ürün payı) alır. Ancak mülkiyet, yani o ülkede kalıcı olma hakkı, asla çalışana geçmez. Yeşil Kart (Green Card) veya kalıcı oturum süreçlerinin bilinçli olarak yıllarca, bazen on yıllarca uzatılması, bu marabalık sisteminin sürdürülebilirliğini sağlamak içindir. Göçmen, “bir gün özgür olacağım” ümidiyle, yıllar boyunca ağanın her türlü kaprisine boyun eğer. Sistem, havucun (vatandaşlık/kalıcı oturum) her zaman ulaşılabilir ama hep biraz uzakta durması üzerine kuruludur. Eğer havuç hemen verilirse, maraba özgürleşir ve “hayır” demeye başlar. Eğer havuç tamamen kaldırılırsa, maraba kaçar. Bu yüzden bürokrasi, göçmeni tam da bu arafta, bu “altın kelepçeli” belirsizlikte tutacak şekilde tasarlanmıştır.
Göçmenlerin yüksek maaşlar alması, lüks arabalara binmesi veya güzel evlerde oturması, bu feodal ilişkinin özünü değiştirmez; sadece makyajlar. Tarih boyunca kölelik veya serflik, sadece “karın tokluğuna çalışmak” anlamına gelmemiştir; statüsü yüksek, sarayda yaşayan, iyi giyinen ama efendisinin iki dudağı arasına bakan köleler de hep var olmuştur. Bugünün beyaz yakalı göçmeni, işte bu “saraylı köle”dir. Cebindeki para, ona tüketim özgürlüğü verir ama varoluşsal özgürlük vermez. Patronun karşısında pazarlık gücünün sıfır olması, bu maaşın aslında bir “sus payı” ve “risk primi” olduğunu gösterir. Maaş pazarlığı yaparken bile, göçmenin elindeki kartlar açıktır. İşveren, “Bana bu zammı vermezseniz giderim” blöfünü göçmenin yapamayacağını veya yapmasının çok zor olduğunu bilir. Vize transfer süreçlerinin zorluğu, yeni bir sponsor bulma stresi ve bu süreçte ailenin yaşayacağı travma, göçmeni mevcut şartlara razı olmaya iter. Dolayısıyla, kağıt üzerinde görünen o yüksek rakamlar, aslında serbest piyasa koşullarında değil, bir tarafın rehin alındığı bir pazarlık masasında belirlenmiştir.
Bu esaretin en somut ve en korkutucu yüzü, Amerikan sistemindeki “Grace Period” (Lütuf Süresi) veya diğer ülkelerdeki benzer “iş arama süreleri”dir. İşten çıkarıldığınız an, devlet size kronometreyi başlatır: “60 gün içinde yeni bir sponsor bulamazsan, ülkeyi terk et.” Bu 60 gün, bir insanın hayatında yaşayabileceği en travmatik geri sayımlardan biridir. Düşünün; yıllarca emek verip kurduğunuz düzen, aldığınız mobilyalar, çocuklarınızın alıştığı okul, edindiğiniz dostluklar… Hepsi 60 gün içinde buharlaşma riskiyle karşı karşıyadır. Bu süre zarfında göçmen, panik halinde iş görüşmelerine gider. Ancak bu görüşmelerde de “çaresizliği” alnında yazılıdır. Karşı taraf, yani potansiyel yeni ağalar, bu çaresizliğin kokusunu alır. “Sponsorluk gerekiyor mu?” sorusuna verilen o titrek “Evet” cevabı, maaş tekliflerinin düşmesine, şartların ağırlaşmasına neden olur. Göçmen, boğulmak üzere olan birinin can simidine sarılması gibi, önüne gelen ilk teklife, ne kadar kötü olursa olsun sarılmak zorundadır. Bu, bir kariyer tercihi değil, bir hayatta kalma refleksidir. Yerel çalışanın “Kariyerimde yeni bir sayfa açmak için biraz bekleyeceğim” deme lüksü varken, göçmenin bekleme lüksü yoktur. Zaman, onun en büyük düşmanıdır.
Bu psikolojik baskı, sadece iş hayatını değil, özel hayatı da zehirler. Evde, akşam yemeği masasında bile o görünmez üçüncü kişi, yani “vize durumu” oturur. Eşler arasındaki tartışmaların, gelecek planlarının, tatil programlarının hatta çocuk yapma kararının bile belirleyicisi vizedir. “Ya işten çıkarılırsam?” sorusu, göçmen ailesinin üzerinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanır. Bu korku, göçmeni risk almaktan alıkoyar. Girişimci ruhu öldürür. Kendi işini kurmak, hayallerinin peşinden gitmek veya sadece bir süre çalışmamak gibi insani eylemler, vize bariyerine takılır. Göçmen, yetenekli bir mühendis olsa bile, kendi startup’ını kuramaz; çünkü vizesi onu sadece “başkası için çalışmaya” memur kılmıştır. O, yaratıcı bir zihin değil, kiralanmış bir beyindir. Sistemin ona verdiği mesaj açıktır: “Sen buraya kendi hayallerini gerçekleştirmeye değil, başkalarının hayallerini inşa etmeye geldin.” Bu kısıtlanmışlık hissi, zamanla öğrenilmiş çaresizliğe ve derin bir içsel öfkeye dönüşür. Ancak bu öfke dışa vurulamaz, çünkü dışa vurum “uyumsuzluk” olarak algılanabilir ve vize sürecini tehlikeye atabilir. Böylece göçmen, öfkesini içine atar, kendi kendini zehirleyen bir döngüye girer.
Vize esaretinin bir diğer boyutu da, göçmenin “yer değiştirilebilirlik” (fungibility) korkusudur. İşveren için göçmen, ismi ve cismi olan bir bireyden ziyade, bir “kaynak”tır (resource). Eğer bu kaynak sorun çıkarırsa, sistemin havuzunda (Hindistan’da, Çin’de, Türkiye’de veya Brezilya’da) sırada bekleyen binlerce başka “istekli köle” vardır. Bu durum, göçmenin üzerinde sürekli bir “yerim doldurulabilir” baskısı yaratır. Yerel çalışan, kurumsal hafızası, kültürel kodlara hakimiyeti ve sosyal ağları sayesinde daha zor ikame edilebilirken; göçmen, teknik becerisi üzerinden değerlendirildiği için, aynı teknik beceriye sahip daha genç, daha ucuz ve daha “aç” bir başka göçmenle kolayca değiştirilebilir. Bu rekabet, göçmenleri birbirine düşürür. Dayanışma yerine, “sponsorun gözüne girme” yarışı başlar. Herkes gemide kalmaya çalışırken, yanındakini denize atmaktan çekinmez hale gelir. Bu, modern marabalığın trajikomik bir yanıdır: Marabalar, ağaya karşı birleşmek yerine, ağanın en sadık kulu olmak için birbirleriyle yarışırlar.
Ayrıca, bu sistemin yarattığı “Bağımlı Eş” (Trailling Spouse) travması da göz ardı edilmemelidir. Özellikle H4 gibi vize türlerinde, ana vize sahibinin eşi, çoğu zaman çalışma izninden yoksundur veya bu izne sahip olması çok zorlu süreçlere bağlıdır. Kendi ülkesinde kariyeri, saygınlığı ve ekonomik özgürlüğü olan bir birey (genellikle kadınlar), göç ettiği ülkede bir anda “eş durumu” statüsüne indirgenir. Tüm varlığı, eşinin işine ve vizesine endekslenir. Eşi işten atılırsa, o da atılır. Eşi mutsuzsa, o da bu mutsuzluğu çekmek zorundadır; çünkü “ayrılmak”, sadece boşanmak değil, ülkeden sınır dışı edilmek anlamına da gelebilir. Bu durum, aile içi güç dengelerini altüst eder ve modern, eşitlikçi bir ilişkiyi, zorunlu bir bağımlılık ilişkisine dönüştürür. “Vize esareti”, böylece sadece bireyi değil, tüm aile yapısını feodal bir hiyerarşiye hapseder. Evin içinde bile, özgür irade değil, vizenin getirdiği zorunluluklar hüküm sürer.
Göçmenlerin bu sisteme katlanmalarının ve ses çıkarmamalarının arkasında yatan psikoloji, bir tür “Stockholm Sendromu”nu andırır. Kendilerini rehin alan sisteme, yani işverenlerine ve göçmenlik bürokrasisine karşı tuhaf bir minnet ve bağlılık geliştirirler. “En azından buradayım”, “Ülkemdeki şartlardan daha iyi” gibi telkinlerle, boyunlarındaki tasmayı rasyonalize ederler. Patronun en ufak bir iltifatını veya vize uzatma belgesini büyük bir lütuf gibi kutlarlar. Oysa bu, sadece esaretin süresinin uzatılmasıdır. Bu psikoloji, göçmenin kendi değerini unutmasına neden olur. Kendisini, küresel yetenek havuzunda aranan, değerli bir profesyonel olarak değil; “kurtarılmış”, “seçilmiş” ve buna layık olması gereken bir sığıntı olarak görmeye başlar. Bu özgüven kaybı, işverenin elindeki en güçlü kozdur. Kendine güvenmeyen, kendini muhtaç hisseden bir çalışandan daha kârlı bir yatırım aracı yoktur.
Sonuç olarak, H-1B, Mavi Kart veya benzeri çalışma vizeleri, teknik birer seyahat belgesi olmanın ötesinde, modern dünyanın en sofistike sömürü araçlarıdır. Bu vizeler, coğrafi sınırları aşmayı sağlar ama sınıfsal sınırları daha da kalınlaştırır. Göçmen, uçağa bindiği an özgürlüğe uçtuğunu sanır; ancak indiği yerde onu bekleyen, pasaport kontrolündeki memur değil, modern feodalitenin görünmez lordlarıdır. Bu lordlar, kırbaç veya zincir kullanmazlar; onların silahı “statü”, “gelecek kaygısı” ve “yasal prosedürler”dir. Göçmen, bu sistemin içinde, altına hücum dönemindeki madenciler gibi, elbet bir gün zengin ve özgür olacağı hayaliyle kazmasını sallar. Ancak kazdığı maden başkasınındır, elindeki kazma kiralıktır ve üzerinde durduğu toprak her an ayağının altından çekilebilir. Vize esareti, insanın sadece emeğini değil, zamanını, onurunu ve “hayır” diyebilme iradesini ipotek altına alan, modern zamanların en parlak ambalajlı trajedisidir. Ve bu trajedi, her sabah milyonlarca beyaz yakalı tarafından, şık ofislerde, kahveler yudumlanırken sessizce, çığlık atmadan oynanır.
BÖLÜM 3: “SURVIVOR” PSİKOLOJİSİ VE YATIRIMIN BÜYÜKLÜĞÜ (SUNK COST)
Bir insanın hayatını birkaç valize sığdırması, romantik filmlerde gösterildiği gibi hüzünlü ama umut dolu bir sahne değildir; bu, cerrahi bir müdahaledir. Kişinin kendi geçmişini, köklerini ve konfor alanını, anestezi olmadan kendi elleriyle kesip atmasıdır. Göçmenlik serüveninin henüz havaalanına varmadan, daha vize başvuru sürecinde ve evi boşaltma aşamasında başlayan bu travmatik boyutu, genellikle “yeni bir hayat” heyecanının gölgesinde kalır. Ancak, gidilen ülkede yaşanan hayal kırıklıklarını, sisteme boyun eğmişliği ve o mecburi mutluluk tiyatrosunu anlamak için, öncelikle masaya sürülen peyin büyüklüğünü idrak etmek gerekir. Kumarhanede her şeyini tek bir zara yatıran adamın masadan kalkamaması gibi, hayatındaki her şeyi “gitmek” üzerine kurgulayan ve bu uğurda elindekileri yok pahasına elden çıkaran göçmen de, oyun ne kadar kötü giderse gitsin, o masada oturmaya mahkumdur. İşte bu mahkumiyetin adı, ekonomide ve psikolojide “Sunk Cost Fallacy” yani Batık Maliyet Yanılgısı olarak bilinir; fakat göçmen literatüründe bunun karşılığı, dönüşü olmayan bir yola girmiş olmanın verdiği o soğuk ve ağır çaresizliktir.
Daha önceki bölümlerde, gelişmiş ülkelerin göçmeni nasıl bir “modern pis iş” sorumlusu olarak konumlandırdığını ve vize rejimlerinin nasıl bir feodal bağ oluşturduğunu incelemiştik. Ancak göçmeni bu zorlu şartlara tahammül etmeye zorlayan şey, sadece patronun elindeki vize sopası değildir. Asıl belirleyici olan, göçmenin kendi zihnindeki “Geri dönemem, çünkü buraya gelmek için çok şey feda ettim” algısıdır. Bu algı, dışsal bir zorlamadan çok daha güçlü, içsel bir hapishanedir. Sürecin başına dönelim. Bir mühendisin, doktorun veya akademisyenin Türkiye’den gitmeye karar verdiği o an, aslında devasa bir tasfiye süreci başlar. Yıllarca kredi ödenerek alınmış o evin satılması, özenle döşenmiş salon takımının “spotçu” denilen mezarcılara yok pahasına verilmesi, kütüphanedeki kitapların kolilenip eşe dosta dağıtılması ve belki de en acısı, o güne kadar ilmek ilmek örülen sosyal çevrenin, dostlukların ve aile bağlarının dijital bir ekrana hapsedilmek üzere geride bırakılması… Bu eylemlerin her biri, göçmenin ruhuna atılan bir çentiktir.
Maddi kayıp, işin en kolay telafi edilebilir kısmıdır. Arabanızı piyasa değerinin altına satarsınız, birikiminizi dövize çevirirken kur farkından erirsiniz; bunlar hesap makinesiyle ölçülebilir zararlardır. Ancak kariyer yakmak, ölçülmesi imkansız bir maliyettir. Kendi ülkesinde saygın bir konuma gelmiş, sözü dinlenen, toplantı masasında başköşeye oturan bir yöneticinin, gittiği ülkede “junior” pozisyonuna, hatta bazen yeteneklerinin çok altında bir “destek elemanı” rolüne razı olması, egonun intiharıdır. Bu intihar, “gelecek için yatırım” kılıfına sokulsa da, bilinçaltında derin bir yara açar. Kişi, “Ben bunlar için mi geldim?” sorusunu her sorduğunda, cevabı hemen “Evet, çocuklarım için, medeniyet için, özgürlük için” diyerek bastırmak zorundadır. Çünkü eğer cevabın “Hayır” olmasına izin verirse, ödediği bedelin ağırlığı altında ezilecektir. Bu yüzden göçmen, gittiği yerde karşılaştığı her türlü zorluğu, ırkçılığı, dışlanmayı veya statü kaybını, ödediği bu devasa giriş ücretinin bir parçası olarak görmek zorundadır. Aksi takdirde, yaptığı yatırımın “batık” olduğunu kabul etmesi gerekir ki, insan psikolojisi bu kadar büyük bir hatayı kabullenmeye programlı değildir.
“Sunk Cost” tuzağı tam olarak burada devreye girer. Bir şeye ne kadar çok emek, para ve zaman harcarsanız, o şeyden vazgeçmeniz o kadar zorlaşır; o şey size zarar veriyor olsa bile. Göçmen, vize alabilmek için aylarını harcamış, dil kurslarına servet dökmüş, denklik sınavlarında ter dökmüş ve en sonunda sevdikleriyle vedalaşırken gözyaşı dökmüştür. Bu kadar gözyaşı ve ter, toprağa dökülen beton gibidir; göçmenin ayaklarını bulunduğu yere sabitler. İlk yılın sonunda mutsuz olduğunu fark etse bile, “Dönmek için çok geç, artık düzeni bozduk” cümlesi bir savunma mekanizması olarak belirir. Oysa mantıksal olarak, mutsuz olunan bir yerden dönmek rasyonel bir tercihtir. Ancak göçmen rasyonel değil, duygusal bir yatırımcıdır. Dönmek, sadece coğrafi bir yer değiştirme değil, bir “iflas” ilanı olacaktır. Kime karşı? Başta geride bıraktığı ve belki de giderken içten içe hava attığı, “Ben kurtuluyorum” mesajı verdiği o kalabalığa karşı. Sonra da, bu yolculuk için ikna ettiği eşine, çocuklarına ve en önemlisi kendi gururuna karşı.
Bu noktada “Survivor” psikolojisi devreye girer. Televizyonlardaki yarışma programlarında gördüğümüz, açlıkla, zor doğa koşullarıyla ve birbirlerinin entrikalarıyla boğuşan, ancak “Büyük Ödül”e odaklandıkları için tüm bu acılara katlanan yarışmacı profili, modern göçmenin birebir kopyasıdır. Göçmen, gittiği ülkede bir “hayatta kalma” moduna geçer. Normal şartlarda asla kabul etmeyeceği evlerde oturur, asla katlanmayacağı iş arkadaşlarına katlanır, asla yemeyeceği yemekleri yer. Çünkü o artık “normal” bir yaşamın içinde değil, bir “misyon”un içindedir. Bu misyon, “Başardım” diyebilme misyonudur. Survivor yarışmacısı nasıl ki adadaki sefaleti, yarışma bittiğinde kazanacağı ödül için çekiyorsa; göçmen de bugünkü sefaleti (manevi sefalet, yalnızlık, kültürel izolasyon) gelecekteki “vatandaşlık” veya “huzurlu emeklilik” hayali için çeker. Ancak yarışmanın aksine, göçmenlikte bir “sezon finali” yoktur. Ödül sürekli ertelenir, parkur sürekli zorlaşır.
Yatırımın büyüklüğü, algıyı da büker. İnsan beyni, çelişkiden nefret eder. Eğer bir insan büyük bir bedel ödediyse, elde ettiği sonucun o bedele değdiğine inanmak ister. Bu yüzden göçmenler, gittikleri ülkenin olumlu yanlarını abartma, olumsuz yanlarını ise görmezden gelme (filtreleme) eğilimine girerler. “Burada hastane sırası bekliyoruz ama en azından hava temiz” veya “İnsanlar soğuk ama kimse kimseye karışmıyor” gibi kıyaslamalar, aslında birer durum tespiti değil, birer kendini ikna seansıdır. Bu cümleler, ödenen bedelin (Sunk Cost) karşılığının alındığını ispata yönelik çırpınışlardır. Eğer göçmen, “Hem hastane sırası bekliyorum, hem insanlar soğuk, hem de ailemi özlüyorum” gerçeğiyle yüzleşirse, o zaman “Ben neden geldim?” sorusu, zihnindeki tüm barajları yıkar. Bu yıkımı engellemek için, beyin sürekli olarak “Burası cennet” simülasyonunu çalıştırır. Sokaktaki çöpü görmez, ama parktaki sincabı görür ve hemen Instagram’a atar. Çünkü o sincap, ödediği bedelin karşılığıdır; çöp ise görmek istemediği bir maliyet kalemidir.
Bu psikolojinin en tehlikeli yan etkisi, “Mecburi Mutluluk” sendromudur. Göçmen, mutsuz olma lüksünü kaybetmiştir. Türkiye’de yaşayan birinin “Bıktım bu ülkeden, her şey çok kötü” deme hakkı varken; göç edip, onca masraf yapıp, onca köprüyü yaktıktan sonra giden birinin “Burası da beklediğim gibi değilmiş” deme hakkı, toplumsal sözleşme gereği elinden alınmıştır. Geriye dönüp şikayet ettiğinde alacağı tepki bellidir: “Beğenmiyorsan dön.” Bu tepki, göçmenin en büyük kabusudur. Çünkü dönmek, batık maliyeti realize etmek, zararı kesinleştirmek demektir. Borsada değer kaybeden bir hisseyi satmayıp “Belki yükselir” diye beklemek neyse, mutsuz göçmenin o ülkede kalmaya devam etmesi odur. “Çocuklar okula alıştı”, “Şimdi kurulu düzeni bozmayalım”, “Vatandaşlığı almaya az kaldı” gibi bahaneler, aslında “Dönmeye yüzüm yok” veya “Dönersem sıfırdan başlamaya gücüm yok” itirafının maskelenmiş halleridir.
Bu yatırımın bir de “zaman” boyutu vardır ki, parayla ölçülmesi imkansızdır. Gurbette geçen her yıl, aslında Türkiye’deki sevdiklerinden, anne-babanın yaşlılığından, yeğenlerin büyümesinden çalınan zamandır. Bir göçmen için en büyük travma, Skype veya WhatsApp görüntülü aramalarında anne ve babasının yüzündeki çizgilerin her geçen gün arttığını fark etmektir. Bu, geri alınamaz bir maliyettir. “Sunk Cost”un en acımasız kalemi budur. Göçmen, orada geçirdiği her gün için ailesinden uzak kalarak bir bedel öder. Bu bedel arttıkça, dönüş zorlaşır. Çünkü insan, “Ben annemin son yıllarında yanında olamadım, bari buna değecek bir hayatım olsun” diye düşünür. Eğer dönerse, o fedakarlık boşa gitmiş olacaktır. Bu yüzden, paradoksal bir şekilde, kaybedilen şeyler arttıkça, o gurbet ülkesine yapışma isteği de artar. Acı, bağlılığı körükler. “Bu kadar acıyı boşuna çekmiş olamam” düşüncesi, kişiyi o topraklara çiviler.
Ayrıca, göçmenin Türkiye ile olan köprüleri yakma biçimi de bu psikolojiyi derinleştirir. Pek çok kişi giderken, sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da gemileri yakar. Sosyal medyada yapılan “Sonunda kurtuldum”, “Darısı başınıza” paylaşımları, aslında dönüş biletinin iptal edilmesidir. Bu kadar iddialı bir çıkıştan sonra, sessiz sedasız geri dönmek, toplumsal bir intihar gibidir. İnsanlar, “Hani orası harikaydı?”, “Hani medeniyet oradaydı?” sorularına maruz kalmaktan korkarlar. Bu korku, en kötü şartlarda bile orada kalmayı, Türkiye’ye dönmekten daha cazip hale getirir. Yani göçmen, sadece oradaki patronuna veya sistemine değil, aynı zamanda kendi yarattığı “Başarılı Göçmen” imajına da esir olur. Bu imaj, üzerine titrenmesi gereken, en ufak bir çatlakta tuzla buz olacak kadar kırılgan bir porselen gibidir.
Modern iş dünyasındaki “kariyer yatırımı” da bu denklemin bir parçasıdır. Türkiye’de genel müdür yardımcısıyken, Hollanda’da veya Almanya’da bir uzman olarak işe başlayan kişi, bu statü kaybını “global deneyim” olarak rasyonalize eder. Ancak yıllar geçer ve o beklenen büyük sıçrama bir türlü gerçekleşmezse, “Cam Tavan”a (Glass Ceiling) çarptığını fark ederse, yine de dönemez. Çünkü Türkiye’deki piyasa da onu unutmuş, yerini başkaları almıştır. Artık ne oraya aittir ne de buraya. Bu arafta kalmışlık, batık maliyetin en somut halidir. Eldeki sermaye (geçmiş kariyer) harcanmış, ancak yeni yatırım (global kariyer) beklenen getiriyi sağlamamıştır. Bu durumda kişi, “zararın neresinden dönülse kârdır” diyemez; çünkü döneceği bir zemin kalmamıştır.
Sonuç olarak, Bölüm 3’te ele aldığımız bu psikolojik çerçeve, göçmenin neden mutsuz olsa bile dönemediğini, neden sistemin sömürüsüne (Bölüm 2’de bahsettiğimiz vize esaretine) ses çıkaramadığını açıklar. Çünkü o, masaya sadece emeğini değil, tüm geçmişini ve geleceğini sürmüştür. Elindeki kartlar kötü gelse de, oyunun kuralları haksız olsa da, masadan kalkmak, hayatının iflasını açıklamak demektir. Bu yüzden göçmen, yüzünde donuk bir gülümseme, sosyal medyasında filtreli fotoğraflar ve içinde derin bir “acaba?” sorusuyla, Survivor adasındaki mücadelesine devam eder. O artık bir vatandaş veya birey değil, kendi kararının kurbanı ve aynı zamanda o kararın en ateşli savunucusudur. “Hata yaptım” cümlesi, onun lügatından, uçağın tekerlekleri o yabancı pistte yere değdiği an sonsuza dek silinmiştir.
BÖLÜM 4: VİTRİN HAYATI: “HOME ALONE” İLLÜZYONU
Dijital çağın getirdiği en büyük paradoks, görünürlüğün artarken gerçekliğin aynı oranda silikleşmesidir. Modern göçmenlik serüveninin belki de en trajikomik sahnesi, fiziksel sınırların ötesine geçmiş bireyin, zihinsel sınırlarını sosyal medya algoritmaları ve takipçi beğenileri arasına hapsetmesidir. Önceki bölümlerde, göçmenin sistemsel olarak nasıl bir “yedek parça” muamelesi gördüğünü, vize korkusuyla nasıl modern bir marabaya dönüştüğünü ve geriye dönmemek için ödediği o büyük bedelin yarattığı psikolojik bariyerleri incelemiştik. Şimdi ise, tüm bu ağır, kasvetli ve stresli arka planın önüne çekilen o ışıltılı perdeyi, yani “Vitrin Hayatı”nı aralayacağız. Bu perde, sadece geride kalanlara “Ben iyiyim, başardım” mesajı vermek için değil, bizzat göçmenin kendisine “Doğru kararı verdim” yalanını fısıldamak için dokunmuştur. Sosyal medya profilleri, birer iletişim aracı olmaktan çıkmış, göçmenin yaralı benliğini tedavi ettiği, yalnızlığını maskelediği ve statü kaybını satın alma gücüyle ikame etmeye çalıştığı devasa bir rehabilitasyon merkezine dönüşmüştür.
Elinizdeki telefonun ekranını kaydırdığınızda karşınıza çıkan o kusursuz göçmen profilleri, aslında bir hayatın panoraması değil, özenle seçilmiş karelerden oluşan bir “hayatta kalma kanıtı”dır. Dikkat ederseniz, bu paylaşımların tematiği şaşırtıcı derecede benzerdir, neredeyse bir şablon üzerinden üretilmiş gibidir. Genellikle yağmurlu ama romantik bir Avrupa sokağı, direksiyonunda marka logosunun netçe görüldüğü lüks bir araba, arka bahçesinde sincapların gezindiği o meşhur “Home Alone” (Evde Tek Başına) evi ve en önemlisi, market raflarındaki etiketler. Peki, neden bir insan, bir mühendis, bir doktor, bir entelektüel, hayatının özetini bir kilo kıymanın fiyatına veya bir araba anahtarına indirger? Bu sorunun cevabı, sadece görgüsüzlük veya teşhircilikle açıklanamaz; bu, varoluşsal bir çığlığın, tüketim nesneleri üzerinden tercüme edilmesidir.
“Home Alone” evi metaforu, bu illüzyonun merkezinde yer alır. Doksanlı yılların o meşhur filmindeki kırmızı tuğlalı, geniş bahçeli, çok odalı ve güvenli banliyö evi, bir neslin bilinçaltına “başarının nihai kalesi” olarak kodlanmıştır. Türkiye’nin kaotik, dip dibe, gürültülü ve betonlaşmış şehir hayatından kaçan göçmen için, bu banliyö evi sadece bir barınma mekanı değil, bir huzur tapınağıdır. Sosyal medyada paylaşılan o ev fotoğrafları, biçilmiş çimler, şömine ateşi ve pencereden süzülen huzurlu ışık, geride kalanlara şu mesajı verir: “Bakın, ben o kaostan kurtuldum, kendime ait bir krallığım var.” Ancak kadraja girmeyen, o evin içindeki sessizliğin desibelidir. O evler, evet, filmdeki gibi büyüktür, güvenlidir ve estetik durur; fakat o evlerin içinde yaşanan “Home Alone” durumu, filmdeki Kevin’in yaşadığı macera kadar eğlenceli değildir.
Bu evlerin bulunduğu banliyöler, akşam saat altıdan sonra derin bir sessizliğe gömülür. Sokakta kimseyi göremezsiniz. Komşuluk ilişkisi, yılda bir kez verilen zoraki bir selamlaşmadan ibarettir. O çok özenilen sessizlik, bir süre sonra göçmenin kulaklarını çınlatmaya başlayan bir izolasyona dönüşür. Ama Instagram hikayesinde (story) bu sessizlik “huzur” (peace of mind) etiketiyle pazarlanır. Göçmen, o evin kredisini ödemek için çektiği stresi, iş yerinde yaşadığı mobbingi veya vizesinin iptal olma korkusunu o evin duvarları arasına gömer ve dışarıya sadece evin görkemini yansıtır. Çünkü o ev, onun “Survivor” adasındaki ödülüdür. Eğer o evin yalnızlık kokan odalarını paylaşırsa, ödülün aslında bir ceza olabileceği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Bu yüzden kamera açısı her zaman evi en heybetli, bahçeyi en yeşil gösteren noktaya kurulur; evin içindeki boşluk ve insansızlık asla kadraja girmez.
Bir diğer önemli fenomen, “Market Fişi Pornografisi”dir. Nitelikli, eğitimli insanların sürekli olarak market alışverişlerini, et reyonlarını, içki şişelerini veya teknolojik ürünlerin fiyatlarını paylaşması, sosyolojik açıdan incelenmeye muhtaç bir vakadır. Türkiye’de enflasyonun yarattığı travma, göçmende bir “Alım Gücü Sarhoşluğu” yaratır. “Bir saatlik çalışmamla iki kilo et alabiliyorum” cümlesi, matematiksel olarak doğru olsa da, psikolojik olarak bir savunma mekanizmasıdır. Göçmen, kaybettiği sosyal statüsünü (Bölüm 5’te detaylandıracağımız kimlik krizini), kazandığı kalori ve protein miktarıyla dengelemeye çalışır. Kendi ülkesinde belki bir genel müdürdü, sözü dinlenirdi, şakalarına gülünürdü; şimdi ise sadece “iyi vergi ödeyen” bir yabancı. Bu statü kaybının yarattığı boşluğu, “Ama bak, burada iPhone çok ucuz” argümanıyla doldurur.
Marketteki o etiket, onun için sadece bir fiyat göstergesi değil, bir “değer” belgesidir. “Ben değerliyim, çünkü emeğimin karşılığında bu somut nesneleri kolayca elde edebiliyorum” der. Oysa ruhsal tatmin, market sepetiyle ölçülebilen bir şey değildir. Ama beyin, önceki bölümde bahsettiğimiz “Bilişsel Çelişki”yi çözmek için, ölçülebilir verilere (fiyatlara) tutunur. Ölçülebilir olan (maaş, alım gücü) iyidir; ölçülemeyen (huzur, aidiyet, dostluk) ise belirsizdir ve bu yüzden görmezden gelinir. Sosyal medyada paylaşılan o dolu market arabası, aslında “Benim karnım tok ama ruhum aç” diyen birinin, ruhunun açlığını göstermemek için karnının tokluğunu göze sokma çabasıdır.
Peki, bu vitrinde neler asla yer almaz? Sansürlenen gerçeklik nedir? Örneğin, Pazar günleri öğleden sonra çöken o ağır kasvet asla paylaşılmaz. Avrupa’nın veya Amerika’nın o steril, düzenli ama insansız pazar günlerinde, her yer kapalıyken, yapacak hiçbir şey yokken, göçmenin evinin penceresinden gri gökyüzüne bakıp “Acaba şu an İstanbul’da/Ankara’da olsam arkadaşlarla ne yapardık?” diye iç geçirdiği o anlar asla “story” olmaz. Çünkü o anlar, zayıflık anlarıdır. O anlar, “Acaba hata mı yaptım?” şüphesinin zihne sızdığı anlardır. Vitrin, şüphe kaldırmaz. Vitrin, netlik ister. Bu yüzden o gri gökyüzü, ancak altına “Huzurlu bir pazar” veya “Sunday vibes” yazılarak, yanına bir kahve kupası iliştirilerek paylaşılır. Kahve kupası, yalnızlığın en estetik kamuflajıdır.
Sansürlenen bir diğer gerçek, kültürel dışlanma ve “görünmez” ırkçılıktır. Göçmen, iş yerinde toplantı sırasında fikri sorulmadığında, aksanı yüzünden sözü kesildiğinde veya öğle yemeğinde yerel meslektaşları kendi aralarında şakalaşırken o masada bir saksı gibi oturduğunda yaşadığı o “hiçlik” duygusunu asla paylaşmaz. Sosyal medyada “Global bir şirkette çalışıyorum, harika bir ekip” yazılı, herkesin zoraki gülümsediği o kurumsal fotoğrafın arkasında, aslında o ekibin bir parçası olamamanın, sadece bir “fonksiyon” olmanın (Bölüm 1’deki Pis İş Teorisi’ni hatırlayalım) acısı vardır. Ama bu acıyı paylaşmak, “başarısızlık” itirafıdır. Takipçiler ondan başarı hikayesi bekler, dışlanma hikayesi değil. “Bakın, beni burada el üstünde tutuyorlar” imajını çizmek zorundadır; çünkü eğer “Beni burada kimse takmıyor” derse, Türkiye’deki “Kral Çıplak” diyenlerin (Bölüm 9’da işlenecek) ekmeğine yağ sürmüş olacaktır. Bu yüzden göçmen, maruz kaldığı ırkçılığı bile minimize eder, “Onlar soğuk değil, sadece mesafeli” diyerek kendini ve takipçilerini kandırır.
Bu paylaşımların asıl hedef kitlesi kimdir? İlk bakışta Türkiye’deki arkadaşlar, akrabalar veya eski sevgililer gibi görünse de, asıl hedef kitle göçmenin bizzat “kendisidir”. Sosyal medya, modern insanın aynasıdır ama bu ayna ters çalışır; insan aynaya bakıp kendini görmez, aynadaki görüntüsüne bakıp “Bu benim” diye kendini ikna eder. Göçmen, o ışıltılı fotoğrafı paylaştığında, gelecek olan beğeniler (like) ve yorumlar (“Abi hayat sana güzel”, “Kurtardın kendini”) sayesinde bir dopamin patlaması yaşar. Bu yorumlar, onun dışarıdan nasıl algılandığını belirler. “Herkes benim çok mutlu ve başarılı olduğumu düşünüyor, demek ki ben mutlu ve başarılıyım” çıkarımını yapar. Bu, dışsal bir onay mekanizmasıyla içsel huzursuzluğu bastırma yöntemidir. Paylaşım yapmak, bir nevi “gerçeklik inşası”dır. Fotoğrafı çekilmeyen, filtresi yapılmayan ve paylaşılmayan bir anın yaşanmamış sayıldığı bu çağda, göçmen mutluluğunu “simüle ederek” gerçeğe dönüştürmeye çalışır.
Bu simülasyon, zamanla göçmeni yorar. Çünkü vitrin ile depo arasındaki fark açıldıkça, vitrini düzenlemek daha fazla enerji gerektirir. Depoda (yani gerçek ruh halinde) yığılan özlem, kaygı, gelecek korkusu ve aidiyetsizlik hissi, vitrindeki (sosyal medyadaki) o şık mankenlerin ve parlak ışıkların arkasına saklanamaz hale gelir. İşte o zaman, paylaşımların dozu ve sıklığı artar. Daha büyük araba, daha lüks tatil, daha pahalı restoran paylaşımları, aslında içteki çığlığın desibeliyle doğru orantılıdır. Bir göçmen ne kadar çok “Ben çok mutluyum, burası harika” temalı paylaşım yapıyorsa, perde arkasında o kadar büyük bir çatışma yaşıyor olma ihtimali yüksektir. Mutlu insan, mutluluğunu ispat etme gereği duymaz; onu sadece yaşar. Ancak “altın kelepçeli” göçmen, mutluluğunu sürekli tescil ettirmek zorundadır. Çünkü o mutluluk doğal değil, yapay bir kurgudur; sürekli bakıma ve onaya muhtaçtır.
Türkiye’deki takipçilerin bu illüzyona verdikleri tepkiler de döngüyü besler. Ülkenin ekonomik ve siyasi gündeminden bunalmış kitleler, göçmenin paylaştığı o steril hayatı bir “kaçış fantezisi” olarak tüketirler. Onların “Bizi de al”, “Keşke biz de gitsek” yorumları, göçmenin egosunu şişirir ve ona “Kurtarıcı” veya “Seçilmiş Kişi” misyonu yükler. Bu misyon, göçmenin omuzlarındaki yükü daha da artırır. Artık sadece kendi hayatını idame ettirmekle değil, aynı zamanda geride kalanların hayallerini de temsil etmekle yükümlüdür. Mutsuz olma hakkı, bu “temsiliyet” görevi yüzünden elinden tamamen alınmıştır. “Bakın, hayalleriniz gerçek olabiliyor” demek zorundadır. Bu yüzden vize ofisinde yaşadığı aşağılanmayı değil, vizeyi aldığı andaki o zafer pozunu paylaşır. Hastanede randevu bulamadığı için çektiği ağrıyı değil, eczaneden aldığı ilacın ne kadar ucuz olduğunu paylaşır. Gerçek, fanteziye kurban edilir.
“Home Alone” illüzyonunun en çarpıcı yönlerinden biri de, “özgürlük” kavramının “yalnızlık” ile takas edilmesidir. Paylaşılan videolarda sokakların boşluğu, parkların sakinliği “özgürlük” olarak sunulur. Kimse korna çalmıyordur, kimse kimseye omuz atmıyordur. Evet, bu bir konfordur. Ancak insan sosyal bir varlıktır. O boş sokaklar, bir süre sonra “ıssızlık” hissi verir. Türkiye’nin o bunaltıcı kalabalığından kaçarken, kendini bir “uzay boşluğunda” bulan göçmen, bu boşluğu “medeniyet” olarak tanımlayarak kendini rahatlatır. “İnsanlar birbirine saygılı” derken, aslında “İnsanlar birbirine kayıtsız” demektedir. Ama bu tercüme hatası, bilinçli bir tercihtir. Çünkü kayıtsızlık, yalnızlığı; saygı ise medeniyeti çağrıştırır. Göçmen, medeniyeti seçmiş görünmek ister, yalnız kalmış görünmek değil. Bu yüzden o boş sokak fotoğrafları, melankolik bir fon müziği eşliğinde, entelektüel bir yalnızlık (solitude) sosuna bandırılarak servis edilir; oysa yaşanan şey çoğu zaman saf, çiğ bir yalnızlıktır (loneliness).
Özel günlerde, bayramlarda veya doğum günlerinde bu illüzyon zirve yapar. Aileden uzakta geçirilen bir bayram sabahının burukluğu, “Burada Türk marketinden bulduğum baklava” fotoğrafıyla maskelenir. O baklava, sadece bir tatlı değil, bir “kök” simgesidir. “Hala bizdenim, kopmadım ama daha iyi şartlardayım” mesajıdır. Oysa o baklava yenirken boğazda düğümlenen hüzün, fotoğrafın “caption” (açıklama) kısmına yazılmaz. “Herkese iyi bayramlar, gurbetten selamlar” yazılır ve yanına bir kalp emojisi konur. O kalp emojisi, kanayan bir yaranın üzerine yapıştırılan yara bandıdır. Vitrin, kanı göstermez; sadece bandı gösterir.
