portekiz’in kuzeyindeki küçük bir kasabada, 1480 yılında dünyaya gelen ferdinand magellan, çocukluğundan itibaren denizcilik ve keşif hikayeleriyle büyüdü. asil bir ailenin oğlu olarak, genç yaşta portekiz kraliyet sarayı’nda hizmet etmeye başladı. sarayda geçirdiği yıllar, diplomasi, denizcilik ve coğrafya konularında eşsiz bir eğitim fırsatı sundu.
magellan’ın içindeki macera ateşi, portekiz’in hindistan’daki kolonilerinde görev aldığı dönemde iyice alevlendi. 1505 yılında, henüz 25 yaşındayken, doğu hint adalarına yapılan sefere katıldı. burada, egzotik baharatların zenginliğini ve değerini yakından gördü.
malakka’da bulunduğu sırada, magellan’ın hayatını derinden etkileyecek bir olay gerçekleşti. köle pazarında dolaşırken, gözüne zeki bakışlı genç bir adam çarptı. enrique. magellan, delikanlının potansiyelini hemen fark etti ve onu satın almaya karar verdi.
enrique’nin geçmişi belirsizdi. bazı kaynaklara göre sumatra adasından, diğerlerine göre ise malezya veya filipinler’dendi. kesin olan şey, birçok dil bildiği ve hızla yeni diller öğrenebildiğiydi. magellan, enrique’yi özgür bırakmadı, fakat bir köleden ziyade bir yardımcı gibi davrandı.
yıllar geçtikçe, enrique portekizce ve ispanyolca öğrendi, ayrıca avrupa kültürüne adapte oldu. magellan okuma-yazma öğretti, denizcilik ve coğrafya bilgisi verdi. enrique, efendisinin sadık bir yoldaşı haline geldi. magellan’ın dünya turu planlarını dinliyor, hayallerine ortak oluyordu.
enrique’nin çokdilliliği, magellan’ın asya’daki faaliyetlerinde paha biçilmez bir değer taşıyordu. yerel halkla iletişim kurmada, ticari anlaşmalar yapmada hep ön plandaydı. magellan, zamanla enrique’ye güvenmeye ve önemli konularda fikrini sormaya başladı.
dünya turu planları şekillenirken, magellan enrique’ye bir söz verdi. “eğer başıma bir şey gelirse, seni özgür bırakacağım.” enrique için özgürlük umudu, uzun yolculuğa katlanmak için bir motivasyon kaynağıydı.
doğu’daki deneyimleri, magellan’ın dünya görüşünü derinden etkiledi. doğuya giden rota uzun ve tehlikeliydi.
portekiz’in rotası, denizcilerin kabusu haline gelmişti. afrika kıtasının etrafını dolaşan yol, sayısız tehlikeyle doluydu. öncelikle, yolculuk inanılmaz derecede uzundu. lizbon’dan hindistan’a ulaşmak, en iyi koşullarda bile altı ay sürüyordu. denizciler, aylarca karaya ayak basmadan, dar ve havasız gemilerde yaşamak zorunda kalıyorlardı.
afrika’nın batı kıyıları boyunca ilerlerken, gemiler sık sık şiddetli fırtınalarla boğuşuyordu. özellikle ümit burnu civarında, dev dalgalar tekneleri yutmakla tehdit ediyordu. nice gemi, mürettebatıyla birlikte bu sularda kaybolmuştu.
ekvator bölgesinden geçerken, dayanılmaz sıcaklar denizcileri kasıp kavuruyordu. içme suyu hızla bozuluyor, yiyecekler kurtlanıyordu. sıcak ve nemli ortam, ölümcül hastalıkların yayılmasına neden oluyordu. sıtma ve dizanteri, mürettebatı kırıp geçiriyordu.
ümit burnu’nu geçtikten sonra, hint okyanusu’nun musonları yeni zorluklar getiriyordu. yanlış mevsimde yola çıkan gemiler, aylarca ters rüzgarlarla mücadele etmek zorunda kalıyordu. bazı kaptanlar, rüzgarın yön değiştirmesini beklemek için ıssız adalarda aylarca mahsur kalıyordu.
doğu afrika kıyılarında ilerlerken, korsanlar sürekli tehdit oluşturuyordu. değerli baharatlarla dolu portekiz gemileri, arap ve hint korsanları için cazip hedeflerdi. silahlı çatışmalar sık yaşanıyor, birçok denizci hayatını kaybediyordu.
hint okyanusu’nu geçip hindistan’a vardıklarında, zorluklar bitmiş olmuyordu. yerel hükümdarlar her zaman portekizlilere dostça davranmıyordu. ticari rekabet ve kültürel anlaşmazlıklar, sık sık çatışmalara yol açıyordu. portekizli denizciler, uzak diyarlarda kendilerini sürekli tetikte hissetmek zorunda kalıyorlardı.
tüm yolculuk boyunca, iskorbit hastalığı mürettebatı tehdit ediyordu. c vitamini eksikliğinden kaynaklanan hastalık, dişlerin dökülmesine, eski yaraların açılmasına ve sonunda ölüme yol açıyordu. her seferde, çok sayıda denizci amansız hastalığa yenik düşüyordu.
magellan, tüm zorluklara rağmen rotanın getirdiği zenginliği görmüştü. baharat, ipek ve değerli taşlarla dolu gemiler, lizbon’a döndüklerinde kralları ve tüccarları zengin ediyordu. fakat bedeli ağırdı. her seferden dönen gemi sayısı, yola çıkandan azdı. sağ kalan denizcilerin çoğu ise sakat, hasta veya travma geçirmişti.
işte tüm zorluklara tanık olan magellan, alternatif bir rota bulmanın gerekliliğine inanmıştı. batıya giden bir yol, hem daha kısa olabilir hem de tehlikelerin çoğundan kaçınılabilirdi. zihninde yeni bir harita şekilleniyordu. ya batıya giderek asya’ya ulaşmanın bir yolu varsa? dönemin önde gelen coğrafyacıları ve denizcileri arasında, dünyanın yuvarlak olduğu fikri yaygınlaşıyordu. magellan, batıya yelken açarak baharat adaları’na ulaşmanın mümkün olduğuna inanmaya başladı. rotasını çizmişti bile. şimdi tek ihtiyacı olan, hayallerini gerçekleştirecek cesur denizciler ve onu destekleyecek bir kraldı.
1514’te portekiz’e döndüğünde, magellan bir değişim geçirmişti. artık sadece bir asker değil, vizyoner bir kaşifti. kral 1. manuel’e cesur planını sundu. batıya giderek asya’ya ulaşmak.
portekiz kraliyet sarayı’nın görkemli salonlarında, ferdinand magellan heyecanla ilerliyordu. yüzündeki yara izleri ve bronzlaşmış teni, doğu’da geçirdiği yılların tanığıydı. gözlerinde ise yeni bir ateş yanıyordu.
kral 1. manuel, tahtında oturmuş, sabırsızca bekliyordu. magellan reverans yaptı ve konuşmaya başladı.
