BİRİNCİ BÖLÜM: KIŞ SARAYINDA FISILDANAN İHANET
Donmuş Şehrin Üzerindeki Gölge
Aralık 1916. Petrograd nefes almıyordu; şehir, Neva Nehri’nin donmuş damarları gibi katılaşmış, sessiz bir acı içinde kaskatı kesilmişti. Gökyüzü, kurşundan dökülmüş ağır bir levha gibi sokakların üzerine çökmüştü. Beyaz Saray’ın kubbesinden Liteyny Köprüsü’nün demir parmaklıklarına dek uzanan her yüzey, acımasız bir rüzgârın savurduğu kristalize kar taneleriyle kaplıydı. Savaş, üçüncü kışına girmişti ve İmparatorluğun kalbi olan şehir, artık umudun değil, tükenişin ritmiyle atıyordu.
Nevski Prospekt’in görkemli cepheleri ardında, bir zamanlar neşeli kahkahaların ve vals melodilerinin yankılandığı salonlarda şimdi bir hayalet geziniyordu. Savaşın hayaleti değildi o; daha sinsi, daha elle tutulmaz bir varlıktı. Açlığın, soğuğun ve cepheden gelen ölüm haberlerinin yarattığı umutsuzluk, şehrin damarlarına işlemişti. Ekmek kuyrukları, şafaktan önce yılan gibi uzuyor, kadınlar solgun yüzleri ve morarmış parmaklarıyla saatlerce bekliyor, karşılığında çoğu zaman boş ellerle evlerine dönüyorlardı. Gazeteler, Alman hatlarının yarılmasına dair sahte zafer manşetleri atarken, şehrin hastaneleri cepheden dönen yaralı askerlerle dolup taşıyordu. Bandajların altından sızan kan kokusu, ucuz tütün ve çaresizlik kokusuna karışarak sokaklara yayılıyordu. Rusya kanıyordu ve kimse kanamayı nasıl durduracağını bilmiyordu.
Sıradan insanlar için hayat bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmüşken, aristokrasinin sarayları, dışarıdaki dünyadan yalıtılmış, sıcak ve ışıklı adalarcıklar gibiydi. Moika Kanalı’nın kıyısında yer alan Yusupov Sarayı, bu adalardan en görkemlisiydi. Altın varaklı tavanları, paha biçilmez Flaman halıları ve Fransız ipeğiyle kaplı duvarları ile saray, Romanov İmparatorluğu’nun can çekişen zenginliğinin son kalelerinden biriydi. Lakin duvarların içindeki hava, dışarıdaki kadar soğuk ve ağırdı. Zira İmparatorluğun kalbine çöken gölge, en yoğun şekilde burada, Prens Felix Yusupov’un ruhunda hissediliyordu.
Felix, yirmi dokuz yaşında, Rusya’nın en zengin varisiydi. Göz kamaştırıcı bir yakışıklılığa, neredeyse feminen bir zarafete ve bir sanatçının melankolik ruhuna sahipti. Oxford’da eğitim görmüş, Avrupa’nın sanat merkezlerini bir gezgin gibi değil, bir ev sahibi gibi dolaşmıştı. Hayatı, güzellik ve aşırılıklar üzerine kuruluydu. Fakat şimdi, sarayının sessiz koridorlarında volta atarken, sahip olduğu zenginlik ve estetik zevkler ona bir teselli sunmuyordu. Aksine, birer yüke dönüşmüşlerdi. Rusya yanarken, o paha biçilmez tabloların ve heykellerin arasında dolaşmanın utancını taşıyordu.
Cepheden gelen her yeni yenilgi haberi, hükümette yapılan her akıl almaz atama, halkın sefaletine dair her yeni fısıltı, Felix’in zihninde tek bir ismin etrafında düğümleniyordu: Grigori Yefimoviç Rasputin. Sibiryalı bir köylü, okuma yazması kıt bir mistik, kendini “Tanrı’nın Adamı” ilan eden bir şifacı. O adam, bir şekilde Çariçe Aleksandra’nın kutsal saydığı Çarskoye Selo’daki saraya sızmış, hemofili hastası Veliaht Aleksey üzerindeki hipnotik etkisiyle İmparatoriçe’nin sarsılmaz güvenini kazanmıştı. Artık bakanlar onun bir sözüyle atanıyor, generaller onun bir tavsiyesiyle görevden alınıyordu. Rasputin’in kirli sakalı ve delici bakışları, Romanov hanedanının üç yüz yıllık görkeminin üzerine bir leke gibi düşmüştü. O, sadece bir köylü değildi; o, Rusya’nın ruhunu kemiren bir kanserdi. Felix, buna tüm kalbiyle inanıyordu. Ve bir kanser, kesilip atılmalıydı.
Komplonun Doğduğu Salon
O gece, Moika Sarayı’nın alt katındaki çalışma odası, komplonun beşiği olacaktı. Oda, koyu meşe lambirilerle kaplıydı. Kitap rafları, deri ciltli eserlerle doluydu; felsefe, tarih, şiir. Lakin o an odadaki kimsenin aklı kitaplarda değildi. Şöminede alevler harlayarak yanıyor, odanın köşelerine uzun, titrek gölgeler düşürüyordu. Prens Felix Yusupov, masif çalışma masasının arkasında oturuyordu. Yüzü, bir mermer heykeli gibi solgundu. Karşısında, Rusya’nın en ateşli ve en radikal politikacılarından biri olan Vladimir Mitrofanoviç Purişkeviç oturuyordu.
Purişkeviç, Felix’in tam zıttıydı. Kırk altı yaşında, tıknaz, enerjik ve sürekli hareket halinde bir adamdı. Kel kafası parlıyor, gür bıyıkları her kelimesinde titriyordu. Duma’daki (Rus meclisi) ateşli konuşmalarıyla tanınırdı; monarşinin sadık bir savunucusu, antisemitizmin ve aşırı sağın gür sesiydi. Rasputin’den, vatanına ve Çar’a ihanet eden bir Alman ajanı olduğuna inandığı için nefret ediyordu. Onun için sorun politikti, kişisel değil. Rusya’yı kurtarmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı.
Felix, kristal bir kadehteki Fransız konyağını yavaşça çeviriyordu. Sessizliği Purişkeviç’in sabırsız sesi bozdu.
“Prens, artık lafı dolandırmanın vakti geçti. Duma’da konuştum. Herkes duydu. ‘Karanlık güçler’ dedim. Çar’ın kulağına gitmesi için haykırdım. Ama o, karısının fısıltılarından başkasını duymuyor. O kadın ise sadece o şeytanın sesini dinliyor. Konuşmakla bir yere varamayacağız.”
Felix başını kaldırdı. Gözleri yorgun ama kararlıydı. “Biliyorum, Vladimir Mitrofanoviç. Konuşmalarınız cesurcaydı. Ama siz de biliyorsunuz ki kelimeler kurşunları durdurmaz. Cephedeki askerlerimiz kelimelerle değil, Alman mermileriyle ölüyor. Hükümetimiz, o köylünün sarhoş sofrasında seçtiği yeteneksizlerin elinde oyuncak oldu.”
Purişkeviç, yumruğunu masaya hafifçe vurdu. “İşte! İşte tam olarak söylemek istediğim! O adam gitmeli. Anavatanımız için, Çar’ımızın şerefi için, Tanrı aşkına, o gitmeli. Ama nasıl? Saraya korumalar olmadan adım atamıyor. Polis tarafından kollanıyor. Kim cesaret edebilir?”
Felix, bir an için gözlerini kapattı. Zihninde, planın ana hatları belirmeye başlamıştı. Tehlikeli, kanlı ve geri dönüşü olmayan bir yoldu. Ama başka bir yol göremiyordu.
“Ben,” dedi fısıltıyla. Sonra sesini yükseltti, kelimeler odadaki havayı keskin bir bıçak gibi yardı. “Ben cesaret edeceğim. Ama tek başıma değil.”
Odanın kapısı yavaşça açıldı ve içeri üçüncü bir figür girdi. Uzun boylu, askeri bir duruşa sahip, yakışıklı bir genç adamdı. Üzerinde kusursuzca dikilmiş bir subay üniforması vardı. O, Büyük Dük Dmitri Pavloviç’ti; Çar II. Nikolay’ın kuzeni, Romanov kanı taşıyan bir prens. Dmitri’nin varlığı, komplonun niteliğini değiştiriyordu. Bu artık birkaç öfkeli aristokratın planı değil, hanedanın kendi içinden gelen bir isyan çığlığıydı.
Dmitri, Purişkeviç’in aşırılıklarından hoşlanmazdı. Felix’in bohem yaşam tarzını küçümserdi. Ama o da, cephede savaşmış bir subay olarak, Rasputin’in yarattığı yıkımı ilk elden görmüştü. Ordunun moralini bozan, komuta kademesini altüst eden müdahalelere şahit olmuştu. Ailesinin ve ülkesinin onurunun, Sibiryalı bir şarlatan tarafından ayaklar altına alınmasına daha fazla seyirci kalamazdı.
“Felix,” dedi tok bir sesle. “Purişkeviç. Vakit geldi mi?”
Felix ayağa kalktı. Üç adam, şöminenin ışığında bir üçgen oluşturdular. Birbirinden çok farklı üç adam; bir estetik düşkünü prens, bir aşırılıkçı politikacı ve bir kraliyet mensubu. Onları birleştiren tek şey, ortak bir nefret ve Rusya’yı kurtarmak adına duydukları umutsuz bir inançtı.
“Vakit geldi, Dmitri,” diye yanıtladı Felix. “Rusya’nın kaderini o köylünün kirli ellerinden geri almanın vakti geldi. Onu buraya, Moika Sarayı’na getireceğim.”
Ölümcül Bir Davet
Plan, şeytani bir zekâ ve soğukkanlı bir acımasızlık gerektiriyordu. Rasputin, kurnaz ve şüpheci bir adamdı. Sayısız düşmanı olduğunu biliyor, hayatına yönelik tehditlerin farkındaydı. Onu tuzağa çekmek için sıradan bir davet yeterli olmayacaktı. Yem, karşı konulmaz olmalıydı. Ve Felix, en mükemmel yemi bulmuştu: karısı, Prenses İrina Aleksandrovna.
İrina, Çar’ın yeğeniydi, Rusya’nın en güzel kadınlarından biri olarak kabul ediliyordu. Gizemli ve ulaşılmaz bir havası vardı. Rasputin, İrina ile tanışmayı uzun zamandır arzuluyordu. Söylentilere göre, prensesin güzelliği onu büyülemişti ve onunla “manevi bir seans” düzenlemek için yanıp tutuşuyordu. Felix, o alçağın karısına duyduğu saplantılı ilgiyi kendi lehine kullanacaktı.
Komploculara planını açıkladığında, Purişkeviç’in yüzünde yırtıcı bir gülümseme belirdi. Dmitri ise rahatsızca yerinde kımıldandı. Bir kadını, hele ki bir prensesi, böylesine aşağılık bir planın parçası yapmak ona onursuzca geliyordu.