Ayrıca, “gezgin” (traveller) kimliği de bu vitrinin önemli bir parçasıdır. Hafta sonu Paris’e, diğer hafta sonu Roma’ya yapılan 30 Euro’luk uçak biletli seyahatler, göçmenin en büyük “başarı” göstergesidir. Türkiye’de bir şehirden diğerine gitmenin maliyetiyle, orada ülke değiştirilebiliyor olması, göçmenin en sevdiği kıyaslamadır. “Gezmek tozmak” bir hayat tarzı değil, bir “hınç alma” ritüeline dönüşür. Yıllarca vize kuyruklarında, döviz kurları yüzünden ertelenen hayallerin acısını çıkarırcasına yapılan bu seyahatler, aslında bir “mekan tüketimi”dir. Eyfel Kulesi’nin önünde çekilen o fotoğraf, “Ben oradayım, siz değilsiniz” demektir. Ancak o seyahatlerde bile, göçmen çoğu zaman yalnızdır veya yine kendi gibi göçmenlerden oluşan o kapalı “gettolaşmış” arkadaş grubuyladır (Bölüm 17’de değineceğimiz konu). Yerel halkla karışamaz, o kültürün derinliğine inemez, sadece turist olarak yüzeyde sörf yapar. Ama fotoğraf karesinde, o artık bir dünya vatandaşıdır.
Sonuç olarak, “Vitrin Hayatı”, göçmenin kendi gerçeğine yabancılaşma sürecidir. “Home Alone” evleri, dolu market arabaları ve lüks arabalar, birer tiyatro dekorudur. Oyuncu (göçmen), sahne ışıkları altında (sosyal medya) repliğini (mutluluk hikayesi) okur, seyirciler (takipçiler) alkışlar. Ancak perde kapandığında, telefonun şarjı bittiğinde ve o “akıllı ev”in ışıkları söndüğünde, göçmen o dekorun içinde, kendi nefes sesiyle baş başa kalır. İşte o an, illüzyonun bittiği ve “Altın Kelepçe”nin soğuk metalinin bilekte hissedildiği andır. Bu anı kimseyle paylaşamaz, çünkü paylaştığı an oyun bozulur, büyü kaçar ve “Kral Çıplak” kalır. Bu yüzden sabah olduğunda, tekrar telefonunu eline alır, filtrelerini seçer ve yeni bir “mutluluk” sahnesi kurgulamaya başlar. Çünkü şov, ne pahasına olursa olsun devam etmelidir.
BÖLÜM 5: STATÜ KAYBI VE KİMLİK KRİZİ
İnsan, biyolojik bir varlık olduğu kadar, belki de ondan daha fazla, sosyal bir kurgudur. Bir bireyin kim olduğunu belirleyen şey, sadece genetik mirası veya pasaportundaki bilgiler değil, içinde yaşadığı toplumun ona biçtiği değer, ona hitap ediş şekli ve onunla kurduğu hiyerarşik ilişkidir. Göç, bu bağlamda sadece coğrafi bir yer değiştirme eylemi değil, kişinin üzerine giydiği ve yıllar içinde derisiyle bütünleşmiş olan o “sosyal zırhın” zorla sökülüp atılması işlemidir. Önceki bölümlerde, göçmenin ekonomik bir dişli olarak nasıl konumlandığını, vize prangalarıyla nasıl bağlandığını ve geride bıraktığı batık maliyetin ağırlığını ele almıştık. Vitrin hayatının illüzyonlarını da araladığımıza göre, artık meselenin en can yakıcı, en sessiz ama en derin kanayan yarasına parmak basabiliriz: Statü kaybı ve bunun tetiklediği varoluşsal kimlik krizi. Bir sabah uyanıp, yıllarca emek vererek inşa ettiğiniz “Sayın”, “Bey”, “Hanım”, “Hocam” veya “Üstadım” sıfatlarının sınır kapısında el konulduğunu ve elinizde sadece soğuk, ruhsuz bir vergi numarası kaldığını fark etmek, modern insanın yaşayabileceği en şiddetli ontolojik sarsıntılardan biridir.
Türkiye gibi, toplumsal ilişkilerin “yüz yüze” samimiyet ve hiyerarşik saygı ritüelleri üzerine kurulu olduğu, “unvan”ın neredeyse ismin önüne geçtiği bir kültürden kopup; bireyselliğin, kuralların ve soğuk profesyonelliğin hakim olduğu Batı toplumlarına geçiş, bir “hiçleşme” sürecini beraberinde getirir. Türkiye’de bir mühendis, bir doktor veya bir akademisyen olmak, sadece bir mesleği icra etmek demek değildir; bu meslekler, kişiye marketteki kasiyerden apartman görevlisine, bankadaki memurdan trafikteki polise kadar hayatın her alanında açılan görünmez kapılar, sunulan imtiyazlar ve duyulan peşin saygı demektir. “Doktor Bey geldi” dendiğinde akan suların durduğu, “Müdür Hanım” denildiğinde ceketlerin iliklendiği o konforlu, pohpohlayıcı ve egoyu besleyen atmosferden çıkıp; isminizi bile telaffuz etmeye tenezzül etmeyen, diplomanızı sadece bir kağıt parçası olarak gören ve sizi herhangi bir “iş gücü birimi” olarak kodlayan bir sisteme düşmek, kişinin benlik algısında devasa bir kırılma yaratır. Bu kırılma, göçmenin aynaya baktığında gördüğü kişi ile, sokağa çıktığında insanların gördüğü kişi arasındaki uzlaşmaz çelişkiden doğar.
Bu kimlik krizinin ilk ve en somut göstergesi, “isim” meselesidir. İsim, insanın varoluşunun bayrağıdır. Ancak göç edilen ülkede, o görkemli, anlamlı ve belki de atalardan miras kalan isim, bir anda “telaffuz edilemeyen sesler yığını”na dönüşür. Türkiye’de bir toplantı odasına girdiğinde “Çağrı Bey” veya “Gökçe Hanım” olarak ağırlanan birey, yurt dışındaki ofisinde, adını söylemeye üşenen veya sürekli yanlış telaffuz eden iş arkadaşları tarafından “Hey”, “Buddy” veya isminin saçma sapan kısaltılmış halleriyle çağrılmaya başlanır. Bu basit gibi görünen detay, aslında derin bir saygınlık erozyonudur. Kişi, her tanışmada ismini hecelemek, nasıl okunduğunu öğretmek ve karşı tarafın yüzündeki o “ne kadar zor bir ismin var” ifadesini tolere etmek zorunda kalır. Bu süreç, bilinçaltına şu mesajı kazır: “Sen buraya ait değilsin, senin ismin bile buranın diline, damağına, kulağına yabancı. Sen bir pürüzsün.” Kendi ismine bile yabancılaşan, ismini duyduğunda o eski saygın tınıyı alamayan göçmen, zamanla kendini o ismin taşıdığı kültürel ve tarihsel bagajdan sıyırmaya, daha “global”, daha “kolay” ve dolayısıyla daha “köksüz” bir kimliğe bürünmeye başlar. Bazıları ismini değiştirir, bazıları yerel dildeki karşılıklarını kullanır; ama her halükarda, o eski “kendisi” artık orada değildir.
Statü kaybının profesyonel hayattaki yansıması ise çok daha serttir. Türkiye’de, özellikle beyaz yakalı dünyasında, kıdem ve tecrübe, ciddi bir iktidar alanıdır. Yılların emeğiyle gelinen yöneticilik pozisyonları, geniş yetkiler, emre amade asistanlar ve yönetilen büyük bütçeler, kişinin kendine duyduğu saygının temel direkleridir. Ancak göç edildiğinde, bu direkler birer birer yıkılır. Çoğu nitelikli göçmen, gittiği ülkede kariyerine “birkaç basamak aşağıdan” başlamak zorunda kalır. Türkiye’de yüzlerce kişiyi yöneten bir direktör, Almanya’da veya Kanada’da kendini sadece kendi işinden sorumlu bir “uzman” olarak bulabilir. Bu durum, “teknik olarak” bir sorun gibi görünmese de, psikolojik olarak bir yıkımdır. Toplantılarda sözü dinlenen, karar verici konumundaki o otoriter figür gitmiş; yerine, fikrini kabul ettirmek için iki kat daha fazla çaba sarf etmesi gereken, aksanı yüzünden zekası sorgulanan ve yerel kültürel kodları bilmediği için espri bile yapamayan “tutuk” bir çalışan gelmiştir.
Dil bariyeri, bu statü kaybını derinleştiren en önemli faktördür. Kişi, kendi ana dilinde bir retorik ustası, kelime oyunlarıyla insanları ikna edebilen bir hatip veya karmaşık soyut kavramları şiirsel bir dille anlatabilen bir entelektüel olabilir. Ancak ikinci bir dilde, ne kadar ileri seviyede bilirse bilsin, çoğu zaman bir “çocuk” seviyesine indirgenir. Nüansları yakalayamaz, ironiyi kaçırır, duygularını tam olarak ifade edemez. Beynindeki fırtınaları, dilindeki sığ kelimelerle dışarı aktarmaya çalışırken yaşadığı o sıkışmışlık hissi, korkunç bir yetersizlik duygusu yaratır. Zekası ile dili arasındaki bu uçurum, göçmenin kendini “aptalmış gibi” hissetmesine neden olur. Karşısındaki yerel çalışan, belki ondan çok daha az donanımlıdır ama ana dilini konuşmanın verdiği özgüvenle masaya hakim olurken; bizim göçmen deha, doğru kelimeyi (preposition) bulmaya çalışırken sessizliğe gömülür. Bu sessizlik, bir tevazu sessizliği değil, bir yenilgi sessizliğidir. Kendi ülkesinde “keskin zekalı” olarak bilinen kişi, burada “sessiz, çalışkan, kendi halinde biri” olarak etiketlenir. Bu etiket, göçmenin gerçek kimliğinin üzerine atılmış ölü toprağıdır.
Bu “hiçlik” duygusu, sadece iş yeriyle sınırlı kalmaz; sokağa, markete, apartmana da taşar. Türkiye’de mahallesinde tanınan, selam verilen, bakkalın hal hatır sorduğu birey; göç ettiği metropolde görünmez bir hayalete dönüşür. Kimse onun kim olduğunu, geçmişte neler başardığını, hangi okulları dereceyle bitirdiğini veya ne kadar zorlu yollardan geçtiğini bilmez. O, sistemin gözünde sadece bir “Vergi Numarası”ndan veya “Oturum İzni Numarası”ndan ibarettir. Bürokratik işlemlerde karşılaştığı o soğuk, mesafeli ve şüpheci tavır, ona sürekli “Sen potansiyel bir sorun kaynağısın, bir fazlalıksın” mesajını verir. Türkiye’de bürokrasiyi “tanıdıklar” vasıtasıyla çözen, işini “halleden” o muktedir birey gitmiş; yerine randevu alabilmek için aylarca bekleyen, memurun karşısında el pençe divan duran ve yanlış bir şey yapmaktan ödü kopan bir “sığıntı” gelmiştir. Bu güç kaybı, erkeklik/kadınlık onurunu, yetişkinlik algısını ve bireysel egemenlik hissini zedeler.
Peki, insan bu devasa boşluğu nasıl doldurur? Egosunda açılan bu kara deliği neyle kapatmaya çalışır? İşte burada, kapitalizmin en parlak oyuncakları devreye girer. Statü kaybının yarattığı kimlik krizinin ilacı, çoğu zaman agresif ve gösterişçi tüketimdir. Eğer toplum bana “Saygın Batur Bey” olarak değer vermiyorsa, ben de o saygıyı satın aldığım nesneler üzerinden talep ederim. Altımdaki arabanın markası, kolumdaki saatin fiyatı, oturduğum semtin prestiji, benim yeni “kimlik kartım” olur. Türkiye’de ulaşılması güç olan lüks arabaların, elektronik cihazların veya marka kıyafetlerin yurt dışında (önceki bölümlerde değindiğimiz alım gücü paritesi sayesinde) daha erişilebilir olması, göçmen için bir can simididir. O lüks arabanın direksiyonuna geçtiğinde, trafikteki diğer sürücüler onun aksanını, göçmenliğini veya statü kaybını görmez; sadece arabanın gücünü görürler. Bu, göçmenin kendini “eşit” hissettiği nadir anlardan biridir. Kırmızı ışıkta durduğunda, yandaki Alman veya İngiliz ile aynı seviyededir, hatta belki ondan daha üst bir modele biniyordur. Bu mekanik eşitlik, ruhsal eşitsizliğin üzerini örten bir yara bandıdır.
Bu durum, “Marka Fetişizmi”ni bir hastalık boyutuna taşır. Göçmen, Türkiye’de belki de asla giymeyeceği logolu kıyafetleri, asla takmayacağı aksesuarları kullanmaya başlar. Çünkü o logolar, sessiz birer çığlıktır: “Benim param var, ben başarılıyım, ben de sizin sınıfınızdayım.” Oysa yerel aristokrasi veya entelektüel sınıf, genellikle bu tür gösterişçi tüketimden uzaktır. Bu durum, göçmeni yine paradoksal bir şekilde, entegre olmaya çalıştığı o üst sınıftan uzaklaştırır ve onu “sonradan görme” kategorisine hapseder. Ancak göçmen için önemli olan, yerel halkın ne düşündüğünden ziyade, kendi içindeki o “eziklik” hissini bastırmaktır. Alışveriş yapmak, yeni bir iPhone kutusu açmak veya pahalı bir restoranda yemek yemek, geçici bir dopamin salgılanmasıyla o “hiçlik” duygusunu uyuşturur. “Ben bir hiç değilim, bak, tüketebiliyorum” mantığı, varoluşu tüketime indirger. Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” önermesi, modern göçmen için “Tüketiyorum, öyleyse değerliyim” şekline dönüşür.
Bu kimlik krizinin bir diğer boyutu da, “kültürel araf”ta sıkışıp kalmaktır. Göçmen, statü kaybını telafi etmek için bazen “aşırı uyum” (over-adaptation) stratejisi izler. Kendi kültürünü tamamen reddedip, geldiği toplumu taklit etmeye, “Kraldan çok kralcı” olmaya çalışır. İsmini değiştirir, Türklerle görüşmeyi keser, sadece yerel yemekleri yer ve Türkiye’yi sürekli kötüleyerek yeni efendilerine yaranmaya çalışır. Ancak bu çaba, genellikle trajikomik bir sonuç doğurur. Çünkü ne kadar uğraşırsa uğraşsın, o “orijinal” değildir; bir taklittir. Yerel halk, bu aşırı çabayı genellikle samimiyetsiz veya acınası bulur. Diğer uçta ise, statü kaybına bir tepki olarak “aşırı milliyetçilik” veya “kültürel gettolaşma” refleksi gelişir. Dış dünyada bulamadığı saygıyı, kendi içine kapanarak, kendi mikro cemaatinde “reislik” taslayarak veya sosyal medyada Türkiye güzellemeleri yaparak telafi etmeye çalışır. Her iki uç da, sağlıklı bir kimlik inşası değil, parçalanmış bir benliğin savunma mekanizmalarıdır.
Türkiye’deki sosyal çevrenin kaybı, bu krizi daha da derinleştirir. İnsan, sosyal aynalarda kendini gören bir varlıktır. Bize gülen, bizi takdir eden, bize danışan arkadaşlarımız, kimliğimizin kurucu unsurlarıdır. Göçmen, bu aynaları kaybettiğinde, kendi görüntüsünü de kaybeder. Yeni edindiği arkadaşlar (eğer edinebilirse), onun geçmişini bilmezler. Onun lise yıllarındaki başarılarını, üniversitedeki efsanevi anılarını veya ailevi köklerini bilmeyen bu yeni insanlar için o, sadece “bugünkü haliyle” var olan, derinliği olmayan, iki boyutlu bir karakterdir. Kimse ona “Hatırlar mısın, eskiden…” diye başlayan cümleler kuramaz. Bu “tarihsizlik”, insanı köksüzleştirir. Kökü olmayan bir ağaç nasıl rüzgarda daha çok sallanırsa, geçmişiyle bağı kopmuş, sadece “şimdiki zaman”da yaşayan göçmen de hayatın zorlukları karşısında daha savunmasızdır. Statü, aslında bir birikimdir; göç ise bu birikimin sıfırlanmasıdır.
Statü kaybının yarattığı boşluk, aile içi ilişkilere de yansır. Özellikle erkek egemen kültürden gelen bireylerde, “evi geçindiren, aileyi koruyan, muktedir baba” figürünün sarsılması, ciddi krizlere yol açar. Eğer eşi daha hızlı dil öğrenirse, daha çabuk iş bulursa veya çocuklar sisteme daha hızlı adapte olup babayı “yetersiz” görmeye başlarsa, aile içindeki hiyerarşi altüst olur. Baba, dışarıda kaybettiği otoriteyi evde yeniden tesis etmeye çalışırken daha agresif veya daha içe kapanık olabilir. Aynı şekilde, Türkiye’de kariyeri olan bir kadının, yurt dışında sadece “anne” ve “ev hanımı” rolüne hapsolması, onun kimliğinde derin yaralar açar. “Ben bunun için mi okudum?” sorusu, evin duvarlarında yankılanır. Bu statü kaybı, çiftler arasında birbirini suçlamaya, “Senin yüzünden geldik” tartışmalarına ve sonunda duygusal kopuşlara zemin hazırlar.
İşin en acı tarafı, bu statü kaybının ve hiçlik duygusunun, Türkiye’ye tatile gelindiğinde yaşanan o kısa süreli “krallık” simülasyonuyla daha da belirginleşmesidir. Göçmen, yaz tatilinde Türkiye’ye geldiğinde, cebindeki dövizle, altındaki kiralık lüks arabayla ve “Avrupa’dan gelen” havasıyla geçici bir statü artışı yaşar. Eski arkadaşları ona özenir, akrabalar saygı gösterir, garsonlar pervane olur. Bu bir haftalık “Batur Bey” olma hali, aslında zehirli bir baldır. Çünkü göçmen, o saygının kendisine değil, cebindeki Euro’ya veya “gurbetçi” etiketine gösterildiğini içten içe bilir. Ayrıca, tatil bittiğinde o bal kabağına dönüşecek araba ve o geçici saltanat, dönüş uçağında yerini tekrar o gri “hiçliğe” bırakacaktır. Bu kontrast, göçmenin yaşadığı kimlik krizini her seferinde yeniden tetikler. “Ben hangisiyim?” sorusu zihnini kemirir: “Türkiye’deki o saygı gören ama geleceği olmayan adam mı, yoksa Avrupa’daki o geleceği olan ama bugünü olmayan, saygı görmeyen adam mı?”
Nitelikli göçmenlerin yaşadığı bu statü kaybı, klasik işçi göçünden (Gastarbeiter) farklıdır. 1960’larda giden işçi sınıfı, zaten Türkiye’de de alt veya orta-alt sınıftaydı ve gittikleri yerde statü kaybı değil, bilakis ekonomik olarak statü artışı hedefliyorlardı. Onlar için “işçi” olmak bir veriydi. Ancak bugünün beyaz yakalı göçmeni, Türkiye’nin “kaymak tabakası”ndan, “elit”inden kopup gitmektedir. Maslow’un hiyerarşisinin en tepesindeki “kendini gerçekleştirme” ve “saygınlık” basamaklarından, en alt basamaktaki “güvenlik” ve “fizijolojik ihtiyaçlar” basamağına (vize, barınma, karın doyurma) düşüş, serbest düşüş etkisi yaratır. Bu düşüşün yarattığı travma, “Neden mutsuzsun? Altında araban var, evin sıcak” diyenlere anlatılamaz. Çünkü anlatılmak istenen şey, “karnın açlığı” değil, “ruhun onurunun zedelenmesi”dir.
Akademik dünyadan bir örnekle somutlaştırırsak; Türkiye’de kürsüsü olan, öğrencileri tarafından hayranlıkla izlenen bir profesörün, yurt dışında kütüphanede bir “araştırmacı” olarak, kimsenin yüzüne bakmadığı bir köşede çalışması, sadece bir kariyer değişikliği değildir. Bu, bir “tahtın” terk edilip, bir “taburenin” kabul edilmesidir. O profesör, Türkiye’deki o entelektüel tatmini, o kürsüdeki iktidarı, yurt dışındaki marketten alacağı en pahalı şarapla veya en son model bilgisayarla dolduramaz. Tüketim, statünün yerini tutmaz; sadece statüsüzlüğün acısını hafifleten bir anesteziktir. Göçmen, bu anesteziye bağımlı hale gelir. Her yeni alışveriş, her yeni tatil, “Ben hala biriyim” çığlığıdır.
Sonuç olarak, Bölüm 5’te irdelediğimiz bu “Statü Kaybı ve Kimlik Krizi”, göçmenliğin en sessiz katilidir. İnsan, saygı görmek, tanınmak, bir hikayenin kahramanı olmak ister. Göç, insanı kendi hikayesinin başrolünden alıp, başkalarının hikayesinde bir figürana dönüştürür. “Vergi numarası”na indirgenmiş bir hayat, ne kadar konforlu olursa olsun, eksiktir. İsimsizleşme, köksüzleşme ve değersizleşme hissi, en lüks arabaların motor sesinde bile bastırılamaz. Göçmen, vitrindeki başarısının arkasında, bu derin kimlik erozyonuyla boğuşur. Ve o “Home Alone” evinin salonunda, elinde pahalı bir viski bardağıyla otururken, aslında özlediği şey o viskinin tadı değil, birinin ona içtenlikle, gözlerinin içine bakarak ve ismini doğru telaffuz ederek “Nasılsın Batur Bey/Hanım?” diye sormasıdır. Bu sorunun yokluğu, modern göçmenin en büyük yoksulluğudur.
BÖLÜM 6: PLATON’UN MAĞARASI VE GÖLGELER
İnsanlık tarihinin en eski ve en çarpıcı metaforlarından biri olan Platon’un Mağara Alegorisi, binlerce yıl sonra modern göçmenliğin sosyopsikolojik haritasını çıkarmak için en yetkin kılavuzlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Antik filozofun karanlık bir mağarada, yüzleri duvara dönük, zincirlenmiş ve sadece arkalarındaki ateşin yansıttığı gölgeleri “gerçeklik” sanan insanları tasvir ettiği o sahne, bugün Türkiye ile “Batı” arasındaki algısal uçurumu mükemmel bir şekilde simgeler. Ancak bu modern versiyonda senaryo biraz daha karmaşık ve çok daha acımasızdır. Türkiye, metaforik olarak o mağaradır; ekonomik krizlerin, siyasi çalkantıların ve toplumsal huzursuzlukların yarattığı kasvetli bir atmosferde, insanlar yüzlerini “Batı” denilen o hayali çıkış kapısına dönmüşlerdir. Onlar için mağaranın dışı, yani Avrupa veya Amerika, sadece coğrafi bir yer değil, mutlak ışığın, mutlak adaletin ve sonsuz refahın kaynağıdır. Mağaranın duvarına yansıyan gölgeler ise sosyal medya paylaşımları, kulaktan dolma başarı hikayeleri ve Hollywood filmlerinin yarattığı o kusursuz “Amerikan Rüyası” imajlarıdır.
Bu denklemde göç eden birey, zincirlerini kırıp mağaradan dışarı çıkmayı başaran o “seçilmiş” kişidir. Arkada kalanlar, yani mağaranın sakinleri, gideni bir kaçak olarak değil, bir “kahraman” veya daha yaygın tabirle “kurtulmuş insan” olarak kodlarlar. “Kurtulmak” fiili, Türkçede göç olgusuyla öylesine bütünleşmiştir ki, neredeyse eş anlamlı hale gelmiştir. Birinin yurt dışına taşındığını duyduğumuzda “Gitti” demeyiz, “Kendini kurtardı” deriz. Bu fiil seçimi, bilinçaltımızdaki o korkunç kutuplaşmayı ifşa eder: Eğer giden “kurtulduysa”, kalan “felaketin içinde” demektir. Dolayısıyla giden kişi, sadece kendi hayatını inşa etmeye gitmez; aynı zamanda geride kalanların “demek ki buradan çıkış mümkün” şeklindeki umudunun da taşıyıcısı olur. O, artık bir birey değil, mağaranın dışındaki ışığın varlığını kanıtlayan canlı bir delildir.
Ancak Platon’un hikayesindeki trajik kırılma, dışarı çıkanın geri dönüp içeridekilere gördüklerini anlatmaya çalışmasıyla başlar. Modern göçmen için de trajedi tam olarak bu noktada filizlenir. Mağaradan (Türkiye’den) büyük umutlarla, arkasında gıpta eden gözler bırakarak çıkan göçmen, “dışarıdaki” (Yurt dışındaki) gerçeklikle yüzleştiğinde gözleri kamaşır. Ama bu kamaşma, beklendiği gibi ilahi bir ışığın, cennetvari bir güzelliğin kamaşması değildir. Daha önceki bölümlerde detaylandırdığımız “pis işlerin” ağırlığı, statü kaybının yarattığı hiçlik duygusu ve vize esaretinin soğuk nefesi, göçmenin yüzüne çarpan o sert güneş ışığıdır. Göçmen, mağaranın dışının da güllük gülistanlık olmadığını, orada da vahşi hayvanların (sistemsel ırkçılık), fırtınaların (ekonomik belirsizlik) ve sarp kayalıkların (yalnızlık) olduğunu görür. Evet, mağaranın içi karanlıktır ama dışarısı da tekinsizdir.
Burada göçmen korkunç bir ikilemle baş başa kalır: Gördüğü bu nahoş gerçeği, mağarada kalanlara anlatmalı mıdır? Eğer dürüst olup “Arkadaşlar, burası sandığınız gibi bir cennet değil, burada da çok acı çekiyorum, yalnızım, sistem bizi eziyor” derse ne olur? Platon, mağaraya dönüp “Gördükleriniz sadece gölge, gerçek bambaşka” diyen kişinin, içeridekiler tarafından taşlanacağını, hatta öldürülmek isteneceğini söyler. Modern dünyada bu “taşlanma”, sosyal medya linci veya “nankörlük” suçlaması şeklinde tezahür eder. Türkiye’deki insanlar, yani mağara sakinleri, dışarısının “kötü” veya “zor” olduğuna dair bir hikayeyi duymaya tahammül edemezler. Çünkü onların hayata tutunmasını sağlayan tek şey, bir gün o mağaradan çıkabileceklerine dair besledikleri umuttur. Eğer dışarısı da kötüyse, o zaman “kurtuluş” diye bir şey yoktur. Bu umudun yok olması, mağaradaki yaşamı katlanılmaz kılar. Bu yüzden, gerçeği söyleyen göçmene öfkeyle saldırırlar: “Beğenmiyorsan dön!”, “Euro kazanıyorsun, konuşmak kolay!”, “Yediğin önünde yemediğin arkanda, hala şikayet ediyorsun!”
Bu tepkiler, aslında bir savunma mekanizmasıdır. İnsanlar, hayallerinin yıkılmasını istemezler. Onlar, göçmenin bir kahraman olarak kalmasına muhtaçtır. Göçmen başarılı olmalıdır, mutlu olmalıdır, zengin olmalıdır ki, geride kalanlar da bir gün aynı başarıya ulaşabileceklerine inanabilsinler. Göçmenin mutsuzluğu, kitlelerin hayallerine yapılan bir sabotajdır. İşte bu baskı, göçmeni “sessizliğe” veya daha kötüsü “yalana” iter. Gerçeği (mağaranın dışını) gören kişi, bunu içeridekilere anlatamayacağını anladığında, onların duymak ve görmek istediklerini sunmaya başlar. Yani, o da mağara duvarına “gölge” yansıtmaya başlar.
Bu gölge oyunu, daha önce bahsettiğimiz vitrin hayatının felsefi altyapısıdır. Göçmen, eline aldığı telefonuyla (ki bu modern çağın gölge yansıtma cihazıdır), mağara duvarına (Instagram, Twitter) tam da içeridekilerin beklediği görüntüleri düşürür: Eyfel Kulesi önünde bir gülümseme, Starbucks bardağında yazan isim, marketten alınan ucuz bir elektronik eşya. Bu gölgeler, gerçeğin kendisi değildir; gerçeğin, yani o karmaşık, zorlu ve bedelli göçmenlik hayatının, sadece estetikleştirilmiş ve filtrelenmiş siluetleridir. Göçmen, “Bakın, ben başardım, burası harika, ışık var” mesajını verirken, aslında kendi yaşadığı acıyı sansürler. Bunu yaparken iki amacı vardır: Birincisi, geride kalanların umudunu kırmamak ve onların öfkesini üzerine çekmemek. İkincisi ve daha önemlisi, kendi “kahraman” statüsünü korumak.
Çünkü göçmen de insan olarak onaya muhtaçtır. Türkiye’den ayrılırken yapılan o vedalar, havaalanındaki o dramatik sarılmalar, arkasından dökülen sular, ona bir “misyon” yüklemiştir. O, ailenin, arkadaş grubunun veya mahallenin “yurt dışına açılan gurur kapısı”dır. Eğer başarısız olduğunu, mutsuz olduğunu itiraf ederse, bu sadece bireysel bir yenilgi değil, onu seven herkesin umutlarının iflası olacaktır. Bu yük, Atlas’ın dünyayı sırtlaması kadar ağırdır. Bir mühendis düşünün; Türkiye’de herkes ona “Helal olsun, Silikon Vadisi’ne gidiyor, bizi de kurtarır” gözüyle bakmıştır. Şimdi bu mühendis, orada yaşadığı mobbingi, akşamları evde tek başına yediği makarnayı, vize stresinden dökülen saçlarını nasıl anlatabilir? Anlatamaz. Çünkü anlatırsa, o “kahraman” pelerini düşer ve geriye sadece acı çeken, üstelik vatanından uzakta acı çeken sıradan bir fani kalır. Bu yüzden gölge oyununa devam etmek, bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Bu durum, mağaradaki (Türkiye’deki) kitle ile mağara dışındaki (yurt dışındaki) göçmen arasında hastalıklı bir simbiyotik ilişki doğurur. Kalanlar, gideni idealize eder; giden de bu idealizasyonu besler. İki taraf da gerçeği bilmek istemez. Kalanlar, “Orada hayatın ne kadar zor olabileceğini” duymak istemez; çünkü o zaman “Neden gitmedim?” pişmanlıkları anlamsızlaşır veya “Gidemiyorum” çaresizlikleri daha da koyulaşır. Gidenler ise “Burada ne kadar yalnız olduklarını” söylemek istemez; çünkü o zaman ödedikleri o devasa “Batık Maliyet” (önceki bölümlerde işlediğimiz konu) yüzlerine vurulur. Böylece, devasa bir “kolektif yalan” inşa edilir. Bu yalanın adı “Yurt Dışı Cenneti”dir.
Mağara alegorisindeki “gerçeğe uyum sağlama” süreci de göçmen için sancılıdır. Platon, mağaradan çıkanın önce gözlerinin acıyacağını, sonra yavaş yavaş nesneleri göreceğini söyler. Göçmen için de süreç böyledir. İlk geldiğinde “medeniyet şoku” yaşar; kurallar, düzen, sessizlik ona parlak gelir. Ancak zamanla gözleri alışır ve detayları görmeye başlar. O “mükemmel” sistemin içindeki soğukluğu, insan ilişkilerindeki yüzeyselliği, bürokrasinin demir yumruğunu fark eder. Yani güneşe (gerçeğe) doğrudan bakabilmeye başlar. Bu aşamada, Türkiye’ye bakışı da değişir. Artık Türkiye’yi sadece “kaçılması gereken karanlık bir kuyu” olarak değil, aynı zamanda “insani sıcaklığın, kaosun içindeki yaşam enerjisinin olduğu bir yer” olarak da görmeye başlar. Ama bunu da dile getiremez. Çünkü “Türkiye’yi özledim” demek, mağaradaki kitle tarafından “Şımarıklık” veya “Geri zekalılık” olarak adlandırılır. “Madem özledin, gel o zaman asgari ücretle çalış da görelim” cevabı, göçmenin ağzına vurulan en büyük kilittir.
Bu kilit, göçmeni derin bir yalnızlığa mahkum eder. O artık iki dünyanın da yabancısıdır. Mağaranın (Türkiye’nin) dilini konuşur ama mağaradakilerle aynı “gerçekliği” paylaşmaz. Mağaranın dışındakilerin (yerel halkın) dünyasında yaşar ama onlarla aynı “geçmişi” paylaşmaz. Göçmen, mağaranın kapısında oturmuş, ne içeri girebilen ne de dışarıda tam anlamıyla huzur bulabilen bir araftaki ruh gibidir. İçeridekilere seslenir, sesini duyuramaz; dışarıdakilere bakar, kendini anlatamaz. Bu iletişim kopukluğu, göçmenin ruhunda onarılmaz yaralar açar.
Üstelik mağaradakilerin, göçmene duyduğu hisler sadece hayranlık değildir; bu hayranlığın hemen altında, kaynayan bir kıskançlık kazanı da vardır. “Neden o gitti de ben kaldım?” sorusu, kalanların bilinçaltını kemirir. Bu kıskançlık, göçmenin en ufak bir şikayetinde patlamaya hazır bir volkan gibidir. Göçmen, “Burada domatesin tadı yok” dediğinde, kalanların ona bu kadar sert tepki vermesinin sebebi domates sevgisi değildir. Sebep, “Sen bizim hayalimize ulaştın, sahip olduklarının bedelini ödedin, şimdi o bedeli (lezzetsiz domatesi) sessizce öde ve sakın bize mızmızlanma” düşüncesidir. Kalanlar, gidenin mutluluğunu bir hak olarak değil, bir görev olarak görürler. “Sen bizim yerimize de mutlusun, o yüzden rolünü iyi oyna” baskısıdır bu.
Mağara dışındaki (göç etmiş) bireyin, içeridekilere gerçeği anlatamamasının bir diğer sebebi de “kavramsal körlük”tür. Platon’un dediği gibi, gölgelere alışmış göze güneşi anlatamazsınız. Türkiye’nin kaotik, hayatta kalma mücadelesiyle geçen gündeminde boğuşan birine, İskandinavya’daki bir göçmenin “varoluşsal yalnızlığını” veya “iş yerindeki pasif agresif dışlanmayı” anlatmak, çölde susuzluktan ölen birine “boğulma tehlikesini” anlatmak gibidir. İki tarafın “dert” tanımı o kadar farklılaşmıştır ki, ortak bir acı frekansı kalmamıştır. Türkiye’deki kişi için dert “kirayı ödeyememek” iken, göçmen için dert “kirayı ödedikten sonra kalan parayla ne yapacağını bilememek ama bunu yapacak kimseyi bulamamak”tır. Birinci dert, ikincisini “şımarıklık” olarak görür; ikinci dert ise birincisini anladığı için kendi acısını “utanılacak bir şey” olarak kodlar ve bastırır. Bu bastırılmışlık, göçmende daha önce değindiğimiz Bilişsel Çelişki’yi besler.
Göçmen, bazen mağaraya dönüp birilerini daha çıkarmak ister. “Gel, burada hayat var” der. Ama bunu derken bile dürüst olamaz. “Gel, burada çok sürüneceksin, yıllarca aşağılanacaksın ama en azından güvendesin” diyemez. Sadece “Gel, kurtul” der. Çünkü yanına bir yoldaş, o dış dünyanın soğukluğunda ısınacak bir nefes arar. Bu çağrı, bazen bencillikten, bazen de gerçekten sevgiden kaynaklanır. Ama sonuç değişmez: Her yeni gelen, mağaranın dışındaki o kör edici ışıkla karşılaştığında, kendisini çağıranın neden tam gerçeği anlatmadığını anlar. Ve o da bir süre sonra aynı döngüye girer. O da arkadakilere gölge oyunları yapmaya başlar. Böylece göçmenlik, nesilden nesile aktarılan, herkesin birbirine “mış gibi” yaptığı devasa bir tiyatroya dönüşür.
Platon’un alegorisindeki filozof, mağaraya döndüğünde gözleri karanlığa alışamadığı için sakarlaşır ve alay konusu olur. Modern göçmen de Türkiye’ye tatile geldiğinde benzer bir sakarlık yaşar. Türkiye’nin hızına, trafiğine, agresif iletişim diline, o kaotik “mağara kurallarına” ayak uyduramaz. Markette sırasını beklerken önüne geçilir, trafikte korna yer, bürokraside işini halledemez. Mağara sakinleri, onun bu “naif” hallerine gülerler veya sinirlenirler. “Avrupalı oldun başımıza”, “Unuttun buraları” derler. Bu, göçmenin artık o mağaraya ait olmadığının en net kanıtıdır. O, ışığı görmüştür ve artık karanlıkta yönünü bulma yeteneğini kaybetmiştir. Bu durum, onu daha da yalnızlaştırır. Artık ne ışığın (Batı’nın) tam sahibidir ne de karanlığın (Doğu’nun) bir parçasıdır.
Sonuç olarak, Platon’un Mağarası, modern göçmenliğin trajedisini anlamak için eşsiz bir metafordur. Göçmen, zincirlerini kırıp çıkan, gerçeğin yakıcı ışığıyla yüzleşen ama gördüklerini arkasında bıraktığı o kalabalığa asla tam olarak anlatamayan yalnız bir elçidir. Onun sosyal medyadaki paylaşımları, mağara duvarına yansıttığı renkli gölgelerden ibarettir. Ve içeridekiler, yani bizler, o gölgelere bakıp iç geçirirken, gölgeyi oynatan elin ne kadar titrediğini, o elin sahibinin ne kadar üşüdüğünü asla göremeyiz. Çünkü görmek işimize gelmez. Bizim umuda, onun ise onaya ihtiyacı vardır. Ve bu karşılıklı ihtiyaç, gerçeğin, o çıplak ve soğuk gerçeğin, ebediyen mağara kapısının dışında kalmasına neden olur. Göçmen, özgürleşmiştir belki, ama bu özgürlük, anlaşılamamanın getirdiği mutlak bir sessizlikle mühürlenmiştir.
BÖLÜM 7: BİLİŞSEL ÇELİŞKİ (COGNITIVE DISSONANCE)
İnsan zihni, tutarlılık üzerine kurulu, kaos ve çelişkiyi reddeden muazzam bir işletim sistemidir. İki zıt gerçeklik, iki düşman duygu veya birbirini nakzeden iki inanç aynı anda zihnin oturma odasında var olmaya çalıştığında, beyin alarm zillerini çalar. Psikoloji literatüründe Leon Festinger’in tanımladığı “Bilişsel Çelişki” (Cognitive Dissonance), tam olarak bu huzursuzluk halini ifade eder. Bir göçmenin hayatı ise, bu teorinin laboratuvar ortamında incelenemeyecek kadar karmaşık, canlı ve kanayan bir örneğidir. Önceki bölümlerde göçmenin dış dünyayla, patronuyla, geride bıraktıklarıyla ve sosyal vitriniyle olan kavgasını incelemiştik. Ancak savaşın en kanlı cephesi, göçmenin kendi kafasının içindedir. Bu cephede, “Maddi Refah” orduları ile “Ruhsal Yoksunluk” gerillaları arasında bitmek bilmeyen bir çatışma yaşanır. Göçmen, sabah yatağından kalkıp o steril, düzenli ve güvenli Avrupa/Amerika sokağına adımını attığı andan, gece yastığa başını koyduğu o sessiz ana kadar bu çatışmayı yönetmek, bu iki zıt kutbu birbirine değdirip kısa devre yapmadan günü tamamlamak zorundadır. İşte bu bölümde, beynin bu kısa devreyi engellemek için geliştirdiği o muazzam savunma mekanizmasını, gerçeği bükme sanatını ve o meşhur “Burada domatesin tadı yok ama iPhone çok ucuz” denkleminin arkasındaki derin psikolojik altyapıyı masaya yatıracağız.
