BÖLÜM 1: UFUKTAKİ GÖLGE
İstanbul – Bir İmparatorluğun Hiddeti
1565 yılının kışı, İstanbul’a adeta demir bir zırh gibi çökmüştü. Haliç’in suları, kurşuni bir gökyüzünün altında donuk bir ayna misali uzanıyor, Sarayburnu’nun siluetini titreterek yansıtıyordu. Şehrin üzerindeki sessizlik, binlerce fısıltıyı, milyonlarca duayı ve tek bir adamın iradesini gizleyen aldatıcı bir sükûnetti. O iradenin sahibi, Topkapı Sarayı’nın loş, ağır işlemeli odalarından birinde, yedi iklimin ve üç kıtanın hükümdarı, “Muhteşem” olarak anılan Sultan Süleyman’dan başkası değildi.
Artık yetmişini aşmış olan Padişah, bir zamanlar Viyana kapılarına ordularını dayamış o dinç hükümdarın yorgun bir gölgesini andırıyordu. Gut hastalığının sancılarıyla kıvranan bacakları, onu çoğu vakit bir tahtırevana veya mindere mahkûm ediyordu. Lakin gözlerindeki ateş, imparatorluğun ulaştığı en uzak topraklardaki valiyi bile titretecek güçteydi. O gözler, şimdi önünde serili olan Akdeniz haritasına kilitlenmişti. Haritanın ortasında, Sicilya ile Kuzey Afrika arasında minicik, neredeyse önemsiz bir nokta gibi duran bir kara parçası vardı: Malta.
O minik nokta, Sultan’ın zihninde devasa bir lekeydi. Bir çıban başıydı. Yıllar önce Rodos’tan sürdüğü, o kibirli, haçlı ruhunu asla kaybetmeyen Hospitalier Şövalyeleri’nin son sığınağıydı. Kutsal Roma İmparatoru V. Karl’ın onlara “ebedi mülk” olarak bağışladığı o çorak kaya parçası, şimdi Osmanlı ticaret gemilerine kan kusturan korsanların yuvası, İslam dünyasının kalbine doğrultulmuş paslı bir hançerdi. Geçen sene, Kutsal Topraklar’dan dönen bir hacı gemisine yapılan saldırı ve Trablusgarp Valisi Turgut Reis’in en yetenekli komutanlarından birinin bu şövalyelerce esir alınması, bardağı taşıran son damla olmuştu. Padişah’ın sabrı tükenmişti.
Divan-ı Hümayun, o gün olağanüstü toplanmıştı. Kubbealtı vezirleri, her zamanki ihtişamlı kaftanları içinde, Padişah’ın huzurunda yerlerini almışlardı. Ortadaki sessizliği, yaşlı Padişah’ın kısık ama tok sesi bozdu.
“Sokollu,” dedi, gözlerini haritadan ayırmadan. Sadrazam Semiz Ali Paşa’nın yanında oturan, henüz sadrazam olmasa da zekâsı ve yeteneğiyle herkesin bir adım önünde olan Sokollu Mehmed Paşa, hafifçe öne eğildi.
“Paşalar dinlemededir, Hünkârım.”
Sultan Süleyman’ın parmağı, haritadaki o küçük noktayı ezmek istercesine üzerine bastırdı. “Bu yılanın başını ezme vakti gelmiştir. Rodos’tan kovaladığımız kafirler, o çorak kayanın üzerine yeniden yuvalanmış, yollarımızı keser, hacılarımıza saldırır olmuşlardır. Turgut Reis’in feryatları kulağımızdadır. Artık yeter.”
Salonda bir anlık bir duraksama oldu. Malta’ya bir sefer düzenleme fikri yeni değildi. Yıllardır konuşuluyor, lakin her defasında ya başka bir cephedeki acil durum ya da seferin getireceği muazzam maliyet sebebiyle erteleniyordu. Akdeniz’in ortasındaki o kaleyi almak, Rodos’u almaktan katbekat zordu. Şövalyeler, yirmi yıldan uzun bir süredir adayı tahkim ediyor, Avrupa’dan sürekli yardım alıyorlardı.
Sözü, donanmanın tecrübeli kurdu, Kaptan-ı Derya Piyale Paşa aldı. Sakin ve ölçülü bir adamdı. Cerbe Deniz Savaşı’nda kazandığı zaferle adını tarihe yazdırmıştı. “Sultanım, iradeniz emirdir. Donanma-yı Hümayun, yelkenlerini emrinizle doldurur. Fakat bilinmelidir ki Malta, sarp kayalıklar üzerine kurulmuş, iç içe geçmiş kalelerden oluşan bir cehennemdir. Şövalyeler azdır, lakin her biri on askere bedel savaşır. Mevsim ilerliyor. Kış bitmeden yola çıkarsak, bahar fırtınalarına yakalanma tehlikesi mevcuttur. Kuşatma uzarsa, Sicilya’dan gelecek yardım donanmasıyla iki ateş arasında kalabiliriz.”
Piyale Paşa’nın sözleri, mantığın ve tecrübenin sesiydi. O, denizi ve rüzgârı tanıyordu. Bir zaferin yalnızca kılıçla değil, takvimle ve coğrafyayla kazanıldığını biliyordu.
Fakat onun bu temkinli sözlerine karşılık, salonun diğer ucundan hırslı bir ses yükseldi. Kara ordularının başına serdar olarak atanması düşünülen Lala Mustafa Paşa, Piyale Paşa’nın aksine ateşli, sabırsız ve şan peşinde koşan bir komutandı. Yüzündeki ifade, Piyale’nin ihtiyatını bir korkaklık olarak gördüğünü açıkça belli ediyordu.
“Hünkârım, Piyale Paşa’nın endişeleri yersizdir,” diye atıldı. Sesi, Kubbealtı’nın yüksek tavanlarında yankılandı. “Allah’ın izni ve sizin iradenizle, o kaya parçasını Akdeniz’in dibine gönderecek güce sahibiz. İmparatorluğun şanlı ordusu, sur mu tanır, kaya mı tanır? Viyana’yı titreten topçularımız o yuvalarını başlarına yıkmaya kadirdir. Şövalyelerin inadı, Yeniçerilerimizin kılıçları karşısında ne kadar dayanabilir? Gecikmek, düşmana hazırlanması için vakit kazandırmaktır. Kafirlerin cesaretini kırmak için hemen, şimdi harekete geçmeliyiz!”
Lala Mustafa Paşa’nın sözleri, Padişah’ın yüreğindeki ateşi körüklemişti. Yaşlı hükümdar, ömrünün son demlerinde, İslam’a ve imparatorluğa son bir büyük zafer hediye etmek istiyordu. Batı’ya, Hristiyan dünyasına, Osmanlı gücünün asla azalmayacağını, aksine daha da şiddetlendiğini göstermek arzusundaydı. Piyale Paşa’nın mantığı değil, Mustafa Paşa’nın hırsı, onun ruh haline daha yakındı.
Padişah, bir an gözlerini kapadı. Zihninde, gençliğinin zaferleri canlandı. Belgrad, Rodos, Mohaç… O şanlı günler. Malta, bu muhteşem zincirin son halkası olacaktı. Gözlerini açtığında, kararını vermişti.
“Hazırlıklar tamamlansın,” dedi, sesi kesindi ve tartışmaya yer bırakmıyordu. “Donanma, bahar gelmeden demir alacak. Serdar olarak Mustafa Paşa’yı, Kaptan-ı Derya olarak Piyale Paşa’yı görevlendirdim. Trablusgarp’tan Turgut Reis de filosuyla size katılacak. O, o suları herkesten iyi tanır. Bana Malta’nın anahtarlarını getireceksiniz. Ya zaferle dönersiniz ya da o kayalıklar mezarınız olur.”
Bu son sözler, bir emir olduğu kadar bir tehditti. Divan dağıldığında, İstanbul’un kalbinden Akdeniz’e doğru ölümcül bir fırtınanın ilk rüzgârları esmeye başlamıştı. Tersanelerde hummalı bir faaliyet başladı. Devasa kürekli kadırgalar onarılıyor, yeni gemiler denize indiriliyordu. Top dökümhaneleri gece gündüz çalışıyor, kuşatmada kullanılacak devasa baziliskalar için tonlarca tunç eritiliyordu. Şehrin dört bir yanından Yeniçeriler, Azaplar, Sipahiler toplanıyor, silahları bileniyor, zırhları parlatılıyordu. İmparatorluğun bütün askeri ve ekonomik gücü, o küçük adayı haritadan silmek için tek bir noktaya odaklanıyordu. Gökyüzünde süzülen bir şahin, aşağıda kaynayan bu mahşeri kalabalığı, bu devasa hazırlığı görse, yeryüzünün bütün gücünün tek bir hedefe kilitlendiğini anlardı. O hedef, Akdeniz’in ortasında, yaklaşan kıyametten habersiz, güneşin altında parlayan küçük ve inatçı bir kayalıktı.
Malta – Sarp Kayalıkların Üzerindeki Direnç
İstanbul’daki savaş naraları, rüzgârla ve casusların fısıltılarıyla Akdeniz’i aşarak Malta’ya ulaştığında, adanın atmosferi bir anda değişti. O ana dek günlük hayatın yavaş ritmiyle akan sokaklar, yerini sessiz bir telaşa bıraktı. Güneşin beyazlattığı kireçtaşı binaların gölgesinde, insanlar birbirleriyle daha alçak sesle konuşuyor, gözlerinde endişe ve kararlılık arasında gidip gelen bir ifade okunuyordu.
Adanın ve Hospitalier Şövalyeleri Tarikatı’nın lideri, Büyük Üstat (Grand Master) Jean Parisot de la Valette, yetmiş bir yaşındaydı. Uzun, beyaz sakalı ve yüzündeki derin çizgiler, ona bir peygamber vakarı veriyordu. Lakin o çizgiler, yalnızca yaşanmış yılların değil, sayısız savaşın, esaretin ve zorluğun izlerini taşıyordu. Gençliğinde Rodos kuşatmasında savaşmış, ardından Berberi korsanlarına esir düşmüş ve bir yıl boyunca bir kadırgada kürek çekmişti. O, Osmanlı’yı tanıyordu. Onların gücünü, acımasızlığını ve inadını biliyordu. İstanbul’dan gelen haberler onu şaşırtmamış, aksine beklediği bir kâbusun gerçekleştiğini doğrulamıştı.
La Valette, tarikatın merkezi olan Birgu kentindeki sarayının penceresinden, Büyük Liman’ın (Grand Harbour) masmavi sularına bakıyordu. Limanın iki yakası, birer yarımada şeklinde denize uzanıyordu. Birinin üzerinde kendisinin de bulunduğu Birgu şehri ve onun ucundaki heybetli St. Angelo Kalesi vardı. Karşı yakada ise Senglea yarımadası ve St. Michael Kalesi bulunuyordu. Limanın ağzını ise tek başına duran, henüz tam olarak bitirilmemiş St. Elmo Kalesi koruyordu. İşte bütün savunma bu üç noktaya dayanıyordu. La Valette biliyordu ki, eğer St. Elmo düşerse, limanın girişi Osmanlı donanmasına açılır ve Birgu ile Senglea iki taraftan ateş altına alınırdı.
O gün konseyini toplamıştı. Tarikatın farklı “dillere” (Langues) mensup komutanları – Fransız, İtalyan, İspanyol, Alman şövalyeler – büyük salonda yerlerini almıştı. Hepsi de kendi ülkelerinin en soylu ailelerinden gelen, hayatlarını Kutsal Savaş’a adamış, demir iradeli adamlardı. Yüzlerinde korkudan eser yoktu, lakin durumun ciddiyetinin farkındaydılar.
La Valette, masanın başında ayağa kalktı. Sesi, yaşından beklenmeyecek bir güçle salonu doldurdu. “Kardeşlerim, Sultan Süleyman’ın devasa donanmasının üzerimize geldiği haberi kesinleşti. Düşman, bizi bu kayadan söküp atmak, tarikatımızın şanlı ismini tarihten silmek için geliyor. Sayıları bizden katbekat fazla olacak. Güçleri, daha önce görmediğimiz bir seviyede olabilir.”
Salonda bir anlık sessizlik oldu. Ardından La Valette devam etti, sesi daha da yükseldi: “Fakat biz kimiz? Bizler, Mesih’in askerleriyiz. Rodos’ta onların babalarına karşı savaşmış, inancımız uğruna kanımızı dökmüş olanların varisleriyiz. Bize emanet edilen bu kale, Hristiyanlık âleminin Akdeniz’deki son kalkanıdır. Eğer Malta düşerse, Sicilya’nın, İtalya’nın yolu açılır. Bu sorumluluk bizim omuzlarımızdadır.”
Elini masadaki haritaya koydu. Parmağı, kalelerin üzerinde gezindi. “Sayımız az olabilir. Elimizde yaklaşık altı yüz şövalye ve silahşor, birkaç bin Maltalı asker ve gönüllü var. Belki toplamda sekiz-dokuz bin kişiyiz. Onlar ise kırk binden fazla savaşçıyla geliyor. Cephaneleri, topları, kaynakları bizden sonsuz kere fazla. Lakin bizim onlarda olmayan bir şeyimiz var.”
Duraksadı ve salondaki her bir şövalyenin gözünün içine baktı. “Bizim inancımız var. Ve savunulacak bir yuvamız var. Her bir taşını kendi ellerimizle koyduğumuz bu surlar var. Düşman, kazanmak için savaşacak. Biz ise hayatta kalmak için savaşacağız. Aradaki fark budur.”
İspanyol şövalyelerin lideri, yaşlı ve tecrübeli bir savaşçı olan Juan de la Cerda, söz aldı. “Büyük Üstat, Sicilya’dan yardım gelecek mi? İspanya Kralı II. Felipe, kardeşlerini bu kafir sürüsünün insafına terk edecek mi?”
Bu, herkesin aklındaki soruydu. Sicilya’daki İspanyol valisi Don Garcia de Toledo, yardım sözü vermişti. Fakat o yardımın ne zaman ve ne büyüklükte geleceği belirsizdi. II. Felipe, ihtiyatlı bir hükümdardı. Kendi donanmasını riske atmaktan çekinebilirdi.
La Valette, yüzünde acı bir tebessümle cevap verdi. “Don Garcia yardım edeceğine yemin etti. Lakin biz, o yardıma güvenerek oturamayız. Savaşırken ölürsek, yardım geldiğinde cesetlerimizi bulur. Biz, yardım hiç gelmeyecekmiş gibi savaşmak zorundayız. Kendi gücümüze, kendi kılıcımıza ve Tanrı’nın merhametine güveneceğiz.”
Konuşması, salondaki karamsar havayı dağıtmış, yerine çelik gibi bir kararlılık getirmişti. O andan itibaren ada, dev bir karınca yuvasına dönüştü. La Valette’in emirleri doğrultusunda, bütün ada halkı seferber edildi. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar, iç bölgelerdeki güvenli Mdina şehrine gönderildi. Geriye kalan bütün erkekler, savunmaya katılmak üzere silah altına alındı.
