BÖLÜM 1: KIZIL YILDIZIN GÖLGESİNDEKİ SÖZ
Kremlin, Moskova. 1966 Sonbaharı.
Kremlin’in duvarları, asırlardır nice fısıltıyı, nice emri ve nice komplonun buz gibi nefesini içine hapsetmişti. O günlerdeyse duvarların soğuk taşlarına sinen hava, zafer sarhoşluğu ile gizli bir paniğin tuhaf bir karışımıydı. Geniş, ahşap masanın ardında oturan adam, Leonid İlyiç Brejnev, parmaklarının arasındaki sigaradan ağır bir nefes çekti. Odanın loş ışığında yüzündeki kalın kaşların altındaki gözleri, bir avcının sabrıyla karşısındaki koltukta oturan iki kişiyi süzüyordu. Duman, tavandaki yaldızlı süslemelere doğru bir hayalet gibi süzülürken, odadaki sükûnet, bir fırtına öncesinin tekinsizliğini taşıyordu.
“Yoldaşlar,” dedi Brejnev’in gür, tok sesi. Sükûneti bir balyoz gibi parçalamıştı. “Amerikalılar durmuyor. Gemini programıyla gökyüzünü adeta parsellediler. Uzay yürüyüşleri yapıyorlar, kenetlenme manevraları deniyorlar. Bizim zaferlerimizin, Gagarin’in o efsanevi gülümsemesinin, Tereşkova’nın cesaretinin üzerine gölge düşürmelerine izin veremeyiz.”
Brezhnev duraksadı, masanın üzerindeki bir dosyaya kayıtsız bir bakış attı. Dosyanın kapağında tek bir kelime yazıyordu: Союз (Soyuz). Birlik. Ne kadar ironik bir isimdi.
Karşısındaki koltuklardan birinde oturan Savunma Bakanı Dimitri Ustinov, başını hafifçe öne eğerek onayladı. Ustinov, çelik iradesi ve ödünsüz tavrıyla bilinen, Sovyet askeri-endüstriyel kompleksinin somutlaşmış haliydi. Yüzünde duyguya pek yer yoktu; ifadeleri hesaplanmış ve keskin hatlara sahipti. “Genel Sekreter haklılar,” diye mırıldandı. “Halkımız yeni bir zafer bekliyor. Ekim Devrimi’nin ellinci yıl dönümü yaklaşıyor. Gökyüzünde dalgalanan bir orak-çekiçli bayrak, tüm dünyaya sosyalizmin gücünü bir kez daha gösterecektir. Büyük Anavatan’a yakışan bir kutlama olur.”
“Kutlama…” diye tekrarladı Brejnev, kelimeyi ağzında evirip çevirir gibi. “Kutlamadan fazlası lazım, Dimitri Fyodoroviç. Bir gövde gösterisi lazım. Amerikalıların aylar sonra yapmayı planladığı şeyi, biz önümüzdeki bahar yapmalıyız. İki uzay aracını yörüngede buluşturacağız. Kozmonotlar bir araçtan diğerine geçecek. Bir uzay istasyonunun ilk provası. Dünyanın daha önce hiç görmediği bir teknolojik bale.”
Odanın üçüncü kişisi, Vasily Pavloviç Mişin, bu sözler altında eziliyor gibiydi. Mişin, oturduğu koltuğun içinde küçülmüştü adeta. O, bir politikacı ya da asker değildi. O, bir mühendisti. Daha da önemlisi, o, bir efsanenin halefiydi. Birkaç ay önce ölen dahi roket tasarımcısı Sergey Korolyov’un koltuğuna oturmuştu. Korolyov, yani “Baş Tasarımcı”, Sovyet uzay programının babası, vizyoneri ve demir yumruğuydu. Onun varlığı, politikacıların aceleci taleplerine karşı bir kalkandı. Korolyov, “Hayır” demeyi bilirdi. Mişin ise onun karizmasından ve otoritesinden yoksundu. O, Korolyov’un gölgesinde titreyen, yetenekli fakat baskı altında ufalanan bir adamdı.
Mişin boğazını temizledi. Sesi, odadaki diğer iki kudretli sese kıyasla cılız ve tereddütlü çıktı. “Yoldaş Genel Sekreter, Yoldaş Bakan… Soyuz programı, Baş Tasarımcı’nın en büyük hayaliydi. Çok aşamalı, devrim niteliğinde bir araç. Fakat… acele ediyoruz. Araç henüz tam olarak hazır değil. Testlerde ortaya çıkan yüzlerce sorun var. Elektronik sistemler kararsız, ısı kalkanında endişelerimiz mevcut, paraşüt yuvasının tasarımı… riskli.”
Ustinov’un bakışları bir anda Mişin’e kilitlendi. O bakışlarda ne merhamet ne de anlayış vardı; yalnızca hedefe kilitlenmiş bir füzenin soğuk mantığı okunuyordu. “Risk, Yoldaş Mişin? Risk bizim işimiz. Gagarin’i yörüngeye yollarken risk yok muydu? Köpek Layka’yı o metal tabutun içinde ölüme gönderirken her şey garantili miydi? Sovyet insanının iradesi, küçük teknik pürüzlerin üstesinden gelecektir. Sorunları çözmek sizin göreviniz. Bizim görevimiz ise takvimi belirlemek.”
Brezhnev masaya doğru eğildi. Yüzünde yapmacık, babacan bir ifade belirdi. “Vasily Pavloviç, seni anlıyorum. Korolyov gibi büyük bir adamın mirasını omuzlamak kolay değil. Fakat sana güveniyoruz. Senin mühendislerine, teknisyenlerine güveniyoruz. Düşünsene… Gelecek yıl, 7 Kasım’da Kızıl Meydan’daki geçit töreninde, biz tanklarımızı ve füzelerimizi sergilerken, spiker gökyüzünü işaret edecek ve diyecek ki: ‘Ve şu an üzerimizden geçen, Yoldaş Komarov ve yoldaşlarının içinde bulunduğu Soyuz uzay istasyonumuzdur!’ Bu anın şerefi, tüm zorluklara değmez mi?”
Mişin yutkundu. Boğazında bir yumru vardı. O anın şerefi… Ya o an bir felakete dönüşürse? Zihninden, test raporlarındaki kırmızı mürekkeple işaretlenmiş maddeler bir bir geçti. İki yüzden fazla yapısal ve sistemsel hata tespit edilmişti. İki yüz üç, tam olarak. Paraşüt bölmesinin kapağı, atmosfere giriş sırasındaki yüksek basınç altında sıkışabilirdi. İniş roketleri düzgün çalışmayabilirdi. Güneş panellerinden biri açılmayıp aracın enerjisini tüketebilirdi. Her bir madde, potansiyel bir ölüm fermanıydı.
Fakat karşısındaki adamlara bunları nasıl anlatabilirdi? Onlar, yörüngeyi, basıncı, ısıyı ve metal yorgunluğunu anlamazlardı. Onlar, siyaseti, prestiji ve ideolojiyi anlarlardı. Onlar için Soyuz, bir mühendislik harikası değil, bir propaganda silahıydı. Ve o silah, belirlenen günde ateşlenmeliydi. Ne bir gün önce, ne bir gün sonra.
Mişin, çaresizce başını salladı. “Elimizden geleni yapacağız, Yoldaş Genel Sekreter.”
Bu bir söz değildi. Bu, bir teslimiyetti.
Kremlin’den ayrıldığında, Moskova’nın soğuk akşamı Mişin’in yüzüne bir tokat gibi çarptı. Omuzlarındaki yük, sadece bir uzay aracının ağırlığı değildi; bir imparatorluğun hırsının, bir ulusun beklentilerinin ve yakında seçilecek bir adamın hayatının ağırlığıydı.
Yıldız Şehri (Zvyozdny Gorodok). Moskova Oblastı. Birkaç Hafta Sonra.
Yıldız Şehri, dış dünyadan yalıtılmış bir ütopyaydı. Çam ormanlarının ortasına kurulmuş, modern apartman blokları, spor tesisleri ve kendi kendine yeten bir altyapısıyla, Sovyet sisteminin en parlak beyinlerini ve en cesur evlatlarını barındıran bir vaha. Burası, kozmonotların eviydi. Onlar, sistemin tanrılarıydı; yüzleri posterleri süsleyen, isimleri okullara verilen yaşayan efsaneler.
Fakat bu efsanelerin kendi aralarındaki dünya, posterlerdeki gülümsemelerden çok daha karmaşıktı.
Vladimir Mihayloviç Komarov, lojmanının penceresinden dışarıdaki kar tanelerinin yavaş yavaş süzülüşünü izliyordu. 40 yaşındaydı. Bir mühendis, bir test pilotu ve bir aile babasıydı. Sakin, düşünceli ve tecrübeli yapısıyla diğer kozmonotlar arasında bir ağabey figürüydü. İlk uzay uçuşunu Voskhod 1 ile yapmış, üç kişilik mürettebatla yörüngeye çıkan ilk insanlardan olmuştu. O, risk almayı seven bir maceraperest değil, işini ciddiye alan bir profesyoneldi. Ve yaklaşan Soyuz görevinin baş pilotu olarak seçilmişti.
Kapı usulca çalındı. Gelenin kim olduğunu biliyordu.