Göçmenlik deneyiminin merkezinde duran temel çelişki şudur: Birey, fiziksel konforunu maksimize ederken, ruhsal tatminini minimize etmiştir. Matematiksel olarak kârlı, duygusal olarak zararlı bir takas yapılmıştır. Ancak insan beyni, “Ben zarardayım” fikriyle barışık yaşayamaz. Özellikle de bu zarar, geri dönüşü çok zor olan (Batık Maliyet bölümünde işlediğimiz gibi) devasa bir hayat değişikliği sonucunda oluşmuşsa, beyin bu zararı kâra dönüştürmek, en azından kâğıt üzerinde dengelemek için verilerle oynamaya başlar. Göçmenin yaşadığı zihinsel süreç, bir muhasebe sahtekarlığına benzer. Beynin muhasebe servisi, “duygusal giderleri” olduğundan düşük gösterip, “maddi gelirleri” abartarak bilançoyu denklemeye çalışır. Bu, bilinçli bir yalan söyleme hali değil, biyolojik bir hayatta kalma refleksidir. Eğer göçmen, her saniye ne kadar yalnız olduğunu, ne kadar köksüzleştiğini ve ne kadar yabancılaştığını tüm çıplaklığıyla hissederse, o evde, o iş yerinde bir gün bile barınamaz. Bu yüzden zihin, bir tür “duygusal anestezi” uygular ve dikkati sürekli olarak ölçülebilir, somut ve parlak olan “kazanımlara” odaklar.
Bu odak kaymasının en kristalize örneği, göçmenlerin bitmek bilmeyen “alım gücü” kıyaslamalarıdır. Alım gücü, modern göçmenin yeni dinidir ve bu dinin tapınakları süpermarketler ile elektronik mağazalarıdır. Türkiye’de bir mühendisin maaşıyla kaç ayda alabileceği bir telefonu, burada maaşının küçük bir yüzdesiyle alabiliyor olması, sadece ekonomik bir veri değildir; bu, göçmenin varoluşsal krizine sürdüğü en güçlü merhemdir. Beyin şu basit mantığı kurar: “Mutsuz olsaydım, bu kadar kolay tüketemezdim. Tüketebildiğime göre, demek ki doğru yerdeyim.” Ancak bu mantık, domatesin tadıyla iPhone’un teknolojisi arasındaki o absürt terazide sınandığında, işin rengi değişir.
“Domates” metaforu, burada sadece bir sebze (veya meyve) olmanın çok ötesinde, hayatın “organik”, “kendiliğinden”, “sıcak” ve “lezzetli” tarafını temsil eder. Türkiye’deki domates, belki yamuktur, belki bazen pahalıdır, belki tarladan sofraya gelene kadar bin türlü kaotik süreçten geçer ama kokusu vardır, bir karakteri vardır. Göç edilen gelişmiş ülkedeki domates ise, o ülkenin kendisi gibi kusursuz bir formdadır; kıpkırmızı, yuvarlak, lekesiz ve parlaktır. Tıpkı o ülkenin bürokrasisi, trafiği ve şehir planlaması gibi nizamidir. Ancak bıçağı vurduğunuzda, içinin kof, tadının ise saman gibi olduğunu fark edersiniz. İşte bu “tatsızlık”, göçmenin hayatının her alanına sirayet eden o steril medeniyetin tadıdır. İnsan ilişkileri de o domates gibidir; dışarıdan bakıldığında son derece saygılı, mesafeli (“Nasıl yardımcı olabilirim?” diyen güleryüzlü memurlar) ama derine inmek istediğinizde, o samimiyetin ve sıcaklığın olmadığını görürsünüz.
Öte yandan “iPhone” (veya lüks araba, marka kıyafet, dev ekran TV), hayatın “inorganik”, “üretilmiş”, “soğuk” ama “fonksiyonel” yüzünü temsil eder. Gelişmiş ülkeler, organik bağları koparırken, inorganik konforu mükemmelleştirmiştir. Göçmen, domatesten (hayattan) alamadığı tadı, iPhone’un (teknolojinin/nesnenin) pürüzsüz ekranında, hızlı işlemcisinde ve kamerasının netliğinde arar. Beyin, yaşadığı bu takası rasyonalize etmek için şu savunma mekanizmasını geliştirir: “Evet, domates tatsız, yani insan ilişkileri soğuk, sokaklar sessiz, heyecan yok. AMA, sistem çalışıyor, kurallar işliyor, teknolojiye erişimim var. Demek ki, lezzetten vazgeçip konforu seçmek mantıklı bir karardı.” Bu denklemde “lezzet” (ruhsal tatmin) önemsizleştirilirken, “konfor” (maddi tatmin) yüceltilir. Zihin, domatesin tadını hatırladığında duyduğu özlemi bastırmak için, elindeki telefonun ne kadar üstün bir model olduğunu kendine hatırlatır. “Duygusal açlık” ile “Teknolojik tokluk” arasındaki bu garip denge, bilişsel çelişkiyi geçici olarak çözer.
Bu psikolojik sürecin bir diğer boyutu, “Kötüyü Normalleştirme, İyiyi İdealleştirme” stratejisidir. Göçmen, Türkiye’deki kaosun, gürültünün, ekonomik belirsizliğin hatırasını sürekli canlı tutarak, bugünkü yalnızlığını meşrulaştırır. “Yalnızım ama en azından güvündeyim” cümlesindeki “en azından” kalıbı, bilişsel çelişkinin kilit taşıdır. Beyin, terazinin kefesine Türkiye’yi koyarken, oranın sadece en kötü özelliklerini (trafik, enflasyon, siyasi gerginlik) seçer. Gittiği ülkeyi koyarken ise, oranın en iyi özelliklerini (alım gücü, yeşil parklar, sessizlik) seçer. Bu hileli tartı işlemi sayesinde, göçmen “Ben buraya gelmekle hayatımın en doğru kararını verdim” sonucuna ulaşır. Eğer tartıya Türkiye’nin dostluklarını, aile sıcaklığını, pazar sabahı kahvaltılarını, sokağın canlılığını koysaydı; karşı kefeye de buranın ırkçılığını, dışlanmışlığını, gri gökyüzünü ve tatsız domatesini koysaydı, terazi ters dönecek ve göçmen o gün depresyona girecekti. Bilişsel çelişki teorisi bize şunu öğretir: İnsan, depresyona girmemek için gerçeği manipüle eder. Göçmen, kendi hayatının en sadık sansürcüsüdür.
Bu manipülasyonun en tehlikeli yan etkisi, duygu dünyasının fakirleşmesi ve mekanikleşmedir. Göçmen, domatesin tadının olmadığını kabul ettikten bir süre sonra, artık tat aramaktan vazgeçer. Beklentisini düşürür. “Karnım doyuyor mu? Evet. Vitamin alıyor muyum? Evet. O zaman lezzetin bir önemi yok” diyerek, hayatı sadece biyolojik ve lojistik bir süreç olarak kodlamaya başlar. Bu bakış açısı, insan ilişkilerine de yansır. “Komşum bana günaydın demiyor ama çöpümü zamanında alıyorlar. Demek ki sistem iyi.” Bu yaklaşım, ruhun ihtiyaçlarını (gülümseme, sohbet, temas) gereksiz birer lüks, bedenin ve cüzdanın ihtiyaçlarını (temizlik, düzen, para) ise asıl zorunluluk olarak konumlandırır. Göçmen, yavaş yavaş bir robota dönüşür; verimli, işlevsel, iyi beslenen, iyi giyinen ama hissetmeyen bir robota.
Bu dönüşüm sürecinde, tüketim nesneleri birer “başarı madalyası” işlevi görür. Türkiye’de lüks bir restoranda yemek yemek, bir kutlama, bir keyif ritüeli iken; göçmen için sıradan bir Salı akşamı dışarıda yemek yemek, sisteme entegre olduğunun ve “başardığının” kanıtıdır. Yediği yemeğin lezzeti ikinci plandadır; önemli olan o yemeği o para birimiyle “zorlanmadan” ödeyebilme hissidir. Hesap geldiğinde duyulan o rahatlama (“Türkiye’de olsa bu masaya servet öderdik”), bilişsel çelişkiyi yatıştıran en güçlü uyuşturucudur. O an, damaktaki tatsızlık unutulur, cüzdandaki güç hatırlanır. Beyin, “Lezzet yoksa bile güç var” diyerek kendini tatmin eder.
Ancak bu savunma mekanizması, bazı anlarda çökme tehlikesi geçirir. Genellikle savunmasız olunan anlarda; bir hastalıkta, bir bayram sabahında, çok sevilen bir şarkının radyoda çaldığı o anda veya Türkiye’den gelen bir telefonun ardından… İşte o anlarda, “Domatesin tadı yok” gerçeği, tüm çıplaklığıyla göçmenin yüzüne çarpar. iPhone’un son modeli, ateşler içinde yatarken alına konulan serin bir elin yerini tutamaz. Lüks arabanın koltuk ısıtması, dost meclisindeki o sıcaklığın yerini alamaz. Bilişsel çelişki duvarında çatlaklar oluşur. Beyin, bu çatlakları sıvamak için hemen devreye girer ve daha agresif bir rasyonalizasyon sürecine başlar. Göçmen, o anlarda Türkiye’yi daha şiddetli bir şekilde eleştirmeye başlar. Sosyal medyada Türkiye’deki olumsuz haberleri arayıp bulur, paylaşır ve altına “İyi ki kurtulmuşum” yazar. Bu öfke, aslında Türkiye’ye değil, kendi içindeki o özlem duyan çocuğa yöneliktir. O çocuğu susturmak için, Türkiye’yi “cehennem”, bulunduğu yeri “cennet” ilan etmek zorundadır. Aksi takdirde, cennette mutsuz, cehennemde mutlu olabileceği ihtimaliyle yüzleşecektir ki bu, zihinsel bir iflas demektir.
“Kurallara Uyma Hazzı” da bu çelişkinin ilginç bir yan ürünüdür. Türkiye’nin esnek, kural tanımaz ve kaotik yapısından gelen göçmen, Batı’nın katı kurallarına ilk başta tepki duysa da, zamanla bu kuralları bir fetiş nesnesi haline getirir. Yaya geçidinde arabaların durması, randevu saatine sadakat, bürokrasinin yavaş ama öngörülebilir olması… Göçmen, bu düzeni överken aslında kendi ruhunun sıkışmışlığını över. “Burada her şey tıkır tıkır işliyor” derken, aslında “Benim hayatım da bir saat gibi işliyor ama bir saat kadar ruhsuz” itirafını bastırır. Düzenin sağladığı öngörülebilirlik, duygusal belirsizliğin yarattığı kaygıyı örter. “Yarın ne olacağımı biliyorum” hissi, “Yarın kiminle güleceğimi bilmiyorum” hüznünü bastırır. Beyin, güvenliği mutluluğa tercih ettiğini kendine itiraf edemediği için, güvenliğin ta kendisini mutluluk olarak tanımlar. Tanımları değiştirerek çelişkiyi çözer.
Ayrıca, göçmenin yaşadığı “kültürel yetersizlik” hissi de bilişsel çelişkiyi besler. Yerel halkın esprilerini anlamadığında, kültürel referansları kaçırdığında veya bir ortamda sığıntı gibi kaldığında (Statü Kaybı bölümünde değindiğimiz gibi), beyin bu acıyı dindirmek için hemen maddi üstünlüğe sarılır. “Belki onların edebi şakalarını anlamıyorum ama onların bindiği arabadan daha iyisine biniyorum” veya “Onlar bu evi kiralarken zorlanıyor ama ben mühendis maaşımla rahatça tutuyorum” kıyaslaması devreye girer. Kültürel sermayenin eksikliği, ekonomik sermayenin varlığıyla kapatılmaya çalışılır. Ancak derinlerde bir yerde, insan parayla değil, anlamla yaşar. Ve göçmen, anlam dünyasında fakirleştikçe, madde dünyasında zenginleşmeye daha fazla önem verir hale gelir. Bu bir tahterevallidir; bir taraf çöktükçe, diğer tarafı suni olarak yükseltmek gerekir.
Bilişsel çelişkinin en trajik hali, çocuklarla olan ilişkide ortaya çıkar. Göçmen, kendi çektiği zorlukları “çocuklarım için” diyerek (Bölüm 16’nın temeli) rasyonalize ederken, çocuğunun o “tatsız domates” kültürünün bir parçası olarak büyümesini izler. Çocuğu ana dili gibi o ülkenin dilini konuşur, o ülkenin soğuk bireyselliğini benimser ve ebeveyninin sıcak, duygusal, Türk usulü yaklaşımını “garip” bulmaya başlar. Göçmen, çocuğunun “yerli” gibi olmasından gurur duyar (başarı), ama aynı zamanda çocuğunun kendisine yabancılaşmasından acı duyar (bedel). Bu çelişkiyi çözmek için beyin yine devreye girer: “Olsun, en azından geleceği kurtuldu.” Gelecek, bugünün feda edilmesi için kullanılan en büyük bahanedir. “Bugün tatsız domates yiyoruz ki, çocuğum yarın o domates tarlasının sahibi olsun.” Oysa çocuk, tarlanın sahibi olsa bile, o eski domatesin tadını hiç bilmeden büyüyecektir.
Market alışverişinin bir terapi seansına dönüşmesi de tesadüf değildir. Göçmen, marketteki o sonsuz çeşitlilik, o renkli ambalajlar ve ulaşılabilir fiyatlar arasında dolaşırken, beynindeki dopamin reseptörlerini uyarır. Her sepete atılan ürün, “Ben buradayım, varım ve gücüm yetiyor” onayıdır. Türkiye’deki arkadaşının kilosunu hesaplayarak aldığı eti, burada paket paket alıp buzluğa atmak, ilkel bir “kıtlık bilinci”nin tatminidir. Beyin, bu bolluğu gördükçe, dışarıdaki yalnızlığı unutur. Buzdolabının dolu olması, ruhun boş olmasını telafi eder. “Evde tek başınayım ama dolabım dolu.” Bu cümle, modern göçmenin varoluşsal sloganıdır. Doluluğun niteliği (yiyecek) ile boşluğun niteliği (insan) arasındaki fark, bilişsel uyumsuzluğun gürültüsünde kaybolur.
Sonuç olarak, “Burada domates tatsız ama iPhone ucuz” denklemi, basit bir tüketici tercihi değil, derin bir psikolojik savunma hattıdır. Göçmen, bu denklemi kurarak akıl sağlığını korur. Eğer domatesin tatsızlığına (hayatın anlamsızlığına) çok odaklanırsa, iPhone’un ucuzluğu (maddi refah) ona anlamsız gelmeye başlayacaktır. Ve bir göçmen için en korkunç şey, o kadar yolu geldikten, o kadar bedel ödedikten sonra elindeki kazanımların “anlamsız” olduğunu fark etmektir. Bu yüzden, domatesin tadını unutmayı seçer. Tadı hatırlamamak için hafızasını köreltir, duyularını uyuşturur ve kendini tamamen maddenin güvenli, soğuk ve ölçülebilir kollarına bırakır. Bilişsel çelişki, gerçeği çarpıtarak yaşanabilir kılar; ta ki bir gün, o son model telefonun ekranında eski bir fotoğrafı görüp, burnuna hayali bir kokunun, gerçek bir hayatın kokusunun geldiği o ana kadar. O an, çelişkinin bittiği ve hüznün başladığı andır.
BÖLÜM 8: ETKİLEŞİM VE ONAY BAĞIMLILIĞI
Modern zamanların en etkili uyuşturucusu, damardan alınan kimyasal bir sıvı değil, avuç içine sığan parlak bir ekrandan zihne zerk edilen bildirim sesleridir. Göçmenlik serüveninin psikolojik haritasını çıkarırken, şimdiye kadar bireyin sistemle, işvereniyle, geçmişiyle ve kendi iç dünyasıyla olan kavgasını irdeledik. Ancak bu kavganın en sinsi, en görünmez ama belki de en belirleyici cephesi, dijital dünyadaki “etkileşim” arenasında kurulur. Bir önceki bölümde göçmenin zihnindeki bilişsel çelişkiyi nasıl maddi verilerle bastırdığını, ondan önceki bölümde ise vitrin hayatının nasıl kurgulandığını ele almıştık. Şimdi ise, o vitrinin önünde toplanan kalabalığın, yani geride kalanların alkışlarının, göçmenin ruhunda yarattığı “narkoz” etkisine odaklanacağız. Bu, tek taraflı bir gösteri değil, iki tarafın da (giden ve kalan) birbirini zehirlediği, birbirinin hayal dünyasını sömürdüğü ve gerçeklikten kopuşu karşılıklı olarak finanse ettiği hastalıklı bir simülasyondur.
Göçmen, iş yerinde yaşadığı o “modern amelelik” statüsünden (Bölüm 1’de detaylandırdığımız pis iş kavramı), patronunun karşısında hissettiği o maraba çaresizliğinden (Bölüm 2’deki vize esareti) ve sokakta yürürken hissettiği o derin hiçlik duygusundan (Bölüm 5’teki statü kaybı), akşam eve gelip telefonunu eline aldığı an sıyrılır. O an, büyülü bir andır. Telefonun ekranı aydınlandığında, o gün yediği mobbing, duyduğu ırkçı imalar veya market kasasında yaşadığı dil tutukluğu buharlaşır. Çünkü orada, binlerce kilometre uzaktaki o “mağaranın” (Bölüm 6) derinliklerinden gelen sesler vardır. Ve bu sesler, ona gün boyu duymadığı, o yabancı ülkede kimsenin ona söylemediği sıfatlarla hitap etmektedir: “Kral”, “Başkan”, “Üstat”, “Yolunu Bulmuş Adam”. Sosyal medyanın yorumlar kısmı, göçmenin rehabilitasyon merkezidir. Orada o, bir sığıntı veya bir yedek parça değil, bir kahramandır.
Bu noktada, yorumların içeriği ve bu içeriklerin göçmenin nörokimyası üzerindeki etkisi hayati önem taşır. “Abi hayat sana güzel” cümlesi, basit bir kıskançlık veya takdir ifadesi değildir; bu, göçmenin varoluşsal krizine vurulan en güçlü ağrı kesicidir. Bu cümle, göçmene şunu söyler: “Senin yaşadığın hayat, bizim hayalimiz. Sen, kaderi yendin.” Oysa göçmen, o gün kaderi yenmemiştir; belki de o gün kirasını ödeyip ödeyemeyeceğini düşünmüş, yalnızlıktan duvarlarla konuşmuş veya Türkiye’deki ailesini özleyip ağlamıştır. Ama “Hayat sana güzel” yorumunu gördüğü an, beyni bu dışsal veriyi “gerçeklik” olarak kabul etmeye meyillidir. Eğer yüz kişi hayatın bana güzel olduğunu söylüyorsa, belki de gerçekten güzeldir ve ben abartıyorumdur, diye düşünür. Bu, dışarıdan gelen onayın, içsel gerçekliği (hakikati) ezip geçtiği andır. Göçmen, kendi hislerine değil, takipçilerinin onun hakkındaki kanaatlerine inanmayı seçer. Çünkü hisleri acı vericidir, kanaatler ise okşayıcıdır.
“Bizi de kurtar” veya “Bizi de al yanına” yorumları ise, göçmenin egosunu arşa çıkaran, ona kaybetmiş olduğu iktidarı sanal olarak geri veren en tehlikeli uyuşturuculardan biridir. Gerçek hayatta, yani yaşadığı o gelişmiş Batı ülkesinde, göçmenin kimseyi kurtarma gücü yoktur. Hatta kendisi bile pamuk ipliğine bağlı bir vizeyle (Bölüm 2) orada durmaktadır. Bir başkasına referans olma, iş bulma veya vize sağlama yetkisi sıfıra yakındır. Kendi patronundan izin almadan tatile bile çıkamayan bir bireyden bahsediyoruz. Ancak sosyal medyada, o “kurtarıcı” pozisyonundadır. İnsanların ona yalvarması, ona danışması, onun yol göstericiliğine muhtaç olması, göçmene “muktedir olma” hazzını yaşatır. Bu haz, iş yerindeki güçsüzlüğünü telafi eder. “Ben burada belki bir hiçim ama Türkiye’dekiler için bir umut kapısıyım” düşüncesi, göçmenin omuzlarını dikleştirir. Bu yüzden, aslında kimseyi kurtaramayacağını bildiği halde, bu yorumlara muğlak, ümit verici veya tevazu süsü verilmiş üstten cevaplar verir. “İnşallah kardeşim”, “Çalışan yapar”, “Darısı başına” gibi beylik laflar, bu sanal iktidar oyununun replikleridir.
Bu etkileşim bağımlılığı, göçmenin acı eşiğini yükselten bir mekanizma işlevi görür. Tıpkı bir boksörün ringde aldığı darbelerin acısını, tribünlerden gelen tezahüratlarla hissetmemesi gibi; göçmen de gurbetin, dışlanmışlığın ve kültürel yozlaşmanın acısını, Instagram’daki “like” sayılarıyla uyuşturur. Bu durum, tehlikeli bir döngüyü tetikler: Acı arttıkça, daha fazla tezehürata ihtiyaç duyulur. Göçmen, kendini kötü hissettiği her an, yeni bir paylaşım yapma dürtüsüyle dolup taşar. Pazar akşamı çöküntüsü mü yaşıyor? Hemen şık bir masa fotoğrafı paylaşmalıdır. İş yerinde aşağılandı mı? Hemen şirket binasının önünde “Global vizyon” temalı bir selfie atmalıdır. Çünkü o yorumlar gelmezse, bildirim ışığı yanıp sönmezse, çektiği acıyla baş başa kalacaktır. Yorumlar, sessizliği bozan, yalnızlığı maskeleyen dijital bir gürültüdür ve göçmen bu gürültüye muhtaçtır.
Onay bağımlılığı, göçmeni bir “performans sanatçısına” dönüştürür. Artık hayatı yaşamaz, hayatı “sahneye koyar”. Gittiği restoranda yemeğin tadına bakmadan önce, o yemeğin takipçiler üzerinde yaratacağı etkiyi hesaplar. “Bu kareyi paylaşırsam ne derler?” sorusu, “Bu yemeği canım istiyor mu?” sorusunun önüne geçer. Türkiye’deki ekonomik krizin derinleştiği dönemlerde, göçmenin paylaşımlarındaki “alım gücü vurgusu”nun (Bölüm 4’te bahsettiğimiz market fişleri) artması tesadüf değildir. Kitle neye açsa, göçmen onu servis eder. Kitle ete mi aç? Mangal videoları artar. Kitle tatile mi hasret? Deniz kenarı storyleri çoğalır. Göçmen, farkında olmadan Türkiye’nin gündemine endeksli bir içerik üreticisine dönüşür. Kendi yaşadığı ülkenin gündeminden bihaberdir ama Türkiye’de doların kaç lira olduğunu saniyesi saniyesine bilir. Çünkü onun “interaction” (etkileşim) madeni oradadır. Oradaki kriz, buradaki göçmenin “başarı” grafiğini parlatır. Zemin ne kadar karanlıksa, göçmenin vitrini o kadar parlak görünür.
Ancak bu simülasyonun en karanlık tarafı, iki tarafın (giden ve kalan) birbirini beslediği o toksik alışveriştir. Türkiye’de kalanlar, göçmenin paylaşımlarına bakarak hem umutlanırlar hem de kendi mutsuzluklarını pekiştirirler. “Adam kurtuldu, biz burada sürünüyoruz” diyerek kendilerine acıma seansları düzenlerler. Bu mazoşistçe bir hazdır. Göçmenin hayatını idealize etmek, kendi harekete geçememe hallerine bir mazeret üretir: “Şartlar böyle, o şanslıydı, gitti.” Diğer yandan göçmen, kalanların bu hayranlığı ve kıskançlığıyla beslenerek, kendi mutsuzluğunu bastırır. Kalanlar gideni yücelttikçe, giden kendini daha iyi hisseder; giden daha şaşaalı paylaşımlar yaptıkça, kalanlar onu daha çok yüceltir. Bu, sonsuz bir aynalar koridorudur. Herkes birbirinin yansımasında kendini görmek istediği gibi görür. Kalan, gidende “gelecekteki potansiyel halini”; giden ise kalanda “geçmişteki zavallı halini” görerek tatmin olur.
Bu “Abi hayat sana güzel” yorumlarının göçmen üzerinde yarattığı bir diğer yan etki, “Mecburi Mutluluk” rolünün (Bölüm 3’teki Survivor psikolojisiyle bağlantılı olarak) içselleştirilmesidir. Bir süre sonra göçmen, rolüyle bütünleşir. Mutsuz olduğunu kendine bile itiraf edemez hale gelir. Çünkü mutsuz olduğunu kabul etmek, o binlerce “hayran”ı hayal kırıklığına uğratmak demektir. Takipçiler ondan başarı bekler, şikayet değil. Bir göçmenin sosyal medyada “Bugün çok yalnızım, kimse yüzüme bakmıyor, dönmek istiyorum” yazdığını düşünün. Gelecek tepkiler şunlar olacaktır: “Bırak bu işleri, yediğin önünde yemediğin arkanda”, “Şımarıklık yapma”, “Beğenmiyorsan yer değiştirelim”. Bu tepkiler, göçmenin en büyük korkusudur. Anlaşılmamak ve linç edilmek… Bu yüzden, göçmen acısını içine akıtır, vitrine ise gülücükler saçar. Bu durum, profesyonel palyaçoların depresyonuna benzer; yüzünde boyalı bir gülümseme vardır ama içi kan ağlıyordur. Ve seyirci (takipçiler), sadece o boyalı gülümsemeyi alkışlar.
Etkileşim bağımlılığı, zamanla göçmenin gerçek dünyayla olan bağlarını zayıflatır. Yanındaki eşiyle konuşmak yerine, Türkiye’deki takipçilerinin yorumlarına cevap yetiştirmeyi tercih eder. Çünkü eşi, onun gerçek halini, zayıflıklarını, korkularını bilmektedir; eşinin yanında “kahraman” değildir, sadece yorgun bir göçmendir. Ama takipçilerinin gözünde o, Avrupa fatihi bir cengaverdir. İnsan, doğal olarak takdir gördüğü yere meyleder. Bu yüzden göçmenler, fiziksel olarak bulundukları evin salonunda değil, dijital olarak bulundukları o yorum kutucuklarında yaşarlar. Akşam yemeğinde eşiyle sessizce otururken, telefonun ekranında “Abi büyüksün” yazısını okuyup gülümseyen adamın trajedisi budur. Bedenen oradadır ama ruhen, ona hayran olan o sanal kitlenin arasındadır. Bu durum, aile içi iletişimi koparır, evlilikleri çürütür ve göçmeni o kalabalıklar içinde yapayalnız bırakır.
Bu onayın uyuşturucu etkisi, doz aşımını da beraberinde getirir. İlk başlarda bir kahve fotoğrafına gelen on beğeni yeterliyken, zamanla yetmemeye başlar. Daha lüks, daha iddialı, daha “kıskandırıcı” paylaşımlar yapma ihtiyacı doğar. Bu, göçmeni finansal olarak da zora sokan bir yarışa iter. Sırf “story” atabilmek için gidilen pahalı tatiller, sırf “Beni de kurtar” yorumlarını tetiklemek için alınan gereksiz teknolojik aletler… Göçmen, kazandığı parayı, kendi refahı için değil, dijital imajını finanse etmek için harcamaya başlar. Bir nevi, kendi PR ajansının kölesi olur. “Görünmek”, “olmak”tan daha önemli hale gelir. Eğer bir hafta sonu paylaşım yapmazsa, takipçilerinin “Acaba işleri bozuldu mu?” diye düşüneceğinden korkar. Bu korku, onu sürekli “Yayındayım ve harikayım” mesajı vermeye zorlar.
“Bizi de kurtar” diyen kitle ile göçmen arasındaki hiyerarşi, aslında sahte bir hiyerarşidir. Göçmen, o yorumu yazan kişiden belki daha zor durumdadır psikolojik olarak. Yorumu yazan kişi, akşam arkadaşlarıyla buluşup çayını içip derdini anlatabilirken; göçmen o yorumu okuduğu sırada buz gibi bir evde tek başınadır. Ama yorumu yazan kişi, göçmeni “üst”, kendini “alt” görür. Göçmen de bu yanılsamayı bozmaz, aksine besler. Çünkü o hiyerarşi, onun tek tutamağıdır. Eğer “Ben de sizin gibiyim, hatta daha kötüyüm” derse, o hiyerarşi çöker ve göçmen o soğuk evde, elinde hiçbir üstünlük duygusu kalmadan, çıplak gerçeğiyle baş başa kalır. Bu yüzden, bu yalanın sürdürülmesi, göçmen için hayati bir meseledir. O yorumlar, onun oksijen tüpüdür.
Bu dijital simülasyonun bir başka boyutu da, göçmenin Türkiye’deki eski çevresiyle olan ilişkisini “intikam” zeminine oturtmasıdır. Eskiden onu ciddiye almayan, belki küçümseyen insanların şimdi onun paylaşımlarını beğenmesi, hikayelerini izlemesi, göçmene “Rövanşı aldım” hissi verir. “Bakın, beni zamanında üzdünüz ama şimdi hayat bana güzel” mesajı, bilinçaltında sürekli işlenir. Bu intikam hissi, etkileşim bağımlılığını körükler. Her “like”, geçmişe atılan bir tokat gibidir. Ama bu tokatlar, göçmenin içindeki o geçmişe takılı kalmış, onaylanmamış çocuğu iyileştirmez; sadece onun hırsını besler. Hırsla yapılan her paylaşım, aslında o çocuğun “Beni görün, beni sevin” çığlığıdır. Ama gelen cevap “Seni seviyoruz” değil, “Seni kıskanıyoruz”dur. Ve göçmen, sevgi açlığını kıskanılma tokluğuyla bastırmaya çalışır. Kıskanılmak, sevilmenin en kötü taklididir ama göçmen için, hiç yoktan iyidir.
İki tarafın birbirini beslediği bu döngüde, “gerçeklik” en büyük kaybedendir. Ne kalanlar Türkiye’nin gerçeklerini sağlıklı analiz edebilir, ne de gidenler göçmenliğin gerçekleriyle yüzleşebilir. Kalanlar için “gitmek” tek çözüm, gidenler için “kalmış olmak” en büyük kabustur. Aradaki gri tonlar, zorluklar, nüanslar, “Bizi de kurtar” ve “Hayat sana güzel” sloganlarının gürültüsünde kaybolur. Bu sığ iletişim, derinleşmeyi engeller. Göçmen, arkadaşıyla telefonda konuşurken bile, sosyal medyadaki o “başarılı adam” maskesini indirmekte zorlanır. “Nasılsın?” sorusuna otomatik olarak “Süper, her şey yolunda” cevabını verir. Çünkü dürüstçe “Kötüyümm” derse, karşı tarafın hayallerini yıkacağından veya karşı tarafın içten içe “Oh olsun” diyeceğinden korkar. Güvenin yerini, karşılıklı bir tiyatro almıştır.
Sonuç olarak, 8. Bölüm’de mercek altına aldığımız bu etkileşim ve onay bağımlılığı, modern göçmenin ruhsal çöküşünü engelleyen ama aynı zamanda iyileşmesini de imkansız kılan bir tampon bölgedir. “Abi hayat sana güzel” yorumları, göçmenin damarlarına zerk edilen bir morfin gibidir; ağrıyı keser ama hastalığı tedavi etmez. Hatta hasta, ağrıyı hissetmediği için, yaralarının ne kadar derinleştiğini fark edemez ve kan kaybından ölürken bile yüzünde o uyuşuk tebessümle “Kral” olduğuna inanmaya devam eder. Telefonun ışığı söndüğünde, batarya bittiğinde ve o yorumlar sustuğunda geriye kalan o derin, sağır edici sessizlik, göçmenin kaçtığı ama sonunda mutlaka yakalanacağı tek gerçektir. Ve o sessizlikte, hiçbir emoji, hiçbir beğeni, hiçbir “kurtar bizi” yakarışı, bir insanın kendi nefes sesinden duyduğu ürpertiyi bastırmaya yetmez.
BÖLÜM 9: “KRAL ÇIPLAK” DİYENLER NEDEN LİNÇ EDİLİR?
İnsanlık tarihinin en kadim reflekslerinden biri, kötü haberi getiren elçiyi cezalandırmaktır. Ancak modern göçmenlik anlatısında bu refleks, çok daha karmaşık ve acımasız bir sosyal linç mekanizmasına dönüşmüştür. Önceki bölümlerde, göçmenlerin yaşadığı sistemsel sömürüyü, vize esaretini, statü kaybını ve sosyal medyada sergilenen o ışıltılı vitrin hayatının arkasındaki karanlık dehlizleri inceledik. Bu bölümlerde ortaya koyduğumuz “acı gerçekler”, aslında sessiz bir çoğunluğun deneyimlediği ancak dile getirmekten korktuğu tabulardı. Peki, birisi çıkıp bu tabuyu yıktığında, yani o meşhur masaldaki çocuk gibi “Kral çıplak” dediğinde ne olur? Beklenen tepki, toplumun uyanması, gerçeği sorgulaması ve bu cesur sesi takdir etmesi yönünde olabilir. Oysa pratikte yaşanan tam tersidir. Batı’daki yaşamın zorluklarını, yalnızlığını, ekonomik darboğazlarını ve sosyal dışlanmışlığını tüm çıplaklığıyla anlatan, sistemin cilasını kazıyıp altındaki pası gösteren kişiler, göçmenlik hayali kuran kitleler tarafından adeta taşlanarak susturulur. Bu bölüm, gerçeği duymaya duyulan bu kolektif nefretin anatomisini, umudun nasıl dokunulmaz bir kutsala dönüştüğünü ve bir insanın hayalini elinden almanın neden ona yapılabilecek en büyük saldırı olarak algılandığını derinlemesine irdeleyecektir.
Toplumsal psikolojide, bir illüzyonu sürdürmek, bazen gerçeğin kendisinden daha hayati bir işlev görür. Türkiye gibi ekonomik belirsizliklerin, siyasi kutuplaşmaların ve gelecek kaygısının tavan yaptığı ülkelerde, “gitmek” eylemi rasyonel bir kariyer planı olmaktan çıkıp, teolojik bir “kurtuluş” inancına dönüşmüştür. Batı, sadece bir coğrafya değil, vaat edilmiş topraklardır. İnsanlar, yaşadıkları cehennemden kaçış biletini zihinlerinde “Batı’ya göç” olarak kodlamışlardır. Bu kodlama, onların hayata tutunmasını sağlayan son daldır. Sabahın köründe metrobüs kuyrağında beklerken, markette etiketlere bakıp iç geçirirken veya liyakatsiz bir yöneticinin mobbingine maruz kalırken, zihinlerinin arka planında hep aynı teselli cümlesi döner: “Bir gün gideceğim ve her şey düzelecek.” Bu cümle, bir antidepresandır. Bu cümle, katlanma gücü veren bir uyuşturucudur.
İşte tam bu noktada, “gerçekçi” bir sesin çıkıp; “Hayır, gittiğinde her şey düzelmeyecek. Orada da kiralar maaşının yarısını yutacak, orada da yönetici mobbingi var ama dilin yetmediği için cevap bile veremeyeceksin, orada da hastane sırası bekleyeceksin ve üstelik yapayalnız olacaksın” demesi, sadece bir bilgi aktarımı değildir. Bu, karşı tarafın elindeki o son antidepresan hapını zorla alıp yere atmaktır. Bu, boğulmak üzere olan birinin tutunduğu tahta parçasını, “Bu seni taşımaz” diyerek elinden çekip almaktır. O tahta parçası çürük olsa bile, o an kişiyi suyun üzerinde tutan tek şey inancıdır. Gerçeği söyleyen kişi, bu inanca saldırdığı için bir “dost” olarak değil, bir “düşman” olarak kodlanır. İnsanlar, gerçeği değil, umudu satın almak isterler. Umut, yalan bile olsa, o an için gerçeğin soğukluğundan daha ısıtıcıdır. Bu yüzden “Kral çıplak” diyenler, gerçeği ifşa ettikleri için değil, umudu katlettikleri için linç edilirler.
Bu linç mekanizmasının en sık kullandığı argüman, “Kıskançlık” suçlamasıdır. Bu, rasyonel akılla bakıldığında son derece absürt bir iddiadır. Zira eleştiriyi yapan kişi zaten “gitmiş” olan, o “cennet” denilen topraklarda yaşayan, o para birimini kazanan kişidir. Mantıken, Türkiye’de zor şartlarda yaşayan birinin, Almanya’da kurulu düzeni olan birini kıskanması beklenirken; kitleler tam tersine, giden kişinin kalanları kıskandığını iddia ederler. “Orada rahatın yerinde, pastayı sen yiyorsun, biz gelmeyelim, pastaya ortak olmayalım diye yalan söylüyorsun!” şeklindeki bu hezeyan, aslında bir savunma mekanizmasıdır. Kitle, duyduğu kötü haberin içeriğini reddetmek için, haber kaynağının niyetini sorgular. Eğer haberi getiren kişinin “kötü niyetli”, “bencil” ve “kıskanç” olduğuna inanırlarsa, getirdiği haberi de “yalan” olarak etiketleyip çöpe atabilirler. Böylece hayalleri zarar görmeden yoluna devam eder. “Bizi istemiyorlar, çünkü düzenleri bozulacak” komplosu, göçmenlerin eleştirilerini değersizleştirmek için uydurulmuş en konforlu yalandır. Oysa daha önceki bölümlerde (özellikle Bilişsel Çelişki ve Vitrin Hayatı bölümlerinde) incelediğimiz gibi, giden kişinin asıl derdi pastayı paylaşmamak değil, o pastanın aslında kartondan olduğunu haykırma ihtiyacıdır. Ancak bu çığlık, “bencillik” filtresine takılarak sönümlenir.