Kalelerin duvarları güçlendiriliyor, yeni tabyalar inşa ediliyordu. Şövalyeler, mühendisler eşliğinde surların zayıf noktalarını tespit edip hummalı bir çalışmayla onarıyorlardı. En büyük endişe, St. Elmo Kalesi’ydi. Yıldız şeklindeki kale, modern savaş tekniklerine göre tasarlanmıştı, lakin henüz tam olarak bitmemişti. Özellikle kara tarafındaki duvarları zayıftı. La Valette, en iyi adamlarını ve kaynaklarının önemli bir kısmını St. Elmo’yu güçlendirmek için görevlendirdi.
Adadaki bütün tahıl ambarları dolduruldu. Sarnıçlar ağzına kadar suyla doluydu. Barut fıçıları, gülleler ve oklar, cephaneliklere dikkatle istifleniyordu. La Valette, en küçük detayı bile atlamıyordu. Hatta şövalyelere, yangınları söndürmek için özel olarak tasarlanmış, ıslak yünle kaplı ve sirke dolu küçük fıçılardan oluşan “yangın çemberleri” yapmalarını emretti. Osmanlıların en büyük silahlarından birinin, surlara tırmanan askerleri korumak için attıkları yanıcı maddeler olduğunu biliyordu.
Günler haftaları kovaladı. Nisan ayı geldiğinde, adanın üzerinde elle tutulur bir gerginlik vardı. Herkes, ufku gözlüyordu. Geceleri, St. Angelo Kalesi’nin burçlarında nöbet tutan şövalyeler, karşı kıyıdaki St. Elmo’nun meşalelerini ve limanın sakin sularını izlerken, kuzeydoğudan esecek bir rüzgârın getireceği felaketi bekliyorlardı. Biliyorlardı ki, çok yakında o sakin sular, yüzlerce geminin gölgesiyle kararacak ve o sessiz tepeler, binlerce topun gümbürtüsüyle sarsılacaktı. Bu, bir bekleyiş değildi. Bir nefes tutuştu. Fırtınadan önceki o son, ölümcül sessizlikti.
Akdeniz’in Sularında – İki Başlı Ejderha
Mayıs ayının ortalarında, Osmanlı donanması Ege Denizi’ni geride bırakmış, açık sulara yelken açmıştı. Ufuk çizgisini bir baştan bir başa kaplayan filo, yüzen bir şehri andırıyordu. Yaklaşık iki yüz gemiden oluşan bu devasa güç, insanlık tarihinin gördüğü en büyük armadalardan biriydi. En önde, Kaptan-ı Derya Piyale Paşa’nın sancak gemisi, üç fenerli muazzam bir kalyon ilerliyordu. Onu, yüzlerce kürekli kadırga, asker ve mühimmat taşıyan kargo gemileri ve daha küçük, hızlı fırkateynler takip ediyordu.
Gemilerin güverteleri, insan ve hayvanla doluydu. Rengârenk giysileri içindeki Yeniçeriler, parlayan kılıçlarını biliyor, oklarını kontrol ediyordu. Anadolu’dan ve Rumeli’den toplanmış Azaplar, daha tecrübesiz ama bir o kadar da hırslıydılar. Atlarını taşıyan gemilerden gelen kişneme sesleri, rüzgârın uğultusuna ve dalgaların sesine karışıyordu. Havada kesif bir katran, ter, baharat ve deniz tuzu kokusu vardı. Bu, savaşın kokusuydu.
Lakin bu heybetli görüntünün ardında, tehlikeli bir çatlak mevcuttu. Padişah’ın birlikte görevlendirdiği iki komutan, Piyale Paşa ve Lala Mustafa Paşa, birbirlerine taban tabana zıt karakterlerdi. Piyale Paşa, denizciydi. Soğukkanlı, hesaplı ve sabırlıydı. Onun için zafer, doğru zamanda, doğru rüzgârla yapılan doğru hamleydi. Lala Mustafa Paşa ise bir kara komutanıydı. Ateşli, sabırsız ve Padişah’ın gözüne girme hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Onun için zafer, düşmanın üzerine bir an önce atılıp ezici bir güçle onu yok etmekti.
Padişah, Turgut Reis gelene kadar ikisinin ortak karar almasını emretmişti. Fakat bu durum, bir güç birliği yerine, bir ego savaşına dönüşmüştü. Sancak gemisinin kamarası, çoğu zaman ikilinin arasındaki gerilimin merkezi oluyordu.
Bir akşamüstü, Malta’ya yaklaşırlarken, Lala Mustafa Paşa, önündeki haritaya hırsla vurdu. “Daha ne bekliyoruz, Paşa? Adanın güneyindeki Marsaxlokk Koyu’na askerlerimizi çıkarıp derhal kalelerin üzerine yürümeliyiz. Birgu’yu kuşatır, toplarımızla yerle bir ederiz. Bu iş bir haftada biter!”
Piyale Paşa, sakinliğini koruyarak pencereden denize baktı. “Mustafa Paşa, acele etmek felaket getirebilir. Önce St. Elmo Kalesi’ni almalıyız. O kale ayakta kaldığı sürece, donanmamız Büyük Liman’a giremez. Limana giremezsek, ağır toplarımızı ve mühimmatımızı Birgu surlarının yakınına taşıyamayız. Gemilerimiz açıkta demirlemek zorunda kalır ki, bu da bizi hem fırtınalara hem de Sicilya’dan gelebilecek bir saldırıya karşı savunmasız bırakır.”
Lala Mustafa Paşa, bu mantıklı sözleri duymak istemiyordu. “St. Elmo mu? O küçük kule mi? Ordumuz o çakıl yığınını bir günde yutar! Asıl hedef Birgu’dur, oradaki Büyük Üstat’ın sığınağıdır. Yılanın başı orasıdır. Kuyruğuyla vakit kaybedemeyiz.”
“St. Elmo kuyruk değil, yılanın dişidir,” diye karşılık verdi Piyale Paşa, sesinde ilk kez bir sertlik seziliyordu. “O diş bizi zehirlemeden, başını ezemeyiz. Turgut Reis de geldiğinde benimle aynı fikirde olacaktır. O, bu suları avucunun içi gibi bilir.”
Lala Mustafa Paşa, Turgut Reis’in adını duyunca daha da sinirlendi. Padişah’ın sefere üçüncü bir komutan ataması, kendi otoritesine bir hakaret gibi geliyordu. “Turgut Reis gelene kadar kafirler mevzilerini daha da güçlendirmiş olacak! Sizin bu korkaklığınız bize zafere değil, hezimete mal olacak!”
Aralarındaki bu tartışmalar, geminin mürettebatı ve diğer komutanlar arasında fısıltıyla yayılıyordu. Ordunun iki başı vardı ve bu iki baş farklı yönlere bakıyordu. Bu durum, seferin en büyük zayıflığıydı. Birlik ve beraberlik içinde hareket etmesi gereken bir ordu, daha karaya ayak basmadan kendi içinde bölünmüştü.
Donanma, yavaş ve görkemli bir şekilde ilerlemeye devam etti. Geceleri, binlerce geminin feneri, denizin üzerinde parlayan bir yıldız kümesi gibiydi. Askerler, zafer ve ganimet hayalleri kuruyor, komutanlar ise kendi aralarındaki çekişmelerle meşguldü. Hiçbiri, o küçük kaya parçasının kendilerini nasıl bir cehennemin beklediğini, o sarp yamaçların ve inatçı surların ne kadar kan ve can alacağını tahmin edemiyordu. Onlar, gücün ve sayının sarhoşluğu içindeydiler. Tarihin onlara hazırladığı kanlı tuzağa doğru, emin adımlarla yaklaşıyorlardı.
18 Mayıs 1565 – Ufuk Karardığında
18 Mayıs sabahı, Malta adası her zamanki gibi sakin bir güne uyandı. Güneş, doğudan yükseliyor, denizin üzerini altın rengi bir tülle kaplıyordu. St. Angelo Kalesi’nin en yüksek burcundaki nöbetçi, gözlerini ufuktan ayırmıyordu. Haftalardır süren bu monoton bekleyiş, onu yormuştu. Gözleri, sürekli aynı mavi boşluğa bakmaktan ağrıyordu.
Saatler ilerledi. Öğleye doğru, rüzgâr yön değiştirdi ve kuzeydoğudan esmeye başladı. Nöbetçi, tam o anda, ufuk çizgisinde bir anormallik fark etti. Bir leke. Belki bir bulut parçasıydı. Gözlerini kısıp daha dikkatli baktı. Leke büyüyordu. Yanında bir tane daha belirdi. Sonra bir tane daha.
Kalbi, göğüs kafesini dövercesine atmaya başladı. Gördüğü şey bulut değildi. Yelkenlerdi. Onlarca… Yüzlerce yelken…
Nefesi kesilmiş bir halde, tüm gücüyle bağırdı: “Donanma! Düşman donanması göründü!”
Sesi, kalede yankılandı ve bir anda bütün adayı ayağa kaldıran bir alarm zincirini başlattı. Nöbetçinin çığlığı, en yakındaki çan kulesine ulaştı. Oradaki görevli, ipi var gücüyle çekmeye başladı. Tok ve uğursuz bir ses, Birgu’nun taş sokaklarında yankılandı: DAN! DAN! DAN!
O ilk çan sesini, bir başkası takip etti. Senglea’daki St. Michael Kalesi’nin çanları… Ardından St. Elmo’nun… Çok geçmeden, bütün yarımadalar, yaklaşan kıyameti haber veren çan sesleriyle çınlıyordu. İnsanlar evlerinden fırladı. Askerler kışlalarından koşarak surlardaki mevkilerine gidiyor, zırhlarını bağlıyor, miğferlerini takıyorlardı.
La Valette, haberi alır almaz St. Angelo’nun en üst burcuna çıktı. Elindeki pirinç teleskobu gözüne götürdü ve ufka baktı. Gördüğü manzara, en kötü kâbuslarını bile aşıyordu. Ufuk, bir baştan bir başa gemilerle kaplanmıştı. Sanki deniz, ormanını kusmuştu. Yüzlerce geminin yelkeni, güneşi perdeliyor, denizin üzerine hareket eden devasa bir gölge düşürüyordu. Bu, bir donanma değildi. Bu, denizin üzerinde yürüyen bir istila ordusuydu. Yüzen bir imparatorluktu.
Yanındaki şövalyelere döndü. Yüzünde en ufak bir korku belirtisi yoktu. Aksine, çelik gibi bir kararlılık vardı. “İşte geldiler,” dedi, sesi sakindi. “Yıllardır beklediğimiz misafirler. Gidin ve yerlerinizi alın. Herkes görevini bilsin. Bugün, inancımızın sınandığı gündür. Tanrı bizimledir.”
Şövalyeler, başlarıyla selam verip hızla dağıldılar. La Valette, bir süre daha o korkunç manzarayı izledi. Gözleri, yaklaşan filonun ihtişamında değil, o filonun ardındaki iradeyi görüyordu. Bu, yalnızca bir askeri sefer değildi. İki dünyanın, iki inancın, iki medeniyetin çarpışmasıydı. Ve bu çarpışmanın merkez üssü, üzerinde durduğu bu küçük, çorak kaya parçası olacaktı.
Osmanlı filosu, yavaş ve tehditkâr bir şekilde adaya yaklaşıyordu. Gemilerin üzerindeki sancaklar rüzgârda dalgalanıyor, binlerce askerin savaş naraları belli belirsiz duyuluyordu. Malta’nın savunucuları, surların üzerinde sessizce bekliyordu. Kılıçlarını sıkmış, dualarını etmişlerdi. Artık konuşma vakti bitmişti. Bekleyiş sona ermişti. Ufuktaki gölge, adanın üzerine çökmüştü ve çok yakında, o gölgeden ateş, demir ve ölüm yağacaktı. Tarihin en kanlı kuşatmalarından biri, başlamak üzereydi.
BÖLÜM 2: ATEŞ VE DEMİRİN DANSI
Marsaxlokk Koyu – Bir Ordunun Karaya Vuruşu
Osmanlı donanmasının Malta ufuklarında belirmesiyle başlayan uğursuz çan sesleri, adanın taş kalbine bir korku tohumu ekmişti. Lakin surların üzerindeki şövalyeler ve Maltalı askerler için korkunun yerini çok geçmeden çelikten bir tevekkül aldı. Saatler ilerledikçe, o devasa armada, adanın etrafında yavaş ve ölümcül bir yılan gibi kıvrılarak en zayıf noktasını aradı. Sonunda, adanın güneydoğusunda, savunması zayıf, geniş ve korunaklı bir koya yöneldiler: Marsaxlokk.
Piyale Paşa, stratejik bir tereddüt yaşasa da, Lala Mustafa Paşa’nın sabırsızlığı galip gelmişti. Orduyu bir an önce karaya çıkarmak, düşmana psikolojik üstünlük kurmak istiyordu. Filo, görkemli bir düzen içinde koya demirlediğinde, Malta’nın savunucuları, St. Angelo Kalesi’nin burçlarından, tarihin en büyük amfibi çıkarmalarından birine tanıklık etmeye başladı.
İlk olarak, yüzlerce küçük sandal ve filika, ana gemilerden suya indirildi. Her birinin içinde, zırhları güneşin altında parlayan, elleri kılıçlarının kabzasında, yüzleri kararlı Yeniçeriler vardı. Küreklerin suya ritmik vuruşları, binlerce askerin mırıldandığı tekbir seslerine karışıyor, denizin üzerinde uğursuz bir melodi oluşturuyordu. Karaya ilk ayak basanlar onlar oldu. Sahile çıktıkları anda, hızla savaş düzeni alıp, olası bir karşı saldırıya karşı bir güvenlik kordonu oluşturdular.
Onların ardından asıl mahşer başladı. Devasa nakliye gemilerinin kapakları, gıcırdayarak açıldı ve içlerinden, imparatorluğun dört bir yanından toplanmış on binlerce asker dökülmeye başladı. Anadolu’nun sert mizaçlı Azapları, Rumeli’nin gözü pek Sipahileri, atlarını ve teçhizatlarını karaya taşıyor, komutanlarının bağırışları arasında kaotik görünen ama aslında mükemmel şekilde organize edilmiş bir düzen içinde toplanıyorlardı.
Manzara, adeta bir karınca yuvasının patlamasını andırıyordu. Sahil, kısa sürede insan, at, katır ve malzeme yığınlarıyla dolup taştı. Çadırlar kuruluyor, seyyar mutfaklardan dumanlar tütmeye başlıyor, demirciler körüklerini harlayarak portatif ocaklarını hazırlıyordu. Birkaç saat içinde, o sakin ve el değmemiş koy, on binlerce kişilik, hareket halinde bir şehrin gürültüsüyle dolmuştu. Bu, yalnızca bir askeri çıkarma değil, bir medeniyetin bütün ağırlığıyla bir kara parçasının üzerine çöküşüydü.