“Gir, Yura.”
İçeri giren adam, gezegenin en ünlü gülümsemesine sahipti. Yuri Alekseyeviç Gagarin. Uzaya çıkan ilk insan. İnsanlığın kozmik yalnızlığını ilk kez bozan o kahraman. Gagarin, Komarov’un en yakın dostuydu. Birlikte avlanmaya giderler, ailece görüşürler, kimsenin bilmediği sırlarını paylaşırlardı. Gagarin, Komarov’un yedeği olarak atanmıştı. Bu, standart bir prosedürdü. Asil pilot uçamazsa, yedek onun yerini alırdı.
Gagarin, arkadaşının omzuna elini koydu. Yüzündeki o meşhur gülümseme yoktu. Yerinde endişeli bir gölge vardı.
“Volodya,” dedi, Komarov’a çocukluk ismiyle hitap ederek. “Mişin ile konuştum. Tasarımcılarla görüştüm. Bu kapsül bir felaket. Onu uçurmamalısın.”
Komarov, pencereden bakışlarını ayırmadan cevap verdi. “Bunu ben de biliyorum, Yura. Her sayfasını ezberlediğim raporları sen de okudun. O metal yığını, daha fırlatma rampasındayken bile bir tabuttan farksız.”
Gagarin’in sesi yükseldi, içinde bir isyanın ateşi yanıyordu. “O zaman reddet! Sen Vladimir Komarov’sun! Bir kahramansın. Seni zorlayamazlar. Sağlık sorunlarını bahane et. Aileni düşün. Valentina’yı, çocuklarını düşün.”
Komarov acı bir şekilde gülümsedi ve sonunda arkadaşına döndü. Gözlerinin içine baktı. O gözlerde ne korku ne de kahramanlık vardı; yalnızca ağır bir yorgunluk ve kaçınılmazı kabullenişin sessiz bilgeliği vardı.
“Reddedersem ne olur, Yura? Görevi iptal mi edecekler? Hayır. Partinin ellinci yıl hediyesini erteleyeceklerini mi sanıyorsun? Hayır. Benim yerime kimi gönderecekler?”
Soru havada asılı kaldı. Cevabı ikisi de biliyordu. Cevap, Gagarin’in ta kendisiydi.
Komarov devam etti. “Seni gönderecekler, dostum. Yedek pilotu. Sovyetler Birliği’nin en büyük kahramanını, yaşayan sembolünü o teneke kutunun içine koyacaklar. Ve ben, arkadaşımın ölüme gittiğini bilerek yaşayamam. Ben uçarsam, belki bir şansım olur. Ben bir mühendisim. Belki bir şeyi düzeltebilirim, bir sorunu aşabilirim. Fakat sen… sen bir sembolsün. Onlar senin hayatını umursamazlar. Onlar senin ölümünün bile daha büyük bir propaganda olacağını düşünürler. ‘Kahraman Gagarin, vatanı için kendini feda etti.’ Hayır, Yura. Buna izin veremem. Ölecek biri varsa, o ben olmalıyım. Seni korumak için.”
Gagarin’in yüzü kireç gibi oldu. Duydukları, bir dostun fedakarlığının en saf, en acımasız haliydi. Arkadaşı, onu korumak için kendi ölüm fermanını imzalıyordu. Komarov’un mantığı demir gibiydi ve Gagarin’in ona karşı sunabileceği hiçbir argümanı yoktu. İkisi de sistemin çarkları arasında sıkışmışlardı. Biri diğerini kurtarmak için kendini feda ederken, diğeri bu fedakarlığı izlemenin lanetiyle yaşamak zorunda kalacaktı.
Oda, dışarıdaki kar fırtınasının uğultusuyla doldu. İki dost, iki kahraman, iki kurban, kelimelerin tükendiği yerde sessizliğe sığındılar. Biliyorlardı ki bu konuşma, bir vedanın başlangıcıydı. Komarov, sadece bir uzay görevine değil, tarihin en planlı, en bilinen intihar görevlerinden birine hazırlanıyordu. Ve bunu, gezegenin en ünlü adamını kurtarmak adına yapıyordu.
Tasarım Bürosu OKB-1. Kış.
Vasily Mişin’in ofisi, planlar, şemalar ve hesaplamalarla dolup taşıyordu. Duvarlar, Soyuz kapsülünün farklı açılardan çizilmiş devasa teknik resimleriyle kaplıydı. Mişin, masasının üzerinde yığılı duran raporların arasında kaybolmuştu. Uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüştü ve kahve fincanlarının ardı arkası kesilmiyordu.
Her gün, yeni bir sorunlar listesiyle karşılaşıyordu. Genç ve idealist mühendisler odasına giriyor, yalvaran gözlerle ona yeni bir hatayı, yeni bir riski anlatıyorlardı.
“Yoldaş Baş Tasarımcı, paraşüt bölmesinin contaları termal testleri geçemiyor! Atmosfere girişteki sürtünme ısısı contaları eritip kapağın sıkışmasına neden olabilir. Bu, ana paraşütün açılmaması demek!”
“Yoldaş Baş Tasarımcı, kısa devre riski çok yüksek. Otomatik yönelim sistemi, statik elektriklenme yüzünden sürekli hata veriyor. Komarov, yörüngede kontrolü kaybedebilir!”
“İniş motorlarının ateşleme mekanizması güvenilir değil! Sert bir iniş kaçınılmaz görünüyor!”
Mişin her birini dinliyor, başını sallıyor, notlar alıyordu. Onlara hak veriyordu. Fakat eli kolu bağlıydı. Üzerindeki baskı, Kremlin’den gelen telefonlarla her geçen gün artıyordu. Ustinov’un buz gibi sesi, kulağında bir tehdit gibi çınlıyordu: “Mişin, bahaneleri bırak, çözümleri bul. Takvimde bir sapma olmayacak.”
Bir keresinde, en güvendiği mühendislerinden biri olan Pavel Voronin, öfkeyle ofisine dalmıştı. Elindeki raporu Mişin’in masasına fırlatmıştı.
“Bu bir görev değil, Vasily Pavloviç! Bu cinayet! Bu raporu Politbüro’ya bizzat götüreceğim! Onların neye onay verdiklerini bilmeleri gerek!”
Mişin yorgun gözlerini kaldırdı. “Pavel,” dedi sakin bir sesle. “O raporu götürürsen ne olur biliyor musun? Seni Sibirya’da bir gulaga yollarlar. Aileni bir daha asla göremezsin. Benim yerime de partiye sadık ama mühendislikten zerre anlamayan bir bürokratı atarlar. O zaman o kapsülün içine sadece Komarov’u değil, peşinden gönderecekleri diğerlerini de tıkarlar. En azından ben buradayken, belki… belki bir şeyleri düzeltebiliriz. Belki Komarov’a bir şans tanıyabiliriz.”
Voronin’in omuzları çöktü. Mişin haklıydı. Sistem, itirazı kabul etmezdi. Sistem, bireyleri yutar ve öğütürdü. Onların yapabileceği tek şey, bu korkunç mekanizmanın içinde, mümkün olan en az hasarla yollarına devam etmeye çalışmaktı.
Mişin ve ekibi, imkansızı denemeye başladılar. Gecelerini gündüzlerine katarak, kapsülün yüzlerce hatasını gidermeye çalıştılar. Her bir lehim, her bir vida, her bir satır kod, bir adamın hayatını kurtarma umuduyla elden geçiriliyordu. Fakat zaman, onların en büyük düşmanıydı. Kremlin’in belirlediği fırlatma tarihi, bir giyotinin bıçağı gibi üzerlerinde sallanıyordu ve her geçen gün biraz daha alçalıyordu.
Soyuz, kusurlu bir elmas gibiydi. Kâğıt üzerinde bir başyapıttı, fakat derinlerinde ölümcül çatlaklar barındırıyordu. Ve şimdi o çatlakları görmezden gelerek, onu en parlak yıldızları olacağı umuduyla gökyüzünün vitrinine koymaya hazırlanıyorlardı.
Baykonur Kozmodromu, Kazakistan Stepleri. Nisan 1967.
Kazakistan’ın uçsuz bucaksız bozkırları, baharın gelişiyle canlanmaya başlamıştı. Fakat Baykonur Kozmodromu’nun beton ve çelikten oluşan dünyasında, baharın neşesinden eser yoktu. Hava, beklenti, korku ve mekanik bir gerilimle yüklüydü. Fırlatma rampasında devasa bir R-7 roketi, ucunda taşıdığı Soyuz 1 kapsülüyle gökyüzüne bir kılıç gibi uzanıyordu. O, Sovyet hırsının, biliminin ve şimdi de çaresizliğinin anıtıydı.
Vladimir Komarov, fırlatmaya saatler kala, son hazırlıklarını tamamlıyordu. Vücuduna sensörler takılırken, yüzünde hiçbir ifade yoktu. Zihni, binlerce teknik detayı, acil durum prosedürünü ve kontrol listesini tekrar ediyordu. O bir makine değildi, fakat hayatta kalmak için bir makine gibi düşünmek zorundaydı.