Bir diğer yaygın etiketleme, “Vizyonsuzluk” ve “Beceriksizlik”tir. Sistemin aksaklıklarını, yalnızlığı veya ırkçılığı dile getiren kişi, anında “başarısız” ilan edilir. Linç korosu hep bir ağızdan şu şarkıyı söyler: “Sen yapamamışsındır. Sen uyum sağlayamamışsındır. Benim tanıdığımın oğlu gitti, çok mutlu, altı ayda BMW aldı.” Burada devreye giren mekanizma, “Bireysel İstisnacılık” yanılgısıdır. Her birey, kendisinin diğerlerinden farklı, daha zeki, daha yetenekli ve daha şanslı olduğuna inanmak ister. Eleştiri yapan kişi “beceriksiz” olarak yaftalanmalıdır ki, hayal kuran kişi “Ben becerikliyim, ben gittiğimde onun düştüğü hatalara düşmeyeceğim, ben başaracağım” diyebilsin. Eğer eleştiren kişinin tespitlerinin “sistemsel” ve “yapısal” olduğu kabul edilirse (örneğin; konut krizinin bireysel beceriyle çözülemeyeceği veya ırkçılığın kişisel yetenekle aşılamayacağı gerçeği), o zaman hayal kuran kişi de aynı duvara çarpacağını kabul etmek zorunda kalır. Bu kabul, egoyu zedeler ve umudu kırar. Bu yüzden sorun sistemde değil, “mızmızlanan” bireyde aranır. “Sen zaten Türkiye’de de mutsuzdun, sorun sende” diyerek, coğrafya ve sistem faktörü denklemden çıkarılır, geriye sadece kişisel gelişim zırvaları kalır.
“Vatan Hainliği” veya “Bozgunculuk” suçlaması da, paradoksal bir şekilde hem Türkiye’deki milliyetçi reflekslerden hem de tam zıttı olan Batı hayranı reflekslerden beslenir. “Kral çıplak” diyen kişi, Türkiye’yi övmediği halde, sadece Batı’yı eleştirdiği için bir anda “A Haber muhabiri” veya “Troll” ilan edilebilir. Kutuplaşmış zihinlerde gri alan yoktur. Ya Batı cennettir ve Türkiye cehennemdir ya da tam tersidir. Bir insanın çıkıp “Türkiye’de de sorunlar var ama Batı’da da şunlar şunlar berbat” demesi, ikili kod sistemiyle (0 ve 1) çalışan zihinlerde “Error” verdirir. Sistem eleştirisi yapan göçmen, “Madem kötü dön o zaman!” sopasıyla dövülür. Bu sopa, tartışmayı bitiren, entelektüel derinliği yok eden, ancak kitleleri çok rahatlatan bir silahtır. “Dön o zaman” cümlesi, aslında “Sus” demektir. “Sus, çünkü senin mutsuzluğun benim hayallerimi kirletiyor. Sus, çünkü ben orayı kusursuz bir ütopya olarak kodladım ve senin çatlak sesin bu ütopyayı zedeliyor.”
Bu linç kültürünün arkasında yatan bir diğer psikolojik faktör, “Yatırımcı Psikolojisi”dir. Türkiye’de yaşayan ve gitme hazırlığı yapan insanlar, bu projeye sadece para değil, devasa bir duygusal sermaye yatırmışlardır. Dil kurslarına gidilmiş, vizeler araştırılmış, eşyalar satılma planına dahil edilmiş, zihinsel olarak gemiler yakılmıştır. Bu kadar büyük bir “duygusal yatırım” (Bölüm 3’teki Sunk Cost’un gitmeden önceki hali) yapan birine, “Yatırım yaptığın hisse senedi aslında batık” demek, onu iflasa sürüklemektir. İnsan beyni, yatırım yaptığı seçeneği doğrulamak ister (Confirmation Bias). Bu yüzden, YouTube’da veya sosyal medyada sürekli “Almanya süper”, “Amerika harika” diyen içerikleri izler, onları paylaşır ve alkışlarlar. Algoritmalar da bu “pembe tabloyu” besler. Aradan bir çatlak ses çıkıp “Sağlık sistemi çökmüş durumda” dediğinde, bu ses “oyunbozanlık” olarak algılanır. O kişi, partinin ortasında müziği kapatıp “Yarın iş var, herkes evine” diyen sevimsiz tip muamelesi görür. Kimse partinin bitmesini istemez, özellikle de parti henüz kafalarında yeni başlamışken.
Sistemin savunuculuğunu yapanların, yani linç edenlerin profiline baktığımızda ilginç bir veriyle karşılaşırız: Bu kişilerin çoğu, henüz gitmemiş olanlar veya yeni gitmiş ve henüz “Balayı Dönemi”ni (Honeymoon Phase) yaşayanlardır. Henüz o ülkede vergi dairesiyle tanışmamış, hastanede sıra beklememiş, işten atılma korkusu yaşamamış, sadece turistik bir heyecanla etrafı izleyen kişiler, sistemin en ateşli şövalyeleridir. Onlar için Batı, henüz “lekelenmemiş” bir idealdir. Deneyimli, yıllarını vermiş ve bedel ödemiş göçmenin tecrübesi, bu tecrübesiz ama inançlı kitlenin fanatizmi karşısında ezilir. Bilgi, inanç karşısında her zaman yenik düşer. Çünkü inanç, duyguyla; bilgi ise mantıkla çalışır. Ve linç, her zaman duygusal bir patlamadır.
Ayrıca, “Amerikan Rüyası” veya “Avrupa Standartları” kavramlarının pazarlanması üzerine kurulu devasa bir endüstri vardır. Dil okulları, vize danışmanları, yurt dışı eğitim şirketleri ve “influencer”lar, bu rüyanın canlı kalmasından para kazanırlar. “Kral çıplak” diyenler, bu endüstrinin tekerine çomak sokarlar. Sosyal medyada “Yurt dışında nasıl yazılımcı olunur?” videosu çeken ve bunu bir kurs satarak paraya çeviren bir influencerın altına, “Burada pazar doydu, juniorlar iş bulamıyor, gelmeyin” yazan bir deneyimli mühendis, ticari bir tehdittir. Bu nedenle, sadece hayal kuran masum kitleler değil, bu hayali pazarlayan profesyonel tacirler de gerçekleri söyleyenleri itibarsızlaştırmak için organize bir çaba içine girerler. Onları “vizyonsuzlukla”, “gençlerin önünü kapatmakla” suçlarlar. Oysa asıl vizyon, gerçeği görüp ona göre strateji belirlemektir. Ancak “Umut tacirliği”, her zaman “Gerçek tüccarlığından” daha kârlıdır.
Bu linç edilme korkusu, bilenlerin susmasına neden olur (Sessizlik Sarmalı). Gerçekleri gören, yaşayan ve acı çeken binlerce göçmen, linç yememek için, “nankör” ilan edilmemek için veya ailelerini üzmemek için susmayı tercih eder. “Zaten derdim başımdan aşkın, bir de sosyal medyadaki ergenlerle mi uğraşacağım?” diyerek kabuklarına çekilirler. Bu sessizlik, meydanın tamamen “Polyannacılara” ve “vitrin süsleyicilerine” kalmasına neden olur. Meydan onlara kaldıkça, illüzyon daha da güçlenir. İllüzyon güçlendikçe, gerçeği söylemeye kalkan o bir-iki cılız ses, daha büyük bir gürültüyle bastırılır. Bu bir kısır döngüdür. Gerçek, ne kadar bastırılırsa, patlaması o kadar şiddetli olur ama o patlama anına kadar, yalanın konforlu kucağında uyumak herkese tatlı gelir.
Linç eden kitle, aslında içten içe gerçeği bilmekte midir? Bu, sorulması gereken en kritik sorudur. Belki de derinlerde bir yerde, o çok övdükleri Batı’nın da sorunlu olduğunu, hiçbir yerin cennet olmadığını seziyorlardır. Ancak bu sezişi bilince çıkarmak, Türkiye’deki varoluşsal sıkışmışlığı kabullenmek anlamına gelecektir. “Başka bir yer yok, kurtuluş yok, burayı düzeltmek zorundayız” gerçeği o kadar ağır, o kadar yorucu ve o kadar korkutucudur ki; insanlar bu yükü sırtlanmaktansa, olmayan bir cennetin hayaliyle avunmayı ve o cennete “yok” diyene saldırmayı seçerler. Bu, Matrix filmindeki Cypher karakterinin ihanetidir. Cypher, Matrix’in sahte olduğunu bilir ama o soğuk, iğrenç gemide “gerçek” yemeği yemektense, Matrix’e dönüp, hafızasını sildirip, sahte ama lezzetli bir biftek yemeyi tercih eder. “Kral çıplak” diyenler Morpheus’tur; uyanmayı teklif ederler. Linç edenler ise Cypher’dır; uyumak ve o bifteğin tadını çıkarmak isterler, biftek sadece bir kod satırı olsa bile.
Bir insanın elinden “Gideceğim ve kurtulacağım” hayalini almak, ona yapılabilecek en büyük şiddettir demiştik. Çünkü bu hayal, onun kimliğinin bir parçası olmuştur. “Ben buraya ait değilim, ben aslında oraya aitim” düşüncesi, kişinin Türkiye’deki başarısızlıklarını, mutsuzluklarını veya uyumsuzluklarını rasyonalize etmesini sağlar. “Burada değerim bilinmiyor, ama orada bilinecek” inancı, egoyu koruyan bir kalkandır. Sistemin eleştirisini yapan kişi, bu kalkanı deler. “Hayır,” der, “Orada da değerin bilinmeyecek, çünkü orada sen sadece bir iş gücüsün, bir rakamsın.” Bu cümle, kişiyi kendi yetersizliğiyle veya sıradanlığıyla yüzleştirir. Hiç kimse sıradanlığıyla yüzleşmekten hoşlanmaz. Hele ki bu yüzleşme, “Kurtarıcı Batı” mitinin çökmesiyle beraber geliyorsa.
Sonuç olarak, 9. Bölüm’de ele aldığımız bu toplumsal tepki, aslında bir “umut savunması”dır. İnsanlar, kralın çıplak olduğunu görseler bile, krala o muhteşem görünmez elbiseyi giydirmeye devam ederler. Çünkü kral çıplaksa, saray da soğuktur, şölen de yalandır ve kendileri de o soğukta titreyen birer tebaadır. Ama kralın giyinik olduğuna inanırlarsa, şölenin bir parçası olma ihtimalleri doğar. Gerçekleri söyleyenlerin “kıskanç”, “vizyonsuz” veya “bozguncu” ilan edilmesi, kolektif bir delüzyonun (sanrının) devamlılığı için ödenen bir bedeldir. Toplum, kendi uydurduğu yalana inanmak için, doğruyu söyleyeni kurban eder. Ve bu kurban töreni, sosyal medyanın yorumlar kısmında, her gün, yeniden ve yeniden, büyük bir iştahla gerçekleştirilir. Gerçek, acıdır; ama yalanın tatlı zehri, kitleler için her zaman daha cazip olmuştur. Bu yüzden, modern zamanlarda hakikat, sadece cesurların değil, aynı zamanda yalnızlığa ve nefrete göğüs gerebilenlerin taşıyabileceği bir yüktür.
BÖLÜM 10: SESSİZ ÇOĞUNLUK VE GÖRÜNMEZLER
Modern göçmenlik anlatısı, insanlık tarihinin gördüğü en büyük algı manipülasyonlarından birine sahne olmaktadır. Dijital çağın getirdiği görünürlük paradoksu, var olanı gizleyip istisnai olanı kural haline getiren devasa bir ayna oyunu üzerine kuruludur. Şimdiye kadar incelediğimiz bölümlerde, sistemin vitrinini, bu vitrinin arkasındaki psikolojik çöküşü ve sosyal medyanın yarattığı illüzyonları ele aldık. Ancak, tüm bu analizlerin merkezinde, genellikle sesi çok çıkan, hikayesi çok anlatılan ve algoritmalar tarafından sürekli önümüze düşürülen “başarılı” bir azınlık yer alıyordu. Oysa buz dağının suyun altında kalan o devasa, karanlık ve sessiz gövdesi, göçmenlik gerçeğinin asıl omurgasını oluşturur. Bu bölüm, spot ışıklarının hiç uğramadığı, mikrofonların asla uzatılmadığı, hikayeleri “başarı pornosu” üreten platformlarda asla yer bulamayan o görünmez ordunun, yani “Sessiz Çoğunluk”un anatomisini çıkaracaktır. İstatistik biliminde “Survivor Bias” (Hayatta Kalan Yanılgısı) olarak bilinen o meşhur hatanın, göçmenlik bağlamında nasıl bir toplumsal körlüğe yol açtığını ve başarı hikayelerinin aslında nasıl büyük bir enkazın üzerini örttüğünü anlamak, bu simülasyonu çözmek için atılacak en kritik adımdır.
Sosyal medya akışlarımızda, LinkedIn profillerimizde veya YouTube önerilerimizde karşımıza çıkan göçmen profili bellidir: Google’da işe başlayan genç yazılımcı, Berlin’de start-up kuran girişimci veya Amerika’da kürsü sahibi olan akademisyen. Bu insanlar vardır, gerçektir ve başarıları takdire şayandır. Ancak istatistiksel olarak bakıldığında, bu grup toplam göçmen nüfusunun ihmal edilebilir bir yüzdesini, belki de sadece yüzde birini oluşturur. Fakat algı dünyasında bu yüzde bir, yüzde yüzü temsil ediyormuş gibi pazarlanır. Sesleri o kadar gür, ışıltıları o kadar parlaktır ki, geriye kalan yüzde doksan dokuzun karanlığı bu ışığın altında kaybolur. Bu durum, göç etmeyi düşünen kitlelerde ölümcül bir yanılsama yaratır. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nda üslerine dönen uçakların sadece kanatlarından vurulduğunu gören mühendislerin, uçakların kanatlarını güçlendirmeye karar vermesi gibi bir hatadır bu. Oysa asıl güçlendirilmesi gereken yer, vurulduğunda uçağın düşmesine neden olan ve bu yüzden geri dönemeyen uçakların isabet aldığı motor kısmıdır. Geri dönenler (başarılı olanlar) konuşur, düşenler (görünmezler) susar. Biz sadece dönenleri dinlediğimiz için, göçmenliği “sadece kanattan hasar alınan ama mutlaka sağ salim inilen” bir yolculuk sanırız. Oysa motoru yanmış, gövdesi parçalanmış ve ıssız bir okyanusa düşmüş binlerce hayattan bihaberizdir.
Bu görünmezlerin en başında, kariyerlerinin zirvesindeyken ülkelerini terk edip, gittikleri gelişmiş ekonomilerin “alt sınıf” iş gücüne dönüşen beyaz yakalılar gelir. Türkiye’de bir plazanın yirminci katında, altında ekibi, elinde yetkisi ve cebinde kartvizitiyle saygın bir mühendis olan birey, Kanada’ya veya Amerika’ya adım attığında kendini bir anda Uber direksiyonunda veya Amazon deposunda bulabilir. Bu, geçici bir “adaptasyon süreci” olarak başlar. “Birkaç ay idare ederim, sonra kendi işimi bulurum” denilir. Ancak daha önceki bölümlerde bahsettiğimiz “Statü Kaybı” ve “Diplomaların Geçersizliği” duvarlarına çarpıldığında, bu geçicilik kalıcı bir bataklığa dönüşür. İşte bu insanlar, sosyal medyanın en sessiz sakinleridir. Direksiyon sallarken, depo tasnif ederken veya pizzacıda hamur açarken selfie çekip atmazlar. “Bugün de harika bir gün, Uber’de 12 saat mesai yaptım ve belim tutuldu” diye bir LinkedIn postu girmezler. Çünkü bu, bir “başarısızlık” itirafıdır. Ve modern dünyada başarısızlık, bulaşıcı bir hastalık gibi saklanması gereken bir utançtır.
Bu mühendislerin, mimarların veya işletmecilerin yaşadığı sessizlik, sadece bir mahcubiyet sessizliği değildir; bu, derin bir bilişsel şokun yarattığı dilsizliktir. Türkiye’de karmaşık diferansiyel denklemleri çözen, devasa şantiyeleri yöneten bir zihnin, şimdi sadece “navigasyonun gösterdiği yere git” komutunu uygulayan bir bedene hapsolması, insanın ruhunu kemiren bir işkencedir. Bu insanlar, arabalarına binen Türk müşterilerle karşılaşmaktan ölesiye korkarlar. Tanınmak, “Sen falanca üniversiteden değil miydin?” sorusuna muhatap olmak, onların en büyük kabusudur. Bu yüzden görünmez olmayı seçerler. Şapkalarını yüzlerine kadar çeker, profillerini kilitler ve dijital dünyadan silinirler. Onların bu yok oluşu, “Sessiz Çoğunluk” istatistiğini büyütürken, “Başarılı Göçmen” mitini de dolaylı olarak besler. Çünkü meydan, sadece “başaranlara” kalmıştır.
Bir diğer görünmez kitle, denklik (equivalence) cehenneminde yanan sağlıkçılar, hukukçular ve eğitimcilerdir. Özellikle doktorlar için bu süreç, modern zamanların Sisifos efsanesine dönüşür. Türkiye’de binlerce hastayı iyileştirmiş, onlarca ameliyata girmiş uzman bir cerrah, Almanya’da veya Amerika’da tıp fakültesi birinci sınıf öğrencisi muamelesi görür. Dil sınavları, denklik sınavları, gözetim altında çalışma süreçleri derken yıllar geçer. Bu süre zarfında, hayatını idame ettirmek için hasta bakıcılık, teknisyenlik veya tamamen alakasız işler yapmak zorunda kalan bu “elit” kitle, sesini çıkaramaz. Bir hastanede, tıbbi bilgisi kendisinden katbekat düşük olan yerel bir asistanın kendisine emir vermesini yutmak, bir insanın gururunu paramparça eden bir deneyimdir. Ama bu deneyimi anlatamazlar. Çünkü anlatırlarsa, “Neden gittin o zaman?” sorusunun ağırlığı altında ezileceklerdir. Onlar da “süreç devam ediyor” maskesinin ardına saklanıp sessizliğe gömülürler. Sosyal medyada sadece sınavı geçtikleri o “tek bir anı” paylaşırlar; o ana kadar geçen yılların, o kahredici bekleyişin ve aşağılanmanın hikayesi asla yazılmaz.
Kurumsal dünyanın içindeki “H1-B Rehineleri” veya “Mavi Kart Mahkumları” da bu sessiz çoğunluğun önemli bir parçasıdır. Bölüm 2’de bu vizelerin yarattığı esareti teknik ve sosyolojik olarak incelemiştik. Ancak burada odaklanmamız gereken nokta, bu insanların neden seslerinin çıkmadığıdır. Dışarıdan bakıldığında bu grup “başarmış” görünür. İyi şirketlerde çalışırlar, kravat takarlar, plaza dillerini konuşurlar. Ancak kapalı kapılar ardında, korkunç bir mobbing, tükenmişlik ve kaygı bozukluğu yaşarlar. Patronunun her türlü kaprisine boyun eğmek zorunda kalan, “işten atılırsam 60 gün içinde sınır dışı edilirim” korkusuyla uykuları kaçan bu yazılımcılar, mühendisler, veri analistleri, yaşadıkları bu modern köleliği ifşa edemezler. Çünkü ifşa etmek, “mimlenmek” demektir. İş dünyası küçüktür ve “sorunlu göçmen” etiketini yemek, kariyerin intiharıdır. Ayrıca, Türkiye’deki akranları onlara “kurtulmuş” gözüyle bakarken, “Aslında burada patronum bana bağırıyor ve ben sesimi çıkaramıyorum” demek, o kahramanlık pelerinini kirletmek olur. Bu yüzden onlar da susar. LinkedIn’de şirketlerini öven sahte paylaşımlar yaparlar, “Great place to work” etiketli fotoğrafların altına zoraki gülümsemelerle poz verirler. Bu, sessizliğin en gürültülü halidir: Yalan söyleyerek susmak.
“Sessiz Çoğunluk”un bir diğer bileşeni, göç yolculuğuna büyük umutlarla çıkıp, kültürel entegrasyonu asla sağlayamayan, dil bariyerini aşamayan ve gettolaşmış mahallelerde “Küçük Türkiye” simülasyonunda yaşayanlardır. Bu insanlar, fiziksel olarak Avrupa’dadırlar ama zihinsel olarak hala Türkiye’nin taşrasındadırlar. Yerel halkla temasları market kasasındaki “Hallo”dan öteye geçemez. Bu izolasyon, onları derin bir yalnızlığa ve öfkeye sürükler. Ancak bu öfkeyi dışa vuramazlar, çünkü “başarısız uyum”, göçmenlik literatüründe bireysel bir suç olarak kodlanmıştır. Sistem, “Biz size kapıyı açtık, entegre olamayan sizsiniz” diyerek suçu bireye yıkar. Oysa entegrasyon iki taraflı bir süreçtir ve sistemin dışlayıcı mekanizmaları çoğu zaman görmezden gelinir. Bu kitle, ne Türkiye’ye dönebilir (çünkü ekonomik uçurum ve “döndü” ayıbı buna engeldir) ne de orada var olabilir. Arafta sıkışmış bu hayaletler, sosyal medyanın o ışıltılı dünyasında asla yer bulamazlar. Onların hayatı, filtrelerle güzelleştirilemeyecek kadar gri ve tekdüzedir.
Algoritmaların işleyiş biçimi de bu “görünmezlik” pelerinini kalınlaştırır. Sosyal medya platformları, etkileşim üzerine kuruludur. İnsanlar lüks arabaları, güzel manzaraları, başarı hikayelerini beğenmeye meyillidir. Depresif bir metin, bir hayal kırıklığı itirafı veya bir başarısızlık öyküsü, algoritma tarafından “ilgi çekici değil” olarak etiketlenip akışın en dibine gömülür. Dolayısıyla, bir göçmen cesaretini toplayıp “Ben burada çok mutsuzum, iş bulamıyorum, Uber yapıyorum” diye yazsa bile, bu çığlığı kimse duymaz. Sistem, mutsuzluğu sansürler. Bu durum, “Survivor Bias”ı teknolojik olarak pekiştirir. Gördüğümüz her şey başarıdır, çünkü başarısızlık algoritmik olarak elenmiştir. Bu, dijital bir öjenidir; sadece “güçlü” ve “mutlu” görünenlerin hayatta kaldığı sanal bir seçilim.
Bu çarpıtılmış gerçeklik algısı, en büyük zararı yeni gelecek olanlara verir. Türkiye’de valizini hazırlayan genç, sosyal medyaya baktığında sadece o yüzde birlik “Krem Tabaka”yı görür. Kendisinin de oraya gittiğinde o tabakaya dahil olacağını sanır. Kimse ona, “Gideceğin 100 kişiden 90’ı kendi işini yapamıyor, 95’i yalnızlık çekiyor, sadece şanslı ve çok dirençli bir azınlık o senin gördüğün hayatı yaşıyor” demez. O genç, elindeki “Sahte Harita” ile yola çıkar. Haritada hazine işaretlenmiştir ama bataklıklar, uçurumlar ve mayın tarlaları silinmiştir. Bu haritayla yola çıkanın kaybolması mukadderdir. Ve kaybolduğunda, o da sessiz çoğunluğa katılır. O da utancından susar ve bir sonraki kurbanın yola çıkmasını sessizce izler. Bu, göçmenliğin trajik döngüsüdür.
“Görünmezler” ordusunun sessizliğinin bir diğer sebebi de, enerjisizliktir. Hayatta kalma mücadelesi (survival mode), insanın tüm bilişsel ve fiziksel enerjisini emer. Günde 14 saat direksiyon sallayan, üzerine bir de dil kursuna giden, ev kirasını denkleştirmeye çalışan birinin, sosyal medyada “içerik üretmeye”, durumunu analiz etmeye veya edebi metinler yazmaya hali kalmaz. Ses çıkarmak, bir lükstür; boş zaman ve zihinsel konfor gerektirir. “Kral Çıplak” diyebilenler (Bölüm 9’da bahsettiklerimiz), genellikle belli bir refah seviyesine ulaşmış, tuzu kuru olan ama vicdanı rahatsız olanlardır. Ancak diptekilerin, o çamurun içindekilerin konuşacak mecali yoktur. Onların sessizliği, rızalarından değil, yorgunluklarındandır.
Bu sessizlik, aynı zamanda bir savunma mekanizmasıdır. Türkiye’deki “Kapağı attın, kurtuldun” baskısı (Bölüm 6 ve 8’de işlediğimiz konular), göçmeni başarısızlığını itiraf etmekten alıkoyar. Bir insan, kendisini kahraman gibi gören ailesine, “Baba ben burada tuvalet temizliyorum” diyemez. “Baba ben burada lojistik sektöründeyim” der. Bu küçük yalan, hem babanın gururunu korur hem de göçmenin onurunu. Ama bu yalan, istatistikleri bozar, gerçeği büker. Uber şoförlüğü yapan mühendis, Türkiye’ye tatile geldiğinde kiraladığı lüks arabayla gezerek bu yalanı fiziksel olarak da sürdürür. Çünkü o bir hafta boyunca bile olsa, “Mühendis Bey” saygısını görmek, “Şoför” olduğu gerçeğini unutmak ister. Bu tiyatro, hem oynayanı hem de izleyeni zehirler ama perde asla kapanmaz.
Sonuç olarak, BÖLÜM 10’da ele aldığımız “Sessiz Çoğunluk ve Görünmezler”, modern göçmenliğin “Karanlık Maddesi”dir. Evrenin büyük kısmını oluşturur ama görülemez, sadece etkisi (yerçekimi gibi) hissedilebilir. Onların etkisi, istatistiklerdeki sapmalarda, artan antidepresan kullanımlarında ve sessizce dönenlerin (veya dönemeyenlerin) hüzünlü hikayelerinde gizlidir. Sosyal medyadaki o gürültülü başarı korosuna kulak tıkamadan, bu sessiz çığlığı duymadan göçmenliği anlamak imkansızdır. Başarı hikayeleri birer istisnadır; kural olan mücadele, statü kaybı ve sessizliliktir. Ve ne yazık ki tarih, sadece kazananların (ya da kazandığını iddia edenlerin) kaleminden yazıldığı için, bu milyonlarca “görünmez” kahramanın hikayesi, dijital boşlukta kaybolup gitmeye mahkumdur. Onlar, modern zamanların adsız neferleridir; “Amerikan Rüyası” veya “Avrupa Medeniyeti” denilen o devasa piramidin harcını oluşturan, ama asla piramidin tepesinde parlamayacak olan yapı taşlarıdır.
BÖLÜM 11: “BİRKAÇ YIL SONRA DÖNECEĞİM” YALANI
Göçmenlik serüveninin en büyük, en masumane ve aynı zamanda en yıkıcı yalanı, havaalanındaki pasaport kontrolünden hemen önce, ıslak gözlerle geride kalanlara fısıldanan o efsunlu cümlede gizlidir: “Biraz birikim yapıp, üç beş sene sonra döneceğiz.” Bu cümle, bir zaman planlaması veya stratejik bir kariyer hedefi değil; ayrılığın o keskin acısını hafifletmek için ruhun ürettiği en güçlü anesteziktir. İnsan zihni, sonsuzluğu ve belirsizliği kaldıramaz. “Gidiyorum ve bir daha asla bu topraklarda yaşamayacağım” gerçeği, sindirilmesi imkansız bir lokmadır. Bu yüzden göçmen, hem kendini hem de sevdiklerini kandırmak zorunda hisseder. Bu “geçicilik” vaadi, gidenin vicdanını rahatlatırken, kalanın da umudunu canlı tutar. Ancak uçak havalanıp bulutların üzerine çıktığında, o “birkaç yıl” kavramı, Einstein’ın izafiyet teorisindeki gibi bükülmeye, uzamaya ve sonunda şekil değiştirerek “hiçbir zaman”a dönüşmeye başlar. Bu bölümde, göçmenlerin yüzde doksanının kurduğu bu savunma mekanizmasının nasıl işlediğini, “Altın Kafes”in parmaklıklarının nasıl sessizce örüldüğünü ve konfora alışan bir bünyenin, vatan hasretiyle yanıp tutuşsa bile kaotik bir gerçeğe dönme cesaretini neden ve nasıl kaybettiğini inceleyeceğiz.
Daha önceki bölümlerde, göçmenin sistemsel sömürüsünü, statü kaybını ve sosyal medyadaki vitrin hayatını irdelemiştik. Tüm bu zorluklara rağmen göçmenin orada kalmaya devam etmesini sağlayan temel motivasyon, “dönüş biletinin” cebinde olduğu yanılgısıdır. “İstediğim an dönebilirim” düşüncesi, göçmene dayanma gücü verir. Oysa bu, modern zamanların en büyük illüzyonudur. Çünkü dönmek, sadece bir uçak bileti almak ve eşyaları nakliye firmasına vermek demek değildir. Dönmek, zamanı geri sarmayı, değişen bir organizmayı (göçmeni) eski kabuğuna (memlekete) sığdırmayı gerektirir ki bu, biyolojik ve sosyolojik olarak imkansızdır. İlk yılın sonunda kurulan “Daha borçlar bitmedi, seneye bakarız” cümlesi, beşinci yılın sonunda “Çocuklar okula başladı, düzenleri bozulmasın”a, onuncu yılın sonunda ise “Vatandaşlığı alalım, garanti olsun, sonra döneriz”e evrilir. Bu “hedef kaydırma” (moving the goalpost) stratejisi, aslında bilinçaltının kesin dönüşü erteleme, hatta imkansız hale getirme çabasıdır.
“Altın Kafes” (Golden Cage) kavramı, bu paradoksu en iyi açıklayan metafordur. Gelişmiş ülkelerdeki yaşam, göçmene “altından” bir hayat sunar. Bu altın; lüks, şatafat veya zenginlik anlamında değil; öngörülebilirlik, güvenlik ve alım gücü anlamındadır. Önceki bölümlerde değindiğimiz “tatsız domates” ve “soğuk insan ilişkileri” bu kafesin içindeki yaşamın bedelidir; ancak kafesin sunduğu konfor o kadar baştan çıkarıcıdır ki, kapısı açık olsa bile kuş uçup gitmeye cesaret edemez. Türkiye’deki kaotik sabah trafiği, her gün değişen etiket fiyatları, siyasi gerginlikler ve gelecek kaygısıyla dolu atmosfer, bu steril kafesin içinden bakıldığında çok daha korkutucu görünür. Göçmen, gurbetteyken çektiği manevi acıyı (yalnızlık, aidiyetsizlik) çok net hisseder; ancak Türkiye’ye döndüğünde çekeceği maddi ve sinirsel acıyı (ekonomik kriz, liyakatsizlik) hayal ettiğinde, ibre her zaman “kalma” yönüne kayar. Çünkü insan beyni, evrimsel olarak “kesin olan acıyı” değil, “güvenli olan limanı” seçmeye programlıdır. Manevi tatminsizlik, fiziksel güvensizlikten daha katlanılabilir bir derttir.
Bünye bir kez alım gücünün ve “sürtünmesiz yaşamın” (frictionless life) tadını aldığında, geri dönüşü olmayan bir bağımlılık geliştirir. Sürtünmesiz yaşam; bürokrasinin tıkır tıkır işlemesi, yaya geçidinde araçların durması, internetten sipariş edilen ürünün ertesi gün kapıda olması, markette fiyatına bakmadan alışveriş yapabilmek gibi, tek tek bakıldığında önemsiz görünen ama bir araya geldiğinde devasa bir konfor alanı yaratan detaylardır. Göçmen, Türkiye’ye tatile geldiğinde bu sürtünme katsayısının ne kadar yüksek olduğunu bizzat deneyimler. Bankada işini halledemez, trafikte önüne kırarlar, taksiciyle kavga eder. Bu bir haftalık “simülasyon”, ona şu mesajı verir: “Sen artık bu kaosun içinde yaşayamazsın. Sinirlerin, bu gerilimi kaldıramayacak kadar inceldi.” Gelişmiş ülkedeki o “sıkıcı” düzen, sinir sistemini gevşetmiş, reaksiyon süresini uzatmış ve tahammül eşiğini düşürmüştür. Göçmen, kendi ülkesinde hayatta kalmasını sağlayan o “yırtık”, “uyanık” ve “mücadeleci” kaslarını kaybetmiştir. O kaslar eridiği için, o arenaya tekrar çıkmak, gladyatör dövüşüne silahsız girmek gibidir.
Bu noktada “Birikim yapıp döneceğim” yalanının matematiksel çöküşü devreye girer. Gidilen ilk yıllarda yapılan hesap şudur: “Ayda 1000 Euro kenara atsam, yılda 12.000 Euro yapar. Beş yılda 60.000 Euro ile Türkiye’ye döner, krallar gibi yaşarım.” Ancak hayatın matematiği, Excel tablosundaki gibi işlemez. Birincisi, “Hedonik Adaptasyon” (Hedonic Adaptation) devreye girer. Gelir arttıkça, ihtiyaçlar ve harcamalar da artar. İlk başta mütevazı bir evde oturan göçmen, bir süre sonra “Daha iyi bir semte geçeyim” der. Toplu taşımadan sıkılır, araba alır. Türkiye’ye daha sık gitmeye başlar. Birikim hedefi, yaşam standardı artışına kurban gider. İkincisi ve daha önemlisi, Türkiye’deki enflasyon ve varlık fiyatlarındaki artış, göçmenin biriktirdiği dövizin alım gücünü eritir. Beş yıl önce 60.000 Euro ile alınabilen ev, beş yıl sonra 150.000 Euro olmuştur. Hedef (dönüş sermayesi) sürekli uzaklaşır. Göçmen, bir tavşanın önündeki havucu kovalaması gibi, sürekli artan “dönüş için gereken para” miktarını kovalar. Ve bu kovalamaca sırasında, o topraklara (yurt dışına) daha fazla kök salar.
Ekonomik bağımlılık, sadece birikimle sınırlı değildir. “Varlık Tuzağı” (Asset Trap) denilen olgu, göçmeni olduğu yere çiviler. Göçmen, yıllar içinde bulunduğu ülkede bir ev alır (genellikle 20-30 yıllık mortgage ile), emeklilik sistemine dahil olur, çocukları için yatırım hesapları açar. Dönmek demek, tüm bu finansal yapıyı bozmak, evi satmak, vergilerle uğraşmak ve parayı Türkiye’ye transfer etmek demektir. Bu operasyon, sadece lojistik değil, zihinsel olarak da devasa bir yüktür. “Ya parayı Türkiye’ye götürürsem ve kur bir gecede çakılırsa?”, “Ya bankadaki parama bir kısıtlama gelirse?” gibi korkular, göçmenin elini kolunu bağlar. Gelişmiş ülkenin finansal sistemi, vatandaşı kendine bağlayan görünmez zincirlerle doludur. O zincirleri kırmak, büyük bir cesaret ve biraz da “delilik” gerektirir. Rasyonel akıl, “Kal ve kiranı/taksidini ödemeye devam et” der. Göçmen, rasyonel aklın esiridir. Duygusal aklı “Dön” diye bağırsa da, cüzdanın sesi her zaman daha gür çıkar.
Çocuk faktörü, bu yalanın en geçerli ve en dokunulmaz kılıfıdır. “Benim için fark etmez ama çocukların geleceği için kalmak zorundayız” cümlesi, göçmenin kendi korkaklığını gizlediği kutsal bir sığınaktır. (Bölüm 16’da detaylandıracağımız “çocuklar için fedakarlık” temasının temeli burada atılır). Çocuklar o ülkenin dilini ana dilleri gibi konuşmaya başladığında, oranın eğitim sistemine entegre olduklarında ve arkadaş çevrelerini kurduklarında, onları alıp Türkiye’ye götürmek, bir ebeveyn için “çocuğuna kötülük yapmak” ile eşdeğer hale gelir. “Çocuğumu bu eğitim sisteminden alıp, sınav maratonunun olduğu o stresli sisteme nasıl sokarım?” sorusu, dönüş kapısını sonsuza dek kapatan kilittir. Göçmen, kendi vatan hasretini, çocuğunun geleceği sunağında kurban eder. Bu, onurlu bir vazgeçiştir. “Ben dönemedim değil, çocuğum için dönmedim” demek, egoyu tamir eder. Oysa gerçekte, ebeveyn de o konforu bırakmak istememektedir, ancak bunu çocuğun üzerine yıkarak vicdanını temizler.
“Geçicilik” algısı, göçmenin bulunduğu ülkeye tam entegre olmasını da engeller. “Nasıl olsa döneceğim” diyen biri, bulunduğu ülkenin siyasetiyle ilgilenmez, derin dostluklar kurmaya çalışmaz, dilini mükemmelleştirmek için uğraşmaz. Eşyalarını bile “geçici” mantığıyla alır; en ucuzundan, en pratik olanından. Evini bir yuva gibi değil, bir otel odası gibi döşer. Bu durum, onu arafta (limbo) bırakır. Ne oraya aittir ne de buraya. Bu aidiyetsizlik hissi, mutsuzluğu besler. Mutsuz oldukça Türkiye’yi daha çok özler. Türkiye’yi özledikçe “Döneceğim” yalanına daha sıkı sarılır. Bu bir kısır döngüdür. Yalan, mutsuzluktan doğar; mutsuzluk, yalanla beslenir. Göçmen, fiziksel olarak Berlin’de, Londra’da veya New York’ta yaşar ama zihinsel olarak sürekli “Hayali bir Türkiye”de yaşar. O hayali Türkiye, geçmişteki güzel günlerin, çocukluk anılarının ve idealize edilmiş dostlukların olduğu, enflasyonun ve siyasi krizlerin olmadığı bir ütopyadır. Gerçek Türkiye ile yüzleşmekten kaçınır, çünkü bu yüzleşme, dönüş hayalinin de sonu olacaktır.
Ayrıca, “Birkaç yıl sonra döneceğim” diyen göçmen, zamanla Türkiye’deki sosyal sermayesini de tüketir. İlk yıllarda sık sık aranan arkadaşlar, zamanla azalır. Bayramlarda atılan mesajlar kısalır. Türkiye’deki hayat akar, insanlar değişir, evlenir, boşanır, yeni çevreler edinir. Göçmen döndüğünde, bıraktığı boşluğun çoktan doldurulduğunu görür. Bu, “Herakleitos’un Nehri” gibidir; aynı nehre iki kere girilmez. Göçmen, döndüğünde ne nehir aynıdır ne de kendisi. Bu gerçeği içten içe bildiği için, dönüş tarihini sürekli erteler. Çünkü ertelemek, hayal kırıklığına uğramaktan daha güvenlidir. “Seneye döneceğim” demek, bir umuttur. Ama dönüp de “Keşke dönmeseydim” demek, bir yıkımdır. Göçmen, bu yıkımdan kaçmak için umudu (yalanı) uzatır.
