İki Dünya Arasında: Black Hills’ten Little Bighorn’a Bir Halkın Direniş Destanı

dakota topraklarının üzerinde güneş kan kırmızısı bir örtü gibi batarken, general george armstrong custer’ın keşif birliğinden yükselen sevinç nidaları paha sapa’nın (black hills) kutsal sessizliğini böldü. yıl 1874tü ve dağların karanlık bağrında altın damarları parıldıyordu. keşif, bir halkın kaderini sonsuza dek değiştirecekti.

“altın!” diye haykırdı genç bir subay, elindeki parlak sarı külçeyi havaya kaldırarak. “general custer, burada altın var!”

custer, atının üzerinde dimdik durdu, mavi gözleri zafer ışıltısıyla parlıyordu. kendini şimdiden kahraman ilan eden başlıklar görüyordu gazetelerde. west point’in en düşük notla mezun olan öğrencisi, şimdi amerika’ya yeni bir hazine kapısı açıyordu.

“beyler” dedi birliğine dönerek, “bu keşif sadece bizim değil, tüm ulusun kaderini değiştirecek. hemen washington’a haber yollayın!”

oysa bu topraklar, fort laramie antlaşmasıyla lakota halkına ebediyen verilmişti. mürekkebi henüz kurumamış antlaşmanın sayfaları washington’da bir çekmecede uyurken, açgözlülük rüzgarı çoktan paha sapa’nın yamaçlarında esmeye başlamıştı.

lakota halkı için paha sapa sadece bir dağ silsilesi değildi. burası evrenin merkezi, yaradılışın başladığı yerdi. her ilkbahar, kabilenin kutsal adamları buradaki mağaralarda inzivaya çekilir, ruhlarla iletişim kurarlardı. dağların zirvelerindeki çam ağaçları wakhan (kutsal güç) ile doluydu ve her kaya, her pınar bir hikaye fısıldardı atalardan kalan.

sitting bull, montana’nın yüksek platolarında durmuş, hanunpa (rüya görme) ritüelinde gördüğü işaretleri düşünüyordu. lakota geleneğinde rüyalar basit görüntüler değildi; ruhların mesajlarıydı. bir savaşçı veya şef önemli bir karar vermeden önce, dört gün boyunca yüksek bir tepeye çekilir, yiyip içmeden ruhların mesajını beklerdi. ellili yaşlarının ortasındaki bu bilge lider, bir gece önce korkunç bir vizyon görmüştü: gökyüzünden düşen askerler, tepetaklak olmuş şekilde toprağa çakılıyorlardı.

“ne gördün, thathanka iyotake?” diye sordu yanındaki genç savaşçı, şefin lakota dilindeki adını kullanarak. sitting bull’un yüzündeki endişeli ifadeyi fark etmişti.

“gördüm ki” dedi sitting bull, gözlerini ufka dikerek, “beyaz adam bizim kutsal paha sapa’mızda altın bulmuş. ruhlar bana gösterdi. büyük bir savaş geliyor, genç kartal. öyle bir savaş ki, kazanan da kaybeden de lanetlenecek.”

kehanet çok geçmeden gerçeğe dönüşmeye başladı. paha sapa’ya akın akın madenci geliyordu. önce yüzlerce, sonra binlerce. her biri zengin olma hayalleriyle doluydu. madenciler toprağı değil, kutsal mekanları da tahrip ediyordu. şamanların inzivaya çekildiği mağaralar dinamitle patlatılıyor, kutsal sunaklar yerle bir ediliyordu.

1875 kışı geldiğinde, içişleri bakanlığından gelen emir, tarihin akışını değiştirecekti. tüm lakota halklarına rezervasyonlara dönmeleri için 31 ocak 1876 tarihine kadar süre verilmişti. bu sürenin sonunda dönmeyenler “düşman” ilan edilecekti.

sitting bull, canupa’yı (kutsal pipo) çıkardığında, konsey çadırında derin bir sessizlik oldu. tütünün dumanı göğe yükselirken, sitting bull konuştu:

“topraklarımızı satmamızı istiyorlar. ben açım diye bir adamın kendi çocuklarını yediğini hiç duydunuz mu? paha sapa bizim çocuklarımızdır. nasıl satabiliriz onu?”

konsey ateşinin diğer tarafından crazy horse ayağa kalktı. otuz altı yaşındaki oglala savaşçısı, açık tenli ve kıvırcık saçlıydı – fiziksel özellikleri onu diğer lakota savaşçılarından ayırıyordu. gençliğinde curly (kıvırcık) lakabıyla anılan savaşçı, yaşadığı derin ruhani deneyimler sonrasında tasunke witko (crazy horse) adını almıştı. yüzünü hiç boyamaması ve fotoğraf çektirmemesi, ruhani inançlarının bir parçasıydı.