Gagarin, bir gölge gibi onu takip ediyordu. Arkadaşının her hareketini izliyor, gözlerinde tarifsiz bir kederle ona destek olmaya çalışıyordu. Resmi protokole göre, asil pilotun fırlatma rampasına kadar bir otobüsle gitmesi gerekiyordu. Gagarin, protokole aykırı olmasına rağmen o otobüse bindi. Komarov’un yanında oturdu. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadılar. Kelimeler, ikisinin de omuzlarındaki yükü taşıyamayacak kadar zayıftı.
Fırlatma rampasının dibine geldiklerinde, Gagarin son bir umutsuz hamle yaptı. Komarov’dan önce davrandı ve yetkililere dönerek, “Komarov kendini iyi hissetmiyor. Tansiyonu yüksek. Onun yerine ben uçacağım. Uzay giysim hazır,” dedi.
Bu, bir çılgınlıktı. Bir isyandı. Dünyanın ilk kozmonotu, arkadaşını kurtarmak için kendini feda etmeye çalışıyordu. Bir anlık bir şaşkınlık ve kargaşa yaşandı. Yetkililer, generaller, mühendisler ne yapacaklarını bilemediler. Böyle bir duruma kimse hazırlıklı değildi.
Fakat Komarov, sakince ayağa kalktı. Arkadaşının omzuna elini koydu ve yetkililere döndü. Sesi net ve kararlıydı.
“Yoldaşlar, sakin olun. Ben iyiyim. Dostum Yura, her zamanki gibi şaka yapıyor. Görev için hazırım.”
Gagarin’e döndü ve kimsenin duyamayacağı bir sesle fısıldadı: “Bunu yapma, Yura. Beni uğurla.”
O an, Yuri Gagarin’in o meşhur gülümsemesinin sonsuza dek öldüğü andı. Arkadaşının asansörle roketin tepesindeki kapsüle doğru yükselişini izlerken, çaresizliğin ne demek olduğunu tüm benliğiyle anladı. Yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı.
Vladimir Komarov, daracık kapsülün içine yerleşti. Operatörler kapağı kapatıp kilitlediğinde, dış dünyayla bağlantısı yalnızca bir telsiz ve küçük bir lombozdan ibaretti. Metal, plastik ve kablo kokusu genzini yakıyordu. Telsizden gelen geri sayım, kalbinin atışlarıyla birleşerek uğursuz bir ritim oluşturuyordu.
Dışarıda, kontrol merkezinde, Vasily Mişin ter içinde geri sayımı izliyordu. Düzeltemedikleri onlarca hatayı düşünüyordu. Komarov’u bir bilinmeze, büyük olasılıkla bir felakete gönderiyordu.
Dışarıda, fırlatma rampasının uzağında, Yuri Gagarin gökyüzüne bakıyordu. Arkadaşının içinde olduğu o metal tabuta bakıyordu.
Ve Komarov, koltuğuna bağlı, gözleri kapalı bir şekilde bekliyordu. Ailesini düşündü. Karısı Valentina’yı, oğlu Yevgeni’yi, kızı İrina’yı. Onlara son vedası, resmi bir vedaydı. Devletin izin verdiği kadar. Gerçek veda, kalbinin derinliklerindeydi. Bu görevi neden kabul ettiğini düşündü. Arkadaşı Yura için. Ve belki de, imkansıza karşı küçücük bir umut beslediği için. Belki de mühendislik bilgisi, şansı ve iradesi, partinin kör hırsını ve makinenin ölümcül kusurlarını yenebilirdi.
“Ateşleme için on saniye… dokuz… sekiz…”
Telsizdeki ses, kaderin sesiydi.
“…üç… iki… bir… Ateş!”
Roketin altındaki motorlar, yeri ve göğü titreten korkunç bir kükremeyle ateşlendi. Tonlarca alev ve duman, bozkırın sessizliğini yırttı. R-7 roketi, taşıdığı kırılgan umut ve bilinen felaketle birlikte, yavaşça yerden yükseldi. Vladimir Komarov’un gökyüzündeki yolculuğu başlamıştı. Ve aşağıda, yeryüzünde, onu bu yola gönderenler ve onu kurtaramayanlar, yükselen ateş topunun ardında bıraktığı boşluğa bakakaldılar. Tarih, nefesini tutmuş, Kızıl Yıldız’ın en trajik perdesinin açılışını izliyordu.
BÖLÜM 2: YÖRÜNGEDEKİ SESSİZ ÇIĞLIK
Yörünge. Dünya’nın 200 Kilometre Üzeri. 23 Nisan 1967.
Sessizlik. Mutlak, kadifemsi bir sessizlik. Bir roketin cehennemi kükremesinden sonra gelen o ilahi sükûnet, uzayın ilk armağanıydı. Vladimir Komarov, koltuğunun kayışları içinde asılı dururken, damarlarında akan adrenalinin yavaşça çekildiğini hissetti. Aşağıda, kapsülün küçük lombozunda, mavi ve beyazın en saf tonlarıyla bezenmiş bir mücevher parlıyordu: Dünya. Pasifik’in lacivert enginliği, bulutların pamuksu girdapları, bir an için nefesini kesti. O, bir kez daha, insanlığın beşiğinden kopup yıldızların arasına süzülen sayılı kişiden biriydi. Kalbinde bir anlık bir zafer hissi filizlendi. Belki de yanılmışlardı. Belki de o yüzlerce kusura rağmen, Sovyet iradesi ve mühendisliği bir kez daha galip gelmişti.
“Zarya, ben Rubin. Beni duyuyor musun?” sesi, kapsülün daracık hacminde yankılandı. Sakin ve profesyoneldi. “Yörüngeye giriş başarılı. Tüm göstergeler yeşil. Yerçekimsizliğe geçiş tamamlandı.”
Yevpatoria’daki yer kontrol merkezinden, yani Zarya’dan gelen yanıt, hafif bir cızırtıyla birlikte kulaklıklarına doldu. “Seni net duyuyoruz, Rubin. Hoş geldin yörüngeye. Görev planına göre devam et. Güneş panellerinin açılmasını başlat.”
İşte o an. Görevin ilk kritik adımı. Komarov parmaklarını kontrol paneline uzattı. Soyuz, gücünü kanatlara benzeyen iki büyük güneş panelinden alacaktı. Onlar olmadan, kapsülün bataryaları yalnızca birkaç saatliğine yetebilirdi. Otomatik açılma sekansını başlatan düğmeye bastı. Bir dizi mekanik tıkırtı duyuldu. Kapsülün gövdesinde hafif bir sarsıntı hissetti. Gösterge panelinde, sağ panelin açıldığını ve kilitlendiğini teyit eden yeşil ışık yandı. Fakat sol taraftaki ışık inatla sönük kalıyordu.
Bir saniye geçti. On saniye. Bir dakika. Işık yanmıyordu.
“Zarya, Rubin. Bir sorunumuz var,” dedi Komarov, sesindeki sakinliği korumaya çalışarak. “Sol güneş paneli açılmadı. Gösterge yok. Manuel olarak tekrar deniyorum.”
Manuel komutu gönderdi. Tıkırtı yok. Sarsıntı yok. Işık yok. Panik, soğuk bir yılan gibi midesinden yukarı tırmanmaya başladı, fakat yılların pilotluk tecrübesi ve çelik gibi iradesiyle onu bastırdı. Sakin kalmalıydı. Sorunu analiz etmeliydi.
“Zarya, manuel deneme başarısız. Sol panel açılmıyor. Tek panelle enerji üretimi nominalin altında. Durum raporu bekliyorum.”
Yer Kontrol Merkezi, Yevpatoria, Kırım.
Vasily Mişin, önündeki konsola eğilmiş, gelen telemetri verilerine bakıyordu. Yüzü, bir heykeltıraşın bitmemiş eserindeki gibi kederli ve gergindi. Yanında duran Yuri Gagarin, bir kaplan gibi kafesin içinde volta atıyordu. Odadaki hava, bir anda buz kesmişti. Onlarca mühendis, fısıltılarla birbirleriyle konuşuyor, ekranlardaki rakamları ve şemaları inceliyorlardı. Korktukları ilk şey, fırlatmadan sadece dakikalar sonra başlarına gelmişti. Testlerde defalarca uyarılan o sorun, şimdi yüzlerce kilometre yukarıda gerçeğe dönüşmüştü.
“Basınç sensörleri ne diyor?” diye sordu Mişin, sesinde titrek bir otoriteyle.
Genç bir mühendis, gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi. “Panelin kapağı ayrılmış görünüyor, Yoldaş Baş Tasarımcı. Fakat panelin kendisi yuvadan çıkmamış. Bir şeye takılmış olmalı.”
Gagarin hiddetle müdahale etti. “Takılmış mı? Olamaz! Onu fırlatmadan önce yüz kez kontrol ettik! Size o mekanizmanın güvenilmez olduğunu söylemiştim!”
Mişin, Gagarin’e yorgun bir bakış attı. “Şimdi suçlama zamanı değil, Yura. Bir çözüm bulmalıyız.” Mişin’in zihni, bir bilgisayar gibi olası senaryoları tarıyordu. Komarov’a kapsülü sertçe döndürmesini söyleyebilirlerdi. Merkezkaç kuvveti, sıkışan paneli yerinden kurtarabilirdi. Tehlikeli bir manevraydı. Kapsülün hassas yönelim sistemini bozabilirdi. Ama başka çareleri var mıydı?