Pasaport veya vatandaşlık alma hedefi, bu sürecin en kritik virajıdır. “Şu pasaportu bir alalım, cebimizde dursun, o gün hemen döneceğiz” denilir. Bu hedef, genellikle 5 ile 8 yıl arasında bir süreyi kapsar. Bu süre, insan hayatında çok uzundur. Bir yere 8 yıl emek verdikten, vergi ödedikten, dilini öğrendikten ve sosyal bir ağ kurduktan sonra, o pasaportu aldığınız gün aslında oraya en çok bağlandığınız gündür. Pasaport, bir özgürlük belgesi değil, bir aidiyet belgesidir. Onu aldığınızda, “Artık ben de buralıyım” hissi, “Hadi artık gidelim” hissinden daha ağır basar. Ayrıca, o yaşa gelindiğinde (genellikle 30’lu yaşların sonu veya 40’ların başı), macera arama isteği azalır, stabilite arayışı artar. Türkiye’ye dönüp sıfırdan bir düzen kurmak, iş bulmak, evi döşemek, o yaşta göze alınabilecek bir risk olmaktan çıkar. Pasaport, dönüş biletini iptal eden en prestijli mühürdür.
“Altın Kafes”in içinde yaşanan bu “geçicilik” oyununda, göçmenler birbirlerini de kandırırlar. Bir araya geldiklerinde yapılan sohbetlerin ana teması hep “Dönüş Planları”dır. Ege’de bir kasabaya yerleşmek, organik tarım yapmak veya küçük bir kafe açmak… Bu hayaller, rakı masalarının değişmez mezesidir. Herkes birbirine “Ben de çok sıkıldım, en fazla iki sene daha dururum” der. Kimse “Ben artık buradayım, dönmeyeceğim, cesaretim yok” demez. Çünkü bunu söylemek, yenilgiyi kabul etmektir; “Gurbetçi” olduğunu, o dalga geçilen “Alamancı”ya dönüştüğünü (Bölüm 14) itiraf etmektir. Oysa onlar “Expat”tır, “Beyaz Yaka”dır, istedikleri an gidebilen “Dünya Vatandaşı”dır. Bu imajı korumak için, dönüş yalanını kolektif bir şekilde sürdürürler.
Kaotik ekonomiye dönme korkusu, sadece paranın yetmemesi korkusu değildir; “aptal yerine konma” korkusudur. Gelişmiş ülkede emeğinin karşılığını (en azından maddi olarak) alan, kurallara uyduğunda karşılığını gören birey; Türkiye’ye döndüğünde kurallara uymanın bir zayıflık, vergi kaçırmanın bir zeka göstergesi, sırada kaynak yapmanın bir beceri sayıldığı bir ortama girmekten korkar. “Ben orada dürüstçe çalışıp bir şeyler başardım, burada dürüst olursam beni yerler” düşüncesi hakimdir. Bu korku, yersiz değildir. Göçmen, “medeni” alışkanlıklar edinmiştir ve bu alışkanlıklar, “vahşi” bir piyasada handikaptır. O naifliğiyle Türkiye’de barınamayacağını, o kaotik insan ilişkilerini yönetemeyeceğini bilir. “Konfor”, sadece yumuşak bir koltuk değil, aynı zamanda zihinsel bir tembelliktir. Ve Türkiye, zihinsel olarak her an tetikte olmayı gerektiren bir ülkedir. O teyakkuz halini kaybetmiş bir bünye için dönüş, bir intihardır.
Sonuç olarak, “Birkaç yıl sonra döneceğim” cümlesi, gerçekleşmesi için değil, inanılması için kurulmuş bir cümledir. Bu cümle, göçmenin o yabancı topraklarda kök salmasını sağlayan gübredir aslında. Ne kadar ironik değil mi? Dönmekten bahsederek, kalmayı mümkün kılarlar. Eğer “Asla dönmeyeceğim” deselerdi, o ilk yılların acısına dayanamaz, gerçekten dönerlerdi. Ama “Döneceğim” diyerek acıyı ertelediler, erteledikleri sürede alıştılar, alıştıkları sürede kök saldılar ve sonunda o kökler, sökülemeyecek kadar derinleşti. Altın kafesin kapısı hala açık olabilir, ama artık kanatlar uçmak için çok ağır, dışarısı çok fırtınalı ve kafesin içi, tüm o tatsızlığına rağmen, çok güvenlidir. Ve insan, özgürlükle güvenlik arasında kaldığında, bedeli ruhsal bir çürüme olsa bile, neredeyse her zaman güvenliği seçer. İşte göçmenliğin, yüzde doksanının hazin sonu budur: Döneceğini hayal ederek, kalmaya mahkum olmak.
BÖLÜM 12: KURUMSAL SÖMÜRÜ: NEDEN GÖÇMEN SEVİLİR?
Küresel kapitalizmin cilalı vitrinlerinde, gökdelenlerin camlarına yansıyan o rengarenk, çok kültürlü ve “eşitlikçi” imajın arkasında, modern zamanların en sofistike emek sömürü mekanizması işlemektedir. Bugün dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden en köklü finans kuruluşlarına kadar hemen her kurumsal yapı, web sitelerinin “Hakkımızda” kısmına büyük puntolarla “Çeşitlilik ve Kapsayıcılık” (Diversity & Inclusion) manifestoları yerleştirir. Broşürlerde, farklı ten renklerine, farklı etnik kökenlere ve farklı inançlara sahip çalışanların aynı masa etrafında, ellerinde kahveleriyle mutlu bir şekilde gülümsediği o stok fotoğraflar, şirketin ne kadar evrensel, ne kadar insancıl ve ne kadar önyargısız olduğunun kanıtı olarak sunulur. Ancak bu PR çalışmasının, bu kurumsal makyajın altını kazıdığımızda karşımıza çıkan tablo, insan hakları beyannamelerindeki ideallerden çok, kâr maksimizasyonu denklemlerinin soğuk matematiğidir. Küresel şirketlerin göçmen çalışanlara duyduğu bu derin “sevgi”, onların yeteneklerine, zekalarına veya kültürel zenginliklerine duyulan hayranlıktan değil; onların sistem karşısındaki çaresizliklerine, itaatkarlıklarına ve sömürüye olan müsaitliklerine duyulan iştah kabartıcı arzudan kaynaklanır.
Bu durumu anlamak için öncelikle şirketlerin “yetenek açığı” (talent shortage) söylemini doğru okumak gerekir. Yıllardır Batı medyasında ve iş dünyası raporlarında işlenen “Yeterince mühendis bulamıyoruz”, “Doktor açığımız var”, “Nitelikli personel yok” yaygarası, aslında eksik olanın “insan” değil, “itaatkar insan” olduğu gerçeğini gizlemek içindir. Gelişmiş ülke vatandaşları, yani “yerel yetenekler”, yüzyıllar süren sendikal mücadeleler, çalışma hukuku kazanımları ve refah devleti güvenceleri sayesinde belirli bir “konfor ve hak bilinci” seviyesine ulaşmışlardır. Bir Alman, bir Fransız veya bir Amerikalı çalışan, işe girerken sadece maaşı konuşmaz; haftalık çalışma saatini, evden çalışma günlerini, yan haklarını, sigorta kapsamını ve emeklilik planını masaya yatırır. Mesai saati bittiğinde telefonunu kapatma hakkını kendinde görür, hafta sonu gelen e-postaya cevap vermemeyi profesyonellik dışı bir hareket olarak değil, anayasal bir hak olarak değerlendirir. Patronu ona mantıksız bir iş yüklediğinde “Hayır” diyebilir, çünkü arkasında onu koruyan yasalar, sendikalar ve en kötü ihtimalle işsiz kaldığında onu finanse edecek bir sosyal güvenlik ağı veya ailesi vardır.
İşte tam bu noktada, şirketler için “yerel çalışan” pahalı, yönetilmesi zor ve nazlı bir kaynağa dönüşür. Kapitalizmin doğası gereği maliyetleri düşürmek ve verimliliği artırmak zorunda olan işveren, bu “şımarık” yerel iş gücüne alternatif arayışına girer. “Çeşitlilik” maskesi burada devreye girer. Şirket, sınırlarını dünyaya açarak, aslında sendikal hakların ne olduğunu bilmeyen, kriz coğrafyalarından gelen, çalışmaya “aç” ve en önemlisi “hayır” deme lüksü olmayan bir kitleyi iş gücü havuzuna dahil eder. Türkiye’den, Hindistan’dan, Doğu Avrupa’dan veya Latin Amerika’dan getirilen nitelikli göçmen, şirket için bir çalışandan öte, “yüksek performanslı bir itaat makinesi”dir. Bu makinenin yakıtı ise yetenek değil, korkudur.
Önceki bölümlerde, özellikle Vize Esareti bölümünde, göçmenin yasal statüsünün nasıl bir boyunduruk olduğunu incelemiştik. Kurumsal sömürü, bu boyunduruğu bir yönetim stratejisine dönüştürür. İnsan Kaynakları departmanları ve yöneticiler, göçmen çalışanın vizesinin şirkete bağlı olduğunu çok iyi bilirler. Bu bilgi, masadaki güç dengesini tamamen değiştirir. Yerel bir çalışan, performans görüşmesinde “Bana zam yapmazsanız rakip firmaya geçerim” restini çekebilirken; göçmen çalışan “Lütfen sözleşmemi uzatın ki sınır dışı edilmeyeyim” minnetiyle masaya oturur. Şirketler, bu asimetrik gücü acımasızca kullanır. Göçmen çalışandan, yerel çalışanın asla kabul etmeyeceği iş yükleri talep edilir. “Ekstra mil” (extra mile) denilen, mesai saatleri dışında fedakarlık yapma, projeleri hafta sonuna yetiştirme ve tatillerden feragat etme kültürü, aslında göçmenlerin sırtında yükselir.
Göçmenin “yüzde yüz yirmi performansla” çalışması, bir kariyer tutkusu değil, bir hayatta kalma refleksidir. Şirketler, göçmenleri “High Performer” (Yüksek Performanslı) olarak etiketleyip ödüllendiriyormuş gibi yaparken, aslında onları yerel çalışanlara karşı birer “hız tavşanı” (pace setter) olarak kullanırlar. Bir departmanda, gece yarılarına kadar çalışan, hiç şikayet etmeyen, her denileni yapan bir göçmen mühendis olduğunda, bu durum diğer çalışanlar üzerinde de bir baskı oluşturur. Yönetim, yerel çalışanlara dönüp “Bakın, Ali/Ayşe nasıl çalışıyor, hiç şikayet etmiyor, siz neden bu kadar talepkarsınız?” mesajını, bazen sözlü bazen de zımni olarak verir. Böylece göçmen, sadece kendi emeğiyle sömürülmekle kalmaz, aynı zamanda genel çalışma standartlarını aşağı çeken, işverenin elini güçlendiren bir koçbaşı olarak kullanılır. Bu durum, göçmenin iş arkadaşları tarafından dışlanmasına ve sevilmemesine yol açsa da (ki bu sosyal izolasyon konusuna daha önce değinmiştik), şirket bilançoları için harika bir sonuç doğurur: Daha çok iş, daha az şikayet.
Göçmenlerin “sendikasız” olması veya sendikal bilince sahip olsalar bile buna katılmaya cesaret edememeleri, küresel şirketlerin iştahını kabartan bir diğer faktördür. Sendika, işçinin kolektif gücüdür. Ancak göçmenlik, özünde bireysel bir kurtuluş mücadelesi olduğu için (Bölüm 3 ve 6’da işlediğimiz temalar), göçmenler kolektif hareket etme yeteneklerini kaybetmişlerdir. “Başımı belaya sokmayayım”, “Sivrilmeyeyim”, “Şirketin gözünden düşmeyeyim” korkusu, göçmeni örgütlü mücadelen uzak tutar. İşverenler, grev hakkını kullanacak, toplu pazarlık masasına oturacak bir kitle yerine; her biri kendi vizesinin derdine düşmüş, atomize olmuş ve yönetilmesi kolay bir göçmen sürüsünü tercih eder. D&I (Çeşitlilik ve Kapsayıcılık) toplantılarında “Herkesin sesini duymak istiyoruz” diyen yöneticiler, iş hak aramaya geldiğinde o seslerin ne kadar cılız çıktığını görmekten büyük bir memnuniyet duyarlar. Çünkü farklı dillerde konuşan, farklı kültürlerden gelen ve ortak bir sınıf bilinci oluşturamayan bu kalabalık, “böl ve yönet” taktiği için mükemmel bir malzemedir.
Ayrıca, göçmenlerin “maliyet avantajı” sadece maaşla sınırlı değildir. Şirketler, göçmenlere genellikle piyasa ortalamasının altında maaşlar teklif ederler. Göçmen, kendi ülkesindeki para birimine kıyasla (kur farkı nedeniyle) bu teklifi “muazzam bir servet” olarak algılar ve sorgusuz sualsiz kabul eder. Yerel bir mühendisin burun kıvıracağı yıllık brüt maaş, Türkiye’den yeni gelen bir mühendis için bir rüyadır. Şirket, bu “kur farkı sarhoşluğunu” (Bölüm 13’te detaylandıracağız) çok iyi yönetir. Yıllar geçip göçmen piyasa gerçeklerini öğrendiğinde ve “Ben ucuza çalışıyormuşum” dediğinde ise iş işten geçmiştir; çünkü sözleşmeler, rekabet yasakları ve vize bağları onu çoktan kilitlemiştir. Üstelik şirket, göçmenin taşınma masraflarını (relocation package) karşılayarak, ona bir de “borçluluk” hissi yükler. Çoğu sözleşmede yer alan “2 yıl içinde ayrılırsan taşınma masraflarını faiziyle geri ödersin” maddesi, modern bir prangadır. Göçmen, mobbing görse de, mutsuz olsa da, o parayı geri ödeyecek gücü olmadığı için dişini sıkar ve çalışmaya devam eder.
Göçmenin “itaatkar” olması, sadece emirleri yerine getirmesi demek değildir; aynı zamanda şirketin etik dışı veya gri alanlardaki uygulamalarına karşı da sessiz kalması demektir. Yerel bir çalışan, şirketin çevreye verdiği zararı, veri gizliliği ihlallerini veya ayrımcı politikalarını ifşa etme cesaretini (Whistleblower) gösterebilirken, göçmen bu riski alamaz. O, “üç maymunu” oynamak zorundadır. Şirketler, kritik, stresli ve riskli pozisyonlara göçmenleri yerleştirmeyi severler; çünkü bir kriz anında göçmenin “kurumu koruma refleksi”, “toplumu koruma refleksinden” daha güçlü olacaktır. Kendi varlığı kuruma bağlı olan biri, kurumun bekası için kendi değerlerini çiğneyebilir. Bu, kurumsal yozlaşmanın sürdürülebilirliğini sağlayan sessiz bir suç ortaklığıdır.
Global şirketlerin “Kültürel Uyum” (Cultural Fit) adı altında yaptıkları mülakatlar da aslında bu eleme sürecinin bir parçasıdır. Adayın teknik becerisinin yanında, ne kadar “yönetilebilir” olduğu test edilir. Göçmen adaylar, mülakatlarda genellikle aşırı uyumlu, çatışmadan kaçınan ve her şeye “evet” diyen bir profil çizerler. Bu, onların karakteri olduğu için değil, o işe muhtaç oldukları içindir. İşe alımcılar, bu “yumuşak başlılığı” bir erdem gibi raporlarlar. Oysa aradıkları şey, sistemin çarklarına çomak sokmayacak, verilen hedefleri sorgulamadan tutturacak bir askerdir. Göçmenin “açlığı” (hunger for success), kurumsal dilde övülen bir özelliktir. Ama bu açlık, başarıya duyulan bir açlık değil, güvenliğe duyulan bir açlıktır. Şirket, bu açlığı doyurmadan, hep biraz aç bırakarak performansı maksimize eder. Havuç (terfi, vatandaşlık desteği) hep burnunun ucundadır ama tavşan (göçmen) onu yakalamak için ciğerleri patlayana kadar koşmak zorundadır.
Şirketlerin “Expat” (yabancı çalışan) ile “Göçmen” (immigrant) arasına koyduğu o ince ama keskin çizgi de bu sömürünün bir kanıtıdır. Batı’dan Doğu’ya giden bir Amerikalı veya İngiliz “Expat”tır; maaşı dolarla ödenir, çocuklarının okul parası karşılanır, lüks lojman verilir. Çünkü o, “lütufta bulunan” taraftır. Ancak Doğu’dan Batı’ya giden bir Türk, Hintli veya Brezilyalı “Göçmen”dir (veya kibarca ‘Highly Skilled Migrant’); yerel maaş alır (hatta daha azını), kendi evini kendi bulur, kirasını kendi öder. Aynı işi yapsalar bile, şirketin gözündeki değerleri farklıdır. Biri “Transfer edilen yıldız futbolcu” muamelesi görürken, diğeri “Altyapıdan gelen ucuz oyuncu” muamelesi görür. Bu sınıflandırma, küresel iş dünyasındaki kast sisteminin bir yansımasıdır. Ve şirketler, maliyetlerini düşürmek için “Expat” sayısını azaltıp, “Göçmen” sayısını artırma stratejisi izlerler. Çünkü göçmen, Expat’ın yaptığı işi, onun maliyetinin üçte birine ve ondan daha az şikayet ederek yapar.
D&I (Çeşitlilik) departmanlarının düzenlediği o renkli “Kültür Günleri”, “Diwali Kutlamaları” veya “Türk Kahvesi Saatleri”, aslında göçmenin aidiyet ihtiyacını sömüren ucuz göz boyamalardır. Şirket, yılda bir gün göçmenin “farklılığını” kutlayarak, yılın geri kalan 364 günündeki sömürüyü meşrulaştırır. “Bakın, biz sizin kültürünüze ne kadar saygılıyız” mesajı, göçmenin şirkete olan duygusal bağını güçlendirir. Bu duygusal bağ, maaş zammı talebinin yerine geçen manevi bir tatmin aracıdır. Göçmen, “Beni insan yerine koyuyorlar” diye düşünerek, aslında maruz kaldığı ekonomik haksızlığı görmezden gelir. O bir saatlik kutlama, şirkete milyonlarca dolarlık “sadakat” olarak geri döner. Bu, tarihteki en kârlı takaslardan biridir: Biraz boncuk ve ayna karşılığında, paha biçilemez bir emek ve sadakat almak.
Sonuç olarak, kurumsal dünyada göçmen sevgisi, bir “sahip-köle” diyalektiğinin modern versiyonudur. Şirketler, göçmenleri “çeşitlilik” olsun diye değil, “seçeneksizlikleri” yüzünden severler. Yerel halkın refah ve hak talepleri karşısında sıkışan sermaye, sınırları aşarak kendine yeni, taze ve itaatkar bir kan bulmuştur. Göçmen, sistemin tıkandığı noktada devreye giren bir “bypass” ameliyatıdır. O, yetenekli olduğu için değil, “mecbur” olduğu için değerlidir. Ofislerdeki o harıl harıl çalışma sesleri, klavye tıkırtıları ve gece yarılarına kadar yanan ışıklar, bir başarı senfonisi değil, korkunun ve mecburiyetin bestelediği bir ağıttır. Ve global şirketler, bu ağıtı dinlemeyi çok severler; çünkü onların kulaklarında bu ses, kasaya giren paranın şıkırtısı olarak yankılanır.
BÖLÜM 13: KUR ÇEVİRME HASTALIĞI VE MUTLULUK MATEMATİĞİ
İnsan zihni, belirsizlikler ve duygusal boşluklar karşısında tutunacak somut dallar arar. Modern göçmenlik serüveninde, daha önceki bölümlerde derinlemesine incelediğimiz statü kaybı, yalnızlık, kültürel dışlanma ve gelecek kaygısı gibi soyut ve yönetilmesi zor acıların ilacı, ne yazık ki yine soyut olan felsefe veya maneviyat değil, son derece somut ve ölçülebilir olan matematiktir. Göçmenin zihninde sürekli çalışan, asla kapanmayan ve hayatın her anını, her nefesini, her lokmasını bir veri işlemcisi gibi analiz eden devasa bir hesap makinesi vardır. Bu hesap makinesi, göçmenin yeni kutsal kitabıdır; duaları ise döviz kurları, birim fiyatlar ve alım gücü pariteleridir. Ruhsal tatminsizliğin yarattığı o devasa kara delik, ancak ve ancak market fişlerindeki rakamların küçüklüğü ve banka hesabındaki rakamların büyüklüğü ile doldurulmaya çalışılır. Bu bölümde, bir yaşam biçimi haline gelen “Kur Çevirme Hastalığı”nı, mutluluğu sadece birim fiyatlara indirgeyen o sığ ama güvenli limanı ve insanın kendi hayatını bir Excel tablosuna dönüştürerek nasıl ruhunu ıskaladığını inceleyeceğiz.
Göçmenliğin ilk aylarında başlayan ve zamanla kronikleşen bir refleks vardır: Her etiketi, zihinde anlık olarak Türkiye’deki para birimine çevirmek. Bu, ilk başta bir şok ve uyum süreci olarak başlar. Bir şişe suya 2 Euro verirken, zihin otomatik olarak bunu o günkü kurla çarpar ve “Bir suya 70 Lira verdim” dehşetini yaşar. Bu aşama, göçmenin henüz “gitmediği”, bedenen orada olsa da zihnen hala Türkiye ekonomisinin içinde yaşadığı aşamadır. Ancak zamanla, maaşlar yerel para birimiyle yatmaya başladıkça ve o düzenin bir parçası haline gelindikçe, bu hesaplama yöntemi evrim geçirir ve çok daha tehlikeli bir boyuta, “Birim Fiyatçılık” (Unitarianism) felsefesine dönüşür. Artık çarpma işlemi bırakılır, kıyaslama işlemi başlar. “Burada bir birim, Türkiye’de otuz birim. Ben burada bir saat çalışarak bir kilo et alıyorum, Türkiye’de bir gün çalışmam gerekirdi.” İşte bu denklem, göçmenin yeni amentüsüdür. Bu basit matematiksel gerçeklik, göçmenin yaşadığı tüm manevi zorlukların üzerine örtülen, kurşun geçirmez bir yorgan gibidir. Ne zaman içi sıkılsa, ne zaman “Ben burada ne yapıyorum?” diye sorsa, ne zaman ailesini özlese, hemen bu denklemi kurar ve rahatlar. Matematik yalan söylemez; o halde matematiksel olarak kârdaysa, duygusal olarak zararda olmasının bir önemi yoktur.
Bu “Mutluluk Matematiği”, hayatın karmaşık yapısını sadece “girdi-çıktı” analizine indirger. İnsan, biyolojik ve duygusal ihtiyaçları olan bir varlıktan, sadece ekonomik bir işletmeye dönüştürülür. Bir işletmenin başarısı nasıl bilançodaki kâr oranıyla ölçülüyorsa, göçmen de kendi hayatının başarısını “Alım Gücü” ile ölçmeye başlar. Bu bakış açısına göre, eğer bir insan daha az efor sarf edip daha fazla kaloriye, daha fazla teknolojiye ve daha fazla konfora ulaşıyorsa, o insan “mutlu” olmak zorundadır. Mutsuzluk, bu denklemde bir “hata” (bug) olarak görülür. “Altımda araba var, dolabım dolu, iPhone’un son modelini aldım, neden hala içim sıkılıyor?” sorusu, göçmenin çözemediği tek denklemdir. Çünkü bu denklemde, “aidiyet”, “dostluk”, “anlaşılmak” ve “kök salmak” gibi değişkenlerin sayısal bir karşılığı yoktur. Önceki bölümlerde (özellikle Bilişsel Çelişki bölümünde) değindiğimiz gibi, beyin ölçemediği şeyi yok sayma eğilimindedir. Bir kilo kıymanın fiyatı bellidir, ölçülebilir ve kıyaslanabilir. Ama bir dost meclisindeki kahkahanın fiyatı yoktur, ölçülemez. Bu yüzden göçmen, ölçebildiği kıymanın ucuzluğuyla övünürken, ölçemediği kahkahanın yokluğunu bilançoya “sıfır maliyet” olarak yazar. Oysa o kahkahanın yokluğu, ruhsal iflasın en büyük kalemidir.
Marketler, bu yeni yaşam felsefesinin tapınaklarıdır. Göçmenlerin sosyal medya paylaşımlarında, sohbetlerinde ve hatta rüyalarında market fiyatlarının bu kadar geniş yer kaplaması tesadüf değildir. Bir süpermarkete girmek, göçmen için bir terapi seansıdır. Raflar arasında dolaşırken, Türkiye’de lüks sayılan ürünlerin (et, süt ürünleri, alkol, elektronik) burada ne kadar “erişilebilir” olduğunu görmek, göçmene “doğru karar verdiğini” defalarca kanıtlar. Sepete atılan her ürün, bir zafer madalyasıdır. Türkiye’deki arkadaşının kilosunu gramla aldığı peyniri, burada kalıpla sepete atarken yaşadığı o haz, sadece bir tokluk hazzı değildir; bu bir “sınıf atlama” simülasyonudur. Türkiye’de orta sınıfın altına itilen beyaz yakalı, Avrupa’nın marketinde kendini “kral” gibi hisseder. Bu his, o kadar güçlü ve bağımlılık yapıcıdır ki, göçmen haftalık market alışverişini bir ritüele dönüştürür. Fişin altına baktığında gördüğü toplam tutarın, maaşına oranının düşüklüğü, ona “güvendesin” mesajını verir. Bu güvenlik hissi, dışarıdaki soğuk ve yalnız dünyadan (Bölüm 4’teki Home Alone illüzyonu) kaçıp sığınılan en sıcak limandır.
Bu matematiksel indirgemecilik, en çok otomobil tutkusunda kendini gösterir. Otomobil, özellikle Türk toplumu için sadece bir ulaşım aracı değil, bir statü sembolü, bir güç göstergesi ve bir “başarmışlık” belgesidir. Türkiye’de ÖTV, KDV ve döviz kurları nedeniyle ulaşılması imkansız hale gelen o Alman arabaları, göç edilen ülkede “birkaç maaşla” alınabilecek metal yığınlarına dönüşür. Göçmen, bu durumu fark ettiği an, hayatının merkezine o arabayı koyar. Altına çektiği siyah BMW veya Audi, onun için sadece bir araba değildir; o, çektiği tüm çilelerin, gurbetin, vize kuyruklarının ve aşağılanmaların (Bölüm 5’teki statü kaybı) somut bir tazminatıdır. Direksiyona geçtiğinde yaptığı hesap şudur: “Türkiye’de kalsaydım bu arabayı almak için 150 ay çalışmam gerekirdi, burada 6 ayda aldım. Demek ki ben 144 ay, yani 12 yıl kârdayım.” Hayatı sadece “arabaya ulaşma hızı” ile ölçen bu sığ matematik, göçmenin 12 yıl kârlı olduğunu söyler; ama o arabanın içinde tek başına giderken hissettiği 12 yıllık yaşlanmayı hesaba katmaz. O araba, göçmenin zırhıdır. İçindeyken kendini güçlü, yerlilerle eşit ve Türkiye’dekilerden üstün hisseder. Ama kontak kapandığında, o güç de motorun sesiyle birlikte susar.
Göçmen, bu matematiği sadece kendi iç huzuru için değil, Türkiye ile olan ilişkisini yönetmek için de kullanır. Türkiye’deki enflasyon haberlerini, zamları ve ekonomik krizleri takip etmek, göçmen için mazoşistçe bir zevk, hatta bir ihtiyaç haline gelir. Türkiye’de benzine zam geldiğini duyduğunda, içten içe bir “Oh” çeker. Bu, ülkesinin kötülüğünü istediği için değil, kendi gidişini meşrulaştırmak içindir. “Bak, iyi ki gitmişim, kalsaydım ben de o zammın altında ezilecektim” düşüncesi, gurbetin acısını hafifletir. Türkiye ne kadar kötüye giderse, göçmenin “Mutluluk Matematiği” o kadar sağlamasını yapmış olur. Aradaki fark (Spread) açıldıkça, göçmenin kârı artar. Bu yüzden, sürekli olarak Türkiye’deki fiyatlarla oradaki fiyatları kıyaslayan videolar izler, haberleri okur ve bunları sosyal çevresiyle paylaşır. “Duydunuz mu, Türkiye’de peynir 400 lira olmuş, biz burada 3 Euro’ya alıyoruz” cümlesi, bir bilgi paylaşımı değil, bir “kurtulmuşluk tescili”dir. Bu kıyaslama, göçmenin hayata tutunma şeklidir. Eğer Türkiye bir gün ekonomik olarak düze çıkar ve fiyatlar eşitlenirse, göçmenin oradaki varlığının matematiksel temeli çöker ve geriye sadece “neden buradayım?” sorusunun çıplak dehşeti kalır. Bu yüzden, paradoksal bir şekilde, göçmen içten içe o makasın hep açık kalmasını ister.
Bu “kur çevirme hastalığı”, zamanla algısal bir körlüğe yol açar. Göçmen, hayatın “görünmez maliyetlerini” (invisible costs) göremez hale gelir. Birim fiyat hesabında, bir kilo domatesin fiyatı 1 birimdir ve bu çok ucuzdur. Ancak o domatesi alıp eve geldiğinde, onu yiyecek kimsesinin olmamasının, o yemeği yaparken arkada çalan Türkçe şarkının yarattığı hüzünün ve o sofrada edilen sessizliğin bir maliyeti vardır. Bu maliyet, ruhsal erozyondur. Ama bu erozyonun faturası hemen kesilmez, yıllara yayılır. Göçmen, bu görünmez maliyetleri “Sıfır” olarak kabul ettiği için, bilançosu hep pozitif çıkar. Oysa gerçek hayatta, yalnızlık en pahalı vergidir. Stres, en yüksek faizli borçtur. Aidiyetsizlik, en büyük sermaye kaybıdır. Matematiksel zihin, bunları “duygusal zırvalar” olarak iteler ve “Benim bankada param var, alım gücüm yüksek, o halde iyiyim” sonucuna zorla ulaşır. Bu, kendini kandırmanın en bilimsel görünümlü yoludur.
Sürekli “Birim” hesabı yapmak, göçmenin paradan aldığı hazzı da bozar. Cimrilik (frugality) ile tasarruf arasındaki çizgi flurlaşır. “Birim” olarak çok ucuz olan bir şeye para verirken bile, “Acaba daha ucuza, indirimlisine bulabilir miyim?” dürtüsü, bir reflekse dönüşür. Çünkü amaç sadece ihtiyacı karşılamak değil, “sistemi yenmek” ve “kârı maksimize etmektir”. İndirim reyonları, kuponlar, kampanyalar, göçmenin yeni hobileri olur. Türkiye’de belki de tenezzül etmeyeceği kuruş hesaplarını, orada Euro/Dolar centleri üzerinden yapar. “Türkiye’de olsa bu parayı vermezdim” veya “Türkiye’de bu paraya kralını alırdım” gibi geçmiş zaman kipleriyle, şimdiki zamanın gerçekliğini büker. Para, bir araç olmaktan çıkıp, bir amaç, bir skor tablosu haline gelir. Ay sonunda ne kadar biriktirdiği (saving rate), o ay ne kadar mutlu olduğunun tek göstergesidir. Eğer çok biriktirdiyse, çok mutlu sayılır; o ay hiç sosyal aktivite yapmamış, hiç gülmemiş, hiç hayat yaşamamış olsa bile.
Türkiye’ye tatile gelindiğinde ise bu hastalık, “Tersine Kur Şoku” ile zirve yapar. Cebindeki Döviz ile Türkiye’ye gelen göçmen, bir anda “Zenginlik Simülasyonu”nun içine düşer. Yurt dışında kılı kırk yararak, cent hesabı yaparak harcadığı parayı, Türkiye’de “bozdur bozdur harca” modunda saçar. En lüks restoranlarda yemek yer, en pahalı yerlerde kalır. Çünkü matematik burada onun lehine işler. 100 Euro bozdurduğunda eline geçen o tomarla para, ona “muktedir olma” hissini yaşatır. Bu his, yurt dışında kaybettiği özgüveni (Bölüm 5) geçici olarak tamir eder. Garsona yüksek bahşiş verirken, hesabı öderken “kalsın” derken yaşadığı o tatmin, aslında bir aşağılık kompleksinin dışavurumudur. “Ben orada bir hiçim ama burada, bu parayla her şeyim” mesajını verir. Ancak bu durum, onu Türkiye’nin gerçekliğinden de koparır. Türkiye’de yaşayanların çektiği acıyı anlayamaz hale gelir. “Burası çok ucuz, siz abartıyorsunuz” gafletine düşer. Çünkü o, Türkiye’yi TL kazanan biri olarak değil, Euro harcayan biri olarak deneyimlemektedir. Onun matematiği ile yerel halkın matematiği artık aynı evrende değildir. Bu durum, göçmen ile yerel halk arasındaki uçurumu derinleştirir ve “Almancı” nefretini körükler.
Mutluluk matematiğinin bir diğer yan etkisi de, geleceğin sürekli ipotek altına alınmasıdır. “Şimdi sıkıntı çekiyorum ama emeklilikte rahat edeceğim” denklemi, bugünü yaşanmaz kılar. Göçmen, sürekli gelecekteki bir tarihe yatırım yapar. Oysa hayat, sadece şimdiki zamanda akar. Birim fiyatların düşüklüğü, zamanın akış hızını yavaşlatmaz. Gençlik gider, çocuklar büyür, anne-babalar yaşlanır. Bunlar, hiçbir para birimiyle geri satın alınamayacak değerlerdir. Ama göçmen, elindeki hesap makinesiyle bu değerlere bir “amortisman bedeli” biçer ve “Buna değer” sonucunu çıkarır. “Annemi göremiyorum ama ona en iyi ilacı gönderiyorum”, “Çocuğum kuzenleriyle büyümüyor ama odasında PlayStation 5 var” gibi takaslar, bu matematiğin en acımasız işlemleridir. İnsan ilişkilerini, duygusal bağları ve zamanı, metalar ve hizmetlerle ikame etmeye çalışmak, kapitalizmin göçmen üzerindeki nihai zaferidir.
Bu yaşam felsefesi, göçmeni “tüketici” kimliğine hapseder. Vatandaş olamaz, birey olamaz, sadece “iyi bir tüketici” olur. Sistem ona “Senin değerin, harcadığın ve biriktirdiğin kadardır” der. O da bunu kabul eder. Sanat, estetik, felsefe, siyaset gibi “para etmeyen” ve “birim fiyatı olmayan” alanlardan çekilir. Sohbetleri sığlaşır. Bir araya gelen göçmen gruplarının (Bölüm 17) konuşma konuları bellidir: Ev kiraları, araba fiyatları, market indirimleri, Türkiye’deki dolar kuru ve tatil masrafları. Kimse “Ruhun nasıl?” diye sormaz. Kimse “Kendini gerçekleştirebiliyor musun?” diye sormaz. Sadece “Kaça aldın?” diye sorulur. “Kaça aldın?” sorusu, modern göçmenliğin “Nasılsın?” sorusudur. Cevap her zaman rakamlarla verilir. Ve rakamlar tatmin ediciyse, herkes halinden memnundur, ruhlar kan ağlasa bile.
Sonuç olarak, 13. Bölüm’de incelediğimiz bu “Kur Çevirme Hastalığı”, aslında bir varoluşsal kaçış planıdır. Rakamların netliği, duyguların belirsizliğinden daha güvenlidir. Göçmen, duygularıyla yüzleşmekten korktuğu için, hayatını rakamlara boğar. Mutluluğu bir formül zanneder: “Yüksek Gelir + Düşük Gider + Alım Gücü = Mutluluk”. Oysa hayatın matematiği bu kadar basit değildir. Bazen, tüm değişkenler pozitiftir, kasa doludur, depo doludur, mide doludur ama sonuç yine de koca bir “sıfır”dır. Çünkü insan, ekmekle doyduğu kadar anlamla da doyan bir varlıktır. Ve ne yazık ki, dünyanın hiçbir borsasında, hiçbir döviz bürosunda “anlam”ın paritesi işlem görmez. Göçmen, elindeki o muazzam alım gücüyle marketin tüm raflarını satın alabilir, ama o rafların arasında kaybettiği “kendini” asla geri alamaz. Hesap makinesi, günün sonunda her zaman doğru sonucu verir ama o sonuç, hayatın toplamı değildir; sadece ödenen bedelin makbuzudur.
BÖLÜM 14: YENİ NESİL “ALAMANCI” SENDROMU
Tarihin en acımasız cilvelerinden biri, insanın kınadığı şeye dönüşmesi, kaçtığı kaderin bir başka versiyonunu kendi elleriyle inşa etmesi ve aşağıladığı aynada günün birinde kendi suretiyle karşılaşmasıdır. Türk göç tarihinin sosyolojik evriminde, belki de en trajikomik kırılma noktası, bugün “Yeni Dalga” veya “Beyaz Yakalı Göçü” olarak adlandırılan kitlenin, on yıllarca karikatürize ettiği, “Alamancı” diyerek ötekileştirdiği ve kültürel olarak kendisinden fersah fersah uzak gördüğü o ilk nesil işçi sınıfıyla aynı ontolojik düzlemde buluşmasıdır. 1960’larda Sirkeci Garı’ndan tahta bavullar, kasketler ve şalvarlarla yola çıkan “Gurbetçi” stereotipi, bugün yerini İstanbul Havalimanı’ndan elinde MacBook, sırtında Patagonia yelek, ayağında New Balance ayakkabılar ve cebinde “Third Wave Coffee” dükkanlarının sadakat kartlarıyla uçağa binen modern profesyonellere bırakmıştır. Ancak kostümler, aksesuarlar, diplomalar ve gidilen araçlar değişse de, varış noktasındaki o soğuk, görünmez ve aşılmaz duvar değişmemiştir. Bu bölüm, kendini “Dünya Vatandaşı”, “Expat” veya “Global Yetenek” olarak tanımlayan eğitimli sınıfın, aslında kravatlı birer “Alamancı”ya dönüşüm sürecini, yaşadıkları kültürel gettolaşmayı ve yerel halkın gözünde nasıl eşitlendiğini, o çok korktukları “öteki” olma hali üzerinden analiz edecektir.
Yıllarca Türkiye’nin kentli, seküler ve eğitimli sınıfları, yaz tatillerinde memlekete gelen gurbetçilere, onların bozuk Türkçelerine, şatafatlı arabalarına, altın takılarına ve “Türkiye cennet, düzenimiz olmasa döneriz” söylemlerine üstten bir bakışla yaklaştılar. Onlar için Alamancı, eğitimsizliğin, görgüsüzlüğün ve arafta kalmışlığın simgesiydi. Kendi ülkesinde “köylü”, gittiği ülkede “yabancı” olan bu kitle, beyaz yakalılar için bir mizah malzemesiydi. Ancak kaderin çarkı döndüğünde ve Türkiye’nin sosyo-ekonomik şartları (önceki bölümlerde değindiğimiz itici güçler) bu elit kitleyi de göç yollarına düşürdüğünde, devasa bir yüzleşme yaşandı. Plaza Türkçesi konuşan, Netflix dizilerini gününde takip eden, gurme lezzetlerden anlayan bu “seçkin” göçmenler, Berlin’e, Amsterdam’a veya Londra’ya indiklerinde, yerel halkın onları 1960’ta gelen o kasketli amcadan farklı görmediğini dehşetle fark ettiler. Hans, John veya Pierre için, karşısındaki kişinin Boğaziçi mezunu bir endüstri mühendisi olmasıyla, Yozgat’tan gelen bir işçi torunu olması arasında, “yabancılık” statüsü bakımından hiçbir fark yoktu. İkisi de “Ausländer”dı, ikisi de “Immigrant”tı ve ikisi de o toprakların asli unsuru değildi. Bu eşitlenme, beyaz yakalı göçmen için statü kaybının (Bölüm 5) ötesinde, tarihsel bir tokat niteliğindeydi.