“bir lakota savaşçısı” dedi gür sesiyle, “kendi toprağında özgür yaşar ve özgür ölür. rezervasyonlarda yaşamaktansa savaşarak ölmek yeğdir.”

şeflerin kararı belliydi. direneceklerdi. ama nasıl? karşılarında dünyanın en güçlü ordularından biri vardı. üstelik bu ordu, iç savaşta çelikleşmişti.

crazy horse, stratejisini açıkladı. geleneksel süvari saldırılarına karşı yeni taktikler geliştirmişti. lakota savaş geleneğinde en büyük onur, düşmanı öldürmek değil, düşmana dokunup sağ dönmekti (counting coup). bu yüzden savaşçıları küçük gruplar halinde süvarilere yaklaşıp geri çekilecek, düşmanı yıpratacaktı.

1876 baharı geldiğinde, montana’da üç ayrı askeri birlik lakota kamplarını aramaya başladı. bunlardan biri, general alfred terry komutasındaki birlikteydi ve içlerinde yarbay george armstrong custer’ın 7. süvari alayı da bulunuyordu.

custer, fort abraham lincoln’den ayrılırken eşi libbie’ye zaferle döneceğine söz vermişti. başkan grant ile yaşadığı anlaşmazlıklar, politik gücünü zayıflatmıştı. little bighorn’a giden yolda, kaybettiği itibarını geri kazanma arzusu, muhakemesini bulandırıyordu.

rosebud savaşında crazy horse’un zaferi, lakota ve cheyenne savaşçılarının moralini yükseltmişti. sitting bull’un kampında savaşçı sayısı her gün artıyordu. little bighorn vadisinde kurulan kamp, tarihin en büyük yerli amerika topluluğunu barındırıyordu.

haziranın son günlerinde, sitting bull güneşin tam tepede olduğu bir öğle vakti wiwang wacipi’yi (güneş dansı) başlattı. lakota halkının en kutsal ritüellerinden biriydi. dört gün süren törende, seçilmiş savaşçılar yiyip içmeden, göğüslerine geçirilen ipler yardımıyla kutsal direğe bağlı halde dans ederlerdi. acı dolu ritüel, ruhlarla iletişim kurmanın ve vizyonlar görmenin en güçlü yoluydu.

sitting bull’un göğsünden akan kan kutsal toprağa damlarken, yeni bir vizyon gördü. askerlerin tepetaklak düştüğü büyük bir zafer. ama vizyonun sonunda karanlık bulutlar vardı. halkı için hem kurtuluş hem de yıkım olacaktı.

24 haziran 1876 gecesi, little bighorn vadisinin üzerine ağır bir sessizlik çöktü. kader, tarihin akışını değiştirecek bir savaşın eşiğindeydi. custer ve 7. süvari alayı, hayatlarının son gününe uyanacaklardı.

25 haziran 1876 sabahı, şafak vakti little bighorn vadisini ince bir sis tabakası kaplamıştı. lakota inancında sis, ruhlar dünyasıyla yaşayanların dünyası arasındaki perdenin incelmesi demekti. o sabah vadide toplanan savaşçılar, atalarının ruhlarının da yanlarında olduğuna inanıyorlardı.

custer, tepeden dürbünüyle vadiyi incelerken, gördüğü manzara karşısında bir an duraksadı. binlerce tipi (geleneksel lakota çadırı), sayısız at… her tipinin tepesinde ailenin koruyucu ruhunu temsil eden tüyler ve semboller dalgalanıyordu. hayatında görmediği kadar büyük bir kızılderili kampı.