“majesteleri, size dünyayı değiştirecek bir plan sunmaya geldim.”
kral kaşlarını kaldırdı. “dinliyorum”
“batıya yelken açarak asya’ya ulaşabiliriz. böylece baharat adaları’na çok daha kısa bir rota…”
kral’ın yüzündeki ifade değişti. “dur. batıya mı? deli misin sen?”
magellan heyecanla devam etti. “hayır, majesteleri. dünyanın yuvarlak olduğunu biliyoruz. eğer yeterince batıya gidersek…”
kral ayağa fırladı. “yeter! portekiz’in doğuya giden rotası güvenli ve karlı. neden riskli bir maceraya atılalım?”
“ama majesteleri, eğer başarırsak, tüm baharat ticaretini ele geçirebiliriz. portekiz, dünyanın en zengin ülkesi olur!”
kral 1. manuel derin bir nefes aldı. sonra yavaşça konuştu.
“cesaretini takdir ediyorum. fakat planın fazla tehlikeli. düşün, batıda ne var bilmiyoruz. belki devasa canavarlar, aşılmaz fırtınalar… ya da daha kötüsü, ispanyollar! tordesillas antlaşması’nı unutma. batı, onların bölgesi.”
magellan itiraz etmeye çalıştı. “ama majesteleri…”
kral elini kaldırdı. “kararım kesin. doğuya odaklanmaya devam edeceğiz. vasco da gama’nın rotası bize yeter. riskli maceralara ihtiyacımız yok.”
magellan’ın omuzları çöktü. hayalleri suya düşmüştü. kral son sözlerini söyledi.
“ayrıca, böyle bir sefer için gereken parayı nereden bulacağız? hazine zaten afrika ve hindistan seferleri için zorlanıyor. yeni bir maceraya bütçemiz yok.”
magellan sessizce reverans yaptı ve salondan çıktı. içinde hem hayal kırıklığı hem de kararlılık vardı. bilmiyordu ama ret, onu daha büyük bir maceraya sürükleyecekti.
reddedilmesi, magellan’ı yıldırmadı. aksine, tutkusunu daha da körükledi. 1517’de radikal bir karar aldı. portekiz kralı’nın hizmetinden ayrılıp ispanya’ya gitti.
sevilla’ya vardığında, şansı yaver gitti. şehirde, hindistan evi’nin başkanı olan juan de aranda ile tanıştı. aranda, magellan’ın fikirlerinden etkilendi ve onu ispanya kralı 1. charles ile tanıştırmak için elinden geleni yapacağına söz verdi.
aranda’nın yardımıyla magellan, saray çevrelerine girmeyi başardı. önce önemli danışmanlarla görüştü, sonra da nihayet kral charles’ın huzuruna çıkma fırsatı buldu.
ispanya kralı 1. charles, o sırada henüz 18 yaşındaydı. genç, hırslı ve maceraperest bir ruha sahipti. büyükanne ve büyükbabası olan katolik krallar ısabella ve ferdinand’ın mirasını devam ettirmek istiyordu. charles ispanya kralı olmanın ötesinde, kutsal roma imparatoru olarak da büyük bir güce sahipti.
magellan, kral charles’ın huzuruna çıktığında, planını büyük bir heyecanla anlattı.
“majesteleri, size dünyanın anahtarını sunuyorum” diye başladı. “batıya yelken açarak, baharat adaları’na yeni bir rota keşfedebiliriz. böylece ispanya, dünya ticaretinin merkezi haline gelecek!”
charles dikkatle dinledi. magellan devam etti. “portekizliler doğuya gidiyor ama biz batıya giderek onları alt edebiliriz. daha hızlı, daha ucuz ve daha güvenli bir rota…”
kral charles, magellan’ın sözünü kesti. “peki ya tordesillas antlaşması? portekiz’le aramızdaki anlaşmayı ihlal etmez mi?”
magellan gülümsedi. “majesteleri, antlaşma dünyayı doğu ve batı olarak böldü. biz batıya gideceğiz, yani kendi bölgemizde kalacağız. eğer dünya gerçekten yuvarlaksa, doğuya varmış olacağız!”
charles’ın gözleri parladı. genç kral, büyük düşünmeyi seviyordu. magellan’ın planı, ispanya’yı dünya sahnesinde öne çıkarabilirdi. üstelik, portekiz’le olan rekabette de üstünlük sağlayabilirdi.
“peki” dedi charles, “sefer için ne gerekiyor?”
magellan hemen cevap verdi. “beş gemi, iki yıllık erzak ve 270 adam. karşılığında, keşfettiğimiz toprakların gelirlerinin bir kısmını size sunacağım.”
charles düşündü. seferin riskleri büyüktü ama potansiyel kazançları da öyle. üstelik, magellan gibi tecrübeli bir denizcinin başarı şansı yüksekti.
sonunda kararını verdi. “tamam. planını onaylıyorum. ispanya adına yelken aç ve bize yeni dünyalar getir!”
magellan sevinçle eğildi. hayalleri gerçek oluyordu. charles ise, tarih kitaplarında yerini alacak bir karara imza attığının farkındaydı.
22 mart 1518’de, magellan ile resmi anlaşma imzalandı. ispanya, beş gemi ve gerekli kaynakları sağlayacaktı. karşılığında, keşfedilen yeni toprakların gelirleri paylaşılacaktı.
charles, magellan’a son bir uyarıda bulundu. “unutma, sen artık ispanya kralı’nın hizmetindesin. eski vatanın portekiz’e karşı sadık kalmamalısın.”
magellan başını eğdi. “endişelenmeyin, majesteleri. artık tek amacım sizin şanınızı yüceltmek.”
genç ve hırslı kral, magellan’ın vizyonundan etkilendi. batıya giderek asya’ya ulaşmak, ispanya’yı baharat ticaretinde lider konuma getirebilirdi.
hazırlıklar hızla başladı. magellan, en iyi gemileri ve en cesur denizcileri seçti. yanına, güvendiği dostlarını ve tabii ki sadık enrique’yi aldı. haritalar incelendi, erzak stoklandı, silahlar temin edildi.
fakat her şey yolunda gitmiyordu. portekiz, eski vatandaşının ispanya adına sefere çıkmasından rahatsızdı. diplomatik baskılar arttı. ispanyol denizciler arasında, bir portekizlinin komuta etmesine karşı sesler yükseliyordu. magellan, tüm zorluklara rağmen kararlılığını korudu.
nihayet, 10 ağustos 1519’da, sıcak bir ağustos sabahında magellan’ın komutasındaki beş gemi sevilla limanından demir aldı. trinidad, san antonio, concepcion, victoria ve santiago, meçhul sulara doğru yelken açtı. fakat resmi olarak atlantik’e açılış, 20 eylül 1519’da sanlucar de barrameda’dan gerçekleşti. magellan, trinidad’ın güvertesinde durmuş, arkasında bıraktığı kıyılara bakıyordu. içinde hem heyecan hem de endişe vardı.