Bu yeni nesil göçmen tipolojisi, eski nesil ile arasındaki farkı vurgulamak için “Expat” kelimesine can simidi gibi sarılır. Expat, yani “Expatriate”, geçici bir süre için, genellikle bir şirketin atamasıyla giden, ayrıcalıklı ve köklerinden kopmamış profesyoneli tanımlar. Oysa bugün gidenlerin çoğu, teknik olarak Expat değil, ekonomik göçmendir (Economic Migrant). Kendi inisiyatifleriyle, daha iyi yaşam standartları için, geri dönmemek üzere ve genellikle sıfırdan düzen kurarak gitmişlerdir. Ancak “Göçmen” kelimesi, zihinlerinde o kadar negatif, o kadar “fakir” ve o kadar “Alamancı” kodlara sahiptir ki, bu kelimeyi kendilerine yakıştıramazlar. Onlar, Starbucks’ta kahve içip İngilizce konuşurken kendilerini Fransız, İtalyan veya Amerikalı expatlarla aynı kategoride görürler. Fakat emlakçıdan ev kiralarken, vize dairesinde sıra beklerken (Bölüm 2’de işlediğimiz Vize Esareti) veya çocuklarını okula kaydettirirken, sistem onlara “Üçüncü Ülke Vatandaşı” (Third Country National) muamelesi yapar. Bu kategorizasyon, beyaz yakalının egosunda derin yaralar açar. Patagonia yelek giymesi, onun Orta Doğulu bir göçmen olduğu gerçeğini değiştirmez; sadece daha şık giyimli bir göçmen yapar.
Eski nesil gurbetçiler, dil bilmedikleri ve eğitimleri sınırlı olduğu için fiziksel gettolara sıkışmışlardı. Berlin’de Kreuzberg, Köln’de Keupstraße gibi “Küçük Türkiye”ler kurmuşlar, kendi bakkallarından alışveriş yapmış, kendi kahvehanelerinde sosyalleşmişlerdi. Yeni nesil ise bu gettolaşmayı küçümser. Onlar, şehrin “hip” bölgelerinde, “expat-friendly” mahallelerinde oturmayı tercih ederler. Fiziksel olarak gettodan çıkmışlardır; ancak çok daha sinsi ve aşılması zor bir gettonun içine hapsolmuşlardır: “Zihinsel ve Dijital Ghetto”. Yeni nesil göçmen, fiziksel olarak Londra’nın merkezindedir ama zihinsel olarak Twitter Türkiye gündemindedir. Sabah uyandığında ilk işi Türkiye’deki haberlere bakmak, Ekşi Sözlük’te entry girmek veya WhatsApp’taki “Gidenler” gruplarında geyik yapmaktır. Bedenen Thames nehrinin kıyısında yürür ama ruhen Boğaz’ın kenarındadır. Bu dijital gettolaşma, entegrasyonun önündeki en büyük engeldir. Eskiler mektup beklerken mecburen sokağa çıkıp hayatla temas etmek zorundaydı; yeniler ise FaceTime ve Zoom sayesinde Türkiye’deki konfor alanlarından hiç çıkmadan yıllarca yurt dışında yaşayabilirler. Bu durum, onları o ülkenin “yerlisi” değil, o ülkede ikamet eden “uzatmalı turistler” haline getirir.
Kültürel entegrasyon iddiası da bu noktada çöker. “Biz eğitimliyiz, dil biliyoruz, Batı kültürüne hakimiz” diyerek yola çıkan beyaz yakalılar, Batı kültürünün sadece “tüketim” tarafına hakim olduklarını acı bir şekilde tecrübe ederler. İtalyan şarabından anlamak veya Amerikan dizilerini altyazısız izlemek, o kültürün sosyal kodlarına entegre olmak demek değildir. Alman komşunun pazar günü gürültü yapmama takıntısını, İngiliz iş arkadaşının pasif-agresif nezaketini veya Hollandalının o meşhur dürüstlüğünü (patavatsızlığını) anlamakta, en az o kasketli dedeler kadar zorlanırlar. Hatta belki daha çok zorlanırlar; çünkü dedelerin beklentisi düşüktü, onlar sadece çalışıp para biriktirmeye gelmişlerdi. Beyaz yakalı ise “birey” olmaya, “kabul görmeye” ve “eşdeğer sayılmaya” gelmiştir. Yerel halkın, onların entelektüel birikimini değil, sadece iş gücünü talep ettiğini (Bölüm 12 Kurumsal Sömürü) gördüklerinde yaşadıkları hayal kırıklığı, eski neslin yaşadığından çok daha derin olur. Sonuç olarak, yine kendi gibi Türk beyaz yakalılarla veya diğer “expat”larla (Hintli, Brezilyalı, Rus) arkadaşlık kurarlar. Yani modern getto, milliyet temelli olmasa bile, “yabancılık” temelli bir fanustur. Yerel halkla kurulan ilişki, “Hava bugün çok güzel” sığlığını nadiren aşar.
“Alamancı” stereotipinin en belirgin özelliği olan “Göstermeci Tüketim” (Conspicuous Consumption), yeni nesilde şekil değiştirerek ama aynı şiddetle devam eder. Eskiden köye Mercedes ile gelmek, altın bilezikleri şıngırdatmak ve herkese çikolata dağıtmak bir statü göstergesiydi. Bugünün yazılımcısı, mimarı veya doktoru köye Mercedes ile gelmez belki (zaten uçakla gelir), ama sosyal medyada paylaştığı Tesla direksiyonu, Dyson süpürgesi, içtiği “Oat Milk Latte”si ve gezdiği Avrupa başkentleri, aynı işlevi görür. Bu, “Ben başardım, ben sınıf atladım, ben sizden daha iyi şartlardayım” demenin modern yoludur. Eskinin çikolatasının yerini, bugünün “teknolojik aletleri” almıştır. Türkiye’ye gelirken “İstediğin bir şey var mı?” diye sorup, son model telefonu vergisiz getirmek ve masada “Burada bu telefon bir maaşın onda biri” (Bölüm 13 Mutluluk Matematiği) nutukları çekmek, o eski Alamancı dayının “Almanya’da düzen var yeğenim” nutuklarının birebir kopyasıdır. Nesne değişmiş, özne modernleşmiş ama eylem, yani “ezikliği maddi güçle kapatma” refleksi aynı kalmıştır.
İronik bir şekilde, yeni nesil göçmenler, eski nesil göçmenlerle karşılaşmaktan ve onlarla bir arada anılmaktan ölümüne korkarlar. Sokakta Türkçe konuşan “o tarz” birini gördüklerinde, yollarını değiştirirler veya İngilizce konuşmaya başlarlar. Bu, sınıfsal bir tiksintidir. “Ben onlar gibi değilim”i ispatlama çabası, hayatlarının merkezine yerleşir. Oysa yerel halkın gözünde, sokakta yüksek sesle Türkçe konuşan bir inşaat işçisi ile, ofiste telefonda Türkçe konuşan bir mühendis arasında duyusal bir fark yoktur. İkisi de “o yabancı dili” konuşmaktadır. Beyaz yakalının kendini ayrıştırma çabası, sadece kendi zihninde ve belki Türkiye’deki takipçileri nezdinde bir anlam ifade eder. Almanya’daki Hans için ikisi de “Türk”tür ve ikisi de potansiyel entegrasyon sorunudur. Hatta bazı durumlarda, eski nesil, dili daha iyi konuştuğu (sokak ağzıyla da olsa) ve sistemin açıklarını daha iyi bildiği için, yeni gelen o “elit” beyaz yakalıya tepeden bakar. “Siz okumuşsunuz ama hayatı öğrenememişsiniz” bakışı atan dönerci dayı ile, ona tiksintiyle bakan masterlı müşteri arasındaki gerilim, Türk diasporasının en büyük iç çatışmasıdır.
Bu sendromun en belirgin semptomlarından biri de, Türkiye’ye yönelik “Üstten Bakış”ın (Arrogance) evrimidir. Eskiden Alamancı dayılar, Türkiye’deki siyaseti, ekonomiyi ve düzeni eleştirirken “Bizim orada işler böyle değil” diyerek cahilce ama iyi niyetli bir kıyaslama yaparlardı. Yeni nesil ise bu kıyaslamayı akademik terminolojiyle, sosyolojik analizlerle ve “data-driven” (veri odaklı) argümanlarla yapar. Ama verdiği duygu aynıdır: “Siz bilmiyorsunuz, siz yapamıyorsunuz, biz medeniyeti gördük ve size öğreteceğiz.” Türkiye’deki seçim dönemlerinde, sosyal krizlerde veya günlük olaylarda, kilometrelerce öteden, güvenli ve konforlu evlerinden attıkları “tweet”lerle Türkiye’ye nizam vermeye çalışmaları, kalanlar üzerinde o eski Alamancı dayının yarattığı irite edici etkinin aynısını, hatta daha fazlasını yaratır. Çünkü bu sefer karşılarındaki kişi cahil değildir; bilerek, isteyerek ve o elitizmi silah olarak kullanarak konuşmaktadır. “Türkiye yaşanmaz”, “Beter olun”, “Biz kendimizi kurtardık” alt metinli bu yaklaşımlar, yeni nesil göçmeni, Türkiye’deki halkın gözünde “yeni ve daha antipatik Alamancı” konumuna oturtur.
“Memleket Hasreti” ve bunun yarattığı melankoli de, kasketin yerini bereye bırakmasıyla değişmez. Rakı masasında Neşet Ertaş dinleyip ağlayan o eski işçiyle, Spotify listesinden “Alternatif Türkçe Pop” veya “Anadolu Rock” açıp hüzünlenen yazılımcının gözyaşındaki kimyasal bileşenler aynıdır. İkisi de köksüzlükten, ikisi de ait olamamaktan, ikisi de o “yabancı” topraklarda ruhunun üşümesinden ağlar. Beyaz yakalı, bu arabesk duyguyu “nostalji”, “melankoli” veya “homesickness” gibi süslü kelimelerle paketlese de, özünde yaşadığı şey saf, ham ve köylüce bir sıla hasretidir. O modern, rasyonel ve cool duruş, bir Sezen Aksu şarkısında veya annesinin gönderdiği bir tarhana çorbasının kokusunda tuzla buz olur. O an, plazadaki unvanların, doktora tezlerinin ve Patagonia yeleğin hiçbir hükmü kalmaz; geriye sadece gurbette bir “Türk” kalır.
Yaz tatilleri, bu sendromun sahneye konduğu tiyatro perdesidir. Yeni nesil, eski nesil gibi arabaya doluşup Kapıkule’den girmese de, uçaktan indiği an benzer bir psikolojiye bürünür. Dövizle kazanmanın verdiği o “Satın Alma Gücü Sarhoşluğu” (Bölüm 13), tatil beldelerinde kendini gösterir. Türkiye’deki arkadaşlarına yemek ısmarlamak, hesabı öderken “Bırak ya, burası bize bedava” tavrını takınmak, aslında bir cömertlik değil, bir güç gösterisidir. Bu güç gösterisi, orada (yurt dışında) “ikinci sınıf vatandaş” olmanın acısını, burada (Türkiye’de) “birinci sınıf turist” olarak çıkarma çabasıdır. Garsonlara, taksicilere veya esnafa karşı takınılan o talepkar tavır, Batı’da patronuna karşı takınamadığı tavrın bir yansımasıdır. Türkiye, onlar için bir “deşarj alanı”dır. Ancak tatil bitip dönüş uçağına bindiklerinde, o “Kral” kostümü çıkar ve tekrar o sessiz, kurallı ve itaatkar “Göçmen” kimliğine dönülür. Bu döngü, 1970’lerde de böyleydi, 2020’lerde de böyledir.
Ayrıca, yeni nesil göçmenlerin çocukları da, tıpkı eski neslin çocukları gibi “Araf”ta (Limbo) büyüme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Beyaz yakalı ebeveynler, çocuklarının “Türkçe” konuşmasını önemser ama aynı zamanda “Dünya Vatandaşı” olmasını ister. Hafta sonu Türkçe okuluna göndermeyi “demode” bulur ama çocuğunun Türkçeyi unutmasından da endişe eder. Sonuçta, ne tam Türk ne tam Alman/İngiliz olabilen, iki kültür arasında sıkışmış, ebeveynlerinin “yüksek beklentileri” ile okulun “göçmen çocuğu” algısı arasında bocalayan bir nesil yetişir. Eski neslin çocukları “Meslek okuluna” (Hauptschule) yönlendirilirken, yeni neslin çocukları belki daha iyi okullara gider ama “Cam Tavan” (Glass Ceiling) onlar için de oradadır. İsimleri “Ahmet” veya “Zeynep” olduğu sürece, CV’leri her zaman Hans veya Müller’den sonra incelenecektir. Ebeveynler bu gerçeği görmek istemez, çocuklarını “Expats Kids” olarak yetiştirdiklerini sanırlar; ancak sistem, onları günün sonunda yine “göçmen kökenli” havuzuna atacaktır.
Sonuç olarak, Bölüm 14’te ele aldığımız “Yeni Nesil Alamancı Sendromu”, tarihin tekerrürden ibaret olduğunun, sınıf farkının coğrafya ve etnik köken karşısında nasıl eridiğinin hikayesidir. Kasketin yerini yeleğin, Mercedes’in yerini Tesla’nın, çikolatanın yerini iPhone’un alması, hikayenin özünü değiştirmez. Öz, “yersiz yurtsuzluk”tur. Öz, “istenmeyen misafir” olmaktır. Beyaz yakalı göçmen, yıllarca küçümsediği o “Gurbetçi” ile aslında ruh kardeşi olduğunu, aynı kaderin farklı kostümlü oyuncuları olduklarını er ya da geç, belki bir yabancılar dairesi kuyruğunda, belki bir ırkçı bakışta, belki de memlekete dönüş yolunda, boğazında düğümlenen o tanıdık yumruyla fark edecektir. Ve o fark ediş anı, entelektüel kibrin bittiği ve insani trajedinin başladığı andır. Modern göçmen, dedesinin kaderinden kaçarken, aslında o kaderin daha modern, daha yalnız ve daha farkında (dolayısıyla daha acı verici) bir versiyonunu yaşamaya mahkum olmuştur.
BÖLÜM 15: DÖNÜŞÜ OLMAYAN KÖPRÜ: TERSİNE KÜLTÜR ŞOKU
İnsan hafızası, geçmişi olduğu gibi kaydeden sadık bir arşivci değil, onu sürekli yeniden kurgulayan, acıları törpüleyip hazları parlatan yetenekli bir kurgu yönetmenidir. Göçmenlik serüveninin en trajik perdesi, gidenin ardında bıraktığı ülkeyi zihninde “dondurmasıyla” açılır. Uçağın tekerlekleri pistten kesildiği o milat anında, geride kalan şehir, mahalle, dostluklar ve atmosfer, göçmenin zihninde bir fotoğraf karesi gibi sabitlenir. Yıllar geçer, göçmen değişir, yaşanılan ülke değişir, geride bırakılan vatan değişir; ancak göçmenin kafasındaki o “idealize edilmiş ev” imgesi asla değişmez. O imge, zor zamanlarda sığınılan bir liman, soğuk kış gecelerinde kalbi ısıtan bir battaniye ve “bir gün mutlaka döneceğim” vaadinin dayanağıdır. Fakat gün gelip de o dönüş gerçekleştiğinde, ister yıllık bir tatil için isterse temelli bir geri göç hamlesiyle olsun, göçmen hayatının en büyük şokuyla karşılaşır: Tersine Kültür Şoku. Bu şok, yeni bir kültüre alışmanın sancısı değil, kendi kültürüne yabancılaşmanın, “evim” dediği yerin artık bir “ev” değil, sadece hatıralarla dolu bir müze olduğunun, hatta bazen tekinsiz bir labirente dönüştüğünün fark edilmesidir. Köprü artık yıkılmıştır ve geri dönüş, ileriye gitmekten çok daha meşakkatli, çok daha yaralayıcı bir süreçtir.
Yıllar sonra Atatürk Havalimanı’na (veya artık yeni ve devasa İstanbul Havalimanı’na) inildiğinde hissedilen ilk duygu, coşkuyla karışık bir kafa karışıklığıdır. Pasaport kontrolünden geçerken memurun yüzündeki o tanıdık ama bir o kadar da yorgun ifade, bagaj beklerken etrafta duyulan Türkçe konuşmaların kaotik gürültüsü, taksiye binildiğinde radyoda çalan o damar şarkı… İlk birkaç saat, göçmen için bir “kavuşma sarhoşluğu”dur. Ciğerlerine çektiği o nemli, egzozlu ama “bizden” olan hava, ona yaşadığını hissettirir. Ancak bu balayı, taksinin trafiğe girmesiyle, birinin korna çalıp küfretmesiyle veya marketteki kasiyerin “Bozuk yok mu abla?” diye çıkışmasıyla sona erer. İşte o an, “Uncanny Valley” (Teki̇nsiz Vadi) teorisi devreye girer. Robotikte, insana çok benzeyen ama tam insan olmayan robotların yarattığı ürpertiyi anlatan bu kavram, göçmenin vatan algısı için de geçerlidir. Her şey çok tanıdıktır ama bir şeyler “yanlıştır”, bir şeyler “yerli yerinde değildir”. Göçmen, kendi ülkesinde, kendi insanları arasında, tarif edemediği bir ürperti ve yabancılık hissetmeye başlar.
Bunun temel sebebi, göçmenin “sürtünmesiz” bir yaşama (önceki bölümlerde bahsettiğimiz Batı’nın kurallı yapısı) adapte olmuş sinir sistemidir. Batı’da yaya geçidinde adımını attığı an araçların durmasına alışan beden, İstanbul sokaklarında hayatta kalma reflekslerini yitirmiş, savunmasız bir av gibidir. Karşıdan karşıya geçmek bile ölümcül bir maceraya dönüşür. Bürokraside sırasını beklemeye, memurla göz teması kurup gülümsemeye, işini kurallar çerçevesinde halletmeye alışan zihin, Türkiye’nin “iş bitirici”, “tanıdık devreye sokan”, “bağırıp çağırarak hak arayan” kaotik düzeni karşısında felç olur. Göçmen, eskiden ustası olduğu bu kaos yönetimini unutmuştur. Artık o, sistemin açıklarını kullanan kurnaz bir yerli değil, sistemin dişlileri arasında ezilen naif bir yabancıdır. Taksi şoförüyle pazarlık yapamaz, esnafın “Hallederiz abi” lafının altındaki belirsizliği okuyamaz, trafikteki o agresif dille baş edemez. Kendi ülkesinde “turist gibi kazıklanmak” veya “saf yerine konmak”, göçmenin gururunu inciten en ağır darbelerden biridir. “Ben buralıyım!” diye haykırmak ister, ama davranışları, giyimi, hatta olaylara verdiği tepkiler basbas bağırır: “Hayır, sen artık buralı değilsin.”
Bu yabancılaşmanın en can yakıcı sahnesi, eski dostlarla kurulan o meşhur rakı masalarında veya kahve sohbetlerinde yaşanır. Göçmen, o masaya otururken zamanı geri saracağını, üniversite yıllarındaki o sıcaklığı, o samimiyeti ve o ortak dili bulacağını sanır. Ancak masaya oturduğunda, görünmez bir cam duvarın örüldüğünü fark eder. Arkadaşlar evlenmiş, boşanmış, çocuk sahibi olmuş, iflas etmiş veya terfi etmiştir. Ama daha önemlisi, onlar Türkiye’nin o amansız gündeminde, o hayatta kalma savaşında pişmiş, sertleşmiş ve bambaşka bir mizah dili geliştirmişlerdir. Onların esprileri, o günün siyasi skandallarına, televizyondaki bir diziye veya sosyal medyadaki bir fenomene dayalıdır. Göçmen ise bu referansların hiçbirini bilmez. O, 2015’te veya 2018’de kalmış esprileri yapar. Masadakiler nezaketen güler ama gözlerdeki o “Sen bunları aştın, sen bunları bilmezsin” bakışı, göçmeni masanın en uzak köşesine fırlatır.
Sohbetin akışı da kopuktur. Türkiye’dekiler geçim derdinden, siyasi baskıdan, okul taksitlerinden bahsederken; göçmen farkında olmadan “Avrupa’daki konut krizinden”, “İş yerindeki çeşitlilik politikasından” veya “Hafta sonu gittiği Paris tatilinden” bahseder. Bu konular, masadakiler için “lüks dertler” veya “şımarıklık”tır. Göçmen, derdini anlatmaya çalıştıkça (yalnızlık, dışlanma vb.), masadakilerin yüzünde beliren o hafif alaycı, hafif kıskanç ifadeyi yakalar. “Keşke senin derdin bizimki olsa” cümlesi, masaya inen bir balyozdur. O an göçmen anlar ki; o artık bu insanların “kader ortağı” değildir. O, tribünden maçı izleyen, sahada ter dökmeyen, dolayısıyla sahadakilerin acısını hissetme hakkı elinden alınmış bir seyircidir. Dostluk, ortak anılar kadar, ortak “şimdiki zaman” ve ortak “dertler” üzerine kuruludur. Ortak dert kalmadığında, dostluk sadece nostaljik bir anma törenine dönüşür. O masadan kalkarken hissedilen yalnızlık, Avrupa’daki evinde tek başına yediği yemekteki yalnızlıktan çok daha koyu, çok daha kesif bir yalnızlıktır. Çünkü burası “evi”dir ve insan evinde bile yalnızsa, evrenin hiçbir yerinde sığınacak bir yeri kalmamış demektir.
Bırakılan ülkenin fiziksel değişimi de bu travmayı derinleştirir. Göçmenin hafızasındaki o salaş çay bahçesi yıkılmış, yerine devasa bir AVM yapılmıştır. Çocukluğunun geçtiği sokaklar kentsel dönüşüme girmiş, o tanıdık binalar yerini soğuk rezidanslara bırakmıştır. Şehrin demografisi değişmiş, sokaklarda duyduğu dil, gördüğü tabelalar başkalaşmıştır. Göçmen, şehrine ihanet edilmiş gibi hisseder. “Benim bıraktığım İstanbul/Ankara/İzmir bu değildi” diye isyan eder. Bu isyan, aslında kendi yokluğunda hayatın akmasına, şehrin değişmesine duyulan bencilce bir öfkedir. Şehir, onu beklememiştir. Şehir, o gitti diye yas tutup olduğu yerde donmamıştır. Canlı bir organizma gibi büyümüş, kirlenmiş, değişmiş ve göçmeni kusmuştur. Göçmen, navigasyon kullanmadan evinin yolunu bulamadığında, o aidiyet duygusunun son kırıntısı da yok olur. Bir zamanlar her sokağını avucunun içi gibi bildiği şehirde kaybolmak, bir hafıza kaybı hastasının çaresizliğine eşdeğerdir.
Tersine kültür şokunun en tehlikeli boyutu, göçmenin kendisiyle ilgili farkındalığıdır. Türkiye’ye döndüğünde, yıllarca eleştirdiği o “soğuk Avrupalı”ya dönüştüğünü dehşetle fark eder. Markette sıraya kaynak yapan birine aşırı tepki verir, yere çöp atana ters ters bakar, yüksek sesle konuşanlardan rahatsız olur. Eskiden “bizim insanımızın sıcaklığı” dediği şeyler, şimdi ona “saygısızlık” ve “sınır ihlali” gibi gelmeye başlar. Akrabalarının “Ne zaman evleniyorsun?”, “Maaşın ne kadar?”, “Kilo mu aldın?” şeklindeki o mahremiyet tanımayan soruları, eskiden samimiyetin bir parçasıyken, şimdi tahammül edilmez bir kabalık olarak algılanır. Göçmen, bireysel sınırlarına, kişisel alanına (personal space) o kadar alışmıştır ki, Türkiye’nin o iç içe, vıcık vıcık kolektif yaşamı onu boğar. “Ben buraya ait değilim” cümlesi, bu kez Batı’da değil, doğduğu topraklarda, kendi ana dilinde yankılanır zihninde. Ve bu yankı, Batı’dakinden çok daha acıtıcıdır. Çünkü Batı’ya ait olmamak doğaldır, orası “el”dir; ama buraya ait olmamak, bir köksüzlük ilanıdır.
Peki, neden döner insan? Neden tatillerini inatla o kaotik ülkede geçirir veya neden kesin dönüş planları yapar? İşte burada, bölümün ana tezi olan “Gençliğe Dönüş İllüzyonu” devreye girer. Göçmen, aslında coğrafi bir mekana değil, zamansal bir döneme dönmek istemektedir. Özlediği şey Türkiye değildir; Türkiye’de olduğu, genç olduğu, umutlu olduğu, henüz göç yorgunu olmadığı, anne-babasının genç olduğu o 20’li, 30’lu yaşlarıdır. O barlarda eğlendiği, o sokaklarda aşık olduğu, o evlerde sabahlara kadar gelecek hayalleri kurduğu dönemi özlemektedir. Uçağa binip İstanbul’a indiğinde, o gençliğini de havaalanında kendisini karşılarken bulacağını sanır. Ama onu karşılayan, yaşlanmış anne-babalar, dağılmış arkadaşlar ve değişmiş bir şehirdir. En kötüsü de, aynaya baktığında gördüğü o yorgun, saçlarına ak düşmüş, bakışları değişmiş göçmendir. Mekan aynı kalsa bile (ki kalmamıştır), zaman değişmiştir. Ve insan, zamanı geri alamaz. Türkiye’ye dönmek, bir ölüyü diriltmeye çalışmak gibidir; o eski hayat ölmüştür ve onu tekrar yaşatmaya çalışmak sadece Frankensteinvari bir ucube yaratır.
Bu farkındalık, göçmeni “Araf” (Limbo) denilen o sonsuz boşluğa iter. Araf, ne cennet ne cehennemdir; eylemsizliğin, aidiyetsizliğin ve askıda kalmanın mekanıdır. Göçmen artık ne Almandır ne Türk. Ne oralıdır ne buralı. O, iki kıta arasında sıkışmış, hiçbir yere kök salamayan, rüzgar nereye eserse oraya savrulan bir “göçebe ruh”tur. Batı’dayken Doğu’nun sıcaklığını ve kaosunu özler; Doğu’ya geldiğinde Batı’nın düzenini ve sessizliğini arar. Bu tatminsizlik, ruhun kronik hastalığı olur. “Nereye gidersem gideyim, aslında hiçbir yere varamıyorum” hissi, insanı içten içe çürütür. Bu yüzden kesin dönüş yapanların büyük bir kısmı, (istatistiklere göre %40-50 civarı), birkaç yıl içinde tekrar yurt dışına çıkmanın yollarını arar. Çünkü Türkiye’deki “gerçeklik”, hafızadaki “nostalji” ile örtüşmez. Ve o kaosa bir kez daha maruz kaldığında, Batı’nın “altın kafesi” (Bölüm 11) ona tekrar cazip gelmeye başlar. Buna “bumerang göçü” denir; fırlatıldığı yere geri dönen ama her dönüşte biraz daha yıpranan, biraz daha hız kaybeden bir hayat.
Kesin dönüş yapanların yaşadığı profesyonel hayal kırıklığı da bu şokun bir parçasıdır. Yurt dışında edindiği tecrübeyi, vizyonu ve iş ahlakını Türkiye’de uygulayabileceğini, ülkesine değer katabileceğini sanan beyaz yakalı, Türkiye’nin iş dünyası gerçekleriyle (liyakatsizlik, biat kültürü, plansızlık) yüzleştiğinde duvara toslar. “Ben Google’da/Amazon’da böyle çalışıyordum” dediğinde, “Burası Türkiye, burada işler böyle yürümez” cevabını alır. Yurt dışındaki diploması veya tecrübesi, bir saygı unsuru değil, bazen bir tehdit, bazen de bir “uyumsuzluk” sebebi olarak görülür. “Çok biliyorsan orada kalsaydın” tavrı, iş yerinde mobbinge dönüşür. Göçmen, ya o vizyonunu körleştirip sisteme uyum sağlar (ki bu bir entelektüel intihardır) ya da tekrar gitmenin yollarını arar. Ülkesine faydalı olma ideali, “harcanma” gerçeğiyle son bulur.
Aile ilişkileri de tersine kültür şokundan nasibini alır. Yurt dışında çekirdek aile olarak, izole ve birbirine kenetlenmiş şekilde yaşamaya alışan çiftler ve çocuklar, Türkiye’ye döndüklerinde geniş ailenin müdahaleci yapısı altında ezilirler. Kayınvalideler, görümceler, kuzenler, “nerede kaldın”, “çocuğu öyle giydirme”, “parayı şuna harca” diyerek hayatın tam ortasına dalarlar. Yurt dışında “kendi kararlarını kendi veren birey” olmanın konforunu yaşayan göçmen, Türkiye’de tekrar “birinin çocuğu” veya “birinin gelini/damadı” rolüne indirgenir. Bu rol çatışması, evlilikleri sarsar. Çocuklar ise (özellikle yurt dışında büyüyenler), okulda “Alamancı” diye dalga geçilerek, eğitim sisteminin katılığı altında ezilerek en büyük bedeli öderler. Onlar için Türkiye bir “ana vatan” değil, anne-babalarının sürüklediği kaotik bir macera parkıdır.
Bu sürecin sonunda göçmen acı bir gerçeği kabul eder: “Ev” diye bir yer yoktur. Ev, bir zamanlar var olan, içinde yaşanılan ve sonra kapısı çekilip çıkılan, anahtarı kaybedilen bir hayaldir. İnsan göç ettiğinde, aslında “evsizliği” (ontolojik olarak) kabul etmiş demektir. Gittiği yerde yabancıdır, döndüğü yerde yabancıdır. Bu çift taraflı yabancılık, kişiyi melankolik bir bilgeliğe sürükler. Artık tek evi, kendi bedeni ve zihnidir. Eşyaların, tapuların, şehirlerin geçici olduğunu; asıl meselenin o bavulun içinde taşınan “kendilik” bilinci olduğunu anlar. Ama bu anlama süreci, yılların heba edilmesine, büyük hayal kırıklıklarına ve “keşke hiç gitmeseydim” ile “iyi ki gitmişim” sarkaçları arasında gidip gelen uykusuz gecelere mal olur.
Dönüşü olmayan köprü, işte budur. Fiziksel olarak o köprüden (sınırdan) geri geçebilirsiniz, pasaportunuzu işletip ülkeye girebilirsiniz. Ama ruhunuz o köprüyü geçerken havada asılı kalmıştır. Ne geriye dönebilir, çünkü geri dönülen yer artık eski yer değildir; ne de ileri gidebilir, çünkü gidilen yer hiçbir zaman tam olarak “ev” olmamıştır. Göçmen, o köprünün üzerinde, elinde valizleri, yüzünde rüzgarın tokadı, altında akan zaman nehrine bakarak, her iki kıyıya da aynı mesafede ve aynı uzaklıkta olduğunu fark eden kişidir. Ve bu farkındalık, modern zamanların en hüzünlü aydınlanmasıdır.
BÖLÜM 16: “ÇOCUKLARIM İÇİN” FEDAKARLIĞI
İnsanoğlunun varoluşsal krizlerle başa çıkmak, yaptığı seçimlerin ağırlığı altında ezilmemek ve vicdanını susturmak için icat ettiği en güçlü, en dokunulmaz ve en tartışmaya kapalı savunma mekanizması şüphesiz ki “Her şeyi çocuklarım için yapıyorum” cümlesidir. Bu cümle, bir ebeveynin ağzından döküldüğü anda akan sular durur, tüm mantıksal itirazlar sönümlenir ve eleştirinin en keskin okları bile bu kutsal kalkan karşısında eğilip bükülür. Göçmenlik serüveninin, özellikle de orta yaşlarında kurulu düzenini bozup giden beyaz yakalı sınıfın hikayesinin en dramatik düğümü tam olarak burada atılır. Önceki bölümlerde, bireyin sistemle olan kavgasını, statü kaybını, yalnızlığını ve yaşadığı kültürel şoku derinlemesine irdelemiştik. Ancak göçmenin omuzlarındaki yükü taşıyabilmesinin, o “modern amelelik” şartlarına (Bölüm 1) katlanabilmesinin ve “altın kafes” (Bölüm 11) içinde nefes almaya devam edebilmesinin yegane yakıtı, kendi hayatından vazgeçip, tüm umudunu ve varoluş gayesini bir sonraki nesle, yani çocuğuna devretmesidir. Bu bölümde, kendi hikayesinin sonuna geldiğine inanan, kendi kariyer ve mutluluk defterini kapatan bireyin, bu “bitmemişliği” çocuğu üzerinden temize çekme çabasını, mutsuzluğunu nasıl bir “kahramanlık destanına” dönüştürdüğünü ve gelecek neslin refahı uğruna şimdiki zamanın nasıl kurban edildiğini, tüm psikolojik katmanlarıyla analiz edeceğiz.
Göç kararı alınırken masaya yatırılan en büyük koz, daima Türkiye’deki eğitim sisteminin çarpıklığı, sınav stresi, liyakatsizlik ve gelecek kaygısıdır. Ebeveynler, kendilerinin maruz kaldığı o cendereye çocuklarının da girmemesi için “kendilerini yakmaya” gönüllü olduklarını iddia ederler. Bu, ilk bakışta son derece asil, fedakar ve takdire şayan bir duruş gibi görünür. Ancak bu madalyonun arka yüzünde, çok daha karmaşık ve karanlık bir psikoloji yatar. Göçmen ebeveyn, gittiği ülkede kariyerinin sekteye uğradığını, sosyal statüsünün eridiğini ve asla tam anlamıyla o topluma ait olamayacağını (Bölüm 15’teki araf durumu) fark ettiği anda, yaşadığı bu devasa tatminsizliği telafi edecek bir “anlam” arayışına girer. Kendi hayatı bir “başarı hikayesi” olmaktan çıkıp bir “hayatta kalma mücadelesine” dönüştüğünde, başarı tanımını değiştirir. Artık başarı, genel müdür olmak, köşe yazarı olmak veya ünlü bir cerrah olmak değil; “Alman/Amerikan/Kanada pasaportuna sahip bir çocuk yetiştirmek”tir. Bu hedef değişikliği, ebeveynin egosunu koruyan bir sığınaktır. “Ben paspas çekiyorum ama oğlum Harvard’da okuyacak” denklemi, çekilen paspasın manevi ağırlığını hafifletir.
Bu psikoloji, çocuğu bir “birey” olmaktan çıkarıp, bir “proje”ye dönüştürür. Çocuk, ebeveyninin gerçekleşmemiş hayallerinin, yarım kalmış potansiyelinin ve çekilen tüm acıların “tazminatı” olmak zorundadır. Türkiye’den göç eden ailelerin çocuklarının üzerindeki baskı, yerel halkın çocuklarının üzerindeki baskıdan katbekat fazladır. Çünkü yerel bir ailenin çocuğu başarısız olursa, bu sadece bir akademik başarısızlıktır. Ancak göçmen ailenin çocuğu başarısız olursa, bu, ailenin yaptığı tüm o devasa göç yatırımının, satılan evlerin, bırakılan dostlukların ve çekilen gurbet acısının “boşa gitmesi” demektir. Çocuğun sırtına yüklenen bu misyon, Atlas’ın dünyayı sırtlamasından farksızdır. Çocuk, sadece derslerine çalışmakla değil, aynı zamanda anne-babasının “biz senin için geldik” diyerek yarattığı o devasa “vicdan borcunu” ödemekle de yükümlüdür. Bu borç, çocukta ömür boyu sürecek bir suçluluk duygusuna (guilt) ve mükemmeliyetçilik krizine yol açar.
“Vatandaşlık Fetşizmi”, bu fedakarlık anlatısının merkezinde yer alır. Ebeveynler, çocuklarının elde edeceği o mavi veya kırmızı pasaportu, hayattaki en büyük kazanım olarak görürler. O pasaport, çocuğa vizesiz seyahat özgürlüğü, global iş imkanları ve “medeni” bir dünyanın kapılarını açacaktır. Evet, rasyonel düzlemde bu doğrudur ve büyük bir avantajdır. Ancak duygusal ve ruhsal düzlemde, bu pasaportun bedeli çoğu zaman göz ardı edilir. Ebeveyn, çocuğuna o pasaportu verebilmek için, onun “köylerini”, “geniş ailesini”, “ana dilini” ve “kültürel kodlarını” feda etmiştir. Çocuk, belki dünyanın en güçlü pasaportuna sahiptir ama bayram sabahı elini öpeceği bir dedesi, başını dizine koyacağı bir anneannesi veya sokakta top oynayacağı kuzenleri yoktur. “Bir çocuğun yetişmesi için koca bir köy gerekir” sözündeki o “köy”, göç sürecinde yakılmıştır. Ebeveyn, bu yoksunluğu “olsun, geleceği kurtuldu” diyerek rasyonalize eder. Oysa çocuğun duygusal dünyasında açılan o boşluk, hiçbir pasaportun, hiçbir global şirketin sunacağı imkanla doldurulamaz.
Bu fedakarlık mitinin en trajik yanı, ebeveynin kendi mutsuzluğunu çocuğa yansıtmasıdır. Mutsuz, tatminsiz, sürekli geçmişi özleyen, evde gergin ve yorgun bir anne-baba ile büyüyen çocuk, o “harika eğitim sisteminin” veya “yeşil parkların” tadını çıkaramaz. Çocuklar, ebeveynlerinin söylediklerini değil, hissettiklerini kaydederler. Evde sürekli “Biz senin için katlanıyoruz”, “Burası zor ama senin geleceğin için buradayız” cümlelerini duyan çocuk, kendi varlığını bir “yük” olarak algılamaya başlar. “Ben olmasaydım annem ve babam mutlu olacaktı, Türkiye’de sevdikleriyle olacaktı” düşüncesi, çocuğun bilinçaltına yerleşir. Bu durum, çocuğun ebeveynine karşı hem minnet hem de öfke duymasına neden olur. Minnet duyar, çünkü onun için büyük bir bedel ödenmektedir; öfke duyar, çünkü bu bedel onun rızası dışında ödenmiştir ve ona mutlu bir çocukluk yerine, borçlu bir çocukluk sunulmuştur. Mutsuz bir ebeveynin yetiştirdiği çocuğun, sadece coğrafi konumu değiştiği için mutlu olacağını sanmak, pedagojik bir yanılgıdır.