La Valette ve komutanları, bu korkutucu manzarayı dürbünleriyle izlerken, sessizliklerini koruyorlardı. Bu güce karşı doğrudan bir meydan muharebesine girişmek, intihar demekti. Onların gücü, surlarının ardındaydı. La Valette, düşmanın karaya çıkmasını engellemeye çalışmanın beyhude bir çaba olacağını biliyordu. Kaynaklarını, asıl savaşın verileceği yerde, kalelerin savunmasında kullanmak zorundaydı. Yine de, düşmana Malta toprağının bedelsiz olmadığını göstermek niyetindeydi. Küçük bir birliği, Mareşal de Copier komutasında, düşmanın öncü kollarına bir baskın düzenlemesi için göndermişti. Bu, bir zafer kazanma amacı gütmüyor, bir mesaj veriyordu: “Attığınız her adımın bir bedeli olacak.”
İlk Kan – Bir Çarpışmanın Yankıları
Osmanlı ordusu, karaya yerleşmenin verdiği özgüvenle, keşif kolları çıkarmaya başlamıştı. Lala Mustafa Paşa, Birgu ve Senglea’ya giden yolları kontrol etmek, arazinin yapısını anlamak istiyordu. Birkaç yüz Sipahi ve Yeniçeriden oluşan bir keşif kolu, Birgu’ya yakın bir köy olan Santa Katerina civarında ilerlerken, kendilerini bekleyen tuzağın farkında değildi.
Mareşal de Copier ve emrindeki yaklaşık yüz şövalye ile iki yüz Maltalı arkebüzcü (fitilli tüfek kullanan asker), zeytin ağaçlarının ve taş duvarların ardında pusuya yatmıştı. Sessizlik, yalnızca rüzgârın ve ağustosböceklerinin sesiyle bozuluyordu. Osmanlı birliği, dar bir patikaya girdiğinde, de Copier kılıcını kaldırdı. O an, arkebüzcüler aynı anda ateş açtı.
Patlamaların sesi, sessiz kırsalı yırttı. Kurşunlar, zırhları delip geçiyor, atları ve askerleri yere seriyordu. Öncü Sipahiler, neye uğradıklarını şaşırmış bir halde sendelediler. Bu ilk şokun hemen ardından, de Copier’in komutasıyla şövalyeler atlarını mahmuzlayıp “St. John! St. John!” naralarıyla saklandıkları yerden fırladılar. Ağır zırhları, uzun mızrakları ve savaş atlarının ezici gücüyle, hazırlıksız yakalanan Osmanlı birliğinin tam ortasına bir kama gibi daldılar.
Çarpışma kısa, lakin son derece vahşiydi. Çeliğin çeliğe çarpma sesleri, yaralıların feryatları ve atların kişnemeleri birbirine karıştı. Şövalyeler, bire bir dövüşte ustaydılar. Her biri, yıllarını savaş sanatına adamış birer ölüm makinesiydi. Osmanlı askerleri, sayıca üstün olmalarına karşın, pusunun getirdiği şaşkınlık ve şövalyelerin zırhlı saldırısının şiddeti karşısında dağıldılar.
Lala Mustafa Paşa, ana kampta bu beklenmedik saldırının haberini aldığında öfkeden deliye döndü. Bir avuç “kafir”, onun şanlı ordusuna ilk günlerinde meydan okumaya cüret etmişti. Derhal daha büyük bir takviye birliği gönderdi. De Copier, amacına ulaştığını biliyordu. Düşmana ilk darbeyi vurmuş, morallerini sarsmıştı. Daha fazla kayıp vermeden geri çekilme emri verdi. Şövalyeler, düzenli bir şekilde geri çekilerek Birgu’nun güvenli surlarının ardına sığındılar.
Bu küçük çarpışmanın askeri açıdan büyük bir önemi yoktu. Osmanlı ordusu için küçük bir kayıptı. Fakat psikolojik etkisi muazzamdı. Savunmacılar için, düşmanın yenilmez olmadığını görmek büyük bir moral kaynağı oldu. Surların üzerinden arkadaşlarının zaferle dönüşünü izleyen askerler, sevinç çığlıkları atıyor, Osmanlı kampına doğru hakaretler yağdırıyorlardı. Osmanlı tarafında ise, bu küçük yenilgi, adanın kolay bir lokma olmayacağının ilk işaretiydi. Lala Mustafa Paşa’nın yüzü, öfke ve aşağılanma ile kasılmıştı. O, hızlı ve ezici bir zafer beklerken, daha ilk adımda kanlı bir direnişle karşılaşmıştı. O gün dökülen ilk kan, adanın toprağını kızıla boyarken, kuşatmanın ne denli inatçı ve acımasız geçeceğinin habercisiydi.
Komuta Çatlağı – St. Elmo’nun Kaderi
İlk çarpışmanın ardından, Osmanlı komuta çadırında fırtınalar kopuyordu. Lala Mustafa Paşa ve Piyale Paşa arasındaki stratejik anlaşmazlık, artık açık bir düşmanlığa dönüşmüştü. Çadırın ortasında duran büyük masanın üzerindeki Malta haritası, iki komutanın iradelerinin savaş alanına dönmüştü.
Lala Mustafa Paşa, elini hırsla Birgu ve Senglea’nın üzerine koydu. “Gördünüz mü, Paşa? Kâfirlerin cüreti buradan geliyor! Yuvaları, o iki yarımadadır. Ordumuzu doğrudan oraya yönlendirmeli, toplarımızı surlarının dibine kurmalı ve bu işi kökünden halletmeliyiz. O küçük kalede, St. Elmo’da vakit kaybetmek, onlara Sicilya’dan yardım gelmesi için zaman tanımaktır!”
Sesi, çadırın içinde yankılanıyordu. Öfkesi, yüzündeki damarları belirginleştirmişti. Onun için mesele, bir şan ve şeref meselesiydi. Padişah’a, imparatorluğun ordusunun bir avuç şövalyeyi haftalar içinde nasıl ezdiğini göstermek istiyordu.
Piyale Paşa, sakinliğini korumaya çalışarak cevap verdi. O, bir denizci gözüyle bakıyordu haritaya. “Mustafa Paşa, aklın yolu birdir. St. Elmo düşmeden, donanma Büyük Liman’a giremez. Limana giremezsek, devasa kuşatma toplarımızı ve on binlerce tonluk mühimmatı nasıl karaya çıkarıp Birgu surlarının önüne taşıyacağız? Hepsini Marsaxlokk’tan kilometrelerce kayalık arazide sırtımızda mı taşıyacağız? Gemilerimiz, açık denizde demirlemişken, bir fırtına ya da İspanyol donanmasının ani bir baskını karşısında ne yapacağız? Donanmayı kaybedersek, bütün ordu bu adada mahsur kalır. St. Elmo, limanın kilididir. O kilidi kırmadan kapıyı açamayız.”
Piyale Paşa’nın mantığı kusursuzdu. Askeri stratejinin temel kuralları onun yanındaydı. Lakin Lala Mustafa Paşa’nın hırsı, mantık dinlemiyordu.
“Korkaklıktır o senin söylediğin!” diye gürledi Mustafa Paşa. “Denizcilerin yersiz endişeleridir! Benim Yeniçerilerim, o topları sırtlarında değil, kâfirlerin cesetlerinin üzerinde taşır! Senin gemilerin mi önemli, yoksa Padişah’ın zaferi mi? Sen kendi filonun derdindesin, ben ise imparatorluğun şanının!”
Tartışma, diğer paşaların ve ağaların önünde, tehlikeli bir boyuta tırmanmıştı. Ordunun iki başkomutanı, birbirini korkaklık ve sorumsuzlukla suçluyordu. Seferin başarısı için mutlak bir gereklilik olan komuta birliği, daha ilk günlerde paramparça olmuştu.
İkili, bir sonuca varamıyordu. Her ikisi de kendi planında diretiyordu. Padişah’ın emri kesindi: Turgut Reis gelene kadar ortak karar alınacaktı. Fakat ortada bir karar yoktu, yalnızca iki inatçı irade vardı. Nihayetinde, bir orta yol bulunmuş gibi göründü. Ordu, ana hedef olan Birgu’yu kuşatmak için Sciberras Yarımadası’na, yani St. Elmo’nun bulunduğu tepeye doğru ilerleyecekti. Bu ilerleyiş sırasında, St. Elmo “hızla” ele geçirilecek, ardından asıl kuşatma başlayacaktı. Lala Mustafa Paşa, St. Elmo’nun birkaç günlük bir iş olacağına kendini inandırmıştı. Piyale Paşa ise, en azından ilk hedefin St. Elmo olarak belirlenmesinden ötürü gönülsüzce razı olmuştu.
Bu kırılgan uzlaşma, kuşatmanın kaderini belirleyecekti. Osmanlı ordusu, bütün gücünü tek bir hedefe odaklamak yerine, bölünmüş bir komuta yapısıyla, önemsiz gördüğü bir kalenin üzerine yürümeye başladı. Farkında olmadıkları şey, o “küçük kale”nin, bütün planlarını altüst edecek, haftalarını ve binlerce askerini yutacak kanlı bir bataklığa dönüşeceğiydi.
Devlerin Yürüyüşü – Topların Taşınması
St. Elmo’ya saldırma kararı alındıktan sonra, Osmanlı ordusu tarihin en zorlu lojistik operasyonlarından birine girişti. Kuşatmanın asıl silahı olan devasa topların, Marsaxlokk Koyu’ndan Sciberras Tepesi’ne taşınması gerekiyordu. Aradaki mesafe kuş uçuşu birkaç kilometreydi, lakin arazi, engebeli, kayalık ve dik yokuşlarla doluydu.
Bu iş için binlerce asker ve işçi görevlendirildi. En büyük toplar, “Baziliskalar”, her biri tonlarca ağırlıktaki tunç canavarlardı. Yüzlerce kiloluk mermer gülleler fırlatabilen bu topları hareket ettirmek, inanılmaz bir insan gücü gerektiriyordu. Kalın halatlar topların üzerine bağlanıyor, yüzlerce asker, mühendislerin ve ustaların komutalarıyla, hep bir ağızdan söyledikleri ritmik marşlar eşliğinde halatlara asılıyordu.
Güneşin kavurucu sıcağı altında, terden sırılsıklam olmuş bedenler, o devasa metal kütlelerini santim santim ilerletiyordu. Topların tekerlekleri, kayalık zeminde gıcırdıyor, bazen bir tekerlek taşa takıldığında veya bir halat koptuğunda, bütün düzen bozuluyor, askerler ezilme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu. Atlar ve katırlar, daha küçük topları ve tonlarca barut fıçısını, gülle yığınlarını taşıyordu. Sciberras Tepesi’ne giden yollar, kısa sürede bu insanüstü çabaya tanıklık eden, inleyen, bağıran, ter ve toz kokan bir insan seline dönüştü.
La Valette ve şövalyeler, surlardan bu devasa operasyonu endişeyle izliyordu. Düşmanın lojistik gücü ve kararlılığı, göz korkutucuydu. Bu toplar mevzilendiğinde, kalelerinin duvarlarının ne kadar dayanabileceğini kimse bilmiyordu. Savunmacılar, bu hazırlıkları taciz etmek için küçük çaplı saldırılar düzenliyor, Osmanlı işçilerine ok ve arkebüz ateşi açıyorlardı. Lakin bu saldırılar, devasa operasyonun yanında okyanusta bir damla gibi kalıyordu.
Bir haftayı aşkın bir sürenin sonunda, Osmanlı mühendisleri imkânsızı başarmıştı. Onlarca top, St. Elmo Kalesi’ne bakan tepelere yerleştirilmiş, topçu bataryaları kurulmuştu. Toprak ve taştan siperler kazılmış, lağımcılar kalenin duvarlarının altına tünel kazmak için hazırlıklara başlamıştı. Her şey hazırdı. Sessizlik, yerini korkunç bir beklentiye bırakmıştı. Sciberras Tepesi, namlularını St. Elmo’ya çevirmiş, uyuyan bir volkan gibiydi. Patlaması an meselesiydi.
Kıyametin Gürültüsü – St. Elmo Ateş Altında
Mayıs ayının son haftasında, şafakla birlikte, Lala Mustafa Paşa emri verdi.
O ana kadar adayı kaplayan sessizlik, tek bir anda, yeryüzünü sarsan bir gümbürtüyle parçalandı. Sciberras Tepesi’ndeki bütün Osmanlı bataryaları aynı anda ateş kustu. Onlarca devasa topun namlusundan fırlayan duman, bir anda gökyüzünü kapkara bir bulutla örttü. Saniyeler sonra, yüzlerce kiloluk gülleler, korkunç bir vızıltıyla havayı yararak St. Elmo Kalesi’nin duvarlarına çarptı.
İlk darbelerin etkisi, bir deprem gibiydi. Kalenin içindeki savunmacılar, sarsıntıyla yere kapaklandı. Kireçtaşı duvarlar, daha önce hiç görmedikleri bir şiddetle dövülüyordu. Her gülle çarpışında, surlardan devasa parçalar kopuyor, taş ve toz bulutu içinde havada uçuşuyordu. Gürültü, insan aklının alabileceğinin ötesindeydi. Sürekli, aralıksız bir gök gürültüsüydü. Kulakları sağır ediyor, yeri titretiyor, insanın iç organlarını sarsıyordu.
St. Elmo Kalesi’nin komutanı, yaşlı şövalye Luigi Broglia, toz ve dumanın içinden ayağa kalktı. Yüzü, patlamaların kaldırdığı beyaz kireçtaşı tozuyla kaplanmıştı. Askerlerine bağırmaya çalıştı, lakin sesi, top ateşinin cehennemi gürültüsü içinde kaybolup gidiyordu. Askerler, şok içinde, içgüdüsel olarak siper alabilecekleri yerlere sığınmaya çalışıyordu. Bazıları dua ediyor, bazıları ise şaşkınlıkla, parçalanan duvarları izliyordu.
Bombardıman saatlerce sürdü. Güneş yükseldikçe, St. Elmo Kalesi, adeta bir cehenneme döndü. Surlar, birer birer eriyor, tabyalar yıkılıyor, siperler parçalanıyordu. Şövalyeler ve askerler, bu ateş fırtınasının ortasında hayatta kalmaya çalışıyordu. Gülleler yalnızca duvarları değil, insanları da parçalıyordu. Bir an yanınızda duran yoldaşınız, bir sonraki an kanlı bir et yığınına dönüşebiliyordu.
Birgu’daki La Valette, St. Angelo’nun tepesinden, kalesinin nasıl dövüldüğünü çaresizce izliyordu. Dumanın ve tozun arkasından, St. Elmo’nun bir zamanlar gururla dalgalanan sancağının hala yerinde olduğunu görmek, yüreğine bir nebze olsun su serpiyordu. Biliyordu ki St. Elmo, bir kurbanlık koçtu. Görevi, düşmanı olabildiğince uzun süre oyalamak, ana kalelerin savunması için ve belki de Sicilya’dan gelecek yardım için zaman kazandırmaktı. Gece olduğunda, bombardıman durulunca, küçük sandallarla St. Elmo’ya takviye asker, barut, yiyecek ve en önemlisi, moral göndermeye çalışıyordu.