rıhtımda toplanan kalabalık, gemilerin ufukta kaybolmasını izledi. kimse bilmiyordu ama o an, insanlık tarihinin en önemli deniz seferlerinden biri başlıyordu. magellan ve mürettebatı, insanın dünyayı algılayış biçimini sonsuza dek değiştirecekti.
gemilerin ambarları tıka basa doluydu. erzak, silah, haritalar ve takas için kullanılacak mallar… tüm hazırlıklar, üç yıl sürecek zorlu bir yolculuk içindi. mürettebat 270 kişiden oluşuyordu. farklı milletlerden, farklı geçmişlerden gelen insanların ortak noktası, macera tutkusu ve zengin olma hayaliydi.
filonun rotası belliydi. önce güneye inip afrika kıyılarını takip edecek, ardından atlas okyanusu’nu geçip güney amerika’ya varacaklardı. oradan da batıya, asya’ya ulaşmayı umuyorlardı. teoride basit görünen rota, uygulamada sayısız tehlike ve bilinmezlik barındırıyordu.
ilk durakları kanarya adaları’ydı. burada son hazırlıklar yapıldı, taze su ve erzak temin edildi. magellan, mürettebatına son talimatlarını verdi. “beyler, önümüzde uzun ve zorlu bir yol var. cesaretiniz ve inancınız sağlam olsun. tanrı’nın izniyle, dünyanın öbür ucuna ulaşacağız!”
eylül sonunda filo atlantik’e açıldı. önlerinde, bilinmezlerle dolu bir okyanus uzanıyordu. magellan’ın zihninde tek bir düşünce vardı. batıya giderek doğu’ya ulaşmak. hayali uğruna her şeyi göze almıştı. rahat yaşamını, hatta gerekirse canını…
güvertede duran magellan, ufka bakarken içinden şöyle geçiriyordu. “evet, belki delilik. belki imkansız. ama ya başarırsak? ya dünyayı değiştirirsek?” gözlerinde kararlılık ışığı vardı. o an, kaderinin çizildiğini bilmiyordu. önünde uzanan yolculuk, onu ölümsüz kılacak, adını tarihe altın harflerle yazdıracaktı.
ekim ayının başlarında filo, ekvatoru geçti. sıcak dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. gemilerin güvertelerinde ter içinde çalışan denizciler, sürekli su içmek zorunda kalıyorlardı. geceleri ise gökyüzü bambaşka bir görünüme bürünüyordu. kuzey yarımküre’de görmeye alışık oldukları yıldızlar artık görünmez olmuş, yerlerini yepyeni takımyıldızları almıştı.
29 kasım’da nihayet güney amerika kıyıları göründü. mürettebat sevinç çığlıkları atarken, magellan temkinliydi. biliyordu ki asıl zorluklar şimdi başlayacaktı. kıyı şeridini takip ederek güneye indiler. amaçları, kıtayı batıya geçebilecekleri bir boğaz bulmaktı.
aralık ortasında rio de janeiro’ya vardılar. yerli halk onları şaşırtıcı derecede dostça karşıladı. magellan, yerlilerle iletişim kurmak için enrique’yi görevlendirdi. enrique elinden geleni yapsa da, buradaki dil onun için tamamen yabancıydı. yine de işaretlerle anlaşmayı başardılar. yerliler taze meyve ve sebzelerle dolu sepetler getirdi. uzun deniz yolculuğundan bitkin düşen denizciler için taze gıdalar, adeta cennet nimetiydi.
kısa bir moladan sonra yolculuk devam etti. ocak ayı geldiğinde hava soğumaya başlamıştı. güney yarımkürede yaz bitmek üzereydi. magellan, kış bastırmadan batıya geçiş noktasını bulmak için acele ediyordu. fakat günler geçtikçe umutlar azalıyordu. kıyı şeridi sanki sonsuza dek uzanıyordu.
şubat ortasında, filo 50. enlem derecesini geçti. artık subantarktik sulardaydılar. soğuk, kemiklere işliyordu. denizciler kalın giysiler giyiyor, geceleri birbirlerine sokularak ısınmaya çalışıyorlardı. yiyecek stokları azalmaya başlamıştı. taze su bulmak giderek zorlaşıyordu. mürettebat arasında huzursuzluk baş göstermeye başlamıştı.
mart ayının sonuna doğru san julian körfezi’nde, günümüzde arjantin’in güney kısmında santa cruz eyaletinde, demirleyen filo, zorlu bir kış mevsimine hazırlanıyordu. magellan’ın kararı, zaten gergin olan havayı daha da elektriklendirmişti. ispanyol mürettebat arasında homurdanmalar giderek artıyordu. bir portekizlinin komutası altında olmak, onların gururunu incitiyordu.
kaptanlar arasında gizli toplantılar yapılmaya başlandı. juan de cartagena, diğerlerine fısıldıyordu. “arkadaşlar, bizi ölüme sürüklüyor. kendi ülkesine bile kabul edilmeyen bir maceracının peşinden gidiyoruz. daha ne kadar dayanacağız?”
gaspar de quesada, ateşli bir şekilde destekliyordu. “haklısın! üstelik kral bize eşit yetki vermişti. şimdi tüm kararları tek başına alıyor. bizi hiçe sayıyor!”
luis de mendoza da katıldı. “peki ya rotası? batıya geçit yok! bizi açlıktan öldürecek. bir şeyler yapmalıyız!”
isyan planları, paskalya gecesi için yapıldı. kutsal gün, kan dökülmeden geçmeyecekti. gece yarısı, cartagena önderliğindeki bir grup, sessizce san antonio’yu ele geçirdi. aynı anda quesada, concepcion’a saldırdı.
victoria’da işler planlandığı gibi gitmedi. mendoza, gemiyi ele geçirmeye çalışırken, magellan’a sadık bir grup denizci direnişe geçti. güvertede kılıçlar çarpışıyor, tüfekler patlıyordu. kan, gemiyi kırmızıya boyamıştı.
magellan, trinidad’da durumu fark ettiğinde hızla harekete geçti. sadık adamlarıyla birlikte victoria’ya yöneldi. karanlıkta, iki grup arasında amansız bir mücadele başladı. magellan, kılıcını savurarak ilerliyordu. gözlerinde öfke, sesinde kararlılık vardı. “hainler! size güvendim, sizi kardeşim gibi gördüm!”