“kahretsin!” diye mırıldandı, dürbünü indirirken. yanındaki subaylara döndü: “beyler, kamp sandığımızdan büyük. üç kola ayrılacağız. reno merkez hattan saldıracak. benteen sol kanadı kontrol edecek. ben sağ kanattan dolaşıp kampın arkasını keseceğim.”

sitting bull, ınipiden (arınma çadırı) yeni çıkmıştı. savaş öncesi bu kutsal ritüelde, savaşçılar sıcak buharla dolu çadırda dört tur geçirir, bedenlerini ve ruhlarını arındırırlardı. gözcüler askerlerin yaklaştığını haber verdiğinde, yaşlı şef hemen wakhan thanka’ya (büyük giz, büyük ruh) son dualarını etti.

“ruhların gösterdiği gün geldi” dedi etrafında toplanan savaşçılara. “atalarımızın ruhu bizimle.”

crazy horse, savaş boyasını sürerken bir kartal tüyünü saçlarına taktı. her lakota savaşçısının kendine özgü savaş boyası vardı ve bu desenler ruhani vizyonlardan gelirdi. crazy horse’un yüzünde sadece küçük bir şimşek işareti ve birkaç dolu tanesi vardı. rüyasında gördüğü semboller.

“bugün özgürlüğümüz için savaşıyoruz” dedi savaşçılarına. “hoka hey!” (ileri!)

saat üçe gelirken, binbaşı reno’nun birlikleri vadinin merkezine doğru ilerledi. karşılarında lakota savaş sanatının en ince örneği vardı. savaşçılar, crazy horse’un taktikleriyle dört yöne dağılmıştı. her biri atıyla adeta tek vücut olmuş, sunkawakhan (kutsal at) geleneğinin gerçek temsilcileriydi.

reno’nun düzenli süvari hattı, bu akışkan savunma karşısında çaresiz kaldı. her saldırıda kızılderili savaşçıları geri çekiliyor gibi yapıp, sonra beklenmedik açılardan vuruyorlardı. bazı savaşçılar, “counting coup” geleneğine uygun olarak, düşmanlarını öldürmek yerine sadece mızraklarıyla dokunup geçiyordu. lakota savaş geleneğinde en büyük cesaret göstergesiydi.

bu sırada custer, medicine tail geçidinden kampın kuzeyine ulaşmıştı. medicine tail (pejuta sapa), lakota şamanlarının şifalı otlar topladığı kutsal bir yerdi. şimdi bu kutsal topraklar, tarihi bir hesaplaşmaya sahne olacaktı.

“ileri!” diye bağırdı custer, kılıcını çekerek. son emriydi bu.

crazy horse, battle ridgeden savaşı yönetirken, savaşçılarına “hoka hey! anpetu kin lel hecena ktelo!” (ileri! bugün iyi bir gün ölmek için!) diye sesleniyordu. lakota inancında savaşta ölmek en onurlu ölümdü ve savaşçının ruhu doğrudan wakan tanka’nın yanına giderdi.

son yarım saatte, custer’ın beş bölüğü tamamen imha edildi. iki yüz on beş asker ve subay hayatını kaybetti. custer’ın cesedi, iki kurşun yarası ile bulundu. lakota geleneğine göre, cesur bir düşmana saygı gösterilmeliydi. bu yüzden savaşçılar custer’ın cesedine dokunmadılar, sadece küçük bir işaret bıraktılar: kalbinin üzerine konulmuş bir kartal tüyü.

güneş batarken, sitting bull özel bir ınipi töreni düzenledi. zafer duaları edilirken, şef bir yandan da yaklaşan karanlığı görüyordu ruhlar aleminde. bu zafer, halkı için bir dönüm noktası olacaktı ama nasıl?

washington’a ulaşan haberler şok dalgaları yarattı. amerikan halkı öfke ve intikam çığlıkları atarken, ordu yeni bir strateji geliştirdi. kızılderililerin kutsal varlığı olan bizonları yok etmek.

tatanka (bizon), lakota halkı için bir besin kaynağı değil, kutsal bir varlıktı. her bizonda wakhan thanka’nın ruhu vardı. bizonların toplu katliamı, açlıkla birlikte ruhani bir yıkım da getirecekti.

crazy horse, 1877 baharına kadar direndi. fort robinson’da teslim olduğunda, üzerinde hiç savaş boyası yoktu. sadece bir kartal tüyü takmıştı saçına. garnizon komutanına lakota dilinde seslendi:

“wicasa wan tamakoce el te kin he waste” (bir adam kendi toprağında özgürce ölmeli).