Geceleri, St. Elmo bir şantiyeye dönüşüyordu. Bombardımanın durmasını fırsat bilen savunmacılar, meşalelerin loş ışığında, yıkılan duvarları onarmaya çalışıyordu. Kadınlar ve silahsız erkekler de dahil olmak üzere, herkes çalışıyordu. Toprak ve moloz dolu sepetler taşınıyor, geçici barikatlar kuruluyor, yeni siperler kazılıyordu. Lakin her sabah, güneşin doğuşuyla birlikte, cehennem yeniden başlıyordu. Osmanlı topları, bir gece önce onarılan ne varsa, birkaç saat içinde yeniden yerle bir ediyordu.
Bu, bir irade savaşıydı. Osmanlılar, çeliğin ve barutun gücüyle kaleyi toz haline getirebileceklerine inanıyorlardı. Savunmacılar ise, insan ruhunun ve inancının, en sert taştan bile daha dayanıklı olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlardı. Günler geçtikçe, St. Elmo, tanınmaz hale geldi. Bir zamanların yıldız şeklindeki modern kalesi, artık bir moloz ve enkaz yığınını andırıyordu. Lakin o enkazın içinde, bir avuç insan, akıl almaz bir direniş sergilemeye devam ediyordu.
Denizden Gelen Ejderha – Turgut Reis
Bombardımanın başlamasından yaklaşık bir hafta sonra, Haziran ayının ilk günlerinde, Osmanlı kampında büyük bir hareketlilik yaşandı. Ufukta, yeni bir filo belirmişti. Bu, beklenen filoydu. Trablusgarp ve Cezayir’den gelen, Akdeniz’in en korkulan denizcisinin komutasındaki filo.
Turgut Reis, seksen yaşındaydı. Bütün ömrü denizlerde, savaşlarda geçmişti. O, Akdeniz’in kurduydu. Dalgaları, rüzgârları, adaları ve limanları avucunun içi gibi biliyordu. Şövalyeler için onun adı, şeytanın adıyla eşdeğerdi. Osmanlılar içinse, zaferin müjdecisiydi. Gemisi limana yanaştığında, Lala Mustafa Paşa ve Piyale Paşa onu karşılamaya gitti.
Yaşlı korsan, gemisinden indi. Kavruk teni, keskin gözleri ve kendinden emin tavrıyla, hemen komutayı eline alacak bir otorite yayıyordu. Kuşatmanın durumunu dinledi. St. Elmo’nun hala direndiğini öğrendiğinde, yüzünde alaycı bir ifade belirdi.
İki paşayla birlikte, Sciberras Tepesi’ne çıktı ve durumu kendi gözleriyle gördü. Bir süre sessizce, dumanlar içindeki St. Elmo Kalesi’ni, limanı ve karşıdaki Birgu ile Senglea’yı inceledi. Zekâsı, bir anda bütün stratejik resmi kavramıştı.
Sonunda sessizliğini bozdu. Sesi yaşlı, ama bir o kadar da güçlüydü. “Büyük hata yapmışsınız,” dedi, yüzünü iki paşaya dönerek.
Lala Mustafa Paşa, kaşlarını çattı. “Ne hatası, Reis? Kale bir haftadır dövülüyor, yakında düşecek.”
Turgut Reis, eliyle St. Elmo’yu değil, kalenin arkasındaki, daha yüksekte olan tepeyi işaret etti. “Topları yanlış yere kurmuşsunuz. St. Elmo’ya yukarıdan bakan o tepeyi, St. Angelo’dan gelen yardımı kesmek için kullanmalıydınız. Bütün bataryaları kalenin kendisine yönlendirmişsiniz, lakin kalenin yaşam damarını, yani limandan gelen takviye yolunu açık bırakmışsınız. Bu şekilde, La Valette oraya her gece yeni asker gönderir. St. Elmo, siz onu tamamen yok etmedikçe düşmez. Ve onu yok etmek, size haftalara ve binlerce askere mal olur.”
Sözleri, iki paşanın da yüzüne bir tokat gibi çarptı. Özellikle Lala Mustafa Paşa, yaşlı korsanın bu eleştirisi karşısında renkten renge girdi. Turgut Reis, bir haftadır fark edemedikleri bariz stratejik hatayı, birkaç dakikada görmüştü.
Piyale Paşa, Turgut Reis’in haklı olduğunu biliyordu. “Ne yapmamızı önerirsin, Reis?” diye sordu.
Turgut Reis, gözlerini yeniden St. Elmo’ya dikti. O moloz yığınının ardındaki direnişe saygı duyduğu belliydi. “Artık çok geç. Geri dönemeyiz. Başladığımız işi bitireceğiz. Yeni bataryalar kuracağız. Limanın diğer tarafından, St. Angelo’nun tam karşısından da top ateşi açacağız. Kaleyi iki ateş arasında bırakacağız. Lağımcılar hızlanacak. Ve genel bir taarruzla, bu işe bir son vereceğiz.”
Turgut Reis’in gelişi, Osmanlı kampındaki havayı değiştirmişti. Artık seferin beyni oydu. Onun tecrübesi ve acımasız stratejileri, kuşatmayı yeni ve daha kanlı bir faza taşıyacaktı. St. Elmo’nun savunucuları için, en zor günler henüz yeni başlıyordu. Ufukta beliren o yeni filo, onlara yalnızca daha fazla top ve asker değil, aynı zamanda daha zeki ve daha ölümcül bir düşman getirmişti. Ateş ve demirin dansı, şimdi çok daha vahşi bir hal alacaktı.
BÖLÜM 3: ENKAZIN ÜZERİNDEKİ YEMİN
Turgut’un Gölgesi – Çemberin Daralması
Turgut Reis’in gelişi, kuşatmanın çehresini bir gecede değiştirmişti. Yaşlı korsanın demir iradesi ve acımasız dehası, Osmanlı kampındaki gevşekliği ve komuta karmaşasını bir anda ortadan kaldırdı. Lala Mustafa Paşa, Padişah’ın gözündeki şanını koruma telaşındayken, Piyale Paşa ise donanmasını kollama endişesindeyken, Turgut Reis’in aklında tek bir şey vardı: Zafer. Ve o zafere giden yolun, St. Elmo’nun mutlak ve süratli bir şekilde yok edilmesinden geçtiğini biliyordu.
İlk iş olarak, kendi getirdiği tecrübeli mühendisleri ve topçuları, tespit ettiği stratejik hatayı düzeltmek üzere görevlendirdi. Onun emriyle, Büyük Liman’ın karşı kıyısında, St. Angelo Kalesi’nin tam karşısına denk gelen ve “İdam Sehpası Burnu” olarak bilinen noktaya hummalı bir faaliyet başladı. Gece gündüz çalışan binlerce işçi, kayalık zemini yontarak yeni topçu mevzileri, yani tabyalar inşa etti. Kısa sürede, Trablusgarp’tan getirilen yeni ve güçlü toplar, o tabyalara yerleştirildi.
Artık St. Elmo Kalesi, yalnızca Sciberras Tepesi’nden gelen ateşe maruz kalmıyordu. Şimdi, limanın karşı yakasından da amansız bir bombardıman başlamıştı. Kale, kıyametin iki çekici arasında kalmış bir örs gibiydi. Gülleler, artık yalnızca tek bir yönden gelmiyor, çapraz ateşin cehennemi mantığıyla kalenin her köşesini dövüyordu. Bir yönden gelen bir toptan korunmak için sığınılan bir duvar, bir sonraki an karşı yakadan gelen bir gülleyle parçalanıyordu. Savunmacılar için artık güvenli hiçbir nokta kalmamıştı.
Turgut Reis, bununla yetinmedi. Lağımcıları, yani tünel kazan askerleri, daha önce hiç görülmemiş bir hız ve ustalıkla çalışmaya teşvik etti. Kalenin en zayıf noktası olan kara tarafındaki burçların altına doğru, yılanlar gibi sessiz ve ölümcül tüneller kazılmaya başlandı. Lağımcıların amacı, surların temellerine ulaşmak, oraya tonlarca barut yerleştirmek ve bütün bir burcu temellerinden havaya uçurmaktı. St. Elmo’nun savunucuları, artık yalnızca gökyüzünden yağan ölümü değil, ayaklarının altından gelecek olan felaketi de beklemek zorundaydılar.
Kale içindeki hayat, kelimelerle tarif edilemeyecek bir ıstıraba dönüşmüştü. Sürekli bombardıman, askerlerin sinirlerini birer birer koparıyordu. Uyku, imkânsız bir lükstü. Yiyecekler, toz ve barut kokusuyla karışmış, su ise idareli kullanılıyordu. Yaralıların iniltileri, yıkık dökük revirlerden taşıyor, bombardımanın sesine acı dolu bir fon müziği oluşturuyordu. Her gün, surlardan kopan taşlar, şarapnel gibi etrafa saçılan gülle parçaları ya da doğrudan bir top mermisi, yeni canlar alıyordu. Kale, bir mezbahaya dönmüştü. Lakin o mezbahanın ortasında, hayatta kalanlar inatla direnmeye devam ediyordu. Gece olduğunda, bombardıman biraz olsun hafiflediğinde, La Valette’in Birgu’dan gönderdiği küçük sandallar, birer umut ışığı gibi limanın karanlık sularında beliriyordu. O sandallar, yalnızca yaralıları alıp taze asker, yiyecek ve barut getirmekle kalmıyor, aynı zamanda St. Elmo’daki kahramanlara yalnız olmadıklarını fısıldıyordu.
Ravelin – Bir Avuç Toprak İçin Savaş
Haziran ayının başlarında, Turgut Reis, bombardımanın kalenin dış savunma hattını, yani Ravelin adı verilen üçgen şeklindeki küçük istihkâmı yeterince zayıflattığına karar verdi. Ravelin, ana kaleden bir hendekle ayrılan, düşmanın ilk saldırısını karşılamak üzere tasarlanmış bir ileri karakoldu. Orayı ele geçirmek, ana kalenin duvarlarına ulaşmak için hayati önem taşıyordu. Turgut Reis, genel taarruz emrini verdi.
Şafakla birlikte, binlerce Yeniçeri, ellerinde merdivenler, baltalar ve kılıçlarla, tekbir sesleri ve savaş naralarıyla siperlerinden fırladı. Koşarak Ravelin’e doğru ilerlerken, arkalarındaki topçular, savunmacıların başlarını kaldıramaması için yoğun bir ateş perdesi oluşturuyordu. Bu, organize bir cehennemdi.
Ravelin’in üzerindeki bir avuç şövalye ve Maltalı asker, hayatlarının en korkunç anını yaşıyordu. Üzerlerine doğru koşan insan seli, bir gelgit dalgası gibiydi. Arkebüzlerini ateşlediler, el bombaları fırlattılar, lakin saldıranların sayısı o kadar fazlaydı ki, açılan her boşluk anında bir başkasıyla doluyordu.
Yeniçeriler, hendeklere ulaştı. Merdivenleri yıkık duvarlara dayadılar ve tırmanmaya başladılar. İşte o an, savaş en vahşi, en ilkel haline büründü. Şövalyeler, yukarıdan aşağıya kaynar yağ, katran ve “Yunan Ateşi” adı verilen, suyla sönmeyen yapışkan bir yanıcı madde döküyorlardı. Tırmanmaya çalışan askerler, alevler içinde çığlıklar atarak aşağıya düşüyordu. La Valette’in özel olarak hazırlattığı, katrana bulanıp ateşe verilmiş devasa yangın çemberleri, merdivenlerin üzerine atılıyor, onlarca askeri bir anda yutuyordu.
Lakin Yeniçeriler, durmuyordu. Onlar, imparatorluğun en elit, en fanatik savaşçılarıydı. Ölüm, onlar için bir son değil, bir mertebeydi. Biri düşüyor, diğeri onun cesedinin üzerinden tırmanıyordu. Sonunda, ilk Yeniçeriler Ravelin’in tepesine ulaşmayı başardı. O andan itibaren savaş, bir avuç toprak üzerinde, göğüs göğüse bir kılıç ve balta dansına dönüştü.
Hava, kan, ter, barut ve yanan et kokusuyla doluydu. Çeliğin kemiğe çarpma sesi, yaralıların boğuk feryatları ve iki tarafın da bitmek bilmeyen savaş çığlıkları birbirine karışıyordu. Şövalyeler, ağır zırhları içinde birer kale gibi dövüşüyor, uzun kılıçlarını ustalıkla savuruyorlardı. Lakin karşılarındaki Yeniçeriler, daha çevik, daha kalabalık ve palalarıyla ölümcül derecede etkiliydi. Saatlerce süren, akıl almaz bir boğuşmanın ardından, Ravelin’in savunucuları tükendi. Geriye kalan bir avuç yaralı şövalye, son bir gayretle ana kaleye giden köprüden geri çekilmeyi başardı. Ravelin düşmüştü.
Osmanlı kampında büyük bir sevinç yaşandı. Lala Mustafa Paşa, zaferin artık çok yakın olduğuna inanıyordu. Lakin Turgut Reis, daha temkinliydi. Ravelin’i almak, onlara yüzlerce seçkin Yeniçeriye mal olmuştu. Bir avuç toprak parçası için ödenen bedel, inanılmaz derecede yüksekti. Yaşlı kurt, karşısındaki direnişin ne kadar inatçı olduğunu bir kez daha görmüştü. Ravelin’in düşüşü bir zaferdi, evet. Fakat aynı zamanda, ana kalenin ne kadar daha fazla kan isteyeceğinin de kanlı bir habercisiydi.
Umutsuzluğun Elçileri – Birgu’ya Giden Sandal
Ravelin’in kaybı, St. Elmo’daki savunmacıların moralini yerle bir etmişti. Artık düşman, ana kalenin duvarlarının dibindeydi. Lağım sesleri, yerin altından daha net duyulur olmuştu. Bombardıman, eskisinden daha şiddetli ve daha isabetliydi. Kalede sağlam tek bir duvar, tek bir siper kalmamıştı. Askerler, moloz yığınlarının ve cesetlerin arasında savaşıyordu. Yaralı sayısı, savaşabileceklerin sayısını geçmişti. Umut, yerini koyu bir çaresizliğe bırakmıştı.
Bir gece, St. Elmo’daki şövalyelerin komuta kademesi, bir karar verdi. Durum, sürdürülebilir değildi. Daha fazla direnmek, onurlu bir ölüm yerine, anlamsız bir katliama dönüşecekti. Kalenin komutanı ve birkaç tecrübeli şövalye, bir sandala binerek, gecenin karanlığından faydalanıp Büyük Liman’ı geçerek Birgu’ya ulaştılar. La Valette’in huzuruna çıktıklarında, yüzleri enkaz tozundan ve yorgunluktan birer maskeyi andırıyordu.
Heyetin sözcüsü, Şövalye de Medran, Büyük Üstad’ın önünde diz çöktü. Sesi, yorgunluk ve kederle çatallı çıkıyordu. “Büyük Üstat, size St. Elmo’dan geliyoruz. Artık dayanacak gücümüz kalmadı. Kale, bir enkaz yığınına döndü. Askerlerimiz tükendi. Yaralılarımızın yatacak yeri yok. Düşman, duvarlarımızın dibinde. Sizden, bize geri çekilme izni vermenizi ya da kaleden bir huruç hareketi yaparak, onurlu bir şekilde savaşarak ölme şerefini bahşetmenizi diliyoruz. Orada daha fazla kalmamızın, davamıza bir faydası olmayacaktır.”