şafak sökerken, durum netleşmişti. magellan, üstün stratejisi ve sadık adamlarının cesaretiyle isyanı bastırmayı başarmıştı. victoria ve trinidad onun kontrolündeydi. san antonio ve concepcion’daki isyancılar, liderleri ele geçirilince teslim olmak zorunda kaldı.
isyanın sonuçları ağır oldu. magellan, otoritesini sarsılmaz bir şekilde göstermek istiyordu. gaspar de quesada, herkesin gözü önünde idam edildi. juan de cartagena ve bir rahip, ıssız bir adaya bırakıldı – ki açlıktan ölmek, idamdan beter bir cezaydı.
luis de mendoza çatışmada öldürülmüştü. cesedi, ibret olsun diye günlerce sergilendi. diğer isyancılar affedildi ama zincirlere vurularak çalışmaya zorlandılar.
magellan, mürettebatına seslendi. “olanlar, sadakatsizliğin bedelini gösteriyor. ben portekizli olabilirim ama şu anda ispanya kralı’nın hizmetindeyim. milliyetimiz değil amacımız önemli. hepimiz aynı gemideyiz ve ya birlikte başaracağız ya da birlikte öleceğiz!”
isyanın bastırılması, magellan’ın liderliğini pekiştirdi. fakat mürettebat arasındaki güvensizlik tohumlarını da ekti. bundan sonra her adımını daha dikkatli atmak zorundaydı. portekizli bir komutan olarak, ispanyol mürettebatın güvenini yeniden kazanmak için çok çalışması gerekecekti.
kış ayları boyunca san julian körfezi’nde kalan filo, içlerindeki şüphe ve korku duyguları ile de mücadele etmek zorunda kaldı. magellan, hem dış koşullara hem de iç huzursuzluklara karşı savaş veriyordu. önlerindeki yolculuk, fiziksel olduğu kadar ruhsal bir sınav da olacaktı.
olay, magellan’ın liderlik vasfını bir kez daha göstermişti. fakat mürettebat arasındaki güvensizlik tohumu ekilmişti. uzun kış ayları boyunca san julian körfezi’nde kaldılar. soğuk, açlık ve belirsizlik, herkesin sinirlerini geriyordu. magellan, adamlarının moralini yüksek tutmak için elinden geleni yapıyordu.
kış boyunca bölgeyi keşfetmeye devam ettiler. yerli halkla karşılaşmaları ilginç olaylara sahne oldu. uzun boylu, iri yapılı yerlileri gören avrupalılar şaşkına döndü. magellan onlara “patagonlar” adını verdi. karşılaşmalar sırasında enrique’nin dil yeteneği bir kez daha öne çıktı. işaretlerle ve basit kelimelerle iletişim kurmayı başardı.
ağustos ayında hava ısınmaya başladığında, magellan yola çıkma zamanının geldiğine karar verdi. gemiler özenle onarıldı, erzak dikkatle stoklandı. 24 ağustos’ta demir alıp güneye doğru yelken açtıklarında, mürettebatın yüreği hem umut hem korku doluydu. aradıkları geçidi bulabilecekler miydi?
ekim ayının sonlarına doğru, filonun morali giderek düşüyordu. soğuk, fırtınalar ve belirsizlik herkesi yıpratmıştı. tam umutlar tükenmek üzereyken, 21 ekim 1520’de bir mucize gerçekleşti. concepcion’un nöbetçisi, kıyı şeridinde bir açıklık fark etti. heyecanla bağırdı. “kara! bir körfez görüyorum!”
magellan, hemen harekete geçti. san antonio’yu keşif için gönderdi. gemi, bilinmeze doğru ilerledi. mürettebat nefesini tutmuş, san antonio’nun dönüşünü bekliyordu. günler geçti, endişe arttı. ya gemi kaybolmuşsa?
beş gün sonra, ufukta san antonio’nun yelkenleri göründü. kaptan, heyecan içinde magellan’a rapor verdi. “inanılmaz bir keşif yaptık! batıya açılan geniş bir boğaz var. sular tuzlu, akıntı güçlü. büyük ihtimalle aradığımız geçit!”
magellan’ın gözleri parladı. suyun tuzlu olması çok önemliydi. boğazın bir iç denize değil, açık denize bağlandığının işaretiydi. yıllardır aradıkları geçit, pasifiğe açılan kapı olabilirdi bu! magellan’ın kalbi hızla çarpmaya başladı. haritacıların ve denizcilerin nesiller boyu hayal ettiği an gelmişti.
1 kasım 1520’de, azizler günü’nde, tüm filo boğaza girdi. magellan, minnettarlıkla “estrecho de todos los santos” (tüm azizler boğazı) adını verdi geçide.
boğaz, beklentilerinin ötesinde zorlu çıktı. 565 kilometre uzunluğunda, dar ve dolambaçlı bir suyoluydu. yüksek kayalıklar, güçlü akıntılar ve değişken hava koşulları, geçişi tehlikeli hale getiriyordu. magellan, filoyu dikkatlice yönlendirdi.
geçiş sırasında ilginç gözlemler yaptılar. güney kıyısında, geceleri yanan ateşler gördüler. magellan, bölgeye “tierra del fuego” (ateş toprakları) adını verdi. yerel halkla karşılaşmadılar, fakat duman işaretleri insanların varlığını gösteriyordu.
boğazın ortalarına geldiklerinde, magellan kritik bir karar verdi. filoyu ikiye ayırdı. concepcion ve san antonio, güney rotasını araştıracaktı. trinidad, victoria ve santiago ise ana rotada kalacaktı. karar, beklenmedik sonuçlar doğuracaktı.
santiago ve san antonio, araştırma görevini tamamlayıp geri döndü. fakat san antonio’nun kaptanı alvaro de mesquita’nın yetkisi, pilot estevao gomes tarafından ele geçirildi. gomes, mürettebatı ikna ederek ispanya’ya dönme kararı aldı. gizlice boğazdan çıkıp rotasını doğuya çevirdi. magellan, değerli bir gemisini ve 55 adamını kaybetmişti.
bu sırada, santiago keşif görevi sırasında fırtınaya yakalandı. kaptan juan serrano, gemiyi kayalıklara çarpmaktan son anda kurtardı ama gemi ağır hasar aldı. mürettebat canını zor kurtarırken, santiago’nun enkazı dalgalara gömüldü. serrano ve adamları, günlerce süren zorlu bir yürüyüşün ardından ana filoya katılmayı başardı. magellan, bir gemi daha kaybetmenin üzüntüsüyle, kurtarılan mürettebatı diğer gemilere dağıttı.
27 kasım 1520’de, zorlu bir geçişin ardından, kalan filo nihayet boğazın diğer ucuna ulaştı. önlerinde uçsuz bucaksız bir okyanus uzanıyordu. magellan tanrı’ya şükrederek, bu okyanusa “pasifik” adını verdi. sakin sulardan dolayı bu ismi uygun görmüştü.
kayıplar, moral bozucu olsa da magellan kararlıydı. önlerinde uçsuz bucaksız bir okyanus uzanıyordu. magellan, gözyaşlarını tutamadı. pasifik okyanusu’na açılırken, mürettebatına döndü. “beyler, başardık! yeni bir çağ başlıyor!”
boğazın keşfi, insanlık tarihinde bir dönüm noktasıydı. avrupa ile asya arasında yeni bir rota açılmış, dünyanın coğrafi anlayışı kökten değişmişti. magellan’ın adını ölümsüzleştiren keşif, gelecek nesillere ilham kaynağı olacaktı.
magellan ve mürettebatı tarihe geçmişti. avrupa’dan batıya giderek asya’ya ulaşma hayali, artık gerçekleşebilir görünüyordu. fakat önlerinde hala aşılması gereken dev bir okyanus vardı. pasifik’in büyüklüğü hakkında en ufak bir fikirleri yoktu.