“İrina gerçekten burada olacak mı?” diye sordu Dmitri, sesinde bir endişe tonuyla.
Felix başını iki yana salladı. “Hayır. O Kırım’da. Güvende. Ama Rasputin onun Petrograd’da olduğunu sanacak. Ona, karımın onunla tanışmak için sabırsızlandığını söyleyeceğim. Gece yarısından sonra, gizlice, kimsenin haberi olmadan. Moika Sarayı’nın bodrum katında, onu bekleyeceğini fısıldayacağım kulağına. Oraya geldiğinde, karımı değil, kaderini bulacak.”
Planın ayrıntıları, o gece ve takip eden günlerde, gizli buluşmalarla şekillendi. Her detay, bir tiyatro oyununun sahnesi gibi titizlikle kurgulandı. Mekân, sarayın bodrum katında, Felix’in özel olarak döşettiği küçük, samimi bir odaydı. Kalın granit duvarları sayesinde ses geçirmezdi. Bu, olası bir çığlığın veya boğuşmanın yukarıdan duyulmasını engelleyecekti. Odanın ortasına ağır, meşe bir masa konulacak, üzerine kristal kadehler ve gümüş bir tepsi yerleştirilecekti. Tepside, Rasputin’in çok sevdiği Madeira şarabı ve pembe kremalı, bademli pastalar bulunacaktı.
Ölüm, tatlı bir kılıkta sunulacaktı. Felix’in doktoru olan arkadaşı Dr. Stanislaus Lazovert, komplonun dördüncü üyesi olarak gruba katıldı. Görevi, potasyum siyanürü temin etmek ve pastaların kremasına, şarabın içine karıştırmaktı. Dr. Lazovert, görevini kabul ederken elleri titriyordu. Bir hekim olarak hayat kurtarmaya yemin etmişti, şimdi ise bir can alacaktı. Ama o da, vatanının hayatının tek bir adamın ölümüne bağlı olduğuna kendini inandırmıştı.
“Ne kadar zehir yeterli olacak?” diye sordu Purişkeviç, pratik bir endişeyle. “O adamın bir öküz kadar dayanıklı olduğunu söylüyorlar.”
Dr. Lazovert, çantasından küçük bir cam şişe çıkardı. İçindeki beyaz toz, masum görünüyordu. “Miktar,” dedi fısıltıyla, “on kişiyi anında öldürmeye yeter. Tozu kremaya ve şaraba karıştıracağız. Bir yudum veya bir ısırık dahi alsın, kalbi saniyeler içinde duracaktır. Acı çekmeyecek.”
Planın bir de B senaryosu vardı. Zehir işe yaramazsa veya Rasputin bir şekilde şüphelenip yemekten içmekten kaçınırsa, şiddet kullanılacaktı. Dmitri Pavloviç, Browning marka bir tabancayı yanında getirecekti. Felix’in çalışma masasının çekmecesinde, kendisine ait bir başka tabanca daha bulunuyordu. Silahlar, son çareydi. Komplocular, olayın sessiz ve kansız bitmesini umuyorlardı. Bir suikast değil, ilahi bir adalet tecellisi gibi görünmesini arzuluyorlardı.
Buzlu Gecede Bekleyiş
Suikast için belirlenen gece yaklaştıkça, Petrograd’ın üzerine çöken sadece kar değil, aynı zamanda yoğun bir gerilim bulutuydu. Komplocuların her biri, kendi korkuları ve şüpheleriyle boğuşuyordu. En ağır yük, Prens Felix’in omuzlarındaydı. Rolünün en zor kısmını o oynayacaktı. Rasputin’i bizzat kendi arabasıyla alıp saraya getirecek, onunla dostça sohbet edecek, ona zehirli şarabı ve pastaları kendi elleriyle ikram edecekti. Yüzünde bir ihanet maskesiyle, kurbanının gözlerinin içine bakmak zorunda kalacaktı.
Geceleri uyuyamıyor, sarayın koridorlarında bir hayalet gibi dolaşıyordu. Bazen bodrum katındaki o küçük odaya iniyor, şömineyi yakıyor ve boş koltuklara bakıyordu. Zihninde, yaşanacak sahneyi tekrar tekrar canlandırıyordu. Rasputin’in hipnotize edici bakışları, kirli sakalından yayılan ekşi koku, kalın ve kaba sesi… O an geldiğinde soğukkanlılığını koruyabilecek miydi? Elleri titreyecek miydi? Sesi, içindeki korkuyu ele verecek miydi?
Büyük Dük Dmitri, askeri disiplini sayesinde daha sakin görünüyordu, lakin o da içten içe bir fırtına yaşıyordu. Bir Romanov olarak, başka bir Romanov’un, Çariçe’nin korumasındaki bir adama karşı komplo kuruyordu. Bu, aileye ihanetti. Ama sessiz kalmak da ülkeye ihanet anlamına geliyordu. İki ihanet arasında, daha büyük bir iyilik için daha küçük bir günahı seçtiğine inanmaya çalışıyordu. Yine de aklından şu soru çıkmıyordu: Ya yanılıyorlarsa? Ya Rasputin, söylendiği gibi bir canavar değil de, sadece yanlış anlaşılmış, cahil bir köylüyse? Ya yaptıkları şey Rusya’yı kurtarmak yerine daha büyük bir kaosa sürüklerse?
Purişkeviç’in ise hiç şüphesi yoktu. O, bir haçlı seferine katılmış bir şövalye gibiydi. Eylemlerinin mutlak doğruluğuna inanıyordu. Her gece dua ediyor, Tanrı’dan görevlerinde kendilerine güç vermesini diliyordu. Onun için Rasputin, Deccal’in ta kendisiydi ve onu yok etmek, kutsal bir vazifeydi. Tek endişesi, planın başarısız olmasıydı. Felix’in hassas yapısına veya Dmitri’nin aristokratik tereddütlerine güvenmiyordu. Gerekirse, işi kendi elleriyle bitirmeye hazırdı.
Suikasttan bir gece önce, Felix, Rasputin’in Gorokhovaya Caddesi’ndeki apartman dairesine son bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu, daveti resmileştirmek ve kurbanının gardını tamamen indirmek için yapılmış bir hamleydi. Rasputin’in dairesi, kendisi gibiydi: dağınık, havasız ve tezatlarla dolu. Pahalı ipek cübbeler, ucuz ahşap ikonalarla yan yana duruyordu. Havada mum, ter ve alkol kokusu hakimdi.
Rasputin, Felix’i coşkuyla karşıladı. Onu “küçük oğul” diye seviyor, omzuna vuruyordu. Gözleri, her zamanki gibi delici ve rahatsız ediciydi.
“Ah, Felix Feliksoviç! Güzel prensim! Gelişin ruhumu aydınlattı. Otur, otur. Bir kadeh şarap içelim.”
Felix, midesinin bulandığını hissetti ama yüzüne samimi bir tebessüm yerleştirdi.
“Teşekkür ederim, Grigori Yefimoviç. Vaktim kısıtlı. Size özel bir haber getirdim. Karım, Prenses İrina, nihayet Petrograd’a döndü. Ve sizinle tanışmayı çok arzuluyor. Ama bilirsiniz, sosyete… Bu tanışmanın gizli kalmasını istiyor.”
Rasputin’in gözleri parladı. Yüzünde açgözlü bir ifade belirdi. Yem yutulmuştu.
“Prenses… Ah, o melek… Elbette, elbette! Ne zaman? Nerede?”
“Yarın gece,” dedi Felix, sesinin titrememesine özen göstererek. “Gece yarısından sonra. Sizi ben alacağım. Sarayda, kimsenin bizi rahatsız etmeyeceği özel bir odada. O gelene kadar biraz sohbet eder, bir şeyler içeriz.”
Rasputin, Felix’in elini kavradı. Elleri nasırlı ve güçlüydü. “Harika! Harika! Bekliyor olacağım, küçük oğlum. Yarın gece… özel bir gece olacak.”
Felix, o apartmandan ayrılıp Moika Kanalı’nın buzlu rüzgârına çıktığında, derin bir nefes aldı. Geri dönüş yoktu. Ok yaydan çıkmıştı. Ertesi gece, Rusya tarihinin akışı, Moika Sarayı’nın ses geçirmez duvarları ardında ya sonsuza dek değişecek ya da komplocular kendi kurdukları tuzağın içinde boğulacaktı. Petrograd’ın donmuş sokaklarında yürürken, kar taneleri yüzüne birer iğne gibi batıyordu. Şehir, nefesini tutmuş, yaklaşan fırtınayı bekliyordu. Ve fırtınanın merkezinde, bir prens, bir politikacı ve bir dük, bir köylünün ölümünü planlıyordu.
İKİNCİ BÖLÜM: ZEHİR VE GRAMOFON
Moika Sarayı’nda Son Hazırlıklar
On altı Aralığı on yediye bağlayan gece, Petrograd’ın üzerine demir bir sessizlik örtüsü gibi serilmişti. Şehir uyuyordu ya da uyur gibi yapıyordu; karla kaplı çatılar altında, binlerce insan soğuk odalarında dua ediyor, küfrediyor veya cephedeki sevdiklerini düşlüyordu. Lakin Moika Kanalı’nın kıyısındaki Yusupov Sarayı’nda uyku, davetsiz bir misafirdi. Sarayın üst katındaki bir çalışma odasında, Rusya’nın geleceğini yeniden yazmaya yeminli dört adam, kendi kurdukları sahnenin son rötuşlarını yapıyordu.
Hava, söylenmemiş kelimeler ve nikotin dumanıyla ağırlaşmıştı. Büyük Dük Dmitri Pavloviç, odanın bir ucundan diğerine, bir kafesteki kaplanın adımlarıyla volta atıyordu. Üzerindeki üniforma, sanki ruhunu sıkan bir zırh gibiydi. Gözleri, sürekli olarak şöminenin üzerindeki saate kayıyordu. Zaman, bir su damlası gibi yavaş, dayanılmaz bir ağırlıkla akıyordu. Her tik tak sesi, sinirlerinin üzerinde çalan bir çekiç darbesi gibiydi. Purişkeviç, bir koltukta oturmuş, ağır, kauçuk bir sopayı avucunda evirip çeviriyordu. Yüzünde sabırsızlıkla karışık vahşi bir beklenti vardı. O, eyleme geçmek için sabırsızlanıyordu. Bir avcı gibi, avının tuzağa düşmesini bekliyordu ve beklemek, onun doğasına aykırıydı.
Odanın en sakin, belki de en tehlikeli görüneni Dr. Stanislaus Lazovert’ti. Hekim, Felix Yusupov’un şoförünün kılığına girmişti; kaba bir palto ve şapka giymişti. Lakin elleri, bir cerrahın değil, idama mahkûm bir adamın elleri gibi titriyordu. Az önce, hayatının en korkunç eylemini gerçekleştirmişti. Felix’in yol göstermesiyle sarayın bodrumundaki o küçük, konforlu odaya inmişti. Oda, bir idam hücresi değil, gizli bir aşk buluşması için hazırlanmış bir sığınak gibiydi. Kırmızı Damask duvar kâğıdı, kalın bir İran halısı, ateşin dans ettiği granit bir şömine ve köşede duran, üzerine gümüş bir haç yerleştirilmiş oymalı bir dolap… Her şey, kurbanı rahatlatmak, şüphelerini dağıtmak için tasarlanmıştı.