La Valette, heyeti sessizce dinledi. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Oysa içinde fırtınalar kopuyordu. O adamların ne çektiğini, ne kadar yorulduğunu herkesten iyi biliyordu. Kalbinin bir parçası, onlara izin vermek, o kahramanları o cehennemden çekip almak istiyordu. Lakin aklı, imparatorlukların kaderinin duygularla değil, acımasız gerçeklerle şekillendiğini söylüyordu.
Ayağa kalktı ve salonda volta atmaya başladı. Sonunda durdu ve heyete döndü. Sesi, bir buz parçası kadar soğuk ve keskindi. “Bir kaleyi terk etmekten ya da onurlu bir ölümden bahsediyorsunuz. Sizin göreviniz, onurlu bir şekilde ölmek değil, size emanet edilen mevziyi son nefesinize kadar savunmaktır. St. Elmo’nun her bir taşı, bizim için bir gün, bir saat daha kazandırıyor. Sicilya’dan gelecek yardım için bize zaman sağlıyor. Orada döktüğünüz her damla kan, Birgu ve Senglea’nın surlarını güçlendiriyor.”
Duraksadı ve Şövalye de Medran’ın gözlerinin içine baktı. “Eğer St. Elmo düşerse, düşman donanması limana girer. O vakit hepimiz kaybederiz. Sizin yeriniz, o enkaz yığınlarının üzeridir. Göreviniz, orayı savunmaktır. Geri çekilme izni yok. Huruç izni yok. Geri dönün ve mevzilerinizi savunun. Ölecekseniz, orada, görevinizin başında öleceksiniz.”
Bu sözler, umut arayan heyetin üzerine bir balyoz gibi indi. Büyük Üstat, onları ölüme gönderiyordu. Reddedilmiş, azarlanmış ve onurları kırılmış bir halde, sessizce salonu terk ettiler. Gecenin karanlığında, sandallarıyla o cehenneme geri dönerken, kalplerinde yalnızca emirlerin ağırlığı değil, aynı zamanda terk edilmişliğin acısı da vardı. Onlar için artık tek bir gerçek kalmıştı: Ölüm.
Onurun Kırbacı – Büyük Üstad’ın Cevabı
St. Elmo’dan gelen heyetin yarattığı moral bozukluğu, Birgu’daki diğer şövalyeler arasında da yayılmaya başlamıştı. La Valette, bu tehlikeli durumu fark etti. Disiplinin sarsılması, bir ordunun başına gelebilecek en kötü şeydi. Yalnızca emir vermekle kalmayıp, o emrin ardındaki iradeyi de göstermesi gerekiyordu. İnsan psikolojisini çok iyi bilen tecrübeli lider, tarihin en acımasız ama en etkili psikolojik hamlelerinden birini yapmaya karar verdi.
Ertesi gün, en güvendiği üç komutanı St. Elmo’ya gönderdi. Görevleri, kalenin durumunu “objektif” bir şekilde değerlendirmek ve gerçekten de savunulamaz halde olup olmadığını rapor etmekti. Komisyon, kaleye gitti, yıkıntıları gezdi, komutanlarla konuştu ve Birgu’ya geri döndü. La Valette’in huzurunda sundukları rapor, tam da Büyük Üstad’ın beklediği gibiydi: “Durum zor, lakin kale hala savunulabilir.”
Bu raporu alan La Valette, St. Elmo garnizonuna bir mektup gönderdi. Mektubun içeriği, bir kırbaç gibiydi. “Mademki sizler, görevinizi yerine getirmekten aciz, yorgun düşmüş savaşçılarsınız, o halde sizi o ağır yükten kurtarmaya karar verdim. Yerlerinize, o şerefli mevzide dövüşmek için can atan taze ve cesur gönüllüler göndereceğim. Sizler, Birgu’ya dönebilir ve daha güvenli bir yerde dinlenebilirsiniz.”
Bu mektup, St. Elmo’ya ulaştığında, yarattığı etki bir bomba gibiydi. Bir önceki gün geri çekilmek için yalvaran askerler ve şövalyeler, şimdi hayatlarının en büyük hakaretiyle karşı karşıyaydılar. Büyük Üstat, onlara “korkak” diyordu. Onların onurlarını, şövalyelik yeminlerini ayaklar altına alıyordu. Yorgunluk, umutsuzluk ve keder, bir anda yerini kör edici bir öfkeye ve yaralanmış bir gurura bıraktı.
Kalenin askerleri, derhal komutanlarının etrafında toplandı. Artık hiç kimse geri çekilmekten bahsetmiyordu. Tam tersine, Büyük Üstad’a cevaben, kanlarıyla bir mektup yazdılar. Mektupta, tek bir kişinin bile kaleyi terk etmeyeceği, onurlarını lekeleyen bu teklifi reddettikleri ve son adamlarına kadar savaşarak, görevlerini şerefleriyle yerine getireceklerini yeminle bildiriyorlardı.
La Valette, amacına ulaşmıştı. O, askerlerini kaybetmeyi göze almıştı, lakin onurlarının lekelenmesine asla izin vermeyeceklerini biliyordu. St. Elmo garnizonunu, umutsuz bir kalabalık olmaktan çıkarıp, ölüme yeminli bir şehitler birliğine dönüştürmüştü. Artık orada savaşanlar, hayatta kalmak için değil, onurlarını kurtarmak için dövüşecekti. Bu, onları çok daha tehlikeli yapacaktı.
Son Taarruzun Ayak Sesleri – Kanlı Yemin
La Valette’in mektubundan sonra, St. Elmo’daki atmosfer tamamen değişti. Kalede artık bir ölüm sessizliği hüküm sürüyordu. Askerler, birbirleriyle daha az konuşuyor, lakin gözlerindeki ifadede yeni ve korkutucu bir kararlılık okunuyordu. Onlar, yaşayan ölülerdi. Kaderlerini kabul etmişlerdi.
Haziran ayının ortalarında, büyük taarruzdan bir gece önce, kalede kalan son papaz, yıkık dökük şapelin enkazı üzerinde bir ayin düzenledi. Meşalelerin titrek ışığında, yüzleri yara bere ve toz içinde kalmış, zırhları parçalanmış şövalyeler ve askerler, son kez günah çıkardılar, son kez kutsandılar. Ayinin sonunda, birbirlerine sarıldılar. Dilleri, milliyetleri farklıydı, lakin kaderleri ortaktı. O gece, hepsi kardeşti. Ardından, sessizce mevzilerine dağıldılar. Yarası ağır olanlar bile, arkadaşlarının yardımıyla surlardaki yerlerini aldılar. Sandalyelere oturtulan bazıları, yanlarına konmuş arkebüzlerle, son nefeslerini düşmana bir kurşun atarak vermeye hazırdı.
Osmanlı kampında ise, zafer sarhoşluğu vardı. Lala Mustafa Paşa, Turgut Reis’in stratejileri sayesinde kalenin artık bir meyve gibi olgunlaştığına ve tek bir sert silkme ile düşeceğine inanıyordu. Son genel taarruz için hazırlıklar tamamlanmıştı. On binlerce asker, hücum kollarına ayrılmış, hücum merdivenleri, lağım fitilleri ve el bombaları hazırlanmıştı. Plan basitti: Önce yoğun bir topçu ateşiyle kalan son direniş kırıntıları da ezilecek, ardından bütün güçle surlara saldırılacaktı.
Turgut Reis, her zamanki gibi işini şansa bırakmıyordu. Taarruzdan hemen önce, bombardımanın etkisini kendi gözleriyle görmek için en ön saflardaki bir topçu siperine gitti. Yanındaki birkaç paşa ve mühendisle birlikte, St. Elmo’nun son halini inceliyordu. Topçulara, belirli bir noktayı daha yoğun dövmeleri için emirler veriyordu. O, zaferin mimarıydı ve son darbeyi vurmadan önce her detayı kontrol etmek istiyordu.
Tam o sırada, Büyük Liman’ın karşı yakasındaki St. Angelo Kalesi’nin surlarından bir duman yükseldi. La Valette’in usta topçularından biri, Turgut Reis’in bulunduğu siperdeki hareketliliği fark etmiş, şansını denemek istemişti. Tek bir gülle, uğuldayarak limanın üzerinden geçti. Osmanlı siperindekiler, sesi duyduklarında artık çok geçti.
Gülle, Turgut Reis’in hemen yanındaki kayaya çarptı. Çarpmanın etkisiyle kaya parçalandı ve onlarca keskin şarapnel parçası etrafa saçıldı. Parçalardan biri, Turgut Reis’in miğferinin altından girerek şakağına saplandı. Bir diğeri kulağını parçaladı. Yaşlı kurt, tek bir ses çıkarmadan, kanlar içinde yere yığıldı.
Bir anda Osmanlı siperleri karıştı. Paşalar, ne yapacaklarını şaşırmış bir halde Turgut Reis’in başına koştular. Ordunun beyni, kuşatmanın dehası, en kritik anda, son taarruzdan dakikalar önce, düşmanın tek bir şanslı atışıyla devre dışı kalmıştı. Onu hemen sedyeyle çadırına taşıdılar. Bilinci kapalıydı, ağır yaralıydı.
Bu haber, Lala Mustafa Paşa’ya ulaştığında, karmaşık duygular yaşadı. Bir yandan en büyük rakibinden kurtulmuş olmanın gizli bir rahatlığını hissederken, diğer yandan ordunun en parlak zekâsını kaybettiğinin farkındaydı. Lakin artık geri dönüş yoktu. Taarruz için her şey hazırdı. Turgut Reis’in yaralanması, planı erteletemezdi. Hatta belki de, onun intikamını almak için askerlere daha büyük bir şevk verirdi.
Lala Mustafa Paşa, siperlere yürüdü ve kararını verdi. Taarruz devam edecekti. Binlerce boru ve davul, aynı anda çalmaya başladı. O uğursuz ses, bütün ovada yankılanırken, on binlerce Yeniçeri, son ve en büyük dalga halinde, “Allah! Allah!” naralarıyla St. Elmo’nun enkazına doğru koşmaya başladı. Molozların ardında ise, ölüme yeminli bir avuç insan, sessizce son düşmanlarını bekliyordu.
BÖLÜM 4: KIZIL LİMAN VE KIRIK YEMİNLER
St. John Günü Katliamı – Bir Kalenin Düşüşü
23 Haziran 1565. Tarikatın koruyucu azizi Vaftizci Yahya’nın (St. John the Baptist) arifesi. Gün, her zamanki gibi Osmanlı toplarının kulakları sağır eden gürültüsüyle başladı. Lakin o günkü bombardıman, öncekilerden farklıydı. Bir imha ateşiydi. Bütün bataryalar, kalan son direniş noktalarını da ezmek, enkazı daha da un ufak etmek için aralıksız ateş kusuyordu. Lala Mustafa Paşa, Turgut Reis’in yokluğunda, zaferi kendi hanesine yazdırmak için acele ediyordu. Turgut’un intikamını alma bahanesi, askerleri daha da hırslandırmıştı.
Öğleye doğru, top ateşi aniden sustu. O anlık, uğursuz sessizliği, on binlerce borunun ve davulun tek bir anda çalmaya başlamasıyla yırtıldı. Bu, genel taarruzun işaretiydi. Siperlerinden fırlayan binlerce Yeniçeri, bir insan seli halinde, St. Elmo’dan geriye kalan moloz yığınına doğru koşmaya başladı. Bu seferki saldırı, öncekilerden çok daha büyük, çok daha organizeydi. Ordunun en taze, en dinç birlikleri hücuma kaldırılmıştı.
St. Elmo’nun yıkıntıları arasında, ölüme yeminli bir avuç savunucu, son düşmanlarını bekliyordu. Sayıları altmışı geçmiyordu. Çoğu yaralıydı. Mevzilerinde, sandalyelere oturtulmuş, yanlarına tüfekleri dayalı halde bekleyenler vardı. Artık ne kaynar yağları kalmıştı ne de yangın çemberleri. Yalnızca kılıçları, birkaç el bombaları ve kırılmaz bir iradeleri vardı.
Yeniçeriler, enkaz yığınlarına ulaştığında, savaş son ve en vahşi perdesine girdi. Artık tırmanacak bir sur, savunulacak bir kapı yoktu. Savaş, yıkık duvarların, moloz yığınlarının ve cesetlerin arasında, göğüs göğüse, bir avuç insanın on binlere karşı verdiği umutsuz bir boğuşmaya dönüştü. Şövalyeler, birer yaralı aslan gibi dövüşüyordu. Her biri, düşmeden önce etrafında bir ceset halkası oluşturuyordu. İki elli kılıçlarını savuruyor, zırhları ve kemikleri kıran darbeler indiriyorlardı. Maltalı askerler, son kurşunlarına kadar arkebüzlerini ateşliyor, sonra bıçaklarıyla düşmanın üzerine atılıyorlardı.
Lakin sayısal üstünlük, akıl almazdı. Bir Yeniçeriyi deviren şövalye, anında on tanesinin saldırısıyla karşılaşıyordu. Kılıçlar zırhları deliyor, palalar miğferleri parçalıyordu. Hava, kan ve toz kokusuyla ağırlaşmıştı. Savaşın gürültüsü, Birgu’dan bile duyuluyordu. La Valette, St. Angelo’nun burcunda, dürbünü gözünde, kalesinin son anlarına tanıklık ediyordu. O moloz yığınının üzerinde, kendi sancağının bir an dalgalanıp sonra bir daha görünmemek üzere kayboluşunu gördü. O an, St. Elmo’nun düştüğünü anladı.
Savaş, birkaç saat içinde sona erdi. Kalenin içinde tek bir savunmacı bile sağ bırakılmadı. Her biri, son nefesine kadar savaşarak, onur yemininin bedelini kanıyla ödemişti. Osmanlılar için zafer, büyük bir bedelle gelmişti. St. Elmo’yu almak, onlara bir aydan fazlaya ve binlerce seçkin askere, en önemlisi de Turgut Reis’in dehasına mal olmuştu. Lala Mustafa Paşa, kale enkazının üzerinde dururken, yüzünde bir zafer gülümsemesi vardı. Padişah’a müjdeyi gönderebilirdi. Lakin o enkaz, aynı zamanda şövalye inadının ve Hristiyan direnişinin de bir anıtı gibiydi. Bir aydan uzun süre dayanarak, La Valette’e en değerli şeyi, zamanı kazandırmıştı.
Zaferin Acımasız Yüzü – Birgu’ya Gönderilen Mesaj
Zafer, Lala Mustafa Paşa’nın ruhundaki acımasızlığı ortaya çıkarmıştı. Esir alınmış birkaç yaralı şövalyenin varlığı, ona La Valette’e unutamayacağı bir ders verme fırsatı sundu. Paşa, esirlerin başlarının kesilmesini emretti. Ardından, daha da korkunç bir emir verdi. Başsız cesetler, haç şeklinde tahta kalıplara çivilendi. Bu vahşi manzarayla, La Valette’in inadına ve inancına korkunç bir şekilde hakaret ediyordu. Bu sahte çarmıhlar, Büyük Liman’ın sularına bırakıldı. Akıntı, onları doğrudan Birgu’nun surlarının dibine taşıyacaktı.