üç gemi – trinidad, concepcion ve victoria – bilinmeze doğru yelken açtı. magellan güvertede durmuş, ufka bakıyordu. yüzünde hem gurur hem de endişe vardı. bilmediği şey, önlerindeki yolculuğun, şimdiye kadar yaşadıkları zorlukların çok ötesinde olacağıydı.
magellan ve mürettebatı, güney amerika’nın batı kıyılarını geride bırakırken, önlerinde uzanan devasa okyanusu görünce hem heyecan hem de korku hissettiler. pasifik okyanusu, o güne dek hiçbir avrupalının geçmeye cesaret edemediği bir su kütlesiydi. magellan, geminin pruvasında durmuş, ufku tarıyordu. gözlerinde kararlılık vardı ama içinde bir endişe kıpırdanıyordu.
18 aralık 1520’de, üç gemi kuzeybatıya doğru rotalarını belirlediler. magellan, asya kıyılarına ulaşmanın birkaç hafta süreceğini tahmin ediyordu.
ilk günler nispeten rahat geçti. rüzgar arkalarındaydı ve gemiler iyi bir hızla ilerliyordu. mürettebat neşeliydi, nihayet açık denizdeydiler ve maceralarının son aşamasına geldiklerini düşünüyorlardı. geceleri, güney yarımküre’nin yıldızlarla bezeli gökyüzü altında şarkılar söylüyor, hikayeler anlatıyorlardı.
fakat haftalar geçtikçe, durumun vahametini anlamaya başladılar. okyanus sanki sonsuza dek uzanıyordu. her gün bir öncekinin aynısıydı. göz alabildiğine uzanan mavi sular ve üzerlerinde uçuşan albatroslar. kara görünmüyordu, tek bir ada bile yoktu ufukta.
ocak ayı ortalarında yiyecek sıkıntısı baş gösterdi. ambarlar boşalmaya başlamıştı. taze su stokları tehlikeli bir şekilde azalıyordu. magellan, yiyecek tayınlamaya başladı. her adam günde sadece bir öğün yemek alabiliyordu. su ise dikkatle ölçülüyor, damla damla dağıtılıyordu.
sıcak dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. güneş amansızca yakıyor, ahşap güverteleri kavuruyordu. denizciler gölge bulmak için çabalıyor ama gemilerde saklanacak yer bulmak neredeyse imkansızdı. çoğu adam güneş yanığından muzdaripti, derileri soyuluyor ve su toplamış yaralarla kaplanıyordu.
şubat ayına girildiğinde durum daha da kötüleşti. yiyecek neredeyse tükenmişti. denizciler, geminin tahtalarını kemirmeye başladılar. fareler için tuzaklar kuruldu; yakalanan her fare değerli bir protein kaynağıydı. deri kayışlar ve ayakkabılar suda yumuşatılıp yeniyordu. açlık, mürettebatın aklını yavaş yavaş ele geçiriyordu.
antonio pigafetta, seferin resmi tarihçisi, korkunç günleri şöyle anlatıyordu. “yiyeceğimiz tükendi. bisküviler toz haline gelmişti, kurtlar ve fare dışkısıyla doluydu. su o kadar kokuşmuştu ki, burnumuzu tıkayarak içmek zorunda kalıyorduk. bazı adamlar deniz suyu içtiler ve korkunç ızdıraplar içinde öldüler.”
iskorbüt, denizcilerin arasında yayılmaya başladı. her gün birkaç adam ölüyor, cansız bedenleri denize atılıyordu. magellan, çaresizlik içinde durumu izliyordu.
mart başında, umutlar tükenmek üzereyken bir mucize gerçekleşti. ufukta bir ada belirdi. guam adası’ydı burası. denizciler sevinç çığlıkları atarken, magellan temkinliydi. adaya yaklaştıkça, kıyıda toplanan yerli halkı gördüler. magellan, enrique’yi öne çıkardı. belki buradaki insanlarla iletişim kurabilirdi.
fakat karşılaşma hiç de beklendiği gibi olmadı. yerliler, avrupalıların zayıf ve hasta halini fırsat bilerek gemilere saldırdı. küçük kanolarla yaklaşıp, ne bulurlarsa çalmaya çalıştılar. magellan, adamlarına ateş açma emri vermek zorunda kaldı. kısa bir çatışmadan sonra yerliler geri çekildi.
mürettebatın moralini daha da bozuldu. aylardır hayalini kurdukları karaya ayak basma fırsatı, böyle bir çatışmayla sonuçlanmıştı. magellan, adaya “hırsızlar adası” adını verdi. yine de birkaç gün burada kaldılar. taze su ve yiyecek temin ettiler.
16 mart 1521’de, yeniden yelken açtılar. artık asya’ya yakın olduklarını biliyorlardı. nitekim bir hafta sonra, filipinler takımadalarının ilk adaları göründü. magellan ve mürettebatı, tarihte bir ilki gerçekleştirmişti. pasifik okyanusu’nu bir uçtan bir uca geçen ilk avrupalılar olmuşlardı.
filipinler’e vardıklarında, mürettebatın durumu içler acısıydı. 270 kişiyle yola çıkmışlardı, şimdi hayatta kalanların sayısı 150’nin altındaydı. sağ kalanlar da bitkin ve hastaydı. ama magellan’ın gözlerinde zafer ışıltısı vardı. amacına ulaşmıştı. batıya giderek doğu’ya varmıştı.
homonhon adası’na demir attılar. buradaki yerliler, guam’dakilerden farklı olarak dostça davrandı. taze yiyecek ve su getirdiler. magellan, enrique’yi tercüman olarak kullanmaya çalıştı. işte o zaman şaşırtıcı bir şey oldu. enrique, yerlilerin dilini anlıyordu!
tarihi bir andı. enrique, malakka’dan alınıp ispanya’ya götürülmüş, oradan da sefere katılmıştı. şimdi, dünyanın öbür ucunda kendi dilini konuşan insanlarla karşılaşmıştı. onun – ve belki de insanlık tarihinde ilk kez birinin – dünyayı dolaştığının kanıtıydı.
magellan, keşfin önemini hemen kavradı. enrique sayesinde yerlilerle iyi ilişkiler kurabileceklerdi. nitekim öyle de oldu. filipinli yerliler, avrupalıları misafirperver bir şekilde karşıladı. taze yiyecekler, temiz su ve hatta altın takasında bulundular.
magellan, ispanya kralı adına adaları ilhak etmeye başladı. her gittiği yerde haç dikiyor, ayinler düzenliyor ve yerli şefleri hristiyanlığa döndürmeye çalışıyordu. çoğu yerli şef, güçlü avrupalılarla iyi geçinmek için teklifleri kabul ediyordu.