Dr. Lazovert, titreyen parmaklarıyla kristal bardaklara uzandı. Kadehlerden ikisinin iç çeperini, potasyum siyanür tozuyla dikkatlice sıvadı. Ardından, gümüş bir tepsi üzerinde duran, pembe kremalı o baştan çıkarıcı pastalara yöneldi. Bir neşter kullanarak, birkaç tanesinin tatlı kremasının içine, bir orduyu yok etmeye yetecek miktarda beyaz ölümü enjekte etti. O an, Hipokrat Yemini’nin her kelimesi zihninde alaycı bir fısıltıyla yankılanıyordu. Bir hayat kurtarıcı, bir katile dönüşmüştü. Yukarı çıktığında yüzü tebeşir gibiydi.
“İşlem tamam,” dedi boğuk bir sesle. “Pastalar ve şarap hazır. Ona ayrılan kadehler, diğerlerinden farklı. Prens, dikkatli olmalısınız.”
Felix Yusupov, masanın başında duruyordu. Diğerlerinin aksine o hareketsizdi. Zihni, bir fırtınanın merkezindeki o korkutucu sakinliği yaşıyordu. Planın her detayı, her ihtimal, her olası hata, beyninin içinde defalarca dönmüştü. Şimdi geriye kalan, rolünü oynamaktı.
“Merak etme, doktor,” dedi sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Her şey kontrol altında. Dmitri, Purişkeviç, sizler burada bekleyeceksiniz. Yukarıdaki misafir odasında. Gramofonu kurdum. Ben aşağıda onunlayken, siz yukarıda plak çalacak, konuşacak, güleceksiniz. Sanki bir parti varmış gibi. İrina’nın ve arkadaşlarının gelmesini beklediğimizi sanmalı. Gürültü, onun şüphelerini dağıtacaktır.”
Purişkeviç homurdandı. “Gürültüye ne gerek var? İşi çabucak bitirelim. Zehri içtiği an, her şey sona erecek.”
Felix, bakışlarını ona çevirdi. “Ya içmezse? Ya şüphelenirse? Onu rahatlatmalıyız, Vladimir Mitrofanoviç. Bu bir infaz değil, bir sohbet gibi başlamalı. O, tuzağa düştüğünü anlamamalı. Prenses İrina’yı beklerken, benimle keyifli bir zaman geçirdiğini düşünmeli.”
Saat gece yarısını vurmak üzereydi. Vakit gelmişti. Felix, paltosunu giydi. Dr. Lazovert de onu takip etti. Kapıdan çıkmadan önce, Felix son bir kez arkadaşlarına baktı. Dmitri’nin yüzünde endişe, Purişkeviç’in yüzünde kana susamış bir kararlılık vardı. Üç farklı motivasyon, tek bir ölümcül amaçta birleşmişti.
“Biz dönene dek,” dedi Felix, “Tanrı Rusya’yı korusun.”
Sonra kapı arkalarından kapandı. İki komplocu, buzlu gecenin karanlığına, kurbanlarını almaya gidiyordu.
Gorokhovaya Caddesi’ne Yolculuk
Yusupov Sarayı’nın devasa demir kapıları gıcırdayarak açıldığında, dışarıdaki dünya donmuş bir tablo gibiydi. Kar yağışı durmuş, yerini kemikleri donduran, keskin bir ayaza bırakmıştı. Gökyüzü, mürekkep karasıydı ve yıldızlar, elmas kırıkları gibi parlıyordu. Felix’in kullandığı arabanın motoru, sessiz gecede bir canavarın hırıltısı gibi yankılandı. Dr. Lazovert, yanında sessizce oturuyordu. Konuşmuyorlardı. Arabanın farlarının aydınlattığı boş sokaklarda ilerlerken, söylenecek bir şey kalmamıştı.
Petrograd, bir hayalet şehre dönmüştü. Işıklandırılmış birkaç pencere, şehrin tamamen ölmediğinin zayıf birer işaretiydi. Felix, direksiyonu sımsıkı kavramıştı. Deri eldivenlerinin içinde avuçlarının terlediğini hissediyordu. Zihninde, Rasputin’le yapacağı konuşmayı prova ediyordu. Ne diyecekti? Nasıl davranacaktı? O şeytani, delici bakışların altında soğukkanlılığını nasıl koruyacaktı? Ya Rasputin son anda gelmekten vazgeçerse? Ya bir tuzaktan şüphelenirse?
Gorokhovaya Caddesi 64 numaralı apartmanın önüne geldiklerinde, Felix motoru durdurdu. Bina, karanlık ve tehditkâr bir silüet gibi önlerinde dikiliyordu. Burası, Rasputin’in kalesiydi. İmparatorluğun gizli hükümdarının yaşadığı yer.
“Sen burada bekle,” dedi Felix doktora. “Görünme. Onu tek başıma alacağım.”
Dr. Lazovert, tek kelime etmeden başını salladı. Yüzü, arabanın içindeki loş ışıkta solgun bir maske gibiydi.
Felix arabadan indi. Binanın giriş kapısına doğru yürürken attığı her adım, karın üzerinde birer leke bırakıyordu. Kalbi, göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Merdivenleri tırmanmaya başladı. Üçüncü kata çıktığında, Rasputin’in dairesinin kapısının önünde durdu. Bir an tereddüt etti. Kapının ardında, Rusya’nın ve belki de kendi kaderini değiştirecek adam vardı. Derin bir nefes aldı ve kapıyı çaldı.
Kapı neredeyse anında açıldı. Karşısında, Grigori Rasputin duruyordu. Üzerinde, Çariçe’nin kendi elleriyle işlediği söylenen, parlak mavi ipekten bir gömlek vardı. Altında siyah kadife bir pantolon ve yumuşak deri çizmeler. Saçları ve sakalı, her zamanki gibi dağınıktı ama belli ki özenle taranmıştı. Gözleri, Felix’i gördüğünde tuhaf bir sevinçle parladı.
“Ah, küçük prens! Geldin demek! Seni bekliyordum.”
Sesi, her zamanki gibi kaba ve güçlüydü. Felix’i içeri çekiştirdi. Dairenin havası yine yoğundu; tütsü, ucuz şarap ve yıkanmamış beden kokusu birbirine karışmıştı.
“Hazırım,” dedi Rasputin, bir çocuğun heyecanıyla. “Prensesi daha fazla bekletmeyelim. O melek yüzünü görmek için sabırsızlanıyorum.”
Daireden ayrılmadan önce, Rasputin odalarından birine seslendi. “Kızlarım, ben gidiyorum. Merak etmeyin, sabah dönerim.” Kapının ardından uykulu bir ses cevap verdi. O an, Felix’in içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Bu bir canavar değil, kızlarına veda eden bir babaydı. Ama bu düşünceyi hızla zihninden uzaklaştırdı.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: ÖLÜMÜN BEKLEDİĞİ SAATLER
Kapıdaki Kurban
Moika Sarayı’nın avlusuna girdiklerinde, otomobilin motorunun sesi donmuş havada aniden kesildi ve yerini kainatı yutmuş bir sükunete bıraktı. O an, Felix Yusupov’a sanki tüm dünya nefesini tutmuş gibi geldi. Arabadan indiler. Rasputin, bir an durup başını kaldırdı ve sarayın devasa, karanlık cephesine baktı. Binlerce pencere, kapalı gözler gibi sessizdi. Lakin sarayın kendisi, taş ve mermerden oluşmuş canlı bir varlık gibi nefes alıp veriyor, üç yüz yıllık Romanov tarihinin fısıltılarını ve sırlarını barındırıyordu. Sibiryalı köylü, bu aristokratik devin karşısında bir an için küçücük kaldı. Sonra yüzünde kurnaz bir gülümseme belirdi.
“Görkemli bir yer, prensim,” dedi Rasputin, sesi avlunun duvarlarında yankılanarak. “Taştan ve altından yapılmış bir krallık. Ama ruhu soğuk. İçini ısıtmak gerek.”
Felix, bu sözlerin altında yatan imayı hissetti. O, Rasputin, ruhani sıcaklığı getirecekti. Midesindeki düğüm daha da sıkılaştı.
“İçerisi sıcaktır, Grigori Yefimoviç. Şömine yanıyor,” diye cevapladı, sesindeki sahte neşeyi korumaya çalışarak. “Lütfen, beni takip edin. Yan kapıdan gireceğiz. Kimseyi rahatsız etmek istemeyiz.”
Sarayın küçük, yan kapısına doğru yürüdüler. Felix, anahtarı kilide sokarken ellerinin ne kadar titrediğinin farkındaydı. Kapı gıcırdayarak açıldı ve onları loş bir koridor karşıladı. İçerideki hava, dışarıdaki ayaza tezat oluşturacak şekilde sıcaktı ve havada balmumu ile eski ahşabın kokusu asılıydı. Felix, Rasputin’in paltosunu ve kürk şapkasını aldı. Sibiryalı köylü, parlak ipek gömleği ve kadife pantolonuyla, sarayın gölgelerle dolu koridorunda tuhaf, yersiz bir figür gibi duruyordu. Gözleri, bir av hayvanınınki gibi etrafı tarıyor, her detayı, her gölgeyi zihnine kaydediyordu.
“Misafirler nerede?” diye sordu Rasputin, sesinde hafif bir şüphe seziliyordu. “Bir parti gürültüsü duymayı beklerdim.”
Felix’in kalbi bir an duracak gibi oldu. Yalanı hazırlamıştı.
“Henüz gelmediler,” dedi çabucak. “İrina birazdan burada olur. Diğerleri de ona eşlik edecek. Biz aşağı inip onların gelmesini beklerken biraz sohbet edelim istedim. Size özel hazırlattığım bir yer var. Çok daha samimi, çok daha rahat.”
Rasputin’in yüzündeki şüphe bulutu dağıldı. Felix’in koluna vurdu. “Ah, sen düşünceli bir ev sahibisin, küçük prens. Önden buyur o vakit. Senin sarayında senin misafirinim.”
Dar, sarmal bir merdivenden inmeye başladılar. Merdiven, sarayın bodrum katına, Felix’in özenle hazırlattığı tuzağa iniyordu. Attıkları her adım, taş duvarlarda yankılanıyor, yaklaşan kaderin ayak sesleri gibi duyuluyordu. Felix önde, Rasputin arkasındaydı. Prens, ensesinde o delici bakışları hissedebiliyordu. O an, Rasputin’in onu merdivenlerden aşağı itmesi ne kadar kolay olurdu diye düşündü. Bu adamın fiziksel gücü hakkında anlatılanlar efsaneviydi.