Birkaç saat sonra, Birgu’daki nöbetçiler, suyun üzerinde süzülen o korkunç nesneleri fark ettiler. Haberi alan La Valette, surlara geldi. Gördüğü manzara, en taş kalpli adamı bile titretecek cinstendi. Öldürülmüş ve aşağılanmış kardeşlerinin cesetleri, suların üzerinde dalgalanıyordu. Yanındaki şövalyeler öfkeden ve kederden kılıçlarına sarılırken, La Valette’in yüzü bir mermer maskesi gibi ifadesizdi. Lakin gözlerinde, buz gibi bir ateş yanıyordu.
Sessizce arkasını döndü ve yanındaki komutanına emir verdi. “Kaledeki bütün Osmanlı esirlerini surların üzerine getirin.”
Emir yerine getirildi. Yüzlerce Osmanlı esiri, ne olduğunu anlamadan, St. Angelo Kalesi’nin en yüksek duvarlarına çıkarıldı. La Valette, onlara doğru yürüdü. Yüzünde artık o soğuk maske yoktu, yalnızca saf, katıksız bir öfke vardı.
“Paşanız, savaşın kurallarını unuttu,” diye gürledi sesi. “Bize, barbarlığın dilinden konuşmayı seçti. O halde biz de ona aynı dilden cevap vereceğiz!”
Emriyle, esirler birer birer idam edildi. Lakin La Valette, Paşa’nın vahşetine aynı vahşetle karşılık vermeyecekti. O, daha sembolik ve daha aşağılayıcı bir cevap düşündü. İdam edilen esirlerin başları, St. Elmo’yu döven en büyük toplara mermi olarak yüklendi. Ve o toplar, doğrudan Osmanlı kampına doğru ateşlendi.
Gökyüzünde uçan bu korkunç mermiler, Lala Mustafa Paşa’nın kampına düştüğünde, yarattığı etki dehşet oldu. La Valette, Paşa’ya bir mesaj gönderiyordu: “Senin barbarlığın, benim kararlılığımı sarsamaz. Senin vahşetin, benim öfkemle karşılık bulur. Bu savaş, artık onur savaşı değil, bir imha savaşıdır.”
Bu karşılıklı vahşet eylemleri, kuşatmanın geri dönülmez bir noktaya geldiğini gösteriyordu. Artık iki taraf için de merhamet, uzlaşma ya da esir hukuku diye bir şey kalmamıştı. Savaş, en ilkel ve en acımasız haline bürünmüştü. Büyük Liman’ın suları, o gün, iki tarafın da döktüğü kanla kızıla boyanmıştı. Bu artık bir kuşatma değil, bir kan davasıydı.
Sicilya’da Bekleyiş – Bir Kralın Tereddüdü
Malta’da bunlar yaşanırken, yüzlerce kilometre batıda, Sicilya’nın Messina limanında, Hristiyan dünyasının kaderini etkileyecek başka bir dram sahneleniyordu. İspanya Kralı II. Felipe’nin Akdeniz donanması ve binlerce asker, Don Garcia de Toledo komutasında aylardır bekliyordu. Don Garcia, Malta’ya yardım etmek için yanıp tutuşuyordu. Her gün, Malta’dan gelen kaçakların ve casusların getirdiği korkunç haberleri dinliyor, La Valette’in umutsuz yardım çağrılarını okuyordu.
Lakin o, kendi başına hareket edemezdi. İspanya Kralı II. Felipe, dünyanın en güçlü hükümdarlarından biriydi, lakin aynı zamanda en ihtiyatlısı, en kararsızıydı. O, “El Prudente” (İhtiyatlı) olarak anılırdı. Devasa imparatorluğunu, Madrid’deki kasvetli Escorial Sarayı’ndan, binlerce sayfalık raporu ve mektubu inceleyerek yönetiyordu. Onun için her karar, haftalarca, bazen aylarca süren bir düşünme sürecinin ürünüydü.
Donanmasını, Akdeniz’deki en büyük gücünü, belirsiz bir maceraya atmaktan çekiniyordu. Ya yardım filosu yolda bir fırtınaya yakalanırsa? Ya Osmanlı donanmasıyla yapacağı bir savaşta yenilirse? Bu, yalnızca Malta’nın değil, Sicilya’nın, Napoli’nin ve hatta İspanya’nın güney kıyılarının savunmasız kalması demekti. Kral, risk almak istemiyordu. Sürekli olarak Don Garcia’ya “Bekle”, “Daha fazla bilgi topla”, “Durumu değerlendir” gibi oyalayıcı emirler gönderiyordu.
Don Garcia, bu emirler karşısında çaresizdi. Bir yanda onurlarını ve hayatlarını savunan din kardeşleri, diğer yanda kralının kesin emirleri arasında sıkışıp kalmıştı. Konseyini topladığında, komutanları ikiye bölünmüştü. Bir kısmı, kralın emrine karşı gelip derhal yola çıkmayı savunuyor, “Tarih bizi korkaklıkla yargılayacak!” diyordu. Diğerleri ise daha temkinliydi, krala itaatsizliğin sonuçlarından çekiniyor, Osmanlı donanmasının gücünü hafife almamak gerektiğini söylüyordu.
“Ne yapacağız, Amiral?” diye sordu genç bir kaptan, yüzünde sabırsız bir ifadeyle. “Kardeşlerimiz orada katledilirken, biz burada şarap içip bekleyecek miyiz?”
Don Garcia, masadaki haritaya baktı. Gözlerinin önünde, St. Elmo’da yaşanan katliam canlanıyordu. “Kralın emri olmadan yelken açamayız,” dedi, sesi yorgundu. “Fakat krala, beklemenin maliyetinin, harekete geçmenin riskinden daha büyük olduğunu anlatmaya devam edeceğiz. Her geçen gün, La Valette’in aleyhine işliyor. Ve bizim de onurumuzdan bir parça eksiliyor.”
Messina’daki bu kararsızlık, Malta’daki umutları tüketiyordu. La Valette, her gün ufku gözlüyor, yelkenleri dost bir rüzgârla dolmuş yardım filosunun hayalini kuruyordu. Lakin ufukta, Osmanlı gemilerinin uğursuz siluetlerinden başka bir şey görünmüyordu. Anlıyordu ki, bu savaşta yalnızdılar. Kaderleri, kendi surlarının sağlamlığına ve kendi kılıçlarının keskinliğine bağlıydı. Yardım ya hiç gelmeyecekti ya da geldiğinde kutlayacak kimse kalmayacaktı.
İki Başlı Yılan – Birgu ve Senglea Kuşatması
St. Elmo düştükten ve liman tamamen Osmanlı kontrolüne girdikten sonra, Lala Mustafa Paşa zaferin artık an meselesi olduğuna inanıyordu. Ordusunu yeniden düzenledi. St. Elmo’nun ele geçirilmesi, onlara çok önemli bir avantaj sağlamıştı: Artık ana hedefler olan Birgu ve Senglea yarımadalarını, hem karadan hem de denizden, yani Sciberras Tepesi’nden ve limanın içinden aynı anda dövebileceklerdi.
Temmuz ayı, Malta tarihinin en korkunç bombardımanına sahne oldu. Yüzden fazla top, aralıksız bir şekilde, o iki küçük kara parçasını dövmeye başladı. Birgu ve Senglea, adeta bir ateş ve demir fırtınasının ortasında kalmıştı. Gülleler, evleri, kiliseleri, sarayları yerle bir ediyor, daracık sokakları moloz yığınlarıyla dolduruyordu. Surlarda açılan gedikler, geceleri umutsuzca onarılmaya çalışılıyor, lakin ertesi sabah, daha şiddetli bir ateşle yeniden parçalanıyordu.
Halk ve askerler, artık evlerde değil, kayalara oyulmuş sığınaklarda ve mahzenlerde yaşıyordu. Hayat, yerin altına inmişti. Dışarı çıkmak, ölümle dans etmek demekti. Toz, duman ve sürekli sarsıntı, insanların direncini tüketiyordu. Hastalıklar, özellikle dizanteri, savunmacılar arasında yayılmaya başlamıştı. Yaralıların sayısı her gün artıyor, lakin onları tedavi edecek ilaç ve temiz sargı bezi kalmamıştı.
Lala Mustafa Paşa, yalnızca kaba kuvvetle değil, psikolojik savaşla da kaleleri düşürmeye çalışıyordu. Hristiyanlığa dönmüş ve Osmanlı hizmetine girmiş bazı Maltalılara, surların dibine gidip kendi dillerinde teslim olmaları için çağrı yapmalarını emrediyordu. “Paşa size merhamet edecek! Canınız bağışlanacak! Bu anlamsız direnişten vazgeçin!” diye bağırıyorlardı. Lakin surların üzerinden gelen cevap, ya bir hakaret ya da bir arkebüz kurşunu oluyordu. St. Elmo’da yaşananlar, kimsenin Paşa’nın merhametine inanmasına izin vermiyordu.
Kuşatmanın en dramatik anlarından biri, Senglea’ya yapılan büyük saldırıda yaşandı. Osmanlılar, limanın sığ sularından asker taşımak için onlarca hücum botu hazırlamıştı. Plan, Senglea’nın deniz tarafındaki surlarına, en zayıf noktasına bir amfibi saldırı düzenlemekti. Lakin La Valette, bu hamleyi öngörmüştü. Surların dibine, suyun hemen altına, keskin kazıklardan oluşan görünmez bir bariyer inşa ettirmişti.
Osmanlı hücum botları, asker dolu bir şekilde ilerlerken, bu görünmez tuzağa yakalandılar. Kazıklar, teknelerin altını deldi ve botlar hızla su almaya başladı. Bir anda panik yaşandı. Askerler, ağır zırhları içinde suya döküldüler ve birçoğu anında boğuldu. Tam o sırada, La Valette’in gizli silahı devreye girdi. St. Angelo Kalesi’nin eteklerine, su seviyesine yakın bir noktaya gizlenmiş bir topçu bataryası, ateş açtı. Zincirle birbirine bağlanmış gülleler, suyun üzerinde sekererek, panik içindeki Osmanlı botlarını biçmeye başladı. Saldırı, daha surlara ulaşamadan, tam bir felaketle sonuçlandı.
Bu küçük zafer, savunmacılara büyük bir moral verdi. Lakin genel durumu değiştirmiyordu. Her geçen gün, surlar biraz daha eriyor, savunmacıların sayısı biraz daha azalıyordu. Kuşatma, bir yıpratma savaşına dönmüştü. Kimin iradesinin daha önce kırılacağı belli değildi.
Sonun Başlangıcı mı? – Patlayan Duvarlar ve Gelen Yardım Fısıltıları
Ağustos ayına gelindiğinde, Birgu’nun surları artık bir kalbur gibiydi. Lağımcılar, aylardır süren çabalarının sonunda, ana burçlardan birinin altına ulaşmayı başarmışlardı. Devasa bir barut fıçısı, tünelin sonuna yerleştirildi ve fitil ateşlendi.
O gün, Birgu sakinleri, daha önce hiç duymadıkları bir sesle sarsıldı. Yerin altından gelen boğuk bir gümbürtüyü, devasa bir patlama takip etti. Kastilya Burcu olarak bilinen, Birgu’nun en güçlü savunma noktalarından biri, tonlarca taş ve insanla birlikte havaya uçtu. Patlamanın yarattığı gedik, onlarca metre genişliğindeydi. Surlarda, bir ordunun içeri akabileceği devasa bir yarık açılmıştı.
O an, kuşatmanın kırılma noktasıydı. Gedikten içeri doluşan Yeniçeriler, zaferin artık avuçlarının içinde olduğuna inanıyordu. Lakin onları, beklemedikleri bir manzara karşıladı. Patlamanın hemen ardından, La Valette, elinde kılıcıyla, en seçkin şövalyelerinden oluşan bir grupla gediğe koşmuştu. Yetmişini aşmış Büyük Üstat, zırhını kuşanmış, en ön safta dövüşüyordu.
“Kardeşlerim! Benimle gelin! Bugün burada öleceğiz ya da kazanacağız!” diye bağırıyordu.
Onun bu cesareti, umudunu yitirmiş savunmacılara bir anda ilham verdi. Askerler, siviller, hatta kadınlar ve çocuklar, ellerine ne geçirdilerse, taş, sopa, bıçak, gediğe koştular. Savaş, Birgu’nun sokaklarına taşmıştı. İnanılmaz bir arbede yaşandı. Savunmacılar, evlerini, ailelerini korumak için, birer kaplan kesilmişti. Saatlerce süren ve sayısız cana mal olan vahşi bir boğuşmanın ardından, Yeniçeriler, bu beklenmedik direniş karşısında geri püskürtüldü. Gedik, cesetlerden oluşan bir barikatla, geçici olarak kapatılmıştı.
La Valette, savaş alanında yaralanmıştı, lakin hayattaydı. Bu savunma, bir mucizeydi. Lakin herkes biliyordu ki, bu mucize tekrarlanamazdı. Surlar gitmiş, askerler tükenmişti. Artık sona gelinmişti.
Tam o en umutsuz anda, Sicilya’dan bir casus, gece karanlığında yüzerek adaya ulaşmayı başardı. Getirdiği haber, bir fısıltı gibi yayıldı: Don Garcia, sonunda kraldan emir almıştı. Yardım filosu, nihayet yola çıkmıştı.
Bu haber, tükenmiş savunmacıların kalbine son bir umut kıvılcımı düşürdü. Lakin soru şuydu: Yardım filosu, Osmanlı donanmasıyla karşılaşmadan adaya ulaşabilecek miydi? Ve daha da önemlisi, geldiklerinde, savunacak bir kale ve hayatta bir savunmacı bulabilecekler miydi? Zaman, her zamankinden daha değerliydi. Ve Malta’nın kaderi, Akdeniz’in sularında, birbirine doğru yol alan iki filo ve bir avuç yorgun savaşçının son direnişine bağlıydı. Kuşatma, son ve en kanlı perdesine girmek üzereydi.
BÖLÜM 5: KIRILAN DALGA VE SOLAN SANCAKLAR
Yanıltıcı Sessizlik ve Son Bir Gayret
Kastilya Burcu’ndaki gedikte La Valette’in yaralı bedeniyle öncülük ettiği o umutsuz savunmanın ardından, Birgu’nun üzerine tuhaf, tekinsiz bir sessizlik çöktü. Aylardır gece gündüz demeden yeri ve göğü inleten top sesleri, yerini rüzgârın moloz yığınları arasında uğuldayan sesine, uzaklardaki yaralıların iniltilerine ve bitkinliğin ağır nefes alıp verişlerine bırakmıştı. Bu, bir barışın sessizliği değildi. Tükenmiş bir fırtınanın, bir sonraki ve muhtemelen son darbe için güç topladığı o aldatıcı sükûnetti.