7 nisan 1521’de filo, cebu adası’na vardı. buranın hükümdarı rajah humabon, magellan’ı büyük bir ilgiyle karşıladı. magellan, hristiyanlığı anlattı ve vaftiz olmayı teklif etti. humabon kabul etti ve 14 nisan’da, binlerce tebaasıyla birlikte vaftiz oldu.
başarı, magellan’ı cesaretlendirmişti. artık kendini sadece bir kaşif değil, bir misyoner olarak da görüyordu. fakat hırs, sonunu getirecekti.
cebu’nun komşu adası mactan’ın şefi lapu-lapu, hristiyanlığı kabul etmeyi ve ispanyol egemenliğine girmeyi reddetti. magellan, cezalandırmaya karar verdi. 27 nisan sabahı, 60 silahlı adamıyla birlikte mactan’a çıkarma yaptı.
fakat lapu-lapu hazırlıklıydı. yüzlerce savaşçıyla avrupalıları karşıladı. kıyıda kanlı bir çatışma başladı. ispanyolların üstün silahlarına rağmen, sayıca üstün olan yerliler avantajlıydı. magellan’ın adamları geri çekilmeye başladı.
magellan, adamlarının kaçışını korumak için en arkada kaldı. bir bambu mızrak bacağına saplandı. yere düştü ve anında yerliler tarafından sarıldı. son nefesine kadar savaştı ama sonunda lapu-lapu’nun savaşçılarının darbeleri altında can verdi.
böylece, dünyayı dolaşma hayaliyle yola çıkan ferdinand magellan, hedefine çok yaklaşmışken, pasifik’in ortasındaki küçük bir adada hayatını kaybetti. mürettebat, komutanlarının cesedini bile alamadan geri çekilmek zorunda kaldı.
magellan’ın ölümü, seferi derin bir krize soktu. kim yeni lider olacaktı? nasıl devam edeceklerdi? üstelik şimdi yerliler de düşmanca davranmaya başlamıştı. avrupalıların o kadar da güçlü olmadığını görmüşlerdi.
gemilerde huzursuz bir hava hakimdi. subaylar ve mürettebat arasında hararetli tartışmalar yaşandı. bazıları seferi sonlandırıp eve dönmek istiyordu. diğerleri ise magellan’ın hayalini gerçekleştirmekte kararlıydı. saatler süren müzakereler sonunda, iki isim öne çıktı: duarte barbosa ve juan serrano.
barbosa, magellan’ın kayınbiraderi ve güvenilir yardımcısıydı. serrano ise tecrübeli bir denizci ve santiago’nun eski kaptanıydı. ikisi de saygın ve yetenekli liderlerdi. sonunda, mürettebat oybirliğiyle iki ismi ortak lider olarak seçti. barbosa trinidad’ın, serrano ise concepcion’un komutasını üstlendi.
magellan’ın ölümünün ardından, olaylar beklenmedik bir yön aldı. enrique, efendisinin vaadiyle özgürlüğüne kavuşması gerektiğini düşünüyordu. fakat yeni liderler, duarte barbosa ve juan serrano, enrique’nin değerli yeteneklerinden vazgeçmek istemedi. özgürlük vermek yerine, tercümanlık görevine devam etmesini emrettiler.
enrique, yıllarca süren köleliğin ardından gelen ihanet karşısında öfkeye kapıldı. içinde yıllardır biriken kızgınlık ve hayal kırıklığı su yüzüne çıktı. özgürlük hayali bir kez daha elinden kayıp gitmişti. o an, kaderini kendi eline alma kararı verdi.
filipinli yerlilerle gizli görüşmeler yapmaya başladı. dil yeteneği sayesinde, avrupalıların planlarını ve zayıf noktalarını yerlilere aktardı. cebu lideri humabon’a, ispanyolların gerçek niyetlerini anlattı. adaları ele geçirmek ve halkı köleleştirmek.
1 mayıs 1521’de, humabon ispanyolları büyük bir ziyafete davet etti. enrique, planın bir parçası olarak, yeni liderleri güvenlik konusunda yanlış yönlendirdi. ziyafet başladığında, filipinli savaşçılar aniden saldırıya geçti. barbosa, serrano ve diğer birçok üst düzey subay öldürüldü.
kargaşa sırasında enrique ortadan kayboldu. bazı rivayetlere göre, yerlilerle birlikte kaçtı. belki de nihayet evine, ailesine dönme şansı bulmuştu. başka söylentiler ise onun da çatışmada öldüğünü iddia ediyordu.
enrique’nin ihaneti, seferi tam bir felakete sürükledi. hayatta kalan mürettebat, paniğe kapılarak gemilere kaçtı. artık sadece 115 kişi kalmıştı. üç gemiden ikisini yakmak zorunda kaldılar, çünkü yeterli mürettebat yoktu.
enrique’nin kaderi belirsizliğini korudu. eğer hayatta kaldıysa, muhtemelen insanlık tarihinde dünyayı ilk dolaşan kişi unvanını kazanmıştı. malakka’dan alınıp ispanya’ya götürülmüş, oradan da filipinler’e gelmişti. şimdi, dünyanın öbür ucunda kendi dilini konuşan insanlarla beraberdi. bir köle olarak başladığı yolculuk, onu tarihin en önemli keşif seferlerinden birinin kilit oyuncusu haline getirmişti.
enrique’nin son anları, tarihin karanlık sayfalarında kayboldu. özgürlüğüne kavuştu mu, yoksa intikam ateşiyle yanıp tutuşarak mı öldü? belki de bir gün, bir adada yaşlı bir adam olarak, dünyanın etrafında yaptığı inanılmaz yolculuğun hikayesini torunlarına anlatıyordu.
seferin geri kalanı, enrique’nin yokluğunda devam etti. yeni kaptan juan sebastian elcano, kalan iki gemiyle yolculuğa devam etme kararı aldı. önlerinde hala aşılması gereken uzun bir yol vardı. fakat enrique’nin ihaneti, seferin gidişatını geri dönülmez şekilde değiştirmişti.
8 kasım 1521’de, nihayet asıl hedeflerine ulaştılar. baharatlar adaları. burası, dünyaca ünlü baharat ticaretinin merkeziydi. özellikle karanfil, adalarda bolca yetişiyordu ve avrupa’da altın değerindeydi.
fakat sefer henüz bitmemişti. şimdi en büyük soru, nasıl eve dönecekleriydi? doğuya gidip portekizlilerin kontrol ettiği rotayı takip etmek tehlikeliydi. batıya gidip dünyayı tamamen dolaşmak ise büyük bir riskti.
elcano, mürettebatıyla uzun müzakereler yaptı. herkes fikrini söyledi, mevcut koşulları değerlendirdiler. sonunda, ortak bir karara vardılar: batıya gidecek ve dünyayı dolaşacaklardı. büyük bir risk olsa da, hem portekizlilerden kaçınmalarını sağlayacak hem de tarihe geçmelerine imkan verecekti.
böylece, magellan’ın başlattığı sefer, onun ölümünden sonra da devam etti. victoria’nın mürettebatı, insanlık tarihinde ilk kez dünyayı dolaşma şansına sahipti. fakat önlerinde hala aşılması gereken dev bir okyanus ve sayısız tehlike vardı. acaba başarabilecekler miydi?
victoria gemisi, baharatlar adaları’ndan ayrılırken, mürettebatın yüzlerinde hem heyecan hem de endişe okunuyordu. kaptan juan sebastian elcano, dümenin başında duruyor, gözleri ufukta, bilinmeze doğru yol alıyordu. önlerindeki görev devasa ve tehlikeliydi. dünyayı dolaşarak ispanya’ya dönmek.