“Rubin, Zarya. Beni dinle,” dedi Mişin mikrofona. “Kapsülün yönelim kontrolünü kullanarak aracı kendi ekseni etrafında sertçe döndürmeni istiyoruz. Belki oluşan G-kuvveti paneli serbest bırakır.”
Komarov’un sesi, uzayın sonsuz boşluğundan gelerek odayı doldurdu. “Anlaşıldı, Zarya. Yönelim jetlerini hazırlıyorum. Manevraya başlıyorum.”
Kapsülün içinde, Komarov küçük jetleri ateşledi. Soyuz, yavaşça kendi etrafında dönmeye başladı. Hızlandı, hızlandı… Lombozdan görünen Dünya, mavi-beyaz bir bulanıklığa dönüştü. Komarov, vücuduna binen baskıyı hissetti. Gözleri gösterge panelindeydi, o küçük ışığın yanmasını bekliyordu. Bir mucize bekliyordu.
Fakat ışık yanmadı. Ve sonra, daha kötü bir şey oldu.
Dönüşü durdurmak için karşıt jetleri ateşlediğinde, kapsül vahşice sarsıldı. Kontrol panelindeki bir dizi sarı uyarı ışığı yanıp sönmeye başladı. Otomatik yönelim sistemi hata veriyordu. İyon sensörleri, aracın uzaydaki konumunu belirleyen gözleri, tutarsız veriler gönderiyordu. Soyuz, sarhoş bir dev gibi yörüngede yalpalayama başlamıştı.
“Zarya! Zarya! Sorun büyüyor!” diye seslendi Komarov. Sesindeki profesyonel sakinlik maskesi ilk kez çatlamıştı. “Yönelim kontrolünü kaybediyorum! Otomatik sistem çöktü! Araç takla atıyor!”
Yevpatoria’daki kontrol merkezine bir bomba düşmüş gibi oldu. Enerji sorunu, şimdi bir kontrol sorununa dönüşmüştü. Kontrolsüz şekilde dönen bir kapsül, bataryaları bitmekte olan bir kapsül demekti. Daha da kötüsü, takla atan bir aracı Dünya’ya geri getirmek imkansızdı. İniş için retro roketlerini ateşlemeden önce, aracın tam olarak doğru yöne, yani Dünya’ya sırtını dönmüş ve motorları ileriye bakacak şekilde sabitlenmesi gerekiyordu. Aksi takdirde, roketleri ateşlemek onu daha yüksek bir yörüngeye fırlatabilir ya da atmosferde bir ateş topu gibi parçalanmasına neden olabilirdi.
Vladimir Komarov, artık bir kozmonot değil, kontrolden çıkmış bir metal tabutun içindeki bir mahkûmdu.
Yörünge. Dördüncü Tur.
Zaman, yörüngede farklı akıyordu. Doksan dakikada bir gün doğuyor, doksan dakikada bir gün batıyordu. Komarov içinse zaman, bataryadaki güç göstergesinin yavaş yavaş düşüşüyle ölçülüyordu. Kapsül, hâlâ hafifçe dönüyordu. Bazen lombozdan Güneş’in kör edici ışığı giriyor, bazen de Dünya’nın şefkatli maviliği beliriyordu. Sonra tekrar zifiri karanlık. O, kozmik bir rulet masasında dönen bir top gibiydi.
Otomatik sistemler tamamen devreden çıkmıştı. Geriye tek bir seçenek kalmıştı: manuel kontrol. Bu, bir pilotun en büyük kâbusuydu. Yeryüzünde bir uçağı manuel olarak uçurmak zordu; uzayda, referans noktalarının olmadığı üç boyutlu bir boşlukta, kontrolden çıkmış bir aracı elle hizalamak ise neredeyse tanrısal bir yetenek gerektiriyordu.
“Zarya, manuel kontrole geçiyorum,” diye rapor etti. “Durum stabil değil ama aracı yavaşlatmaya çalışacağım.”
Kulaklıklarından Gagarin’in sesi geldi. Arkadaşının sesindeki endişe ve çaresizlik, binlerce kilometrelik mesafeyi aşıp ona ulaşıyordu.
“Volodya, beni dinle. Sakin ol. Sen en iyisisin. O canavarı evcilleştirebilirsin. Pencereden dışarı bak. Dünya ufuk çizgisini referans al. Jetleri kısa ve kontrollü ateşle. Tıpkı simülatördeki gibi.”
“Simülatör bunun yanında bir çocuk oyuncağıydı, Yura,” diye mırıldandı Komarov, kendi kendine. Ama arkadaşının sesini duymak ona güç vermişti. O yalnız değildi. Yeryüzünde onu düşünen, onunla birlikte savaşan insanlar vardı.
Saatler boyunca uğraştı. Kontrol kolunu kullanarak minik yönelim jetlerine komutlar gönderiyor, kapsülün amansız dönüşünü durdurmaya çalışıyordu. Ter içinde kalmıştı. Uzay giysisinin içindeki hava ağırlaşmıştı. Her küçük ateşlemede, kapsül farklı bir yöne savruluyordu. Bir an için aracı yavaşlatır gibi olduğunda, başka bir eksende yeni bir yalpalama başlıyordu. Sanki Soyuz’un kendisi, içindeki adama isyan eden canlı, kötü niyetli bir varlığa dönüşmüştü.
Beşinci yörünge sırasında, bir umut ışığı belirdi. Bir anlığına, dönüşü neredeyse durdurmayı başardı. Lombozda, Dünya sabit bir şekilde duruyordu.
“Zarya! Stabilize ettim! Sanırım stabilize ettim!”
Fakat o an, kapsül karanlık tarafa geçti. Dünya kayboldu, yerine yıldızların oluşturduğu sonsuz bir karanlık geldi. Referans noktasını kaybetmişti. Ve tam o anda, inatçı yalpalama yeniden başladı. Komarov’un kontrol koluna verdiği bir komuta, sistem gecikmeli ve aşırı bir tepki verdi. Kapsül, eskisinden daha şiddetli bir şekilde dönmeye başladı.
Umut, bir mum alevi gibi titremiş ve sönmüştü. Komarov, kontrol kolunu bıraktı. Kollarını iki yana sarkıttı. Birkaç saniyeliğine pes etti. Tükenmişti. Fiziksel ve zihinsel olarak bitmişti. Gözlerini kapattı ve aklına karısı Valentina’nın yüzü geldi. Ona söz vermişti. Ne olursa olsun geri döneceğine söz vermişti.
Kremlin, Moskova. Öğle Saatleri.
Leonid Brejnev, ofisindeki masasında oturmuş, önündeki kırmızı telefona bakıyordu. Telefon, doğrudan Savunma Bakanı Ustinov’a bağlıydı. Az önce konuşmuşlardı. Ustinov’un sesi, her zamanki çelik gibi tavrından uzaktı; gergin ve belirsizdi.
“Durum kontrol altında değil, Yoldaş Genel Sekreter,” demişti Ustinov. “Komarov büyük bir tehlike içinde. Mühendislerimiz bir çözüm arıyor.”
Brezhnev telefonu kapattıktan sonra pencereye yürüdü. Dışarıda, Moskova kendi rutin hayatına devam ediyordu. İnsanlar işlerine gidiyor, çocuklar okullarında ders görüyor, kimse başlarının yüzlerce kilometre üzerinde, bir Sovyet kahramanının hayatı için verdiği umutsuz savaştan haberdar değildi.
Ekim Devrimi’nin ellinci yıl dönümü kutlamaları… Uzayda buluşan iki kapsül… Gökyüzünde bir Sovyet uzay istasyonu… Tüm o büyük planlar, şimdi tek bir sıkışmış güneş panelinin ve arızalı bir sensörün insafına kalmıştı. Brejnev, başarısızlığın kokusunu alabiliyordu. Ve başarısızlıktan nefret ederdi. Bir fiyaskonun siyasi bedeli, bir kozmonotun hayatından çok daha ağır basabilirdi.
“Bir yolunu bulun,” diye mırıldandı kendi kendine. “O adamı geri getirin. Ölü ya da diri, bir kahraman olarak geri getirin. Dünyanın önünde küçük düşemeyiz.”
Politikanın soğuk mantığı, bir adamın sıcak kanından ve canından daha önemliydi. Komarov, yörüngede bir insan değil, bir semboldü. Ve semboller, lekelenmemeliydi.
Yörünge. On üçüncü Tur.
On sekiz saat geçmişti. On sekiz saatlik aralıksız mücadele, tükenen bataryalar ve kaybolan umut. Komarov artık bir çözüm aramıyordu. Yalnızca hayatta kalmanın bir yolunu arıyordu. Yevpatoria’daki ekip, son ve en umutsuz planlarını ona iletmişti.
Manuel iniş.
Bu, daha önce hiç denenmemiş, teoride bile imkansıza yakın bir manevraydı. Komarov, Dünya’nın gece tarafındayken, Ay’ı bir referans noktası olarak kullanarak kapsülü doğru konuma getirmeye çalışacaktı. Ardından, tam Afrika üzerinden geçerken, ufuk çizgisinin belirmesini bekleyecek ve retro roketlerini manuel olarak ateşleyecekti. Birkaç saniyelik bir hata, onu ya uzayın derinliklerine gönderecek ya da atmosferde bir meteora dönüştürecekti. Şans oranı yüzde bir bile değildi.