Nihayet, küçük, meşe kapının önüne geldiler. Felix, bir an duraksadı. Kapının ardında, zehirli pastalar, siyanürlü şarap ve titizlikle kurulmuş bir ölüm sahnesi bekliyordu. Bir tiyatro oyuncusu gibi, hayatının rolünü oynamak üzereydi. Kapıyı açtı ve odaya girdiler.
Oda, tam da Felix’in hayal ettiği gibiydi. Şöminedeki ateş, duvarlardaki kırmızı kumaşı ve yerdeki halının desenlerini aydınlatarak odaya sıcak, davetkâr bir hava veriyordu. Ayı postu, şöminenin önünde vahşi bir lüks vaat ediyordu. Ortadaki masanın üzerinde, gümüş tepsideki pembe kremalı pastalar ve kristal kadehler, ateşin ışığında parlıyordu.
Rasputin, odaya girer girmez etrafına bakındı. Yüzünde bir takdir ifadesi belirdi.
“Burası… burası harika,” dedi. Gidip duvardaki oymalı, üzerinde haç olan dolaba dokundu. “İnançlı bir adamsın, Felix. Ruhunda ışık var. Ama gölgeler de var. Görüyorum onları.”
Gözlerini Felix’e dikti. O an, Felix, Rasputin’in ruhunun en karanlık köşelerini gördüğünü hissetti. Bir an için paniğe kapıldı. Her şeyi biliyor muydu?
“Sadece yorgunum, Grigori Yefimoviç,” diye kekeledi. “Savaş… ülke… hepsi insanı yoruyor.”
Rasputin güldü. Gür, boğuk bir kahkahaydı. “Yorgunluk ruhtan gelir, prensim. Senin ruhun yorgun. Ama endişelenme. Baba Grigori onu iyileştirecek. Otur bakalım. Prenses gelene kadar sohbet edelim.”
Rasputin, ayı postunun üzerine, bir kralın tahtına oturur gibi yerleşti. Felix, karşısındaki sandalyeye oturdu. Oyun başlamıştı.
Zehirli İkram
Saatler, akrep ve yelkovanın ilerleyişiyle değil, Felix’in göğsündeki kalp atışlarıyla ölçülüyordu. Zaman, o bodrum odasında yoğunlaşmış, bir melas gibi ağır ve yapışkan bir hal almıştı. Felix, Rasputin’i konuşturuyor, alakasız konulardan bahsediyor, şarap ve pastaları işaret ederek onu yemeye teşvik etmeye çalışıyordu. Lakin Rasputin, sanki gizli bir oruçtaymış gibi, ikramlara dokunmuyordu.
“Biraz Madeira şarabı alır mıydınız?” diye sordu Felix, sesindeki gerginliği gizlemeye çalışarak. “Çok sevdiğinizi duydum.”
Rasputin elini havada salladı. “Daha değil, küçük oğul. Önce ruhlarımızı temizleyelim. Söyle bana, seni ne rahatsız ediyor? Gözlerinde bir fırtına görüyorum.”
Felix, hazırlıksız yakalanmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. “Sadece… Anavatanın durumu. Cepheden kötü haberler geliyor. Hükümet zayıf. Halk acı çekiyor.”
Rasputin’in yüzü ciddileşti. Ateşin ışığı, yüzündeki derin çizgileri daha da belirginleştiriyordu.
“Halk,” diye mırıldandı. “Ben halkım, Felix. Topraktan geldim. Onların acısını bilirim. Saraydaki soylular bilmez. Onlar ipekler içinde yaşarken, mujik donarak ölür. Çariçe anlıyor. Onun kalbi temiz. O, halkı için ağlıyor. Ben de onun için ağlıyorum. Çar iyi bir adam, ama zayıf. Etrafı yılanlarla çevrili. Onu korumak gerek.”
Konuşurken, Felix’in zihninde tek bir düşünce vardı: Neden yemiyor? Neden içmiyor? Plan bu kadar basit bir noktada mı tökezleyecekti? Yukarıdan, komplocuların beklediği odadan, gramofonun boğuk sesi gelmeye başladı. “Yankee Doodle” çalıyordu. Amerikan melodisi, o ölümcül Rus gecesinde o kadar absürt, o kadar yersizdi ki Felix’in sinirleri iyice gerildi.
“Misafirler gelmiş olmalı,” dedi Felix, bir umutla. “Belki İrina da aralarındadır.”
“Bırak gelsinler,” dedi Rasputin umursamazca. “Bizim sohbetimiz daha mühim. Ruhani bir sohbet. Onlar dünyevi işlerle meşgul.”
Felix, çaresizlik içinde masadaki pembe pastalara baktı. Masum, tatlı görünüyorlardı. İçlerinde ise ölüm gizliydi.
“Lütfen,” diye ısrar etti. “Bu pastaları sizin için özel yaptırdım. Bademli ve pembe kremalı. En sevdiklerinizden.”
Rasputin, nihayet pastalara baktı. Bir an için gözlerinde bir ilgi parladı. Sonra tekrar Felix’e döndü.
“Sen neden yemiyorsun, prens?” diye sordu, gözleri bir kartalınki gibi deliciydi.
Felix’in kanı dondu. Bu soruyu beklemiyordu.
“Ben… ben akşam yemeğini fazla kaçırdım,” diye kekeledi. “Hiç yerim yok. Bunlar sizin için.”
Bu, zayıf bir bahaneydi ve ikisi de bunun farkındaydı. Oda tekrar sessizliğe büründü. Sadece şöminedeki odunların çıtırtısı ve yukarıdan gelen boğuk müzik sesi duyuluyordu.
Felix, paniğe kapılmak üzereydi. Plan tamamen çöküyordu. İki saat geçmişti. Rasputin hala canlıydı, hala konuşuyordu ve zehirli ikramlara elini sürmemişti. Belki de her şeyi biliyordu. Belki de onunla acımasız bir kedi-fare oyunu oynuyordu. Felix’in zihninde, Dmitri’nin Browning marka tabancasının soğuk metali canlandı. Son çareye başvurmak zorunda mı kalacaktı? Hayır, henüz değil. Bir yolu olmalıydı.
“Bir şarkı söyleyeyim mi sana?” diye sordu Rasputin aniden, sessizliği bozarak.
Felix şaşırdı. “Şarkı mı?”
“Evet. Bir halk şarkısı. Sibirya’dan. Ruhunu dinlendirir.”
Ve Rasputin, o kaba, eğitimsiz ama güçlü sesiyle şarkı söylemeye başladı. Kederli, uzun bir şarkıydı. Bitmeyen kışlardan, kaybolan aşklardan, toprağın acısından bahsediyordu. Sesi, o küçük odayı doldurdu. Ateşin ışığında, parlayan gözleri ve sallanan sakalıyla, bir şarlatan gibi değil, eski zamanlardan kalma bir kâhin gibi görünüyordu. Felix, büyülenmiş gibi onu dinliyordu. Bir an için neden orada olduğunu, ne yapmaya çalıştığını unuttu. O adamda gerçekten de hipnotik, karşı konulmaz bir güç vardı.
Şarkı bittiğinde, Rasputin derin bir nefes aldı.
“Şimdi boğazım kurudu,” dedi. “Ver bakalım o Madeira’dan.”
Felix, inanamayarak ona baktı. Nihayet! Hızla ayağa kalktı. Elleri o kadar titriyordu ki şarap şişesini zorlukla tuttu. Zehirli kadehlerden birini seçti. Koyu kırmızı şarabı kadehe doldururken, bir damlasını bile dökmemek için büyük çaba sarf etti. Kadehi Rasputin’e uzattı.
“Buyurun, Grigori Yefimoviç.”
Rasputin, kadehi aldı, ışığa doğru tuttu. Şarabın rengini inceledi. Felix, nefesini tutmuş bekliyordu. Eğer şarabın kokusundan veya tadından bir şey anlarsa, her şey biterdi.
Rasputin, kadehi bir dikişte bitirdi. “Ahhh! Güzel şarapmış. Isıttı içimi.”
Sonra gözleri pastalara takıldı. “Madem şarabı içtik, yanında bir de tatlı yiyelim.”
Elini uzattı ve pembe kremalı pastalardan birini aldı. Felix, gözlerini kırpmadan izliyordu. Rasputin, pastayı ağzına attı ve iştahla çiğnemeye başladı.
“Hmm, lezzetli,” dedi ağzı doluyken. Sonra bir tane daha aldı. Ve bir tane daha.
Felix, sandalyesine geri çekildi. Kalbi, bir kuşun kanatları gibi çırpınıyordu. Başarmıştı. Plan işlemişti. Dr. Lazovert, zehrin saniyeler içinde etkisini göstereceğini söylemişti. On kişiyi öldürecek kadar siyanür. Şimdi tek yapması gereken beklemekti.
Kırılmayan Mühür
Saniyeler, asırlara dönüştü.
Felix, gözlerini Rasputin’den ayırmıyordu. Kurbanının yüzünde bir acı belirtisi, bir kasılma, nefesinin kesildiğine dair bir işaret arıyordu. Lakin hiçbir şey olmuyordu. Rasputin, yediği üçüncü pastayı da bitirmiş, parmaklarındaki krema kırıntılarını yalıyordu. Yüzünde en ufak bir rahatsızlık belirtisi yoktu. Aksine, keyfi yerine gelmiş gibi görünüyordu.
“Prens, sen çok iyi bir ev sahibisin,” dedi, gülümseyerek. “Bu pastalar harika.”
Felix cevap veremedi. Dili damağına yapışmıştı. Beyni, gördüklerini algılamayı reddediyordu. İmkânsızdı. Olamazdı. Zehir nerede? Neden işe yaramıyordu? Dr. Lazovert bir hata mı yapmıştı? Zehir yerine şeker tozu mu koymuştu? Hayır, olamazdı. Doktorun yüzündeki dehşeti hatırlıyordu.
Bir dakika geçti. İki dakika. Beş. Rasputin, ayı postunun üzerinde rahatça oturuyor, arada bir geğiriyordu. Felix’in zihninde bir panik fırtınası kopmuştu. Ter damlaları, alnından şakaklarına doğru süzülüyordu. Boğazı kurumuştu.
“Biraz rahatsız görünüyorsun, küçük prens,” dedi Rasputin, gözlerini kısarak. “Rengin attı. Yoksa sen mi hastasın?”
Bu alaycı soru, Felix’in kontrolünü kaybetmesine neden olmak üzereydi. Ayağa kalktı, odanın içinde volta atmaya başladı.
“Hayır… sadece… hava biraz ağırlaştı,” diye mırıldandı.
Rasputin, kadehini tekrar uzattı. “O vakit biraz daha şarap doldur. Hava temizlenir.”
Felix, mekanik hareketlerle kadehi tekrar doldurdu. Rasputin, ikinci kadeh zehirli şarabı da bir dikişte içti. Felix’in umut kırıntıları, o an tamamen yok oldu. Bu adam ölmüyordu. Bu adam, zehri su gibi içiyordu. Söylentiler doğruydu. O, insanüstü bir varlıktı. Belki de gerçekten bir şeytandı.