Savunmacılar için o an, bir zaferden çok, bir idam mahkûmunun infazının ertelenmesi gibiydi. Surlarda açılan devasa yarık, bir anıt gibi duruyordu. Onu kapatacak ne taşları ne de zamanları vardı. Gediği, düşman cesetleri, kırık mobilyalar, moloz dolu çuvallar ve kendi ölüleriyle, adeta bir mezarlıkla tıkamışlardı. La Valette, bacağından aldığı gülle yarasıyla yatağa düşmüştü. Lakin ateşler içinde yatarken bile emirler vermeye, komutanlarını yönlendirmeye devam ediyordu. Onun sarsılmaz iradesi, ayakta kalan son birkaç yüz askerin ruhuna tutunacakları tek dal olmuştu.
Kalenin içi, bir Araf tasviriydi. Sağlam bina kalmamıştı. Halk, lağımlarda, mahzenlerde, kayalara oyulmuş daracık kovuklarda yaşıyordu. Yüzler solgun, gözler çukura kaçmıştı. Aylardır süren yetersiz beslenme, herkesi birer iskelete çevirmişti. Su sarnıçlarının dibi görünüyordu ve kalan su, çamurlu ve acıydı. Barut neredeyse bitmişti. Kalan son birkaç fıçı, en değerli hazine gibi korunuyordu. Sicilya’dan yardım geleceği fısıltısı, artık ölmek üzere olan bir hastanın son umudu gibiydi. Birçoğu, o yardımın hiç gelmeyeceğine inanmaya başlamıştı.
Osmanlı kampında ise durum, farklı bir cehennemdi. Lala Mustafa Paşa, öfkeden ve hayal kırıklğından yerinde duramıyordu. St. Elmo’yu bir ayda, binlerce kayıpla almıştı. İki aydır da Birgu ve Senglea’yı dövüyordu. Kalelerin surlarını yerle bir etmiş, lağımlarla en güçlü burcu havaya uçurmuştu. Lakin o bir avuç “kâfir”, hala direniyordu. Ordusunun en seçkin birlikleri, o gedikte erimişti. Bu, onun askeri kariyeri ve Padişah’ın gözündeki itibarı için korkunç bir lekeydi.
Kamp, bir hastalık yuvasına dönmüştü. Yaz sıcağı, binlerce askerin ve hayvanın oluşturduğu kalabalık, yetersiz hijyen koşullarıyla birleşince, dizanteri ve tifo salgınları patlak vermişti. Her gün yüzlerce asker, düşman kurşunuyla değil, ateşli hastalıkların pençesinde can veriyordu. Askerlerin morali dibe vurmuştu. Ganimet ve zafer hayalleriyle geldikleri o çorak ada, onlar için bir mezarlığa dönüşmüştü. Başlangıçtaki o coşku ve özgüven, yerini bıkkınlığa, yorgunluğa ve eve dönme arzusuna bırakmıştı.
Piyale Paşa, her gün gökyüzünü ve denizi endişeyle izliyordu. Eylül ayı yaklaşmaktaydı. Akdeniz’de ekinoks fırtınalarının zamanıydı. O fırtınalar başladığında, koca donanma korumasız koylarda demirliyken paramparça olabilirdi. Üstelik casusları, Sicilya’dan bir yardım filosunun yola çıktığı haberini kesin olarak doğrulamıştı. Kaptan-ı Derya, sancak gemisinin kamarasında, Lala Mustafa Paşa’nın karşısına dikildi.
“Paşa, vakit daralıyor,” dedi, sesi net ve kararlıydı. “Ordu bitap düştü. Hastalık askerlerimizi kılıçtan daha hızlı kırıyor. Fırtına mevsimi kapıda. Ve İspanyol donanması denizde. Bu inattan vazgeçmeliyiz. Kuşatmayı kaldırıp, ordudan kalanı kurtararak geri çekilmeliyiz.”
Lala Mustafa Paşa, bu sözleri bir hakaret olarak algıladı. “Çekilmek mi? Padişah’ın huzuruna nasıl çıkarız? Bir avuç kafire yenildik mi diyeceğiz? Asla! Son bir taarruz daha yapacağız. Bütün gücümüzle yükleneceğiz. O gedikten bir sel gibi akıp işlerini bitireceğiz. Turgut’un kanı yerde kalmayacak!”
“Turgut Reis sağ olsaydı, o da sana çekilmemizi söylerdi!” diye karşı çıktı Piyale Paşa. “O, denizi tanırdı. Fırtınaların inadından daha güçlü olduğunu bilirdi. Donanmayı kaybedersek, senin o son taarruzun kazansa bile, ordunu buradan kim geri götürecek? Bu adada açlıktan ve hastalıktan hepimiz kırılırız. Bu bir şeref meselesi değil, bir hayatta kalma meselesidir!”
İki komutan arasındaki gerilim, yine doruk noktasına ulaşmıştı. Biri karanın, diğeri denizin gerçekleriyle konuşuyordu. Ve o iki gerçek, artık birbiriyle ölümcül bir çelişki içindeydi. Lala Mustafa Paşa, son bir kumar oynamaya kararlıydı. Lakin Piyale Paşa, imparatorluğun donanmasını bir adamın hırsı uğruna feda etmeye niyetli değildi. Osmanlı komuta kademesi, tam da zaferin eşiğindeyken, kendi içinde parçalanmanın arefesindeydi.
Rüzgârın Getirdiği Fısıltılar – Donanmaların Satrancı
Eylül ayının ilk günlerinde, Akdeniz’in mavi suları üzerinde, ölümcül bir satranç oyunu oynanıyordu. Don Garcia de Toledo komutasındaki İspanyol yardım filosu, yaklaşık altmış gemi ve on bine yakın askerle Sicilya’dan yola çıkmıştı. Bu, Osmanlı armadasının yanında küçük bir kuvvetti. Lakin askerleri taze, moralleri yüksekti ve komutanları, aylardır süren bekleyişin utancını bir zafere dönüştürmeye kararlıydı.
Don Garcia, usta bir denizciydi. Amacının, Piyale Paşa’nın devasa filosuyla açık denizde bir savaşa girmek olmadığını biliyordu. Bu bir intihar olurdu. Onun tek hedefi, askerlerini sağ salim Malta adasına çıkarmaktı. Bunun için gizliliğe, hıza ve biraz da şansa ihtiyacı vardı. Rotasını, Osmanlıların beklemediği bir yöne, adanın batı kıyılarına çevirdi. Oradaki sarp ve rüzgârlı koylar, büyük bir filonun yanaşması için elverişsizdi. Tam da bu nedenle, Osmanlı devriyelerinin zayıf olacağını umuyordu.
Gemiler, geceleyin fenerlerini söndürerek, yelkenlerini en aza indirerek, birer hayalet gibi ilerliyordu. Herkes gergindi. Ufukta belirecek bir Osmanlı yelkeni, bütün planı altüst edebilirdi. Don Garcia, güvertede, gece dürbünüyle karanlığı tararken, aklında tek bir soru vardı: Piyale Paşa ne yapacaktı? Onları denizde mi karşılayacaktı, yoksa blöfünü görüp çıkarmayı mı bekleyecekti?
Piyale Paşa’nın sancak gemisinde ise, aynı gergin bekleyiş hâkimdi. Hızlı fırkateynlerinden gelen raporlar, İspanyol filosunun yaklaştığını, lakin rotasının belirsiz olduğunu bildiriyordu. Kaptan-ı Derya, hayatının en zor kararını vermek zorundaydı.
Lala Mustafa Paşa, kamarasında volta atarak bağırıyordu: “Fırsat ayağımıza geldi! Donanmayı üzerlerine sür, Piyale! Onları denizde yakala ve Akdeniz’in dibine gönder! Bu, bize yalnızca Malta’yı değil, Hristiyanların Akdeniz’deki bütün gücünü getirecek bir zafer olur!”
Piyale Paşa, sakinliğini koruyarak haritanın başında duruyordu. “Ya bu bir tuzaksa? Ya Don Garcia, filosunun küçük bir kısmını yem olarak üzerimize gönderip, asıl kuvvetiyle biz yokken adaya asker çıkarırsa? O vakit ne yapacağız? Kuşatmayı bırakıp, yeni çıkmış, dinlenmiş bir orduyla mı savaşacağız? Unutma Paşa, bizim askerlerimiz aylardır savaşıyor ve hastalıktan kırılıyor.”
“Korkuyorsun, Piyale! Her zamanki gibi korkuyorsun!”
“Korkmuyorum, Paşa. Düşünüyorum. Sen yüreğinle, ben aklımla hareket ediyorum. Padişah, bana bu donanmayı emanet etti. Onu bir maceraya atamam. Yapacağımız en akıllıca iş, filonun bir kısmıyla İspanyolların yolunu kesmek, büyük kısmıyla da limanların çıkışını tutarak, karadaki ordumuzun Birgu’ya son darbeyi indirmesini beklemektir. Kaleler düştüğünde, İspanyollar asker çıkarsa bile, sığınacak bir yerleri kalmaz.”
Bu, kâğıt üzerinde mantıklı bir plandı. Lakin iki büyük riski vardı. Birincisi, İspanyol filosunun yolunu kesmeye giden küçük filonun yenilme ihtimaliydi. İkincisi ve daha önemlisi, La Valette’in son darbeden önce teslim olup olmayacağıydı. İki komutan, bir kez daha anlaşmazlığa düşmüştü. Bu anlaşmazlık, onlara değerli saatlere mal oldu. Onlar tartışırken, Don Garcia’nın hayalet filosu, rüzgârı da arkasına alarak, Malta’nın batı kıyılarına doğru sessizce süzülmeye devam ediyordu. Denizdeki satranç oyununda, bir tarafın kararsızlığı, diğer tarafın en büyük silahı olmuştu.
Son Kumar – Mdina’ya Karşı Aldatma Oyunu
Lala Mustafa Paşa, Birgu ve Senglea’daki direnişin inatçılığı karşısında sabrının sonuna gelmişti. Ordusunun moralini yükseltmek ve La Valette’in direncini başka bir cepheden kırmak için yeni, cüretkâr bir plan düşündü. Hedefi, Malta’nın eski başkenti, adanın iç kısımlarında bir tepenin üzerine kurulmuş olan Mdina şehriydi.
Mdina, kuşatmanın başından beri bir sığınak görevi görmüştü. Birgu ve Senglea’dan kaçan kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve savaşamayanlar oraya yerleşmişti. Paşa, şehrin savunmasının son derece zayıf olduğunu biliyordu. Garnizon, birkaç düzine asker ve Şövalye Don Alvaro de Mesquita adlı yaşlı bir komutandan ibaretti. Paşa’ya göre, birkaç bin kişilik bir birlik, o “kadınlar ve çocuklar şehrini” bir saat içinde alabilirdi. Mdina’nın düşüşü, La Valette’in son umut kırıntılarını da yok edecek, belki de onu teslim olmaya zorlayacaktı.
Birkaç bin kişilik seçkin bir Osmanlı birliği, sessizce ana kamptan ayrılarak, Mdina’ya doğru yürüyüşe geçti. Onlar yaklaşırken, şehrin gözcüleri alarmı verdi. Mdina’da büyük bir panik başladı. Surlar zayıftı, asker yoktu, cephane sınırlıydı. Teslim olmaktan başka çare görünmüyordu.
Lakin Komutan de Mesquita, La Valette’in inadından bir parça taşıyordu. Teslim olmayı reddetti. Aklına, tarihin en zekice askeri blöflerinden biri geldi. Bütün şehri seferber etti. Emriyle, ne kadar kadın, yaşlı adam ve büyük çocuk varsa, hepsine asker kıyafetleri giydirildi, miğferler takıldı, ellerine mızraklar ve paslı kılıçlar verildi.
Osmanlı birliği, şehrin eteklerine ulaştığında, surların üzerinde gördükleri manzara karşısında şaşkına döndü. Surlar, ağzına kadar askerle doluydu. Yüzlerce miğfer, güneşin altında parlıyordu. Komutan de Mesquita, kumarın ikinci perdesini oynadı. Emriyle, şehirdeki bütün toplar – sayıları onu bile bulmuyordu – aynı anda ateşlendi. Cephanelerinin neredeyse tamamını tek bir andan harcamışlardı.
Topların gürültüsü ve surlardaki o kalabalık görüntü, Osmanlı komutanlarını tereddüde düşürdü. Casuslarının verdiği bilgi yanlış mıydı? Mdina, zayıf bir sığınak değil, gizli ve güçlü bir garnizona mı sahipti? Aylardır süren savaşın getirdiği yorgunluk ve Birgu’daki gedikte yaşadıkları katliamın anısı, onları ihtiyatlı olmaya itiyordu. Bu “önemsiz” şehir için, bir kanlı savaşı daha göze almak istemediler. Birliklerinin başında bir kayıp daha vermekten çekinen komutanlar, kısa bir durum değerlendirmesinin ardından, riskin faydasından büyük olduğuna karar verdiler. Ordu, şaşırtıcı bir şekilde geri döndü ve Lala Mustafa Paşa’nın kampına, elleri boş bir şekilde geri çekildi.
Mdina’nın içinde, Osmanlı ordusunun geri çekilişini izleyen halk, önce inanamadı. Ardından, sevinç çığlıkları ve şükür duaları gökyüzüne yükseldi. Bir avuç insan, zekâları ve cesaretleriyle, on binlerce kişilik bir imparatorluğun ordusunu kandırmayı başarmıştı. Bu küçük zaferin haberi, bir şekilde Birgu’ya ulaştığında, en umutsuz anlarda bile direnişin bir yol bulabileceğinin kanıtı oldu. Lala Mustafa Paşa için ise, Mdina fiyaskosu, bardağı taşıran son damlaydı. Artık kendi ordusunun bile savaşma isteğini kaybettiğini görüyordu.
Fırtına Yaklaşırken – Geri Çekilme Kararı
7 Eylül sabahı, Don Garcia’nın yardım filosu, Malta’nın kuzeyindeki Mellieha Koyu’na demirlemeyi başardı. Piyale Paşa’nın kararsızlığı ve Lala Mustafa Paşa’nın Mdina saplantısı, onlara ihtiyaçları olan o kritik zamanı kazandırmıştı. Binlerce İspanyol, Alman ve İtalyan askeri, düzenli bir şekilde karaya çıkmaya başladı. Bunlar, aylardır siperlerde çürüyen yorgun savaşçılar değil, dinlenmiş, donanımlı ve savaşmaya hevesli profesyonel askerlerdi.
Bu haber, Osmanlı kampına bir yıldırım gibi düştü. Artık saklanacak bir şey kalmamıştı. Düşman, arkalarındaydı. Lala Mustafa Paşa, son bir umutla, karaya çıkan birliğin küçük bir öncü kuvvet olduğunu düşünmek istedi. Lakin gelen raporlar, yaklaşık on bin kişilik bir ordunun karaya çıktığını doğruluyordu.
O gün, Osmanlı komuta çadırında son ve en hararetli divan toplandı. Artık tartışma yoktu. Gerçek, bütün çıplaklığıyla ortadaydı. Ordu, iki ateş arasında kalma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bir yanda, hala direnen Birgu ve Senglea, diğer yanda ise adanın içlerine doğru ilerleyen taze bir Hristiyan ordusu. Üstelik Piyale Paşa’nın işaret ettiği gibi, gökyüzü de renk değiştiriyordu. Ufukta, ekinoks fırtınalarının habercisi olan kara bulutlar toplanmaya başlamıştı.