5 eylül 1877de, garnizon muhafızları tarafından süngülenerek öldürüldüğünde, crazy horse son nefesinde “anpetu kin waste” (bu iyi bir gün) dedi. lakota geleneğinde, bir savaşçının son sözleri onun ruhunun gücünü gösterirdi.

sitting bull, kanada’daki wood mountainda geçirdiği dört yıl boyunca ghost dance (hayalet dansı) hareketinin ruhani lideri oldu. ritüel, geleneksel lakota inançlarıyla hıristiyan öğelerini birleştiriyor, ölmüş ataların geri döneceğine ve beyaz adamın yok olacağına olan inancı temsil ediyordu. 1881de teslim olup standing rock rezervasyonuna döndüğünde, eski güç ve itibarını kaybetmişti. buffalo bill’in wild west showunda kısa bir süre rol aldı. amerika, eski düşmanını bir gösteri malzemesine dönüştürmüştü. 14 aralık 1890da, ghost dance’i yasaklayan hükümetin emirleriyle tutuklanmak istendiğinde direndi. çıkan arbedede rezervasyon polisi tarafından vurularak öldürüldü. son nefesinde “ıkce wicasa” (sıradan insan) dedi, lakota dilinde hem bir alçakgönüllülük ifadesi hem de bir başkaldırı sloganıydı.

amerika’nın yerli politikaları, savaşın ardından sertleşti. dawes yasası ile rezervasyon toprakları parçalandı. kızılderili çocuklar, zorla yatılı okullara gönderildi. dilleri ve kültürleri yasaklandı. amerikan hükümeti, sistemli bir asimilasyon politikası uyguladı.

amerika birleşik devletleri’nin kuruluş hikayesi, özgürlük ve fırsat eşitliği idealleri üzerine inşa edildi. philadelphia’da 1776 yılında imzalanan bağımsızlık bildirisi, tüm insanların eşit yaratıldığını ilan ediyordu. ne var ki bu yüce idealler, kıtanın gerçek sahiplerinin yaşadığı trajediyi gölgede bıraktı. little bighorn savaşı, amerikan tarihindeki çelişkinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturdu.

amerika’nın ekonomik kalkınması, yerli halkların trajedisi üzerine inşa edildi. black hills’te 1874te başlayan altın madenciliği, bölgenin ekolojik dengesini tamamen bozdu. homestake madeni (günümüzde güney dakota’da lead kasabası) 2002 yılına kadar faaliyetlerine devam etti. bir asırdan uzun süre boyunca çıkarılan altının değeri 3.5 milyar doları aştı. ne var ki lakota halkı, kutsal topraklarının gasp edilmesinin bedelini yoksulluk ve kültürel yıkımla ödedi.

crazy horse anıtı, 1948’den beri güney dakota’daki black hills’te inşa ediliyor. tamamlandığında dünyanın en büyük heykeli olacak. ne var ki projenin kendisi bile tartışmalı. lakota halkının bir kısmı, kutsal dağların oyulmasına karşı çıkıyor.

black hills davası, yüz yılı aşkın süredir devam ediyor. 1980’de yüksek mahkeme, bölgenin yasa dışı şekilde ele geçirildiğine hükmetti. sioux ulusuna 102 milyon dolar tazminat ödenmesine karar verdi. ne var ki lakota halkı bu parayı reddetti. kutsal toprakların para karşılığı satılamayacağını beyan etti. günümüzde bu miktar, faizleriyle birlikte 1.3 milyar doları aşıyor fakat hala dokunulmamış durumda.

bugün little bighorn muharebe alanı’nda rüzgar eski duaları fısıldarken, 2003’te dikilen kızılderili savaşçıları anıtında yazılı olan sözler, direniş mesajı veriyor

“mitakuye oyasin” (tüm canlılar birbiriyle bağlantılıdır)

montana ovalarında güneş batarken, bir zamanlar burada yaşanan mücadelenin izleri hala toprakta, hala insanların hafızasında yaşıyor. çünkü lakota inancına göre, bir halk hikayelerini unuttuğunda, ruhunu da kaybeder. tarih bu topraklarda yazılan kızılderili destanını unutmayacak.

Yorum bırakın

Scroll to Top