Saat ilerliyordu. Neredeyse sabahın üçü olmuştu. Yukarıdaki gramofon susmuştu. Dmitri ve Purişkeviç ne düşünüyordu? Neden kimse aşağı inmiyordu? Onlar da Felix gibi dehşet içinde mi bekliyorlardı?
“Gitarın var mı, Felix?” diye sordu Rasputin, sanki dünyanın en normal sorusunu soruyormuş gibi. “Çalmayı severim.”
“Gitar… evet, sanırım yukarıda bir yerde var,” dedi Felix, sesi bir fısıltı gibi çıkıyordu.
“Getir o vakit! Biraz da çingene şarkıları söyleyelim. Bu geceyi şenlendirelim! Prenses İrina gelmeyecek anlaşılan. Bizi ekti. Olsun, biz kendi eğlencemizi yaratırız.”
Rasputin ayağa kalktı. Enerji doluydu. Yüzü terden parlıyor, gözleri ateş gibi yanıyordu. Öleceğine, sanki yeniden doğmuş gibiydi. Felix’e doğru yürüdü ve elini omzuna koydu. O dokunuş, Felix’in iliklerine kadar işleyen bir elektrik şoku gibiydi. Prens, donakaldı. Karşısında, kilolarca zehir yutmuş ama hala ayakta duran bir adam vardı. Plan, sadece başarısız olmamış, korkunç bir şekilde ters tepmişti. Şimdi o, bu canavarla, bu ölümsüz şeytanla, sarayın altındaki bu mezarda tek başınaydı.
Gramofonun Altındaki Çaresizlik
Felix, Rasputin’in elini omzundan yavaşça itti. “Ben… ben gitarı alıp geleyim,” dedi. Tek amacı, o odadan çıkmak, nefes almaktı. Düşünmek için zamana ihtiyacı vardı. Yukarı çıkıp diğerlerine durumu anlatmalıydı. Plan B’ye geçme vakti gelmişti. Zehir işe yaramamıştı. Geriye tek bir seçenek kalıyordu: kurşun.
“Çabuk ol, küçük prens,” dedi Rasputin, tekrar ayı postunun üzerine otururken. “Ruhum müzik istiyor.”
Felix, kapıya doğru yürüdü. Attığı her adım, bir asır gibi geliyordu. Arkasını dönmeye cesaret edemiyordu. O delici gözlerin sırtına saplandığını hissediyordu. Kapının kolunu tuttu. Bir an için, kapının kilitli olacağından, sonsuza dek o odada mahsur kalacağından korktu. Ama kapı açıldı.
Soğuk koridora adımını attığında, ciğerlerine dolan hava, bir hayat öpücüğü gibiydi. Sarmal merdivenlere doğru koşar adım ilerledi. Zihni karmakarışıktı. İnançsızlık, korku ve öfke birbirine girmişti. Nasıl olur da ölmezdi? Bilim, mantık, tıp… hepsi o odada anlamını yitirmişti. Karşılaştığı şey, basit bir şarlatan değil, doğa kanunlarına meydan okuyan bir varlıktı.
Merdivenleri tırmanırken, yukarıdaki odadan gelen boğuk sesleri duyabiliyordu. Dmitri ve Purişkeviç, fısıldaşarak konuşuyorlardı. Onların da sabrı tükenmişti. Felix, odaya daldığında, ikisi de endişeyle ayağa fırladı. Dr. Lazovert, bir köşede oturmuş, başını ellerinin arasına almıştı.
“Ne oldu?” diye sordu Dmitri, sesinde acil bir ton vardı. “Neden bu kadar uzun sürdü? O… o öldü mü?”
Felix, nefes nefese kalmıştı. Başını iki yana salladı. Konuşmakta zorlanıyordu.
“Yedi,” dedi nihayet. “Pastaları yedi. Hepsini. Şarabı içti. İki kadeh.”
Purişkeviç’in yüzünde bir zafer gülümsemesi belirdi. “Harika! Demek işi bitti!”
“Hayır,” dedi Felix. Sesi, odadaki herkesin kanını donduran bir çaresizlikle doluydu. “Hayır. Ölmedi. Yaşıyor. Aşağıda oturmuş, benden gitar getirmemi bekliyor.”
Odada ölümcül bir sessizlik oldu. Komplocular, birbirlerine inanamayarak baktılar. Dmitri’nin yüzü bembeyaz kesilmişti. Purişkeviç’in gülümsemesi, yüzünde donup kalmıştı.
“Ne demek yaşıyor?” diye kükredi Purişkeviç. “İmkânsız! O zehir bir fili bile devirir!”
“Bilmiyorum,” diye fısıldadı Felix. “Ama yaşıyor. Ve… ve eskisinden daha canlı görünüyor.”
O an, Moika Sarayı’nın üst katındaki o lüks odada, dört komplocu, planlarının nasıl korkunç bir kabusa dönüştüğünü anladı. Tuzakları işe yaramamıştı. Canavar, kafesin içinde ölmek yerine daha da güçlenmişti. Ve şimdi, aşağıda, sabırsızlıkla bekliyordu. Onlar yukarıda çaresizlik içinde ne yapacaklarını düşünürken, Rasputin, bodrum katındaki o sıcak, konforlu odada, belki de kendi zafer şarkısını mırıldanıyordu. Gece, henüz bitmemişti. En korkunç kısmı, daha yeni başlıyordu.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: AYI POSTU ÜZERİNDEKİ KAN
Parçalanan Sükûnet
Felix Yusupov’un o üç kelimesi—”Hayır. Ölmedi. Yaşıyor.”—Moika Sarayı’nın üst katındaki odaya bir buz parçası gibi düştü. Kelimeler, havada asılı kalarak odadaki tüm sıcaklığı, tüm umudu emdi. Bir anlık, mutlak bir sessizlik oldu. Şöminede çıtırdayan odunların sesi, uzaktaki bir şehrin gürültüsü kadar anlamsız ve uzak geliyordu. Sonra sessizlik, bir camın parçalanması gibi, Vladimir Purişkeviç’in boğuk, inanamayan kükremesiyle paramparça oldu.
“Yalan söylüyorsun!” diye bağırdı, tıknaz bedeni öfkeyle kasılmıştı. Gözleri, Felix’in solgun yüzüne birer hançer gibi saplanmıştı. “İmkânsız! Dr. Lazovert bize ne dedi? O zehir! Bir tabur askeri mezara gönderecek kadar güçlü! Sen beceremedin! Korktun ve ona vermedin!”
Dr. Lazovert, başını ellerinin arasından kaldırdı. Yüzü, bir ölününki kadar renksizdi. Bir bilim adamının, evrenin temel yasalarının gözlerinin önünde ihlal edildiğini görmüş olmanın verdiği o akıl almaz şoku yaşıyordu. “Verdi,” diye fısıldadı. Sesi, bir yaprak hışırtısı kadar zayıftı. “Gördüm. Kristali nasıl hazırladığımı biliyorum. Pastaların içindeki siyanür miktarını biliyorum. Fizyolojik olarak… hayatta kalması olanaksız. Kalp ve solunum sistemi saniyeler içinde iflas etmeliydi. Hiçbir insan metabolizması buna dayanamaz.”
Büyük Dük Dmitri Pavloviç, odanın en karanlık köşesinde, bir heykel gibi hareketsiz duruyordu. Romanov kanının getirdiği o asil soğukkanlılık maskesi, yüzünden çatlayıp dökülmüştü. Geriye, saf, ilkel bir korku kalmıştı. O, cephede ölümü görmüştü. Mermilerin vızıltısını duymuş, top mermilerinin açtığı çukurlara tanıklık etmişti. Fakat karşılaştıkları şey farklıydı. O, insan eliyle gelen bir ölüm değildi. O, cehennemden gelen bir inatçılıktı.
“Bir şeytan,” diye mırıldandı Dmitri. “Annemin anlattığı hikayelerdeki gibi. O, insan değil. Kutsal topraklardan gelen bir şifacı değil, Sibirya’nın donmuş bataklıklarından çıkan bir iblis. Tanrı bize yardım etsin, biz bir iblisi evimize davet ettik.”
Felix, arkadaşlarının yüzlerindeki paniği ve inançsızlığı görüyordu. Lakin onun zihninde, panik yerini yavaş yavaş buz gibi, keskin bir şeye bırakıyordu: kararlılık. Aşağıdaki o odada geçirdiği saatler, Rasputin’in hipnotik bakışları altında hissettiği o çaresizlik, onu dönüştürmüştü. Korkak, estetik düşkünü prens gitmiş, yerine soğukkanlı bir avcı gelmişti. Zehir işe yaramamıştı. Sözler işe yaramamıştı. Geriye, insanoğlunun en ilkel ve en kesin çözümü kalıyordu.
“Yeter,” dedi Felix. Sesi, odadaki kaosu bir bıçak gibi kesti. Herkes sustu ve ona baktı. “Tartışmanın zamanı değil. O aşağıda bekliyor. Ve oradan canlı çıkmayacak. Bu gece, burada, o iş bitecek.”
Bakışlarını Dmitri’ye çevirdi. “Silah,” dedi tek bir kelimeyle.
Dmitri irkildi. Bir an tereddüt etti. Silah kullanmak, işin rengini tamamen değiştiriyordu. Zehir, gizli, neredeyse görünmez bir ölümdü. Bir kalp krizi olarak geçiştirilebilirdi. Kurşun ise bir cinayetin gürültülü, kanlı ve inkâr edilemez ilanıydı.
“Felix, emin misin?” diye sordu, sesinde son bir tereddüt kırıntısı vardı. “Belki… belki onu yollamalıyız. Başka bir yol buluruz.”
“Başka bir yol yok!” diye gürledi Purişkeviç, aniden Felix’in tarafına geçmişti. “Dmitri, korkaklık etme! Prens haklı. Zehirle olmadıysa, çelikle olur! Ver silahı ona!”
Dmitri, yavaşça üniformasının iç cebine uzandı. Oradan, küçük, ağır ve ölümcül bir nesne çıkardı. Bir Browning marka tabanca. Maviye çalan çeliği, şöminenin ışığında uğursuzca parlıyordu. Silahı Felix’e uzattı. Felix, tabancayı eline aldığında, metalin soğukluğu ve ağırlığı avucuna yayıldı. O, bir zehir şişesinin belirsizliğine benzemiyordu. O, çelikten yapılmış kesin bir vaatti. Bir çözümün, bir sonun ağırlığıydı.
“Ben aşağı iniyorum,” dedi Felix, silahı ceketinin cebine koyarken. “Siz burada bekleyin. Bir el ateş sesi duyacaksınız. Sesi duyduğunuzda, gramofonu son ses açın. Başka bir plak koyun. Neşeli bir şey olsun. Sonra birkaç dakika bekleyip aşağı inin.”
“Tek başına mı gideceksin?” diye sordu Dr. Lazovert, dehşetle. “O… o sana saldırabilir.”