Lala Mustafa Paşa, hayatının en zor kararını vermek zorundaydı. Aylardır süren kuşatma, on binlerce cana, inanılmaz bir servete ve imparatorluğun prestijine mal olmuştu. Ve şimdi, her şeyi geride bırakıp çekilmek zorundaydı. Yenilgiyi kabul etmek, onun gibi hırslı bir adam için ölümden beterdi. Lakin başka çaresi yoktu. Devam etmek, bütün ordunun ve donanmanın yok olması anlamına gelecekti.
Yüzü, kireç gibi bembeyazdı. Başını önüne eğdi ve kimsenin gözüne bakmadan, boğuk bir sesle o emri verdi: “Kuşatmayı kaldırın. Kampı yakın. Gemilere dönüyoruz.”
Emir, kamp içinde hızla yayıldı. Askerler, önce inanamadılar. Aylardır savaştıkları, binlerce arkadaşlarını gömdükleri o topraklardan, hiçbir şey elde edemeden ayrılacaklar mıydı? Sevinç ve hayal kırıklığı birbirine karıştı. Bir yandan bu cehennemden kurtuldukları için rahatlarken, diğer yandan bütün çabalarının boşa gitmesinin utancını yaşıyorlardı.
Osmanlı kampı, dev bir ateş yığınına dönüştü. Taşınamayacak ne kadar malzeme, çadır, teçhizat varsa, hepsi yakılıyordu. Amaç, düşmanın eline hiçbir şeyin geçmemesiydi. Yüzlerce top, namluları toprağa gömülerek kullanılamaz hale getirildi. Bir zamanların o görkemli, yaşayan şehri, şimdi kendi kendini imha ediyordu.
Birgu’nun surlarından, bu manzarayı izleyen savunmacılar, gözlerine inanamıyorlardı. Neredeyse dört aydır her gün ölümle yaşadıkları düşmanları, çekip gidiyordu. Önce bunun bir hile olduğunu düşündüler. Belki de onları surların dışına çekmek için bir oyundu. Lakin yanan kamp, gemilere doğru ilerleyen binlerce askerin oluşturduğu uzun, yorgun kolonlar, gerçeği haykırıyordu.
La Valette, yaralı yatağından surlara taşınmasını istedi. Gözleriyle, o muazzam ordunun, o yenilmez denilen gücün, adasını terk edişini izledi. Yüzünde ne bir gülümseme ne de bir zafer ifadesi vardı. Yalnızca sonsuz bir yorgunluk ve ölçülemez bir keder okunuyordu. Kazanmışlardı. Lakin geriye ne kalmıştı? Yıkılmış şehirler, binlerce ölü, onarılamaz yaralar…
Osmanlı ordusu, son askerini de gemilere bindirip, yelkenlerini hüzünlü bir rüzgârla doldurarak ufukta kaybolmaya başlarken, Malta’nın üzerinde tuhaf bir sessizlik hâkim oldu. Bu, aylardır beklenen, hayali kurulan bir sessizlikti. Hayatta kalmanın sessizliğiydi. Bir destan, kanla ve demirle yazılmış, sona ermişti. Lakin tarihin yankıları, o küçük adanın taşlarında, daha uzun yıllar çınlamaya devam edecekti.
EPİLOG: TAŞLARIN ÜZERİNDEKİ YANKI
Sessizliğin Bedeli – Bir Zaferin Sabahı
Osmanlı donanmasının son yelkeni de ufukta bir nokta haline gelip kaybolduğunda, Malta’nın üzerine çöken sessizlik, bir lütuftan çok bir ağırlık gibiydi. Aylardır top sesleriyle, çığlıklarla, çan sesleriyle dolu olan hava, şimdi boş ve anlamını yitirmişti. Surların üzerinde, paçavralar içinde, iskelete dönmüş savunmacılar, düşmanın bıraktığı boşluğa bakıyorlardı. Yüzlerinde bir zafer coşkusu yoktu. Yalnızca bitkinlikten ve kederden kaynaklanan donuk bir boşluk vardı. Onlar, bir fırtınanın ortasında hayatta kalmayı başarmış, lakin fırtınanın kendilerinden ne kadar çok şey alıp götürdüğünü yeni yeni idrak eden denizciler gibiydiler.
Günler sonra, Don Garcia de Toledo’nun yardım ordusu, Birgu’ya ulaştığında gördükleri manzara karşısında dehşete düştüler. Bu, bir zafer kazanmış bir şehir değildi. Bir mezarlıktı. Birgu ve Senglea, tanınmaz haldeydi. Ayakta kalmış tek bir ev, yıkılmamış tek bir kilise kulesi yoktu. Sokaklar, insan ve hayvan leşlerinin, molozların ve kırık silahların arasında zar zor seçiliyordu. Havada, ölümün ve çürümenin o ağır, tatlımsı kokusu vardı.
Yardım ordusunun taze, parlak zırhlı şövalyeleri, bu enkazın arasında yürüyen, hayaletleri andıran Maltalı savunmacılara baktıklarında, saygı ve acıma karışımı bir duygu hissettiler. Bu insanlar, yalnızca düşmanla değil, açlıkla, hastalıkla ve umutsuzluğun kendisiyle savaşmışlardı. Don Garcia, La Valette’in huzuruna çıktığında, yatağında yatan o yaşlı ve yaralı adama baktı. Karşısında, Hristiyanlık âlemini kurtaran bir kahraman değil, zaferin bedelini ruhunun her zerresinde hisseden yorgun bir savaşçı görüyordu.
“Büyük Üstat,” dedi Don Garcia, sesi saygıyla doluydu. “Size Avrupa’nın minnetini ve Kral Felipe’nin selamlarını getirdim. Destansı savunmanız, tarihe altın harflerle yazılacak.”
La Valette, yatağında doğrulmaya çalıştı. Yüzünde acı bir tebessüm belirdi. “Amiral,” dedi, sesi hırıltılıydı. “Tarihin ne yazacağıyla ilgilenmiyorum. Ben, geride kalanlarla ilgileniyorum. Surlarımız yıkıldı. Evlerimiz yok oldu. Halkımızın yarısı ya öldü ya da sakat kaldı. Bu adayı yeniden nasıl ayağa kaldıracağız? Zafer, bazen yenilginin kendisinden daha ağır bir yüktür.”
Malta, savaşı kazanmıştı. Lakin barışı kaybetmiş gibiydi. Adanın tarım alanları yok edilmiş, hayvanları telef olmuştu. Ticaret durmuş, ekonomi çökmüştü. Kuşatma başladığında adada olan yaklaşık dokuz bin savunucudan, geriye savaşabilecek durumda altı yüz kişi ya kalmış ya kalmamıştı. Zaferin bedeli, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar yüksekti. Bu, kazanılmış bir zaferden çok, atlatılmış bir kıyametti.
İstanbul’un Sükûtu – Bir Yenilginin Hesabı
Osmanlı donanması, hüzünlü ve yorgun bir şekilde İstanbul’a döndüğünde, onları ne bir karşılama töreni ne de şenlikler bekliyordu. Filo, Haliç’e sessizce demirledi. Gemilerden inen askerlerin bitkin yüzleri, yırtık pırtık giysileri ve eksik yoldaşlarının bıraktığı boşluk, her şeyi anlatıyordu. Bu, bir zaferden dönen bir ordu değildi. Bu, bir hezimetten dönen bir orduydu.
Lala Mustafa Paşa ve Piyale Paşa, Topkapı Sarayı’na, Sultan Süleyman’ın huzuruna çıktıklarında, başları önlerindeydi. Yaşlı Padişah, tahtında oturuyor, lakin artık o eski heybetinden eser kalmamıştı. Hastalığı ilerlemiş, bedeni iyice çökmüştü. Gözlerindeki ateş ise, hala aynıydı. İki paşanın getirdiği başarısızlık raporunu, tek bir kelime etmeden dinledi.
Lala Mustafa Paşa, her şeyi hava koşullarına, şanssızlığa, Şövalyelerin beklenmedik inadına ve Turgut Reis’in zamansız kaybına bağlamaya çalıştı. Piyale Paşa ise, daha dürüst bir tablo çizerek, ordudaki hastalıkları, moral bozukluğunu ve yaklaşan fırtınaların donanma için oluşturduğu tehdidi anlattı.
Sultan Süleyman, konuşmalar bittiğinde uzun bir süre sessiz kaldı. Salon, buz gibiydi. Herkes, Padişah’ın öfkesinin nasıl patlayacağını, hangi fermanların yazılacağını bekliyordu. Sonunda, Padişah konuştu. Sesi, bir fısıltı gibi zayıf, lakin taşıdığı hayal kırıklığı binlerce kılıçtan daha keskindi.
“Demek, benim şanlı ordularım, benim yenilmez donanmam… bir avuç kâfirin direndiği o çorak kayayı alamadı, öyle mi?” dedi. Kimseye bakmıyordu, sanki kendi kendine konuşuyordu. “Turgut’umuzu o kayalara kurban verdik. On binlerce yigidimizi o topraklarda bıraktık. Ve karşılığında, elimizde yalnızca utançla geri döndük.”
Ayağa kalkmaya çalıştı, lakin gücü yetmedi. “Gidin,” dedi, elinin bir işaretiyle. “Gözüm görmesin sizi.”
Lala Mustafa Paşa ve Piyale Paşa, şaşırtıcı bir şekilde, hayatlarını kurtarmışlardı. Padişah, belki yaşlılığının getirdiği yorgunluktan, belki de artık yeni bir sefere çıkacak gücü kalmadığından, onları idam ettirmedi. Lakin ikisi de, Padişah’ın gözünden düşmüştü. Kariyerleri, o küçük adanın kayalıklarında büyük bir yara almıştı. Malta yenilgisi, yalnızca bir askeri başarısızlık değil, aynı zamanda Muhteşem Süleyman’ın saltanatının sonundaki acı bir notaydı. Ertesi yıl, Padişah, Zigetvar Seferi sırasında hayata gözlerini yumduğunda, zihnindeki son pişmanlıklardan birinin, o ele geçirilemeyen inatçı ada olduğu söylenir.
Küllerinden Doğan Şehir – Bir Mirasın İnşası
Kuşatmanın ardından, Avrupa’dan Malta’ya para ve yardım yağmaya başladı. Şövalyelerin destansı direnişi, bütün Hristiyan dünyasında bir efsaneye dönüşmüştü. Papa, krallar, prensler, bu kahramanlığın anısını yaşatmak ve adanın savunmasını daha da güçlendirmek için cömert bağışlarda bulundular.
La Valette, bu yardımları, yalnızca yıkılanı onarmak için değil, yeni ve daha görkemli bir gelecek inşa etmek için kullandı. Onun vizyonu, artık savunması zor olan Birgu ve Senglea’dan vazgeçip, kuşatma sırasında Osmanlı ordusunun karargâh kurduğu Sciberras Yarımadası’nın üzerine, yepyeni bir şehir kurmaktı. Bu şehir, en modern askeri mimari tekniklerine göre tasarlanacak, aşılmaz surlarla çevrilecek ve Tarikat’ın yeni kalbi olacaktı.
1566 yılında, o tepenin üzerine ilk temel taşı konuldu. Şehrin planları, dönemin en ünlü mimarlarından Francesco Laparelli tarafından çizilmişti. La Valette, her gün yaralı bacağına aldırmadan, inşaat alanını geziyor, işçilerle konuşuyor, her detayla bizzat ilgileniyordu. Bu, onun son büyük eseriydi.
Yeni şehre, onun onuruna “Humilissima Civitas Vallettae” (En Mütevazı Şehir Valletta) adı verildi. Lakin şehir, adının aksine, Barok mimarinin en görkemli örnekleriyle, muazzam saraylarla, kiliselerle ve hanlarla donatıldı. Valletta, yalnızca bir kale-şehir değil, aynı zamanda bir sanat ve kültür merkezi olarak tasarlandı.
La Valette, hayalini kurduğu şehrin tamamlandığını göremedi. 1568 yılında, yaratılışına öncülük ettiği o şehrin surları henüz yükselirken hayata veda etti. Cenazesi, kahramanca savunduğu Birgu’dan, yeni inşa edilen Valletta’ya taşındı ve şehrin kalbindeki St. John Katedrali’ne defnedildi. Mezar taşında, basit ama anlamlı şu sözler yazar: “Avrupa’nın kalkanı, İslam’ın korkulu rüyası, burada yatıyor.”
Tarihin Akışındaki Değişim – Bir Dönüm Noktası
Malta Kuşatması, askeri tarihçiler tarafından Akdeniz tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Bu, yalnızca bir adanın kurtuluşu değildi. Çok daha büyük anlamlar taşıyordu.
İlk olarak, “Osmanlı’nın yenilmezliği” efsanesine ciddi bir darbe vurdu. Avrupa, ilk kez, organize ve kararlı bir direnişle, Osmanlı’nın devasa askeri makinesinin durdurulabileceğini gördü. Bu, Hristiyan dünyasına büyük bir psikolojik üstünlük ve moral kazandırdı. Bu moral, altı yıl sonra, 1571’de, Kutsal İttifak donanmasının Osmanlı donanmasını yendiği İnebahtı Deniz Savaşı’nda kilit bir rol oynayacaktı. Malta, İnebahtı’ya giden yolun ilk adımıydı.
İkinci olarak, kuşatma, Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz’deki yayılmasının sınırlarını çizdi. Malta’nın alınamaması, Osmanlıların Batı Akdeniz’e tam olarak hâkim olmasını engelledi. İtalya ve İspanya’ya yönelik olası bir tehdidin önü kesilmiş oldu. Ada, Hristiyan Avrupa için bir kalkan görevi görmeye devam etti.
Üçüncü olarak, kuşatma, askeri teknolojide ve kale savunma sanatında yeni bir çağın habercisiydi. St. Elmo’nun yıldız şeklindeki “trace italienne” tarzı tasarımı, topçu ateşine karşı ne kadar etkili olabileceğini göstermişti. Aynı şekilde, La Valette’in savunma stratejileri, lağımlara karşı kontra-lağımlar, yangınlara karşı özel teçhizatlar ve psikolojik savaş taktikleri, geleceğin askeri okullarında ders olarak okutulacaktı.
Bugün, Malta’nın başkenti Valletta’nın görkemli surlarında yürürken, o kuşatmanın yankılarını hala duymak mümkündür. O taşlar, yalnızca bir şehrin değil, bir medeniyetin kaderinin nasıl bir avuç insanın iradesiyle şekillenebileceğini fısıldar. Büyük Liman’ın sakin sularına bakıldığında, bir zamanlar o suların nasıl kanla kızıla boyandığını, nasıl umut ve umutsuzluğun gelgitlerine sahne olduğunu hayal etmek zor değildir.
Malta Kuşatması, tarihin yalnızca büyük imparatorlar, devasa ordular ve epik savaşlarla yazılmadığını gösterir. Bazen tarih, küçük bir adanın sarp kayalıklarında, bir avuç yorgun ama inatçı insanın, enkazın üzerinde ettikleri bir yeminle yazılır. Ve o yemin, bazen imparatorlukların kaderini değiştirecek kadar güçlü olabilir.