Gagarin, telsizin başındaydı. Sesi bitkindi.
“Volodya, planı anladın mı? Ay’ı sol lombozun üst köşesinde tutman gerekiyor. O zaman doğru açıda olacaksın. Ufuk belirdiği an, beş saniye say ve ateşle.”
Komarov’un sesi, statiklerin arasından yorgun ama metanetli bir şekilde geldi. “Anladım, Yura. Anladım.” Bir an duraksadı. “Çocuklar nasıl?”
Gagarin yutkundu. Boğazındaki yumruyu zar zor aştı. “Onlar iyi, Volodya. Hepimiz seni bekliyoruz. Valentina çok güçlü.”
“Ona söyle… Ona söyle ki görevimi yaptım.” Sesi çatallaştı. “Ve Yura… Onlara iyi bak. Bana söz ver.”
Gagarin cevap veremedi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Yanındaki bir general onu omzundan sarsarak kendine getirmeye çalıştı. Gagarin, generalin elini hiddetle itti. Arkadaşı, ondan vasiyetini istiyordu.
“Söz, Volodya,” diye fısıldadı mikrofona. “Söz veriyorum.”
Komarov, son bir kez daha savaşa hazırlanıyordu. Kapsülün içinde, yerçekimsizliğin getirdiği hafifliğe tezat, ruhunda tonlarca ağırlık vardı. Dönüşü yavaşlatmak için son bir kez daha denedi. Bu kez farklı bir şey yaptı. Simülatörlerde hiç öğretilmeyen, bir mühendisin değil, çaresiz bir insanın aklına gelebilecek bir şey. Ayağıyla kapsülün yan duvarına, iyon sensörlerinin bulunduğu bölmeye sert bir tekme attı. Bir kez. Bir kez daha.
Ve bir mucize oldu.
Kontrol panelindeki bir gösterge titredi ve yeşile döndü. Takla yavaşladı. Sensörlerden biri, o tekmeyle kendine gelmişti. Kapsül, hâlâ mükemmel değildi, fakat en azından vahşi dönüşü durmuş, uysal bir yalpalamaya geçmişti.
“Zarya! Zarya, duydun mu?” diye bağırdı Komarov, sesinde yeniden doğan bir umutla. “Tekmeledim! Lanet olası şeyi tekmeledim ve işe yaradı! Yalpalamayı kontrol altına alabiliyorum!”
Kontrol merkezinde bir anlık bir şok sessizliği, ardından bir alkış tufanı koptu. İnsanlar birbirlerine sarılıyor, gülüyor, ağlıyordu. Vasily Mişin, masasına yığılıp kaldı, gözlerini kapattı ve hayatında ilk kez dua etti. Belki de bir şansları vardı. Belki de kahramanları eve dönebilirdi.
Gagarin, sevinçle bağırdı. “İşte benim dostum! İşte benim pilotum! Onu yendin, Volodya! Şimdi eve gelme zamanı!”
Komarov, yorgun bir kahkaha attı. O kahkaha, metal, korku ve yalnızlıkla dolu o daracık alanda çınladı. Mücadele bitmemişti. En zor kısmı daha yeni başlıyordu. Fakat şimdi, elinde bir silahı vardı. Kontrol.
On sekizinci yörüngeye girerken, Soyuz 1 Dünya’nın karanlık yüzüne daldı. Komarov, lombozdan dışarı baktı. Uzaklarda, bir elmas gibi parlayan Ay’ı gördü. Onu sol üst köşeye hizaladı. Parmakları, retro roketleri ateşleyecek olan düğmenin üzerinde bekliyordu. Bataryalarındaki son enerji kırıntılarını bu ateşleme için saklamıştı.
Kalbi, göğüs kafesini delercesine atıyordu. Her şey, önündeki birkaç dakikaya bağlıydı. Afrika’nın üzerinde, şafak sökerken, kaderiyle randevusu vardı. Ya evine, ailesine dönecek ya da yıldızların arasında bir ateş zerresine dönüşecekti.
Telsizden Mişin’in sesi geldi. Sakin, net ve babacan.
“Rubin, her şey sana bağlı. Tüm Sovyet halkı seninle. Tanrı yardımcın olsun.”
Bir komünist Baş Tasarımcının ağzından dökülen o son cümle, durumun ne kadar umutsuz ve ne kadar insani olduğunun kanıtıydı. Komarov, gözlerini kapattı. Geri sayım başlamıştı. Eve dönüş yolundaki son kumarını oynamak üzereydi.
BÖLÜM 3: ATEŞTEN DÜŞEN MELEK
Yörünge. Dünya’nın Karanlık Yüzü. On sekizinci Turun Sonu.
Zaman, o mutlak boşlukta hem donmuş hem de bir nehir gibi akıp gidiyordu. Vladimir Komarov için saniyeler, birer asır gibi uzuyordu. Gözlerini kapatmıştı. Nefesi, daracık kapsülün içindeki geri dönüştürülmüş havayla ağırlaşmıştı. Ay’ın solgun ışığı, lombozun kenarından sızarak kontrol panelindeki düğmeler üzerinde hayaletimsi bir parıltı bırakıyordu. Onu hizalamıştı. O solgun diski, eve giden bir deniz feneri gibi kullanmıştı. Zihninde, bir pilotun soğukkanlılığı ile bir insanın yalın korkusu amansız bir savaş veriyordu. Binlerce saatlik uçuş tecrübesi, kas hafızası ve mühendislik bilgisi, ona ne yapması gerektiğini söylüyordu. Kalbinin derinliklerindeki bir ses ise bunun son kumar olduğunu fısıldıyordu.
Kulaklığından gelen cızırtıların arasında, yer kontrolünün uzak ve titrek sesi bir kez daha yankılandı. “Rubin, ateşleme penceresine iki dakika. Tüm Sovyetler Birliği nefesini tuttu. Seninleyiz, Volodya.”
Volodya. Resmi kod adını bırakıp ona ismiyle seslenmişlerdi. O an, Komarov anladı ki, Yevpatoria’daki o odada artık mühendisler ve generaller yoktu. Orada yalnızca endişeli insanlar, çaresiz dostlar vardı. O, artık bir görevdeki kozmonot değil, uçurumun kenarında duran bir arkadaştı.
Gözlerini açtı. Parmakları, retro ateşleme düğmesinin üzerindeydi. Soğuk ve sert plastiği hissetti. Dünya’nın eğimi, yavaşça lombozun altından belirmeye başladı. O ince, mavi çizgi… Atmosferin en üst katmanı, karanlığın içinden sıyrılan bir şafak vaadiydi. O çizgi, yaşam ile ölüm, ev ile sonsuz boşluk arasındaki sınırdı.
Gagarin’in talimatları zihninde yankılandı: Ufuk belirdiği an, beş saniye say ve ateşle.
Mavi çizgi belirginleşti.
Bir… Kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınıyordu.
İki… Aklına çocuklarının yüzü geldi. Yevgeni ve İrina. Onların gülüşleri.
Üç… Karısı Valentina’nın endişeli ama sevgi dolu bakışları.
Dört… Arkadaşı Yura’nın çaresizliği. Onu korumak için çıktığı yolculuk.
Beş.
Parmağını düğmeye bastı.
Kapsülün arkasında, TDU-1 motoru sağır edici bir gürültüyle hayat buldu. Komarov, koltuğuna doğru şiddetle itildi. Vücudunun üzerine tonlarca ağırlık binmiş gibiydi. Kapsül, görünmez bir el tarafından yörüngesinden koparılıp aşağıya, yuvaya doğru fırlatılmıştı. 153 saniye sürecek o ateşleme, onun eve dönüş biletiydi. Motorun gürültüsü, metalin titreşimi, her şey olması gerektiği gibiydi. Gösterge panelindeki ışıklar, ateşlemenin başarılı olduğunu teyit ediyordu.
Motor sustuğunda, yerini yine o tuhaf sessizlik aldı. Fakat artık yörüngede süzülmüyordu. Düşüyordu. Kontrol edilemez, karşı konulmaz bir şekilde, gezegeninin çekim alanına kapılmış bir metal parçasıydı. O, artık ateşten bir melekti.
Atmosfere Giriş. Yaklaşık 100 Kilometre İrtifa.
İlk başta belli belirsiz bir sürtünme sesiyle başladı. Sanki binlerce ipek kumaş, kapsülün gövdesine sürtünüyordu. Sonra ses yükseldi, bir fısıltıdan bir uğultuya, bir uğultudan kulakları sağır eden bir kükremeye dönüştü. Lombozun dışındaki siyahlık, önce kırmızıya, ardından parlak turuncuya çaldı. Kapsül, kendi etrafında yarattığı bir cehennemin içine dalmıştı. 2000 santigrat dereceye varan sıcaklık, ısı kalkanını yalayıp geçiyordu.
Komarov, hayatında pek çok G-kuvveti hissetmişti, fakat böylesini hiç yaşamamıştı. Sanki dev bir el, göğsünü içeri doğru eziyor, nefes almasını engelliyordu. Gözleri kararıyordu. Bilincini açık tutmak için tüm iradesiyle savaşıyordu. Kapsül, bir fırtınanın ortasında kalmış bir yaprak gibi sarsılıyordu. Her bir cıvata, her bir perçin, bu inanılmaz işkenceye karşı direniyordu.