21 aralık 1521’de başlayan yolculuk, insanlık tarihinin en zorlu deniz seferlerinden biri olacaktı. victoria’nın ambarları tıka basa doluydu. tonlarca karanfil, tarçın ve diğer baharatlar, avrupa’da servet değerindeydi. eğer başarabilirse, mürettebat zengin olacaktı. fakat başarısızlık, ölüm demekti.
ocak ayı boyunca, gemi endonezya takımadaları arasında ilerledi. her adada durup erzak almak tehlikeliydi. portekizliler bölgede güçlüydü ve ispanyol gemisini yakalarsa, sonuçları vahim olabilirdi. elcano, mümkün olduğunca az mola vermeye karar verdi.
şubat başında victoria, timor adası’na ulaştı. burası son duraktı. bundan sonra, önlerinde uçsuz bucaksız hint okyanusu uzanıyordu. elcano, mürettebatını topladı. “beyler, buradan sonra geri dönüş yok. ya başaracağız ya da denizin dibini boylayacağız. hazır mısınız?”
adamlar tek ses halinde bağırdı. “hazırız kaptan!” içlerinde korku olsa da, tarih yazmak üzere olduklarının farkındaydılar. hiçbir avrupalı, güney afrika’nın etrafından dolaşarak asya’dan avrupa’ya gitmemişti. başarırlarsa, adları sonsuza dek yaşayacaktı.
11 şubat 1522’de victoria, timor’dan ayrıldı. önlerinde 2700 deniz mili uzunluğunda, tehlikelerle dolu bir yolculuk vardı. elcano, mümkün olduğunca güneye inmeye karar verdi. amacı, güçlü batı rüzgarlarından faydalanmaktı. fakat güneye indikçe hava soğuyordu.
mart ayı geldiğinde, mürettebat dondurucu soğuklarla boğuşuyordu. tropik bölgelerde yaşamaya alışkın denizciler için, güney okyanusu’nun soğuğu dayanılmazdı. birçoğu hastalandı. yiyecek stokları azalmaya başladı. victoria, dev dalgalarla mücadele ederek ilerliyordu.
nisan ortasında durum kritikleşti. içme suyu neredeyse tükenmişti. elcano, yağmur suyu toplamak için özel bir sistem kurdu. geminin güvertesine eğimli branda bezleri gerdirdi. bezlerin en alçak noktalarına delikler açtı ve altlarına fıçılar yerleştirdi. yağmur yağdığında, su brandalar üzerinden akıyor, deliklerden geçerek fıçılarda toplanıyordu. sistem basitti ama etkili. her yağmur bulutu umut demekti. mürettebat, gökyüzünü sürekli gözlüyor, en ufak bir yağmur belirtisinde heyecanlanıyordu. her damla su, hayati önem taşıyordu.
elcano ayrıca, sabah erken saatlerde güverteye çıkıp oluşan çiyi toplamak için adamlar görevlendirdi. bezlerle güverteyi siliyor, sıkarak elde ettikleri birkaç damla suyu bile değerlendiriyorlardı. denizciler açlıktan bitkin düşmüştü. bazıları, gizlice farelerle besleniyordu. yakaladıkları fareleri pişirip yiyor, kemiklerini dahi çiğneyerek vitamin eksikliğini gidermeye çalışıyorlardı.
18 nisan’da korkunç bir fırtına patlak verdi. dev dalgalar victoria’yı yutmakla tehdit ediyordu. mürettebat, gemiyi ayakta tutmak için gece gündüz çalıştı. elcano, dümeni bırakmadı. üç gün üç gece süren fırtınadan sonra, mucize eseri hayatta kalmayı başardılar.
mayıs başında nihayet rüzgar yön değiştirdi. artık kuzeye dönebilirlerdi. 6 mayıs’ta ümit burnu göründü. mürettebat sevinç çığlıkları attı. en zorlu kısmı geride bırakmışlardı. elcano, gözleri dolu dolu, sessizce dua etti.
fakat tehlike geçmemişti. portekiz kontrolündeki sulara girmişlerdi. her an düşman gemileriyle karşılaşabilirlerdi.
durum tekrar dayanılmaz hale geldi. elcano, büyük bir risk alarak cabo verde adalarına yanaşmaya karar verdi. portekiz kontrolündeki adalara ispanyol gemisi olduklarını söylemek intihardı.
elcano, victoria’nın güvertesinde durmuş, ufku tarıyordu. gözleri kızarmış, yüzü güneşten yanmıştı. her an ufukta bir portekiz kalyonu belirebilirdi. “kıyıdan uzak durun!” diye bağırdı mürettebata. “yakalanırsak hepimiz darağacını boylarız!”
gemide su kalmamıştı. denizcilerin dudakları çatlamış, dilleri şişmişti. yiyecek namına sadece küflü peksimetler vardı. adamlar, açlıktan bitkin düşmüştü.
haziran ortasında, boğazı kurumuş bir denizci elcano’ya yaklaştı. “kaptan” dedi titrek bir sesle, “böyle devam edersek öleceğiz. karaya çıkmalıyız.”
elcano iç çekti. biliyordu ki adam haklıydı. gözlerini kapatıp düşündü. sonra kararını verdi. “cabo verde’ye gidiyoruz.”
adalar göründüğünde, mürettebat heyecanla kıpırdandı. fakat elcano’nun yüzü ciddiydi. adamlarını topladı. “dinleyin beni. portekizlilere yakalanırsak sonumuz olur. amerika’dan geldiğimizi söyleyeceğiz. anlaşıldı mı?”
küçük bir grup, sandalla adaya gönderildi. kıyıya vardıklarında, bacakları titriyordu. aylar sonra ilk kez karaya basıyorlardı. su ve yiyecek almaya gittiler.
fakat bir portekiz askeri, grubun davranışlarından şüphelendi. adamların konuşmalarına kulak kabarttı. sonra gözleri victoria’ya kaydı. geminin yükünü fark etti: baharatlar!
asker, denizcilerin verdiği bilgileri zihninde evirip çeviriyordu. bir şeyler tutmuyordu. amerika’dan geldiklerini söylüyorlardı ama üzerlerindeki tarih batı’dan dönmüş bir geminin mürettebatına göre fazla eskiydi. üstelik baharatlar… portekizli, adamların baharat alışverişi sırasında verdikleri tarih çelişkisini fark etmişti. takvimlerindeki tarih de tuhaftı – sanki bir gün kaybolmuş gibiydi.