Ayrıca, “Gelecek Nesil Üzerinden Şimdiki Zamanı Feda Etmek”, yaşamın doğasına aykırı bir kumardır. Hayat, sadece şimdiki zamanda yaşanır. Ebeveyn, çocuğunun 20 yıl sonraki “olası” refahı için, kendi 20 yıllık “kesin” gençliğini ve çocuğunun 20 yıllık çocukluğunu feda eder. Çocuğun babasıyla parkta oynamaya, annesiyle keyifli bir kek yapmaya ihtiyacı varken; baba Uber direksiyonunda, anne ise market kasasında fazla mesai yapıyorsa, o çocuğun gelecekte “başarılı” olması, geçmişteki o boşluğu doldurmaz. Göçmenler, zamanı bir “yatırım aracı” olarak görürler. Oysa zaman, harcanıp giden ve geri konulamayan bir varlıktır. Çocuk büyüdüğünde ve belki de çok başarılı bir Alman/Amerikan vatandaşı olduğunda, dönüp ebeveynine “Keşke benim için bu kadar saçınızı süpürge etmeseydiniz de, akşamları eve güler yüzle gelseydiniz” diyebilir. Bu cümle, ebeveynin “fedakarlık” üzerine kurduğu tüm o savunma mekanizmasını yerle bir edecek güçtedir.
Bu sürecin bir diğer acı meyvesi, kuşaklar arası “Kültürel Yabancılaşma”dır. Ebeveyn, çocuğu o sisteme entegre olsun, dışlanmasın, aksansız konuşsun diye büyük çaba sarf eder. Çocuğunu yerel kreşlere gönderir, evde bazen pratik olsun diye o dilde konuşur, Türk televizyonlarını kapatır. Ancak çocuk gerçekten entegre olduğunda, yani bir “Hans” veya “Jack” gibi düşünmeye, hissetmeye ve yaşamaya başladığında, ebeveyn büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Çocuğun bireyselleşmesi, 18 yaşına geldiğinde evden ayrılmak istemesi, bayramları önemsememesi, ebeveynin yaşlılığında ona bakmayı bir “görev” olarak görmemesi, Türk kültürüyle yetişmiş ebeveyn için bir “ihanet” gibidir. “Ben senin için ülkemi terk ettim, sen beni haftada bir bile aramıyorsun” sitemi, göçmen evlerinde sıkça duyulan bir trajedidir. Ebeveyn, çocuğunun “Batılı” imkanlara sahip olmasını istemiş ama “Doğulu” vefaya sahip kalmasını beklemiştir. Oysa kültür bir pakettir; imkanlarını aldığınız kültürün, değer yargılarını ve aile yapısını da alırsınız. Bu paradoks, ebeveynin yaşlılığında derin bir yalnızlıkla yüzleşmesine neden olur. Kendi elleriyle yarattığı o “başarılı Batılı birey”, artık ona yabancıdır.
Bu fedakarlığın arkasına gizlenen bir diğer gerçek, ebeveynin “kendi korkaklığıdır”. Türkiye’de mücadele etmekten, oradaki kaotik ortamda var olma savaşı vermekten yorulan veya korkan birey, gitmeyi bir “kaçış” olarak kurgular. Ancak “Ben kaçtım” demek, egoya zarar vereceği için, “Çocuğum için gittim” demek çok daha konforludur. Bu, kaçışı kutsallaştırır. Eğer gerçekten her şey çocuk içinse, neden çocukların o ülkede maruz kaldığı akran zorbalığı (bullying), ırkçılık veya kültürel ikilem görmezden gelinir? Göçmen ebeveynler, çocuklarının yaşadığı zorlukları minimize etme eğilimindedirler (Bölüm 7’deki Bilişsel Çelişki). Çocuk okulda “Senin ismin neden garip?” sorusuna maruz kalıp ağlayarak eve geldiğinde, ebeveyn “Boşver sen onları, senin matematiğin onlardan iyi” diyerek konuyu kapatır. Çünkü eğer çocuğun mutsuzluğunu kabul ederse, kendi göç gerekçesi çökecektir. “Çocuğum için geldim ama çocuğum mutsuz” gerçeğiyle yüzleşmek, ebeveynin kaldırabileceği bir yük değildir. Bu yüzden, çocuğun mutsuzluğu “uyum süreci” adı altında halı altına süpürülür.
Türkiye’deki eğitim sisteminin eleştirisi üzerinden kurulan bu fedakarlık anlatısı, gidilen ülkenin eğitim sisteminin “kusursuz” olduğu yanılgısına dayanır. Oysa Almanya’da çocukların çok erken yaşta “işçi olacaklar” ve “üniversite okuyacaklar” diye ayrıştırılması (Gymnasium sistemi), İngiltere’de veya Amerika’da eğitimin sınıfsal niteliği ve astronomik maliyetleri, göçmen ebeveynin hesaba katmadığı veya katmak istemediği gerçeklerdir. Türkiye’de sınav stresi vardır, evet; ama Batı’da da “sınıfsal bariyerler” ve “görünmez cam tavanlar” vardır. Göçmen çocuğu, ne kadar zeki olursa olsun, sistemin içinde “göçmen kökenli” etiketiyle bir adım geriden başlar. Ebeveyn, çocuğunu Türkiye’deki “yarış atı” modundan kurtardığını sanır ama onu Batı’daki “göçmenlerin hayatta kalma olimpiyatlarına” sokmuştur. Bu yeni yarış, en az eskiski kadar yorucu ve psikolojik olarak çok daha yıpratıcıdır. Çünkü bu yarışta sadece bilgi değil, kimlik de sorgulanır.
Ayrıca, “Çocuklar için” fedakarlığı, ebeveynlerin kendi hayatlarını “dondurmasına” neden olur. Kendi hobilerini, kendi sosyal çevrelerini, kendi kariyer hedeflerini tamamen rafa kaldırırlar. “Benim devrim bitti, sıra onda” mantığı, 35-40 yaşındaki, aslında hayatının en verimli çağındaki insanları “yaşayan ölüler”e dönüştürür. Oysa mutlu, kendini gerçekleştiren, sosyal hayatı olan ve üreten bir ebeveyn, çocuğu için en iyi rol modeldir. Sadece çocuğu için yaşayan, kendi hayat damarları kurumuş bir ebeveyn, çocuğuna “yaşama sevinci” aşılayamaz; sadece “hayatta kalma kaygısı” aşılar. Çocuk, ebeveynine baktığında “Büyümek çok sıkıcı ve yorucu bir şey, bak annemle babam hiç gülmüyor” mesajını alır. Bu durum, çocuğun geleceğe dair umutlarını yeşertmek yerine, onu depresif bir ruh haline sürükler.
Bu fedakarlık söylemi, Türkiye’de kalanlarla yapılan tartışmalarda da en güçlü silahtır. “Neden döndün?” veya “Neden dönmüyorsun?” sorularına verilen “Çocuklar için” cevabı, tüm kapıları kapatır. Kimse buna itiraz edemez. “Vatan haini” suçlaması bile bu kalkanı delemez. Ancak bu kalkan, ebeveynin kendine karşı dürüst olmasını engeller. Belki de ebeveyn, aslında dönmekten korkuyordur (Bölüm 11’deki Altın Kafes). Belki de Türkiye’deki o kaosa girmek istemiyordur. Ama bunu kendine itiraf etmek yerine, “Çocuğun okulu var” bahanesine sığınır. Çocuk, ebeveynin konfor alanını (veya korku alanını) koruyan bir paravana dönüşür.
Bu bölümün en can alıcı noktası, “Mutlu Ebeveyn vs. Başarılı Çocuk” ikilemidir. Göçmenler, bu ikisi arasında bir tercih yapmak zorunda olduklarına inanırlar ve başarıyı seçerler. Oysa mutluluk, başarının ön koşuludur. Türkiye’de belki daha az parayla, daha kaotik bir ortamda ama geniş ailesiyle, dostlarıyla, kendi dilinde ve kültüründe büyüyen, en önemlisi de “mutlu ve huzurlu bir anne-baba” gören bir çocuğun ruhsal gelişimi; Almanya’nın gri gökyüzü altında, mükemmel parklarda ama depresif, yalnız ve sürekli fedakarlığını hatırlatan ebeveynlerle büyüyen çocuğun ruhsal gelişiminden çok daha sağlıklı olabilir. Pasaport, çocuğa sınırları açar; ama sevgi, güven ve aidiyet duygusu, çocuğa hayatı açar. Göçmen ebeveynler, sınırları açmaya odaklanırken, hayatı kapatma riskini göze alırlar.
Sonuç olarak, “Çocuklarım İçin” fedakarlığı, modern göçmenliğin en büyük “beyaz yalanı”dır. Ebeveynler, bu yalanla kendi vicdanlarını temizler, kendi başarısızlıklarını örter ve varoluşsal boşluklarını doldururlar. Ancak bu, çocuğun omuzlarına taşınması imkansız bir diyet yükler. Bir çocuğun ebeveynine verebileceği en büyük hediye başarı değil, kendi mutluluğudur. Ancak göçmen çocuğu, mutlu olmak için değil, başarmak için programlanır. Çünkü başarısız olursa, babasının Uber’de geçen geceleri, annesinin temizlikte geçen günleri anlamsızlaşacaktır. Bu yükle büyüyen nesiller, belki mükemmel Almanca/İngilizce konuşurlar, belki harika kariyerler yaparlar ama içlerinde hep o “ödenmemiş borcun” huzursuzluğunu, o “ait olamamanın” soğukluğunu ve anne-babalarının gözündeki o “feda edilmiş hayat” hüznünü taşırlar. Ve belki de bir gün, onlar da kendi çocukları için başka bir yere göç ederken, aynı cümleyi kuracaklardır: “Her şeyi çocuklarım için yapıyorum.” Bu, nesilden nesile aktarılan, bitmeyen bir mutsuzluk devridaimidir.
BÖLÜM 17: SANAL CEMAATLER VE YANKI ODALARI
İnsanın sosyal bir varlık olduğu gerçeği, modern zamanların dijitalleşen yalnızlığında bile geçerliliğini korur; ancak göçmenlik söz konusu olduğunda bu sosyallik arayışı, bir dayanışma ağından ziyade, üyelerinin birbirini hem duygusal olarak beslediği hem de ruhsal olarak zehirlediği kapalı devre bir hayatta kalma simülasyonuna dönüşür. Fiziksel sınırları aşıp, coğrafi olarak özgürleştiğini sanan bireyin, zihinsel olarak dijital gettolara hapsolması, çağımızın en büyük ironilerinden biridir. Önceki bölümlerde, göçmenin sistemle, işverenle, geride kalanlarla ve kendi iç dünyasıyla olan mücadelesini ele almıştık. Özellikle “Yeni Nesil Alamancı Sendromu” (Bölüm 14) ve “Sessiz Çoğunluk” (Bölüm 10) başlıklarında değindiğimiz yalnızlık ve kültürel izolasyon temaları, göçmeni kaçınılmaz olarak kendi dilini konuşan, kendi kaderini paylaşan insanlara doğru iter. Ancak bu itilim, sağlıklı bir topluluk inşasına değil, “Sanal Cemaatler” ve “Yankı Odaları” olarak adlandırabileceğimiz, son derece toksik, menfaat odaklı ve dışarıya karşı tiyatral, içeriye karşı ise yamyamca bir yapının oluşmasına zemin hazırlar. Bu bölümde, Facebook gruplarından WhatsApp kanallarına, Telegram topluluklarından hafta sonu mangal organizasyonlarına kadar uzanan bu ağların sosyolojisini, “hemşehricilik” kavramının modern dünyada nasıl bir “denetim ve haset mekanizmasına” dönüştüğünü ve gerçek dostluğun yerini alan o hastalıklı “kader ortaklığı”nı derinlemesine inceleyeceğiz.
Yurt dışına çıkan bireyin ilk refleksi, girdiği o tekinsiz ormanda (Bölüm 15’teki yabancılaşma hissi) tanıdik bir yüz, bildik bir ses aramaktır. Bu arayış, biyolojik bir güvenlik ihtiyacından doğar. Ancak Türkiye’de sosyal çevresini, arkadaşlarını ve dostlarını ince eleyip sık dokuyarak, ortak zevkler, ideolojik yakınlıklar ve kültürel birikimler üzerinden seçen birey; göç ettiği ülkede bu lükse sahip değildir. Yurt dışında “Türk olmak”, bir araya gelmek için yeterli ve çoğu zaman tek kriter haline gelir. Bu durum, “Zoraki Cemaatleşme”yi doğurur. Türkiye’de sokakta karşılaşsalar birbirlerine selam vermeyecek, aynı masada otursalar beş dakika konuşacak ortak konu bulamayacak, dünya görüşleri ve yaşam tarzları taban tabana zıt insanlar; gurbetin o soğuk ve gri gökyüzü altında, sırf aynı pasaportu taşıdıkları ve aynı dili konuştukları için yapay bir “dostluk” kurmak zorunda kalırlar. Bu zoraki birliktelik, ilişkinin genetiğini daha baştan bozar. Temeli sevgiye veya entelektüel paylaşıma değil, “muhtaçlığa” dayanan her ilişki gibi, bu ilişkiler de doğası gereği kırılgandır ve toksisite üretmeye meyillidir.
Sanal cemaatlerin, yani sosyal medyadaki “Almanya’ya Göçenler”, “Londra’daki Türkler”, “Amerika’da Yaşam” gibi on binlerce üyeli grupların işleyiş mekanizması, bu toksik yapının laboratuvarı gibidir. Bu gruplara dışarıdan bakıldığında, bir yardımlaşma ve dayanışma platformu gibi görünürler. Ancak içerisine girildiğinde, hiyerarşinin, mobbingin ve “gatekeeping” (kapı tutuculuğu/engelleyicilik) denilen o bencil refleksin en vahşi halleriyle karşılaşılır. Gruba yeni katılan ve masumane bir soru soran (“Hangi semtten ev tutmalıyım?”, “Çocuğumu hangi okula göndereyim?”) bir göçmen, genellikle grubun “kıdemlileri” tarafından, “Arama butonunu kullan!”, “Biz geldik tırnaklarımızla kazıdık, siz hazıra konmak istiyorsunuz”, “Araştırmadan gelmeyin” gibi agresif ve aşağılayıcı tepkilerle karşılanır. Bu öfkenin kökeninde, daha önce “Büyük Yanılgı” (Bölüm 1) ve “Survivor Psikolojisi” (Bölüm 3) bölümlerinde işlediğimiz, göçmenin ödediği ağır bedeller yatar. Kıdemli göçmen, çektiği acıyı yeni gelenin de çekmesini ister. Çünkü eğer yeni gelen, onun yıllarca uğraşıp çözdüğü bir sorunu, bir Facebook postuyla iki dakikada çözerse, kıdemlinin ödediği bedel (Sunk Cost) değersizleşecektir. Bu yüzden bilgi, paylaşılması gereken bir değer değil, saklanması veya lütfedilerek verilmesi gereken bir iktidar aracıdır.
Bu gruplarda yaşanan “Bilgi Cimriliği” ve “Yanlış Yönlendirme”, rekabet korkusundan beslenir. Özellikle iş piyasasının dar olduğu veya konut krizinin yaşandığı şehirlerde, her yeni gelen Türk, mevcut Türkler için bir potansiyel rakip, kiranın yükselmesine sebep olacak bir talep unsuru veya “imajımızı bozacak” bir risk faktörü olarak görülür. “Aman buraya gelmeyin, burası bitti”, “İş yok, dönüyoruz” gibi yorumların çoğu, aslında “Biz buradayız, pasta zaten küçük, siz gelip payımızı küçültmeyin” demenin dolaylı yoludur. Bu, “Yengeç Sepeti” (Crab Bucket) teorisinin kusursuz bir örneğidir. Sepetteki yengeçlerden biri yukarı tırmanıp kurtulmaya çalıştığında, diğerleri onu aşağı çeker. Göçmen topluluklarında, birinin çok başarılı olması, hızla terfi etmesi veya yerel topluma tam entegre olup Türk gettosundan çıkması, diğerleri tarafından bir “ihanet” veya “şans” olarak nitelendirilir ve o kişi hakkında dedikodu mekanizması derhal devreye girer. Başarı, takdir edilen değil, cezalandırılan bir sapmadır. Çünkü o kişinin başarısı, geride kalanların başarısızlığının sistemsel değil, bireysel olduğunu (Bölüm 9’da bahsettiğimiz linç kültürüyle paralel olarak) yüzlerine vurur.
Sanal cemaatlerin bir diğer işlevi, “Kolektif Başarı Tiyatrosu”nu sahnelemektir. Bu gruplar, kendi içlerinde birbirlerini yerken, dış dünyaya (Türkiye’ye ve yerel halka) karşı “Biz çok başarılıyız, çok mutluyuz ve birbirimize çok bağlıyız” imajı çizerler. Hafta sonu parklarda yapılan o kalabalık Türk mangalları, sosyal medyada “Gurbette birlik beraberlik” etiketiyle paylaşılan o geniş sofralar, aslında büyük bir sessizlik anlaşmasının vitrinidir. O masada oturan herkes, yanındakinin kuyusunu kazıyor, arkasından konuşuyor veya onun başarısızlığından gizli bir haz duyuyor olabilir; ama fotoğraf çekilirken herkes gülümser. Çünkü o fotoğraf, Türkiye’deki akrabalara “Bakın biz burada yalnız değiliz, bir çevremiz var, seviliyoruz” mesajını vermek için hayati bir kanıttır. Yalnızlık (Bölüm 4 – Vitrin Hayatı), göçmenin en büyük utancıdır. Bu utancı örtmek için, sevmediği, anlaşamadığı, hatta tiksindiği insanlarla “dostmuş gibi” yapmak zorundadır. Bu tiyatro, göçmenin ruhunu yorar. Kendisi olamadığı, maskesini indiremediği her an, aidiyetsizlik hissini derinleştirir. Kendi dilini konuştuğu insanların yanında bile gardını düşürememek, yabancı bir ülkede yaşamanın getirdiği tekinsizlik hissini (Bölüm 15) ikiye katlar.
İlişkilerin “Pamuk İpliğine Bağlı Menfaat Yapısı”, bu toplulukların en belirgin karakteristiğidir. Gerçek dostluk, karşılıksız sevgi ve fedakarlık üzerine kuruludur. Ancak göçmenlikteki “kader ortaklığı”, tamamen faydacıdır (utilitarian). Birisiyle arkadaş olunur, çünkü onun arabası vardır ve IKEA’dan eşya taşınacaktır. Bir başkasıyla görüşülür, çünkü o kişi vergi dairesindeki işleyişi biliyordur. Diğeriyle kahve içilir, çünkü Türkiye’den yeni peynir getirmiştir. Bu ihtiyaçlar karşılandığında veya taraflardan biri şehir/iş değiştirdiğinde, o “büyük dostluk” bir anda buharlaşır. Arayan soran kalmaz. Çünkü ilişkiyi ayakta tutan şey duygu değil, lojistik ihtiyaçlardır. “Sırtını dayayacak kimse olmaması” hissi, göçmenin en büyük travmasıdır. Herkesin birbirini “kullanılacak bir aparat” olarak gördüğü bu ekosistemde, güven duygusu tamamen yok olur. İnsanlar birbirlerine sırlarını vermekten korkarlar; çünkü o sırrın, bir sonraki çıkar çatışmasında kendilerine karşı kullanılacağını bilirler. Bu güvensizlik ortamı, insanları paranoyaklaştırır ve daha da yalnızlaştırır.
Bu toksik yapının en tehlikeli unsurlarından biri de “Yankı Odaları” (Echo Chambers) etkisidir. Sanal cemaatlerde ve fiziksel buluşmalarda konuşulan konular, dönüp dolaşıp aynı kısır döngüye girer: Türkiye’nin ne kadar kötü olduğu, buradaki sistemin (her şeye rağmen) ne kadar iyi olduğu, kurların durumu, emlak fiyatları ve bürokratik dertler. Farklı bir ses, farklı bir bakış açısı, entelektüel bir tartışma veya sanat/felsefe üzerine bir sohbet bu odalarda barınamaz. (Bölüm 13’teki “Kur Çevirme Hastalığı” bu sohbetlerin ana omurgasını oluşturur). Grup üyeleri, sürekli birbirlerinin kararlarını onaylayarak, göç etmiş olmanın “doğruluğunu” birbirlerine ispatlamaya çalışırlar. Eğer birisi çıkıp “Ben Türkiye’yi özledim, dönmeyi düşünüyorum” derse, grubun geri kalanı tarafından hemen “Yankı Odası”nın dışına itilir. Çünkü bu kişi, grubun kolektif inancını (Burası Cennet, Türkiye Cehennem) sarsmaktadır. Grup, bu çatlak sesi susturmak için Türkiye’nin en kötü haberlerini, en karamsar senaryolarını ısıtıp ısıtıp önüne koyar. “Biz burada iyiyiz” yalanına inanmak için, herkesin aynı koro halinde şarkı söylemesi gerekir. Bu yankı odaları, göçmenin gerçeklikle bağını koparır, onu radikalleştirir ve Türkiye’ye karşı hastalıklı bir nefret geliştirmesine neden olur. Bu nefret, aslında kendi özlemlerini bastırmak için kullandıkları bir savunma mekanizmasıdır.
Dedikodu (Gossip), bu kapalı toplulukların resmi para birimidir. Statü kaybına uğramış (Bölüm 5), iş yerinde kendini önemsiz hisseden, toplumda görünmez olan birey; kendi küçük Türk gettosunda “bilgi sahibi” olarak iktidar devşirmeye çalışır. Kimin kiminle birlikte olduğu, kimin ne kadar maaş aldığı, kimin vizesinin reddedildiği, kimin ev sahibiyle kavga ettiği gibi bilgiler, inanılmaz bir hızla yayılır. Modern metropollerde, bireyselliğin ve anonimliğin zirve yaptığı şehirlerde yaşayan Türkler, paradoksal bir şekilde, herkesin herkesi gözetlediği, yargıladığı ve hakkında konuştuğu bir “Anadolu Köyü” atmosferi yaratırlar. Bu sosyal denetim mekanizması, göçmenin özgürlüğünü kısıtlar. “Elalem ne der?” baskısı, Türkiye’den kaçıp gelinen o baskı, bavulda taşınarak Londra’nın, Berlin’in ortasına kurulmuştur. Göçmen, Alman komşusundan çekinmez ama karşı binadaki Türk komşusunun kendisi hakkında dedikodu yapmasından ölesiye korkar. Bu yüzden, o özgürlükler ülkesinde bile, otosansür uygulayarak yaşar.
Ayrıca, bu sanal cemaatler, “Travma Bağlılığı” (Trauma Bonding) yaratır. İnsanlar, mutlulukları üzerinden değil, mutsuzlukları üzerinden bağ kurarlar. “Bürokrasi çok kötü”, “Yalnızlık çok zor”, “Irkçılık var” gibi şikayetler, grubun çimentosudur. Eğer birisi mutluysa, sorunu yoksa, işleri yolundaysa, bu grupta barınamaz. Çünkü mutluluk, bu grupta “paylaşılmaz”. Mutluluk kıskanılır, nazar değdirilir veya “görmemişlik” olarak yaftalanır. Bu yüzden grup üyeleri, bir araya geldiklerinde sürekli “dert yarıştırırlar”. Kimin derdi daha büyükse, o günün kazananı odur. Bu negatif enerji, bireyin enerjisini emer, onu depresif bir ruh haline sürükler ve çözüm odaklı olmaktan uzaklaştırır. Sürekli sorunu konuşmak ama çözümü konuşmamak, bu toplulukların varoluş sebebidir. Çünkü sorun biterse, konuşacak konu da biter, dolayısıyla cemaat dağılır. Cemaatin dağılmaması için, mağduriyetin (victimhood) sürekli canlı tutulması gerekir.
Bu toplulukların içinde bir de “Kast Sistemi” vardır. “Eski göçmenler”, “Yeni dalga beyaz yakalılar”, “Öğrenciler”, “İlticacılar” gibi alt gruplar, birbirlerine karşı derin bir önyargı ve hiyerarşi beslerler. (Bölüm 14’te bahsettiğimiz Alamancı sendromunun iç dinamikleri). Beyaz yakalılar, işçi sınıfı göçmenleri küçümserken; işçi sınıfı göçmenler, beyaz yakalıları “beceriksiz ve kibirli” bulur. Öğrenciler, yerleşiklerin kendilerini sömürmeye (ucuz iş gücü, bakıcılık vb.) çalıştığını düşünür. İlticacılar ise tamamen ayrı bir gettoda, diğer grupların “bizi de yanlış tanıtıyorlar” korkusuyla dışladığı bir konumdadır. Bu parçalı yapı, “Türk Toplumu” diye homojen bir yapının olmadığını, aksine birbirine düşman mikro iktidar adacıklarının olduğunu gösterir. Dışarıdan bakıldığında “Türkler” diye genellenen bu kitle, içeride kanlı bıçaklı bir soğuk savaş yaşamaktadır.
Sanal cemaatlerin yöneticileri veya kanaat önderleri (adminler, fenomenler), bu kaosun üzerinde yükselen tiranlardır. Ellerindeki “banlama” (gruptan atma) yetkisini, bir diktatörlük aracı gibi kullanırlar. Kendi görüşlerine uymayanı sustururlar, kendi ticari işbirliklerini (emlakçı, sigortacı vb.) gruba dayatırlar. Bu durum, Türkiye’deki liyakatsiz ve baskıcı yönetim anlayışının, dijital platformlarda yeniden üretilmesidir. Göçmen, Türkiye’deki “tek adam” rejiminden kaçtığını sanırken, Facebook grubundaki “tek admin” rejiminin sansürüne maruz kalır. Bu, kaçılan şeyin coğrafyada değil, zihniyette olduğunun en acı kanıtıdır.
Gerçek dostlukların yerini alan bu “proje bazlı sosyallik”, göçmenin duygusal zekasını köreltir. İnsan ilişkilerine “Bu kişiden bana ne fayda gelir?” gözlüğüyle bakmaya başlayan birey, zamanla hissizleşir. Karşısındakini bir insan olarak değil, bir “network” (ağ) unsuru olarak görür. Bu, kurumsal dünyanın soğukluğunun (Bölüm 12) özel hayata sızmasıdır. Pazar kahvaltısına çağırdığı arkadaşı, aslında arkadaşı değil, “işsiz kalırsam CV’mi gönderebileceğim bir kontak”tır. Bu samimiyetsizlik, havada asılı duran bir sis gibidir; herkes farkındadır ama kimse dile getirmez. Çünkü herkesin o sise ihtiyacı vardır. O sis kalkarsa, geriye sadece çıplak ve savunmasız yalnızlık kalacaktır.
Sonuç olarak, Bölüm 17’de irdelediğimiz bu “Sanal Cemaatler ve Yankı Odaları”, göçmenin zehirli sığınağıdır. Dış dünyanın fırtınalarından korunmak için girilen bu mağaralar, aslında havasız, karanlık ve birbirini yiyen insanların olduğu tuzaklardır. Göçmen, bu cemaatlerden kopmadığı sürece, gerçekten özgürleşemez, gerçekten entegre olamaz ve kendi bireysel hikayesini yazamaz. Bu gruplar, kişiyi sürekli “Türk olmanın” ve “göçmen olmanın” travmatik sınırları içinde tutar. Oysa gerçek özgürlük, o yankı odasından çıkıp, kendi sesini bulabildiğinde, o “yengeç sepetinden” atlayıp okyanusa karışmaya cesaret ettiğinde başlar. Ama ne yazık ki, çoğu göçmen için o sepetin içindeki itiş kakışın tanıdık sıcaklığı, okyanusun tekinsiz sonsuzluğundan daha güvenli gelir. Ve böylece, birbirlerini aşağı çekerek, birbirlerinin kulaklarına aynı ninnileri (yalanları) fısıldayarak, o dijital gettonun içinde yaşlanmaya devam ederler.
BÖLÜM 18: VATANDAŞLIK SONRASI BOŞLUK (POST-GOAL DEPRESSION)
İnsanoğlunun en trajik yanılgısı, mutluluğu bir varış noktası, bir coğrafi koordinat veya ele geçirilecek somut bir nesne olarak kodlamasıdır. Göçmenlik serüveninin başından itibaren, yani o ilk valizin kapandığı andan itibaren zihnin ufuk çizgisine yerleştirilen o devasa, parlak ve kurtarıcı “Kızıl Elma”, şüphesiz ki vatandaşlık belgesi veya kalıcı oturum iznidir. Yıllar süren bürokratik savaşlar, vize kuyruklarında dökülen terler, konsolosluk randevularında yaşanan kalp çarpıntıları ve sınır kapılarında hissedilen o “acaba beni içeri alacaklar mı?” korkusu, bu nihai hedefe ulaşmak için ödenen bedellerdir. Göçmen, hayatını bir bekleme odasına çevirir. “Şu pasaportu bir alayım, o zaman hayatım gerçekten başlayacak,” der. “Şu vatandaşlık töreni bir bitsin, o zaman nefes alacağım,” diye telkin eder kendine. Ancak, mitolojideki Sisifos’un kayayı tepeye çıkardığı an hissettiği o anlamsızlık gibi, göçmen de o çok arzuladığı hedefe ulaştığı gün, hayatının en derin, en sessiz ve en sağır edici boşluğuyla yüzleşir. Literatürde “Post-Goal Depression” (Hedef Sonrası Depresyonu) veya “Arrival Fallacy” (Varış Yanılgısı) olarak bilinen bu durum, göçmenin zafer sarhoşluğu yaşaması beklenen o zirve noktasında, aslında uçurumun kenarında olduğunu fark etmesidir. Bu bölüm, zaferin ertesi sabahında uyanılan o gri ve manasız günü, hedefin kendisinin yolculuktan nasıl daha değersiz hale geldiğini ve “Artık özgürüm ama hala mutlu değilim” gerçeğinin yarattığı o soğuk duş etkisini inceleyecektir.
Yıllarca süren bir maratonun bitiş çizgisini düşünün. Koşucu, ciğerleri patlarcasına koşmuş, kasları iflas etmiş, susuzluktan ve yorgunluktan bitap düşmüştür. Tek motivasyonu o çizgiyi geçmektir. Ve nihayet çizgiyi geçer. Konfetiler patlar mı? Belki. Bir madalya takılır mı? Evet. Ama beş dakika sonra, nabız normale döndüğünde ve kalabalık dağıldığında, koşucu stadyumun ortasında yapayalnız kalır. İşte vatandaşlık yemini edilen o tören salonları, göçmenler için o ıssız stadyumlardır. Genellikle belediye binalarının ruhsuz, neon ışıklı konferans salonlarında, plastik sandalyeler üzerinde oturan, birbirinden kopuk yüzlerce insanın, anlamını bile tam hissetmedikleri bir dilde, kağıttan okudukları bir bağlılık yeminidir yaşanan. Göçmen, o anın kutsal, büyüleyici ve dönüştürücü olmasını bekler. Zannedilir ki, o imza atıldığı an, gökyüzü yarılacak ve üzerine ilahi bir huzur inecektir. Oysa yaşanan tek şey, bir memurun eline tutuşturduğu karton kaplı bir belgeden ibarettir. O belgenin kokusu, mürekkebi, dokusu, ona yüklenen anlamın ağırlığını taşıyamayacak kadar hafiftir. Tören biter, göçmen binadan çıkar ve hayat, korkunç bir sıradanlıkla akmaya devam eder. Trafik yine vardır, hava yine kapalıdır, karnı yine acıkmıştır. “Eee, bu muydu?” sorusu, zihnin en karanlık köşesinden fırlayıp, o zafer anının üzerine bir gölge gibi düşer.
Bu boşluğun temel sebebi, göçmenin hayatını organize eden “dışsal düşmanın” ve “büyük mücadelenin” aniden yok olmasıdır. Daha önceki bölümlerde, özellikle “Vize Esareti” (Bölüm 2) kısmında detaylandırdığımız üzere, göçmen yıllarca bir “hayatta kalma modunda” (survival mode) yaşamıştır. Vizesinin bitiş tarihi, onun hayatının geri sayım sayacıydı. Patronunun iki dudağı arasındaydı. Sınır dışı edilme korkusu, onu diri tutan, sabah yataktan kaldıran, mücadele etmesini sağlayan bir adrenalindi. İnsan psikolojisi, bir tehdit altındayken varoluşsal sorunları düşünmeye fırsat bulamaz. “Ben kimim?”, “Hayatımın anlamı ne?”, “Gerçekten mutlu muyum?” gibi lüks sorular, vize tehdidi altındaki bir zihin için gereksizdir; çünkü öncelik “burada kalabilmektir”. Ancak vatandaşlık alındığı gün, o dışsal tehdit ortadan kalkar. Savaş bitmiştir. Cephe kapanmıştır. Ve asker (göçmen), elinde silahıyla, düşmansız bir arazide kalakalır. Artık savaşacağı bir bürokrasi, korkacağı bir polis, ikna edeceği bir konsolos yoktur. Bu sessizlik, savaşın gürültüsünden çok daha ürkütücüdür. Çünkü artık göçmen, o ertelediği varoluşsal sorularla baş başadır. “Artık kovulma ihtimalim yok, peki neden hala sabahları uyanmak istemiyorum?” sorusu, cevabı olmayan bir yankı gibi zihinde dolaşır.
Bu durum, “mutsuzluk mazeretinin” elinden alınmasıdır. Yıllarca her türlü mutsuzluk, stres ve gerginlik, “vize belirsizliğine” fatura edilmiştir. “Şu an mutsuzum çünkü vize sonucunu bekliyorum,” “Şu an gerginim çünkü çalışma iznimin uzaması lazım.” Bu mazeretler, göçmenin kendine söylediği en konforlu yalanlardı. Mutsuzluğun kaynağı hep dışarıdaydı, sistemdeydi, bürokrasideydi. Ama şimdi o kaynak kurudu. Artık sistem seni kabul etti, sana “bizden birisin” dedi. Pasaportun cebinde. Özgürsün. İstediğin işe girebilirsin, istifa edebilirsin, hatta çekip gidebilirsin. Ama hala mutsuzsunsan, bu artık sistemin suçu değildir. Bu, senin suçundur. Senin içindeki boşluğun, senin ruhundaki çatlağın eseridir. Vatandaşlık belgesi, göçmeni kendi mutsuzluğuyla çırılçıplak yüzleştiren bir aynadır. Artık suçlayacak bir “yabancılar dairesi” kalmadığında, insan aynadaki aksine bakıp “Demek ki sorun statümde değil, bende imiş” gerçeğini kabul etmek zorunda kalır. Bu yüzleşme, yıllarca süren mücadelenin aslında bir “kendinden kaçış” olduğunu ifşa eder.
Hedefin kendisinin, yolculuktan daha değersiz olduğunun anlaşılması, modern insanın trajediye dönüşen başarı fetişizminin bir sonucudur. Göçmen, vatandaşlığı bir “mutluluk lisansı” sanmıştır. Oysa o belge, sadece bir seyahat ve ikamet kolaylaştırıcıdır. Ruhsal bir tatmin aracı değildir. Daha önceki bölümlerde “Vitrin Hayatı” (Bölüm 4) ve “Mutluluk Matematiği” (Bölüm 13) üzerinden, göçmenin manevi boşluğunu nasıl maddi hedeflerle doldurmaya çalıştığını incelemiştik. Vatandaşlık, bu maddi hedeflerin zirvesidir. Ve zirveye çıkıldığında görülen manzara, aşağıdan hayal edildiği gibi değildir. Zirve soğuktur, rüzgarlıdır ve oksijensizdir. Göçmen, o zirvede tek başına olduğunu fark eder. Arkasında bıraktığı yıllar, o belgeyi almak için harcadığı gençlik, kaçırdığı aile toplantıları, gidemediği cenazeler, yaşayamadığı aşklar… Hepsi o pasaportun sayfaları arasında sıkışıp kalmış birer anıdan ibarettir. Eline aldığı o küçük defterin maliyeti, harcanmış bir ömürdür. Terazinin bir kefesine o pasaportu, diğer kefesine ise “kayıp 10 yılı” koyduğunda, pasaportun ne kadar hafif kaldığını görmek, göçmende derin bir pişmanlık ve hüzün (melankoli) yaratır. “Bunun için miydi?” sorusu, zaferin tadını küle çevirir.
Bu süreçte yaşanan “özgürlük şoku” da paradoksal bir etki yaratır. Jean-Paul Sartre’ın “İnsan özgürlüğe mahkumdur” sözü, vatandaşlık alan göçmen için ete kemiğe bürünür. Vize sürecindeyken seçenekleri sınırlıydı ve bu sınırlılık bir tür konfor sağlıyordu. Yapabileceği işler belliydi, yaşayabileceği yerler kısıtlıydı. Seçenek yokluğu, karar verme yükünü ortadan kaldırıyordu. Ancak vatandaşlık sonrası, önünde sonsuz seçenekler belirir. “Artık dönebilirim, başka ülkeye gidebilirim, sektör değiştirebilirim.” Bu sonsuz seçenekler havuzu, “Seçim Felci”ne (Analysis Paralysis) yol açar. Göçmen, ne yapacağını bilemez hale gelir. Çünkü yıllarca “kalmak için direnmek” üzerine programlanmış bir zihin, “istediğini yapmak” üzerine kurulu bir işletim sistemine sahip değildir. O, savaşmaya alışmıştır, yaşamaya değil. Barış zamanında ne yapacağını bilemeyen emekli bir general gibi, göçmen de huzurlu bir vatandaşlık hayatında ne yapacağını bilemez. Özgürlük, sorumluluk getirir. Artık hayatının ipleri tamamen elindedir ve bu ipleri tutacak takati kalmamıştır.
Ayrıca, “Mavi Pasaport”un veya “Kırmızı Pasaport”un alınması, göçmenin “öteki” olma durumunu (Bölüm 14’te işlediğimiz Yeni Nesil Alamancı Sendromu) sihirli bir değnekle değiştirmez. Kağıt üzerinde o ülkenin vatandaşıdır, seçme ve seçilme hakkı vardır. Ancak sokağa çıktığında, ismini söylediğinde, aksanlı konuştuğunda, toplumun gözünde hala “göçmen kökenli”dir. Vatandaşlık töreninden çıkıp markete gittiğinde, kasiyer ona yine “yabancı” muamelesi yapar. Bu durum, büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Göçmen, vatandaşlığı bir “entegrasyon ve kabul edilme sertifikası” olarak görmüştür. Oysa toplum, hukuki statüyle ilgilenmez; kültürel kodlarla ilgilenir. Cebindeki pasaportun rengi değişmiştir ama derisinin rengi, saçının tonu, dilinin kıvraklığı değişmemiştir. “Ben artık sizdenim” diye bağırmak ister, ama aldığı cevap sessiz bir “Hayır, sadece kağıt üzerinde bizdensin” olur. Bu reddediliş, hedefe ulaşıldıktan sonra gelen en sert tokatlardan biridir. Hukuki zafer, sosyolojik yenilgiyle gölgelenir.