Felix’in yüzünde, doktorun daha önce hiç görmediği, acı bir gülümseme belirdi. “Saldırmasına fırsat vermeyeceğim.”
Kapıya yürüdü. Eşikte durup son bir kez arkasına baktı. Üç adam, Rusya’nın en güçlü insanlarından bazıları, şimdi kendi yarattıkları kabusun içinde hapsolmuş, çaresizce ona bakıyorlardı.
“Bu gece,” dedi, “ya Rusya için yeni bir şafak sökecek ya da hepimiz bu sarayın taşları arasında onunla birlikte gömüleceğiz.”
Sonra arkasını döndü ve sarmal merdivenlere doğru, ikinci ve son kez inmeye başladı.
Merdivenlerdeki Dönüşüm
Merdivenlerden inerken, Felix Yusupov artık bir ev sahibi değil, kendi evinde bir cellattı. Attığı her adım, taş basamaklarda yankılanıyor, bir öncekinden daha ağır, daha kararlı geliyordu. Ceketinin cebindeki tabancanın ağırlığı, bir çapa gibi onu aşağı, gecenin kalbine doğru çekiyordu. Zihni, az önceki panik ve kargaşadan arınmış, kristal berraklığında bir sakinliğe kavuşmuştu. Rolünü oynamıştı. İkna etmeye çalışmıştı. Şimdi oyun bitmişti. Geriye kalan, perdenin kanla kapanmasıydı.
İnerken, Rasputin’in o odada söylediği sözler zihninde dönüyordu. “Senin ruhunda gölgeler var. Görüyorum onları.” O an, Sibiryalı köylünün gerçekten de bir tür kehanet yeteneği olup olmadığını düşündü. Belki de görebildiği şey, Felix’in ruhundaki o karanlık köşe, bir insanı öldürme kapasitesiydi. Belki de Rasputin, en başından beri kendi celladıyla sohbet ettiğinin farkındaydı ve bu korkunç oyundan sapkın bir zevk alıyordu.
“Ruhun yorgun. Ama Baba Grigori onu iyileştirecek.” Ne büyük bir ironiydi. Rasputin, Felix’in yorgun ruhunu iyileştirmeyi vaat ederken, aslında o ruhu sonsuza dek değiştirecek eylemi kışkırtmıştı. Bu geceden sonra, Felix Yusupov bir daha asla aynı kişi olmayacaktı. Rusya’yı kurtarsa bile, kendi ruhunu feda etmiş olacaktı. Prens, soylu, sanat aşığı… tüm unvanlar, bu geceden sonra “katil” kelimesinin gölgesinde kalacaktı. Ama buna değer miydi? Evet. Anavatan için, Çar için, ailesinin onuru için, buna değeceğine kendini inandırdı.
Merdivenlerin sonuna geldiğinde, bodrum katının o kendine özgü, nemli ve eski kokusu tekrar burnuna doldu. Meşe kapının önünde durdu. İçeriden hiçbir ses gelmiyordu. Rasputin ne yapıyordu? Sabırsızlıkla onu mu bekliyordu? Yoksa Felix’in uzun süren yokluğundan şüphelenmiş, bir kaçış yolu mu arıyordu? Felix, derin bir nefes aldı. Cebindeki tabancanın kabzasını kavradı. Metal, eldivenin içinden bile soğuktu. Kapıyı yavaşça açtı ve içeri süzüldü.
Çarmıhın Önündeki Yüzleşme
Rasputin, Felix’in bıraktığı yerdeydi. Ayı postunun üzerinde oturuyordu. Ama artık rahat, keyifli bir misafir değildi. Duruşu gergindi. Vücudu, saldırmaya hazır bir hayvan gibi kasılmıştı. Gözleri, Felix odaya girer girmez ona kilitlendi. O delici, hipnotik bakışlarda artık babacan bir sıcaklık yoktu. Yerini, soğuk, sorgulayıcı bir şüphe almıştı.
“Nerede kaldın, prens?” dedi Rasputin. Sesi, az önceki neşesinden arınmış, düz ve tehditkâr bir tona bürünmüştü. “Gitarı bulmak bütün bir gece mi sürer?”
“Gitarı bulamadım,” dedi Felix, sakin bir sesle. Kapıyı arkasından kapattı. “Ama size daha iyi bir şey getirdim.”
Yavaşça odaya doğru yürüdü. Rasputin’in gözleri, onun her hareketini takip ediyordu. Felix, doğrudan ona doğru gitmedi. Bunun yerine, odanın diğer ucundaki, üzerinde bronz bir çarmıh bulunan oymalı dolaba doğru yürüdü. Dolabın önüne geldi ve arkasını ona döndü. Çarmıhı eline aldı. Soğuk metali parmaklarının arasında hissetti.
“Bunu seviyorum,” dedi Felix, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi. “İsa’nın çektiği acıyı hatırlatıyor. İnsanlığın günahları için kendini feda edişini.”
Arkasını döndü. Rasputin hala onu izliyordu. Yüzünde, anlam veremediği bir ifade vardı. Korku değildi. Öfke de değildi. Daha çok, kaçınılmaz bir kaderi bekleyen bir adamın yorgun teslimiyeti gibiydi.
“Sen de günahkâr mısın, prens?” diye sordu Rasputin, kısık bir sesle.
“Hepimiz günahkârız, Grigori Yefimoviç,” dedi Felix, çarmıhı yavaşça yerine bırakırken. “Ama bazı günahlar, diğerlerinden daha büyüktür. Bazı günahlar, bütün bir ulusun ruhunu zehirler.”
Rasputin’e doğru birkaç adım daha yaklaştı. Artık aralarında sadece birkaç metrelik bir mesafe vardı. Şöminedeki ateş, ikisinin de yüzünde titrek gölgeler oluşturuyordu.
“Çok geç oldu, Grigori Yefimoviç. Artık gitme vaktiniz geldi. Dua etseniz iyi olur.”
Rasputin, bu sözler üzerine yavaşça ayağa kalktı. Tüm heybetiyle odanın ortasında dikiliyordu. Boyu, Felix’ten daha uzundu. Geniş omuzları, ipek gömleğin altında bir gücün habercisiydi. Başını kaldırdı ve gözlerini doğrudan Felix’in gözlerine dikti.
“Dua mı?” diye mırıldandı. Yüzünde tuhaf, neredeyse acıyan bir gülümseme belirdi. “Benim için mi, yoksa kendin için mi, Felix Feliksoviç?”
Sonra, yavaşça ve bilinçli bir hareketle, elini kaldırdı ve göğsünde haç çıkardı. Önce alnına, sonra göğsüne, sonra omuzlarına.
O an, Felix harekete geçti.
Gözünü bile kırpmadan, ceketinin cebinden Browning marka tabancayı çıkardı. Hareketleri akıcı ve mekanikti. Namluyu Rasputin’in göğsüne, tam kalbinin olduğu yere doğrulttu. Rasputin, silahı gördüğünde şaşırmadı. Gözlerini bile kırpmadı. Sadece Felix’e bakmaya devam etti. O son saniyede, gözlerinde bir ifade belirdi: ihanete uğramış bir adamın derin kederi.
“Öyle olsun,” diye fısıldadı.
Felix tetiği çekti.
Kulağı Sağır Eden Patlama
Patlama sesi, o küçük, kapalı odada bir gök gürültüsü gibi yankılandı. Sağır ediciydi. Felix’in kulakları çınladı. Barutun keskin kokusu, anında havayı doldurdu. Namlunun ucundan çıkan alev, bir an için odayı aydınlattı ve Rasputin’in şaşkın yüzünü bir fotoğraf karesi gibi dondurdu.
Rasputin, bir an için olduğu yerde kaldı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. İnanmaz bir ifadeyle önce Felix’e, sonra göğsündeki küçük, karanlık deliğe baktı. Mavi ipek gömleğin üzerinde, hızla büyüyen, koyu kırmızı bir leke belirdi. Bir “ah” sesi çıkardı. Bir haykırış değildi, daha çok şaşkın, incinmiş bir çocuğun inlemesi gibiydi.
Sonra bedeni sarsıldı. Geriye doğru sendeledi. Elleriyle yarayı tutmaya çalıştı ama parmakları beceriksizce kayıyordu. Dizlerinin bağı çözüldü. Ve ağır çekimde gibi, bir devin yıkılışı gibi, gürültüyle yere yığıldı. Tam şöminenin önündeki beyaz ayı postunun üzerine düştü.
Oda, patlamanın ardından gelen o mutlak, çınlayan sessizliğe gömüldü. Sadece şöminedeki ateşin çıtırtısı ve Felix’in kendi nefes alışverişinin sesi duyuluyordu. Elinde hala dumanı tüten silahla, kurbanına bakakaldı. Rasputin, ayı postunun üzerinde hareketsiz yatıyordu. Gözleri açıktı ve tavandaki bir noktaya boş boş bakıyordu. Göğsündeki yaradan akan kan, beyaz kürkün üzerinde bir nehir gibi yayılarak, korkunç bir sanat eseri yaratıyordu.
Felix, bir an için hareket edemedi. Bacakları kurşundan yapılmış gibiydi. Başarmıştı. Canavar ölmüştü. Rusya’yı zehirleyen yılanın başı ezilmişti. Ama içinde bir zafer hissi yoktu. Sadece boşluk… ve kulaklarında çınlayan o korkunç sessizlik vardı.
Yukarıdan gelen gürültüyle kendine geldi. Koşan ayak sesleri, boğuk bağırışlar. Merdivenlerin kapısı gürültüyle açıldı ve komplocular odaya daldı. Önde Purişkeviç, elinde o ağır, kauçuk sopayla. Arkasında bembeyaz bir suratla Dmitri ve onlara yetişmeye çalışan Dr. Lazovert.
Odaya girdiklerinde, gördükleri manzara karşısında donakaldılar. Yerde yatan devasa beden, beyaz postun üzerindeki kırmızı leke, havada asılı duran barut kokusu…
“Yaptın,” diye fısıldadı Dmitri, hayranlıkla karışık bir dehşetle. “Gerçekten yaptın.”
Purişkeviç, bir zafer narası atarak Rasputin’in bedenine doğru atıldı. “İblis öldü! Rusya kurtuldu!” Sopasıyla cansız bedeni dürtmek istedi ama Dmitri onu durdurdu.
“Dokunma ona! Bitti artık.”
Dr. Lazovert, yavaşça Rasputin’in yanına çömeldi. Profesyonel bir içgüdüyle, parmaklarını boynundaki şah damarına bastırdı. Bir süre bekledi. Sonra elini bileğine götürdü. Yüzünde hala bir inançsızlık vardı. Başını kaldırdı ve diğerlerine baktı.
“Nabız yok,” dedi, sesi titriyordu. “Nefes almıyor. Kalp durmuş. Ölmüş.”
Odada, gergin bir rahatlama havası esti. Başarmışlardı. En zor, en kanlı kısmı bitmişti. Dmitri, Felix’in yanına geldi ve elini omzuna koydu.