“Zarya… Zarya, ben Rubin… Atmosfere giriş… şiddetli… Titreşim… çok güçlü…” Sesi, G-kuvvetinin baskısı altında boğuk ve kesik kesik çıkıyordu.
Ve sonra, beklenen oldu. İletişim kesildi.
Kapsülü saran iyonize olmuş plazma kalkanı, radyo dalgalarının geçişini engellemişti. O, şimdi tamamen yalnızdı. Evrenin en gürültülü yerinde, en sağır edici sessizliğin içindeydi. Dışarıda kıyamet kopuyordu. İçeride ise yalnızca kendi zorlu nefesinin ve kalbinin gümbürtüsü vardı.
Lombozdan dışarı bakmaya cesaret etti. Gördüğü manzara, hem büyüleyici hem de dehşet vericiydi. Turuncu, sarı ve mor renklerden oluşan bir ateş çiçeği, kapsülü sarmalamıştı. O, bir yıldızın kalbinde yolculuk ediyor gibiydi. O an, tüm unvanlarından, görevlerinden ve kimliğinden sıyrıldı. O ne bir kozmonot, ne bir albay, ne de bir kahramandı. O, ateşle imtihan edilen bir insandı.
Yer Kontrol Merkezi, Yevpatoria. İletişim Kesintisi.
Telsizden gelen son boğuk kelimelerin ardından, hoparlörleri yalnızca statik bir cızırtı doldurdu. Sonsuz, anlamsız bir tıslama. Yuri Gagarin, önündeki konsola tırnaklarını geçiriyordu. Eklemleri bembeyaz kesilmişti. Gözlerini bir an olsun telemetri ekranından ayırmıyordu. Ekran, Komarov’un kalp atışlarını, nefes alış verişini ve kapsülün içindeki sıcaklığı gösteriyordu. Şimdilik, her şey limitler içindeydi. Ama o biliyordu. En kötüsü henüz gelmemişti.
Vasily Mişin, bir heykel gibi hareketsiz duruyordu. Yüzündeki ifadeyi okumak imkansızdı. O, kendi zihninin içinde, binlerce olasılığı, binlerce hata senaryosunu yeniden yaşıyordu. Paraşüt bölmesinin contaları… Atmosfer basıncı altında sıkışmaması için dua ediyordu. O basit, küçük lastik parçaları, bir adamın hayatı ile korkunç bir ölüm arasındaki tek engeldi.
Odanın köşesindeki kırmızı telefon çaldı. Herkes irkildi. O telefon, yalnızca en tepeden, Kremlin’den çalardı. Mişin’in yardımcısı telefonu açtı, bir an dinledi ve sonra ahizeyi buz gibi bir yüzle Mişin’e uzattı.
“Yoldaş Baş Tasarımcı… Genel Sekreter Brejnev ve Başbakan Kosigin hattalar.”
Mişin derin bir nefes aldı ve ahizeyi eline aldı.
“Evet, Yoldaş Genel Sekreter.”
Brezhnev’in sesi, telefonun diğer ucundan bir kırbaç gibi şakladı. “Mişin, durum nedir? Radyo neden kesildi?”
“Bu normal bir prosedür, Yoldaş Genel Sekreter,” diye açıkladı Mişin, sabrını zorlayarak. “Atmosfere giriş sırasında oluşan plazma kalkanı iletişimi engeller. Birkaç dakika içinde yeniden bağlantı kurmayı umuyoruz.”
“Umuyoruz?” diye gürledi Brejnev. “Umuda yer yok, Mişin! Sonuç istiyoruz! O adamı sağ salim yere indirin. Tüm dünya bizi izliyor.”
Telefon kapandı. Mişin, ahizeyi yavaşça yerine koydu. Omuzlarındaki yük, şimdi daha da ağırlaşmıştı. Yalnızca bir adamın hayatı değil, bir süper gücün prestiji de onun ellerindeydi.
İniş Kapsülü. Yaklaşık 40 Kilometre İrtifa.
Ateşli imtihan yavaş yavaş sona eriyordu. Kükreme, bir uğultuya dönüştü. Lombozun dışındaki cehennem renkleri soluklaştı ve yerini maviye bıraktı. Kapsül, atmosferin yoğun katmanlarını aşmış, artık daha sakin bir düşüşe geçmişti. G-kuvveti azaldı. Komarov, ciğerlerini doldururcasına derin bir nefes alabildi. Bilinci yerindeydi. Hayattaydı. En zorunu atlatmıştı.
Kulaklıklarındaki statik cızırtı kesildi ve yerine yer kontrolünün endişeli sesi doldu.
“Rubin! Rubin, bizi duyuyor musun? Rapor ver! Rubin!”
Komarov, bitkin bir gülümsemeyle cevap verdi. “Duyuyorum Zarya… Duyuyorum. Cehennemden geçtim ama buradayım. İnişe devam ediyorum.”
Kontrol merkezinde bir sevinç dalgası yayıldı. İnsanlar ağlıyor, birbirlerine sarılıyordu. Gagarin, yumruğunu havaya kaldırdı. “Yaptı! Kahrolası herif başardı!”
Başarmıştı. Neredeyse.
Şimdi her şey, o meşum paraşüt sistemine kalmıştı. Prosedüre göre, 10 kilometre irtifada, önce küçük bir frenleme paraşütü (drogue paraşütü) açılacak, kapsülün hızını kesecek ve onu stabilize edecekti. Ardından, daha alçak bir irtifada, devasa ana paraşüt açılarak kapsülü bir kuş tüyü gibi yere indirecekti.
Bir Başbakanın Veda Telefonu
Tam o kritik anlarda, Mişin’in masasındaki kırmızı telefon bir kez daha çaldı. Bu kez arayan, Başbakan Aleksey Kosigin’di. Sesi, Brejnev’in aksine sakin ve insaniydi.
“Yoldaş Mişin, Komarov ile konuşmak istiyorum. Lütfen bir hat bağlayın.”
Mişin tereddüt etti. “Yoldaş Başbakan, şu an inişin en kritik aşamasındayız. Onu meşgul etmek…”
“Bu bir emirdir, Vasily Pavloviç,” dedi Kosigin yumuşak ama kesin bir tonla. “Bir kahramana, vatanının minnettarlığını bizzat sunmak istiyorum.”
Bir hat bağlandı. Uzayın derinliklerinden gelen bir kozmonot ile yeryüzündeki bir devlet adamı arasında, tarihin en tuhaf ve en dokunaklı telefon görüşmelerinden biri gerçekleşmek üzereydi.
“Albay Komarov, ben Başbakan Kosigin. Beni duyuyor musun?”
Komarov şaşırmıştı. Kapsülün içinde, düşüşün getirdiği sarsıntılarla boğuşurken, ülkenin en güçlü ikinci adamının sesini duyuyordu. “Evet, Yoldaş Başbakan. Sizi duyuyorum.”
“Vladimir Mihayloviç,” dedi Kosigin, resmiyeti bir kenara bırakarak. “Seninle gurur duyuyoruz. Cesaretinle, kahramanlığınla tüm Sovyet halkı adına sana teşekkür ederim. Sen bir kahramansın. Seni yeryüzünde bekliyoruz.”
Komarov’un boğazı düğümlendi. Tüm o politik baskı, aceleye getirilen görev, bilerek gönderildiği kusurlu kapsül bir anlığına aklından silindi. Yalnızca vatanının ona teşekkürünü duydu.
“Vatanıma hizmet etmek benim için bir onurdur, Yoldaş Başbakan,” dedi, sesi yorgunluk ve duygudan titreyerek.
Görüşme kısaydı. Fakat o birkaç kelime, Komarov’a son bir güç vermişti. O, unutulmuş bir kurban değildi. O, hatırlanan bir kahramandı.
Son Perde: İpin Koptuğu An
10 kilometre irtifa. Otomatik sistem, frenleme paraşütünü ateşledi. Kapsülün arkasından küçük bir kapak fırladı ve beyaz bir şerit gökyüzünde belirdi. Frenleme paraşütü başarıyla açılmıştı. Kapsülün sarsıntısı azaldı, hızı kesildi. Her şey kitaba uygundu.
Kontrol merkezinde, umut doruktaydı. Başarmışlardı. İmkansızı başarmışlardı.
7 kilometre irtifa. Ana paraşütün açılma zamanı. Sistem, ana paraşüt bölmesinin kapağını serbest bırakmak için patlayıcı cıvataları ateşledi.
Hiçbir şey olmadı.
Komarov, lombozdan görebildiği kadarıyla, ana paraşütün çıkması gereken yerden hiçbir hareket olmadığını fark etti. Gösterge panelindeki ışık yanmıyordu.
“Zarya! Ana paraşüt açılmadı! Tekrarlıyorum, ana paraşüt açılmadı!”
Kontrol odasındaki sevinç çığlıkları, bir anda yerini ölüm sessizliğine bıraktı. Mişin’in yüzü bembeyaz oldu. En büyük korkusu, en kâbus senaryosu, gözlerinin önünde gerçekleşiyordu. Isı ve basınç, contaları eritmiş, kapak sıkışmıştı.