Bu depresyonun bir diğer boyutu, “Geleceksizlik” hissidir. İronik değil mi? Vatandaşlık, geleceği garanti altına almak için istenirken, alındığı an geleceği yok eder. Çünkü göçmenin geleceği, hep o “vatandaşlığı alacağı gün” üzerine kurgulanmıştır. Tüm planlar, tüm hayaller o güne endekslenmiştir. O gün gelip geçtiğinde, artık uğruna savaşılacak, beklenecek, heyecanlanılacak “büyük bir hedef” kalmaz. Hayatın senaryosu bitmiştir. Film, “Vatandaş Oldu” sahnesiyle final yapmıştır. Peki ya jenerik aktıktan sonrası? O sıkıcı, uzun, olaysız devam filmi? Göçmen, hayatının amacını yitirmiş hisseder. Bir sonraki hedef ne olabilir? Ev almak mı? Daha iyi araba mı? Bunlar (Bölüm 13’teki maddi hedefler) artık ruhu tatmin etmez. Çünkü en büyük kaleyi fethetmiştir ve kale boştur. İnsan, bir amaç uğruna yaşar. Amaç gerçekleştiğinde, amaçsızlık başlar. Bu “amaçsızlık boşluğu”, depresyonun en verimli toprağıdır.
Vatandaşlık sonrası dönemde, Türkiye ile olan ilişki de (Bölüm 15’teki Araf ve Bölüm 11’deki Dönüş Yalanı) boyut değiştirir. Pasaportu alana kadar “Pasaportu alınca döneceğim” diyen göçmen, pasaportu aldığı gün dönmeyeceğini, dönemeyeceğini kesin olarak anlar. Çünkü o belgeyi almak için harcadığı emek, onu o topraklara çivilemiştir. “Batık Maliyet” (Bölüm 3) artık tescillenmiştir. O pasaport, bir özgürlük bileti değil, bir “kalış senedi”dir. Artık “vizesiz seyahat” hakkı vardır, istediği zaman Türkiye’ye gidebilir; ama gitmez. Çünkü gitmemesinin önündeki tek engel (vize/statü) kalktığında, asıl engelin kendi isteksizliği, kendi korkuları ve kendi yabancılaşması olduğunu görür. “İstesem giderim” demek, “Gidemiyorum” demekten daha acıdır. Çünkü “İstesem giderim ama gitmiyorum” demek, “Ben artık oraya ait değilim” itirafıdır. Bu itiraf, vatanla olan o romantik bağın son kopuşudur. Vatandaşlık, göçmenin Türkiye defterini hukuken değil ama ruhen kapattığı mühürdür.
Bu süreçte, sosyal çevrenin tepkileri de göçmeni yalnızlaştırır. Türkiye’deki arkadaşları ve akrabaları, “Hadi gözün aydın, yırttın, artık sırtın yere gelmez” diyerek kutlarlar. Onlar için bu bir “happy end”dir. Göçmenin o an hissettiği boşluğu, anlamsızlığı anlamaları mümkün değildir. “Neye üzülüyorsun, dünyanın en güçlü pasaportunu aldın, biz burada sürünüyoruz” tepkisiyle karşılaşacağını bildiği için, göçmen bu depresyonu kimseyle paylaşamaz. (Bölüm 17’deki Sanal Cemaatler de bu konuda sağırdır, orada sadece başarı kutlanır). Bu “anlaşılamama” hali, göçmeni kendi içine kapatır. Elinde şampanya kadehiyle kutlama yaparken, içinden ağlayan insanların hikayesidir bu. Dışarıdan bakıldığında zirvededirler, içeriden bakıldığında ise boşlukta süzülmektedirler.
Ayrıca, vatandaşlık sürecinde bastırılan “kişilik erozyonu” da yüzeye çıkar. Yıllarca sistemin istediği gibi “uyumlu”, “sessiz”, “itaatkar” (Bölüm 12’deki Kurumsal Sömürü) olmak için kendi karakterinden ödün veren birey, vatandaş olduktan sonra “özüne” dönmeye çalışır ama dönemez. Çünkü o maske, yüzüne yapışmıştır. Sisteme yaranmak için törpülediği sivri uçları, bastırdığı öfkesi, yuttuğu kelimeler, içinde bir tortu oluşturmuştur. Vatandaşlık sonrası, bu tortu zehirlemeye başlar. “Ben bu kağıt parçası için mi kendimi bu kadar ezdirdim?” sorusu, geceleri uykusunu kaçırır. Elde edilen ödülün, harcanan onura değip değmediği muhasebesi, bu dönemin en sancılı iç hesaplaşmasıdır. Çoğu zaman sonuç, hüzünlü bir “değmedi” hissidir; ama geri dönüşü olmayan bir yolda bu hissin telafisi yoktur.
Sonuç olarak, “Vatandaşlık Sonrası Boşluk”, modern göçmenin yaşadığı en sofistike ruhsal krizdir. Maslow’un hiyerarşisinde en alt basamaklardaki “güvenlik” ihtiyacını karşılamak için yıllarını harcayan birey, o basamağı sağlama aldığında, üst basamaklardaki “ait olma”, “saygı görme” ve “kendini gerçekleştirme” basamaklarının bomboş olduğunu görür. Oysa piramidin tepesine çıkmak için tabanını sağlamlaştırmıştı. Ama tabanla uğraşırken, tepeyi inşa etmeyi unutmuştur. Elindeki pasaport, ona dünyanın kapılarını açar ama kendi içindeki o kilitli kapıyı açamaz. O kapının ardında, yıllardır ihmal edilmiş, ötelenmiş ve susturulmuş bir “ben” vardır. Ve o “ben”, artık vize memurlarının değil, bizzat göçmenin kendisinin şefkatine ve ilgisine muhtaçtır. Ne var ki, yıllarca bürokrasiyle savaşmaktan nasırlaşmış bir ruh, kendine nasıl şefkat göstereceğini çoktan unutmuştur. İşte bu unutuş, hedefin gerçekleştiği gün başlayan o derin ve sessiz yasın adıdır. Göçmen, kazandığı vatandaşlığı değil, o yolda kaybettiği kendini yasını tutar.
BÖLÜM 19: MODERN GÖÇMENLİĞİN POLİTİK EKONOMİSİ
Şimdiye kadar göçmenlik olgusunu bireyin iç dünyasındaki fırtınalar, ailevi trajediler, sosyal çevresiyle olan çatışmaları ve psikolojik savunma mekanizmaları üzerinden, yani mikroskobik bir mercekle inceledik. “Altın Kelepçeli Özgürlük” serüveninin bu aşamasına kadar, özne hep “insan”dı; onun acıları, onun umutları, onun yanılgıları ve onun çabasıydı. Ancak şimdi, kamerayı geriye çekip, gökyüzüne, hatta atmosferin dışına çıkarak o büyük, soğuk ve mekanik manzaraya bakma vaktidir. Bireysel hikayelerin, gözyaşlarının ve zafer çığlıklarının, yukarıdan bakıldığında nasıl devasa bir ekonomik makinenin dişlileri arasındaki sürtünme seslerinden ibaret olduğunu görmek, bu analizin en sarsıcı finaline hazırlık olacaktır. Çünkü modern göçmenlik, sanıldığı gibi binlerce bireyin tesadüfen aynı anda aynı kararı verip valizlerini toplamasıyla oluşan spontane bir hareketlilik değildir. Aksine, bu süreç, gelişmiş kapitalist devletlerin laboratuvarlarında tasarlanmış, demografik açıkların ve ekonomik durgunluğun ilacı olarak reçete edilmiş, son derece hesaplı, kitaplı ve stratejik bir “Beyin Göçü Vakumu” projesidir. Bu bölümde, göçmenin kendini bir “kahraman” zannederken, aslında küresel bilançolarda nasıl bir “gider kalemi düşürücü” ve “verimlilik artırıcı” unsura dönüştüğünü, sistemin neden onun mutluluğuyla değil sadece vergi numarasıyla ilgilendiğini ve “Rüya”nın aslında kimin rüyası olduğunu, politik ekonominin acımasız diliyle masaya yatıracağız.
Gelişmiş Batı dünyasının, yani Kuzey Amerika’dan Kıta Avrupası’na uzanan o refah coğrafyasının bugün karşı karşıya olduğu en büyük varoluşsal tehdit, ne terörizm, ne iklim krizi ne de jeopolitik rakiplerdir; bu tehdit, kendi biyolojik saatlerinin tiktaklarıdır. “Gümüş Tsunami” (Silver Tsunami) olarak adlandırılan nüfus yaşlanması, Batı medeniyetinin temellerini sarsan sessiz bir depremdir. İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan doğum patlaması (Baby Boomers) nesli emekli olmuş, sistemden çekilmiş ve şimdi sağlık ile emeklilik sistemlerinin üzerinde devasa bir yük oluşturmuştur. Doğum oranlarının yenilenme seviyesinin (2.1) çok altına düştüğü, kreşlerin kapanıp huzurevlerinin açıldığı, sokaklarında çocuk sesinden çok baston tıkırtılarının duyulduğu bir Avrupa, ekonomik intiharın eşiğindedir. Bir sosyal güvenlik sisteminin ayakta kalabilmesi için, en az dört çalışanın bir emekliyi finanse etmesi gerekirken, bu oran Batı’da tehlikeli bir şekilde ikiye bire, hatta bazı bölgelerde bire bire düşmüştür. Yerel halk üremiyor, yaşlanıyor ve sistemden çıkıyor. Fabrikalar çalışacak mühendis, hastaneler nöbet tutacak doktor, teknokentler kod yazacak yazılımcı bulamıyor. İşte tam bu noktada, “sınırların açılması” bir lütuf değil, bir “can havli” stratejisi olarak devreye girer.
Sistem, bu açığı kapatmak için iki yola sahiptir: Ya yerel halkı daha fazla çocuk yapmaya ikna edecek (ki bu on yıllar süren ve genellikle başarısız olan bir sosyal mühendisliktir) ya da “hazır yetişmiş” insan kaynağını dışarıdan ithal edecektir. Kapitalizm, her zaman en hızlı ve en düşük maliyetli çözümü sever. Bir insanın doğumundan üniversite mezuniyetine kadar geçen 25 yıllık süre, devletler için devasa bir “Batık Yatırım”dır. O çocuğun doğumu, aşıları, ilkokulu, lisesi, üniversitesi, beslenmesi ve barınması, kamu bütçesinden finanse edilir. Gelişmiş bir ülke için bu maliyet, birey başına yüz binlerce Euro’yu/Doları bulur. Peki, bu maliyeti ödemeden, o 25 yıllık “kuluçka” süresini beklemeden, o riskli yatırım sürecini pas geçerek, doğrudan “üretime hazır”, “meslek sahibi”, “sağlıklı” ve “genç” bir bireye sahip olmanın yolu nedir? Cevap basittir: Gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarıyla büyütülmüş beyinleri vakumlamak.
Bu, modern zamanların en büyük “Servet Transferi”dir. Ancak bu transfer, eskiden olduğu gibi altın, petrol veya baharatın gemilere yüklenip taşınmasıyla değil; o kaynakları işleyecek zihinlerin uçaklara bindirilip getirilmesiyle yapılır. Türkiye, Hindistan, Brezilya veya İran gibi ülkeler, kıt kaynaklarıyla, binbir zorlukla doktorlar, mühendisler, bilim insanları yetiştirirler. Bu insanların yetişmesi için o fakir halkın vergileri harcanır. Tam bu bireyler “meyve verecek”, yani üretime katılıp vergi ödeyerek kendi ülkelerine borçlarını ödeyecek çağa geldiklerinde; Almanya, Kanada veya Hollanda devreye girer. Şık bir vize programı (Mavi Kart, Express Entry vb.) ve yerel para biriminin alım gücü avantajıyla, bu “hazır ürünü” raflarından alıp kendi ekonomisine monte eder. Bu işlemde Batı’nın ödediği yetiştirme bedeli “Sıfır”dır. Bedava bir enerji kaynağı bulmak gibidir bu. Bölüm 1’de bahsettiğimiz “Büyük Yanılgı”nın makro ekonomik temeli budur: Onlar kapıyı, siz içerideki zenginlikten pay alın diye değil, sizin ülkenizin zenginliğini (beşeri sermayesini) bedavaya transfer etmek için açarlar. Göçmen, kendi ülkesinin ihracat kalemi, gidilen ülkenin ise bedelsiz ithalat malıdır.
Sistemin tasarımı, göçmenin bireysel mutluluğu üzerine değil, “Maksimize Edilmiş Verimlilik” üzerine kuruludur. Göç politikalarına dikkatlice bakıldığında, insani değerlerin değil, ekonomik parametrelerin belirleyici olduğu görülür. Puanlama sistemleri, yaş sınırları, meslek listeleri… Hepsi tek bir amaca hizmet eder: “Sisteme en az yük olup, en çok katkıyı kim sağlar?” Kronik hastalığı olanlar, yaşı ilerlemiş olanlar veya piyasada karşılığı olmayan meslek sahipleri, ne kadar “iyi insan” olurlarsa olsunlar, bu vakumun dışında bırakılırlar. Çünkü onlar “verimli birimler” değildir. Sistemin aradığı şey, “Tak-Çalıştır” (Plug and Play) insan modelidir. Geldiği gün vergi ödemeye başlasın, sağlık sistemini kullanmasın (çünkü genç), emekli olana kadar çalışsın ve mümkünse emekli olduğunda ülkesine dönsün ki emekli maaşı ödemekle uğraşılmasın. (Bölüm 11’de bahsettiğimiz “Döneceğim” yalanı, aslında sistemin de gizli arzusudur; göçmenin posası çıktığında gitmesi, sistemin kârlılığını artırır).
Politik ekonominin bir diğer boyutu, “Ücret Baskılaması” ve enflasyon kontrolüdür. Yerel çalışanların refah seviyesi ve talepkarlığı arttıkça (Bölüm 12’deki Kurumsal Sömürü bahsi), maaşlar yükselir ve bu da şirketlerin kâr marjlarını düşürür, enflasyonu tetikler. Göçmen akışı, iş gücü piyasasına sürekli taze, çalışmaya istekli ve daha düşük ücretleri kabul etmeye hazır (kur farkı nedeniyle) bir arz pompalar. Bu arz fazlası, ücretlerin belirli bir seviyede tutulmasını sağlar. Yani, nitelikli göçmen, sadece boşluğu doldurmaz; aynı zamanda yerel çalışanın “pazarlık gücünü kıran” bir manivela işlevi görür. Bu yüzden, büyük sermaye grupları ve çok uluslu şirketler, her zaman “liberal göç politikalarının” en ateşli savunucularıdır. Onların “sınırlar kalksın” romantizminin altında, “maliyetler düşsün” pragmatizmi yatar. Göçmen, küresel sermayenin yerel sendikalara ve yüksek ücret taleplerine karşı kullandığı en etkili silahtır. Kendisini “özgürleşmiş” sanan birey, aslında sermayenin “ücretleri baskılama özgürlüğünün” bir aracı olmuştur.
Bu “Vakum” mekanizması, sadece ekonomik değil, sosyolojik bir mühendislik harikasıdır. Gelişmiş ülkeler, göçmenleri seçerken “Entegrasyon Potansiyeli” adı altında, aslında “sorun çıkarmama kapasitesini” ölçerler. Eğitimli, seküler, batı normlarına yakın beyaz yakalıların (Bölüm 14’teki Yeni Nesil Alamancı) tercih edilme sebebi, onların kültürel zenginlikleri değil, gettolaşma ve kriminalize olma risklerinin düşük olmasıdır. Sistem, “steril göçmen” ister. Sabah işine giden, akşam Netflix izleyen, hafta sonu IKEA gezen, sokakta eylem yapmayan, sistemin çarklarına çomak sokmayan, “uslu” göçmenler. Bu profil, politik istikrar için elzemdir. Çünkü yaşlı yerel nüfus, huzurunun bozulmasından korkar. Devlet, kendi seçmenine (yaşlı yerlilere) şunu der: “Bakın, emekli maaşlarınızı ödemek için bu insanları getirmek zorundayız ama merak etmeyin, onlar sizin mahallenizi karıştırmayacak, sadece çalışıp vergi ödeyecek ‘seçkin’ kölelerdir.” Göçmenin yaşadığı “Cam Tavan” ve “Görünmez Dışlanma” (Bölüm 10 ve 15), bu zımni anlaşmanın bir parçasıdır. Onlara sistemin içinde yer verilir ama sistemin “sahibi” olmalarına asla izin verilmez. Onlar, evin misafir odasına değil, makine dairesine alınmış teknisyenlerdir.
Göçmenin bireysel “başarı hikayesi” algısı, bu büyük resmin perdesidir. Kişi, kendi çabasıyla, zekasıyla ve tırnaklarıyla kazıyarak o noktaya geldiğini sanır. Elbette bireysel çaba yadsınamaz; ancak o çabanın bir sonuca ulaşması, tamamen “Vakum”un emiş gücünün açık olmasına bağlıdır. Eğer Almanya’nın mühendise ihtiyacı olmasaydı, o kişinin zekası veya çabası vize almaya yetmeyecekti. Yani başarı, bireysel liyakatten ziyade, küresel arz-talep dengesinin bir sonucudur. Göçmen, kendini “seçilmiş kişi” (The Chosen One) gibi hissederken, aslında “ihtiyaç duyulan istatistik”tir. Bu gerçekle yüzleşmek, egoları zedeler. “Benim yeteneğim için değil, demografik açığı kapatmak için beni aldılar” demek, o kahramanlık destanını (Bölüm 6) bozar. Oysa politik ekonomi, duygusuzdur. Bir ülkenin göç bakanlığındaki excel tablosunda, Ahmet Bey veya Ayşe Hanım yoktur; “Yıllık Hedeflenen Mühendis Kotası: 5000” satırındaki bir “1” rakamı vardır.
Bu sistemin sürdürülebilirliği, kaynak ülkelerin (Türkiye gibi) sürekli kriz üretmesine bağlıdır. Vakumun çalışması için, basınç farkı gerekir. Gelişmiş ülke (içerisi) ile kaynak ülke (dışarısı) arasındaki basınç farkı ne kadar yüksekse, akış o kadar hızlı ve kaliteli olur. Eğer kaynak ülkede şartlar düzelirse, vakum işlevini yitirir. Bu yüzden, küresel sistemin, gelişmekte olan ülkelerin “tam olarak gelişmesine” ama “asla gelişmiş olmamasına” dayalı bir dengeyi koruması gerekir. Onlar hep “Gelişmekte Olan” (Developing) statüsünde kalmalıdır ki, en iyi beyinlerini sürekli yukarıya pompalasınlar. Göçmen, kendi ülkesindeki krizden kaçarken, aslında o krizin yarattığı basınç farkı sayesinde değer kazandığını fark etmez. Onun “değerli” olması, ülkesinin “değersiz” (yaşanmaz) olmasına bağlıdır. Bu paradoks, göçmenin vatan sevgisi ile bireysel çıkarı arasındaki en derin çatışmadır. Ülkesi düzelirse, kendisine duyulan ihtiyaç azalacaktır.
“Innovation” (İnovasyon) söylemi de bu ekonominin bir parçasıdır. Silikon Vadisi’nin veya Avrupa teknoloji merkezlerinin göçmenlerle dolu olması, sadece “çeşitlilik” aşkından değildir. Göçmenler, “Risk Alma İştahı” en yüksek gruptur. Zaten kurulu düzenini bırakıp, okyanus aşıp gelmiş birinin, yeni bir şirket kurarken veya zor bir projeye girerken duyacağı korku, yerel birinin korkusundan çok daha azdır. Ayrıca, göçmenlerin “kendini ispatlama” hırsı (Bölüm 5), inovasyonun yakıtıdır. Sistem, bu hırsı sömürür. Patentler, buluşlar, yeni teknolojiler göçmenlerin zihninden çıkar ama “Ev Sahibi Ülke”nin hanesine “Milli Servet” olarak yazılır. BioNTech aşısını bulan Türk kökenli bilim insanları, Almanya’nın gayri safi milli hasılasını ve prestijini artırır. Birey alkışlanır, ama asıl kazanan “Devlet A.Ş.”dir. Göçmen, küresel yarışta ev sahibi ülkeye “doping” etkisi yapar.
Bu politik ekonominin göçmen üzerindeki psikolojik yansıması, bir “meta” (emtia) hissiyatıdır. Birey, zamanla kendini bir “insan” olarak değil, bir “Human Resource” (İnsan Kaynağı) olarak görmeye başlar. Değeri, piyasadaki karşılığıyla ölçülür. (Bölüm 13’teki Mutluluk Matematiği). Eğer kod yazabiliyorsa, eğer ameliyat yapabiliyorsa değerlidir. Yaşlandığında, hastalandığında veya yetenekleri eskidiğinde (obsolete), sistemin ona olan ilgisinin anında kesileceğini içten içe bilir. Bu durum, derin bir “Güvensizlik” (Insecurity) yaratır. Vatandaşlık alsa bile (Bölüm 18), bu meta olma hissi kaybolmaz. Çünkü toplumla kurduğu ilişki, “fayda” üzerine kuruludur. “Bize faydalı olduğun sürece buradasın” mesajı, her politik tartışmada, her göçmen karşıtı söylemde alttan alta verilir. Bu faydacı ilişki, aidiyetin kök salmasını engeller. Kimse bir çekice, bir tornavidaya aşık olmaz; işi bitince alet çantasına koyar. Göçmen, o toplumun alet çantasındaki en parlak, en pahalı alettir, ama günün sonunda sadece bir alettir.
Eğitim endüstrisi de bu ekonominin devasa bir yan koludur. Gelişmiş ülkelerdeki üniversiteler, yüksek lisans programları, dil okulları; aslında birer “Göçmen Filtreleme ve Vergilendirme” merkezidir. “Yüksek Nitelikli Göçmen” adayları, sisteme girmek için önce bu kurumlara on binlerce dolar/euro öderler. Bu, bir nevi “Giriş Ücreti”dir. Hem ülkeye para kazandırırlar hem de o sırada sisteme uyum sağlayıp sağlamadıkları test edilir. Mezun olduklarında iş bulurlarsa kalırlar, bulamazlarsa paralarını bırakmış olarak dönerler. Her iki durumda da kasa kazanır. Bu, kumarhanenin asla kaybetmediği bir oyundur. Göçmen adayı, eğitim aldığını sanırken, aslında küresel giriş vizesini satın almaya çalışmaktadır. Ve bu pazarın büyüklüğü, birçok ülkenin sanayi üretiminden fazladır.
Sonuç olarak, 19. Bölüm’de ele aldığımız “Büyük Resim”, göçmenliğin romantik soslarını sıyırıp, altındaki soğuk çeliği gösterir. Modern göçmenlik, 21. yüzyılın “Beyin Madenciliği”dir. Gelişmiş ülkeler, kendi demografik kışlarını atlatmak için, dünyanın geri kalanının baharını çalmaktadır. Bu sistemde birey, bir özne değil, bir veridir. Mutluluğu, hüznü, özlemi veya travmaları, makro ekonomik modellerde “dışsallık” (externality) olarak geçer ve hesaplamaya dahil edilmez. Göçmen, kendi bireysel kurtuluşunu yazdığını sanırken, aslında küresel kapitalizmin yaşlanan bedenine taze kan pompalayan bir damar yoludur. Bu gerçeği görmek, belki acı vericidir; “Ben özelim, ben başardım” diyen egoyu yıkar. Ancak simülasyondan çıkmanın, “Kırmızı Hap”ı yutmanın (bir sonraki ve son bölüm olan Bölüm 20’ye geçiş) tek yolu, kendini dev aynasında değil, bu devasa ekonomik çarkın içinde, olduğu gibi, yani küçük ama işlevsel bir dişli olarak görebilmektir. Özgürleşme, ancak bu “nesneleşme”nin farkına varılmasıyla başlayabilir. Çünkü insan, neye hizmet ettiğini bilmediği sürece, efendisini “kader” zannetmeye devam eder. Oysa bu kader değil, sadece iyi hesaplanmış bir bilançodur.
BÖLÜM 20: SONUÇ: KIRMIZI HAP VE BİLİNÇLİ TERCİH
Yirmi bölüm süren bu uzun ve meşakkatli yolculuğun sonunda, artık maskelerin indiği, perdelerin kapandığı ve o devasa, gürültülü tiyatro salonunun ışıklarının söndüğü noktadayız. Burası, alkış seslerinin kesildiği ve göçmenin kendi nefes sesiyle, o çiğ ve yankılı sessizlikle baş başa kaldığı yerdir. Matrix filmindeki o ikonik sahnede Morpheus’un Neo’ya uzattığı iki hap arasındaki seçim, aslında modern göçmenin her sabah aynaya baktığında farkında olmadan yaptığı seçimin alegorik bir tezahürüdür. Mavi hap, hikayenin devam etmesini sağlar; o hapı yuttuğunuzda yatağınızda uyanır, sosyal medyada mutlu fotoğraflar paylaşmaya devam eder, sistemin sizi sevdiğine inanır, “her şey çocuklar için” ninnisiyle vicdanınızı uyuşturur ve vitrin hayatının konforlu yalanlarına sarılarak günü geçirirsiniz. Kırmızı hap ise, Harikalar Diyarı’nda ne kadar derine inildiğini gösteren, mide bulandırıcı ama bir o kadar da sağaltıcı bir gerçeklik serumudur. Bu hapı yutmak, göç etmenin “kötü” veya “yanlış” olduğunu kabul etmek değildir; göç etmenin bir “takas”, bir “ticaret” ve devasa bir “bedel” olduğunu idrak etmektir. Simülasyondan çıkış, bavulu toplayıp dönmekle değil, bavulun içindeki o görünmez yükü, yani “kurban” psikolojisini ve “kahraman” mitini çöpe atıp, yerine “bilinçli tercih”in soğukkanlılığını koymakla başlar.
Bu serinin başından beri, göçmenliğin görünmeyen yüzünü; sömürü çarklarını, statü kaybını, yalnızlığı ve psikolojik savunma mekanizmalarını didik didik ettik. Tüm bu analizlerin amacı, karamsar bir tablo çizip insanları depresyona sürüklemek ya da “Dönün!” çağrısı yapmak değildi. Amaç, göçmenliğin üzerine yapışan o kalın romantizm tabakasını, o “Amerikan Rüyası” cilasını ve “kurtuluş” efsanesini kazıyıp, altındaki çıplak metali ortaya çıkarmaktı. Çünkü bir insan, ancak neyle savaştığını, neyi feda ettiğini ve karşılığında ne aldığını tam olarak bildiğinde özgürleşebilir. Simülasyonun en büyük gücü, bireye “mecburiyet” hissi vermesidir. “Gitmeye mecburdum”, “Kalmaya mecburum”, “Katlanmaya mecburum”. Oysa kırmızı hapı yutan zihin, mecburiyet illüzyonunu parçalar ve yerine “seçim” gerçeğini koyar. “Ben mecbur değilim, ben tercih ettim.” İşte bu cümle, modern göçmenin devrimidir.
Bu devrim, öncelikle “Mağduriyet” (Victimhood) gömleğinin çıkarılmasıyla başlar. Bölüm 12’de kurumsal sömürüyü, Bölüm 19’da ise küresel politik ekonominin göçmeni nasıl bir istatistik verisine dönüştürdüğünü inceledik. Evet, sistem acımasızdır. Evet, sistem göçmeni ucuz iş gücü ve demografik dolgu malzemesi olarak görür. Ancak göçmen, bu denklemin sadece pasif bir kurbanı mıdır? Hayır. Göçmen, bu sistemin sunduğu güvenlik, alım gücü ve öngörülebilirlik karşılığında, kendi emeğini, zamanını ve hatta ruhsal tatminini takas masasına süren aktif bir tüccardır. Bu bir ticaretti. İki tarafın da (birey ve devlet/şirket) masaya oturduğu, şartları ağır ama getirileri net olan bir sözleşmeydi. Göçmen, “Beni sömürüyorlar” diye sızlanmayı bıraktığı gün, “Evet, sömürülmeme izin veriyorum çünkü karşılığında Türkiye’de asla sahip olamayacağım bir maddi güvenceyi satın alıyorum” dediği gün, o ilişkinin mağduru olmaktan çıkar, o ilişkinin bilinçli bir tarafı olur. Sömürüye rıza göstermek, sömürüyü ortadan kaldırmaz ama onun ruh üzerinde yarattığı “kandırılmışlık” hissini ve öfkeyi yok eder. “Bu benim tercihim” diyebilen insanı hiçbir sistem ezemez, çünkü o insan sistemin dişlileri arasında ezildiğini değil, o dişlileri kendi hedefleri doğrultusunda kullandığını bilir.
Kırmızı hapın en acı yan etkilerinden biri, “Duygusal ve Sosyal İflas”ın kabulüdür. Bölüm 4 ve 13’te işlediğimiz o vitrin hayatı ve mutluluk matematiği, aslında bu iflası gizlemek için yapılan bilanço makyajlarıydı. Göçmen, kırmızı hapı yuttuğunda artık market fişleriyle, araba markalarıyla veya evinin metrekaresiyle ruhunu tedavi etmeye çalışmaz. Aynaya bakar ve kendine dürüstçe şunu söyler: “Ben, konforlu bir yatak, sıcak bir ev ve dolu bir buzdolabı uğruna; kahkahayı, dost meclisindeki o samimiyeti, sokağın dilini, aidiyet hissini ve ‘birisi olma’ (statü) hazzını feda ettim.” Bu itiraf, ilk başta korkunç bir acı verir. Çünkü insan, elindekilerin (maddi refah) değerini yüceltip, kaybettiklerinin (manevi refah) değerini küçümseyerek hayatta kalmaya programlıdır. Ancak bu yüzleşme yaşanmadan, o kronik huzursuzluk (Bilişsel Çelişki – Bölüm 7) asla bitmez. “Hem karnım doysun hem ruhum doysun” ısrarı, modern dünyada çoğu zaman gerçekleşmesi imkansız bir ütopyadır. Göçmen, karnını doyurmayı seçmiştir. Bu seçimin utanılacak bir yanı yoktur. Utanç ve mutsuzluk, karnını doyurmayı seçip, hala ruhunun açlığından şikayet etmekten ve sanki bu seçimi kendisi yapmamış gibi davranmaktan doğar.
Özgürleşme, “Yabancı” olduğunu kabul etmekle ve bu kimlikle barışmakla mümkündür. Bölüm 14’te yeni nesil göçmenlerin “Alamancı” olmaktan ne kadar korktuklarını, Bölüm 15’te ise arafın yakıcılığını konuşmuştuk. Kırmızı hap, göçmene şunu gösterir: Sen hiçbir zaman “Hans”, “George” veya “Pierre” olmayacaksın. Ne kadar mükemmel dil konuşursan konuş, ne kadar entegre olursan ol, o toplumun genetik hafızasında sen hep “sonradan gelen” olacaksın. Ve aynı şekilde, sen artık eski “Ahmet”, “Ayşe” veya “Mehmet” de değilsin; Türkiye’ye döndüğünde de “Almancı” veya “Yabancı” olacaksın. Bu “yersiz yurtsuzluk”, bir lanet değil, bir veridir. Göçmen, kendini bir yere ait hissetmek için çırpınmayı, kendini yerel halka beğendirmek için şekilden şekle girmeyi bıraktığında, paradoksal bir huzura erer. “Ben, iki dünya arasında, kendi kurduğum üçüncü bir dünyada yaşayan, melez, köksüz ama bu köksüzlüğüyle özgür bir bireyim” diyebilmek, entegrasyon baskısının yarattığı o ağır yükü omuzlardan atar. Ait olmaya çalışmak yorar; ait olmadığını kabul etmek özgürleştirir. Artık o toplumun kurallarına “onlardan biri olmak” için değil, sadece “hayatını kolaylaştırmak” için uyar. Onların onayına (Bölüm 8) muhtaç değildir, çünkü onların oyununda değil, kendi oyunundadır.
Bu uyanış süreci, “Gelecek İpoteğinin” kaldırılmasını da içerir. Bölüm 11’de “Döneceğim” yalanını, Bölüm 16’da “Çocuklar için” fedakarlığını irdeledik. Kırmızı hapı yutan göçmen, zaman algısını düzeltir. Gelecekteki hayali bir dönüş tarihi için veya çocuğunun olası başarısı için bugünü “çöp etme” stratejisinden vazgeçer. “Dönmek istersem dönerim, kalmak istersem kalırım, ama şu an buradayım ve bu anı, şartlar ne olursa olsun, bir kurban gibi değil bir yetişkin gibi yaşayacağım” kararı, hayatın kontrolünü ele almaktır. Eğer Türkiye’ye dönmeyecekse, o “Döneceğim” bavulunu zihninde boşaltır, evini bir otel odası gibi değil bir yuva gibi döşer, o topluma kök salmaya (yabancı olduğunu bilerek de olsa) başlar. Eğer dönmeyi gerçekten istiyorsa, “Batık Maliyet” (Bölüm 3) hesabını bir kenara bırakır, zararı sineye çeker ve döner. Araf’ta beklemez. Araf, karar veremeyenlerin cehennemidir. Bilinçli tercih, arafı yıkar. “Kalıyorum ve bunun bedeli olan yalnızlığı ödüyorum” demek, “Kalıyorum ama keşke Türkiye’de olsaydım” demekten bin kat daha sağlıklıdır. Birincisi bir duruştur, ikincisi bir sızlanmadır.
Simülasyondan çıkış, aynı zamanda “Başarı” tanımının yeniden yazılmasıdır. Sosyal medyanın, plaza dünyasının ve göçmen komünitelerinin (Bölüm 17) dayattığı başarı kriterleri; terfi almak, ev almak, pasaport almak ve Türkiye’dekileri kıskandırmaktır. Kırmızı hap, bu kriterlerin içinin boş olduğunu gösterir (Bölüm 18 – Vatandaşlık Sonrası Boşluk). Gerçek başarı, nerede yaşarsa yaşasın, bireyin kendi iç sesiyle uyumlanabilmesidir. Eğer bir mühendis, Almanya’da mutsuzca kod yazmak yerine, Türkiye’de daha az paraya domates yetiştirerek mutlu olacaksa ve buna cesaret edip dönebiliyorsa, bu bir “başarısızlık” değil, muazzam bir “başarı”dır. Veya tam tersi; Türkiye’deki samimiyeti özlese bile, Almanya’daki laboratuvarında yaptığı bilimsel çalışmadan aldığı haz ona yetiyorsa, o yalnızlığa “bilinçli olarak” katlanmak da bir başarıdır. Başarı, başkalarının alkışladığı hayatı yaşamak değil, bedelini ödemeye razı olduğun hayatı seçmektir. Göçmen, “başkaları ne der” (hem Türkiye’dekiler hem buradakiler) hapishanesinden firar ettiği gün, kendi başarı hikayesini yazmaya başlar. Ve bu hikaye, Instagram’da like almayabilir, ama gece yastığa başını koyduğunda huzur verir.
Kırmızı hap, “Mükemmellik Arayışı”nın da sonudur. Göçmenler, gittikleri ülkeyi “cennet”, geldikleri ülkeyi “cehennem” olarak kodlama hatasına düşerler (Bölüm 6 ve 9). Uyanış, her iki tarafın da kusurlu, eksik ve “insani” olduğunu görmektir. Batı’nın düzeni vardır ama ruhu yoktur; Doğu’nun ruhu vardır ama düzeni yoktur. İkisi de yarım, ikisi de eksiktir. Göçmen, mükemmel bir yer arayışının, kendi içindeki boşluğu dışsal mekanlarla doldurma çabası olduğunu anlar. Cennet diye bir yer yoktur. Sorunsuz bir hayat yoktur. Sadece “seçilmiş sorunlar” vardır. Göçmen, Kırmızı Hap ile şu kararı verir: “Ben Türkiye’nin sorunlarını (ekonomi, kaos, liyakatsizlik) yönetmekte zorlanıyorum, Batı’nın sorunlarını (yalnızlık, ırkçılık, statü kaybı) yönetmeyi tercih ediyorum.” Bu, bir kaçış değil, bir yönetim stratejisidir. Tercih edilen soruna “dert” denmez, “iş” denir. Göçmen artık dertli değil, işinin başındadır. Seçtiği zorluklarla boğuşmak, maruz kaldığı zorluklarla boğuşmaktan daha onurludur.
Bu bilinçli tercih hali, Türkiye ile kurulan ilişkiyi de şifalandırır. Kırmızı hapı yutan göçmen, Türkiye’ye karşı duyduğu o hınçlı öfkeyi (Bölüm 7 ve 14) bırakır. Ülkesini aşağılayarak kendi gidişini meşrulaştırma ihtiyacı duymaz. “Ben yapamadım, ben o şartlarda yaşayamadım ve gittim. Kalanlara saygı duyuyorum, gidenleri anlıyorum” noktasına gelir. Ne kalanları “vizyonsuz” diye yaftalar, ne de kendini “kurtarılmış” ilan eder. Türkiye, onun kökleridir, geçmişidir; ne kutsanacak bir ütopya ne de taşlanacak bir şeytandır. Sadece, artık yaşayamadığı bir evdir. Bu kabulleniş, tatillerde yaşanan o gerilimi, o üstten bakışı ve o çatışmayı bitirir. Barış, ancak tarafların birbirini olduğu gibi kabul etmesiyle mümkündür. Göçmen kendi tercihiyle, Türkiye ise kendi gerçekliğiyle barıştığında, o toksik “Alamancı” döngüsü kırılır.
Sonuç olarak, “Altın Kelepçeli Özgürlük” serüveni, bir hapishaneden kaçış hikayesi gibi başlasa da, aslında kişinin kendi zihnindeki hapishaneyi keşfetmesiyle son bulur. Göç, bir yer değiştirme değil, bir “kendinle tanışma” eylemidir. Bu tanışma, çoğu zaman can yakıcıdır. İnsan, sınırları aştığında, aslında kendi sınırlarına çarpar. Kırmızı Hap, işte bu çarpışmanın şiddetini kabul etmektir. Vitrinleri kırıp, maskeleri indirip, sosyal medyanın o sahte ışıklarını söndürüp, kendi karanlığında kendi mumunu yakabilmektir.
Artık simülasyon bitmiştir. Kral çıplaktır ama üşümemektedir; çünkü çıplak olduğunu kabul etmiş ve derisini kalınlaştırmıştır. Göçmen, ne bir kahramandır ne de bir kurban. O, sadece modern zamanların karmaşasında, elindeki kısıtlı sermayeyle (ömrüyle) en iyi ticareti yapmaya çalışan, kârı ve zararı, günahı ve sevabı, doğrusu ve yanlışıyla kendi hikayesinin altına imzasını atan bir “Yetişkin”dir. Ve yetişkinlik, mutluluk vaat etmez; sorumluluk vaat eder. Bu sorumluluğu almak, o “Altın Kelepçe”nin kilidini açan tek anahtardır. Kelepçe artık bilekte değil, cepte duran bir hatıradır. Özgürlük, gidilen yerde değil, verilen kararın arkasında dimdik durabilme gücündedir. Ve o güç, hiçbir pasaportun, hiçbir para biriminin satın alamayacağı kadar değerlidir. Yolculuk bitmiştir; şimdi, yaşama vaktidir.