“Sen bir kahramansın, Felix. Tarih seni yazacak.”
Felix, cevap vermedi. Gözlerini, ayı postunun üzerindeki o hareketsiz bedenden alamıyordu. Bir şey… bir şey yanlıştı. O boş, tavana dikilmiş gözlerde tuhaf bir parıltı vardı.
Diriliş ve Dehşet
Zafer sarhoşluğu içindeki komplocular, şimdi ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. Cesedi nasıl yok edeceklerdi? Purişkeviç, onu halıya sarıp Neva Nehri’ne atmayı önerdi. Dmitri, daha gizli bir yöntem bulunması gerektiğini savunuyordu. Konuşurlarken, Felix onlardan biraz uzaklaştı ve tekrar cesede doğru eğildi.
Bir an için, Rasputin’in göğsünün hafifçe hareket ettiğini sandı. Gözlerini kırpıştırdı. Hayır, bu imkânsızdı. Barut dumanının ve yorgunluğun bir oyunuydu. Ama emin olmak istedi. Yavaşça eğildi, yüzünü Rasputin’in yüzüne yaklaştırdı. Herhangi bir yaşam belirtisi arıyordu.
İşte o an oldu.
Felix, kurbanının yüzüne bakarken, Rasputin’in sol gözü aniden seğirdi. Sonra diğeri. Sonra, korku filmlerindeki en dehşet verici sahneleri andıran bir hareketle, o boş, cansız gözler aniden odaklandı ve doğrudan Felix’in gözlerinin içine baktı. Gözlerde artık keder ya da şaşkınlık yoktu. Sadece saf, hayvani, cehennemi bir öfke vardı.
Aynı anda, Rasputin’in ağzından köpükler saçarak korkunç, gırtlaktan gelen bir hırıltı koptu. Bir insan sesi değildi. Yaralı bir ayının kükremesi gibiydi. Ve sonra, inanılmaz bir güçle, “ölü” adam aniden doğruldu.
Felix, çığlık atarak geriye sıçradı. Ama çok geçti.
Rasputin, bir yay gibi fırlayarak Felix’in üzerine atıldı. Çelik gibi parmakları, prensin omzuna, üniformasının apoletine kilitlendi.
“Felix! Felix!” diye kükredi. Sesi, artık bir fısıltı değil, bir canavarın gürlemesiydi. “Seni bırakmayacağım! Onlara her şeyi anlatacağım!”
Diğer komplocular, oldukları yerde donakalmışlardı. Dehşetten hareket edemiyorlardı. Gördükleri şey, akla, mantığa, bilinen her şeye aykırıydı. Kalbine kurşun yemiş, doktor tarafından ölü ilan edilmiş bir adam, şimdi bir iblis gibi ayaklanmış, katilini boğmaya çalışıyordu.
Rasputin, inanılmaz bir güçle Felix’i sarstı. Prens, onun pençesinden kurtulmak için çırpınıyordu. Apolet, Rasputin’in elinde kaldı. Felix, kendini geriye atarak kurtulmayı başardı. Rasputin, bir an sendeledi. Ama durmadı. Felix’e aldırmadan, kapıya doğru, sarmal merdivenlere doğru sendeleyerek koşmaya başladı. Dört ayak üzerinde, bir hayvan gibi tırmanıyordu. Hızlıydı. İnanılmaz derecede hızlıydı.
“Durdurun onu!” diye bağırdı Dmitri, nihayet şoktan çıkarak.
Purişkeviç, kendine gelmiş, elindeki sopayla değil, cebindeki kendi tabancasıyla Rasputin’in peşinden fırladı. Merdivenlerden yukarı, sarayın koridorlarına doğru bir kovalamaca başlamıştı.
Felix, yerde, nefes nefese kalmıştı. Omzunda, Rasputin’in parmaklarının bıraktığı yanıcı bir acı vardı. Başını kaldırdığında, ayı postunun üzerindeki kanlı boşluğu gördü. Canavar serbest kalmıştı. Ve şimdi, sarayın avlusuna, Petrograd’ın donmuş gecesine doğru kaçıyordu. Gece bitmemişti. Kabus, daha yeni başlıyordu.
BEŞİNCİ BÖLÜM: KIRIK MÜHÜR VE YANKILARI
Karda Yankılanan Kurşunlar
Felix Yusupov’un omzundaki acı, fiziksel bir yaradan ziyade ruhuna kazınmış bir damga gibiydi. Rasputin’in parmaklarının değdiği yer, cehennem ateşiyle dağlanmış gibi yanıyordu. Yerde, ayı postunun üzerindeki kanlı boşluğa bakarken, kulaklarında canavarın son sözleri çınlıyordu: “Felix! Seni bırakmayacağım! Onlara her şeyi anlatacağım!” Bu bir tehdit değildi. Bir kehanetti. O an, Felix, bu gecenin gölgesinden asla tam olarak kurtulamayacağını anladı.
Lakin kişisel dehşeti için zaman yoktu. Yukarıdan, sarayın koridorlarından gelen sesler onu kendine getirdi. Önce boğuk bir haykırış, sonra bir kapının çarpma sesi ve nihayet, gecenin donmuş sessizliğini bir cam gibi çatlatan o ses: bir silah patlaması. Ardından bir tane daha. Purişkeviç, canavarın peşindeydi.
Felix, sendeleyerek ayağa kalktı. Dmitri ve Dr. Lazovert hala bodrum odasının kapısında, şok içinde donakalmışlardı.
“Yukarı!” diye bağırdı Felix, sesi boğuk ve yabancı çıkıyordu. “Yardım etmeliyiz!”
Merdivenleri tırmanmaya başladılar. Sarayın içi, bir anda cehennemî bir labirente dönüşmüştü. Koridorlar, patlayan silah sesleriyle yankılanıyor, gölgeler duvarlarda canavarlar gibi dans ediyordu. Ana avluya açılan kapılardan birine ulaştıklarında, dışarıdaki manzarayı gördüler.
Moika Sarayı’nın geniş, karla kaplı avlusu, ay ışığı altında gümüşi bir renge bürünmüştü. Ve o gümüşi beyazlığın üzerinde, iki karanlık figür vardı. Biri kaçıyor, diğeri kovalıyordu. Rasputin, inanılmaz bir hızla avlunun diğer ucundaki demir kapıya doğru koşuyordu. Sendelemiyor, aksine garip, dört ayak üzerindeki bir hayvanın ritmiyle ilerliyordu. Göğsündeki yaradan akan kan, arkasında karın üzerine kesik, kırmızı bir çizgi bırakıyordu. Sanki kendi ölüm fermanını, sarayın avlusuna kanıyla yazıyordu.
Arkasında, Vladimir Purişkeviç vardı. Tıknaz politikacı, bir avcıya dönüşmüştü. Durdu, nişan aldı ve ateş etti. Patlama sesi, avlunun duvarlarında yankılandı. Kurşun, Rasputin’in sırtına isabet etti. Sibiryalı, bir an sendeledi, acıyla kükredi ama durmadı. Koşmaya devam etti.
“Dayanıklı şeytan!” diye bağırdı Purişkeviç, öfke ve hayretle. Tekrar nişan aldı.
Dördüncü kurşun, Rasputin’in kafasının arkasına, tam ense köküne isabet etti.
Bu darbe, nihai olanıydı. Rasputin’in ileri doğru olan momentumu aniden kesildi. Vücudu, ipleri kesilmiş bir kukla gibi havada kasıldı. Elleriyle, sanki karı tırmalamak ister gibi ileri uzandı. Sonra yüzüstü, devasa bir kar yığınının içine düştü. Bir anlık bir sessizlik oldu. Ardından, bedeni son bir kez titredi ve hareketsiz kaldı.
Purişkeviç, nefes nefese kalmıştı. Dumanı tüten silahı hala elindeydi. Yavaşça, temkinli adımlarla düşmüş devin yanına yaklaştı. Felix ve Dmitri de avluya çıkmış, ona doğru yürüyorlardı. Kimse konuşmuyordu. Sadece karın üzerinde yürürken çıkardıkları boğuk sesler ve kendi kesik nefes alışverişleri duyuluyordu.
Purişkeviç, Rasputin’in cansız bedeninin yanına geldi. Yüzünde bir zafer ifadesi yoktu. Sadece tükenmişlik ve bir tür kutsal korku vardı. Elindeki ağır, kauçuk sopayı kaldırdı ve tüm gücüyle, hareketsiz bedenin şakağına vurdu. Tok, iğrenç bir ses çıktı. Emin olmak istiyordu. Bu varlığın bir daha asla ayağa kalkmayacağından emin olmak istiyordu.
“Bitti,” diye fısıldadı Purişkeviç. “Şimdi gerçekten bitti.”
Dört adam, avlunun ortasında, karlar içindeki cesedin etrafında bir halka oluşturdular. Petrograd uyuyordu. Lakin onlar için gece, yeni bir aşamaya, en kirli aşamasına geçiyordu. Cinayeti işlemişlerdi. Şimdi, günahlarını örtbas etmek zorundaydılar.
Neva’nın Buzlu Sularına Doğru
Felix’in çalışma odası, bir savaş konseyinin toplandığı bir karargâha dönmüştü. Lakin düşman dışarıda değil, avluda, karların altında yatıyordu. Ve asıl savaş, panik ve paranoya ile veriliyordu.
“Onu ne yapacağız?” diye sordu Dmitri. Sesi sakindi ama gözleri, gecenin dehşetini yansıtıyordu. “Burada bırakamayız. Sabah olduğunda, bütün şehir öğrenir.”
“Neva’ya,” dedi Purişkeviç, hiç tereddüt etmeden. “Onu bir halıya sarar, zincirlerle bağlarız. Arabanın bagajına atar, şehrin dışına süreriz. Petrovski Köprüsü’nün oralarda, kimsenin olmadığı bir yerden buzun içine atarız. Bahara kadar kimse bulamaz.”
Plan, acımasız olduğu kadar pratikti. Dr. Lazovert, başını sallayarak onayladı. “Akıntı onu denize kadar sürükleyecektir. Vücudu asla bulunamayabilir.”
Felix, odanın bir köşesinde duruyordu. Üzerindeki pahalı kıyafetler kan ve kir içindeydi. Omzundaki apolet kopmuştu. O, artık zarif bir prens değil, bir mezbaha işçisi gibiydi. “Halıyı ve zincirleri getirin,” dedi, sesi duygusuzdu.
Komplocular, gecenin karanlığında, sessizce ve hızla hareket etmeye başladılar. Sarayın depolarından kalın, ağır bir halı ve paslı demir zincirler buldular. Tekrar avluya çıktılar. Ay, bulutların arkasına saklanmıştı. Avlu, şimdi daha karanlık, daha tehditkâr görünüyordu. Rasputin’in bedeni, kar yığınının içinde, biçimsiz bir höyük gibi duruyordu.