“Manuel olarak açmayı dene, Volodya!” diye bağırdı Gagarin çaresizce. “Manuel kolu kullan!”
Komarov, panikle manuel paraşüt açma kolunu çekti. Var gücüyle asıldı. Kol yerinden oynamadı bile. Mekanizma tamamen kilitlenmişti.
Artık her şey bitmişti. Geri dönüşü olmayan noktayı geçmişti. O, artık yeryüzüne doğru saniyede yüzlerce metre hızla düşen bir metal merminin içindeydi. Saniyeler sonra yere çarpacaktı.
Ve o an, Vladimir Komarov’un içindeki profesyonel kozmonot, tecrübeli pilot, sakin mühendis öldü. Yerini, ihanete uğramış, ölüme gönderilmiş bir adamın saf öfkesi aldı.
Telsizden gelen sesi, artık bir rapor değil, bir lanetlemeydi. Bir çığlıktı.
“Beni bu bozuk geminin içine koyan sizler! Beni öldüren sizlersiniz!”
Sesi, acı ve hiddetle doluydu. Kapsülün içindeki sıcaklığın arttığını hissedebiliyordu. Muhtemelen bir yerlerde yangın başlamıştı.
“Katiller! Cevap verin! Neden yaptınız? Neden beni ölüme yolladınız?”
Yevpatoria’daki kontrol odasında, herkes donup kalmıştı. Bir kahramanın son anlarına, onun en saf, en filtresiz acısına tanıklık ediyorlardı. Gagarin, hıçkırıklara boğulmuş, kulaklıklarını çıkarmıştı. Mişin, masasına kapanmış, omuzları sarsılıyordu. Bu, onun hatasıydı. Onun korkaklığıydı. “Hayır” diyememenin bedelini, bir adam canıyla ödüyordu.
Komarov’un sesi, artık hırıltılı bir feryada dönüşmüştü. Küfürler, suçlamalar, isyanlar… Bir insanın, hayatının son saniyelerinde yaşayabileceği en korkunç ihanetin dışavurumuydu. Onu yeryüzünde bekleyen karısına, çocuklarına bir veda değildi. Onu bu duruma düşürenlere bir lanetti.
Ve sonra, telsizden gelen ses, aniden, tek bir sesle kesildi.
GÜM.
Ardından, mutlak, sonsuz bir sessizlik.
Rubin, yere inmişti.
BÖLÜM 4: YILDIZ TOZUNUN AĞITI
Orenburg Stepleri, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti. 24 Nisan 1967, Şafak Vakti.
Bozkır, sessizliğiyle tanınırdı. Rüzgârın otlar arasındaki fısıltısı, uzak bir kurdun uluması, bir kartalın gökyüzündeki çığlığı… Bunlar, toprağın kadim sesleriydi. Fakat o sabah, Orenburg yakınlarındaki Adamovka köyünün etrafını saran sessizlik farklıydı. O, bir yokluğun sessizliğiydi. Bir çığlığın aniden kesilmesiyle geride kalan uğursuz, ağır sükûnet.
Kurtarma helikopterleri, şafakla yarışarak alçalırken, pilotlar aşağıda gördükleri manzarayla irkildiler. Bir arayışa gelmişlerdi, bir enkaz bulmayı bekliyorlardı. Belki hasarlı ama tanınabilir bir kapsül, belki de bir paraşütün beyaz ipeği… Lakin aşağıda olan, bir kaza yeri değildi. O, bir mezardı. Toprakta açılmış, kenarları eriyip kararmış çirkin bir yara. Ortasında, ne olduğu anlaşılamayan, kömürleşmiş, biçimsiz bir metal yığını tütüyordu. Soyuz 1’den geriye kalan tek şey, yeryüzüne bir mermi gibi saplanmış, kendi kendini imha etmiş bir enkazdı.
İlk kurtarma ekipleri, yüzlerinde şok ve dehşetle enkaza yaklaştılar. Havada kesif bir yanık metal, erimiş plastik ve tarif edilemez, mide bulandırıcı bir koku vardı. Kapsül, tanınmaz haldeydi. Bir tarafı toprağa gömülmüş, diğer tarafı ise çarpmanın ve ardından gelen yangının şiddetiyle bir heykeltıraşın kâbusundaki bir esere dönüşmüştü.
Ekibin lideri, yaşlı bir albay, eldivenli elleriyle enkazın bir parçasını yokladı. Metal hâlâ sıcaktı. Gözleri, enkazın ortasındaki o daha da kararmış, insan formunu andıran kütleye takıldı. Kimse konuşmuyordu. Kimse o gördüğü şeye isim koymak istemiyordu. Vladimir Mihayloviç Komarov’dan geriye kalan, bir insan bedeni değildi. O, yüksek hız ve aşırı ısının birleştirdiği, kemik parçalarıyla erimiş metalin ayırt edilemediği, kömürleşmiş bir kalıntıydı. Bir zamanlar bir kahramanın, bir babanın, bir dostun evi olan o beden, şimdi isimsiz bir dehşet nesnesiydi.
Albay, titreyen bir sesle telsize konuştu. “Merkez, kurtarma ekibi burada. Kapsülü bulduk. Hayatta kalan… yok. Tekrarlıyorum, hayatta kalan yok.”
Birkaç saat içinde, bölge KGB askerleri tarafından tamamen kordona alındı. Meraklı köylüler uzaklaştırıldı. Dünyanın en gelişmiş uzay programının enkazı, şimdi ilkel bir şekilde, kürekler ve brandalarla toplanıyordu. Her bir kömürleşmiş parça, bir suçun delili gibi özenle numaralandırılıyordu. Devlet, kendi yarattığı fiyaskonun üzerini örtmek için hızla harekete geçmişti. Hakikat, o bozkırda, o sabah ölmüştü. Yerini, devletin yazacağı resmi tarihe bırakmak üzereydi.
Baykonur Kozmodromu. Soruşturma Komisyonu Toplantısı.
Baykonur’daki odaya çöken hava, Kırım’daki kontrol merkezinin umut dolu geriliminden çok farklıydı. O, bir cenaze evinin boğucu, suçluluk dolu havasıydı. Vasily Mişin, masanın başında oturuyordu, fakat orada değil gibiydi. Gözleri boşluğa bakıyordu. Günlerdir uyumamıştı. Komarov’un telsizden gelen son çığlıkları, beyninin içinde aralıksız yankılanıyordu: “Beni öldüren sizlersiniz!”
Odanın bir köşesinde, Yuri Gagarin duruyordu. Artık o güleç yüzlü Sovyet kahramanı değildi. Yüzü, keder ve öfkeyle yoğrulmuş bir taş maskesi gibiydi. Gözlerinde, tüm dünyayı yakabilecek bir ateş yanıyordu.
Toplantıyı, Savunma Bakanı Dimitri Ustinov yönetiyordu. Her zamanki gibi soğuk ve pragmatikti. Elindeki ilk raporu okuyordu.
“İlk bulgular, ana paraşüt bölmesi kapağının, atmosfere giriş sırasındaki yüksek basınç ve ısı nedeniyle sıkıştığını gösteriyor. Frenleme paraşütünün yarattığı kuvvet, kapağı yerinden sökmeye yetmemiş. Yedek paraşüt ise, ana paraşüte dolandığı için işlevsiz kalmış. Trajik bir mekanik arıza zinciri.”
“Trajik bir mekanik arıza mı?”
Gagarin’in sesi, bir kamçı gibi odada şakladı. Herkes ona döndü.
“Buna arıza mı diyorsunuz, Yoldaş Bakan?” diye devam etti Gagarin, yavaş adımlarla masaya doğru yürürken. “Biz buna cinayet diyoruz! Mişin’in masasındaki raporlarda yazan iki yüzden fazla hataya ne oldu? O contaların testleri geçemediğini size kim söyledi? Ben söyledim! Mühendisler söyledi! Ama siz kulaklarınızı tıkadınız! Çünkü Ekim Devrimi kutlamalarınız, bir insanın hayatından daha önemliydi!”
Ustinov’un yüzü seğirdi. “Albay Gagarin, kendini kontrol et. Acını anlıyoruz, fakat…”
“Anlıyor musunuz?” diye kükredi Gagarin. “Siz hiçbir şey anlamıyorsunuz! O kapsülün içinde ben olabilirdim! Ama o benim yerime gitti! Beni korumak için öldü! Ve siz şimdi burada ‘mekanik arıza’ masalları anlatıyorsunuz!”
Gagarin, Mişin’in önüne dikildi. Mişin, başını kaldırmaya cesaret edemiyordu.
“Ve sen, Vasily Pavloviç… Sen nasıl izin verdin? Korolyov yaşasaydı, Politbüro’nun önünde masayı yumruklar, o teneke kutusunu fırlatma rampasından kendi elleriyle sökerdi! Ama sen… Sen korktun! Sen ‘Hayır’ diyemedin!”
Mişin, yavaşça başını kaldırdı. Gözleri kan çanağı gibiydi ve yaşlarla doluydu. Fısıltıyla konuştu. “Haklısın, Yura. Ben… ben bir korkağım.”