“dur!” diye bağırdı asker. “siz… siz magellan’ın adamlarısınız!”
panik içindeki denizciler koşarak sandallarına döndü. sahilde bir kargaşa yaşanırken, elcano durumu anlamıştı. “demir alın!” diye haykırdı. “hemen!”
victoria, rüzgârı arkasına alıp hızla uzaklaşırken, geride kalan 13 adam çaresizce diz çökmüş, yalvarır gibi ellerini kaldırmıştı. elcano’nun yüreği sızlasa da, başka seçeneği yoktu. yakalanırlarsa, tüm yolculuk boşa gidecekti.
son etap başlamıştı. mürettebat bitkin ve hastaydı. yiyecekleri neredeyse tükenmişti. fakat evlerine çok yaklaşmışlardı. elcano, son bir gayretle ispanya kıyılarına doğru ilerledi. her gün ufku tarıyor, tanıdık kıyı şeridini arıyordu.
ve sonunda, 6 eylül 1522’de mucize gerçekleşti. ufukta ispanya kıyıları belirdi. victoria, sanlucar de barrameda limanına girerken, mürettebatın gözleri yaşlıydı. tam üç yıl önce beş gemiyle çıktıkları yolculuktan, tek bir gemi ve 18 kişiyle dönmüşlerdi.
elcano ve adamları tarihe geçmişti. ilk kez bir gemi dünyayı dolaşmıştı. yolculuk boyunca 50.610 deniz mili (93.728 km) kat etmişlerdi. magellan’ın başlattığı sefer, ölümünden sonra tamamlanmıştı.
8 eylül sabahı, sevilla limanı heyecanlı bir kalabalıkla doluydu. söylentiler hızla yayılmıştı. magellan’ın kayıp filosundan bir gemi dönüyordu!
victoria, yavaşça limana girerken, bir sessizlik çöktü kalabalığın üzerine. geminin perişan hali, yırtık yelkenleri, çatlak direkleri görenleri şaşkına çevirmişti.
iskeleye ilk ayak basan elcano oldu. ayakları titriyordu, zar zor yürüyebiliyordu. üç yıl önce buradan genç bir denizci olarak ayrılmıştı. şimdi karşılarında ak saçlı, kırış kırış yüzlü bir adam duruyordu.
kalabalıktan biri seslendi: “nerede magellan?”
elcano’nun gözleri doldu. cevap veremedi.
mürettebat tek tek karaya çıktı. toplam 18 kişiydiler. iskelet gibi zayıflamış, güneşten yanmış yüzleriyle birer hayalete benziyorlardı. kalabalık şaşkınlıkla bakakaldı. 270 kişiyle yola çıkan filodan geriye kalan bu muydu?
fakat karaya ayak basar basmaz, resmi görevliler elcano ve mürettebatını karşıladı. önce sağlık kontrolünden geçmeleri gerekiyordu. günlerce süren muayeneler ve karantina sonrası, sıra sorgulamalara geldi. yetkililer, seferin her ayrıntısını öğrenmek istiyordu.
süreç tamamlandıktan sonra kral 1. charles, elcano’yu huzuruna çağırdı.
saray salonuna giren elcano, kendini toparlamaya çalıştı. krala doğru yürüdü, dizlerinin üzerine çöktü.
kral, “kalk, juan sebastian elcano” dedi. “sen artık bir kahramansın.”
elcano’ya yaklaştı, elinde özel olarak hazırlanmış bir arma tutuyordu. üzerinde bir dünya küresi ve latince bir yazı vardı: “primus circumdedisti me” – “sen ilk dolaştın beni” -.
“arma, senin ve mürettebatının başardığı muazzam işin simgesi olacak. dünyayı dolaşan ilk insanlar olarak tarihe geçtiniz.”
elcano’nun gözleri yaşardı. tüm zorluklar, açlık, susuzluk, fırtınalar, arkada bıraktıkları dostlar… hepsi bu an içindi.
kral devam etti: “getirdiğiniz baharatların değeri inanılmaz. tüm seferin masrafını karşılayabilir, hatta üzerine kar bile bırakabilir. ama asıl kazancımız, sizin başardıklarınız. ispanya’nın adını sonsuza dek tarihe yazdınız.”
o gece sevilla’da kutlamalar yapıldı. ama elcano ve mürettebatı için en büyük ödül, nihayet evlerine dönmüş olmaktı. üç yıllık inanılmaz yolculuk sona ermişti. artık dinlenme vakti gelmişti.
fakat seferin asıl önemi ekonomik değildi. magellan’ın vizyonu ve elcano’nun azmi sayesinde, dünyanın yuvarlak olduğu kesin olarak kanıtlanmıştı. yeni ticaret yolları açılmış, yeni kıtalar ve okyanuslar keşfedilmişti. insanlığın dünyaya bakışı sonsuza dek değişmişti.
magellan’ın seferi, insanoğlunun keşif ruhunun bir zaferiydi. sayısız zorluk ve tehlikeye rağmen, bilinmeyene yelken açma cesaretini göstermişlerdi.
victoria gemisi, tarihi yolculuğunun ardından limanda demirli duruyordu. yelkenleri yırtık, direkleri çatlamış, teknesi yosun tutmuştu. sessizce orada öylece duruyordu. sanki anlattığı hikayenin büyüklüğünün farkındaymış gibi, gururla ve vakarla…
yüzyıllar sonra, magellan’ın mirası ilginç bir şekilde evrildi. bir zamanlar peşine düşüp yakalamaya çalıştığı kaşifi, portekiz şimdi kucaklıyor. sabrosa’daki mütevazı ev, bugün bir müze. ziyaretçiler, magellan’ın çocukluğunu geçirdiği odalarda dolaşıyor, cesaretine ve vizyonuna hayran kalıyorlar.
lizbon’daki portekiz denizcilik müzesi’nde, magellan’a özel bir bölüm var. burada, kullandığı navigasyon aletlerinin replikaları, seyahat günlüklerinin kopyaları ve dönemin haritaları sergileniyor. magellan’ın hayali, onu ölümsüz kıldı. bir zamanlar onu dışlayan ülkesi, şimdi onunla gurur duyuyor.
ispanya da mirasa sahip çıkıyor. sevilla’daki indias arşivi’nde, sefere ait orijinal belgeler özenle korunuyor.
elcano’nun doğduğu getaria kasabası, favori oğullarıyla gurur duyuyor. kasabanın merkezinde elcano’nun devasa bir heykeli yükseliyor. her yıl, dünya turunun tamamlandığı 6 eylül’de, kasabada büyük kutlamalar düzenleniyor.
san sebastian’daki denizcilik müzesi’nde elcano’ya adanmış özel bir sergi var. burada, victoria gemisinin bir modeli, elcano’nun kullandığı seyir aletleri ve sefere ait belgeler sergileniyor.