Cesedi taşımak, başlı başına bir kabustu. Rasputin, ölümünde bile inanılmaz derecede ağır ve hantaldı. Onu karların içinden çıkarmak, dört adamın tüm gücünü gerektirdi. Soğuktan kaskatı kesilmiş uzuvları, direniyor gibiydi. Onu halının üzerine yatırdıklarında, Felix bir anlığına yüzüne baktı. Gözleri hala yarı açıktı ve ayazdan donmuş sakalına kar kristalleri yapışmıştı. Yüzünde, artık öfke ya da acı yoktu. Sadece büyük bir boşluk vardı.
Halıyı üzerine sardılar. Zincirleri, bir yılan gibi bedenin etrafına doladılar. Her düğüm, her halka, işledikleri günahı mühürleyen bir imza gibiydi. Ortaya çıkan şey, artık bir insan bedenine benzemiyordu. Sadece uzun, ağır, biçimsiz bir paketti.
Paketi, Dr. Lazovert’in bekleyen arabasının bagajına yüklediler. Bagajın kapağı, bir tabutun kapağı gibi, tok bir sesle kapandı.
Purişkeviç ve Dr. Lazovert, Dmitri ile birlikte arabaya bindiler. Görevleri, cesedi Neva’nın buzlu mezarına teslim etmekti. Felix, sarayda kalacaktı. Onun görevi, kanıtları yok etmekti.
“Dikkatli olun,” dedi Felix, arabanın penceresinden. “Kimseye görünmeyin.”
Purişkeviç, ona baktı. Yüzünde, ilk kez bir tür yoldaşlık ifadesi vardı. “Sen de öyle, prens. En zor işi sen yaptın.”
Araba, yavaşça sarayın avlusundan ayrıldı ve Petrograd’ın uyuyan sokaklarında kayboldu. Felix, arabanın kırmızı stop lambaları gecenin içinde eriyene kadar arkasından baktı. Sonra, sarayın kapısına döndü. İçeride onu, kan lekeleri ve silinmesi gereken anılarla dolu bir gece bekliyordu.
Kan ve Karlar Altındaki Sırlar
Felix, saraya geri döndüğünde, ilk işi bodrum katındaki odaya inmek oldu. Oda, artık sıcak ve davetkâr bir sığınak değildi. Bir suç mahallinin soğuk, tekinsiz havasına bürünmüştü. Havada hala barut ve dökülmüş şarap kokusu vardı. Ve en kötüsü, beyaz ayı postunun üzerindeki o devasa, kurumaya yüz tutmuş kan lekesiydi. Leke, odanın tam kalbinde, silinmez bir günah gibi duruyordu.
Hizmetkârları uyandırmadan, tek başına temizliğe başladı. Kovalarca su taşıdı, fırçalarla yerleri ovaladı. Ama kan, taşa ve ahşaba işlemişti. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, lekeler tamamen çıkmıyordu. Ayı postunu ise temizlemek imkânsızdı. Onu rulo yapıp, şömineye attı. Post, alevlerin içinde yavaş yavaş yanarken, Felix, sanki kendi ruhunun bir parçasının da o ateşle birlikte kül olduğunu hissetti.
Yukarı çıktı, avluya. Kanlı karı küreklerle toplayıp, kimsenin göremeyeceği bir yere yığdı. Üzerini temiz karla örttü. Her hareketi, mekanik ve duygusuzdu. Bir katil değil, işini titizlikle yapan bir temizlikçi gibiydi.
Saatler sonra, diğerleri döndü. Yüzleri, yorgunluk ve gerilimden birer maske gibiydi.
“İşlem tamam,” dedi Purişkeviç. “Onu Petrovski Köprüsü’nün yakınında, buzun en zayıf olduğu yerden attık. Bir delik bulduk. Zincirler onu dibe çekti. Bir daha gün yüzü göremeyecek.”
Dört adam, şafak sökerken, Felix’in çalışma odasında son bir kadeh konyak içtiler. Artık konuşmuyorlardı. Sessizlik, onların suç ortaklığının mührüydü. Dışarıda, Petrograd uyanmaya başlıyordu. İlk tramvayların çan sesleri, uzaktan duyuluyordu. Gece bitmişti. Onlar için, Rusya için yeni bir gün başlıyordu. Lakin bu gün, umdukları gibi aydınlık bir gün olmayacaktı.
Ertesi gün, haber şehirde bir orman yangını gibi yayıldı. Grigori Rasputin kayıptı.
Polis, soruşturma başlattı. İlk gittikleri yer, Moika Sarayı oldu. Felix, onları soğukkanlılıkla karşıladı. Evet, Rasputin dün gece ona bir ziyarette bulunmuştu. Ama kısa bir süre kalıp ayrılmıştı. Prens, yalan söylerken gözünü bile kırpmadı. Lakin polis, saraydan ayrılırken, avludaki kar yığınlarının birinin altında, tek bir kanıt buldu: Rasputin’in çizmelerinden biri. O kargaşada, kovalamaca sırasında ayağından fırlamış ve karların altında unutulmuştu.
Düğüm, çözülmeye başlamıştı.
Çözülen Düğüm, Başlayan Fırtına
Komplo, suikastın kendisi kadar ustaca planlanmamıştı. Çok fazla tanık, çok fazla gevşek ipucu vardı. Sarayın yanındaki bir polis memuru, gece yarısı silah sesleri duyduğunu rapor etti. Dr. Lazovert’in şoförü, o gece prensi ve arkadaşlarını tuhaf saatlerde taşıdığını itiraf etti. Çizmenin bulunuşu ise, şüpheleri kesinleştirdi. Soruşturma, doğrudan Felix Yusupov ve Büyük Dük Dmitri Pavloviç üzerinde yoğunlaştı.
Çariçe Aleksandra, haberi aldığında öfkeden ve kederden çılgına döndü. Sevgili “Baba Grigori”si, onun manevi rehberi, oğlunun koruyucusu, soylular tarafından vahşice katledilmişti. Çar’a, katillerin derhal ve en ağır şekilde cezalandırılması için baskı yaptı. Lakin Çar, zor bir durumda kalmıştı. Katillerden biri, en zengin aristokratlardan biriydi. Diğeri ise, kendi kanından, bir Romanov prensiydi. Onları halka açık bir şekilde yargılamak, monarşinin kendi içindeki çatlağı, soyluların bile artık kendisine sadık olmadığını tüm dünyaya ilan etmek anlamına gelecekti.
Birkaç gün sonra, Neva Nehri’nde, balıkçılar buzun içinde donmuş bir ceset buldular. O, Rasputin’di. Otopsi, korkunç gerçeği ortaya çıkardı. Vücudunda üç kurşun yarası vardı. Biri göğsünde, biri sırtında, biri kafasında. Şakağında, ağır bir cisimle vurulmaktan kaynaklanan bir ezik vardı. Lakin en tüyler ürpertici bulgu, ciğerlerindeydi. Ciğerleri su doluydu. Bu, ne zehre, ne kurşunlara, ne de sopayla indirilen darbeye rağmen, Neva’nın buzlu sularına atıldığında hala hayatta olduğu anlamına geliyordu. O, boğularak ölmüştü. Bu keşif, Rasputin’in insanüstü dayanıklılığı efsanesini sonsuza dek mühürledi.
Çar, bir karar vermek zorundaydı. Felix Yusupov’u, ailesinin Rusya’nın ücra bir köşesindeki malikanesine sürgüne gönderdi. Büyük Dük Dmitri Pavloviç’i ise, İran cephesine tayin etti. Purişkeviç, Duma’daki dokunulmazlığı sayesinde bir süre daha serbest kaldı. Katiller, bir cinayet için komik denilebilecek cezalar almışlardı. Çariçe öfkeliydi. Halk ise şaşkındı.
Kırık Mühür ve Yankıları
Komplocular, Rasputin’i öldürerek, Çar’ı onun “karanlık” etkisinden kurtaracaklarına ve monarşiyi kurtaracaklarına inanmışlardı. Lakin eylemleri, tam tersi bir etki yarattı. Bu, tarihin en büyük ironilerinden biriydi.
Rasputin’in öldürülmesi, Çar’ı özgürleştirmedi. Onu, halkın ve soyluların gözünde daha da yalnız ve zayıf bir konuma düşürdü. Olay, Romanov hanedanının ne kadar çürümüş olduğunu, en tepedeki insanların bile sorunları çözmek için siyaset yerine suikasta başvurduğunu gösterdi. Çar, kendi kuzenini ve ülkenin en zengin prensini kontrol edemeyen, onlara hak ettikleri cezayı veremeyen aciz bir lider olarak görüldü. Rasputin’in varlığı bir skandaldı. Lakin onun bu şekilde öldürülmesi ve sonrasındaki örtbas çabaları, çok daha büyük bir skandala dönüştü.
Monarşinin etrafındaki o kutsal, mistik hale, son darbeyi indirmişti. Rasputin, Çar ile halk arasındaki son, çarpık köprüydü. O köprü yıkıldığında, geriye hiçbir şey kalmadı.
Felix’in sürgünü, istemeden onun hayatını kurtardı. Dmitri’nin İran’a gönderilmesi, onu da yaklaşan felaketten uzaklaştırdı. Zira suikasttan sadece on hafta sonra, Şubat 1917’de, Petrograd’da ekmek isyanları başladı. Bu isyanlar, hızla büyüyerek bir devrime dönüştü. Çar II. Nikolay, tahttan çekilmek zorunda kaldı. Üç yüz yıllık Romanov hanedanı, Rasputin’in ölümünden haftalar sonra, bir kar yığını gibi eriyip gitti.
Komplocular, bir canavarı öldürdüklerini sanmışlardı. Aslında, bir semptomu ortadan kaldırmışlardı. Hastalığın kendisi, yani otokrasinin çürümüşlüğü, savaşın getirdiği yıkım ve toplumsal adaletsizlik, olduğu gibi duruyordu. Belki de Rasputin’in ortadan kalkması, o çürümüş sistemin son payandasının da çekilmesi anlamına geliyordu.
Felix ve Dmitri, sürgünde hayatta kalarak, Bolşeviklerin gazabından kurtuldular. Eğer Petrograd’da kalsalardı, Romanov ailesinin geri kalanıyla birlikte kurşuna dizilmeleri neredeyse kesindi. Onlar, Rusya’yı kurtarmak için işledikleri cinayet sayesinde, istemeden kendi hayatlarını kurtarmış oldular.
O gece, Moika Sarayı’nın bodrumunda, sadece bir adam ölmedi. Bir rejim, son nefesini vermeye başladı. Felix’in çektiği tetik, sadece Rasputin’in kalbini delmedi; Romanov İmparatorluğu’nun kalbine de ölümcül bir yara açtı. O gece kırılan mühür, sadece bir suikastın mührü değil, eski bir dünyanın sonunun ilanıydı. Ve Neva Nehri’nin buzlu sularına gömülen o beden, kendisinden çok daha büyük bir çöküşün habercisi oldu. Karda yankılanan kurşun sesleri, yaklaşan devrimin ilk, uğursuz notalarıydı.