Bu itiraf, Gagarin’in öfkesini bir anlığına dindirdi. Karşısında bir canavar değil, yıkılmış bir adam görüyordu. Öfkesinin hedefi, o odadaki kişilerden daha büyüktü. Hedefi, insanları rakamlara, hayatları takvimlere indirgeyen o acımasız sistemin ta kendisiydi.
O anda odaya bir KGB generali girdi ve Ustinov’un kulağına bir şeyler fısıldadı. Ustinov başını salladı ve yeniden otoriter bir sesle konuştu.
“Komisyon, kararını vermiştir. Hadise, kahraman bir kozmonotun görevi sırasında karşılaştığı öngörülemez bir teknik aksaklık sonucu hayatını kaybetmesi olarak kayıtlara geçecektir. Albay Komarov’a, en üst düzey devlet nişanları verilecek ve naaşı, Kremlin Duvarı Mezarlığı’na defnedilecektir. Kendisine yakışır bir devlet töreni düzenlenecektir.”
Gagarin acı bir kahkaha attı. “Devlet töreni mi? Onu bir kahraman gibi mi gömeceksiniz? Harika. O zaman bir şartım var. Tören, açık tabutla yapılacak.”
Odadaki herkes donakaldı. Ustinov’un gözleri kısıldı. “Ne saçmalıyorsun sen, Gagarin? Naaştan geriye ne kaldığını biliyorsun.”
“Biliyorum,” dedi Gagarin, sesinde buz gibi bir kararlılıkla. “Ve bütün dünyanın bilmesini istiyorum. Politbüro’nun, sizin, o kendini beğenmiş liderlerin bir kahramana ne yaptığını herkesin görmesini istiyorum. O tabutu açın. İnsanlar, sizin zaferinizin bedelinin neye benzediğini görsünler. Yoksa, yarın Pravda gazetesinin önünde bir basın toplantısı düzenler ve dünyaya her şeyi ben anlatırım.”
Bu bir blöf değildi. Bu bir tehditti. Sovyetler Birliği’nin yaşayan en büyük sembolü, sistemi kendi silahıyla vuruyordu. Ustinov, Gagarin’in gözlerindeki o çılgın kararlılığı gördü. O an anladı ki, Gagarin’i susturamazlardı. Onu hapse atamaz, Sibirya’ya süremezlerdi. Çünkü Yuri Gagarin, sistemin kendisinden daha büyüktü.
Uzun bir sessizlikten sonra, Ustinov isteksizce başını salladı. “Peki. İstediğin gibi olsun.”
Yuri Gagarin, dostu için son savaşını kazanmıştı. Vladimir Komarov’un kömürleşmiş bedeni, sistemin riyakârlığına karşı son ve en güçlü tanık olacaktı.
Moskova. Sütunlu Salon. Devlet Töreni.
Moskova, gri bir yasa bürünmüştü. Bayraklar yarıya indirilmişti. Radyolardan gün boyu hüzünlü klasik müzikler yayılıyordu. TASS haber ajansı, tüm dünyaya şu haberi geçmişti: “Kozmonot-pilot, Sovyetler Birliği Kahramanı Albay Vladimir Mihayloviç Komarov, uzay gemisi Soyuz 1 ile yaptığı test uçuşunun son aşamasında trajik bir kaza sonucu hayatını kaybetmiştir. Onun adı, insanlığın uzay yolundaki öncüleri arasında sonsuza dek yaşayacaktır.”
Sütunlu Salon, Sovyet ihtişamının ve kederinin birleştiği bir sahneydi. Mermer sütunlar, kırmızı bayraklar, devasa çelenkler… Ortada, yüksek bir kaidenin üzerinde, açık bir tabut duruyordu. Binlerce insan, saatlerce kuyrukta beklemiş, kahramanlarına son bir saygı duruşunda bulunmak için salona akın ediyordu.
Fakat tabutun yanına geldiklerinde, gördükleri manzara karşısında donup kalıyorlardı. Bekledikleri, üniforması içinde huzurla yatan bir kahramanın yüzü değildi. Tabutun içinde, siyah kadife bir yastığın üzerinde, ne olduğu anlaşılamayan, kömürleşmiş, insan formunu zar zor andıran bir kütle vardı. O, bir yüz değildi. O, bir çığlığın son yankısıydı. O, teknolojinin, hırsın ve politikanın bir insanı neye dönüştürebileceğinin korkunç bir heykeliydi.
İnsanlar fısıldaşıyor, kadınlar ağlama krizleri geçiriyor, çocuklar annelerinin eteklerine saklanıyordu. Devletin propaganda makinesi, ilk kez kontrolü kaybetmişti. Onlar bir şehit yaratmak istemişlerdi; lakin Gagarin’in inadı sayesinde, bir kurbanı ifşa etmişlerdi.
Tabutun başında, bir onur nöbetçisi gibi dimdik duran Yuri Gagarin, insanların yüzündeki dehşeti izliyordu. Hiçbir ifade yoktu yüzünde. Ama gözleri, her birine şunu söylüyor gibiydi: Bakın. İyi bakın. Unutmayın. Ona bunu onlar yaptı.
Biraz ileride, siyahlar içinde, Valentina Komarova duruyordu. Yüzünde tarifsiz bir metanet vardı. Ağlamıyordu. Sanki tüm gözyaşları içinde donmuştu. O, yalnızca kocasını değil, hayatının anlamını da o tabutun içinde görüyordu. Yanında duran Politbüro üyeleri, Brejnev, Kosigin, hepsi somurtkan yüzlerle, kederli pozlar veriyorlardı. Kameralara karşı birer yas timsaliydiler. Fakat o tabuta bakmaya cesaret edemiyorlardı. Çünkü o tabut, onların eserleriydi.
Törenin sonunda, küllerin bulunduğu küçük bir vazo, askeri bir kortejle Kızıl Meydan’a taşındı. Top atışları ve askeri marşlar eşliğinde, Vladimir Komarov’un külleri, Kremlin’in duvarına, diğer Sovyet büyüklerinin yanına gömüldü. Adının yazılı olduğu mermer plaka, soğuk ve ruhsuz bir şekilde parlıyordu.
Vladimir Komarov, resmen bir kahraman olarak ölümsüzleştirilmişti. Fakat onu tanıyanlar için, o, bir ihanetin ve önlenebilir bir trajedinin simgesi olarak tarihe geçmişti.
Yankılar ve Miras
Soyuz 1 felaketi, Sovyet uzay programı üzerinde bir şok dalgası yarattı. Ay’a insan gönderme yarışı bir anda durdu. Soyuz programı, yirmi bir ay boyunca rafa kaldırıldı. Bu süre zarfında, mühendisler, Komarov’un hayatına mal olan o iki yüzden fazla hatayı tek tek düzelttiler. Paraşüt sistemi tamamen yeniden tasarlandı. Güvenlik protokolleri kökten değiştirildi. Vladimir Komarov’un kurban edilmesi, ondan sonra uçacak olan düzinelerce kozmonotun hayatını kurtarmıştı. Onun ölümü, program için acı ama gerekli bir ders olmuştu.
Vasily Mişin, birkaç yıl daha görevde kaldı, fakat asla eski saygınlığını kazanamadı. Başarısız Ay programının ardından, sonunda görevden alındı ve tarihin tozlu sayfaları arasında unutulup gitti. O, bir dâhinin gölgesinde kalıp, politikanın baskısı altında ezilen trajik bir figür olarak kaldı.
Yuri Gagarin ise bir daha asla eskisi gibi olamadı. O meşhur gülümsemesi, yerini kalıcı bir melankoliye bırakmıştı. Dostunun ölümünden kendini sorumlu tuttu. Daha pervasız yaşamaya, daha fazla içmeye başladı. Savaş pilotu olarak yeteneklerini körelmemesi için sürekli uçuş talep ediyordu. Mart 1968’de, Komarov’un ölümünden bir yıldan az bir süre sonra, rutin bir test uçuşu sırasında kullandığı MiG-15 uçağı düştü. Uzaya çıkan ilk insan, yeryüzünde, şüpheli bir kazada hayatını kaybetti. Pek çok kişi için o, aslında Soyuz 1 yere çakıldığı gün ölmüştü. Geriye kalan bir yıl, yalnızca uzun bir veda olmuştu.
Vladimir Komarov’un hikâyesi, soğuk savaşın ve uzay yarışının en karanlık sayfalarından biridir. O, yalnızca teknik bir arızanın kurbanı değildi. O, kör bir hırsın, siyasi baskının ve bireyin hayatını hiçe sayan bir ideolojinin kurbanıydı. Arkadaşını korumak için bile bile ölüme yürüyen bir adamın hikâyesiydi.
Bugün, yıldızlara baktığımızda, parlayan sayısız gök cisminin arasında, bir zamanlar o boşlukta yalnız başına dönen, savaşan, umut eden ve sonunda ihanete uğrayan bir adamın anısı da asılı durmaktadır. Onun adı, yalnızca bir kahramanlık destanı değil, yıldızlara ulaşma hayalinin ne kadar büyük bir bedel gerektirebileceğine dair ebedi bir ağıttır. Ateşten düşen o melek, insanlığa en parlak zaferlerin bile en karanlık trajedilerden doğabileceğini sonsuza dek hatırlatacaktır.
